
113
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Koroner bypass cerrahisinde antegrad kardiyopleji ve retrograd + antegrad kardiyopleji verilen hastalarda sol ventrikül fonksiyonlarındaki değişikliklerin doku doppler ekokardiyografi ile değerlendirilmesi
Kalp cerrahisinin tarihsel gelişiminde üzerinde en çok durulan ve halen de araştırılmaya devam edilen konu myokardial korumadır. Günümüzde açık kalp cerrahisinin gelişiminde cerrahi deneyimin yanı sıra kardiyopulmoner bypass (CPB) ve myokard koruma tekniklerindeki ilerlemelerin büyük rolü vardır. Yüksek risk taşıyan operasyonların sıklığı da giderek artmaktadır. Acil, reoperasyon ve sol ventrikül disfonksiyonu gibi yüksek risk taşıyan olgu grubunda myokard korumasındaki yetersizlikler önemli mortalite ve morbidite sebebi olabilmektedir. Bu nedenle günümüzde halen myokard koruma tekniklerini ve yöntemlerini geliştirmek amacıyla çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmamızda orta ve iyi ventrikül fonksiyonlarına sahip Koroner Bypass cerrahisi geçiren olgularda myokard korumasına yönelik antegrad ve antegrad + retrograd devamlı oksijenlenmiş soğuk kan kardiyoplejisi uygulamalarının doku doppler ekokardiyografisi ile değerlendirilmesi ve karşılaştırılmasını amaçladık. Çalışmaya dahil edilen olgulara kardiyopulmoner bypass öncesi dönemde ve sonrası 1. hafta ve 1. ayda yapılan doku doppler ekokardiyografik değerlendirmede sol ventrikül diyastol ve sistol volümleri ve bu değerler kullanılarak ejeksiyon fraksiyonu ölçümü, isovolümetrik kontraksiyon zamanı (IVCT), isovolümetrik relaksasyon zamanı (İVRT), ejeksiyon zamanı (ET), mitral kapak diastolik akım dalgaları (E dalgası, A dalgası, E/A oranı, EDT), miyokard performans indeksine bakıldı. Ayrıca doku Doppler ekokardiyografi yöntemi kullanılarak mitral annüler dalgalar iki bölgeden (sol ventrikül lateral ve septal) ve her bölgenin bazal ve annuler segmentlerinden erken diastolik (Em), geç diastolik (Am), mitral anuler pik sistolik (Sm) dalgalarına bakıldı. Mitral akım erken diyastolik hızının (E), miyokardiyal segmentler ve mitral annuluslardan elde edilen erken diyastolik hıza oranı (E/Em) her bölge ve segment için ayrı ayrı hesaplandı. Bu çalışma B.E.Ü. Uygulama ve Araştırma hastanesinde Koroner arter hastalığı nedeniyle CABG operasyon kararı alınarak yatırılan 40 olgu üzerinde yapıldı. Yatırılan 40 hastanın tümünün preoperatif dönemde doku doppler ekokardiyografisi yapıldı. Yatırılan olgulardan uygun olan 20 olguya antegrad kardiyopleji, diğer 20 olguya ise antegrad ve retrograd kardiyopleji verilerek postoperatif 1. haftada ve 1. ayda tekrar doku doppler ekokardiyografisi yapılarak elde edilen veriler karşılaştırıldı. Operasyon öncesi ve operasyon sonrası 1. ve 4. hafta çekilen doku doppler ekokardiyografi değerleri her iki olgu grubu arasında karşılaştırıldığında global sistolik ve diyastolik fonksiyonları gösteren transmitral erken diyastolik velosite (E), E/A oranı, Ejeksiyon fraksiyonu (EF), isovolumik relaksasyon zamanı (IVRT), isovolumik kontraksiyon zamanı (IVCT), myokard performans indexi (MPI), Transmitral geç diyastolik velositede (A), E dalgası deselerasyon zamanı (EDT), ejeksiyon zamanı (ET) değerlerinde istatiksel açıdan anlamlı fark gözlenmezken (p>0.01), her iki olgu grubunun zaman içerisindeki değişimleri anlamlı saptandı. Her iki olgu grubununda operasyon sonrası doku doppler değerlendirilmesi ile alınan ölçümlerinde operasyon öncesi dönemle karşılaştırıldığında E, E/A, EF, IVRT, IVCT, MPI değerlerinde istatiksel olarak anlamlı artma saptanmışken( sırasıyla p<0,001, p<0,001, p<0.001, p<0.001,p<0.001) A, EDT, ET ölçümlerinde istatiksel olarak anlamlı azalma gözlenmiştir (sırasıyla p=0,030, p<0,001, p<0.001). Her iki olgu grubunun doku doppler tekniği ile yapılan segmenter analizinde Em/Am değerlerinde postoperatif dönemde istatistiksel olarak anlamlı azalma gözlendi (p=0,01). Hastaların Sm değerlerinde anlamlı değişme gözlenmedi (p=0,280). Bu değişimler miyokardiyal duvarın ölçüm yapılan her bölgesinde (septumun bazali ve annulüsü, lateralin bazali ve annulüsü) benzer şekildeydi. İncelenen tüm doku doppler segmentlerinde postoperatif dönemde 7. ve 30 günler kendi aralarında karşılaştırıldığında alınan ölçüm değerleri istatiksel açıdan anlamlı saptanmadı. Sonuç olarak çalışmamızda koroner bypass operasyonu ile sağlanan revaskülarizasyonun kalbin sistolik, diyastolik fonksiyonları, sol ventrikül fonksiyonları ve iletim sistemi üzerine olumlu etkileri vardır. Ancak sadece antegrad kardiyopleji uygulanan olgu grubu ile antegrad ve retrograd kardiyoplejinin kombine uygulandığı olgu grubu arasında bu iki kardiyopleji şeklinin kalbin sistolik, diyastolik, iletim sistemi ve sol ventrikül fonksiyonları üzerine olan etkisi Doku Doppler Ekokardiyografi ile incelendiğinde istatiksel olarak fark saptanmamıştır.
Açik kalp cerrahisi geçiren hastalarda preoperatif solunum fizyoterapisi uygulanmasinin postoperatif arteriyel kan gazi ve solunum fonksiyon testi üzerine etkilerinin araştirilmasi
Giriş: Açık kalp cerrahisi geçirecek olan hastalara, preoperatif dönemde verilen solunum egzersizi eğitimleri, solunum kaslarını güçlendirerek solunumun etkinliğini artırır. Bu çalışmada, açık kalp cerrahisi geçirecek olan hastalara ameliyattan önce öğretilen solunum egzersizlerinin; ameliyattan önce ve sonra; arteryel kan gazları ve solunum fonksiyon testlerine olan etkilerini araştırdık. Materyal ve metot: Araştırma, Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi'nin Kalp ve Damar Cerrahisi kliniğinde 15.01.2013 ile15.01.2014 tarihleri arasında açık kalp cerrahisi geçiren hastalar üzerinde yürütüldü. Çalışmanın etik kurallara uygunluğu Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Etik Kurulu tarafından onaylandı. Çalışmaya katılan tüm bireylerin aydınlatılmış onamı alındı. FEV1/FVC oranı %60'ın üzerinde olup, hemodinamik açıdan stabil ardışık 40 hasta, randomize şekilde çalışma (n=20) ve kontrol (n=20) gruplarına ayrıldı. Çalışma grubundaki hastalara, preoperatif dönemde solunum egzersizi eğitimi verildi. Postoperatif dönemde solunum egzersizleri yaptırıldı. Kontrol grubu hastalarına ise sadece postoperatif dönemde solunum egzersizleri yaptırıldı. Tüm hastalara preoperatif ve postoperatif dönemde solunum fonksiyon testi ve arteryel kan gazı analizi yapıldı. Bulgular: Aralarında anlamlı fark bulunmaksızın, çalışma grubu 5 kadın, 15 erkek, kontrol grubu ise 4 kadın, 16 erkek hastadan oluştu. Çalışma ve kontrol grubu hastalarımız yaş, cinsiyet, boy, vücut ağırlığı ve vücut yüzey alanı açısından benzer bireylerden oluşturuldu. Çalışma ve kontrol grubu hastalarımız arasında, değiştirilen damar sayısı, perfüzyonda kalma süresi, aortik kross klemp süresi ve entübasyon süresi açısından da istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Çalışma ve kontrol gruplarının, ameliyat öncesi ve sonrası dönemde, kan gazları ve solunum fonksiyon testi parametreleri açısından da anlamlı fark göstermediği tespit edildi. Tartışma: Bu araştırmada, çalışma ve kontrol gruplarının, ameliyattan önce ve sonra bakılan kan gazı ve solunum fonksiyon testi ölçümleri arasında bir fark bulunmadığı görülmüştür. Ancak çalışma grubundaki hastaların, ameliyat sonrası dönemde solunum egzersizlerini daha kolay yaptıkları gözlenmiştir. Bu nedenle ameliyat öncesi dönemde hastaların solunum egzersizi eğitimi almasının önem verilmesi gerektiği düşünülmüştür.
Alt ekstremite iskemi-reperfüzyon modelinde ticagrelor'un iskelet kası viabilitesi ve ADMA, MDA, GSH seviyelerine etkileri
İskemi-Reperfüzyon (I-R) hasarının önlenmesi amacıyla birçok ajan deneysel çalışmalarda başarılı sonuçlar alsa da bunların pek azı klinik olarak kullanıma girmiştir. Bu çalışmada deneysel alt extremite iskemi-reperfüzyon hasarında, yeni bir antiplatelet ajan olan ticagrelorun kan ADMA, MDA ve GSH düzeylerine ve iskelet kası viabilitesine etkileri incelenmiştir. Çalışmada, 8-10 haftalık 250±20 gram ağırlığında Sprague Dawley cinsi 21 adet erkek rat kullanıldı. Kontrol grubuna (n=7) herhangi bir işlem uygulanmazken, iskemi-reperfüzyon (I-R) grubu (n=7) ve ticagrelor grubuna (n=7) alt extremite iskemisi oluşturmak amacı ile cerrahi yöntemle infrarenal abdominal aorta (İAA) klemp konarak 2 saat iskemi, klemp kaldırılarak 2 saat süre ile reperfüzyon uygulandı. Reperfüzyonun sonunda ratlar sakrifiye edilerek soleus kasları eksize edilip kas dokusu örnekleri ve kan örnekleri alındı. Doku örneklerinde histopatolojik inceleme, kan ve kas dokuda ADMA, MDA, GSH düzeyleri çalışıldı. Tüm gruplarda reperfüzyon süresinin ardından, histopatolojik incelemeler için soleus kası örnekleri alındı. Histopatolojik incelemede, dokular hematoksilen-eosin boyasıyla boyanıp ışık mikroskobunda değerlendirildi. Belirlenen parametreler için histopatolojik skorlamalar yapıldı. Sonuçlar, istatistiksel olarak değerlendirildiğinde; çizgilenme kaybı, kas liflerinde ayrılma ve ödem bakımından kontrol grubuna göre iskemi-reperfüzyon grubu ve ticagrelor gruplarında belirgin derecede artış olduğu saptandı. Ancak bu artışların iskemi-reperfüzyon öncesi ticagrelor uygulanan ratlarda, ticagrelor uygulanmayan gruba göre anlamlı derecede azalmış olduğu saptandı. Biyokimyasal ölçüm sonuçları ile yapılan istatistiksel analizde gruplara ait kan ve kas doku ADMA ve MDA düzeylerinin benzer şekilde I-R grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde arttığı görüldü. Ticagrelor uygulanan grupta ise bu artış daha azdı. Kontrol grubuna göre ticagrelor grubunda istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu. Kan GSH düzeylerinde artış I-R grubunda, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlıydı. Ticagrelor grubunda kan GSH düzeylerinde artış benzer şekilde kontrol grubuna göre anlamlıydı. I-R grubuna göre ise ticagrelor grubunda anlamlı düzeyde azalmıştı. Kas dokusu GSH düzeylerinde artış I-R grubunda, kontrol grubuna göre anlamlıydı. Ticagrelor grubunda ise I-R grubuna göre anlamlı bir düşüş olup kontrol grubuna göre artış anlamsızdı. Sonuç olarak yaptığımız bu çalışmada yeni bir antiplatelet ajan olan ticagrelorun alt ekstremite iskemi-reperfüzyon hasarında oksidan düzeyini ve iskelet kası hasarını azalttığına dair veriler elde edilmiştir. Ancak iskemi-reperfüzyon hasarına karşı koruyucu etkilerin hangi mekanizmalar aracılığı ile oluştuğunu ayrıntılı olarak aydınlatabilmek için yeni ve daha kapsamlı deneysel çalışmalara gereksinim olduğu düşünülmektedir. Bu konuda yapılacak daha geniş ölçekli çalışmaların sonuçları bizim çalışmamızı destekler ise, günlük klinik kullanımda çok önemli fayda sağlayabileceği, morbidite ve mortaliteyi azaltabileceği, hastane yatış sürelerini kısaltabileceği ve ülke ekonomisine katkı sağlayabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: İskemi-Reperfüzyon Hasarı, ADMA, MDA, GSH, Ticagrelor
Alt ekstremite akut derin ven trombozu sonrası gelişen asemptomatik pulmoner emboli tanısında ventilasyon / Perfüzyon Sintigrafisi ve Multidetektör Bilgisayarlı Tomografi'nin karşılaştırılması
Derin Ven Trombozu (DVT) her yıl 1000 kişiden 1'inde ortaya çıkan yaygın bir hastalıktır. Hastalığın seyri sırasında % 30 mortaliteye sahip pulmoner trombomboli (PTE) gelişebilir. PTE sistemik venöz sistemde oluşan pıhtıların pulmoner vasküler yatağa göçü ile ortaya çıkan klinik tabloya verilen isimdir. Akut DVT sonrası ortalama %40-60 oranında asemptomatik PTE görülmekte ve bu durum sessiz klinik seyir nedeniyle fark edilmemektedir.PTE'de tanı yöntemi olarak D-dimer, EKG, arteriyel kan gazı analizi, akciğer grafisi, multi detektor bilgisayarlı tomografi (MDBT), manyetik rezonans (MRI), MR anjiografi, Ekokardiyografi, ventilasyon/perfüzyon (V/P) sintigrafisi, pulmoner anjiografi gibi tetkikler yapılabilir.Bu çalışmamızda akut alt ekstremite DVT'una bağlı gelişen asemptomatik PTE tanısında hala günümüzde önemli bir yer tutan V/P sintigrafisi ile son yıllarda kullanılmaya başlanan MDBT'nin sensitivite ve spesifitesini karşılaştırmayı amaçladık. Çalışma alt ekstremite akut DVT nedeniyle kliniğimize yatırılarak tedavisi planlanan 25 hastada gerçekleştirildi. Gebeler, nüks DVT vakaları, müracaat esnasında semptomatik PTE tablosu olanlar, vena kava'ya uzanım gösteren trombüsü olanlar, önceden geçirilmiş PTE öyküsü olanlar çalışmaya dahil edilmedi. Hastalarda DVT tanısı renkli doppler USG ile konulup, D-dimer testiyle teyit edildi. Hastalara yatışının 1.ve 8. günlerinde V/P sintigrafisi ve MDBT yapılarak asemptomatik PTE varlığı araştırıldı.Çalışma sonucunda PTE açısından asemptomatik olan 25 DVT hastasının 24'ünde D-dimer normalin üstünde ölçüldü. MDBT ile 10 hastaya PTE tanısı konuldu. Akut DVT'ye bağlı % 40 oranında asemptomatik PTE geliştiği tespit edildi. MDBT tanı değeri açısından V/P sintigrafisinden daha faydalı bulundu.Anahtar Kelimeler Derin ven trombozu, pulmoner emboli, ventilasyon-perfüzyon sintigrafisi, multi detektör bilgisayarlı tomografi.
Kardiyo-pulmoner bypass (CPB) eşliğinde koroner arter bypass greft (CABG) cerrahisinde iskemi-reperfüzyon hasarına karşı amiodaron' un etkinliği
İskemi reperfüzyon hasarı, iskemik bölgedeki kan akımının yeniden sağlanması ile ortaya çıkan metabolik ve fonksiyonel değişikliklere verilen genel bir tanımlamadır.Kardiyak cerrahi sırasındaki iskemi reperfüzyon hasarını minimize etmek ve myokardı korumak için çeşitli antioksidan ajanlar kullanılmaktadır. Aritmi tedavisinde sık kullanılan bir ajan olan amiodaron'un son yıllarda antioksidan özelliklerinin de olduğu belirtilmektedir. Biz bu çalışmamızda preoperatif atriyal fibrilasyon proflaksisi için önerilmiş ve etkili bulunmuş olan yüksek doz oral amiodaron tedavisinin kardiyo pulmoner bypass (CPB) sırasında gelişen iskemi reperfüzyon hasarına karşı etkisi olup olmadığını araştırmayı amaçladık.Çalışmaya her iki cinsten CPB ile koroner arter bypass cerrahisi uygulanacak 20 hasta alınıp grup 1 (Kontrol grubu, n=10) ve grup 2 (Amiodaron grubu, n=10) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Grup 1'deki hastalara herhangi bir ilaç verilmezken Grup 2'deki hastalara preopetatif 1. günde amiodaron 200 mg tablet (Cordarone, 200 mg Sanofi - Türkiye) günde 4 kez 2 tablet, operasyon günü 2 kez 3 tablet ve postoperatif dönemde de 4 gün boyunca 2 kez 2 tablet olarak toplam 6 gram olarak verildi. Tüm hastalarda hemodinamik değişkenler anestezi indüksiyonu öncesi (T1), CPB öncesi (T2), protamin sonrası (T3) ve postoperatif 24. saatte (T4) olmak üzere dört dönemde ölçüldü. Oksidatif stresin biyokimyasal değerlendirilmesi için malondialdehit (MDA), süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GSH-Px), katalaz (CAT) ve nitrik oksit (NO) seviyelerine ise anestezi indüksiyonu öncesi (T1), CPB sırasında (T2), kross klemp kaldırıldıktan sonra 5. dakikada (T3), protamin sonrası (T4) ve postoperatif 1. (T5), 3. (T6) ve 5. (T7) günlerde olmak üzere yedi dönemde sistemik arteryel kan örnekleri alındı.İlaca bağlı herhangi bir yan etkinin görülmediği çalışmamızda kalp hızının, amiodaron grubundaki T1 ve T2 dönemlerinde, kontrol grubuna göre anlamlı olarak azaldığı görüldü (p<0.05). Tüm dönemlerde amiodaron alan grupta daha düşük MDA seviyeleri tespit edildi ancak anlamlı değildi. Amiodaron CAT, SOD ve GSH-Px enzimleri üzerine istatistiksel olarak olarak anlamlı bir etki oluşturmazken, NO seviyeleri amiodaron alan hastalarda T1 dönemi hariç tüm dönemlerde kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek ölçüldü (p<0.05).Sonuç olarak açık kalp cerrahisinde rutin kullanılan bir antiaritmik ajan olan amiodaronun, ek olarak iskemi reperfüzyon hasarından korunmada olumlu etkilerinin olabileceği kanaatindeyiz.Anahtar kelimeler: Amiodaron, koroner arter bypass cerrahisi, iskemi reperfüzyon hasarı
Kardiyo-pulmoner bypass eşliğinde koroner arter bypass greft cerrahisinde ghrelin, obestatin ve ısı şok proteinleri 70'in değişimlerinin incelenmesi
Kardiyopulmoner bypass (KPB) dolaşımın vücut dışından sürdürüldüğü fizyolojik olmayan bir olaydır. Bu süreç, organizma için benzersiz bir stres faktörü olup, tüm organlar dolaşımlarında ortaya çıkan değişimler ve gelişen sistemik inflamatuar yanıt sonucu etkilenmektedirler. Ayrıca KPB sırasında uygulanan anestezi, oluşan cerrahi stres, hemodilüsyon ve hipotermi de metabolik değişimlere katkıda bulunmaktadır. KPB sırasında endokrin organlardan adrenal bezler, tiroit, pankreas ile hipofizin sekresyonları değişmektedir.Bu çalışmada kardiyopulmoner bypass eşliğinde koroner bypass operasyonu geçiren hastalarda yeni bulunan ve büyüme hormonu salgılatıcı olarak bilinen ?ghrelin? ve bu hormona zıt etki gösteren ?obestatin? ile ısı şok proteinlerinden stres durumlarında en çok indükleneni olan ıs şok proteini 70'in (heat shock protein 70-HSP 70) düzeylerini araştırmayı amaçladık. Ayrıca bu hormon ve protein düzeylerinin birbirleriyle olan ilişkileri de araştırmanın amaçları arasındadır.Çalışmamızda KPB eşliğinde koroner arter bypass greftleme (KABG) uygulanan gönüllü hastalarda serum ghrelin, obestatin ve HSP 70 düzeyleri toplamda 7 dönemde değerlendirildi. Bu dönemler; T1 anestezi indüksiyonu öncesi, T2 KPB öncesi, T3 kross klemp kaldırılmadan 5 dakikada önce, T4 kros klemp kaldırıldıktan 5 dakika sonra, T5 protamin infüzyonu sonrası, T6 postoperatif 24. saat ve T7 postoperatif 48. saat dönemlerinde bu biyokimyasal değerlendirmeler yapıldı ve istatistiksel olarak çalışıldı.Toplamda 25 gönüllü hasta çalışmamıza dahil edildi. Tümünde KPB eşliğinde KABG operasyonu uygulandı. Örneklerin tamamı santral venöz kateterden alınan venöz kanda çalışıldı.Sonuç olarak KPB ile KABG operasyonu uygulanan hastalarda, belirtilen zamanlarda ölçülen biyokimyasal verilere dayanarak serum ghrelin seviyelerinde kademeli olarak bir düşüş saptandı. Hasta ısısı 30 ºC olduğunda en düşük değerler tespit edildi. Sonra yeniden artarak eski değerlerine ulaştı. Postoperatif 24. ve 48. saatlerde bazal değerlerin üzerine çıktı. Kadınlarla erkekler karşılaştırıldığında postoperatif 48. saatte kadınların açil ghrelin değerlerinin anlamlı oranda yüksek olduğu tespit edildi (p<0,05). Serum obestatin seviyeleri de kademeli olarak düşerek hasta ısısı 30 derece olduğunda en düşük seviyelerde tespit edildi; daha sonra yeniden artarak postoperatif 48. saatte operasyon öncesine yakın değerler ölçüldü. Kadınlarla erkekler karşılaştırıldığında aralarında anlamlı bir fark saptanamadı. Serum HSP 70 değerlerinin KPB öncesi arttığı, kros klemp kaldırıldıktan 5 dakika sonrasında ise pik değerlere ulaşıldığı ve postoperatif 48. saate kadar da kademeli olarak düştüğü saptandı. Kadınlarla erkekler karşılaştırıldığında kros klemp alınmadan 5 dakika önce kadınlarda serum HSP 70 değerleri anlamlı ölçüde yüksek saptandı (p<0,05).Bu değişikliklerin nedeninin vücut ısısındaki değişimler ve KPB'a bağlı gelişen inflamatuar yanıt nedeniyle olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: kardiyopulmoner bypass, koroner arter bypass cerrahisi, ghrelin, obestatin, ısı şok proteini 70
Periferik vasküler hastalığın tedavisinde iloprost'un nitrik oksit, asimetrik dimetilarjinin ve serotonin'e etkisi
Periferik Arter Hastalığı (PAH), ateroskleroza bağlı olarak bir veya daha fazla periferik arterin parsiyel ya da total obstrüksiyonu olarak tanımlanır. Periferik Arter Hastalığı prevalansı yaşla yakından ilgilidir ve 50 yaş öncesinde %5 iken 65 yaş civarında %10, 80 yaş ve üzerindekilerde %25 görülür.Şiddetli iskemisi olan olguların yaklaşık % 39'unda revaskülarizasyon uygulanamamaktadır. Bu hastalarda ampütasyon cerrahisine gereksinim daha fazla olmaktadır ve ancak %25 hastada ekstremite kurtulabilmektedir. Bu nedenle periferik arter hastalarında ilaç tedavisi büyük önem arz etmektedir.Son yıllarda yeni bir tedavi alternatifi olarak gündeme gelen İloprost tedavisinin, trofik lezyon iyileşmesinde, istirahat ağrısının giderilmesinde, ampütasyon oranlarının düşmesinde ve genel mortalitenin azaltılmasında olumlu etki gösterdiği bildirilmektedir.Bu çalışmaya yapılan tetkikler sonucunda cerrahi yada endovasküler girişim şansı olmayan ve medikal tedavi kararı verilen 30 olgu (19'u erkek, 11'i kadın, yaş aralığı ise 60,7 ± 13,7 ) alındı. Olgulara iloprost infüzyonu ön kol venlerinden 0,5 ng/kg/dk dozunda 16 saatlik intravenöz infüzyon şeklinde başlandı.Bu çalışmada periferik arter hastalarında iloprost kullanılan hastalarda dolaşımdaki ADMA (asetil dimetil arjinin), Serotonin, NO (nitrik oksit) gibi endotelyal fonksiyonlarda görev alan parametreler üzerindeki etkinliğinin araştırılması hedeflenmiştir. Sonuç olarak iloprost tedavi öncesi ve sonrası ADMA değerleri anlamlı iken (p=0,001), Serotonin (p=0,82) ve NO (P= 0,16) değerleri istatistiksel olarak anlamsız bulunmuştur.Bulgularımıza göre cerrahi tedavi şansı olmayan PAH olan hastalarda iloprost tedavisi sonrası prognozun değerlendirilmesinde özellikle ADMA'nın dikkate alınabilinecek bir parametre olabileceğini düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: İloprost, Nitrik Oksit, ADMA, Serotonin
Açık kalp cerrahisi tekniği ile koroner revaskülarizasyon yapılan hastalarda kardiyopulmoner by-pass pompasının pulsatil ve non-pulsatil kullanımının serebral perfüzyon üzerine etkileri
Kardiyopulmoner bypass (KPB) sırasında pulsatil perfüzyon kullanımı ile non-pulsatil dolaşımın sebep olduğu komplikasyonların azalacağı düşünülmesine rağmen serebral sistem üzerine olumlu etkileri ile ilgili yayınlar sınırlı sayıdadır. Biz bu çalışmamızda KPB pompasının pulsatil veya non-pulsatil çalışmasının serebral dolaşım üzerinde fark yaratıp yaratmadığını, near-infrared spektroskopi (NIRS) ölçümlerine ek olarak serumdaki biyokimyasal belirteçler ve jubuler bulb oksijen saturasyonu (SjVO2) ölçümleri ile araştırmayı hedefledikOcak - Haziran 2009 tarihleri arasında KPB ile koroner revaskülarizasyon yapılacak 18 hasta imzalı onamı alındıktan sonra çalışmaya alındı. Aort klempi konulduktan sonra 10ar dakikalık dönemlerde non-pulsatil ve pulsatil perfüzyon uygulandı. Anestezi öncesi, non-pulsatil ve pulsatil pompa sırasında ve pompa çıkışı S100ß, adrenomedullin (ADM), NSE ve SjVO2 ölçümleri yapıldı. NIRS ölçümleri için Niroxcope 401 cihazı kullanıldıHastalarınn % 77.8'i erkek, % 22.2'si kadın idi. Ortalama yaş 59.06±10.40 ve EF % 50.67±13.39 idi. Non-pulsatil ve pulsatil perfüzyon sırasında ortalama arter kan basınçları (6726±7.01/68.71±527 mmHg) ve serum hemoglobin değerleri (8.64±1.32/8.51±1.29 mg/dl) arasında istatiksel fark yoktu. Postoperatif nörokognitif disfonksiyon % 27.8, SVO ise % 11.1 olarak gözlendi. Nonpulsatil dönemde artan s100ß, pulsatil dönemde istatiksel olarak anlamlı düşüş gösterdi. S100ß ile aort klemp ve KPB süreleri arasında güçlü korelasyon saptandı. Pompa çıkış NSE değerleri ile pulsatil dönem ve pompa çıkışı ADM düzeylerinde istatiksel olarak anlamlı artışlar gözlendi. NSE, SjVO2 ve NIRS değerleri açısından perfüzyon tipleri arasında fark gözlenmediBiz bu çalışmamızda non-pulsatil döneme oranla pulsatil dönemde gözlenen s100ß değerlerindeki düşüşün önemli olduğunu düşünüyoruz. KPB sonrası gelişebilen nörolojik komplikasyonların pulsatil perfüzyon ile azaltılabileğini göstermek için daha geniş hasta serilerinde yapılacak çalışmalara ihtiyaç olduğu kanaatindeyiz.
Koroner bypass cerrahisi uygulanan hastalarda statinlerin antikardiyolipin antikorlar üzerindeki etkisi
Açık kalp cerrahisi sırasında miyokard koruma yöntemlerini araştırmak ve geliştirmek amacıyla yayınlanan çalışmalarda preoperatif ve perioperatif yöntemler yer almaktadır. Statinler (HMG-KoA redüktaz inhibitörleri) lipid düşürücü bir ilaç grubu olup yüksek kan kolesterol düzeyini düşürmesinden dolayı kardiyovasküler hastalık riski azaltmaktadır. Postoperatif gelişebilecek komplikasyonların azaltmasında hastalarda kullanılan preoperatif ilaç tedavisi önemli rol almaktadır. Çalışmamızda preoperatif statinlerin uygulanması ile etkili LDL kolesterol düşüşü sağlamak ve oksidatif hasar göstergesi olan antikardiyolipin antikorların düzeylerinin arasındaki bağlantıyı araştırdık.Prospektif randomize çift-kör tasarlanan çalışmamız Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp Damar Cerrahisi Bölümü'nde koroner bypass cerrahisi endikasyonu ile yatırılıp operasyonu planlanan 30 hastadan 15'er kişilik 2 grup oluşturuldu. Grup A, ameliyattan önceki bir hafta süresince Atorvastatin (40 mg/gün) kullanan hastalardan oluşmaktadır, Grup B ise atorvastatin tedavisi kullanmayan hastalardan oluşmaktadır.Antikardiyolipin antikorlar LDL oksidasyonu ve ona bağlı olan oksidatif hasar göstergesi olarak, preoperatif dönemde statin kullanan hastalarda operasyon öncesi ve erken postoperatif cerrahi dönemde (KPB pompa çıkışndan sonraki ilk 24 saat) anlamlı şekilde düşük görülmesi preoperatif statinlerin uygulanma protokolünü desteklemektedir.
Vasküler injüri sonrası oluşan intimal hiperplazi üzerine nebivololün etkisi (deneysel çalışma)
İntimal hiperplazi ateroskleiw fizyopatolojisinde yer alır ve invaziv vasküler girişimler sonrasında ise travmaya yanıt olarak gelişir. Vasküler duvarda düz kas hücre migrasyonu. proliferasyonu ile ekstrasellüler matriks birikimi sonucu oluşan klinik bir sorundur. Fizyolojik olarak endoteiden salman nitrik oksit, vasküler intimal hiperplazinin engellenmesinde önemli rol oynamaktadır. Bu çalışmada; vasküler nitrik oksit salınımmı arttıran ve üçüncü kuşak p-hioker olan nebivoloiün kaşarlanmış endotel dokusunda intimal hiperplazi gelişimine etkilerini araştırdık. Çalışmada toplanı 21 adet Yeni Zellanda türü erkek beyaz tavşan kullanıldı. Abdominal aortalarında balon ile endotel hasarı oluşturulan tavşanlarla 7'şerli 3 grup oluşturuldu: Grup ['deki (kontrol grubu) tavşanlara sadece balon ile endotel hasarı uygulandı. Grup 2'deki (solvent grubu) tavşanlarda balon işleminden 2 gün önce başlanıp işlem sonrası 28. güne kadar devanı edecek şekilde solvent. Grup 3'de (tıebivolol grubu) ise işlemden 2 gün önce başlanıp işlem sonrası 28. güne kadar devanı edecek şekilde günde 2.5 nıg/kg nebivolol intraperitoneal olarak verildi. Deney süresinin bitiminde alınan abdominal aort kesitlerinde intimal ve medial alan ölçülerek her bir kesitteki intima / media oranı ekle edildi. Kesitler endotelin-1. bFGF ve PDGF-p açısından immtınohistokimyasal olarak incelendi. Ayrıca doku NO düzeyleri biyokimyasal olarak ölçüldü. Kontrol ve solvent grupları arasında intimal alan. medial alan ile intima / media oranları, imnıunohistokinıyasal boyanma ve doku NO düzeyleri yönünden anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). İntimal alan artışı nebivolol grubunda kontrol ve solvent gruplarına göre anlamlı derecede az iken (p<0.001). medial alanda anlamlı bir değişiklik saptanmadı (p>0.05). İntima / media oranı anlamlı olarak azaldı (p<0.001). Doku NO düzeylerinde ise nebivolol grubunda kontrol ve solvent gruplarına göre belirgin artış gözlendi (p-'Ü.ül). Endotelin-1 (p<0.05), bFGF (pO.01) ve PDGF-(5 (p<0.05) ile immun boyanmanın nebivolol grubunda diğer iki gruba göre anlamlı derecede az olduğu tespit edildi. Sonuç olarak nebivolol kullanımının vasküler rekonstrüktif girişimlerden sonra erken restenoz gelişiminin engellenmesinde yararlı bir ajan olabileceği kanısına varıldı. Anahtar kelimeler: İntimal hiperplazi. nitrik oksit, nebivolol
Alt ekstremite primer varislerinde apopitozisin rolü
1. ÖZETDeğişik teoriler geliştirilmesine rağmen alt ekstremite variköz venlerinpatogenezi halen tartışılmaya devam etmektedir. Variköz ven fizyopatolojisi için sonzamanlarda ileri sürülen teoriler intrinsik venöz duvar anormallikleri nedeniyleoluşan dilatasyon ve bunun sonrasında ortaya çıkan yetersizliktir. Yapılançalışmalarda kan damarı duvarının hücresel kompozisyonunun ve morfolojisininkontrolünde vasküler hücre apopitozisinin rolü olabileceği ileri sürülmüştür. Buçalışmamızda normal ve variköz venlerin proapopitotik (bax ve kaspaz-9) veantiapopitotik (bcl-2) durumlarını belirleyerek varis gelişiminde apopitotikaktivitenin rolünü araştırmayı amaçladık.Çalışma, koroner arter bypass greft operasyonu geçirecek sağlıklı venasaphena magna (VSM)'ya sahip 15 hasta (Kontrol grubu, Grup 1) ve alt ekstremitedeprimer varis tanısı nedeniyle opere edilecek 15 hasta (Variköz ven grubu, Grup 2)olmak üzere 30 hasta üzerinde gerçekleştirildi. Grup 2'de yer alan hastaların VSMtrasesi boyunca primer varisleri mevcut olup tümünde venöz duplex USG'deVSM'de reflü gösterildi (CEAP sınıflamasına göre C2(s) Ep As2-3 Pr). Her iki grubundizaltı baldır bölgesi VSMâ² sından doku örnekleri alındı. Doku kesitlerindeimmünohistokimyasal boyama ile proapopitotik bax ve kaspaz-9 ve antiapopitotikbcl-2 araştırıldı.Variköz venlerin medya tabakasında kollajen fibril seviyesinde artış ilebirlikte düz kas hücre azalması gözlendi. Elastin ağ örgüsündeki bozulma variközvenlerde daha fazlaydı.Variköz ven grubun medya tabakasında kontrol grubunmedyasına oranla daha fazla bax (+) ve kaspaz-9 (+) hücreler saptandı (p<0.05 vep<0.01). Tüm damar duvarı katmanında ise total bax (+) ve kaspaz-9 (+) hücrelerkontrol grubunda anlamlı olarak fazlaydı (p<0.05 ve p<0.01). Variköz ven grubununmedya tabakasındaki fazla bax ve kaspaz-9 pozitifliği, aşırı düz kas hücre azalmasınedeniyle olan rölatif yüksekliğe bağlı olabilir. Buna karşın bcl-2 boyamasında isevariköz venler ile sağlıklı venler arasında belirgin bir farklılık bulunmadı (p>0.05).Sonuç olarak variköz venler bütün olarak değerlendirildiğinde apopitotikaktivitenin azaldığnı saptadık. Fibrotik dejenerasyon ve artmış düz kas hücresiazalması daha az apopitotik mekanizmanın sebebi olabilir. Ancak fibrozis ve düz kashücre azalmasının da sebebi medyadaki yüksek apopitotik aktivite olabilir.Anahtar kelimeler: Variköz venler, Apopitozis, Vasküler duvar9
Fallot tetralojisinde tam düzeltme ameliyatından sonra kanama parametrelerindeki değişikliklerin incelenmesi
ÖZETSiyanotik konjenital kalp hastalıklarında klasik koagülasyon testleriyle operasyonsonrası dönemde düzelmeler saptandığı gösterilmiştir. Fakat literatürde spesifik olarak FallotTetralojisi olan hastalardaki kanama bozuklukları ve bu bozuklukların ameliyat sonrasıdeğerlerinin tromboelasstograf ile incelendiğine yönelik çalışma bulunmamaktadır. Bizde buçalışmamızda Fallot Tetralojisi tanısı alan ve tam düzeltme operasyonu planlananhastalarımızın, preop ve postop birinci gün rutin lâboratuar tetkiklerini ve tromboelastografdeğerlerini inceleyerek cerrahi defektin onarımı sonrası erken dönem hematolojikparametrelerinde düzelme olup olmadığını araştırmak istedik.Ocak 2006-Ekim 2006 tarihleri arasında yaşları 18 ay ile 84 ay arasinda olan 10 çocukprospektif olarak değerlendirmeye alındı. Hastalardan ameliyat öncesinde ve ameliyat sonrasıbirinci günde kan örnekleri alındı.Klasik kanama testleriyle T0 anında önemli bir bozukluk saptanmazkentromboelasstograf ın INTEG değerlendirmesinde 9 hastada R değerinde uzama, 9 hastada Kdeğerinde uzama, 8 hastada alpha değerinde azalma saptanıp 8 hastada R ve K değerindeuzama olup alpha değerinde azalma saptandı. EXTEG de ise 9 hastada R parametresindeuzama saptandı. T1 anı ile kıyaslandığında ise klasik kanama parametrelerinde uzamagörülürken tromboelasstograf parametrelerinden K ve alpha değerlerinde anlamlı düzelmelersaptandı.Sonuç olarak T0 anında fallot tetralojili çocukların pıhtılaşma faktörlerinde vetrombosit fonksiyonlarında bozukluklar saptandı. Klasik kanama testlerinde T1 anındabozulma saptanırken tromboelastograf parametrelerinde trombosit fonksiyonları ve pıhtılaşmafaktörleri üzerindeki negatif etkinin kalktığı gösterildi.
Koroner by-pass operasyonlarında kullanılan farklı üç perfüzyon tekniğinin inflamatuar sistem, nörolojik sistem ve solunum sistemi üzerine olan etkilerinin karşılaştırılması
AMAÇ: Çalışmamızda atan kalpte koroner arter bypass greftleme (KABG), pompada pulsatil KABG ve pompada pulsatil olmayan KABG tekniklerinin inflamatuar, santral sinir sistemi ve solunum sistemine olan etkilerini araştırmayı amaçladık. YÖNTEM: Çalışmaya elektif KABG operasyonu planlanan toplam 32 hasta alındı. Hastaların preoperatif, postoperatif 0., 6., ve 24. saat interlökin-6 (IL-6), interlökin-8 (IL-8), tümör nekrozis faktör-alfa (TNF-?) ve S100beta (S100ß), preoperatif, postoperatif 0., 6. saatlerde karbonil düzeylerine bakıldı. Hastaların preoperatif ve postoperatif 24. saat ve postoperatif 5. gün oksijensiz arteriel kan gazlarına bakıldı. Preoperatif ve postoperatif 5. gün solunum fonksiyon testleri (SFT) yapıldı. BULGULAR: IL-6, IL-8 ve karbonil düzeylerindeki postoperatif artış atan kalpte KABG grubunda diğer 2 gruba göre belirgin ölçüde düşük olup (p<0.05), TNF-? düzeylerinde gruplar arasında fark saptanmamıştır. Serebral hasarın göstergesi olan S100ß'nın postoperatif düzeyi atan kalpte KABG grubunda diğer 2 gruba göre düşüktür (p<0.05). Her 3 grubun solunum sistemi üzerine olan etkileri incelendiğinde postoperatif dönemde atan kalpte KABG grubunda diğer 2 gruba göre arteriel parsiyel oksijen basıncı (PO2), 1. saniye zorlu ekspiratuvar volüm (FEV1), zorlu vital kapasite (FVC) ve 1. saniye zorlu ekspiratuvar volümün zorlu vital kapasiteye oranı (FEV1/FVC) değerleri belirgin olarak yüksektir (p<0.05). SONUÇ: Çalışmamızda atan kalpte KABG'nin, pompada pulsatil KABG ve pompada pulsatil olmayan KABG'e göre inflamatuar, santral sinir sistemi ve solunum sistemi üzerine olan olumsuz etkilerinin daha az olduğunu saptadık.
Kardiyovasküler cerrahide klasik yöntemle hazırlanan safen ven greftlerin endotel hasarından korunması
Bu çalışmada; klasik yöntemle hazırlanan safen ven greftlerin endotel hasarından korunmasına yönelik daha önceden kullanılmayan bir ajanla (Aminocardol) etkinliği iyi bilinen bir vazodilatatör ajan (Verapamil) kıyaslanarak değerlendirildi. Ayrıca potasyum içerikli kan kardiyopleji solüsyonunun safen ven intima, subendotelyal yapı ve mediasına ne şekilde etki ettiği araştırıldı. Koroner bypass cerrahisinin klasik safen ven hazırlama tekniği ile aynı cerrah tarafından safen ven açığa çıkarıldı. Safen ven greftin kullanılmayan distal bölgesinden atravmatik müdahaleyle 10 cm kadar parçası alındı. İnceleme grupları; Grup 1 (kontrol), Grup 2 (verapamil), Grup 3 (Aminocardol), Grup 4 (kan kardiyoplejisi) olarak oluşturuldu. Kontrol grubu ven örneği hiçbir işlem yapılmadan nativ doku olarak fikse edildi, diğer gruplara ilgili solüsyonuyla 2 dakika süreyle 100 mmHg basınç uygulandı ve sonrasında örnekler grup solüsyonları içerisinde 45 dakika süreyle bekletildi. Örnekler iki parçaya ayrılarak ışık ve elektron mikroskopta incelenmek üzere hazırlandı. Işık ve elektron mikroskopta örneklerin intima, media kalınlıkları ölçüldü ve hücreler, yapıları hasar yönünden (Grade 1,Grade 2, Grade 3, Grade 4) değerlendirilerek sayıldı. Çalışmanın verileri SPSS 15.0 İstatistik paket programına aktarılarak analiz edildi (Chicago, IL). Tüm gruplarda intima, media, Grade 2 ve Grade 3 hücreler arasında istatistiksel anlamlı bir fark gözlenmedi (p>0.01). Ancak Grade 1 hücreler yönünden bakıldığında Kontrol-Verapamil grubu arasında (p<0.01) anlamlı fark olduğu ve greftin verapamil ile yeterince korunamadığı düşünüldü. Kontrol-Kan kardiyoplejisi grubu arasında ise hem Grade 1 hem de Grade 4 hücrelerde (p<0.001) oldukça anlamlı bir fark olduğu ve ven intimasının kan kardiyoplejisi ile ileri derecede bozulduğu görüldü. Kontrol-Aminocardol grubu arasında (p>0.01) anlamlı bir fark saptanamadı. Aminocardol grubu doku kesitleri nativ dokuya en yakın grup olarak değerlendirildi.
Açık kalp cerrahisinde N-asetilsistein'in iskemi-reperfüzyon hasarı üzerindeki koruyucu etkisi
AÇIK KALP CERRAH S NDE N-ASET LS STE N' N SKEM -REPERFÜZYON HASARI ÜZER NDEK KORUYUCU ETK SDr. Pınar KÖKSALÖZETBu çalışma günde 2 defa 300mg IV N-asetilsistein (NAC) kullanan ve açık kalpcerrahisi operasyonuna giren hastalarda, NAC'ın iskemi-reperfüzyon hasarına karşı miyokardıkoruyucu etkisini değerlendirmek için tasarlanmıştır.Çalışmaya KABG operasyonu geçiren 20 hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların 10tanesi ameliyat öncesi en az 3 gün bronkopulmoner hastalığı veya bronş sekresyon bozukluğunedeniyle NAC kullanıyordu. Ameliyata başlamadan önce (bazal değer-T0), aortaya çaprazklemp konduktan 20 dakika sonra (iskemi dönemi-T1), aortaya konan çapraz klempkaldırıldıktan sonra (reperfüzyonun 0. dakikası-T2), aortaya konan çapraz klempkaldırıldıktan 6 saat sonra (reperfüzyonun 6. saati-T3) ve aortaya konan çapraz klempkaldırıldıktan 24 saat sonra (reperfüzyonun 24. saati-T4) santral venöz kateterden MDA,glutatyon, NO, pro-BNP, CK-MB ve cTnI çalıştırılmak için kan örnekleri alınmıştır. skemiöncesi ve reperfüzyon sonrası sağ atriumdan alınan örnek dokuda NO ölçülmüştür.Gruplar arası karşılaştırmada aort klemp süresi dışında hiçbir parametre arasındaistatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir (p>0,05). Ancak çalışma grubunda plazmaCK-MB, cTnI, pro-BNP düzeyleri ve doku NO düzeyleri daha düşük bulunmuştur. Ayrıcaplazma glutatyon düzeyleri daha yüksek bulunmuştur.Bu çalışmanın sonucu olarak, günde 2 defa 300mg IV NAC kullanımı KABG geçirenhastalarda R hasarından miyokardı koruyucu etki göstermemektedir. Antioksidan bir ajanolan NAC'ın bu dozda, R hasarından miyokardı korumak için yetersiz olduğunu, dahayüksek dozlarda KPB ilk solüsyonuna ilave edildiğinde ve KPB boyunca devam edildiğindeKABG geçiren hastalarda R hasarından miyokardı korumada faydalı olabileceğinidüşünüyoruz.
Kardiyopulmoner bypass sırasında pulmoner arterden verilen iloprost'un akciğer hasarına karşı koruyucu etkisi
KARD YOPULMONER BYPASS SIRASINDA PULMONERARTERDEN VER LEN LOPROST'UN AKC ĞER HASASRINAKARŞI KORUYUCU ETK SDr. Mustafa Hakan ZORBir prostasiklin analoğu olan loprost'un akut akciğer hasarı üzerine olan etkileriçok iyi bilinmemektedir.Aorta klempli olduğu dönemde pulmoner arterden verilenloprost'un akciğer hasarına karşı koruyucu olup olmadığını sitokin seviyelerini(IL-1beta,IL-6,IL-8 ve TNF-alfa) sol atriyum beyaz küre sayılarını ve akciğer biyopsileriniinceleyerek araştırdık.Koroner bypass cerrahisi geçirecek 20 hasta 2 gruba bölünerek çalışmagrubundaki hastalara aorta klemplendikten sonra 2 nanogr/kg/dk gidecek şekilde iloprostinfüzyonu başlanırken, kontrol grubuna herhangi bir ilaç verilmeden ameliyattamamlandı.Kan örnekleri pompaya girmeden önce,aort klempinin 5.,20. dakikalarındave pompa çıkışında sol atriyumdan toplandı.Pompa öncesinde ve pompa çıkışında her ikigruptan da bronş lavajları ve sternum kapatılmadan önce akciğer biyopsileri alındı.IL-1beta seviyeleri pompa çıkışında çalışma grubunda anlamlı derece düşükbulundu.Benzer şekilde pompa çıkışında IL-6 seviyeleri de düşük bulunurken, IL-8seviyeleri hem 20.dakikada hem de pompa çıkışında kontrol grubuna göre anlamlıderecede düşük bulundu.TNF-alfa seviyeleri de pompa çıkışında anlamlı derecededüşüktü.Çalışma grubundaki hastaların sol atriyum beyaz küre değerleri kontrol grubunagöre anlamlı derecede düşük bulunurken, kontrol grubundaki hastaların akciğerbiyopsilerinde çalışma grubundaki hastaları biyopsilerine oranla belirgin derecedeenflamasyon saptandı.Kardiyopulmoner bypass esnasında pulmoner arterden verilen loprost'unpompanın oluşturduğu infamasyonu ve akciğer hasarını azalttığını saptadık.
Ratlarda alt ekstremite iskemi/reperfüzyon hasarında Karvakrol'ün etkilerinin araştırılması
Ratlarda Alt Ekstremite İskemi/reperfüzyon Hasarında Karvakrol'ün Etkilerinin Araştırılması Amaç: Akut ekstremite iskemisi ciddi morbidite ve mortaliteye neden olan klinik bir problemdir. Yapılan çalışmalar karvakrolün antioksidan, antibakteriyel, antifungal, antikanser, antiinflamatuvar, hepatoprotektif, spazmolitik ve vazorelaksan dâhil olmak üzere çeşitli biyolojik ve farmakolojik özelliklere sahip olduğunu göstermektedir. Çalışmamızda femoral iskemi reperfüzyon hasarında karvakrolün Total Oksidan Seviye(TOS), Total Antioksidan Seviye(TAS), ve Tiyol Disülfit Homeostazı (TDH) üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada toplam 36 adet Spraque Dawley cinsi erkek rat kullanıldı ve her grupta 6 hayvan olmak üzere 6 grup (Kontrol, İskemi-reperfüzyon, Karvakrol, DMSO, Heparin ve Heparin+karvakrol) oluşturuldu. Kontrol grubu hariç hayvanlar 90/10 mg/kg ketamine/ksilazine im uygulama ile anesteziye alındıktan sonra lastik teyp ile 60 dk. sol femoral iskemi oluşturuldu. Reperfüzyon için 60 dk. bekletildi. Reperfüzyon aşamasında karvakrol verilen gruplara 0,01mL (5mg/kg) ip karvakrol heparin verilen gruplara ise 0,1mg/;kg enoxaparin sc verildi. Reperfüzyon sonrası intrakardiyak 5ml alınan kanda ELİSA ile TAS, TOS, Tiyol Disülfit Seviyelerine, FİR yapılan alp ekstremite caput femoris hizasından ekarte edilerek hematoksilen eozine boyama ile hücre apopitozisi, kas liflerinin düzensizliği, hemoraji ve inflamatuar hücre artışı yönünden değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda biyokimyasal ve histopatolojik olarak bakıldığında TAS, TOS, Tiyol Disülfit Seviyesi artmış, dejenerasyon, hücrelerde ayrışma, inflamasyon ve konjesyon bulguları azalmış olarak verilerimiz anlamlı çıkmış olup literatür bulguları ile uyuşmaktadır. Disorganizasyon, hemoraji ve nekroz bulguları istatistiksel olarak anlamsız bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda karvakrolün iskemi reperfüzyon hasarında olumlu yönde etkilerinin olduğu kanaatine varılmıştır. Bu bulgularımızın tüm etkilerinin ortaya çıkartılması ve pratikte de uygulanabilmesi için daha fazla deneysel ve klinik araştırmaya gereksinim vardır.
Açık kalp ameliyatlarında (koroner arter bypass greft operasyonları) preoperatif/postoperatif ekokardiyografi bulguları ile perikardiyal sıvı ve serumda SCUBE 1 seviyelerinin korelasyonu
Amaç: Signal peptide-CUB-EGF domain-containing protein 1 (SCUBE-1) tromboz ve iskemi durumlarında biyobelirteç olarak çalışılmış güncel olarak araştırılan erken embriyogenezde sekrete olan hücre yüzey proteinidir. Bu çalışmada perikardiyal ve kan plazma SCUBE-1 düzeylerinin bypass yapılan hastalarda sol ventrikül fonksiyonları ile ilişkisi araştırılmıştır. Metot: Koroner bypass amacı ile opere edilen 40 hastanın plazma ve sternotomi sonrası alınan perikardiyal sıvı örneklerinde SCUBE-1 düzeyleri ve rutin kan parametreleri çalışıldı. Hastaların hemen operasyon öncesi ve operasyondan sonra çekilen ekokardiyografilerinde sol ventrikül fonksiyonları araştırıldı. Hastalar preoperatif - postoperatif gruplar olarak ve her iki grupta normal EF (sol ventrikül kısalma oranı – FS > 0,33) ve düşük EF gruplar ( sol ventrikül kısalma oranı – FS < 0,33) olarak sınıflandırıldı. Daha sonra gruplar arasında SCUBE-1 seviyeleri ve kan parametreleri karşılaştırıldı. Bulgular: Scube 1 perikard sıvı ve plasma seviyelerinin anlamlı olarak korelasyonu gözlendi (p< 0.05). Fakat Scube 1 kan plasma seviyeleri ile sol ventrikül sistolik fonksiyonları arasında anlamlı istatiksel bulgu ve korelasyon gözlenmedi. (preoperatif normal EF grup ve bozulmş EF grup p: 0.359) (postoperatif normal EF grup ve bozulmş EF grup p: 0.964). Benzer şekilde Scube 1 perikardiyal sıvı seviyeleri ile sol ventrikül sistolik fonksiyonları arasında anlamlı istatiksel bulgu ve korelasyon gözlenmedi (preoperatif normal EF grup ve bozulmş EF grup p: 0.313) (postoperatif normal EF grup ve bozulmş EF grup p: 0.969). Fakat preoperatif - postoperatif normal EF ve bozulmş EF gruplar ile inflamatuar plasma ve kardiyak değerler arasında anlamlı istatiksel sonuçlar gözlendi. (preoperatif grup nötrofil (p: 0.006) , bazofil (p: 0,044) , wbc (p:0.004) , ck-mb (p:0.022) ,troponin- I (p: 0.037) ) (postoperatif grup nötrofil (p:0.023) , wbc ( p:0.066) , ck-mb (p:0.033) ) Sonuç: Bu sonuçlar bize Scube 1 plasma ve perikardiyal sıvı seviyelerinin sol ventrikül fonksiyonları üzerine sensitif etkisinin olmadığını göstermiştir. Fakat hem preoperatif hem de postoperatif gruplar arasında inflamatuar ve kardiyak belirteçlerin sol ventrikül fonksiyonları üzerine daha sensitif belirteçler olduğu düşünülmüştür. Anahtar Sözcükler : Sol ventrikül kısalma oranı, kalp yetmezliği, perikardiyal sıvı, Scube 1, sol ventrikül fonksiyonları, plasma inflamasyon markerları
Off pomp ve on pomp koroner bypass'larda preoperatif kan değerlerinin, koroner lezyonların, syntax skorunun ve ek hastalıkların postoperatif aritmiye etkisi
Giriş: Günümüzde koroner bypass cerrahisinde karşılaştığımız problemlerin önemli kısmını postoperatif dönemde gelişen aritmiler oluşturmaktadır. Postoperatif aritmiler ejeksiyon fraksiyonunu etkileyerek mortaliteye sebep olmaktadır. Preoperatif dönemde aritmiye neden olabileceği düşünülen durumlar için tedavi uygulansa da, postoperatif dönemde aritmiler sık görülmektedir. Bu çalışma preoperatif dönemde hastanın elektrolitlerinin, ek hastalıkların, syntax skorunun postoperatif dönemde aritmiye etkisini incelemek için yapıldı. Materyal: Bu çalışmada izole koroner bypass operasyonu yapılan 90 hasta bulunmaktadır. Hastalar aritmi gelişip gelişmemesine göre 2 gruba ayrıldı. Hastaların 58 (%64.4)'i erkek, 32(%35.6)'si kadındır. Hastaların ortalama yaşı 61 (33-76)'dir. Çalışmamız retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Diabetes Mellitus (DM), Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH), Hipertansiyon (HT), cinsiyet, yaş, syntax skoru, preoperatif elektrolit değerleri ile aritmi gelişimi arasında anlamlı ilişki görülmedi. Mean Platelet Volüme (MPV) oranı ile aritmi oluşumu arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p=0,001). Sonuç: Koroner bypass operasyonu yapılan 90 hastada; preoperatif kan değerlerinin, ek hastalıkların, syntax skorunun postoperatif dönemde aritmiye etkisini araştırıldığında, sadece MPV oranı ile aritmi arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur.
Mitral kapak replasmanı yapılan hastaların preoperatif ve postoperatif 3-6 ay sonrası transtorasik eko parametrelerindeki değişiklikler
Giriş ve Amaç: Yapılan tüm açık kalp ameliyatları içerisinde kalp kapak cerrahisi koroner bypass cerrahisinden sonra sıklık olarak ikinci sırada gelmektedir. Mitral kapak cerrahisinde (özellikle mitral yetmezlikte) en önemli amaç sol ventrikül dilatasyonunu önleyerek sol ventrikül fonksiyonlarını korumaktır. Mitral kapak değişimi yapılmış olan hastaların preoperatif tanılarında ve postoperatif değerlendirmelerinde ekokardiyografinin önemli yeri vardır. Bu çalışmada preoperatif dönemde hastanın sol ventrikül sistol sonu çapları, sol ventrikül diyastol sonu çapları, sol atrium çapları, interventriküler septum kalınlığı, triküspit yetmezliği, pulmoner arter basınçları ve ejeksiyon fraksiyonunun postoperatif 3 ile 6 aylık dönemde nasıl etkilendiğini görmek amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Bu çalışmada mitral kapak değişimi yapılan 52 hasta bulunmaktadır. Bu hastalarımız retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Diyabetes mellitus (DM), kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), hipertansiyon (HT), sigara, cinsiyet ve yaş demografik parametreler olarak değerlendirildi. Çalışmamızda mitral kapak replasmanı yapılan hastaların preoperatif ve postoperatif sol ventrikül sistol sonu çapları, sol ventrikül diyastol sonu çapları, sol atriyum çapları, interventriküler septum kalınlığı, triküspit yetmezliği, pulmoner arter basınçları ve ejeksiyon fraksiyonu parametreleri istatistiksel veriler olarak karşılaştırıldı. Sonuç: Mitral kapak değişimi ile sol ventrikül sistolik fonksiyonlarda koruma ve düzelme amaçlanmaktadır. Çalışmamızda mitral kapak değişimi yapılan 52 hastada preoperatif ve postoperatif ejeksiyon fraksiyonu, sol atrium çapı, pulmoner arter basıncı ve triküspit yetmezliğindeki değişimlerde istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur. Çalışmamızda da gösterildiği gibi operasyon sonrası bazı eko parametrelerindeki düzelmeler sol ventrikül sitolik fonksiyonlarda düzelme ve koruma sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: Mitral Kapak, Preoperatif, Postoperatif, Transtorasik, EKO
Endovasküler aort onarımlarında klinik deneyimlerimiz
Amaç: Bu çalışmada Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi (KVC) kliniğinde 2012-2017 yılları arasında endovasküler aort onarımı (EVAR) ve torakal endovasküler aort onarımı (TEVAR) yapılan 19-84 yaş aralığındaki hastaların sosyodemografik özellikleri incelenmiş, operasyon öncesi ve sonrası laboratuvar, klinik, cerrahi ve radyolojik verilerinin araştırılıp literatür ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 2012-2017 yılları arasında Dicle Üniversitesi KVC Kliniğinde 19-84 yaş arası aort anevrizma ve diseksiyonu nedeni ile EVAR ve TEVAR uygulanan 75 hasta retrospektif olarak değerlendirilmeye alınmıştır. Bulgular: Endovasküler girişim uygulanan hastalarda erkek cinsiyet, ileri yaş, hipertansiyon (HT), koroner arter hastalığı (KAH) ve sigara içiciliği oranları yüksek bulundu. Yoğun bakım takip süreleri, hastanede kalış süreleri ve operasyon süreleri genel literatür ile uyumlu bir şekilde kısa izlendi. Rüptüre olan ve olmayan aort anevrizma ve diseksiyonlarında erken mortalite oranlarımız, açık cerrahinin uluslararası çalışmalarla elde edilen sonuçlarına göre düşük izlendi. EVAR ve TEVAR sonrası görülen komplikasyonlar olan endoleak, migrasyon, parapleji, yara yeri enfeksiyonları ve akut böbrek yetmezliği oranlarının genel literatürle uyumlu olduğu izlendi. Endarterektomi, femorofemoral baypas ve embolektomi gibi ek işlemlerin oranları düşük izlendi. Hemoglobin (Hg), üre ve kreatinin değerlerinin preoperatif ve postoperatif dağılımında istatistiksel olarak anlamlı fark izlendi. Sonuç: Aort patolojilerinde endovasküler onarım yapılan hastalarımızdaki başarı ve komplikasyon oranları uluslararası literatür ile uyumludur. Bölgemizde birçok şehre hitap eden Dicle Üniversitesi Kalp ve Damar Cerrahisi kliniğinde bu tedavi yöntemlerinin uygulanabilir olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Endovasküler, Aort, EVAR, TEVAR
Kalp yaralanmalarında tanı yöntemleri ve tedavi
Travma genç nüfus içindeki en önemli ölüm nedenlerindendir. Son yıllarda ilk yardım uygulamaları ve hızlı ulaşımda kaydedilen gelişmeler nedeniyle, acil servislere yetiştirilebilen penetre kalp yaralanmalı olgu sayısı giderek artmaktadır. Bu çalışmada penetre kalp yaralanması nedeniyle kliniğimizde cerrahi tedavi uygulanan olgular retrospektif olarak değerlendirilmiştir. 2000-2008 yılları arasında 98 penetre kardiyak yaralanma olgusu opere edilmiştir. Olguların 8'i kadın, 90'ı erkeklerden oluşmaktadır. Hastaların yaş aralığı 3-67 olup, yaş ortalaması 26.3±11.4 olarak bulunmuştur. Penetran kalp yaralanması nedeniyle opere edilen hastaların 84'ü kesici delici alet yaralanması, 11'i ateşli silah yaralanması, 3'ü ise iyatrojenik girişim sonucu oluşmuştur. Hemodinamik olarak stabil olan 15 olguya preoperatif echo kardiyografi ile tanı konulmuştur. Geriye kalan olgularda ise fizik muayeneden hemen sonra acil koşullarda opere edilmiştir. 90 olguya sol anterior torakotomi, 4 olguya sağ anterior torakotomi ve son olarak 4 olguya ise median sternotomi uygulanmıştır. 98 olguluk serimizin 16'sı mortalite ile sonuçlanmıştır. Postoperatif ekokardiyografi ile 2 olguda 2. ameliyatı gerektiren ventriküler septal defekt ve aortikopulmoner fistül tespit edilmiştir.
Koroner arter revaskülarizasyonunda kan elektrolit değerlerinin off pump ve on pump atrial fibrilasyon gelişimi üzerine etkileri
Giriş: Atrial fibrilasyon koroner arter cerrahilerin de en sık rastlanan postoperatif komplikasyonlardan biridir. Ve halen önemli bir morbidite ve mortilite nedenidir. Myokard koruma yöntemleri, cerrahi ve anestezik yöntemler gelişse de postoperatif dönemde atrial fibrilasyon sık görülmektedir. Literatür de çok sayıda risk faktörleri suçlanmıştır. En çok suçlanan faktörlerden biri de kardiyopulmoner bypass kullanımıdır. Çalışmamızın amacı serum elektrolit düzeyleri, off pump ve on pump koroner revaskülarizasyon ile atrial fibrilasyon arasında ki ilişkiyi incelemektir.Materyal-Metadoloji: Bu çalışmaya 24'ü kadın 36'sı erkek; kardiyopulmoner bypass (KPB) kullanılarak koroner revaskülarizasyon yapılan hastaların yer aldığı 30 hasta(Grup 1),çalışan kalpte KPB kullanılmadan koroner revaskülarizasyon yapılan hastaların yer aldığı 30 hasta(Grup 2) olmak üzere toplam 60 hasta dahil edilmiştir. Hastaların ortalama yaşı 63,87 ± 10.02 yıl'dır. Off pump ve on pump koroner arter cerrahisi uygulanmış 60 hasta çalışmamız da retroprospektif olarak incelendi.Sonuç. Pompa ile yapılan ve yapılmayan operasyon durumu dikkate alındığında, postoperatif artrial fibrilasyon gelişip gelişmemesi arasında fark anlamlı bulunmadı (p=1.00). Atrial fibrilasyon gelişen ve gelişmeyen hastalarda postoperatif ve preoperatif potasyum (0.68±0.81 ve 0.2±0.77) ve magnezyum (10.6±9.52 ve 4.23±1.69) değişkenlerinin fark değerlerine ilişkin ortalama değerleri Student's t testine göre anlamlı bulundu (p<0.05). Üre, kreatinin, sodyum, kalsiyum, glukoz değişkenlerinin fark değerlerine ait ortalama ve standart sapma değerleri (SD) arasında fark anlamlı değildi (p>0.05).Pompaya girilerek ve girilmeden opere edilen hastalarda preoperatif ve postoperatif üre, kreatinin, potasyum, sodyum, kalsiyum, magnezyum ve glukoz değişkenlerinin fark değerlerine ilişkin ortalama ve SD değerleri arasında Student's t testine göre fark anlamlı bulunmadı(p>0.05).Pompaya girilmeden yapılan koroner revaskülarizasyonda diğer fark değişkenlerin atrial fibrilasyona göre karşılaştırılması sonucunda, potasyum (0.74±0.72 ve 0.1±0.67)ve kalsiyum (0.9±0.62 ve 0.02±0.55) serum düzeyleri arasındaki fark Student's t testine göre anlamlı bulundu (p<0.05). Üre, kreatinin, sodyum, magnezyum, glukoz değişkenlerinin fark değerlerine ait ortalama ve SD değerleri arasındaki fark anlamlı değildi (p>0.05).Pompaya girilerek yapılan koroner revaskülarizasyonda diğer fark değişkenlerin atrial fibrilasyona göre karşılaştırılması sonucunda; Üre, kreatinin, potasyum, sodyum, kalsiyum, magnezyum ve glukoz değişkenlerinin fark değerlerine ait ortalama ve SD değerleri arasında fark anlamlı değildi (p>0.05).Sonuç olarak pompaya girilerek ya da girilmeden yapılan çalışan kalpte bypassta postoperatif atrial fibrilasyon sıklığı birbirine yakındı. Elektrolit serum düzeyleri ve bunların preoperatif-postoperatif serum düzey farkları, postoperatif atrial fibrilasyon gelişimini etkilemektedir. Çalışmamızda off pump ve on pump koroner revaskülarizasyon da potasyum ve magnezyum seviyelerindeki farklar; postoperatif atrial fibrilasyon gelişimi ile ilişkili bulunmuştur. Ayrıca off pump yapılan koroner revaskülarizasyon da kalsiyum serum düzeylerinde ki fark postoperatif atrial fibrilasyon gelişiminde potasyum gibi anlamlı bulunmuştur.Anahtar kelimeler. Off pump koroner arter bypass greft (KABG), on pump KABG, Atrial Fibrilasyon, Kan elektrolitleri
Koroner arter cerrahisinde preoperatif antikoagülan ve antitrombotik tedavinin postoperatif kanama üzerine etkisi
Koroner bypass cerrahisi geçiren hastalardaki en önemli problemlerden biri kanamadır. Koroner arter hastalığı tedavisinde kullanılan antiplatelet ve antikoagülan tedaviler kanama miktarının artmasına sebep olabilmektedir. Çalışmamızda preoperatif dönemde verilen asetilsalisilik asit ve enoxaparin tedavilerinin postoperatif drenaj üzerine etkilerini araştırdık. Ocak 2008- Temmuz 2009 tarihleri arasında izole koroner bypass yapılan elektif 151 vaka retrospektif olarak incelendi. Reoperasyon yapılan, ilave kardiyak cerrahi yapılan, son beş günde aspirin ve enoxaparin dışında antiplatelet ve antikoagülan ilaç kullanım öyküsü olan, koagülopatik, malignitesi olan hastalar, intraoperatif exitus olan olgular çalışmaya dahil edilmedi. Üç gruba ayrılan hastalardan grup 1 (n=63) coraspin 100 mg tablet 1x1 kullanan ve pompada opere edilen hastalardan oluşmaktaydı. Grup 2 (n=55) coraspin 100 mg tablet 1x1 kullanan ve atan kalpte KABG yapılan hastalardan oluşmaktaydı. Grup 3 (n=33) ise clexane 0,6 cc 2x1 subkutan tedavisi verilen ve pompada opere edilen hastalardan oluşmaktaydı. İstatistiksel yöntem olarak tanımlayıcı değerler tek yönlü ANOVA testi ile hesaplanıp anlamlı fark saptanan değişkenler Tukey HSD ve Tamhane testleri ile değerlendirildi. Postoperatif drenaj miktarı açısından grup 1 diğer iki gruptan da fazla drenaj miktarı gösterirken grup 2 ve grup3 kendi aralarında benzer özellikler göstermiştir. Atan kalpte KABG yapılamayan ve pompada KABG yapılması gereken hasta grubunda aspirin tedavisi yerine enoxaparin tedavisi verilmesinin drenaj miktarını azalttığı saptanmıştır. Ancak atan kalpte KABG planlanan hasta grubunda drenaj miktarı açısından enoxaparinin aspirine üstünlüğü olmadığından aspirin enoxaparine tercih edilebilir.ANAHTAR SÖZCÜKLER: kanama, aspirin, enoxaparin, drenaj, koroner bypass greftleme, reoperasyon
Kardiyopulmoner bypassın apelin ve salusin expresyonlarına etkileri ve salusinin aort, safen, ven ve arteryel greftlerde lokal olarak sentezlenip sentezlenmediğinin araştırılması
Bu çalışma koroner arter hastalığı nedeniyle koroner arter bypass greft operasyonu (KABG) geçirecek kişilerde kardiyopulmoner bypass (KPB)?ın salusin-?, salusin-ß ve apelin-36 biyoaktif peptidlerinin üzerine etkilerini incelemek, bu peptidlerin insan aort, safen ve arter dokularında üretilip üretilmediğini de araştırmak amaçlanmıştır. Çalışmaya KPB ile KABG?lemesi yapılan yaş ve vücut kitle indeksleri birbiri ile uyumlu 15 hasta dahil edildi. Salusin-?, salusin-ß ve apelin?36 düzeyleri için anestezi indüksiyon öncesi (T1), KPB öncesi (T2), kros klemp alınmadan 5 dakika önce (T3), kros klemp alındıktan 5 dakika sonra (T4), yoğun bakıma alındığında (T5), postoperatif 24. saat (T6) ve 72 saatlerde (T7) venöz kanlar alındı. KPB?dan önce otojen greft olarak hazırlanan vasküler yapılarda salusin ve apelin-36 expresyonlarını belirlemek için 1?er cm?lik örnekler alındı. Dokuların salusin ve apelin ekspresyonları immünohistokimyasal yöntemle gösterildi. Serumların ve dokuların peptid miktarı ise Enzim-Bağlı İmmün Assay (ELISA) yöntemi kullanılarak ölçüldü. Damarlardaki salusinlerin üretimi aortta media?da fibroblast hücrelerinde, LİMA ve safende ise media?larının düz kas hücrelerinde olmaktadır. Apelin, aortta intimanın endotel hücreleri ve medianın fibroblast hücreleri tarafından, LİMA ve safende, media?larının düz kas hücreleri tarafından üretilmektedir. Salusin-? miktarlarının değişimleri istatistiksel olarak anlamlı değildi. T1 ve T2 kanlarının salusin-ß miktarları benzer bulunurken, T3 kan örneklerinde miktarlarının azaldığı, T4 kan örneklerinde miktarları en düşük düzeyde olduğu, T5-T7 kan örneklerinde ise düzeyleri kademeli olarak arttığı gözlemlendi. Apelin?36 seviyelerinin değişimleri salusin-ß değişimlerine benzerdi. Sonuç olarak; salusin-?, salusin-ß ve apelin?36?nın arter ve venlerde sentezlendiği, KPB?da salusin-ß ve apelin?36?nın takipte önemli markırlar olabileceği ve salusin-ß peptidinin salusin-??ya göre daha özgül olduğu gözlemlendi.
Periferik arter hastalıklarında ekstra anatomik bypasslar
Periferik arter hastalıklarında (PAH) ekstremite revaskülarizasyonu otojen, biyolojik veya sentetik greftlerle anatomik bypass yöntemleriyle yapılabilir. PAH nedeniyle rekonstriksiyon yapılması gereken ancak, eşlik eden sistemik hastalıklar (ilerlemiş kalp, akciğer, böbrek hastalıkları, kanser) veya klasik yaklaşımı imkansız yada yüksek riskli kılan herhangi bir nedenden dolayı (enfeksiyon, geçirilmiş batın ameliyatı, eski radyasyon tedavisi, kolostomi-gasrostomi gibi uygulamalar) uygulanamıyorsa ekstra anatomik bypass yapılabilir. Çalışmamızda kliniğimizde çeşitli nedenlerle ekstra anatomik bypass uygulanan hastaların erken ve geç dönem takiplerinde mortalite ve morbidite oranlarını literatür eşliğinde değerlendirmeyi amaçladık. Temmuz 2008 – Şubat 2014 tarihleri arasında kliniğimizde ekstra anatomik bypass uygulanan 15 hasta retrospektif olarak incelendi. Hasta verilerinin değerlendirilmesi için hastane otomasyon sistemi, poliklinik takip notları kullanıldı. Çalışmamızda 9 (%60) erkek, 6 (%40) kadın hasta vardı. Hastaların ortalama yaşı 66.26±14.67 (31-81) idi. Üst ekstremiteye yönelik olarak 2 (%13) hastaya, alt ekstremiteye yönelik olarak da 13 (%87) hastaya revaskülarizasyon yapıldı. Üst ekstremite yönelik olarak 1 olguya karotis-brakiyal, 1 olguya subklaviyan-karotis bypass uygulandı. Alt ekstremiteye yönelik olarak 8 olguya femoro-femoral, 2 olguya aksillo-femoral, 1 olguya aksillo-iliak, 1 olguya aksillo-bifemoral, 1 olguya obturator bypass uygulandı. Hastaların tamamında PTFE greft kullanıldı. Erken dönemde 1 (%6) hasta kaybedildi. Geç dönemde mortalite görülmedi. Erken dönemde 2 (% 12) hastaya embolektomi yapıldı. Sonuç olarak ekstra anatomik bypass girişimleri yüksek riskli hastalarda kabul edilebilir mortalite ve morbidite oranları ile tercih edilebilir cerrahi yöntemlerdir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Periferik arter hastalığı, ekstra anatomik bypass, klinik sonuçlarımız.
Tavşan karotid arterlerinde yapılan anastomozlarda silostazol maddesinin intimal hiperplazi ve düz kas hücre proliferasyonu üzerindeki inhibitör etkisinin araştırılması.
Amaç: Vasküler girişimler sonrası gelişebilen restenoz üzerinde intimal hiperplazi ve düz kas hücre proliferasyonun büyük etkisi vardır. Tıkayıcı arter hastalıklarının tedavisinde rekonstruksiyon oldukça sık kullanılan girişimlerden biridir. Günümüzde bu tarz girişimlerin başarısı spontan tromboz gelişimi veya stenoz oluşumu nedeni ile beklenenden daha azdır [1,2]. Vasküler rekonstruktif girişimlerden sonra akut trombüs oluşumunun önemli bir rol oynadığı ani tıkanmanın tersine, geç dönemdeki daralma veya restenozda düz kas hücre migrasyonu, proliferasyonu ve ekstrasellüler matriks birikimi sonucu oluşan neointimal hiperplazi önemli rol oynamaktadır [1,3,5]. Hiperplazik intimal kalınlaşma, arterlerin hemodinamik strese karşı normal adaptif bir özelliği olduğu kadar, arteriyel injurilerin iyileşmesinin de karakteristik bir özelliğidir [3]. Bu yüzden biz de, tavşanlarda karotis arterinde yapılan anastomozda silostazolun intimal hiperplazi ve düz kas hücre proliferasyonu üzerine etkisini araştırdık.Materyal ve Metod: Çalışmamızda randomize olarak seçilen ortalama 2-3 kg ağırlığında 16 adet Yeni Zelanda tipi erkek tavşan kullanıldı. Tavşanlar 2 gruba ayırıldı. Tüm gruplardaki tavşanlara uygun pozisyon verilerek, sağ vertikal boyun insizyonu yapıldı. Sağ karotis arterleri transekte edilerek 8/0 polipropilen sütür kullanılarak tek tek sütür tekniği ile anastomoz yapıldı. Grup A (8 adet) tavşanlara herhangi bir ilaç verilmedi. Grup B (8 adet) tavşanlara toplam 21 gün 30-50 mg/kg/gün dozunda günde 2 kez peroral olarak silostazol verildi. Tüm gruplardaki tavşanlar 21. günün sonunda anastomoz yapılan karotid arter segmenti ve karşı taraf karotid arter çıkartılarak incelenmek üzere histoloji laboratuarına gönderildi. Hazırlanan preparatlar ışık mikroskopisinde incelendi. Ayrıca elde edilen görüntüler digital görüntü analiz programı ile incelenerek lümen çapı, lümen alanı, intimal alan, medial alan ve intima-media alanı oranı hesaplanarak sonuçlar değerlendirildi. Hazırlanan parafin dokulardan seri kesitler alındı. Bu seri kesitler fotoğraflanarak bilgisayar ortamına aktarıldı. Reconstruct 1.0.9.9 (JC Fiala) programı ile intima ve media alanları ölçülerek kesitler üç boyutlu hale getirildi.Bulgular: Yapılan seri kesitlerde lümen çapı açısından Grup B'in ortalama lümen çapı Grup A'ın ortalama lümen çapından daha büyük bulunmuş ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bir fark yaratmıştır (p= 0.001). Lümen alanı açısından değerlendirildiğinde Grup B'in ortalama lümen alanı Grup A'dan daha geniş bulunmuş olup bu fark istatistiksel olarak anlamlı bir fark yaratmıştır (p=0.012). Seri kesitler intima alanı açısından değerlendirildiğinde Grup B'in ortalama intima alanı Grup A'dan daha az bulunmuş olup bu fark istatistiksel açıdan anlamlı bir fark yaratmıştır (p=0.001). Media alanı açısından değerlendirildiğinde Grup B'in ortalama media alanı Grup A'dan daha fazla bulunmuş olup bu fark istatistiksel açıdan anlamlı fark yaratmıştır (p= 0.006). İntima / media alan oranı açısından seriler değerlendirildiğinde Grup A'ın ortalama intima/media oranı Grup B'den daha büyük bulunmuş olup bu fark istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuştur (p=0.001). Kontrol gruplarında lümen çapları, lümen alanları, intima alanları, media alanları ve intima / media alan oranları açısından istatistiksel olarak fark yoktur.Sonuç: Silostazolun, vasküler girişimlerden sonra meydana gelen intimal hiperplazi ve düz kas hücre proliferasyonunun engellenmesinde yararlı bir ajan olarak kullanılabileceğidir.
Abdominal aort anevrizmasında endovasküler tedavi sonrası anevrizma kesesi,trombüs çapı ve yükünün radyolojik değerlendirilmesi ve hasta risk faktörleri ile ilişkisinin araştırılması
Amaç: Abdominal aort anevrizmalarının (AAA) endovasküler (EVAR) sonrasında aort anevrizma morfolojisinin yeniden modellenmesinde, anevrizma çapı, trombüs çapı ve yükündeki erken dönem değişikliklerin değerlendirilmesi ve hasta grubunun taşıdığı risk faktörleri ile bağlantılı olarak prognozun ve tedavinin belirlenmesi amaçlanmıştır.Gereç-yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı'nda Aralık 2004-Mayıs 2010 tarihleri arasında abdominal aort anevrizması (AAA) ön tanısı ile BT-A tetkiki ile değerlendirilen ve sonucunda endovasküler tedavi için uygun görülen 150 hasta çalışmaya alındı. Bu hastalardan işlem öncesi ve 1.ay,3.ay,6.ay ve 12.ay sonrasında radyolojik takipleri BT-A ile yapılan 37 hasta çalışmaya dahil edildi.Kalan hasta grubunda ya preoperatif yada postoperatif BT-A tetkiki dış merkezli olmasından dolayı değerlendirme yapılamadı ve çalışma dışında bırakıldı.Çalışmaya dahil edilen yaşları 52 ile 93 arasında değişen(ortalama 69.08) 32 erkek, 5 bayan hastanın hem preoperatif hem postoperatif BT-A görüntüleri pacs arşivinden retrospektif olarak değerlendirildi. Axial, koronal ve sagittal görüntüler üzerinden anevrizma kese çapı, trombüs çapı ve trombüs yük ölçümleri yapıldı. Hastaların demografik özellikleri arşiv kayıtlarından ve merkez labaratuar verilerinden elde olundu.Bulgular: 12 aylık dönemde endovasküler tedavi sonrasında anevrizma kesesi çapında 7.4mm küçülme olduğu (p<0.001) gözlendi. Preoperatif trombüs çapı ortalama 20.57mm ölçüldü. Postoperatif ölçümlerde 1.ay ortalama trombüs çapı 27.73mm, 3.ay ortalama 25.49mm, 6.ay ortalama 23.49mm, 12.ay ortalama 23.32mm idi. Ölçümler incelendiğinde postoperatif 1.ayda ortalama trombüs çapında artış varken zamanla giderek azalma olduğu görüldü.(p<0.001). Preoperatif trombüs yükü ortalama %57.86 ölçüldü. Postoperatif ölçümlerde 1.ay ortalama trombüs yükü %80.70, 3.ay ortalama %78.19, 6.ay ortalama %76.24, 12.ay ortalama %75.57 idi. Trombüs çap değişimlerine benzer şekilde 1.ay sonrasında artış varken zamanla giderek azalma olduğu görüldü.(p<0.001) Söz konusu değişimlerin ht, kah, hl, pah, pan, sigara, koah gibi etmenlerden bağımsız olduğu gözlendi. Sadece ikili antikoagulan kullanan grupta TipII endoleak insidansı daha fazla bulundu.Sonuç: Preoperatif ve postoperatif anevrizma morfolojisinin karşılaştırılması tedavinin etkinliğinin değerlendirilmesine ve olası komplikasyonların öngörülmesine olanak sağlayabilir. Bizim çalışmamızda ele aldığımız üç kriterde EVAR sonrasında anlamlı değişiklikler gösterilmiştir. Tüm bu yönlerden anevrizma kese çapı,trombüs çapı ve yükündeki değişiklerin ve endoleak oluşumunun prognozu etkileyeceği ve tekli antiplatelet tedavisinin daha uygun olduğunu düşünüyoruz.Anahtar kelimeler: Evar, aort, anevrizma
Tavşanlarda spinal kord iskemi ve reperfüzyonu üzerine renin inhibitörü aliskrenin etkileri.
Giriş ve Amaç: TAA cerrahisinde spinal kord iskemisine bağlı olarak gelişen, parapleji ve paraparezi postoperatif dönemde hastaların hayat kalitesini olumsuz yönde etkileyen önemli nörolojik komplikasyonlardır. Bu komplikasyonların olmaması veya en azından azaltılması amacıyla birçok koruyucu yöntem geliştirilmistir. Bu koruyucu yöntemlerin hiçbirisi tek başına yeterli olmamaktadır. Spinal kordun kros klemp esnasında iskemiden farmakolojik olarak korunması veya farmakolojik ajanlarla spinal kordun iskemiye toleransının arttırılması ve daha guvenli bir kros klempleme zamanı sağlanması, iskemi reperfüzyon hasarının farmakolojik olarak önlenmesi veya şiddetinin azaltılması amacıyla birçok ajan kullanılmış olup, halen rutin klinik kullanıma geçmis, bütün otörler tarafından kabul edilen bir farmakolojik ajan bulunmamaktadır.Bu çalışmayla selektif renin inhibitörü olan Aliskiren'in, spinal kord iskemi reperfüzyon hasarına karşı koruyucu etkilerini ve iskemi dokusunda infarkt düzeyinde azalma meydana getirip getirmediğini inceledik.Gereç ve Yöntem: Çalışmada 17 adet (1.5-2.5 kg) tavşan (Erkek New Zealand White Rabbit) kullanıldı.. Renal arterlerin hemen üzerinden buldog klemplerle 30 dakikalık aortik oklüzyon uygulanarak, iskemi oluşturuldu. Denekler, sham grubu (n:3), kontrol grubu (n:7),Aliskiren grubu (n:7), olmak üzere 3 gruba ayrıldı. 48. saatte tarlov skalasına gore deneklerde norolojik değerlendirme yapıldı. Norolojik değerlendirme sonrası yuksek doz ketamin + xylazine ile sakrifiye edilen hayvanların torakolomber seviyeden cıkarılan spinal kordları, iskemik hucre değisiklikleri acısından elektron mikroskobisi ile histopatolojik olarak değerlendirildi. Norodejenerasyon acısından yapılan incelemede spinal kord noronlarındaki cekirdek, organeller duzeyinde hasarlanma ve odem, myelinli sinir liflerinin yapısal dejenerasyonu, aksonem yapısı ve perikapiller odem değerlendirildi.Bulgular: Gruplar arasında nörolojik değerlendirmede anlamlı fark saptanmıştır.(p<0.05)Gruplar arasında yapılan histopatolojik değerlendirmede istatistiksel olarak anlamlıfark saptanmıştır. (p<0,001) Bu çalışmanın, histopatolojik değerlendirmesi sonucunda,Aliskiren'in, iskemi ve reperfüzyon sonucu gercekleşen doku ödeminiazalttığı saptandı.Sonuç: Yapılan deneysel çalışmanın istatistiksel analiz sonuçları, Aliskiren grubunda nörolojik ve histopatolojik sonuçların kontrol grubuna gore anlamlı olduğu ve deneklerin bundan yararlandığını göstermektedir.Sonuç olarak iskeminin öncesinde ve reperfüzyonun başlangıcında oral Aliskiren uygulamasının, spinal kordun korunmasında faydalı olduğu,bu uygulamanın diğer koruyucu metodlarla kombine edilmesinin TAA cerrahisiuygulanan hasta grubunda nörolojik komplikasyon görulme sıklığını azaltacağıkanısındayız.Anahtar Kelimeler: Aorta; Torakoabdominal Aort Cerrahisi; Aliskiren, Farmakolojisi; İskemi Korunma ve Kontrol; Spinal Kord Kan Sunumu; Vazodilatatör, Ajanların Farmakolojisi
Aortik biyoprostetik kalp kapaklarının orta dönem izlem sonuçları: Retrospektif klinik çalışma
Çalışmamızda Eylül 2008 - Ağustos 2012 tarihleri arasında, aortik pozisyonda biyoprotez implantasyonu uygulanmış olan 32 hastanın yaş, cinsiyet, vücut yüzey alanı (body surface area = BSA), tercih edilen kapak boyutu, etkin kapak alan indeksi (effective orifice area index = iEOA), preoperatif tanı değişkenleri ile postoperatif takipte ölüm, reoperasyonlar ve transaortik gradyent verileri karşılaştırmalı analizlerle değerlendirilmiştir. Çalışmaya katılan 32 hastanın 19?unda ekokardiyografi (EKO) verilerine ulaşılabildi ve ortalama aort gradyenti 25mmHg olarak hesaplandı. Takip sürecinde 9 hasta kaybedildi ve 2 hastaya reoperasyon uygulandı. Reoperasyon uygulanan hastalardan da 1 tanesi postoperatif erken dönemde kaybedildi. Çalışma sonlandırıldığında reoperasyonsuz sağkalım oranı %68,8 idi. Ortalama takip süresi 363 gün, en kısa takip süresi 129 gün, en uzun takip süresi 1339 gün olmuştur. Bir yıllık sağkalım %83,8, iki yıllık sağkalım ise %67,5-75 olarak hesaplanmıştır. Çalışmamızda iEOA>0,85 olmasının, büyük ebatta kapak tercihinin, BSA?nın küçük olmasının sağkalıma olumlu etkisi olmadığını, yaş cinsiyet ve preoperatif tanı kriterlerinin de sağkalımı etkilemediğini saptadık.
Glasgow Anevrizma skoru ve Hardman Indeksinin abdominal aort anevrizma cerrahisi öncesi mortalite belirleme üzerine etkisi
Amaç: Bu retrospektif çalışmanın amacı anevrizmaların cerrahi onarımın sonuçlarının tahmininde Glasgow Anevrizma Skoru ve Hardman İndexsinin rolünün araştırılmasıdır.Metod: Tek bir merkezde (KTÜ Tıp Fakültesi K.V.C A.D da) 8 yıl içinde açık abdominal aort anevrizması tamiri geçiren 52 hastanın klinik verilerinin 2 standart olan Hardman İndex ve Glasgow Anevrizma Skoruna göre değerlendirilmesi.Sonuçlar: GAS'a göre 28 hastanın skoru 77 den büyüktü e bu gruptaki mortalite % 50, 8 hastanın skoru 69-77 arasında ve mortalite % 25, 16 hastanın skoru 69 dan küçük ve mortalitesi % 37 bulundu. HT'e göre 12 hastanın skoru 3 ten büyük ve mortalite % 83, 9 hastanın skoru 2 ve mortalite % 33, 19 hastanın skoru 1 mortalitesi % 26 ve 12 hastanın skoru 0 ve mortalitesi % 33. X² testi HI p değerini 0,245 GAS'ın p değerini 0,003 olarak gösterdi.Tartışma: Glasgow Anevrizma Skorunun açık abdominal anevrizma tamirindeki tahmin rolü belirginken Hardman İndexinde bu rol zayıftır bu da muhtemelen örnek sayısının küçüklüğüne bağlıdır.
Kardiopulmoner bypass ve inflamatuar yanıtta geç dönem uygulanan hemofiltrasyonun (vvhf) etkisi
Kardiopulmoner Bypass (CPB) kullanılan açık kalp cerrahisi vakalarında, kan ile yabancı materyalin karşılasması dışında cerrahi travma, iskemi-reperfüzyon olayı, vücut ısısındaki değişimler ve endotoksemi nedeniyle komplex ve sistemik inflamatuar bir olay gerçekleşmektedir. Bu çalışmada amaç, sonuçta gelişen inflamatuar yanıtı ortadan kaldırmak değil organizmanın tolere edebileceği seviyeye çekmek ve hemofiltrasyon (CVVHF) kullanılarak inflamatuar ara mediatörlerin temizlenmesi ile hastanın klinik cevabının değerlendirilmesidir. İnterleukinler arasındaki ilişkinin ve adhezyon moleküllerinin HF ile miktarının değiştirilmesi, CPB nedeniyle etkilenen seçilmiş vakalarda bu yöntemin tedavide rutin kullanılması öngörülmüştür. Çalışma, Başkent Üniversitesi Hastanesi, Kalp ve Damar Cerrahisi Yoğun Bakımda yürütülmüştür. Çalışmaya; diyabeti, böbrek veya karaciğer fonksiyon bozukluğu bulunmayan, daha önce açık kalp ameliyatı olmamış, CPB ortalaması, kliniğimiz ortalaması üzerinde olan (35dk), açık kalp ameliyatına alınmış randomize 10 hasta seçilmiştir. Hastalar, CPB bitiminden sonraki 4-6. saatlerde hemofiltrasyona alınmış ve rutin yoğun bakım takibinde izlenmiştir. Hastaların biyokimyasal ölçümlerinden; IL-6, IL-10, albümin, CD11b, BUN, kreatinin, SGOT, LDH, CK-MB, CRP, Laktat ve kan gazı düzeylerine preoperatif, postoperatif, CPB sonrası 4.saat, 12.saat, 24.saat, 48.saat ve 72.saatlerde bakılmıştır. Hastaların yaş ortalaması 53.9 14.3 yıldır. Çalışmaya alınan hastaların 9'u erkek, 1'i kadındır. Hastaların 3' üne kapak replasmanı, 7' sine koroner bypass ameliyatı yapılmıştır. Çalışmanın sonucunda; lökosit sayılarına bakıldığında, CD11b ile lökosit VVHF sonrası ve lökosit 12.saat sayılarında ilişkinin bozulmuş olduğu görülmüş, lökosit a-v fark HF sonrası ve 24.saat sayıları ile VVHF süreleri arasında anlamlı ilişki olduğu tespit edilmiştir (p<0.01). Bu sonuçlarla VVHF kullanılarak adhezyonun engellendiği saptanmıştır. Adhezyonun azalması ile interleukin 6 postoperatif düzeyi (p<0.01), interleukin 6 HF sonrası 4.saat düzeyi (p<0.05), interleukin 6 24. saat düzeyi (p<0.05) ve interleukin 6 48.saat düzeyi ile ilişkili bulunmuştur. İnterleukin 10 düzeyi ile adhezyonun ilişkisi bulunmamıştır (p>0.05). Bu sonuçlarla geç dönem yapılan VVHF işlemi ile CPB sebebi ile ortaya çıkan inflamasyon ve organ hasarının azaldığı görülmüştür.
Fontan sirkülasyonu yapılmış fizyolojik univentriküler kalplerde ventrikül dominansı postoperatif aritmilerde etkili midir?
Çift girişli AV konneksiyonlar (DILV, DIRV), triküspid atrezisi, mitral atrezi, iyi gelişmiş bir univentriküle açılan birleşik AV konneksiyon (anbalanse CAVSD) gibi sadece bir ventrikülün tam geliştiği durumlar olarak tanımlanabilen fonksiyonel univentriküler kalplerde tedavi seçeneği Fontan dolaşımı tipindeki ameliyatlardır. Bu anomalilerin ameliyat sonrası dönemlerde de aritmi gelişmesi hemodinamik açıdan ciddi sonuçlar doğurabilmektedir. Fontan ameliyatı yapılan hastalar postoperatif sinüs ritmininin kaybolması konusunda çok hassastırlar. Bu hastalarda yeterli kalp hızına ulaşmak için pacemaker gerekebilir. Aritmiler Fontan için kötü prognoz göstergesidir.(1).Fontan sikülasyonu için aritmi postoperatif dönemde önemli bir morbidite nedenidir. Hemodinamiyi önemli derecede etkilediği durumlarda aritminin cerrahi tedavisi gündeme gelebilmektedir. Literatürde yapılan çalışmalarda ileri yaş, sağ atriyum boyutunun büyüklüğü, ortalama pulmoner arter basıncı, sağ atriyum basıncı, sistemik ventrikülün düşük ejeksiyon fraksiyonu, ameliyat tekniği postoperatif aritmi için risk faktörü olarak saptanmıştır.
Bretschneıder htk ve konvansiyonel kristaloid kardiyoplejinin myokard üzerine etkilerinin doku düzeyinde karşılaştırması
Kardiyoplejik arrest günümüzde en yaygın kullanılan myokard koruma stratejilerinden biridir. Rutin kullanımda olan çok sayıda farklı kardiyopleji solüsyonu vardır. Bu solüsyonların myokardial koruma açısından birbirine olan üstünlüğü günümüzde halen tartışılmakta olan bir konudur. Bu çalışmada "Myokardial koruma için histidin-triptofan-ketoglutarat (HTK) solüsyonu kullanıldığında konvansiyonel kardiyoplejiye göre daha az iskemik hasar oluşacaktır" hipotezinin araştırılması planlanmıştır Çalışma Başkent Üniversitesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölümü'nde doğumsal kalp hastalığı nedeniyle ameliyat edilen 32 hasta üzerinde yapılmıştır. İlk 16 hastaya St. Thomas solüsyonunun bir modifikasyonu olan konvansiyonel kristaloid kardiyopleji verilmiş (KK grubu), sonraki 16 hastaya HTK solüsyonu (HTK grubu) verilmiştir. Hastaların ekokardiografik ölçümleri ve postoperatif laboratuar değerleri klinik parametreler olarak değerlendirmeye alınmıştır. Her hastadan kardiyoplejik arrest öncesi ve sonrası olmak üzere 2 adet sağ ventrikül biyopsisi alınmıştır. Bu dokular histopatolojik olarak kaspaz – 3 antijeni kullanılarak apoptoz açısından ve Ki-67 antijeni kullanılarak hücre proliferasyonu açısından incelenmiştir. Sonuçta iki grup arasında klinik parametreler ve doku düzeyinde apoptoz indeksi ve proliferasyon indeksi için yapılan karşılaştırmada istatistiksel fark saptanmamıştır. İşlem sonrası alınan biyopsilerdeki apoptoz indeksi KK grubunda aort klemp zamanıyla korele iken HTK grubunda böyle bir korelasyon saptanmamıştır. Bunun yanında karaciğer fonksiyon testlerinin özellikle postoperatif 1.gün ölçülen değerlerinin tüm gruplarda aort klemp zamanıyla korele olduğu görülmüştür. Ancak postoperatif 2.gün KK grubunda bu korelasyon devam ederken HTK grubunda ortadan kalkmaktadır. Hem apoptotik indeks, hem de postoperatif 2.gün karaciğer fonksiyon testlerinin, aort klemp süresiyle olan korelasyonunun iki grup arasında farklı olması HTK lehine bir bulgu olarak değerlendirilmiştir. Buna karşın aort klemp süresi şu anki çalışmadaki düzeylerde yapılan cerrahide iki solüsyon arasındaki farkın kliniğe yansıması belirgin değildir.
Pompa destekli atan kalpte yapılan koroner bypass ameliyatlarının, akut böbrek hasarı gelişmesi açısından, konvansiyonel yöntemle yapılan koroner bypass ameliyatları ile karşılaştırılması
konvasiyonle yöntem ve pompa destekli atan kalpte yapılan koroner bypass ameliyatlarının akut böbre3k hasarı gelişimi açısından karşılaştırarak böbrek fonksiyonları sınırda ve sınırlı olan hastaların postoperatif mortaliteyi ve morbiditeyi azaltılmasına katkıda bulunmak
Bretschneider htk kardiyopleji solüsyonu ile konvansiyonel kristaloid kardiyopleji solüsyonunun konjenital kalp cerrahisi yapılan hastalarda postoperatif böbrek fonksiyonları üzerine olan etkilerinin karşılaştırılması
Bu çalışma da Bretschneider HTK kardiyopleji solüsyonu ile konvansiyonel kristaloid kardiyopleji solüsyonunun konjenital kalp cerrahisi yapılan hastalarda postoperatif böbrek fonksiyonları üzerine olan etkilerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Böbrek fonksiyon bo-zukluğu sonucunda görülen akut böbrek hasarının mortalite ve morbiditeyi ciddi oranda art-tırdığı bilinmektedir. Çalışma hastaları Bretschneider HTK grubu ve konvansiyonel kristaloid kardiyopleji grubu olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Her iki grupta da 30 'ar adet hasta olmak üzere toplam 60 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmada ki tüm hastalar konjenital kalp hastalığı nedeniyle açık kalp ameliyatı yapılmış olan 2 yaş altı hastalardan seçilmiştir. Çalış-maya dahil edilen tüm hastalardan preoperatif, ameliyat günü postoperatif, postoperatif 1.gün ve postoperatif 2.gün böbrek fonksiyon testleri bakılmıştır. Böbrek fonksiyon testleri ise KDINGO böbrek evreleme sistemine göre takip edilmiştir. Ayrıca hastalar postoperatif komp-likasyon, aritmiler, mortalite ve morbidite yönünden de incelenmişlerdir. Sonuç olarak Bretschneider HTK kardiyopleji solüsyonu ile Konvansiyonel kristaloid kardiyopleji solüsyonları arasında konjenital kalp cerrahisi yapılan hastalarda postoperatif böbrek fonksiyonları üzerine olan etkilerde istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Ayrıca iki grup arasında postoperatif komplikasyonlar, aritmiler, mortalite ve morbidite açısından da istatistiksel olarak fark saptanmamıştır. Anahtar kelimeler: kardiyopleji, böbrek fonksiyon testleri, KDINGO, konjenital kalp cerrahisi
Alt ekstremite varis tedavisinde endovenöz lazer ablasyon ve endovenöz radyofrekans ablasyon tedavilerinin etkinliğinin karşılaştırılması
Bacak varisleri bireylerin yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyebilen, epidemiyolojik ve sosyoekonomik sonuçları ile önemli bir klinik durumdur. Yüksek prevalansı, tanı ve tedavi maliyeti, belirgin işgücü kaybı ve hastanın yaşam kalitesi üzerine yaptığı etkilerle önem kazanır. Endovenöz lazer ve radyofrekans ablasyon, bu hastalığın tedavisinde son 10 yıldır yaygın olarak kullanılmaya başlayan endovenöz termal ablasyon teknikleridir. Amacımız alt ekstremite varis tedavisinde yaygın olarak kullanılan bu iki tedavi metodunun etkinliğini karşılaştırmaktır. 2012 Ocak – 2013 Aralık tarihleri arasında varis nedeni ile kliniğimizde endovenöz lazer veya radyofrekans ablasyon tedavisi uygulanan hastalar mevcut olan arşivleme sisteminden tarandılar. Sistemde iletişim bilgileri bulunan hastalar telefon ile arandı. Hastalar bilgilendirilerek kabul eden hastalara alt ekstremite venöz doppler tetkiki uygulandı. Bu tetkik ile 'International Union of Phlebology' sınıflaması değerlendirilerek bu iki tekniğin etkinliği karşılaştırıldı. Toplamda 78 hasta, 94 bacak değerlendirildi. Endovenöz lazer ablasyon uygulanan 56 bacak ve Radyofrekans ablasyon uygulanan 38 bacak, açık kalma oranı ve safenofemoral bileşke düzeyinde reflü varlığı açısından değerlendirildi. Endovenöz lazer ablasyon grubunda 43 bacak (% 76,8) oklüde, 13 bacak (% 23,2) açık iken radyofrekans ablasyon grubunda 32 bacak (% 84,2) oklüde, 6 bacak (% 15,8) açık bulundu. Bu iki grup birbiri ile karşılaştırıldığında açık kalma oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmedi. EVLA ve RF varis tedavisi için kolay uygulanabilir, minimal invaziv, hasta konforu ve iyileşmesi süresi açısından avantajlı yöntemlerdir. Çalışmamızda bu iki tedavinin orta dönem sonuçları karşılaştırıldığında birbirine karşı anlamlı üstünlükleri tespit edilmemiştir. Bu tedavileri uygulayacak klinisyenler tedavi tercihlerinde hasta konforunu, maliyet hesabını ve tecrübeli olduğu yöntemi ön planda düşünebilirler. İki tedavi arasında uzun dönem sonuçların karşılaştırılması da yararlı olacaktır.
Açık kalp cerrahisinde düşük ve yüksek ACT gruplarının postoperatif drenaj ve kan transfüzyonu acısından karşılaştırılması
Açık Kalp Cerrahisinde Düşük ve Yüksek ACT gruplarının Postoperatif Drenaj ve Kan Transfüzyonu Açısından Karşılaştırılması Berke Özkan, Dokuz Eylül Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı, İzmir. Amaç: Kan damar dışına çıktığında ya da vücut dışı yüzeylerle temas ettiğinde koagülasyon kaskadı başlamakta ve pıhtılaşmaktadır (1,4,13,14,16). 1916 'da heparin molekülünün bulunması kardiyopulmoner bypass (KPB) tekniğinin uygulanmasında vazgeçilmez bir rol oynamış ve ilk KPB' dan beri kullanılagelmiştir. Günümüzde KPB' da heparinin antikoagulasyon etkinliğini değerlendirmek için alternatif yöntemlerden biri olan ve kısa sürede sonuç veren bir laboratuar testi olan Activated Clotting Time (ACT) testi kullanılmaktadır (28,29,30,31,32). KPB süresince gereğinden fazla antikoagule edilmiş bir hasta kanamaya yatkın olacağından cerrahi dışı kanamalar ile mortal ya da morbid sonuçlar oluşabileceği gibi bunun aksi durumda hastalarda hemostaz nedeniyle tromboembolik olaylar gelişebilmekte ve yine mortal ya da morbid sonuçlar doğabilmektedir (48). Açık kalp cerrahisinde kan korunması için kanıta dayalı kılavuzlar bulunmasına rağmen KPB 'da antikoagülasyonun klinik yönetimi standart değildir (47). Bu açıdan KPB' da ideal ACT değeri açısından evrensel bir fikir birliği yoktur. Pek çok merkezde KPB' da 400 - 480 saniyelik ACT üzerine çıkılması KPB için hedef olarak belirlenmektedir (41,42). Uzun yıllardır KPB ile açık kalp cerrahisi uygulanan pek çok merkezde, ampirik belirlenmiş ve evrensel kabul görmüş olan 300IU/kg dozunda heparin KPB'a geçilmeden önce uygulanmakta olup bu doz bazen peroperatif yüksek ACT değerlerine yol açabilmektedir (48). Her ne kadar KPB sonunda dolaşımdaki heparin protamin ile antagonize edilse de peroperatif yüksek ACT ile izlenen hastalarda bu durum postoperatif dönemde fazla drenaja ve kan transfüzyon ihtiyacına yol açabilmekte ve uzamış yoğun bakım süresine neden olabilmektedir. Amacımız KPB 'da 400-650 saniye aralığında tutulan ACT ile takip edilmiş hastaların 650 saniye ve üzerindeki ACT ile takip edilenlere göre postoperatif birinci gün drenajlarını, postoperatif kan transfüzyon ihtiyaçlarını ve yoğun bakım kalış sürelerini retrospektif kesitsel olarak karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Ekim 2013 - Mayıs 2014 tarihleri arasında açık kalp cerrahisi geçirmiş ve kardiyopulmoner bypass' a alınmış olan 18 yaş üzeri 192 hasta çalışmaya alınmıştır. Hastane bilgi işletim sistemi taranmış, perfüsyonist arşivleri ve sözkonusu hastalara dair yoğun bakım izlemleri taranarak hastaların kilosu, vücut yüzey alanı, geçirdiği operasyon, kardiyopulmoner bypass süresi, kros klemp süresi, cinsiyeti, yaşı, kardiyopulmoner bypass da en yüksek ACT değeri, verilen heparin dozu, verilen kan miktarı, postoperatif birinci gün drenaj miktarı ve postoperatif dönemde yoğun bakım kalış süreleri kayıt altına alınmıştır. Bu çalışmada, açık kalp cerrahisinde kardiyopulmoner bypass uygulanan 18 yaş üzeri hastalarda, peroperatif 30 dakikada bir ACT kontrolü yapılarak sık heparin monitörizasyonu sağlanmıştır. Hastaların kardiyopulmoner bypass öncesi antikoagulasyonuna 200IU/kg dozunda heparin yapılarak başlanmıştır. KPB için 400 saniyelik ACT değeri elde edilemediğinde 50IU/kg ek doz heparin yapılmış ve peroperatif ölçülen en yüksek ACT değeri 650 saniyenin altında olan hastalar grup 1 olarak belirlenmiştir. Kardiyopulmoner bypass öncesinde 300IU/kg dozunda heparinize edilmiş ve peroperatif ölçülen en yüksek ACT 650 saniyenin üzerinde seyreden hastalar ise grup 2 olarak belirlenmiştir. Grup 1 ve grup 2'deki hastaların postoperatif birinci gündeki drenajları, bu hastaların postoperatif kan transfüzyon ihtiyaçları ve yoğun bakım yatış süreleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: Gruplar yaş açısından (p=0,126), ağırlık açısından (p=0,526), vücut yüzey alanı açısından (p=0,762), kardiyopulmoner bypass süresi açısından (p=0,415), aortik kros klemp süresi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır (p=0,387). Gruplar karşılaştırıldığında postoperatif birinci gün drenaj açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0,000), peroperatif ACT<650 saniye olan gruptaki hastaların postoperatif birinci gün drenajları diğer gruptaki hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha az saptanmıştır. Yine hastaların postoperatif dönemde aldığı eritrosit süspansiyon sayıları karşılaştırıldığında, grup I (peroperatif en yüksek ACT<650 saniye olan)' deki hastaların aldığı kan miktarı istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde diğer gruptan daha az bulunmuştur. (p=0.000). İki grup arasında postoperatif yoğun bakım kalış süreleri karşılaştırıldığında ise yine peroperatif grup I' deki hastaların daha az postoperatif yoğun bakım yatış süreleri olduğu istatistiksel olarak saptanmıştır (p=0.015). Sonuç: Çalışmamızda KPB 'da hastaların peroperatif ACT değerlerinin 400 ile 650 saniye arasında tutulmasının postoperatif birinci gün drenaja, postoperatif kan transfüzyon ihtiyacına ve de yoğun bakım kalış sürelerine olumlu etkisinin olduğu gösterilmiştir
Sürekli akım sağlayan iki farklı uzun süreli ventrikül destek sistemi cihazının implantasyon sonrası orta ve uzun dönem sonuçlarının karşılaştırılması
Kalp yetmezliği normal dolum basınçlarına rağmen, kalbin dokuların metabolik ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde oksijen sunamamasına yol açan, kardiyak yapısal veya işlevsel bozukluk şeklinde tanımlanmaktadır. Kalp yetmezliği hastalarında tedavi hedefleri, belirti ve bulguları iyileştirmek, hastane başvurularını önlemek ve sağkalımı arttırmaktır. Kalp yetersizliğinin patofizyolojisi ya da medikal tedavisi konusunda genel kabul görmüş birçok tedavi modalitesi vardır. Son evre kalp yetersizliği olgularında uygun medikal tedavi ve inotropik destek verilmesine rağmen ileri derecede hemodinamik bozukluk gösteren olgularda, cerrahi alternatifler ön plana çıkmaktadır. Biz çalışmamızda implantasyon kararı vermede en önemli problemler olarak karşımıza çıkan implantasyonun zamanlaması ve uygulanacak cihaz seçimi sorularına cevap aramak için, günümüzde en sık kullanılan HeartMate-II (HMII) ve Heartmate (HVAD) cihazları uygulanan hasta grupları arasında pre-operatif, intra-operatif, post-operatif dönem verilerini değerlendirerek kıyaslama yapmak istedik. Böylece hastalarımızda uygun cihaz seçimi ve optimum zamanlama için veriler elde edip yaşam kalitesini ve sağ-kalımı artırmayı hedefliyoruz. Çalışmaya Ocak 2011 ile Ağustos 2014 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp Damar Cerrahisi Anabilim Dalı tarafından, elektif şartlar altında sol ventrikül destek sistemi (LVAD) implantasyonu yapılmış olan 55 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastalarda preoperatif ekokardiyografik tetkikler, hemogram tahlilleri, biyokimyasal tahliller ve redo operasyon gibi teknik veya anatomik zorluklar açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık oluşturan bir durum görülmedi. Sadece yaş değişkeni açısından HMII implante edilen grubun daha yaşlı olduğu gözlendi. Gruplar arasında peri-operatif kan ürünü kullanımı, intaoperatif kardio-pulmoner bypass ile dolaşım desteği ve post-operatif yoğun bakımda kalış süresi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi. Olgular postoperatif komplikasyonlar açısından değerlendirildiğinde cihaz içi trombüs görülme oranı HVAD'de istatistiksel açıdan anlamlı şekilde yüksek görülmüş olup (p=0,042), özellikle DKMP tanılı hastalarda HVAD'in cihaz içi trombüs geliştirme riskinin istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla olduğu görülmüştür (p=0,046). Serebrovasküler olay meydana gelmesi durumu iskemik veya hemorajik SVO olarak ayrıt edilmeksizin iki cihaz açısından incelendiğinde HVAD'in daha riskli olduğu görülmüştür (p=0,036). İskemik SVO tablolarında da HVAD'in daha riskli olduğu görülmüş olmakla beraber (p=0,018), hemorajik SVO tablolarında iki cihaz arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Bu hastalarda sıklıkla görülen bir diğer komplikasyon olan driveline yeri enfeksiyonlarında ise HMII'nin istatistiksel olarak daha riskli olduğu gösterilmiştir (p=0,039). Post-operatif dönemde sağ- kalım, revizyon ameliyatı, karaciğer yetmezliği, renal yetmezlik, hastaneye yeni başvuru, enfeksiyon gelişimi ve GIS kanama açısından hasta grupları arasında anlamlı fark görülmemiştir. Hastaların taburculuk sonrasında tekrar hastaneye yatışın sık görülen sebepleri incelendiğinde, driveline yeri enfeksiyonu (n=7), solunum sıkıntısı (n=6), cihaz içi trombüs (n=3), sağ ventrikül yetmezliği (n=3), INR yüksekliği (n=3), driveline yeri dışı enfeksiyon (n=3) olarak görülmüştür. Diğer hastaneye yatış sebepleri açısından iki hasta grubu arasında belirgin farklılık görülmemekle birlikte sağ ventrikül yetmezliği nedeniyle olan yatışların tamamı HVAD grubundadır. Bizim çalışmamız ve benzeri diğer çalışmaların varmış olduğu ortak sonuç, implantasyon zamanlaması, cihaz seçimi, hem tromboembolik olayları önleyecek hem de kanamaya neden olmayacak optimum antikoagülan tedavi seçimi konusunda büyük özen gösterilmesinin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Ayrıca post-operatif komplikasyonlardan özellikle cihaz içi trombüs, karaciğer, böbrek, sağ ventrikül ve aort yetmezliğinin öngörülebilirliği ve önlenmesi konusunda yapılacak çok merkezli geniş seriler içeren çalışmalara ihtiyaç olduğudur. Ayrıca ideal cihaz üretimi konusunda da yeni çalışmalara ihtiyaç olduğu kanaatindeyiz
Koroner arter hastalığı etyolojisinde LDL-kolesterol ve trigliserit etkinliğinin kapak replasanı ve koroner by-pass yapılan hastalarda retrospektif değerlendirilmesi
Koroner arterler ve periferik arterlerde meydana gelen ateroskleroz dünya çapında, mortalite ve morbiditenin majör nedenlerinden biridir. Ateroskleroz gelişiminde önemli olan risk faktörleri, aort kapak stenozu için de bağımsız risk faktörüdür ki bunun içinde yaş, erkek cinsiyet, kilo, hipertansiyon öyküsü, sigara içimi lipoprotein a ve LDL yüksekliği bulunmaktadır. Çalışmanın amacı, koroner arter hastalığı ve ateroskleroz gelişimi açısından risk oluşturan trigliserit ve LDL kolesterol düzeylerinin kalp kapak operasyonu yapılmış hastalar ile koroner arter hastaları arasında karşılaştırılması ve sonuçlarının yorumlanmasıdır. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp Damar Cerrahisi Anabilim Dalı tarafından aort kapak replasmanı, mitral kapak replasmanı, kombine aort ve mitral kapak replasmanı ve koroner arter cerrahisi, yapılan hastalar üzerinde retrospektif olarak yapılmıştır. Çalışmamızda 160 hasta, koroner ve kapak grubu olarak ele alınmış ve 80 erli iki gruba ayrılmıştır. Bu iki grup, cinsiyet, yaş, kilo, boy, BMI, hipertansiyon, diyabet, hiperlipidemi, sigara öyküsü ve son olarak LDL ve trigliserit değerleri açısından sorgulanıp kıyaslanmıştır. İki gruptan koroner grubunda yaş ortalaması, kapak grubunda ise kadın cinsiyetin daha yüksek oranda olduğu görülmüştür. BMI, sigara, hipertansiyon, operasyon öncesi teşhis konmuş hiperlipidemi açısından iki grup arasında fark bulunmamaktadır. Yalnızca diyabet kapak hastalarında anlamlı olarak daha fazla izlenmiştir. LDL düzeyleri açısından her iki grupta anlamlı bir farklılık bulunamazken, trigliserit düzeyi ise koroner grupta anlamlı olarak daha yüksektir. Bu sonuçlar önemli bir halk sağlığı sorunu olan koroner arter hastalıkları ve kalp kapak hastalıkları etyolojileri hakkında daha araştırılması gereken çok konu olduğunu göstermektedir.
İnhale iloprost'un pulmoner hipertansiyon üzerine etkisi
Pulmoner hipertansiyon pek çok kardiyopulmoner patolojiye sekonder olarak ortaya çıkan ve karakteristik olarak pulmoner arter basıncının 25 mmHg'nın üzerine çıktığı progresif bir tablodur. Tedavide seçeneklerinden bir tanesi olan iloprost etkinliği son iki dekattır bilinen bir ajandır. Yapmış olduğumuz çalışmada inhale iloprost tedavisinin etkinliğini hastaların fonksiyonel sınıflarına göre değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmaya 1 Aralık 2012 ile 12 Mayıs 2014 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde pulmoner hipertansiyon tanısı ile değerlendirilen ve iloprost tedavisi alan 45 erişkin hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastalar Fonksiyonel Sınıf (FC) ≤2 (Grup-1) ve Fonksiyonel Sınıf>2 (Grup-2) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hastalar 12 aylık takipleri boyunca her 4 ayda bir kez ekokardiyografik olarak kontrol edildi ve fonksiyonel sınıfları yeniden değerlendirildi. Dört aylık tedavi sonrasında Grup-1 ve Grup-2 arasında pulmoner arter basıncındaki azalmaya yönelik anlamlı bir farklılık görülemezken, FC düşmesi açısından Grup-2'nin tedaviden daha yüksek verim aldığı görüldü. Tedavinin sekizinci ayında yapılan değerlendirmede pulmoner arter basıncındaki azalma açısından Grup-1'in daha etkin bir düşüş sağladığı gözlenirken, FC düzelmesi açısından Grup-2'de tedavinin daha etkin olduğu görüldü. 12 aylık tedavi sonunda pulmoner arter basıncındaki düşme açısından Grup-1 ve Grup-2 arasında farklılık görülemezken, FC düzelmesi açısından inhale iloprost tedavisinin Grup-2'de daha etkin olduğu görülmüştür. Çalışmadan elde ettiğimiz sonuçlara ve yayınlanan güncel kılavuzlara göre FC-3 ve FC-4 olan hastalarda tek ilaç ile verilecek tedavide inhale iloprost seçilmesi, tedavinin verimliliğini arttırmakla beraber FC-1 ve FC-2 hastalarda tek ilaç ile tedavide ilk seçenek olarak bosentan veya sildenafil gibi farklı etki mekanizmalarına sahip ilaçların seçilmesi daha uygun olacaktır.
Tavşan karatid arterlerinde yapılan anastomozlarda resveratrol maddesinin intimal hiperplazi ve endotelyal proliferasyon üzerindeki inhibitör etkisinin araştırılması
Kemal Karaarslan Dokuz Eylül Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı, İzmir.Amaç: Bypass greflerinin uzun dönem açıklığı damar hasarının olduğu bölgede intimal hiperplazinin gelişmesiyle azalmaktadır. Her arteryel rekonstrüksiyon işlemi bir miktar endotel hasarına neden olmaktadır. Bu hasarın en yaygın nedeni greftin çıkarılma işlemi ve anastomoz sırasında çeşitli derecede travmatize olmasıdır [1,4]. Endotel hasarına intimanın yanıtı subendotelial fibroproliferasyon ve neointima oluşması şeklindedir. Vasküler rekonstruktif girişimlerden sonra geç dönemdeki daralma veya restenozda düz kas hücre migrasyonu, proliferasyonu ve ekstrasellüler matriks birikimi sonucu oluşan neointimal hiperplazi önemli rol oynamaktadır [1,5,8]. Hiperplazik intimal kalınlaşma, arterlerin hemodinamik strese karşı normal adaptif bir özelliği olduğu kadar, arteriyel injurilerin iyileşmesinin de karakteristik bir özelliğidir ve bazı durumlarda gereğinden şiddetli olabilmektedir[5]. Bu yüzden biz de, tavşanlarda karotis arterinde yapılan anastomozda resveratrolün intimal hiperplazi ve düz kas hücre proliferasyonu üzerine etkisini araştırdık.Materyal ve Metod: Çalışmamızda randomize olarak seçilen ortalama 2-3 kg ağırlığında 14 adet Yeni Zelanda tipi erkek tavşan kullanıldı. Tavşanlar 2 gruba ayırıldı. Tüm gruplardaki tavşanlara uygun pozisyon verilerek, sağ vertikal boyun insizyonu yapıldı. Sağ karotis arterleri transekte edilerek 8/0 polipropilen sütür kullanılarak tek tek sütür tekniği ile anastomoz yapıldı. Grup A (7 tane) tavşanlara herhangi bir ilaç verilmedi. Grup B (7 tane) tavşanlara toplam 14 gün 1 mg/kg/gün dozunda resveratrol IV olarak verildi. Tüm gruplardaki tavşanlar 28. günün sonunda anastomoz yapılan karotid arter segmenti ve karşı taraf karotid arter çıkartılarak incelenmek üzere Histoloji laboratuarına gönderildi. Hazırlanan preparatlar ışık mikroskopisinde incelendi. Ayrıca elde edilen görüntüler digital görüntü analiz programı ile incelenerek lümen çapı, lümen alanı, intima-media alanı oranı hesaplanarak sonuçlar değerlendirildi. Hazırlanan parafin dokulardan seri kesitler alındı. Bu seri kesitler fotoğraflanarak bilgisayar ortamına aktarıldı. Reconstruct 1.0.9.9 (JC Fiala) programı ile intima ve media kalınlıkları ölçülerek kesitler üç boyutlu hale getirildi.Bulgular: Yapılan seri kesitlerde lümen çapı açısından Grup B'in ortalama lümen çapı Grup A'ın ortalama lümen çapından daha büyük bulunmuş ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bir fark yaratmıştır (p= 0.000). Lümen alanı açısından değerlendirildiğinde Grup B'in ortalama lümen alanı Grup A'dan daha geniş bulunmuş olup bu fark istatistiksel olarak anlamlı bir fark yaratmıştır (p<0.05). Seri kesitler intima kalınlığı açısından değerlendirildiğinde Grup B'in intimal kalınlığı Grup A'dan daha ince bulunmuş olup bu fark istatistiksel açıdan anlamlı bir fark yaratmıştır (p<0.05). Media kalınlığı açısından değerlendirildiğinde Grup B'in media kalınlığı Grup A'dan daha ince bulunmuş olup bu fark istatistiksel açıdan anlamlı fark yaratmıştır (p= 0.04). İntima / media oranı açısından seriler değerlendirildiğinde Grup A'ın ortalama intima/media oranı Grup B'den daha büyük bulunmuş olup bu fark istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuştur (p=0.002). Yapılan seri kesitlerde lümen çapı açısından Grup BK'ın ortalama lümen çapı Grup AK'ın artalama lümen çapından daha büyük bulunmuş ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bir fark yaratmıştır (p=0.000). Lümen alanı açısından değerlendirildiğinde Grup BK'ın ortalama lümen alanı Grup AK'dan daha geniş bulunmuş olup bu fark istatistiksel olarak anlamlı bir fark yaratmıştır (p=0.038). İntima / media oranı açısından değerlendirildiğinde Grup BK'ın İntima / media oranı Grup AK'dan daha büyük bulunmuş olup bu fark istatistiksel açıdan anlamlı bulunmamıştır (p=0.180).Sonuç: Resveratrolün, vasküler girişimlerden sonra meydana gelen intimal hiperplazi ve düz kas hücre proliferasyonunun engellenmesinde yararlı bir ajan olarak kullanılabilineceğidir.Anahtar Kelimeler: Resveratrol, İntimal hiperplazi, Düz kas hücre proliferasyonu, Anastamoz, Tavşan.
Dokuz Eylül Üniversitesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı'nda venöz tromboemboli olgularının klinik nitelik, risk faktörleri ve genetik mutasyon açısından retrospektif değerlendirilmesi
Venöz tromboemboli (VTE), tüm dünyada morbidite ve mortalite'nin en önemli nedenidir ve tüm toplumlarda ciddi iş gücü kaybına ve kaynak tüketimine sebep olmaktadır. VTE'nin tekrarlaması üzerine etkin faktörlerin araştırıldığı birçok çalışma mevcuttur. Genetik mutasyon varlığının ise VTE atağının tekrarlaması üzerine etkisi konusunda fikir ayrılıkları bulunmaktadır. Bu etkinlik konusundaki farklı görüşler, genetik mutasyon taramasının zamanlaması ve genetik mutasyonu olan olgularda antikoagülan tedavi süresi konusunda fikir ayrılıklarına sebep olmaktadır.VTE olgularında demografik ve klinik niteliklerin, risk faktörlerinin, eşlik eden genetik mutasyon varlığının, genetik mutasyon tipinin ve birlikteliğinin ortaya çıkarılması ile birlikte bütün bu niteliklerin, tekrarlayan VTE üzerine etkisinin araştırılması, bu çalışmanın amacını oluşturmaktadır.2008-2009 yılları arasında, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalında tanı alan, tedavi gören ve takibi devam eden VTE olgularında genetik mutasyon analizi yapılmış toplam 109 olgu, çalışma grubunu oluşturmaktadır. Çalışma, geriye dönük ve kesitsel olarak yapılmıştır. Hastane arşivinden geriye dönük olarak genetik mutasyon taraması yapılmış olgular çıkarılmış ve önceden hazırlanan veri kayıt formu, belirlenen veriler ışığında doldurulmuştur.Toplam 109 olgudan oluşan çalışma grubunun yaş ortalaması, 42,6±14 (17-65) yaş olarak hesaplanmıştır. 33 (%30,3) olguda birincil VTE (bVTE) saptanmıştır. Elli dokuz (%54,1) olgu erkek, 50 (%45,9) olgu kadındır. İlk VTE atağını olguların 29'u (%26,6) hastane içinde geçirirken 80'i (%73,4) hastane dışında geçirmiştir. En yüksek oranda saptanan ilk iki risk faktörü, genetik mutasyon varlığı (%90,8) ve VTE öyküsüdür (%42,2). Genetik mutasyon varlığı hem hastane içinde (%96,6) hem de hastane dışında (%88,8) en sık saptanan risk faktörüdür. Taranan genetik mutasyon testlerinden FVL 36 (%33), PT G20210A 16 (%14,7), MTHFR C677T 65 (%59,6), MTHFR A1298C 47 (%43,1) olguda saptanmıştır. Birincil VTE'si olan olguların %93,9'unda genetik mutasyon saptanırken bVTE'si olmayan olguların %89,5'inde genetik mutasyon saptanmıştır. Tekrarlayan VTE üzerine etkili faktörler; 40 ve üzeri yaş (?2=5,57, p=0,018), toplam risk sayısı (?2=64,27, p<0,001), operasyon öyküsü (?2=7,52, p=0,006), iç hastalığı varlığı (?2=8,8, p=0,003), malignite varlığı (?2=4,67, p=0,031), ilk atağını hastane içinde geçirmek (?2=8,8, p=0,003), genetik mutasyon varlığı (?2=4,68, p=0,042), mutasyon sayısı artışı (?2=21, p<0,001), FVL mutasyonu (?2=13,2, p<0,001) ve FVL ile MTHFR mutasyonu birlikteliği (?2=23,43, p=0,003) olarak saptanmıştır. VTE'nin tekrarlama riski, tek genetik mutasyon varlığında 3,34 kat, çift genetik mutasyon varlığında 11,12 kat, 3 ve üzeri genetik mutasyon varlığında 49,5 kat artmaktadır. Mutasyon sayısının alt grup sınamasında; genetik mutasyonu olmayan olgular ile tek genetik mutasyonu olan olgular arasında tekrarlayan VTE anlamlı fark göstermezken diğer mutasyon sayısı grupları arasında, mutasyon sayısı arttıkça anlamlılığı güçlenen fark saptanmıştır. Lojistik regresyon analizinde; 40 ve üzeri yaşın [OD:9,1 (%95 CI:1,7-48,4), p=0,01], her bir risk sayısı artışının [OD:18,36 (%95 CI:5,4-62,6), p<0,001], her bir mutasyon sayısı artışının [OD:6,7 (%95 CI:2-21,7), p=0,001], operasyon öyküsü varlığının [OD:7,7 (%95 CI:2,1-28,3), p=0,002], iç hastalığı varlığının [OD:8,3 (%95 CI:2,3-29,8), p=0,001] ve malignite varlığının [OD:8,7 (%95 CI:1,5-49,5), p=0,015] anlamlılığını sürdürdüğü saptanmıştır.Bu çalışma, genetik mutasyon varlığının VTE atağının tekrarlaması üzerine etkin bir risk faktörü olduğunu göstermektedir. Mutasyon sayısı ve toplam risk faktörü sayısının artışı ile VTE atağının tekrarlama riskinin artması ile birlikte genetik mutasyonun değiştirilemeyen bir risk faktörü olması, tüm VTE olgularında genetik tarama yapılması sorusunu gündeme getirmektedir. Her ne kadar genetik mutasyon taraması, bVTE ölçütlerini karşılayan olgulara yapılması önerilse de, bVTE ölçütlerini karşılamayan olguların %89,5'inde genetik mutasyon saptanması, bu görüşümüzü desteklemektedir. Genetik mutasyon varlığının tekrarlayan VTE riskini arttırması, tekrarlayan VTE'nin ise ciddi iş gücü kaybına ve kaynak tüketimine sebep olması ile birlikte morbidite ve mortalite üzerine olumsuz etkileri dolayısıyla ilk VTE atağında genetik mutasyon taraması yapılmasını, MTHFR C677T-MTHFR A1298C birlikteliği dışındaki mutasyon birlikteliklerinde ömür boyu antikoagülan tedavi verilmesini önermekteyiz.Anahtar kelimeler: venöz tromboemboli, tekrarlayan venöz tromboemboli, genetik trombofilik mutasyon.
Tavşan karotid arterlerinde yapılan anastomozlarda n-asetilsistein'in intimal hiperplazi ve endotelyal proliferasyon üzerindeki inhibitör etkisinin araştırılması
Rekonstrüktif vasküler girişimlerden sonra ani tıkanmaya yol açan akut trombüs oluşumundan farklı olarak, geç dönemdeki daralma ve tekrar eden tıkanıklıklarda düz kas hücrelerinin proliferasyonu ve migrasyonu ile birlikte ekstrasellüler matriks birikimi sonucu oluşan neointimal hiperplazi önemli rol oynamaktadır. Hayvan ve insanlarda yapılan arteriyel hasar modellerinde lümen daralmasının temel nedeni intima tabakasındaki düz kas hücre proliferasyonu ve konnektif doku birikiminin olduğu gösterilmiştir.N-Asetilsistein, sahip olduğu nükleofilik serbest tiyol (-SH) grubu aracılığıyla, oksidan radikallerin elektrofilik grubuyla etkileşime girerek direkt antioksidan özellik göstermektedir. N-Asetilsistein, glutatyon sentezini tetiklemekte, glutatyon ise ekzojen veya endojen sitotoksik maddelerin ve oksidan radikallerin hücreye zarar vermesini önleyen, hücre bütünlüğünün ve işlevlerinin devamı için çok önemli bir endosellüler mekanizmada temel rolü olan, yüksek reaktiflikte bir tripeptittir. N-Asetilsistein, sülfidril grupları için kaynak teşkil etmektedir. Sülfidril gruplarının ise, serbest oksijen radikallerinin temizlenmesi ile birlikte Nitrik Oksit'in yarılanma ömrünün düzenlenmesini sağlaması gibi birçok biyolojik fonksiyonu vardır. N-Asetilsistein aynı zamanda nitrogliserin aracılı koroner arter vazodilatasyonunu ve trombosit agregasyonunu önlemeye yönelik etkisini potansiyelize etmektedir. N-Asetilsisteinin vasküler düz kas hücrelerinin hücre döngüsünü ve proliferasyonunu regüle ettiği gösterilmiştir. Nükleer Faktör Kappa-Beta aktivasyonu yoluyla endotel hücreleri ve düz kas hücrelerinin spesifik adezyon moleküllerinin upregulasyonu hasar sonrası vasküler hücre aktivasyonunu destekler. Yapılan güncel çalışmalar N-Asetilsisteinin endotel ve düz kas hücresinde NF-kB aktivitesinin önemli bir regülatörü olduğunu göstermiştir. N-Asetilsistein düz kas hücrelerinin hücre siklus progresyon ve proliferasyonunu düzenler ve endotel hücrelerinde antitrombotik ve antiplatelet aktivasyonunu potansiyelize eder. Tüm bu etkileri nedeniyle, N-Asetilsistein'in tavşan karotid arterlerinde yapılan anastomozlarda intimal hiperplazi ve endotelyal proliferasyon üzerine inhibitör etkisini araştırmayı amaçladık.Materyal ? MetodRandomize olarak seçilen 14 adet Yeni Zelanda tipi erkek tavşan kullanıldı. Anestezi olarak 50 mg/kg intramuskuler Ketamin ve 5 mg/kg intramuskuler Ksilazin kullanıldı. Anastomoz için sağ taraf, kontrol için ise sol taraf karotid arteri kullanıldı. Tüm grup tavşanlara sağ vertikal boyun insizyonu yapılarak karotid arter eksplore edildi. 100 IU/kg dozda IV Heparin uygulandı. Karotid arter proksimal ve distalinden buldog klemple klemplendikten sonra transekte edildi ve 8/0 polipropilen sütür ile tek tek dikilerek anastomoz tamamlandı. Grup 1'deki tavşanlar kontrol grubunu oluşturdu. Grup 2'deki deneklere operasyondan hemen sonra ilk doz IV sonraki tüm dozlar IM olmak üzere toplam 21 gün 150 mg/kg/gün N-Asetilsistein uygulandı. Yirmisekizinci gün sonunda anastomoz yapılan taraf ve anastomoz yapılmayan karşı taraf karotid arter segmenti çıkarılarak incelenmek üzere histoloji laboratuarına gönderildi. Mikroskobik örnekler parafin bloklar halinde 5 ?m kalınlığında kesildi ve Hematoxylen-Eosin ile boyanarak ışık mikroskobunda incelendi.BulgularGrup 1 ile Grup 2'nin lümen alanının karşılaştırılmasında Grup 2'de anlamlı olarak daha fazla [z=-3,13, p=0,002], kontrol gruplarının (Grup 1K ve Grup 2K) karşılaştırılmasında ise anlamlı fark olmadığı saptandı [z=-0,57, p=0,56]. Grup 1 ile Grup 2'nin intima alanının karşılaştırılmasında, Grup 2'de anlamlı olarak daha az olduğu [z=-2,49, p=0,013], kontrol gruplarının (Grup 1K ve Grup 2K) karşılaştırılmasında ise anlamlı fark olmadığı saptandı [z=-0,96, p=0,34]. Grup 1 ile Grup 2'nin intima-media alan oranının karşılaştırılmasında ise Grup 2'de anlamlı olarak daha düşük olduğu [z=-2,236, p=0,025] saptanmıştır.Tartışmaİntimal hiperplazi, tüm arteriyel girişimlerin %15-30'unu etkilemekle birlikte, hasara karşı oluşan bu cevabın kontrolüne yönelik geliştirilen yaklaşımlar, klinik olarak büyük öneme sahiptir. Bugüne kadar ister anastomoz sonrası ister PTCA veya stent sonrası olsun intimal hiperplazinin ve düz kas hücre proliferasyonunun engellenmesi üzerine birçok çalışma yapılmıştır.Çalışmamızda, N-Asetilsistein verilen anastomoz gruplarında lümen alanı, intima alanı ve intima/media alan oranında anlamlı bir düzelme sağlanmıştır. N-Asetilsisteinin bu etkiyi direkt antioksidan etkisi, glutatyon sentezini indüklemesi, Nitrik oksitin yarılanma ömrünü düzenlemesi, kemoatraktanların aktivitesini düzenleme yeteneği, NF-kB aktivitesinin regulasyonu, vasküler düz kas hücrelerinin çoğalma ve migrasyonunu regüle etme özelliği sayesinde yarattığını düşünmekteyiz. Bu doğrultuda vasküler girişimler ve anastomoz sonrası N-Asetilsistein kullanımının intimal hiperplaziyi azaltarak ve vasküler remodellingi sağlayarak damarın açık kalma süresini arttıracağı düşüncesindeyiz.Anahtar kelimeler: N-Asetilsistein, intimal hiperplazi, düz kas hücre proliferasyonu, anastomoz, tavşan.
Koroner arter by-pass greftlemede myokard hasarının serum iskemi modifiye albumin düzeyleri ile değerlendirilmesi
Kardiyopulmoner bypass (CPB) işlemi, kalp cerrahisinde nativ kalp ve akciğerlerin işlevini yerine getirmek üzere kullanılmaktadır. Kardiyovaskuler cerrahide, koroner arter by-pass greftleme (CABG) de oluşabilecek iskemi reperfüzyona bağlı myokard hasarı, erken tanı ve tedavi gerektiren bir durumdur(1).Hastaların perioperatif ve postoperatif izleminde myokard hasarının tespitinde, EKG bulgularının yeterli olmaması, biyokimyasal parametrelerin, erken tanı ve mudahelede önemini arttırmıştır.Günlük pratikte en sık kullanılan kardiyak enzimler; kreatin kinaz (CK), kreatin kinaz myokard bandı (CK-MB), aspartat aminotransferaz (AST) , laktat dehidrogenazdır (LDH)(2). AST ve LDH myokarda özgül olmamaları ve erken tanı imkanı vermemeleri nedeni ile artık kullanımlarını yitirmektedir(2).Yapısal protein olarak da, kardiyak troponin T (TnT) ve troponin I (TnI) kullanılmaktadır. Oksijen bağlayıcı protein ise myoglobindir. CK' nın ise myokard için özgüllüğü orta derecede olmasına karşın iskemide salınımı yoktur(1). Kardiyak troponinler (TnT ve TnI) myokarddan salındıkları için özgüllükleri yüksektir ve iskemi durumunda salınımları vardır. Myoglobin ise kas dokusundan salınmaktadır (1).Son yıllarda yapılan çalışmalarda; myokard iskemi durumlarında serum albumin yapısında değişikliklerin oluştuğunun belirlenmesi, yeni bir serum kardiyak iskemi parametresinin bulunmasını sağlamıştır. İskemi-reperfüzyon durumunda ortaya çıkan hipoksi, asidoz, serbest radikal hasarı ve membran bütünlüğünün bozulması gibi hücresel stress faktörleri, albumin yapısında değişiklik meydana getirir ve bu hasarlı yeni oluşan albumine, iskemi modifiye albumin (İMA) adı verilir (3).Myokardiyal hasar sonucu, iskemi modifiye albumin serum konsantrasyonundaki artma, myocardial hasarı gösteren erken bir kardiyak belirteç olarak kullanılmaktadır (3). Yapılan çalışmalarda; İMA, akut koroner sendromlar için duyarlılığı %82, ekg ve troponinle birlikte %95 `lik bir negative belirleyiciliğe sahiptir (3).Bu çalışmada amacımız; serum iskemi modifiye albumin düzeylerinin, koroner arter by pass greftleme perioperatif ve postoperatif dönemde oluşabilecek myokardiyal iskeminin takibindeki duyarlılığının ölçülmesi ve bu testi diğer standart kardiyak biyokimyasal iskemi markerleri; creatin kinase isoenzyme MB (CKMB) ve troponin I ile karşılaştırılmasıdır.Anahtar sözcükler: İskemi Modifiye Albumin, İskemi, Biomarker
Diyabetik hastalarda kardiyopulmoner bypass sırasında hematokrit düzeyi ve oksijen sunumunun renal fonksiyon üzerine etkisi
Amaç: Bu prospektif klinik çalışmada; diabetes mellitus (DM) tanılı olgularda, kardiyopulmoner bypass (KPB) sırasında farklı hematokrit (Hct) düzeyi ve oksijen sunumu (DO2) değerlerinin postoperatif erken dönem renal fonksiyonlar üzerine etkisi araştırıldı.Gereç ve Yöntem: Etik kurul onayı sonrası koroner arter bypass greftleme (KABG) cerrahisi uygulanan 40 DM tanılı olgu; KPB sırasındaki Hct değerlerine göre Grup 1 (Hct<% 23, n:20) ve Grup 2 (Hct?%23, n:20) olarak ikiye ayrıldı. Pulsatil pompa akımı 2.4±0.4 L/dk/m2 tutuldu ve KPB sırasında DO2 (mL/dk/m2) değerleri belirlendi. Kan üre nitrojeni (BUN, mg/dL), serum kreatinini (Scr, mg/dL) ve kreatinin klirensi (Ccr, mL/dk)'ne ait değerler preoperatif dönem (Pre)'de, postoperatif 1. saat (P1) ve 24. saat (P24)'lerde belirlendi. İstatistiksel analizde ki-kare, Mann-Whitney U, Friedman varyans analizi, Wilcoxon işaretli sıralar testleri kullanıldı. Değerler ort±SD olarak verildi. P<0.05 anlamlı kabul edildi.Bulgular: Gruplar arasında demografik ve klinik karakteristikler yönünden anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). KPB'ın 20., 40., 60. ve 80. dk'larında Grup 1'de belirlenen Hct (en düşük; %20.4±1.6, en yüksek; %22.1±1.6) ve DO2 (en düşük; 228±25, en yüksek; 261±29), Grup 2'deki belirlenen Hct (en düşük; %25.1±1.8, en yüksek %25.6±2.2) ve DO2'na (en düşük; 282±20, en yüksek; 297±22) kıyasla anlamlı düşük saptandı (p<0.05, p<0.05, sırasıyla). Grup 1'de Pre, P1 ve P24'lerde BUN; 16±6, 15±4, 20±8, Scr; 0.9±0.2, 1.0±0.2, 1.2±0.3, Ccr; 76±22, 74±21 ve 62±21 olarak, Grup 2'de aynı zaman dilimlerinde BUN; 18±5, 16±5, 19±5, Scr; 0.9±0.9, 0.9±0.2, 1.0±0.3, Ccr; 85±26, 78±20, 72±25 olarak saptandı (sırasıyla). Her iki grup arasında Pre, P1 ve P24'lerde BUN (p>0.05), Scr (p>0.05)ve Ccr (p>0.05) yönünden istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Grup 1'de P24'te BUN (Pre'e kıyasla), Scr ve Ccr'nde (Pre ve P1'e kıyasla) ve Grup 2'de P24'te BUN (P1'e kıyasla), Scr ve Ccr'nde (Pre'e kıyasla) anlamlı değişiklikler gözlendi (p<0.05, p<0.05, sırasıyla).Sonuç: Bu klinik çalışmada, KPB sırasında % 23 altı Hct düzeyi ile %23 veya üstü Hct düzeyinin ve bu değerlere bağlı olarak değişen DO2 düzeylerinin, DM'lu olgularda postoperatif erken dönem renal fonksiyonlar üzerine farklı etki oluşturmadığı saptandı.Anahtar Kelimeler: Koroner arter bypass greftleme cerrahisi, kardiyopulmoner bypass, diabetes mellitus, hematokrit, oksijen sunumu, renal fonksiyon.
Açık kalp ameliyatlarında frenik sinirin hipotermiden etkilenmesi
KVC miyokardiyal koruma amaclı kullanılan buzun etkisi ile oluşabilecek frenik sinir hasarının önlenmesi ve frenik sinirin korunmasının avantajlarının araştırılmasıdır.Materyel ve metod: Frenik siniri hipoterminin etkisinden korumak için içinde tampon olan cerrahi eldiven kullanıldı. Hastalar herbirinde 20-şer hasta olacak şekilde çalışma ve kontrol olarak iki grupta incelendi. Kontrol grup hastalarında koruyucu tampon kullanılmadı, Çalışma grup hastalarında ise koruyucu tampon kullanıldı. Bütün hastalarda standart hipotermi uygulandı (+30 0 C ). Herbir hastaya ameliyat öncesi, sonrası ve taburculuğun 6. haftasında SFT yapıldı ve akciğer grafisisi çekildi. Minimal diafragma seviyyesindeki değişiklikler normal olarak kabul edildi.Bulgular: Yaptığımız çalışmada kullanılan buzun etkisi ilefrenik sinirde oluşan hipotermik hasar sonrası oluların 16 izole sol taraflı, 3 de ise izole sağ tarafflı diafragma elevasyonu gelişmiştir (p .000). Hastaların preop ve postop SFT değerlerinde de analmlı farklar saptanmıştır. Nitekim her iki grupta postop FVC ile preop FVC arasında anlamlı istatistiksel fark saptanmıştır ( p ,003). Ama FEV1/FVC oranında postop döneminde preopa oranla düşüş olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır.Sonuç: Yapılan araştırma sonucu frenik sinirin korunması ile oluşabilecek komplikasyonların önüne geçilebilinri. Frenik siniri korumak için ise biz maliyyeti daha ucuz olan ve kolay bulunan, özel teknolojik araclara ihtiyac duyulmayan yöntem kullandık. Yani steril cerrahi eldiven içinde steril tampon kullandık.Anahtar kelimeler: KVC, lokal hpotermi, n.phrehicus, diafragma elevasyonu,
Kalp transplantasyonu yapılan hastalarda akut rejeksiyon tanısında endomiyokardiyal biyopsi sonuçları ile plazma pro-bnp ve biyokimyasal parametrelerin karşılaştırılması
Kalp yetersizliği mortalite ve morbiditesi yüksek olan, hastanın yaşam kalitesini düşüren bir hastalıktır. Medikal tedaviye ve son yıllarda geliştirilen destek cihazlara rağmen prognozu halen kötüdür. Kalp yetmezlikli hastaların her yıl %10'unda klinik durum son dönem kalp yetmezliğine ilerler. Kalp transplantasyonu bu grup hastalarda hayatta kalma oranına olumlu etkisi olan ve hastanın yaşam kalitesini arttıran etkin bir tedavi yöntemidir. Transplantasyon sonrası önemli mortalite ve morbidite nedenleri; akut rejeksiyon, infeksiyonlar, geç dönemde transplant koroner arter hastalığı, immünsüpresif ilaçlara bağlı böbrek yetmezliği ve malignitelerdir. Günümüzde rejeksiyonu saptamak için kulanılan altın standart metod endomiyokardiyal biyopsidir. Ancak invaziv ve pahalı bir yöntem olması, bu metodun en önemli dezavantajlarıdır. Bu nedenle, rejeksiyonu saptamak için kullanılabilecek alternatif yöntemler ve rejeksiyon düşündürebilecek bir takım biyokimyasal belirteçler üzerinde yapılan çalışmalar, giderek artmaktadır. Hasta sayımız az olsa da yaptığımız çalışmanın sonuçlarına göre; noninvaziv tetkiklerin akut rejeksiyonun kesin tanısında hala altın standart yöntem olan EMB'nin yerini tutmayacağını ancak elde edilecek sonuçların rejeksiyonu yüksek oranda düşündürebilir nitelikli olduğunu saptadık. Hastaların yakın takibi ve noninvaziv tetkiklerin birlikte kullanılabilirliği ile klinik deneyimin sağlanması akut rejeksiyonun erken tanısını kolaylaştıracak ve EMB'nin sıklığını azaltacak metodlardır. Noninvaziv yöntemlerin ve biyokimyasal belirteçlerin EMB'nin yerini alabileceği beklenmemeli, tanıda yardımcı ve yönlendirici olabilecekleri de akılda tutulmalıdır. Yine
Periferik vasküler hastalıklarda otolog kemik iliğinden elde edilen mononükleer kök hücre deneyimlerimiz
Trombonjitis obliterans veya Buerger hastalığı sebebi tam olarak bilinmeyen ve genelde gangren ve doku kaybı ile sonuçlanan, non-aterosklerotik, episodik, keskin segmentasyonlar gösteren, inflamatuar, tıkayıcı-trombotik, non-destrüktif bir hastalıktır. Buerger hastalığı genelde alt ekstremite, daha az yoğun olarak üst ekstremite ve çok nadir olmak üzere de serebrovasküler bölgedeki distal segmentte nörovasküler demet içerisindeki damarları, sinirleri etkilemektedir. Hastalık ortaya çıktığı ekstremitenin distalinde görülmeye başlar ve proksimale doğru ilerleme gösterir. Bizim çalışmamızın amacı kritik bacak iskemisi olan Tromboanjiitis Obliteranslı hastalarda otolog kemik iliğinden elde edilen mononükleer hücre implantasyonunun etkinlik ve güvenilirliğini incelemektir. Bu amaca yönelik parametreler hastalara kemik iliğinden elde edilmiş otolog mononükleer kök hücre implantasyonu yapılmasından bir, üç ve altı ay sonra gerçekleştirilen takipler sonucunda toplandı. Hastalara yapılan ilk takip implantasyon işleminden 4 hafta sonra gerçekleştirildi. Elde edilen ve bilgisayara girişi tamamlanan verilerin istatistiksel analizler Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyoistatistik ve Tıbbi Bilişim Anabilim Dalı tarafından SPSS programı versiyon 18.0 ile yapıldı. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp Damar Cerrahisi Anabilim Dalına Mayıs 2006 ile Haziran 2011 tarihleri arasında başvuran ve Rutherford Sınıflandırmasına göre Class II ve III grubunda yer alan 11 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastalara %12 eğim açısı ile 2 km/saat hızda Treadmill ile ağrısız yürüme mesafesi testi, Visual Analog Skala testi, ABPI ölçümü ve DSA veya BT anjiografi tetkikleri yapıldı. İmplantasyondan sonra 6. ayda gerçekleştirilen Treadmill ile ağrısız yürüme mesafesi testinin sonuçlarına göre ortalama ağrısız yürüme mesafesi 310±172,54 metre olarak belirlendi ve implantasyon öncesi yapılan ölçümlerin ortalaması ile arasında 272,27±164,96 metre fark görüldü ve bu fark Bonferroni düzeltmeli Wilcoxon işaretli sıra testinde anlamlı olarak görüldü (p=0,003*, p<0,008). İmplantasyon sonrası 6. ayda yapılan Visual Analog Skala testi sonuçları ortalaması 6,25±1,50 olarak hesaplandı. İmplantasyon sonrasında 6. ayda yapılan Visual Analog Skala testi sonuç puanları ortalaması ile implantasyon öncesinde gerçekleştirilen Visual Analog Skala testi sonuçları ortalamasının arasında 1,97±0,86 puanlık bir fark görüldü. Bu azalma Bonferroni düzeltmeli Wilcoxon işaretli sıra testinde anlamlı olarak görüldü (p=0,003*, p<0,008). İmplantasyondan önce doku perfüzyonunun gözlenmesi amacı ile yapılan takiplerde ölçülen ABPI ortalaması 0,507±0,06 iken, implantasyondan 6 ay sonra yapılan takip gözlemlerinde gerçekleştirilen ölçümlerden elde edilen ABPI değerleri ortalaması 0,66±0,1 olarak elde edilmiştir. İmplantasyon işlemi öncesindeki ABPI değerleri ile implantasyon işleminden 6 ay sonrasındaki ABPI değerleri arasındaki ortalama fark değeri 0,15±0,07 olarak bulunmuş ve bu fark Bonferroni düzeltmeli Wilcoxon işaretli sıra testinde anlamlı olarak görülmüştür (p=0,003*, p<0,016). İmplantasyondan 6 ay sonra tüm hastalara yeni kollateralizasyon oluşumunu gözlemek üzere yapılan anjiografi tetkikinde 4 hastada oluşan kollateralizasyon +3 puan, 2 hastada gelişen kollateralizasyon +2 puan, 4 hastada gelişen kollateralizasyon +1 puan ve 1 hastada gelişen kollateralizasyon ise +0 puan olarak değerlendirildi. Periferik arter hastalıklarında hücresel tedavi ile ilgili yapılan çalışmalarda elde edilen sonuçlara ilave olarak bizim yaptığımız çalışmada da hastalara uyguladığımız 6 aylık gözlemler sonucunda oldukça umut verici sonuçlar elde ettik. Bu duruma ilave olarak periferik arter hastalıklarında ABMMNC implantasyonunun etkinliğini değerlendirmek ve daha ileriye götürebilmek için daha fazla çalışmalar yapılması gerekmektedir. Sonuç olarak kök hücre implantasyonunun gelecekte periferik vasküler rahatsızlıklarda önemli bir alternatif tedavi yöntemi olarak ele alınacağı görülebilmektedir.
Hba1c seviyelerine göre kontrol altında olan ve olmayan diyabet hastalarında koroner arter bypass cerrahisi sonrası gelişen morbidite ve mortalitenin retrospektif değerlendirilmesi
Diyabetes Mellitus, sebep olduğu makrovasküler ve mikrovasküler komplikasyonlar yüzünden hayat kalitesini ve yaşam süresini ciddi bir şekilde etkiler. Kornoer Arter Hastalıkları en önemli makrovasküler komplikasyondur ve diyabetik hastalardaki mortalitenin en sık nedenidir. Koroner arter cerrahisi (CABG) uygulanan hastalarda morbidite ve mortalite oranları, diyabetik olmayan hastalara göre daha yüksektir. Biz, bu çalışmada kontrol altına alınmış (HbA1c < 7) ve kontrolü sağlanamamış (HbA1c ≥ 7) Diyabetes Mellitus hastalarında, koroner arter bypass greft operasyonlarından sonra görülen morbidite ve mortalite oranlarını diyabetik olmayan hastalarla karşılaştırarak risklerin önlenebilirliğini göstermeyi amaçladık. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalında, Ocak 2007 - Aralık 2009 tarihleri arasında CABG yapılan 180 hasta çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan hastalar; nondiyabetik ve HbA1c seviyeleri %6'nın altında olan 60 hasta (kontrol grubu veya Grup 0), diyabetik ve HbA1c seviyeleri %6-6,9 arasında olan 60 hasta (Grup I), diyabetik ve HbA1c seviyeleri ≥ %7 olan 60 hasta (Grup II) olarak gruplandırıldı. Preoperatif, perioperatif ve postoperatif veriler karşılaştırıldı. İlk 30 gün içindeki ölümler mortalite ve tüm komplikasyonlar morbidite olarak değerlendirildi. Kontrol grubunda mortalite izlenmezken, grup I'de bir hasta ile %1,7 ve grup II'de 5 hasta ile %8,3 mortalite görüldü. HbA1c > 7 olan gruptaki mortalite oranları istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,02). HbA1c ≥ 7 olan hastalarda, diyaliz ihtiyacı (%25 p <0,01), atriyal fibrilasyon (%33 p=0,01), kanama nedeniyle revüzyon (%10 p=0,18), serbrovasküler olay (%16,7 p=0,01), mekanik ventilatör süreleri (19,5±21,6 p=0,06) ve hastanede kalış sürelerinin (ortalama 9,91±5,35 gün p=0,01) daha yüksek olduğu bulundu. Yara yeri infeksiyonu (%53 p <0,01), mediastenit (%11 p=0,01) ve üriner sistem infeksiyonu (%10 p=0,01) görülme oranları daha yüksek tespit edildi. 55 Yaptığımız bu çalışmanın sonucu olarak, elektif CABG uygulanacak diyabetik hastalarda, preoperatif ve postoperatif dönemde iyi glisemik kontrolün sağlanarak HbA1c seviyelerinin %7 hatta %6'nın altına indirilmesi, morbidite ve mortalite oranlarında belirgin azalma sağlayacağını düşünmekteyiz. Anahtar Sözcükler: Diyabetes Mellitus, HbA1c, Koroner Arter Bypass Greft Operasyonu, Morbidite, Mortalite