Dokuz Eylül University
Anabilim Dalı

Pediatri Anabilim Dalı

Dokuz Eylül University

9

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

9 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Epilepsi hastası çocuklarda antiepileptik ilaçların kalp hızı,QT mesafesi,TP-E intervali ve TP-E/QTC oranı üzerindeki etkisi

Bu çalışmanın amacı epilepsi hastası çocuklarda ventriküler aritmiye yatkınlığın belirteçleri kabul edilen elektrokardiyografide QTd (QT dispersiyonu) ve Tp-e (Tpeak-Tend) interval hesaplayarak antiepileptik ilaçların otonom sinir sistemi üzerine etkilerini; kalbin elektriksel aktivitesi ile kardiyak aritmi eğilimi açısından değerlendirmektir. Epilepsi tanısı ile takipli karbamazepin, valproik asit, levetirasetam kullanan 145 hasta ve 54 sağlıklı çocuk kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. Hasta ve kontrol grubunun elektrokardiyogramları (EKG) retrospektif olarak değerlendirilmiş, ilaçların kalp hızı, QT mesafesi, Tp-e intervali ve Tp-e/QTc oranı üzerindeki etkisi, ilaç gruplarının kontrol grubuna göre ve kendi aralarındaki olası farklılıkları istatistiksel olarak incelenmiştir. İlaç grupları ve kontrol grubu arasında QT mesafesi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu bulunmuştur (p=0.031), Karbamazepin kullanan hastaların QT mesafesi (343,82±33,33), Valproik asit kullanan hastalara göre (321,81±37,27) istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır (p=0.020). Pediatrik epilepside gözlenen EKG değişiklikleri ve altta yatan kardiyak elektrofizyolojik değişikliklerle ilgili pek çok çalışma yürütülüyor olsa da bunların klinik anlamı halen tam olarak bilinememektedir. Çalışmamız bu belirteçlerin çocukluk çağında aritmiye eğilimin değerlendirilmesinde klinik kullanım açısından ayrıca da epilepsi tanılı çocuk hastaların izleminde kardiyovasküler sistem (KVS) komorbiditeleri ile ilgili farkındalık yaratması açısından önem teşkil edecektir. Anahtar Kelimeler: Epilepsi, Karbamazepin, Valproik Asit, Levetirasetam, EKG, QT Mesafesi

ElektrokardiyografiEpilepsiKarbamazepin+3
Bihter Gürsel Al
Gaziantep University
2022
00
Tıpta Yan Dal UzmanlıkAçık ErişimTR

Ev tozu akarına duyarlı allerjik çocuklarda üst ve alt solunum yolu inflamasyon göstergelerinin karşılaştırılması

Amaç: Ev tozu akarlarına duyarlı allerjik rinit ve astım, sıklıkla birbirine eşlik eden ve persistan inflamasyon ile karakterize hastalıklardır. Bu çalışmada, akar duyarlı allerjik rinitli ve allerjik rinite eşlik eden astımı olan çocuklarda, rinit semptom şiddeti, rinit yaşam kalitesi, rinit vizuel analog skorlarının değerlendirilmesi ve nazal akım hızları ile nazal sürüntülerdeki eozinofil sayıları arasında bir ilişki olup olmadığının araştırılması amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Sadece riniti olan 13 çocuk (Gurup I) ile hem rinit hem de astımı olan 24 çocuk (Gurup II) prospektif olarak incelendi. Tüm hastaların orta veya ağır derecede nazal obstrüksiyonu vardı. Rinite ait total nazal semptom skorları ile yaşam kalitesi ve vizuel analog skorları, anterior rinomanometri ile nazal inspiratuar akım hızları, deri prick testleri, akar spesifik IgE düzeyleri, kan eozinofil sayıları ve nazal eozinofil yüzdeleri değerlendirildi.Bulgular: Guruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından istatistiksel anlamda bir farlılık yoktu. Gurup II'deki hastaların rinit semptom skorları, Gurup I'dekilerden daha yüksek bulundu (p=0,046). Tüm olguların rinit hayat kalite skorları, rinit vizuel analog skorları ile doğru orantılı olarak ilişkili idi (r=0,699, p<0,001). Hastaların nazal eozinofil yüzdeleri ile total nazal akım hızları arasında ise ters orantılı ve istatiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (r=-0,343, p=0,03). Kan eozinofil sayıları hem nazal eozinofil yüzdeleri (r=0,458, p=0,004), hem de total nazal inspiratuar akım hızları (r=-0,398, p=0,01) ile istatistiksel olarak anlamlı derecede ilişkili idi.Sonuç: Bu çalışmada, ev tozu akarlarına duyarlı, persistan astım ve/veya rinitli çocuklarda, eozinofil infiltrasyonu ile nazal akım hızları arasında yakın bir ilişki olduğu gösterilmiştir. Dolayısıyla, nazal eozinofil, üst solunum yolu fonksiyonlarının en önemli belirleyicisi olarak kabul edilebilir.

AkarlarAlerji ve immünolojiEozinofiller+7
Ümit Ayfer İnal
Çukurova University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kanserli çocuklarda nötropenik ateş ampirik tedavisinde sefoperazon/sulbaktam ve meropenemin etkinlik ve maliyet analizi

Gaziantep Üniversitesi Onkoloji Hastanesi Pediatrik Onkoloji Bölümü'nde izlenen kanserli çocuklarda nötropenik ateş ataklarında sefoperazon/sulbaktam ve meropenemin etkinliğinin ve maliyetlerinin karşılaştırılarak gelecek yıllar için yerleşik bir tedavi protokolü oluşturulmasına katkıda bulunmaktır.1 Haziran 2007-28 Şubat 2008 tarihleri arasında 51 hastada gelişen 97 nötropenik ateş atağı prospektif olarak incelendi. Bütün ataklar; birincil tümör tipi, enfeksiyon odakları ve dökümantasyonları, etken mikroorganizmalar, tedavi modifikasyonları, tedavi toksisitesi ve maliyeti açısından değerlendirilerek, tedavi başarısı ve maliyeti belirlendi.Ampirik tedavi gruplarındaki atakların demografik özellikleri ve laboratuar verileri arasında fark yoktu. Atakların %63'ü lenfoproliferatif, %37'si solid tümörlü gruptaydı. Atakların %35'inde enfeksiyon odağı bulunmazken, %34'ünde mikrobiyolojik, %31'inde klinik enfeksiyon saptandı. Oral kavite ve gastrointestinal sistem en sık saptanan enfeksiyon odaklarıydı. Gram (+) bakteriler %72.5, Gram (-) %35 ve fungal etkenler %10 sıklıkta görüldü. Atakların 49'unda (%50.5) sefoperazon/sulbaktam, 48'inde (%49.5) meropenem kullanıldı. Modifikasyonsuz tedavi başarısı her iki grupta sırasıyla %73.4 ve %89.5, genel tedavi başarısıysa %98 ve %98 bulundu. İki grupta da birer hasta nötropenik sepsis nedeniyle kaybedildi. Tedavi yanıtları ve maliyet açısından gruplar arasında fark bulunmadı. Derin nötropenik ataklarda ateş kontrol süresi, hastanede yatış süresi meropenem verilen ataklarda daha kısa olurken, toplam maliyet açısından fark yoktu. GCSF kullanımının tedaviye yanıtı değiştirmediği, tedavi maliyetini arttırdığı görüldü.Sefoperazon/sulbaktam nötropenik ateşin ampirik tedavisinde meropenem ile benzer etkinliğe sahiptir ve güvenle kullanılabilir.

Yılmaz Kör
Gaziantep University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pediatrik onkoloji bilim dalında merkezi sinir sistemi tümörü tanısı ile izlenen olguların sağ kalımını etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi

Beyin tümörleri çocukluk çağı maligniteleri arasında lösemilerden sonra en yaygın görülen neoplazmlardır; Türkiye'de lösemi ve lenfomalardan sonra 3. sırada yer almaktadır. Çalışmamız, 1992?2012 yılları arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Onkoloji Bilim Dalı tarafından beyin tümörü tanısı ile takip edilen 189 olgunun geriye dönük değerlendirmesini içermektedir. Çalışmamızın amacı; olguların sosyo-demografik özelliklerini belirlemek, tümörlerin histopatolojik tipini, grade'ini, lokalizasyonunu, tanı konma süresini, olguların başvuru yakınmalarını, tedavide kullanılan görüntüleme yöntemlerini, tedavi yaklaşımlarını, rekürrens ve sağ kalım oranlarını saptamaktır.Değerlendirilen 189 olgunun 87'si (%46) kız, 102'si (%54) erkek idi. Erkek / kız oranı; 1,17 / 1 idi. Olgulara ortalama 5,6 ayda tanı konulmuştu (en erken tanı 0,1 ay ve en uzun tanı 96 ay). Olguların çoğunluğu kafa içi basınç artışı semptomları ile başvurmuştu. Olguların %88'ine histopatolojik tanı konmuştu: glial orijinli tümörler %53,7 ile 1. sırada; embriyonal tümörler %27,7 ile 2. sırada; kraniofarenjiomlar %4,8 ile 3. sırada yer almıştır. Olguların %50,7'sini düşük gradeli tümörler, %49,3'ünü yüksek gradeli tümörler oluşturmaktaydı. Tümörlerin %51,8'i infratentoryal bölge; %46,6'sı supratentoryal bölge; %1,6'sı spinal yerleşimli idi. Olguların %13,8'inde tanı anında metastaz tespit edilmiş iken, en fazla metastaz görülen bölge spinal bölge idi. Toplam 167 hastaya cerrahi işlem uygulandı: olguların 67'sine gross total cerrahi; 26'sına total cerrahi; 41'ine subtotal cerrahi; 6'sına parsiyel cerrahi; 27'sine sadece biyopsi yapıldı. Olguların %72,3'ü radyoterapi almış iken, %27,7'si almamıştı. Uzun dönem takip edilen 131 olgunun 45'i adjuvan ilaç tedavisi almamıştı. Kemoterapi uygulanan hastaların 11'i yalnız YRMP; 16'sı yalnız PCV protokolü; 8'i yalnız Temazolamid aldı; 22'si kombine tedavi almıştı; 29 hasta da diğer ilaç tedavi protokolleri ile tedavi edildi. Olguların %50,8'inde relaps gözlenirken, en fazla relaps görülen bölge primer tümör lokalizasyonu idi. Olguların beş yıllık genel sağ kalım oranı %63; hastalıksız sağ kalım oranı %42,4 olarak hesaplandı.Sonuç olarak, çocukluk çağı primer santral sinir sistemi tümörü olan olgularımızın klinik özellikleri, histopatolojik tipleri, lokalizasyonu, evresi ve sağ kalım oranları literatürdeki bulgularla uyumlu bulundu.Anahtar Kelimeler: Pediatrik Primer SSS tümörleri, Çocuklar, Klinik Özellikler, Sağ Kalım

Merkez sinir sistemi neoplazmlarıSağkalımSağkalım analizi+2
Hacer Yiğit
Gazi University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocukluk Çağında Şişmanlığın İnflamasyon Markerları ve Böbrek Fonksiyon Testleri Üzerine Etkisi

Şişmanlık; beslenme, fizik aktivite, genetik ve metabolizmanın karmaşık etkilerinin sonucunda olan yağ dokusu artışıdır. Şişmanlığa sekonder olarak oluşan kan basıncı, insülin, trigliserid ve kolesterol yüksekliği gibi komplikasyonlar uzun zamandır bilinmekte ve incelenmektedir. Son yıllarda sitokinler ve şişmanlık arasındaki ilişkiye yönelik yapılan araştırmalar, bu konuya yönelik ilgiyi artırmıştır. Fakat çocukluk döneminde bu konu ile ilgili bilgiler kısıtlıdır. Bu nedenlerle biz de sağlıklı şişman okul çocuklarında, inflamasyon kriterleriyle BMI (vücut kitle indeksi) arasındaki ilişkiyi ve şişmanlığın böbrek fonksiyonları üzerine etkisi olup olmadığını araştırdık. Çalışmaya 65 sağlıklı şişman çocuk alındı. Kontrol grubu olarak 10 sağlıklı gönüllü çocuk çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların BMI, BMIsd (vücut kitle indeksi standart deviasyon skoru) değerleri hesaplandı, kan ve idrar tetkikleri alındı. Şişman hastalarda CRP (C-reaktif protein), seruloplazmin, HOMA indeksi (homeostasis model assessment of insulin sensitivity), ALT (alanin aminotransferaz), insülin, kolesterol, lökosit ve trombosit sayısı kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu (p<0,05). İdrarda protein ve mikroalbumin atılımı yönünden her iki grup arasında farklılık bulunamadı. BMI arttıkça GFR'nında (glomerular filtrasyon hızı) buna paralel arttığı tespit edildi (r=0,38, p=0,001). BMIsd skorları hesaplanan vakaların deviasyon skoru arttıkça CRP, seruloplazmin, lökosit ve GFR'ınında doğru orantılı olarak arttığı görüldü. Bu çalışmada CRP, seruloplazmin gibi akut faz reaktanlarının ve inflamatuar maddelerin şişman hastalarda anlamlı derecede yükseldiği ve BMI arttıkça GFR'nında buna paralel olarak arttığı tespit edildi. Bu sonuçlar; çok erken dönemden itibaren şişmanlığın böbrek fonksiyonları ve metabolik olaylar üzerindeki olumsuz etkilerinin başladığını göstermektedir. Bu nedenle çocukluk döneminde şişmanlığın önlenmesiyle erişkin yaşta gelişebilecek komplikasyonların engellenmesinin mümkün olabileceği sonucuna varılmıştır.

Nimet Cındık
Başkent University
2003
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik böbrek hastalığı tanısıyla takip edilen çocukların hepatit B aşısı ile aşılanma başarıları ve bunu etkileyen faktörler

Amaç: Hepatit B enfeksiyonu, kronik böbrek hastalığında morbidite ve mortaliteyi artıran önemli etkenlerden birisidir ve etkin aşılama ile önlenebilmektedir. Bu çalışmanın amacı kronik böbrek hastalığı olan çocuklarda hepatit B aşılamasının başarısını değerlendirmek, aşı yanıtını etkileyen faktörleri belirlemek ve alternatif aşılama uygulamalarına yön verecek sonuçlar elde etmektir. Gereç ve Yöntem: Retrospektif çalışmamıza, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Nefroloji Bilim Dalında kronik böbrek hastalığı tanısı ile takip edilen, aşı kartına ve Anti-HBs düzeyi kayıtlarına ulaşılabilen 66 hasta dahil edildi. Hastaların aşı kartına poliklinik takipleri sırasında veya telefon görüşmesiyle iletişime geçilerek ulaşıldı. Hasta dosyalarından ve PROBEL sisteminden yaş, cinsiyet gibi demografik veriler, antropometrik ölçümler (beden kitle indeksi), kronik böbrek hastalığı nedeni, evresi, ek hastalık varlığı, uygulanan tedaviler ve hastaların anti-HBS düzeyine ulaşılarak Veri Kayıt Formuna kaydedildi. Veriler bilgisayar ortamında frekans, yüzde dağılımı, ortalama, karşılaştırmalı analiz ile değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların %54,5'i erkek, %45,5'i kız cinsiyetteydi. Kronik böbrek hastalığı etiyolojisinde en sık etken böbrek ve üriner sistemin konjenital anomalileri olarak bulundu (%30,3). Kronik böbrek hastalarının pediatrik nefroloji polikliniğine en sık evre 3'te başvuru yaptığı görüldü (%24,2). Hastaların hepsi T.C. Sağlık Bakanlığının aşılama takvimine uygun olarak primer Hepatit B aşılamalarını olmuştu. 66 hastanın tamamına en az bir kez anti-HBs düzeyi bakılmıştı (Birinci anti-HBs). 66 hastanın 39'una ikinci anti HBs düzeyi bakılmıştı. Birinci anti-HBs düzeyi seropozitiflik oranı %62,1, ikinci anti-HBs düzeyi seropozitiflik oranı %82,1 bulundu. Hastaları yaş, cinsiyet, beden kitle indeksi, evre ve ek hastalıklara göre gruplandırdığımızda birinci anti-HBs düzeylerindeki seropozitiflik oranlarında istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunmadı. Hastalar verilen tedavilere göre tedavisiz/medikal destek tedavi ile takip edilenler, immunsupresif tedavi verilenler, hemodiyaliz yapılanlar, periton diyalizi yapılanlar ve renal transplantasyon yapılanlar olarak beş grupta incelendi. Birinci anti-HBs düzeylerinde ve ikinci anti-HBs düzeylerinde tedavisiz/medikal destek tedavi ile takip edilen hasta grubunun seropozitiflik oranı diğer tedavileri alan hasta grubuna göre daha yüksek bulundu ancak istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Sonuç: Kronik böbrek hastalığında Hepatit B aşısı ile aşılama başarısı sağlıklı popülasyona göre düşüktür. Bu nedenle hastalara kronik böbrek hastalığı tanısı konulur konulmaz Hepatit B serolojisi bakılması, anti-HBs negatifse koruyucu antikor titrelerine ulaşıncaya dek Hepatit B aşısı ile aşılama yapılması ve yıllık anti-HBs düzeyi bakılarak hastaların yakın takibi oldukça önem arz etmektedir.

AşılamaAşılarBöbrek hastalıkları+6
Aslıhan Uzun
Dokuz Eylül University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İlaç reaksiyonu nedeniyle kliniğimize başvuran olgulara ait verilerin retrospektif değerlendirilmesi

Çalışmamızda Ağustos 2015- Eylül 2018 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Allerji ve İmmünolojisi Bilim Dalı'na ilaç reaksiyonu nedeniyle başvuran 68 hastaya ait sonuçlar retrospektif olarak değerlendirildi. 68 Kişiden oluşan hasta grubu içerisinde sadece 11 kişide ilaç alerjisi tanımlandı. İlaç alerji şüphesi ile başvuran hastaları atopi (atopik dermatit, ürtiker, alerjik rinit, besin / inhaler alerji, astım ) açısından değerlendirdiğimizde; 33 (%48,5) hastada atopi yok iken 35 (%51,5) hastanın atopi öyküsü var idi. İlaç alerji şüphesi ile başvuran 68 hastanın 62'sinde eozinofil (mm3/hücre) bakılmıştır. Çalışmaya alınan hastaların eozinofil ortalamasına bakıldığında 295.48 mm3/hücre saptanmış olup alerjik reaksiyon pozitif (gelişen) ve negatif (gelişmeyen) olarak gruplandırdığımızda ise; ilaç alerjisi saptanmayan 52 hastanın eozinofil ortalaması 325.38 mm3/hücre, alerji saptanan 10 hastanın eozinofil ortalaması 140 mm3/hücre saptanmıştır. Alerjik hastalıkların tanısında kullanılan total IgE ve eozinofil değerlerini çalışmaya katılan hastalarımızın klinik öykülerindeki atopiden yola çıkarak bu biyokimyasal parametreler bakımından karşılaştırdık. Klinik öyküsünde atopi öyküsü olan hastalardaki total IgE'nin ortalaması 275 IU/mL atopisi olmayan hastaların seviyelerinin ortalaması ise 167 IU/mL idi. Atopi açısından gruplandırdığımız hastaları eozinofil değerleri bakımından ele aldık; atopisi olmayan hastaların eozinofil ortalaması 314 mm3/hücre, atopi öyküsü olanlarda ise 279 mm3/hücre bulundu. Reaksiyonlarda sorumlu ilacın son dozunun uygulanması ile reaksiyonun ortaya çıkması arasındaki süre bakımında 11 kişide 12 reaksiyon (%100) saptanmış olup, 9 reaksiyon (%75)'un ilk 1 saat içinde (ani), 3 (%25) reaksiyonun ise 1-72 saat arasında (hızlı) meydana geldiği saptanmış ancak hiçbir hastada geç tip reaksiyon görülmemiştir. İlaç reaksiyon şüphesi ile başvuran 68 hastanın tamamı farklı ilaç etkenlerine karşı provakasyon testleri ile değerlendirildi. Reaksiyonlara en sık neden olan ilaç olarak belirlenen beta laktam antibiyotikler idi. Beta laktam antibiyotikler içinde amoksisilin klavulonat en sık sorumlu etken olarak saptandı. İlaç reaksiyonları'nın çocuklarda neden olduğu morbidite, mortalite ve yarttığı ekonomik kayıplara ilişkin veriler arttıkça konu ile ilgili çalışmaların gerekliliği daha iyi anlaşılmaktadır. Çocuklarda ilaç reaksiyonlarına ilişkin epidemiyolojik ve demografik özelliklerin belirlenmesi reaksiyonlarda izlenecek yaklaşımın yanısıra; önlenebilirliği açısından da yararlı bilgiler sağlayabilir.

Retrospektif çalışmalarRisk faktörleriİlaç değerlendirme+2
Doğa Lüleyap
Dokuz Eylül University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gazi Üniversitesi Çocuk Onkoloji Bilim Dalında sisplatin ve/veya karboplatin tedavisi almış remisyonda izlenen hastalarda retinal toksisitenin değerlendirilmesi

Platin Bazlı Kemoterapi Tedavisi Almış Remisyonda İzlenen Çocuk Onkoloji Hastalarında Retinal Toksisitenin Değerlendirilmesi Giriş: Son yıllarda çocuk onkoloji hastalarının yaşam oranlarındaki belirgin düzelme geç yan etkilerin giderek önem kazanmasına neden olmuştur. Retinal toksisite, platin bazlı kemoterapinin akut ve geç yan etkisi olarak görülebilmektedir. Amaç: Platin grubu kemoterapi ilaçlarının neden olduğu retinal toksisitenin araştırılması ve sisplatin tedavisi ile karboplatin tedavisinin olası toksisitesini karşılaştırılmaktır. Materyal ve Metod: Platin grubu kemoterapi almış hastalar tedaviden sonra ortalama 72 (11-150) ay sonra değerlendirilmiştir. Böbrek fonksiyon testleri bozuk olan hastalarla, tanıdan önce göz hastalığı öyküsü olanlar çalışma dışında bırakılmıştır. Tanı yaşı, evresi, patolojisi, uygulanan kemoterapi protokolü, kümülatif karboplatin ve sisplatin dozları, son kemoterapiden sonra geçen süre ve göz muayene verileri (görme keskinliği, kırma kusurları, renkli görme, OCT (RSLK, SFRK), OCTA) retrospektif olarak elde edilmiştir. Kontrol grubu olarak, göz bölümünde muayene edilmiş, bilinen akut ve kronik hastalık öyküsü ve bilinen göz bozukluğu olmayan cins ve yaş olarak uygun 36 çocuk alınmıştır. 102 Olgu ve kontrol grubunun verileri Mann-Whitney U testi ile karşılaştırılmıştır. Kümülatif kemoterapi dozları ile RSLK ve SFRK değerleri Spearman Korelasyon testi ile analiz edilmiştir. Bulgular: Hastaların 70 gözü ile kontrol grubun 72 gözü çalışmaya dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol grubu görme keskinliği, renkli görme, kırma kusuru, OCT ve OCTA verileri yönünden karşılaştırıldığında anlamlı fark saptanmamıştır (p>0.05). Sol göz ortalama SFRK değerleri ile kemoterapinin kesilmesinden itibaren geçen sürenin negatif yönde korele olduğu görülmüştür (p=0,032,s= -0,369). Kümülatif sisplatin dozu arttıkça sol SFRK'nin ve sol nazal superior segmentin RSLK verisinin azalmakta olduğu görülmüştür (p=0,049,p=0,040). Kümülatif karboplatin dozu ile ise SFRK ve RSLK arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Hastalarımızda kullandığımız platin grubu ilaç dozlarıyla belirgin retinal toksisite gelişmediği görülmektedir. Ancak hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmasa da kümülatif sisplatin dozu ile SFRK ve RSLK'da azalma gözlenmiş olması sisplatinin karboplatine göre daha fazla retinal toksisiteye neden olabileceğini düşündürmektedir. Sisplatinden sonra sol göz SFRK değerleri ile kemoterapi kesiminden sonra geçen süre arasında negatif korelasyon saptanması platin bazlı kemoterapilerden sonra geçen süre uzadıkça retinal kalınlık değerlerinde azalma olabileceğini ve hastaların görme fonksiyonları açısından yaşam boyu izlenmesi gerektiğini düşündürmektedir. 103 Anahtar Kelimeler: Retinal toksisite, sisplatin, karbopatin

KarboplatinRemisyonRetina+2
Mehmet Ali Oktay
Gazi University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sosyal pediatri polikliniği'ne başvuran hepatit B taşıyıcı annelerin bebeklerinin hepatit B serolojilerinin değerlendirilmesi

Amaç: HBs Ag pozitif annelerin bebeklerinin immünoprofilaksi başarısını, aşı yanıtlarını ve aşı yanıtsızlık durumunda olası sebepleri araştırmak, aşı yanıtsızlığı olan bebeklerin belirlenmesi ve aşı kürünün tekrarı, tedavi gereken bebeklerin tedavilerinin yapılması, annelerin takip durumlarını araştırmak, babaların aşılanma durumlarını tespit etmektir. Gereç ve Yöntem: Hasta grubunu 01.04.2020 ile 01.08.2021 tarihleri arasında Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Kadın Hastalıları ve Doğum Hastanesi'nde doğan HBs Ag pozitif annelerin bebekleri oluşturdu. Hepatit B yüzey antijeni pozitif sonuçlanan 39 anne bebeği çalışmaya dahil edildi. Bu bebeklerin hepsine doğumdan hemen sonra hepatit B aşısı ve ve hepatit b immunglobun (HBIG) uygulanmıştı. Hepatit B aşı kürü 0,1 ve 6. ay şeklinde uygulanmıştı. Hastaların hastane bilgi sistemindeki kayıtlarından bilgilerine ulaşılmış, excel dosyasına işlenmiştir. Bebeklerin son aşı dozundan en az bir ay sonra Hbs Ag ve Anti Hbs değerlerine bakılmıştır. Bebeklerin Anti Hbs değerlerine anne yaşı, doğum şekli ve kilosunun etkisi, annelerin takibe gitmesine eğitim ve gelir düzeyinin etkisi araştırılmıştır. Çalışmadaki veriler değerlendirilirken SPSS (Statistical Package for Social Sciences 28 version) programı kullanılmıştır. Mann Whitney U, Kruskal-Wallis, Ki kare testleri ve lojistik regresyon modeli ile istatistiksel analiz yapılmış p<0,05 düzeyi istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: HBs Ag pozitif anneden doğan 39 bebek çalışmaya dahil edilmiştir. Olguların 23' ü (%59) kız, 16'sı (%41) erkek bebekten oluşmaktadır. Üç doz aşı uygulamasından sonra anti HBs bakılan bebeklerin %95'inde koruyucu Ab düzeyi oluştuğu görülmüştür. İki bebekte anti Hbs negatif olarak saptanmıştır. Erkek cinsiyette, sezeryan doğumda, 37 hafta üzeri doğum haftası olan bebeklerde anti Hbs ortalamaları daha yüksek bulunmuştur. Fakat istatistiksel anlamlılık tespit edilmemiştir (p>0,05). Sonuç: İlk trimesterde tüm hamilelerin hepatit B yönünden taranması, Hbs Ag pozitif sonuçlananlara ileri testlerin yapılması ve pozitif gelenlerin 26-28. haftada tetkilerinin tekrarı gerekmektedir. Antiviral tedavi kararı HBV DNA seviyesine göre alınmaktadır. HBs Ag pozitif gebelerin bebeklerine doğumu takiben hemen hepatit B aşı ve HBIG uygulanmalıdır. Aşı kürü tamamlandıktan en erken bir ay sonra HBs Ag ve Anti HBs düzeyi kontrol edilmeli ve anti-HBs titresi 10 mIU/mlL altında titresi olan bebeklere aşı kürü tekrar edilmelidir. Hepatit B enfeksiyonu aşı ile korunabilen bir hastalıktır. Bu hastalıkla mücadelenin en önemli basamaklarından biri perinatal bulaşın engellenmesidir. Anahtar Kelimeler: Hepatit B Virusu, Aşı, Perinatal Bulaş, Anti Hbs, HCC

AnnelerHepatit BHepatit B virüsü+5
Ayla Aslan Saka
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2022
00