Dokuz Eylül University
Discipline

Psychiatry

Dokuz Eylül University

53

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trabzon ilinde, birinci basamak sağlık hizmeti veren kurumlara başvuran bir grup hastada depresyon yaygınlığı ve bunu etkileyen değişkenler

Adnan Bulut
Karadeniz Technical University
1995
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni ve benzer psikozlarda akut faz reaktantları

Cengiz Soylu
Karadeniz Technical University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken başlangıçlı ve yetişkin depresyonunda mizaç özelliklerinin sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Depresyon ruhsal bozukluklar arasında sık görülen bir hastalık olması dışında neden olduğu yeti yitiminin büyük kayıplara yol açması nedeniyle önemli bir sağlık sorunudur. Mizaç (Huy), genetik olarak aktarılan, biyolojik temelli, kişinin hayatı boyunca neredeyse hiç değişmeyen, tekrarlayan özelliklerden oluşmaktadır. Mizacın duygudurum bozuklukları ile ilişkisi birçok araştırmaya konu olsa da depresyonun başlangıç yaşı ile ilişkisi literatürde yeterince araştırılmamış konulardan biridir. Bu çalışmada DSM-5 ölçütlerine göre majör depresif bozukluk hastalarının mizaç özelliklerinin depresyonun başlangıç yaşıyla ilişkisini araştırmayı ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırmayı hedefledik. YÖNTEM: Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri kliniğine 07/11/2022- 30/12/2022 tarih aralığında başvuran ve Depresif Bozukluk tanısı konulan 114 hasta ilk depresyon atağı yaşına göre erken (18-30 yaş, n=55) ve yetişkin başlangıçlı (30-65 yaş, n=59) olarak gruplandırıldı. Hastalar ve 53 sağlıklı gönüllüden oluşan kontrol grubuna Sosyodemografik veriler, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği, TEMPS-A Mizaç Ölçeği ve DSM-5 Yapılandırılmış Klinik Görüşmesi uygulandı. BULGULAR: EBD ve GBD hastalarının mizaç özellikleri sağlıklı bireylerden farklıdır. Depresif ve irritabl mizaç puanları erken başlangıçlı depresyon grubunda geç başlangıçlı depresyon grubundan anlamlı düzeyde daha yüksekti. Baskın afektif mizacın olması depresyonun erken başlangıç yaşına etki eden faktörlerdendir. Afektif mizaçlardan siklotimik, irritabl, depresif ve anksiyöz mizacın tek başına veya birden fazla baskın afektif mizacın olması intihar eğilimi ile ilişkilidir. SONUÇ: MDB başlangıç yaşı depresif, irritabl ve anksiyöz mizaç puanlarını yordamaktadır. Anahtar Kelimeler: Baskın mizaç, depresyon, erken başlangıçlı depresyon, mizaç

DepresyonKişilik özellikleriMizaç+2
Esra Güneysu Elmalı
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alkol ve madde kullanım bozukluğu hastalarında damgalanma ve benlik saygısı ile relapslar arasındaki ilişkinin araştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Alkol ve madde kullanım bozukluğu (AMKB) tedavisinde en önemli sorunlardan biri yüksek relaps oranlarıdır ve literatürde yüksek relapsla ilişkili faktörleri inceleyen az sayıda çalışma vardır. Ayrıca yüksek damgalanma ve düşük benlik saygısının AMKB tedavisindeki olumsuz etkileri bilinmesine rağmen relapslarla ilişkisinin araştırıldığı çalışmalar sınırlıdır. Bu nedenle çalışmamızda AMKB hastalarında damgalanma ve benlik saygısının relapslar ile ilişkisinin incelenmesini amaçladık. Çalışmanın hipotezi yüksek damgalanma puanlarının ve düşük benlik saygısının yüksek relaps oranları ile ilişkili olduğudur. YÖNTEM: Çalışmaya SEAH Yataklı Arındırma Merkezi'nde yatarak tedavi gören 102 hasta dahil edildi. Hastalara DSM-5 temelli yapılandırılmış tanı görüşmesi, sosyodemografik veri formu, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği, Madde Kullanımında Damgalanma Mekanizması Ölçeği, Bağımlılık Profil İndeksi–Öz bildirim Ölçeği uygulandı. Ayrıca çalışmada klinik rutininde uygulanmakta olan bazı ölçeklerden yararlanıldı. Hastalar taburculuk sonrasındaki 1. 3. ve 6. Aylarda kendileri ve birinci derece yakınları ile yapılan telefon görüşmeleri aracılığıyla relaps açısından değerlendirildi. BULGULAR: Altıncı ay sonunda hastaların %69,6'sının relaps olduğu görülmüştür. Tedavi sonrası relaps olan ve olmayan grupların damgalanma düzeyleri arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Oluşturulan regresyon modellerine göre düşük benlik saygısının tedavi sonrası 6. Ayda yüksek relaps oranını öngördüğü bulunmuştur. Benlik saygısı orta düzey olan hastaların benlik saygısı düşük olan hastalara göre relaps olma olasılığı daha düşüktür. Hastaların geçmişte bağımlılık nedeniyle yatış sayısının fazla olmasının, başlangıç aşerme puanının yüksekliğinin, tedavi süresince uygulanan SAMBA programını tamamlamamış olmanın ve daha önce bağımlılık nedeniyle tedavi başvurusunun olmamasının tüm aylarda yüksek relaps oranını öngördüğü bulunmuştur. Fiziksel hastalık varlığı erken dönemde (1 ve 3 ay) düşük relaps olasılığı ile ilişkili iken düşük gelir düzeyi 6. ayda yüksek relaps olasılığını öngörmektedir. SONUÇ: Relapsla ilgili risk faktörlerinin belirlenmesi tedavi stratejilerinin geliştirilmesi açısından önemlidir. Bu çalışma, literatürde bu alanda yapılan az sayıda izlem çalışmalarından biridir. Alkol ve madde kullanım bozukluğu tedavisinde yeni yaklaşımların geliştirilebilmesi için daha çok araştırmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Alkol, benlik saygısı, damgalama, madde, relaps.

Alkol bağımlılığıAlkolizmBağımlılık+4
Hanife Özkan Yavaş
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sağlıklı yetişkinlerde kronotip, yeme tutumları ve gözün ön-arka segment bulguları arasındaki ilişkilerin incelenmesi

ÖZET Amaç ve Giriş: Amaç: Bu çalışma, sağlıklı yetişkinlerde kronotip, yeme tutumları ve Optik Koherens Tomografi Anjiyografi (OKTA) ile ölçülen retinal mikrovasküler parametreler arasındaki ilişkileri incelemeyi amaçlamıştır. Kronobiyolojik farklılıklar (sabahçıllık/akşamcılık), uyku-uyanıklık döngülerini, duygudurumu ve yeme davranışlarını modüle eden temel biyolojik belirleyicilerdir. Literatür, akşamcıl kronotipi; artmış anksiyete, depresyon, dürtüsellik, düzensiz yeme davranışları ve azalmış psikolojik sağlamlık ile ilişkilendirmektedir. Retinal mikrovasküler yapının serebral vasküler sağlığın bir göstergesi olduğu kabulünden yola çıkarak, OKTA parametrelerinin psikiyatrik değişkenlerle birlikte incelenmesi, potansiyel nöropsikiyatrik biyobelirteçlerin araştırılmasına katkı sağlayabilir. Gereç ve Yöntem: Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi'nde yürütülen bu kesitsel çalışmaya, dahil edilme kriterlerini karşılayan 250 sağlıklı yetişkin (N=250; %56,8 kadın, n=142) dahil edilmiştir. Katılımcıların verileri; Sabahçıl-Akşamcıl Anketi Kısa Formu (rMEQ), Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), Hollanda Yeme Davranışı Anketi (DEBQ), Barratt Dürtüsellik Ölçeği Kısa Formu (BIS-11-SF), Connor-Davidson Psikolojik Sağlamlık Ölçeği (CD-RISC) ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADÖ) ile toplanmıştır. Retinal mikrovasküler yoğunluklar OKTA kullanılarak foveal bölgede değerlendirilmiştir. Veri analizinde korelasyon ve regresyon testleri kullanılmış; istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Analizler, akşamcıl kronotipin (düşük rMEQ puanları) anlamlı olarak daha kötü uyku kalitesi (yüksek PUKİ), daha yüksek anksiyete/depresyon belirtileri (yüksek HADÖ), artmış dürtüsellik (yüksek BIS-11-SF) ve azalmış psikolojik sağlamlık (düşük CD-RISC) ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Ayrıca, akşamcıl kronotip; yüksek duygusal yeme/dışsal yeme (DEBQ alt ölçekleri) ve düşük kısıtlayıcı yeme eğilimleri ile de ilişkili bulunmuştur. OKTA ölçümleri, kötü uyku kalitesine sahip bireylerde (PUKİ > 5 varsayılarak), iyi uyku kalitesine sahip olanlara kıyasla, hem superficial (21.80 ± 7.70 vs. 24.00 ± 9.10) hem de deep foveal kapiller yoğunluğun (38.10 ± 8.40 vs. 40.30 ± 9.10) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük olduğunu ortaya koymuştur (her ikisi için p<0.05). Korelasyon analizleri, PUKİ skorları ile OKTA parametreleri arasında anlamlı negatif ilişki olduğunu doğrulamıştır. Sonuç ve Tartışma: Bu bulgular, akşamcıl kronotipin yalnızca olumsuz davranışsal profillerle değil, aynı zamanda azalmış retinal mikrovasküler yoğunluk vi gibi potansiyel nörovasküler değişikliklerle de ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Akşamcıl bireylerde gözlenen düşük uyku kalitesi, artmış emosyonel yeme ve azalmış psikolojik sağlamlık; sirkadiyen sistemin hem psikolojik işlevsellik hem de mikrovasküler bütünlük üzerinde bütüncül bir rol oynadığını göstermektedir. Kronotip, uyku kalitesi ve retinal vaskülarite arasındaki bu ilişki, biyolojik ritimlerin psikiyatrik değerlendirmelerdeki önemini vurgulamakta ve retinal mikrosirkülasyonun potansiyel bir nöropsikiyatrik biyobelirteç olarak araştırılmasına zemin hazırlamaktadır. Çalışmanın kesitsel tasarımı nedensellik ilişkisi kurmayı engellemektedir; bu nedenle bulguların uzunlamasına çalışmalarla doğrulanması gerekmektedir.

Mert Gözen
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Madde kullanım bozukluğu ile takip edilen hastaların kronotiplerinin tedavi seyrine etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Madde Kullanım Bozukluğu (MKB) biyolojik, psikolojik, davranışsal ve sosyal etkenlerin rol aldığı, depreşme ve remisyon dönemleriyle seyreden kronik seyirli bir hastalıktır. MKB'de sirkadyen özellikler olduğu ve akşamcıl kronotipe sahip olanların bağımlılığa ve daha yüksek miktarda madde kullanmaya yatkın oldukları gösterilmiştir. Çalışmamızda kronotipin MKB tedavisi sonuçları üzerine etkisi araştırılmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya Haziran-Eylül 2018 tarihleri arasında AMATEM polikliniğe başvuran, DSM V tanı ölçütlerine göre MKB tanısı alan, 18-65 yaşlarında 66 hasta alınmıştır. İlk görüşmede sosyodemografik veri formu, bağımlılık profil indeksi (BAPİ) uygulayıcı formu, Beck Depresyon Envanteri, Beck Anksiyete Ölçeği, Sabahlılık/Akşamlılık Anketi (MEQ) ve Pittsburg Uyku Kalite İndeksi (PUKİ) uygulanmıştır. Altı ay sonra yapılan ikinci görüşmede remisyon/depreşme durumu değerlendirilmiştir. BULGULAR: Genel erişkin nüfusta beklenen sabahçıl, akşamcıl ve ara tip kronotip dağılımına göre MKB hastalarında sabahçıl oranı daha düşük bulundu (%20, %20, %60 karşın %4,5, %16,7, %78,8). Depreşme gösterenlerin sabahlılık/akşamlılık skorları remisyonda kalanlara göre akşamlılık yönünde farklı bulundu (45,62±8,70 karşın 49,75±7,60). Aşerme ve BAPİ total puanı (bağımlılık şiddeti) arttıkça daha akşamcıl kronotipe sahip skorlar aldılar. Depreşme olanlarda aşerme ve Beck depresyon skor ortalaması remisyonda kalanlardan daha yüksekti. SONUÇ: Depreşme gösteren hastaların daha akşamcıl kronotipe sahip olduğunu ve genel nüfusa göre MKB hastalarının daha az sabahçıl kronotipe sahip olduğunu gösteren bulgularımız, MKB oluşmasında/korunulmasında ve tedavi sürecinde kronotopin rolü olduğunu, MKB tedavisinde sabahçıl kronotipe döndürme şeklinde sosyal ritim terapisinin uygulanması ile daha iyi remisyon oranlarının sağlanabileceğini düşündürmektedir. Araştırmamız ayrıca sabahçıl koronotipe sahip olmanın MKB'den korunmadaki rolünü araştıran daha geniş örneklemlerde yapılacak çalışmalara ilham vermektedir.

KronobiyolojiKronotipMadde kullanım bozuklukları+5
Özlem Akçay Ciner
Sakarya University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antipsikotik kullanan şizofreni hastalarında prolaktin düzeyi ve osteoporoz arasındaki ilişki

Bahar Berberoğlu Günal
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofrenide atipik antipsikotik kullanımı sonrası ortaya çıkan obsesif kompulsif bozukluğun sıklığı ve klinik duruma etkisi

Filiz Yurtman
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Major depresif bozukluğu olan hastalarda B12, Folat ve Homosistein seviyeleri; Hastalığın şiddeti ile olan ilişkileri ve mevcut tedavi yanıtındaki rolleri

Kemal Kaya
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk risk grubu ve bipolar bozuklukluğu olan hastalarda yaratıcılığın belirteçlerinin ayrıntılı ve karşılaştırmalı değerlendirilmesi

Amaç: Var olan çalışmalar Bipolar Bozukluk (BB) ile yaratıcılık arasında bir ilişki olabileceğini düşündürtmektedir. Yaratıcı bireylerde görülen bazı kişilik ve mizaç özellikleri BB tanılı bireylerde daha sık görülür. Çok az sayıda çalışma BB riski taşıyan kişilerde yaratıcılığı değerlendirmiştir ve var olan çalışmalar büyük ölçüde ailevi riski olan bireylerde gerçekleştirilmiştir. Bipolar bozukluk için klinik yüksek riski olan (KYR-BB) ve olasılıkla BB öncesi prodromal evrede olan bireylerde yaratıcılığın değerlendirilmesinin klinik önemi ve damgalamayı azaltıcı rolü olabilir. Ancak bu konuda bugüne kadar sadece 9 kişinin değerlendirildiği bir pilot çalışma gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmanın amaçları, KYR-BB olan olgularda yaratıcılık düzeyini BB, sağlıklı ve yaratıcı kontrollerle karşılaştırmak ve BB ve KYR-BB görülen yaratıcılığın kişilik, mizaç ve diğer değişkenlerle ilişkisini ortaya koymaktır.Yöntem: Araştırma DEÜTF Psikiyatri Erken Tanı ve Müdahale Programı (ETAP) ve bipolar bozukluk polikliniğinde gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın örneklemi BB tanılı 31 kişi, KYR-BB tanılı 31 kişi, sağlıklı kontrol 32 kişi ve yaratıcı kontrol 34 kişi olmak üzere 128 kişiden oluşmaktadır. KYR-BB ve BB grubundaki kişiler ötimik dönemde değerlendirilmiştir. KYR-BB tanısı Bipolar Semptom Görüşme ve Ölçeği Prospektif ile (BPSS-P) ile konmuştur. Bu gruba prodromal psikotik ve negatif bulgular için Psikoz Risk Sendromları için Yapılandırılmış Görüşme (SIPS) değerlendirmesi de yapılmıştır. Yaratıcı kontrol grubunda hipomanik bulgular Hipomani Soru-Listesi-32 ile taranmıştır ve bu ölçek ya da klinik öyküye dayalı şüpheli olguları dışlamak için BPSS-P uygulanmıştır. Bilişsel işlevler Psikiyatride Bilişsel Bozukluğu Tarama Testi (SCIP) ile değerlendirilmiştir. Katılımcıların kişilik ve mizaç özellikleri Büyük Beş-50 Kişilik Testi (B5KT-50), TEMPS-A mizaç ölçeği, Davranışsal İnhibisyon Sistemi / Davranışsal Aktivasyon Sistemi Ölçeği (DİS/DAS) ve Gerçekleşmesi İstatiksel olarak Zor Hedefleri Olma (WASSUP) testleriyle değerlendirilmiştir. Yaratıcı uğraşlarda başarı ve ilgi otobiyografik değerlendirilmesi için Yaratıcı Etkinlikler ve Başarılar Envanteri (YEBE) kullanılmıştır. Nesnel yaratıcılık testleri olarak Görsel Estetik Duyarlılık Ölçeği (VAST), Barron-Welsh Sanat Ölçeği (BWAS), Iraksak Düşünce Testi (IDT) ve Uzak Bağlantılar Testi (UBT) uygulanmıştır. Gruplar arasındaki farklar ANOVA ve ki kare testleriyle incelenmiştir. BB ve KYR-BB gruplarında yaratıcılığın ilişki gösterdiği klinik, psikometrik ve bilişsel değişkenler Pearson korelasyon analizleriyle incelenmiştir. Bu gruplarda yaratıcılığın yordayıcılarını daha ayrıntılı belirlemek için çoklu regresyon analizleri kullanılmıştır. Bulgular: Bilişsel işlevler incelendiğinde, BB grubunun performansı diğer gruplardan anlamlı derecede düşüktü. BB grubunun (ortalama (S.S) =90.5 (26.0)) hırs düzeyi sağlıklı bireylerden (ortalama (S.S) =73.5 (18.3)) belirgin derecede fazlayken, KYR-BB ve yaratıcı kontrol grupları bu 2 grubun ortasında yer aldı. KYR-BB grubunda depresif, anksiyöz ve siklotimik mizaç özelliklerinin belirgin derecede artmış olduğu görüldü. KYR-BB grubunda duygusal dengelilik boyutunda anlamı derecede düşük skor saptandı. BWAS için BB (ortalama (S.S) =37.4 (13.2)) ve yaratıcı kontrol (ortalama (S.S) =37.2 (10.6)) grubunun istatistiksel olarak sağlıklılardan (ortalama (S.S) =29.8 (12.7)) daha yüksek puanlar aldığı saptanmıştır. KYR-BB (ortalama (S.S) =32.6 (14.4)) grubu BB/yaratıcı kontrol ile sağlıklı grup arasında puanlar almıştır. YEBE- İlgi için yaratıcı kontrol grubunun (ortalama (S.S): 44.9 (22.0)) performansı BB grubundan (ortalama (S.S): 28.6 (24.8)) anlamlı derecede yüksekti. KYR-BB grubunun skoru da (ortalama (S.S): 39.3 (24.3)) sağlıklı kontrol ve BB grubundan yüksek olmaya eğilimliydi. Korelasyon analizlerinde KYR-BB grubunda, bilişsel işlevler IDT ile (r=, p=) ile pozitif olarak ilişkiliyken, premorbid zeka UBT (r=0.42, p=0.02) ve IDT (r=,p=) ile anlamlı derecede ilişkiliydi. .BWAS da yaratıcı yanıtlar DİS/DAS eğlence arayışıyla pozitif (r=0.45, p=0.01), prodromal negatif bulgularla ters yönde ilişkiliydi (r=-0.43, p=0.02). YEBE İlgi dışadönüklük (r=0.44, p=0.01), deneyime açıklık (r=0.58, p=0.001) ve prodromal manik bulguların şiddeti (r=0.47, p=0.009) ile pozitif olarak ilişkiliydi. YEBE-Başarı deneyime açıklık (r=0.39, p=0.03) ve prodromal manik bulguların şiddeti (r=0.42, p=0.02) ile pozitif yönde ilişki gösterdi. BB grubunda yüksek bulunan BWAS için yapılan korelasyon analizlerinde, bu değişken DİS/DAS Davranışsal İnhibisyon puanı ile pozitif (r=0.49, p=0.006), hipertimi ile negatif (r=-0.42, p=0.02) yönde ilişkili olduğu saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızdaki bulgular BB tanılı kişilerin ve yaratıcı bireylerin sağlıklı bireylerden farklı olarak asimetrik ve karmaşık görsel uyaranları tercih ettiklerini ve bu açıdan benzer olduklarını göstermektedir. Bu durum özellikle davranışsal inhibisyonu belirgin ve hipertimik olmayan BB tanılı bireyler için doğrudur. Benzer bir eğilim, KYR-BB olan bazı bireyler, özellikle prodromal negatif bulguları olmayan ve yenilik arayışı yüksek olan kişiler için geçerli olabilir. Daha da önemlisi KYR-BB, yaratıcı etkinliklere sağlıklı bireylerden daha çok ilgi göstermeye eğilimli olabilir. Bu durum özellikle dışa dönük ve deneyime açık KYR-BB gençlerde belirgindir. Klinik olarak daha da önemli bir nokta, prodromal manik bulguların şiddetinin KYR-BB de yaratıcı alanlara ilgi ve yaratıcı alanlarda başarı ile ilişkili olmasıdır. Bu durum bir yandan bipolar bozukluk riskinin getirdiği pozitif özellikler arasında sayılabilir. Diğer yandan, yardım arayan ve eşik altı hipomanik bulgu öyküsü veren gençlerde yaratıcı uğraşlar ve artmış yaratıcılık izlemde bipolar bozukluk riskiyle ilişkili olabilir. KYR-BB grubunda yaratıcılığın uzun dönem seyirle ilişkisini inceleyecek uzunlamasına çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk, prodrom, yaratıcılık

Elif Ceren Çümen
Dokuz Eylül University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozuklukta eşlik eden psikoz yüksek risk sendromunun bilişsel fonksiyonlar ve işlevsellikle ilişkisi

Amaç: İşlevselliği yaşam boyu ciddi derecede etkileyen şizo-bipolar spektrumdaki bozukluklar prodromal dönemde ve ilk atakta benzer klinik görünümler ile karşımıza çıkmaktadırlar. Paylaşılan ortak biyolojik temel, genetik göstereler, beyin görüntüleme çalışmalarının sonuçları ve nörogelişimsel hipotez göz önüne alındığında bu hastalıklar arasında önemli ölçüde örtüşmeler vardır. Dolayısıyla hastalıkların erken dönemlerinde doğru tanı koymak konusunda zorluklar bulunmaktadır. Oysa bipolar bozukluk, şizoafektif bozukluk ve şizofreni gibi genç erişkinlik ve ergenlik dönemlerinde başlayıp belirgin yeti yitimine yol açabilen ciddi psikiyatrik hastalıklara mesleki ve toplumsal biçimlenme açısından kritik olan gençlik yıllarında doğru tanı koyabilmek erken müdahale için önemli bir aşamadır. Tipik şizofreni ya da bipolar bozukluk tanıları konan olguların bile seyirde tanılarının yüzde 10-15 oranında değiştiği gözlenmiştir. Bipolar bozukluk tanısı konan bireyler ilerleyen dönemde psikotik bozukluğa dönüşebilmektedirler. Bu iki hastalık grubu birbirileri ile klinik ve bilişsel açıdan önemli ölçüde örtüşme göstermekle birlikte kendi içlerinde klinik seyir, psikososyal işlevsellik ve kognisyon açısından belirgin bir heterojenite mevcuttur. Bipolar bozuklukta epizod dönemlerindeki psikotik belirtiler çalışılmış olsa da ataklar arasında süren silik pozitif ve negatif belirtiler ve şizotipal özellikler yeterince araştırılmamıştır. Klinik izlemdeki tanısal instabilite ve bipolar bozukluk içerisindeki heterojenite göz önünde bulundurulduğunda hastalığın erken dönemlerindeki ötimik bipolar bozukluk hastalarında bulunan psikoz yüksek risk sendromu, şizotipi, düşünce bozukluğu ve negatif belirtilerin ilerleyen dönemde psikotik bozukluk veya şizoafektif bozukluğa dönüşü veya işlevsellik kaybını yordayabileceği düşünülmektedir. Bipolar bozukluk içerisinde şizofreni benzeri kesitsel özelliklerle ilişkili olacağını düşündüğümüz bu alt grubun tanımlanması önemlidir. Bu çalışmanın amacı, 'Bipolar Bozuklukta Psikoz Yüksek Risk Sendromu' olarak tanımladığımız psikoz yüksek risk sendromu, negatif belirtiler, pozitif düşünce bozukluğu ve şizotipal özellikler şeklinde 4 alt maddeyi içeren bipolar bozukluk alt grubunun nörobilişsel ve sosyal bilişsel fonksiyonları psikososyal işlevselliğini incelemek ve bu sendromum mevcut olmadığı diğer bipolar bozukluk hasta grubu ile karşılaştırmaktır. Bu ana değişkenler haricinde ek olarak dürtüsellik, içgörü, premorbid işlevsellik, apati ve pozitif yapısal düşünce bozukluğu da değerlendirilmiştir. Yöntem: Çalışmamıza bipolar bozukluk tanısı son 10 yıl içerisinde konulmuş olan 77 kişi dahil edildi. İlk aşamada katılımcılara araştırmacı tarafından Psikoz Risk Sendromları için Yapılandırılmış Görüşme (SIPS), Pozitif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (PBDÖ), Kısa Negatif Belirtiler Ölçeği (KNBÖ) uygulandı ve Şizotipal Kişilik Ölçeği (ŞKÖ) verildi. Bu görüşme ve ölçeğin sonuçlarına göre katılımcıların araştırma grupları belirlendi. Bipolar bozukluk atak dönemleri dışında Prodromal Belirtiler için Yapılandırılmış Görüşmeye (SIPS) göre 'Kısa Aralıklı Psikotik Semptom Sendromu (BLIPS)', 'Hafif Psikoz-Risk Sendromu APS), 'Genetik Risk ve İşlevsellikte azalma Psikoz-Risk sendromu (GRİAS)' kriterlerini son 3 yıl içinde karşılayanlar, Bipolar bozukluğun atak dönemleri dışında 'Şizotipal Kişilik Ölçeği (ŞKÖ) puanı 42 ve üzerinde olanlar, bipolar bozukluğun atak dönemleri dışında Kısa Negatif Belirtiler Ölçeğinde (KNBÖ) 'Avolüsyon' ve 'Duygulanımda Küntlük' alt ölçeklerinden 3 ve üzeri puan alanlar veya bipolar bozukluğun atak dönemleri dışında Pozitif Belirtileri Değerlendirme Ölçeğinde (PBDÖ) pozitif yapısal düşünce bozukluğu sorularından 2 ve üzeri puan alan katılımcılar Bipolar Bozuklukta Psikoz Yüksek Risk Sendromu grubuna dahil edildi. Belirtilen kriterlere göre Bipolar Bozuklukta Eşlik Eden Psikoz Yüksek Risk Sendromu bulunan grup 34 katılımcı, Bipolar Bozuklukta Eşlik Eden Psikoz Yüksek Risk Sendromu bulunmayan grup 43 katılımcı içeriyordu. Klinik değerlendirmede olgu rapor formu, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ), Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ), Belirti ve Tarihçenin Kapsamlı Değerlendirmesi (CASH), Sidney Melankoli Prototipi İndeksi ve Akıl Hastalığına İçgörüsüzlük Ölçeği (AHİÖ) uygulandı. Katılımcılara nörobilişsel ve sosyal bilişsel değerlendirme için Bilişsel Bozukluk Tarama Ölçeği (SCIP), Wisconsin Kart Eşleme Testi (WKET), Boncuk Görevi, Ödül için Efor Sarfetme Testi (EEFRT), Yetişkinler için zeka testi (WAIS) genel bilgi alt testi, DEU SCAN LAB Sosyal Biliş Bataryası uygulandı. Düşünce bozukluğu ses kayıtları alınarak Düşünce ve Dil Ölçeği (DDÖ) ile değerlendirildi. İşlevsellik Hastalık Öncesi Uyum Ölçeği (PAS) ve Bireysel ve Sosyal Performans Ölçeği (PSP) ile ölçüldü. Hastalara Boyutsal Apati Ölçeği (BAÖ) ve Barratt Dürtüsellik Ölçeği (BDÖ) öz-bildirim ölçeği olarak verildi. Bulgular: Bipolar Bozuklukta Eşlik Eden Psikoz Yüksek Risk Sendromu bulunan grupta eşik altı depresif belirtilerin daha erken yaşta başladığı ve depresif dönemlerde daha fazla psikotik belirti gösterdikleri bulunmuştur. Psikotik mani dönemlerinde ise bu grubun daha fazla Schneiderian belirti gösterdiği belirlenmiştir. Öz-bildirim ölçekleri ile değerlendirilen apati ve dürtüsellik puanları Bipolar Bozuklukta Eşlik Eden Psikoz Yüksek Risk Sendromu grubunda anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Gruplar arasında DDÖ puanları, nörobilişsel testler ve sosyal bilişsel testlerin toplam skorları açısından anlamlı bir farklılık gösterilememiştir. Yalnızca sosyal biliş alanlarından atıf stilini değerlendirmekte kullanılan İçsel Kişisel ve Durumsal Atıflar Ölçeğinde (IPSAQ) Spontan Dışsal Negatif Durumsal Atıf yapma ve Spontan Dışsal Durumsal Atıf yapma maddelerinde Bipolar Bozuklukta Eşlik Eden Psikoz Yüksek Risk Sendromu bulunmayan grubun daha fazla spontan negatif dışsal durumsal ve spontan dışsal durumsal yaptığı gösterilmiştir. Ancak tüm örneklem dahil edilerek boyutsal olarak sosyal bilişle ilişkili olabilecek faktörlerin araştırıldığı korelasyon analizlerinde sosyal bilişsel testler ile negatif belirtiler, prodromal pozitif psikotik belirtiler ve düşünce bozukluğu arasında bazı zayıf ancak istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler tespit edilmiştir. İşlevselliğin ölçüldüğü testlerin analiz sonuçlarında da Bipolar Bozuklukta Eşlik Eden Psikoz Yüksek Risk Sendromu bulunan grubun hem premorbid işlevselliğinin hem şimdiki işlevselliğinin diğer gruba kıyasla daha bozuk olduğu gösterilmiştir. Korelasyon analizi sonuçları işlevsellikteki bu bozulmanın negatif belirtiler, prodromal pozitif psikotik belirtiler ve düşünce bozukluğu ile anlamlı bir ilişki içerisinde olabileceğine işaret etmektedir. Sonuç: Sonuçlarımız Bipolar Bozuklukta Eşlik Eden Psikoz Yüksek Risk Sendromu bulunan grubun diğer gruptan klinik bazı özellikler, scheneiderian belirtiler, işlevsellik, apati ve dürtüsellik açısından farklılaştığına işaret etmektedir. Yapısal düşünce bozukluğu, nörobilişsel testler ve sosyal bilişsel testler arasında gruplar arasında anlamlı bir farklılık izlenmemiş olması altta yatan kognitif bozulma biçimi haricinde farklı türde mekanizmaların araştırılması gerektiğini düşündürmektedir. Bu mekanizmaların aydınlatılması klinik açıdan değerli olacaktır. Düşünce bozukluğu, nörokognisyon ve sosyal kognisyon açısından grupların fark göstermeyişi bir yandan bu alanlardaki bozulmaların belirli bir tanı grubu ile sınırlı olmayıp bir spektrum üzerinde değişen şiddette bulunduğuna işaret etmekte olup beklenen bir bulgudur. Boyutsal değerlendirmelerimizde ise sosyal biliş ve işlevsellikle ile negatif belirtilerin, prodromal psikotik belirtilerin, düşünce bozukluğunun ve şizotipinin şiddeti arasında bir ilişki olabileceğinin gösterilmesi de spektrum üzerinde değişen şiddette bulunan sendromlarla ile karşı karşıya olduğumuz görüşünü desteklemektedir. Bizim sonuçlarımız hastalıkların çok boyutlu yapısına dikkat çekmektedir. Spesifik ve kişiye özgü müdahalelerin yapılabilmesi için bipolar bozukluğun kognitif açıdan heterojen yapısı göz önünde bulundurularak alt gruplar tanımlanmalıdır. Bipolar bozukluğun erken döneminde psikoz için risk teşkil eden ötimik dönem bulguları fark edilirse tıpkı ilk atak psikoz öncesi dönemdeki gibi erken müdahale stratejileri geliştirilebilir. Doğru müdahale stratejilerini geliştirebilmek için psikoz riskini, kinik gidiş ile ilgili yordayıcıları fark etmek önemlidir. Elde ettiğimiz veriler ileride prospektif olarak bipolar bozukluktan spektrumun psikoz ucundaki bir bozukluğa dönüşümü inceleyecek çalışmalara katkı sunacaktır. Ayrıca psikotik bozukluğa dönüşümü yordayan faktörler kullanılarak geliştirilecek olan risk hesaplayıcı çalışmalarına öncülük edecektir.

Simge Uzman Özbek
Dokuz Eylül University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofrenide semptomatik remisyonun belirleyicileri: Bilişsel işlevler, pozitif ve negatif belirtiler, tedavi uyumu ve diğer klinik özellikler ile ilişkisi

Giriş: Şizofreni, bilişsel işlev bozukluklarının da eşlik ettiği birçok belirtinin bir arada görüldüğü, yaşam kalitesini olumsuz etkileyen, morbidite ve mortaliteyi artıran ağır bir mental bozukluktur. Şizofrenide hastalığın seyri ve şiddeti bireysel farklılıklar göstermektedir. Belirtilerin belli bir süre boyunca kontrol altında olduğu ve kişinin işlevselliğinin atak dönemlerine göre daha iyi olduğu semptomatik remisyon dönemleri, şizofreni hastalarında en önemli tedavi hedefleri arasındadır. Yöntem: Psikoz polikliniğinde düzenli takip edilen 122 hasta içerisinden 10 yıllık uzunlamasına bir izlem süreci sonunda tekrar değerlendirilen 34 hastanın hem 10 yıl önceki, hem de günümüzdeki sosyodemografik özellikleri, klinik parametreleri ve bilişsel işlevleri ile şimdiki semptomatik remisyon durumu arasındaki ilişki analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya toplam 34 hasta katılmıştır. Katılımcılardan 17 tanesinin (%50.0) semptomatik remisyonda olduğu bulunmuştur. Günümüzdeki semptomatik remisyon durumu ile günümüzdeki Klinik Global İzlenim Ölçeği (CGI), Pozitif ve Negatif Belirtiler Ölçeği (PANSS), Şizofreni Hastalarında Yaşam Niteliği Ölçeği (ŞYNÖ), Akıl Hastalığına İçgörüsüzlük Ölçeği (AHİÖ) puanları ile bilişsel işlevlerden İz Sürme Testi-A (İST-A), İz Sürme Testi-B (İST-B), Sayı Sembol Testi (SST), Wisconsin Kart Eşleme Testi- Toplam hata (WCST-H), Sayı Menzili Testi- Geriye doğru (G-SMT), İşitsel Üçlü Sessiz Harf Sıralama Testi (İÜSHST), Stroop Testi-İnterferans Süresi (ST-İ) ve interferans hataları (ST-İH) puanı ilişkili bulunmuştur. Günümüzdeki semptomatik remisyon ile, 10 yıl önceki CGI, PANSS Negatif Belirtiler Alt Ölçeği (PANSS -), Calgary Depresyon Ölçeği (CDÖ), ŞYNÖ ve AHİÖ, bilişsel işlevlerden İST-A, İST-B, SST, WCST-Kategori sayısı (WCST-K) puanları ilişkili bulunmuştur. Sonuç: Semptomatik remisyon ile hem 10 yıl önce, hem de günümüzde ilişkili bulunan hastalık şiddeti, negatif semptomlar, içgörü düzeyi ve bilişsel işlevlerden işlemleme hızı semptomatik remisyon için tutarlı öngördürücüler olabilir. 10 yıl öncesinde değerlendirilmemiş olan, ancak günümüzdeki değerlendirmede semptomatik remisyon ile ilişkili bulunan eğitim yılı, tedavi uyumu, işlevsellik düzeyi ve geçmişteki semptomatik remisyon hali de uzun dönemde semptomatik remisyonu öngördürebilir. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, bilişsel işlevler, semptomatik remisyon.

Belirti ve semptomlarBilişsel işlevlerPsikiyatrik hastalıklar+2
Eldem Güvercin
Dokuz Eylül University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise özkıyım girişimi ile başvuran hastalarda, psikiyatrik değerlendirmenin etkisi

Giriş ve amaç: Özkıyım girişimi, kişinin kendi kendine uyguladığı, ölümle sonuçlanmayan ancak ölme niyetinin kanıtı (açık veya örtük) olan, potansiyel olarak zarar verici eylemler olarak tanımlanır. Bu araştırmada amacımız özkıyım girişimi ile acil servise başvuran hastalara taburculuk sonrası ilk bir hafta içinde poliklinik randevusu düzenleme şeklindeki temas artırma müdahalesinin tekrarlayan özkıyım girişimi oranına etkisini istatistiksel olarak değerlendirmektir. Yöntem: 1 Ocak 2015 tarihinden 31 Aralık 2018 tarihine kadar DEÜ Acil servisine özkıyım girişimi nedeniyle başvurmuş olan 989 kişiden 154 kişi ile 1 Aralık 2021 – 1 Ekim 2022 tarihleri arasında yüz yüze veya online görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Bu kişilerle yapılan görüşmelerden elde edilen bilgiler ile sosyodemografik veri formu, klinik veri formu ve özkıyım girişiminin özellikleri ve yapılan müdahaleler ile ilgili veri formu doldurulmuştur. Elde edilen veriler ile taburculuk sonrası ilk bir hafta içinde poliklinik randevusuna gelme durumu ile tekrarlayan özkıyım girişimi arasındaki ilişki analiz edilmiştir. Bulgular: Acil servise özkıyım girişimiyle başvuran bireylerden taburculuk sonrası ilk bir hafta içinde düzenlenen psikiyatri randevusuna gelmeyenlerin tekrarlayan özkıyım girişimi olasılığının, randevuya gelenlere göre iki kat fazla olduğu saptanmıştır (p=0,04). Bir işte çalışmayan bireylerin çalışan bireylere göre tekrarlayan özkıyım girişimi olasılığı 2,5 kat daha fazla bulunmuştur (p<0,01). Bireyin esrar dışında bir psikoaktif madde kullanımı olması (p=0,02), psikiyatrik bir tanısının bulunması (p<0,01) ve geçmişte özkıyım girişimi öyküsünün bulunmasının (p<0,001) tekrarlayan özkıyım girişiminde bulunma olasılığını arttırdığı bulunmuştur. Sonuç: Bulgularımız, özkıyım girişimiyle acil servise başvuran hastalar taburcu edildikten sonra ilk yedi gün içinde planlanan ek bir erken randevunun yeniden özkıyım girişimi riskini azalttığını göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Özkıyım girişimi, suisidoloji, konsültasyon ve liyezon psikiyatrisi, acil psikiyatri

Acil servis-hastaneAcil tıpPsikiyatri+6
Mehmet Emin Demir
Dokuz Eylül University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Halüsinasyonların psikotik belirteçlerle ilişkisi

Amaç: Halüsinasyonlar birçok psikopatolojinin belirti kümesinde yer almakta ve psikotik benzeri yaşantılar olarak yaygın şekilde psikiyatri pratiğinde karşımıza çıkmaktadırlar. Bir kısmı süreklilik hipotezi içinde psikotik bozukluk sürecinin parçası olurken, bir kısmı ise psikotik olmayan bozukluklar tanı kümesinde yerini almaktadır. Halüsinasyonlar, bu iki tanı kümesindeki varlığıyla önemli bir çalışma alanı sunmakta ve oluşum mekanizmalarının incelenmesi tanısal açıdan önem kazanmaktadır. Literatürde şizofreni ve psikotik bozuklukla ilgili oldukça fazla çalışma yer almakta, klinik ve psikometrik ölçümlerin bu gruptaki davranışları iyi bilinmektedir. Klinik olarak önemli diğer bir nokta ise psikiyatri rutininde tanısal süreçlerdeki nesnel ölçümlerin az sayıda ve yetersiz olmasıdır. Bu alanda bilgisayarlı analiz yöntemleri tanısal süreçte nesnel bir bakış açısı kazanmamızda yol gösterici olabilir. Bu çalışmada psikotik bozuklukların yıllar içinde tanımlanan özelliklerinden yola çıkarak, bu belirteçlerin psikotik olmayan bozukluklardaki rolü karşılaştırmalı olarak incelenmektedir. Bu sayede, klinik bulgular, düşünce dil alanı, nörobiliş ve sosyal biliş boyutlarına bütüncül bir yaklaşım geliştirme imkanı bulurken aynı zamanda katılımcıların ses kayıtları üzerinden gerçekleştirilen makine öğrenmesi algoritmaları sınıflama analizleriyle bu yaklaşıma nesnel bir tutarlılık kazandırmak hedeflenmiştir. Yöntem: Çalışmaya dahil edilen 18-45 yaş arası katılımcılardan 28 katılımcı Psikotik Halüsinasyon Grubunu oluştururken, Psikotik olmayan Halüsinasyon Grubunda 29 katılımcı bulunuyordu. Katılımcılara Pozitif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (Scale for Assesment of Positive Symptoms - SAPS), Kısa Negatif Belirtiler Ölçeği (Brief Negative Symptom Scale - BNSS), Hamilton Depresyon Ölçeği (Hamilton Depression Rating Scale - HDRS) araştırmacı tarafından uygulandı. Ayrıca katılımcılara, Disosiyatif Yaşantılar Ölçeği (Dissosiative Experiment Scale - DES), Borderline Kişilik Envanteri (Borderline Personality Inventory -BPI), Çocukluk Çağı Travmalar Ölçeği (Childhood Trauma Questionnaire - CTQ) ve Psikoz için Bilişsel Yanlılık Anketi (Cognitive Biases Questionnaire for Psychosis) öz değerlendirme ölçekleri verildi. Nörobilişsel ve Sosyal Bilişsel etkilenme uygun psikometrik testlerle değerlendirildi. Bilişsel yanlılıkları değerlendirmek için Boncuk Görevi ve Babbles Test uygulandı. Son olarak, hastalardan DISCOURSE protokolüne uygun olarak alınan ses kayıtları üzerinden, Düşünce ve Dil Ölçeği, Semantik olmayan Graf Analizi ve Akustik Ses Analizi uygulandı. Graf verileri ve Akustik veriler kullanılarak Random Forest Sınıflama Algoritması ile sınıflama analizleri yapıldı. Bulgular: Yapılan analizlerde pozitif psikotik belirti şiddeti Psikotik halüsinasyon Grubunda daha yüksekti. Amotivasyon faktörü için gruplar arası fark yokken, Expresyon faktörü Psikotik Halüsinasyon Grubunda Yüksek bulundu. Disosiyatif yaşantılar, borderline kişilik özellikleri ve çocukluk çağı travmaları ilgili öz değerlendirme ölçeklerinde Psikotik olmayan Halüsinasyon Grubunda daha yüksek olarak bulundu. Sayı sembolleri alanı haricinde Norobilişsel performans iki grupta da benzerdi. Sosyal Bilişsel testlerde Zihin kuramında Psikotik Halüsinasyon grubu daha hipomentalize cevaplar verme eğilimdeyken, Psikotik olmayan Halüsinasyon grubunda hipermentalizasyon belirgindi. Nesnel ölçümlerde, sonuca atlama yanlılığı, Psikotik Halüsinasyon Grubunda daha yüksek bulunurken, öz değerlendirme ölçeklerinde Psikotik olmayan Halüsinasyon Grubunda daha yüksek bulundu. Yapılan regresyon analizinde klinik verilerin tanı grubundaki ön görücülüğü % 84.9 olarak hesaplandı. Sınıflama analizlerinde Random Forest algoritmasının başarısı ise Graf analizi için en yüksek %78.6 ve Akustik analiz için %75 olarak bulundu. Sonuç: Halüsinasyonları olan katılımcılarla yapılan bu çalışmada, halüsinasyonların psikotik ve psikotik olmayan bozukluklarda farklı mekanizmalarla meydana geldikleri görülmüştür. Zihin kuramında hipomentalizasyonun varlığı klinik olarak Psikotik Bozukluk tanısına yaklaştırırken, Hipermentalizasyonun varlığı Psikotik olmayan Bozukluklar için anlamlı bulunmuştur. Nesnel ve öznel bilişsel yanlılık ölçümleri arasındaki fark ise bilişsel fonksiyonlarda metakognisyonun önemine işaret etmektedir. Yapılan klinik ölçümler ve sınıflama analizleri birbirleriyle tutarlı bulunmuş olup, yüksek ve anlamlı bir tanısal ön görücülüğe sahiptir. Nesnel bir tanı aracı geliştirmek için daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.

Belirti ve semptomlarBilişsel yanlılıkHalüsinasyonlar+6
Mahmut Koçoğlu
Dokuz Eylül University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metamfetamin kullanan hastalarda klinik ve sosyodemografik özellikler

Giriş ve Amaç: Metamfetamin(MA)'in yasadışı kullanımı, küresel olarak büyüyen bir halk sağlığı sorunudur ve bir sıra olumsuz etkilere neden olur. MA kötüye kullanımı dünya çapında büyüyen bir salgındır. Dünyada 15 milyondan fazla insan kokain kullanıcısı, ∼ 10 milyon insan eroin kullanıcısı, 35 milyondan fazla insan düzenli olarak MA dahil amfetamin kullanmaktadır. MA bağımlılık yapan bir santral sinir sistemi (SS) uyarıcısıdır ve MA'nın tekrar tekrar kullanılması beyindeki dopaminerjik ve serotonerjik yollarda uzun süreli hasara neden olmaktadır. MA kullanıcılarının klinik ve sosyo-demografik özelliklerinin araştırılması, bu bağımlılığın ciddiyetinin anlaşılması ve etkili önleme ve tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi için önemlidir. Elde edilen sonuçlar, bu bağımlılıkla mücadelede daha etkili stratejiler ve rehabilitasyon programları geliştirilmesine katkı sağlayabilir. MA kullanımı, toplumun sağlığını ve sosyal uyumunu etkileyen önemli bir konudur. Bu nedenle, politika yapıcılar, sağlık uzmanları ve toplum liderleri, bu sorunla etkin bir şekilde mücadele edebilmek için araştırmalara dayalı önlemler geliştirmeye odaklanmalıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Alkol ve Madde Bağımlığı Uygulama ve Araştıma Merkezine başvuran Temmuz 2018-Temmuz 2023 tarihleri arasında MA kullanan hastaların bilgileri retrospektif olarak incelendi. Veriler Kişisel bilgi formu ile toplandı. Çalışmaya eksiksiz verileri olan, DSM-V'e göre uyarıcı kullanım bozukluğu tanı kriterlerini karşılayanlar, 18-65 yaş aralığında olan, okur-yazar olan 500 hasta dahil edildi. 18 yaş altı, 65 yaş üstü olgular, psikiyatrik hastalık öyküsü olan hastalar, nörolojik hastalık öyküsü olan hastalar, zeka geriliği varlığı olan olgular araştırma dışı bırakıldı. Hastaların arşiv ve bilgi yönetim sistem taraması yapıldı. Bulgular: Yapılan analiz sonuçlarına göre, yaştaki 1 birimlik artış psikotik semptom görülme ihtimalini %5,6 (1-OR; OR: 0,946; %95 CI: (0,909-0,985); p=0,007) düşürmektedir. Aynı şekilde, semptom varlığı üzerinde çalışma durumunun da anlamı bir etki gösterdiği anlaşılmaktadır (OR: 2,103; %95 CI: (1,221-3,625); p=0,007). Çalışmayan kişilerde Psikotik semptom görülme ihtimali, çalışan kişilere göre 2,103 kat daha yüksektir. Kendine zarar verme öyküsü olan hastalarda ise, psikotik semptom görülme ihtimali, bu davranışın görülmediği kişilere göre 1,778 kat daha fazladır (OR: 1,778; %95 CI: (1,026-3,083); p=0,040). Çalışmada yer alan diğer parametrelerin, MA kullanımına bağlı Psikotik semptom varlığı üzerinde herhangi anlamlı bir etkisi görülmemiştir (p>0,05). Sonuç: Bir halk sağlığı problemi olarak görülen madde kullanım sorunundan bireylerin kendini korumada dikkat etmesi gerekli hususlar hem tedavisi sonlanıp uyum sürecinde olanlar hem de hiç kullanmayanlar için ifade edilmektedir. Özellikle genç bireylerin sigara kullanmamaları, sportif faaliyetlere yönelmeleri, hobilerle ilgilenmeleri, alkollü ortamlardan uzak kalmaları tavsiye edilmektedir. Madde kullanımı olup uyum sürecinde olanlar için ise psikolojik ve sosyal destek alarak bu sürecin olumsuz etkilerinden kendilerini korumaları ve bozulan ilişki yapılarını sağlıklı olarak yeniden kurmak için girişimlerde bulunmaları önerilmektedir.

Ilgar Fatalıyev
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni hastaları ile psikotik özellikli bipolar duygudurum bozukluğu I hastaları, hasta kardeşleri ve sağlıklı kontrol gruplarında silik nörolojik bulgular ve minör fiziksel anomalilerin karşılaştırılması

ÖZET Giriş ve Amaç: Şizofreni ve psikotik belirtili bipolar I bozukluğu genç yetişkin çağlarda başlar ve kronik seyirlidir. Şizofreni hastalarında ara dönemlerde negatif ve bilişsel belirtiler devam ederken bipolar bozukluk hastalarının genelde, ara dönemlerde işlevsellikleri daha iyidir. Her iki bozukluk genetik olarak yüksek oranda kalıtılır; sanrı, varsanılar, silik nörolojik belirtiler (SNB), minör fiziksel anomaliler (MFA) gibi bulgular gösterebilir. Sanrı ve varsanı gelişimi, bilişel belirtiler, minör fiziksel anomaliler, silik nörolojik belirtiler ikinci trimestrdeki nöron göçü gibi nörogelişimsel etmenlere, sinaptik budanma dönemlerindeki beynin yeniden şekillenmesine bağlı oluşabilir. Her iki mekanizma nörogelişimsel hipotezi destekler. SNB ve MFA, hem şizofreni hem bipolar duygulanım bozukluğu hastalarında sağlıklı insanlara oranla daha sık saptanmaktadır. SNB ve MFA'nın şizofreni ve bipolar bozukluk hastalarının birinci derece yakınlarında da sağlıklı kontrollere göre daha sık olduğu gözlenmiştir. Bipolar bozukluğun alt tipleri birbirinden farklıdır ve bir kısmında psikotik belirti gözlenmez. Kardeş çalışmaları, birinci derece yakınların seçimsiz alındığı çalışmalara göre genetik farkı yöntemsel olarak daha etkin gösterir. Bizm araştırmamızda üç temel özgün yön vardır. İlk olarak; SNB ve MFA'nın şizofreni, psikotik özellikli bipolar I bozukluk hastaları, sağlıklı kontroller ve kardeşlerle karşılaştırıldığı bir çalışma bizim bilebildiğimiz kadarıyla tespit edilememiştir. İkinci olarak; SNB ve MFA açısından izole psikotik özellikli bipolar I bozukluk hastalarını, kardeşler ve sağlıklı kontroller ile karşılaştıran çalışma bulunamamıştır. Son olarak, DSM 5 sonrası (Şizotipal kişilik bozukluğu ve prodrom şizofreninin DSM 5'te şizofreni spektrum bozuklukları içerisine alınması ile) hastalık öncesi belirtilerin şizofreni kardeşleri ve psikotik özellikli bipolar I hasta kardeşlerinde sağlıklı kontrollerden farklı olup olmadığını araştıran öncü araştırmalardan olmasıdır. Bu çalışmada; a) Psikotik özellikli bipolar I bozukluk hastaları ile şizofreni hastalarının MFA ve SNB açısından farklı olup olmadığı, b) SNB ve MFA'nın şizofreni için state/trait marker adayı olup olmadığı, c) SNB ve MFA'nın psikotik özellikli bipolar I bozukluk hastaları için state/trait marker adayı olup olmadığı, d) Psikotik özellikli bipolar I bozukluk hasta kardeşlerinin, şizofreni hastalarının kardeşlerinden ve sağlıklı kontrollerden şizotipi belirtileri açısından farklı olup olmadığı sorularına yanıt aranmıştır. Gereç ve Yöntem: Klinik olarak remisyonda olan 30 şizofreni hastası, 30 psikotik özellikli bipolar I bozukluk hastası, 30 sağlıklı şizofreni kardeşi, 30 sağlıklı psikotik özellikli bipolar I bozukluk kardeşi ve 30 sağlıklı kontrol SNB ve MFA açısından karşılaştırıldı. Tüm gruplar yaş, cinsiyet, eğitim açısından istatistiksel olarak farksızdı. SNB için Nörolojik Değerlendirme Ölçeği (NDÖ), MFA için Minör Fiziksel Anomaliler Ölçeği (MFAÖ), işlevsellik düzeyi için Genel İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği (GDÖ), hastalık şiddetini ölçmek için şizofreni hastalarında Pozitif ve Negatif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (PANSS), bipolar bozukluk hastalarında Young Mani Değerlendirme Ölçeği (YMDÖ), büyüsel düşünce düzeyini ölçmek için hastaların sağlıklı kardeşlerinde ve kontrol grubunda Büyüsel Düşünce Ölçeği (BDÖ) kullanılmıştır. Bulgular ve Sonuç: Şizofreni hastaları, şizofreni kardeşleri ve sağlıklı kontrollerden hem NDÖ toplam puanı olarak hem de alt ölçeklerde daha düşük skorlara sahipti. Psikotik özellikli bipolar bozukluk hastaları da, NDÖ toplam skoru açısından şizofreniye benzer şekilde hem bipolar kardeşlerinden hem de sağlıklı kontrollerden daha düşük skorlara sahipti. Motor koordinasyon (MK), karmaşık motor hareketlerin sıralanması (KMHS) alt ölçek skorları şizofreni hastalarında, kardeşlere ve sağlıklı kontrollere göre yüksek bulunmuştur. Şizofreni ve Psikotik özellikli bipolar bozukluk hastaları hiçbir alt ölçek ve NDÖ toplam puanı açısından birbirlerinden farklı bulunmamıştır. Şizofreni hastaları, şizofreni kardeşleri, psikotik özellikli bipolar bozukluk hastaları, bipolar kardeşleri ve sağlıklı kontroller arasında düşük kulak anomalisi farklı bulunmuştur. Düşük kulak anomalisinin şizofreni hastalarında şizofreni hastalarının sağlıklı kardeşlerinden, kardeşlerde ise sağlıklı kontrollerden daha sık olduğu saptanmıştır. Psikotik özellikli bipolar bozukluk hastalarında ise şizofreniye benzer şekilde düşük kulak anomalisi sıklığı yüksek iken, bipolar hastalarının sağlıklı kardeşleri sağlıklı kontrollerden farksızdır. Hem şizofreni hastalarının sağlıklı kardeşleri, hem de bipolar bozukluk hastalarının sağlıklı kardeşleri büyüsel düşünce ölçeği skorları açısından birbirlerinden ve sağlıklı kontrol grubundan farklı bulunmamıştır. Tartışma: Şizofreni hastaları, şizofreni kardeşleri ve sağlıklı kontrollerden hem NDÖ toplam puanı olarak hem de alt ölçeklerde daha kötü performans sergilemiştir. Psikotik özellikli bipolar bozukluk hastaları da, NDÖ toplam açısından şizofreniye benzer şekilde hem bipolar kardeşlerinden hem de sağlıklı kontrollerden daha kötü performans göstermektedir. Motor koordinasyon (MK), karmaşık motor hareketlerin sıralanması (KMHS) alt ölçek skorları şizofreni hastalarında, kardeşlere ve sağlıklı kontrollere göre yüksek bulunmuştur ve MK ile KMHS alt ölçek skorlarının şizofreni için hastalığa özgü state marker adayı olabileceği düşünülmektedir. Şizofreni ve psikotik özellikli bipolar bozukluk hastaları birbirleriyle karşılaştırıldığında hiçbir alt ölçek ve NDÖ toplam puanı açısından birbirlerinden farklı değildir. Bu haliyle NDÖ toplam puanı her iki hastalık için tipik bir trait marker adayı gibi gözükmektedir. Düşük kulak anomalisi şizofrenide ve şizofreni hastalarının sağlıklı kardeşlerinde kontrol grubundan fazla bulunmuştur. Psikotik belirtili bipolar bozukluk hastalarında ise şizofreniye benzer şekilde düşük kulak anomalisi sık iken, bipolar kardeşlerinde şizofreni kardeşlerinden farklı olarak bu anomali sıklığı gözlenmemektedir. Düşük kulak anomalisi bu nedenle bipolar bozukluk için state marker adayı, şizofreni için trait marker adayı gibi gözükmektedir. Şizofreni kardeşleri, bipolar bozukluk kardeşleri ve sağlıklı kontrol grubunda psikotik düzeyde olmayan eşik altı düşünce bozukluğu örüntüsü benzer bulunmuş olması tüm grupları etkileyen benzer olan birçok dini ve kültürel öge ile açıklanabilir. Anahtar Kelimeler: şizofreni, bipolar bozukluk, kardeş, silik nörolojik belirtiler, minör fiziksel anomaliler, büyüsel düşünce, düşük kulak

Bipolar bozuklukBüyüsel düşünceKardeşler+5
Derya Arslan
Akdeniz University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni-bipolar spektrumdaki yüksek riskli bireylerde negatif belirtilerin sosyal işlevsellik ve bilişsel bozuklukla ilişkisi

Amaç: Şizofreni ve bipolar bozukluk, genç yaşta başlayan, belirgin yeti yitimine yol açan, kalıtsallığı yüksek psikiyatrik hastalıklardır. Bu hastalıkları erken tanıma ve önleme amacıyla ailesel yüksek risk (FHR) grupları ile yapılan çalışmalar artmaktadır. Bu araştırmada, şizofreni ve bipolar bozukluk için ailesel yüksek riskli bireylerin negatif belirtiler, bilişsel işlevler ve sosyal işlevsellik açısından karşılaştırılması; negatif belirtilerin, bilişsel işlevler ve sosyal işlevsellikle ilişkisi ve bu klinik sonuçları yordayıcı faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: 44'ü şizofreni FHR ve 42'si bipolar bozukluk FHR olmak üzere 18- 29 yaş aralığındaki bireyler çalışmaya dahil edilmiştir. Katılımcılar DEUTF Psikiyatri polikliniğine başvurmuş şizofreni ve bipolar bozukluk tanılı hastaların birinci derece akrabaları ve polikliniğe başvuran kişilerden ailesel yüksek risk kriterlerini karşılayanlar arasından seçilmiştir. Katılımcıların negatif belirtileri BNSS ile, sosyal işlevsellik düzeyleri PSP ile ölçülmüştür. Nörobilişssel ve sosyal bilişsel yetiler değerlendirilmiştir. Bulgular: Şizofreni FHR grubunda bipolar bozukluk FHR grubuna göre negatif belirti şiddeti daha yüksek (p:0.006) ve sosyal işlevsellik düzeyi daha düşük (p:0.080) bulunmuştur. Tüm FHR'li bireylerde negatif belirtilerin şiddeti, sosyal 10 işlevsellik düzeyi ile negatif yönde ilişkili bulunmuştur (r:-0.703). Negatif belirtiler, ailesel yüksek risk grubu tipine göre sosyal işlevsellik düzeyini daha iyi öngörmüştür. Sonuç: Şizofreni ve bipolar bozukluk için ailesel yüksek riskli bireyler negatif belirtiler ve sosyal işlevsellikteki bozulmanın şiddeti açısından farklılık göstermekle birlikte, tüm grupta negatif belirtilerin sosyal işlevsellik düzeyini tanı grubundan daha iyi öngördüğü gösterilmiştir. Bu durum ailesel yüksek risk yaklaşımının kategorik değil bir süreklilik yaklaşımı çerçevesinde daha iyi ele alınabileceğine işaret etmektedir. Erken tanı ve önleme mühalelerinin etkili olabilmesi için daha büyük örneklemli ve uzunlamasına çalışmalara ihtiyaç vardır.

BilişBiliş bozukluklarıBilişsel işlevler+4
Çağrı Çimentepe Sezer
Dokuz Eylül University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 enfeksiyonu sonrası bilişsel işlevler

AMAÇ: COVID-19 sonrası bazı belirtilerin beklenenden uzun sürmesi sonucunda meydana geldiği düşünülen Uzun COVID'in önemli belirtilerinden biri de bilişsel problemlerdir. Hastalıktan haftalar hatta aylar sonra ortaya çıkabilen bilişler sorunların hangi bilişsel işlevlerden kaynaklandığı halen net olarak bilinmemektedir. Bu alandaki çalışmaların büyük kısmı hastalık sırasına veya hastalıktan hemen sonrasına ait çalışmalardır ve hastalık geriledikten sonra bilişsel işlev sorunlarının olup olmadığına dair bilgimiz azdır. Ek olarak, mevcut çalışmalarda yapılan nöropsikiyatrik değerlendirme, bilişsel işlevlerin farklı yanlarını kapsamamaktadır. Bu çalışmada COVID-19 sonrası, hastalığın üzerinden en az 6 ay geçtikten sonra bireylerin bilişsel işlevlerinin kapsamlı biçimde değerlendirilmesi hedeflenmiştir. YÖNTEM: Bu çalışmada İstanbul Tıp Fakültesi COVID-19 İzlem Polikliniğince izlenen, erken dönem bulgusu anosmi olan hastaların kayıtlarından yararlanarak pulmoner tutulum, ensefalopati, entübasyon ve hipoksi öykülerine ulaşılması ve bu bireylerde hastalıktan 6 ay sonra bilişsel işlevlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya bu özellikleri taşıyan toplam 135 kişi alınmıştır. Katılımcılara Beck Anksiyete ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği uygulanmıştır. Nöropsikiyatrik değerlendirme için Wechsler Bellek Ölçeği Geliştirilmiş Formu- Sayı Menzili Alt Ölçeği, Stroop Testi, İz Sürme Testi, Saat Çizim Testi, Sözel Akıcılık Testi, Öktem Sözel Bellek Süreçleri Testi yapmıştır. BULGULAR: COVID-19 tanısıyla yatarak tedavi gören hasta grubu ile ayaktan tedavi gören hasta grubu arasında karşılaştırılma sonucunda Öktem Bellek Süreçleri Testinde yatan hasta grubunda anlık bellek puanı ayaktan hasta grubuna göre daha düşüktü ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (Odds Oranı: 0,62, %95 Güven Aralığı: 0,44-0,87, p=0,006). SONUÇ: Özellikle yatarak tedavi gören hastalarda Uzun COVID olarak sık saptanan bilişsel şikayetlerin izlenmesi, çalışmamızın sonucuna göre de desteklenmektedir. Yatan hastalarda 6 ay sonrasında bilgiyi öğrenme ve kaydetmede sorun olduğu, belleğin etkilendiği gözlemlenmiştir. Bundan sonraki çalışmalarda daha uzun izlem süresinde, bilişsel belirtilerin sürüp sürmediğinin incelenmesi önemlidir.

Bilişsel işlevlerCOVID 19Enfeksiyonlar+3
Zhala Mursalova
İstanbul University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Majör depresif bozuklukta kardiyovasküler risk ve inflamatuar süreçler ilişkisinin araştırılması

Amaç: Kardiyovasküler hastalıklarla depresyon arasında yıllardır bilinen bir ilişki mevcuttur. Bu ilişkinin nedenine yönelik çok sayıda farklı hipotez bulunmaktadır. Bunlardan biri de kardiyovasküler hastalıklarla depresyon arasındaki ilişkiye inflamatuar süreçlerin aracılık ettiğine dair olan hipotezdir. Bu araştırmada majör depresif bozukluğu olan hastalarla sağlıklı kontrollerin kardiyovasküler risk ve NLRP3 inflamazomunu oluşturan biyomoleküller açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır. Depresyon hastalarında NLRP3 inflamazomunu oluşturan bileşenlerin ekspresyonlarının ve kardiyovasküler riskin sağlıklı kişilere göre daha yüksek olacağı ve depresyon şiddeti ile korelasyon göstereceği öngörülmüştür. Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvurmuş, majör depresif bozukluk tanısı almış, 21 maddelik Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçek puanı 18 ve üzerinde saptanmış 58 kişi ile, benzer yaş ve cinsiyet özelliklerine sahip, sağlıklı 58 kişi çalışmaya dahil edilmiştir. Kardiyovasküler risk değerlendirmesi için beden kitle indeksini içeren 10 yıllık Framingham Kardiyovasküler Risk Skorlaması kullanılmıştır. NLRP3, ASC, kaspaz-1 ve NEK7 proteinlerini kodlayan genlerin mRNA ekspresyonları gerçek zamanlı kantitatif PCR ile, plazma IL-1β seviyeleri ELISA ile belirlenmiştir. Bulgular: Depresyon hastalarında sağlıklı kişilere kıyasla NLRP3 (p=0,037) ve ASC (p=0,002) ekspresyonları artmış olarak bulunmuştur. Artan NLRP3 (p=0,046), ASC (p=0,003) ve NEK7 (p=0,011) ekspresyonlarının depresyon ihtimalini anlamlı olarak arttırdığı saptanmıştır. Sonuç: NLRP3 inflamazomunun depresyon oluşumunda rol oynadığı düşünülmektedir. Kardiyovasküler riskin depresyon ve NLRP3 inflamazomu ilişkisindeki rolünü değerlendirmek için farklı sosyodemografik özelliklere sahip örneklemlerde yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: depresyon, NLRP3, inflamazom, NEK7, IL-1β, kardiyovasküler risk

Depresif bozuklukDepresif bozukluk-majörKardiyovasküler hastalıklar+5
Fatih Özel
Dokuz Eylül University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofrenide pozitif belirtiler ile anksiyete ve dürtüsellik arasındaki ilişkinin sigara kullanımı üzerine etkisi

Amaç: Tütün kullanımı, erken yaşta ölümlerin ana nedenlerinden biri olup önlenebilir hastalık ve ölümlerin başlıca sebepleri arasındadır. Şizofreni hastalarında tütün kullanımı yaygındır. Şizofreni tanılı hastaların yüksek miktarda sigara içmesi self-medikasyon, antipsikotiklerin yan etkilerini azaltma, kognitif problemleri düzeltme, sosyal etkileşimi sağlama gibi farklı hipotezlerle açıklanmaya çalışılmıştır. Bu çalışmanın amacı Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı psikiyatri polikliniğinde şizofreni ve şizofreni spektrum bozukluğu tanısı ile izlenmekte olan hastaların pozitif ve negatif semptomlarının değerlendirilmesi, pozitif belirtilerin anksiyete ve dürtüsellik üzerine etkisinin belirlenmesi, sigara kullanma davranışının saptanması ve bunlar arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın örneklem grubunu Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı psikiyatri polikliniğinde ICD-10'a göre şizofreni, şizoaffektif ve şizofreniform bozukluk tanısı alan hastalar oluşturmuştur. Hastalar ardışık olarak çalışmaya alınmış olup, bu kişiler ile poliklinik muayenesi için başvuruda bulundukları gün tek bir görüşmeci tarafından yüz yüze görüşme yapılmıştır. Çalışmaya 150 hasta alınmıştır. Hastalara Olgu Veri Kayıt Formu, Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS), Barrat Dürtüsellik Ölçeği-11 (BIS-11), Fagerström Nikotin Bağımlılık Testi (FNBT), Durumluk- Sürekli Kaygı Envanteri (STAI) uygulanmıştır. Bulgular: Erkeklerin %94,3'ü, kadınların %82,3'ü (p=0,018) şizofreni tanılı saptandı. Erkeklerin %45,5'u, kadınların %17,7'si (p=0,001) sigara; erkeklerin %36,4'ü, kadınların %12,9'u (p=0,005) alkol kullanıyordu. Erkekler ve kadınlar arasında FTNB açısından anlamlı farklılık yoktu (p=0, 785). PANSS, STAI ve BIS-11 ölçek puanları erkekler ve kadınlar arasında anlamlı farklılık göstermemiştir. Hastalar yüksek ve düşük pozitif PANSS puanlarına göre iki gruba ayrıldığında sosyodemografik açıdan medeni durum dışında (p=0,002) anlamlı farklılık saptanmamıştır. Yüksek ve düşük pozitif PANSS grupları arasında psikiyatrik yatış sayısı (p=0,007) ve kullanılan antipsikotik türleri (p=0,019) açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Bu iki grup arasında sigara kulanımı (p=0,604) ve FNBT (p=0,187) açısından anlamı sonuçlar elde edilemezken; anksiyete ve dürtüsellik açısından istatistiksel olarak anlamlı (p< 0,001) sonuçlar elde edilmiştir. PANSS pozitif (p=0,563) ve negatif (p=0,979 ) alt ölçek puanları ile sigara kullanımı arasında ilişki saptanmamıştır. PANSS pozitif alt ölçek puanı ile anksiyete (p< 0,001) ve dürtüsellik (p< 0,001) arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönde orta düzeyde korelasyon bulunurken; FNBT arasında (p=0,379) anlamlı ilişki saptanmamıştır. STAI anksiyete puanları ve BIS-11 dürtüsellik puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı (p< 0,001) pozitif yönde orta düzeyde korelasyon mevcuttur. STAIDurumluk anksiyete (p=0,262), Sürekli anksiyete (p=0,449) ve BIS-11 dürtüsellik puanları (p=0,255) ile FNBT arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Örneklemimizde sigara kullanım oranları psikiyatri kaynaklarında belirtilenden daha düşük olup, ülkemiz genel toplum örneklemi ile benzerlik göstermektedir. Çalışmamızın sonuçları pozitif ve negatif belirtilerin sigara kullanımı ile ilişkisi olmadığını göstermiştir. Yazında bununla ilgili çelişkili sonuçlar mevcuttur. Aynı şekilde pozitif belirtilerle sigara bağımlılık derecesi hakkında da anlamlı sonuç elde edilememiştir. Bu durum metadolojik farklılıklar ve örneklem büyüklüğü gibi değişkenlerden kaynaklanıyor olabilir. Pozitif belirtilerin anksiyete ve dürtüsellik ile anlamlı şekilde ilişkili olduğu saptanmıştır. Yazında da benzer sonuçlar mevcuttur. Şizofreni hastalarında anksiyete ve dürtüselliğin artmış şiddet eğilimi ve öz kıyım riski ile ayrıca daha kötü işlevsellik ile ilişkisi mevcut olup pozitif belirtileri kontrol etmek bu alanlarda riski azaltmak anlamında yarar sağlayabilir. Pozitif belirtileri baskın olan hastaların klinik değerlendirmelerinde bu riskler göz önünde bulundurumalıdır. Anksiyete belirtilerinin dürtüsellik ile olan anlamlı ilişkisi, anksiyete belirtilerine yönelik gerek farmakolojik gerek nonfarmakolojik tedavileri etkin olarak kullanmanın gerekliliğine işaret edebilir.

AnksiyeteDürtüsel davranışNikotin+2
Mervegül Ertekin Şimşek
Dokuz Eylül University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Birinci kuşak antipsikotik, klozapin ve klozapin dışındaki diğer ikinci kuşak antipsikotikleri kullanan şizofreni hastalarının optik koherens tomografi sonuçlarının kontrol grubu ile karşılaştırılması

Son yıllarda, invaziv olmaması, kolay uygulanması ve zaman kazandırması gibi özellikleri nedeniyle optik koherens tomografi (OKT), şizofrenideki nöronal dejenerasyonu araştırmak amacıyla çeşitli araştırmacılar tarafından kullanılmış ve sağlıklı kontrollere göre retinal yapılarda bazı değişiklikler tespit edilmiştir. Ancak, Antipsikotik (AP) ilaçların şizofrenideki OKT bulguları üzerine etkisi henüz aydınlatılmamıştır. Biz bu çalışmada, şizofreni hastalarının aldıkları AP tedavi alt grubunun OKT bulgularına etkisini incelemeyi amaçladık. Çalışma, Adıyaman Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi psikiyatri polikliniğinde Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı, Beşinci Baskı (DSM-5) tanı kriterlerine göre şizofreni tanısıyla takip edilen; düzenli olarak birinci kuşak antipsikotik grubu (BKAG), ikinci kuşak antipsikotik grubu (İKAG) ve klozapin grubu (KG) olmak üzere üç farklı gruptan antipsikotik ilaç kullanan hastalar ve sağlıklı kontrollerden oluşturuldu. Bu geriye dönük çalışmada, hasta grubu aynı zamanda tedaviye dirençli şizofreni (TDŞ) ve tedaviye dirençli olmayan şizofreni (TDOŞ) diye iki ayrı gruba ayrıldı. Hasta kayıt sisteminden elde edilen sosyodemografik veri formu ve psikometrik ölçekler kullanıldı. Bir spektral OKT cihazı vasıtasıyla ölçülmüş, her iki göze ait retina sinir lifi tabakası (RSLT), ganglion hücre tabakası (GHT), iç pleksiform tabaka (İPT) ve koroid tabakası kalınlığı verileri incelendi. Sağlıklı kontrol grubu olarak hastalık tanısı olmayan ve ilaç kullanmayan kişiler alındı. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 22.0 paket programı kullanıldı ve istatistiksel anlamlılık düzeyi (p değeri) 0.05 ya da altı olarak belirlendi. İçleme ve dışlama kriterleri esas alınarak çalışmaya, 82 hasta (18 kadın, 64 erkek) ve 50 sağlıklı kontrol (18 kadın, 32 erkek) dâhil edildi. Her iki cinsiyet için de kontrol grubu ile hasta grubu arasında; BKAG, İKAG ve KG'nin kendileri arasında yaş açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu (p<0.05). Hasta grubunun eğitim ve çalışma durumunun kontrol grubuna göre daha düşük olduğu, medeni durum açısından da evlenmemiş olma oranlarının hasta grubunda daha fazla olduğu görüldü (p<0.05). TDŞ grubunda, TDOŞ grubuna göre bozukluk şiddeti göstergesi olan pozitif ve negatif sendrom ölçeği (PANSS) ve klinik global izlenim ölçeği (KGİÖ) skorları, yatış ve atak sayısı daha yüksekti (p<0.05). RSLT ve alt parametreleri açısından, hasta grubu ile kontrol grubu arasında; kontrol grubu ile TDŞ ve TDOŞ grupları arasında ve kontrol grubu ile BKAG, KG, İKAG arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar saptandı (p<0.05). Şizofreni hastalarında kontrol grubuna göre TDŞ grubunda daha belirgin olmak üzere GHT ve İPT açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanırken (p<0.05); BKAG, İKAG ve KG kendi aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0.05). Koroid tabakası kalınlığı açısından her iki göz için de İKAG'ın en yüksek değere sahip olduğu, kontrol, KG ve BKAG değerlerinin sırasıyla azalarak İKAG'ı takip ettiği, İKAG ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlılık bulunmadığı (p>0.05); İKAG ile KG ve BKAG arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu (p<0.05); kontrol grubu ile BKAG arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu (p<0.05) görüldü. Bulgularımız literatür eşliğinde değerlendirildiğinde; sosyodemografik verilerimizin, şizofreniye bağlı ortaya çıkan bilişsel ve sosyal işlevsellik kaybını destekler nitelikte olduğu görülmektedir. Tedaviye direnç, hastalık süreci ile ilişkili parametreleri olumsuz yönde etkilemektedir. RSLT alt parametlerinin hasta gruplarında kontrol grubuna göre farklı olması, aksonal dejenerasyonun bir göstergesi olarak değerlendirilmiştir. Şizofreninin GHT ve İPT'de incelmeye neden olduğu, bu parametreler ile tedaviye direnç arasında negatif yönde ilişki olduğu görülmüştür. Bu bulgular şizofreninin nörodejeneratif bir bozukluk olduğunu ve yine bozukluğun şiddeti ile doğru orantılı olarak bu nöronal dejenerasyonun arttığını göstermeştir. İKAG, KG, BKAG arasında, GHT ve İPT açısından anlamlı fark olmaması, nöronal dejenerasyonun patofizyolojisinde kullanılan ilaçlardan ziyade hastalığın seyri ve şiddetinin daha önemli bir rol oynadığını düşündürmüştür. Koroid tabakası açısından, İKAG'ın kontrolden daha kalın, BKAG ve KG'den daha ince olması, İKA'ların metabolik parametreleri bozması ile ilişkilendirilmiştir. KG'de koroid kalınlığının İKAG ve kontrollere daha ince olması, klozapin kullanan hastaların tedaviye dirençli olması ve klozapinin antiinflamatuar özelliği ile ilişkilendirilmiştir. BKAG'ın koroid tabaka kalınlığının diğer ilaç alt gruplarına ve kontrol grubuna göre daha ince olması, BKA'ların literatürle de uyumlu olarak günlük pratikte İKA'lara yeterli cevap alınmadığında kullanılması, klozapine geçiş öncesinde bir ara basamak tedavisi gibi değerlendirilmesi ve hatta klozapine cevap vermeyen tedaviye dirençli şizofrenide yeniden BKA'ların kullanılması ile ilgili olabileceği düşünülmüştür.

Mehmet Hamdi Örüm
Adıyaman University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adıyaman Üniversitesi Eğitim ve Araştırma hastanesi psikiyatri bölümünde takip edilen, duygudurum bozukluğu tanısı alan hastaların, sosyodemografik verilerinin, psikometrik ölçek sonuçlarının ve optik koherens tomografi verilerinin geriye dönük olarak (retrospektif) incelenmesi

Son yıllarda, nöronal dejenerasyonu araştırmak amacıyla; girişimsel olmayan, kolay uygulanan ve retinanın güvenilir şekilde, hızlı değerlendirilmesi imkanı sağlayan optik koherens tomografi (OKT) birçok alanda kullanılmaya başlanmıştır. Yapılan araştırmalar neticesinde; bipolar hastaların sağlıklı kontrollere göre retinal yapılarında bazı değişiklikler olduğu tespit edilmiş ancak; bipolar bozukluk tedavisinde sıklıkla kullanılan lityum, valproik asit ve antipsikotik gibi ilaçların, OKT parametreleri üzerine etkisi henüz bilinmemektedir. Bu çalışmamızda, bipolar bozukluk tanılı hastaların, kullandıkları ilaçların (lityum, valproik asit ve antipsikotik) OKT parametreleri üzerine etkisini incelemeyi amaçladık. Çalışma, Adıyaman Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi psikiyatri polikliniğinde Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı-5 (DSM-5) tanı ölçütlerine göre bipolar bozukluk tanısı ile izlenen hastalar ve sağlıklı kontrollerden oluşmaktadır. Ayrıca hasta grubuda düzenli olarak lityum, valproik asit (VPA) ve antipsikotik (AP) ilaçlardan herhangi birinin kullanımına göre 3 alt gruba ayrıldı. Hasta kayıt sisteminden elde edilen sosyodemografik veri formu ve psikometrik ölçekler kullanıldı. Bir spektral OKT cihazı ile ölçülen her iki göze ait retina sinir lifi tabakası (RSLT), ganglion hücre tabakası (GHT), iç pleksiform tabaka (IPT) ve koroid tabakası kalınlığı verileri incelendi. Sağlıklı kontrol grubu olarak hastalık tanısı olmayan ve ilaç kullanmayan kişiler alındı. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 21 paket programı kullanıldı ve istatistiksel anlamlılık düzeyi (p değeri) 0,05 ya da altı olarak belirlendi. Çalışmamıza 100 hasta (48 kadın, 52 erkek) ve 50 sağlıklı kontrol (32 kadın, 18 erkek) dâhil edildi. İlaç alt gruplarında kadın ve erkek oranları benzer bulundu (p>0,05). Hasta grubunun kontrol grubuna göre evli olma oranı anlamlı olarak düşük, bekâr ve dul yüzdesi ise daha yüksek olduğu tespit edildi (p<0,05). İlaç alt gruplarına baktığımızda ise medeni durum açısından aralarında anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0,05). Hasta grubunda çalışmayan oranı kontrol grubundan yüksek olup aralarında anlamlı bir faklılık olduğunu saptandı (p<0,05). Hasta gubunun ilaç alt grubunda meslek değerlendirmesinde ise lityum ve antipsikotik kullananlar, valproik asit kullananlara göre çalışmıyor oranını daha yüksek ve aralarında anlamlı bir farklılık saptandı (p<0,05). Hasta grubunun kontrol grubuna göre eğitim seviyesi anlamlı düzeyde düşük olduğu saptandı (p<0,05). Hasta ilaç alt grupları arasında yapılan karşılaştırmada ise eğitim durumu açısından farklılık saptanmadı (p>0,05). İlaç alt gruplarında yer alan lityum, VPA ve AP kullanan bireylerin toplam hastaneye yatış sayılarının birbirine yakın olduğu ve aralarında anlamlı farklılık olmadığı saptandı. İlaç alt gruplarında yer alan lityum, VPA ve AP kullanan bireylerin ilaç kullanım süreleri (yıl) incelendiğinde AP kullanan hastaların ilaç kullanım süreleri daha kısa iken lityum kullananlarda ise daha uzun ve aralarında anlamlı bir farklılık olduğu saptandı (p<0,05). Optik koherens tomografi parametrelerini değerlendirdiğimizde; RSLT alt parametrelerinde; hasta grubunda kontrol grubuna göre kısmi incelmeler olduğu, hatta bazı alt tiplerde (sol N, sol NI, sağ NI, sağ TS, sol TS, sağ TI, sol TI ) bu incelmenin anlamlı düzeyde olduğu tespit edildi (p<0,05). Sistemik hastalığı olmayan BB hastalarında her iki gözde ölçülen koroid kalınlığının kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde artmış olduğu tespit edildi (p<0,05). Çalışmamızda, ilaç alt gruplarının OKT parametrelerini karşılaştırdığımızda; RSLT ortalaması, RSLT alt parametrelerinden NS, N, NI, TS, T, TI ortalama değerleri sağ ve sol gözde lityum kullananlarda, VPA, AP kullananlara göre daha yüksek bulundu (p<0,05). GHT kalınlığında sağ ve sol gözde lityum kullananlarda VPA ve AP kullananlara göre daha yüksek bulundu ve aralarında anlamlı farklılık saptandı (p<0,05). IPT kalınlığında ise sağ ve sol gözde lityum kullananlarda VPA ve AP kullananlara göre daha yüksek ve aralarında anlamlı farklılık saptandı (p<0,05). Koroid tabakası kalınlığına bakıldığında ilaç alt grupları arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Hasta grubunda sigara içenlerin OKT parametre değerleri sigara içmeyenlerden daha düşük olmasına rağmen; yalnızca RSLT alt parametrelerinden sağ göz T, TI, RSLT ortalaması ile sol göz T kalınlığında anlamlı farklılık saptandı (p<0,05). Kontrol grubunda, OKT parametrelerinde sigara kullananların değerlerinin kullanmayanlara göre daha düşük tespit edildi ancak; aralarında anlamlı bir farklılık tespit edilmedi (p>0,05). Lityum, VPA ve AP kullananların OKT parametrelerinin ortanca değerleri sağ-sol gözde sigara kullanan hastalarda, sigara kullanmayan hastalardan daha düşük tespit edildi. Yalnızca lityum kullananlarda sağ-sol göz RSLT ortalama ve T ortanca değerinde, sigara kullananlar ile kullanmayanlar arasında incelme yönünde anlamlı bir farklılık tespit edildi (p<0,005). Bulgularımız, literatür bilgileri doğrultusunda değerlendirildiğinde; sosyodemografik değişkenlerin literatürle uyumlu olduğu görülmüştür. BB tanılı hastalarımızda; RSLT ortalaması ile RSLT'nin bazı alt tiplerinde (sol N, sol NI, sağ NI, sağ TS, sol TS, sağ TI, sol TI ) anlamlı düzeyde incelme olduğu tespit edilmiş ve bu durum retinal sinirlerdeki aksonel dejenerasyon lehine yorumlanmıştır. Hasta grubunda GHT ve IPT değerlerinde anlamlı düzeyde incelme olduğu gösterilmiştir. Bu durum, retinal sinir hücresinin soma ve dentritteki hasar olduğunu bununda retinal sinirlerde nörodejeresyon geliştiğini düşündürmüştür. GHT ve IPT'de dejenerasyonun daha belirgin, RSLT'de ise bazı alt parametrelerde incelmenin olması; bu dejenerasyonun, erken dönemde öncelikle GHT ve IPT bölgesinde başladığını göstermektedir. RSLT'de ilerleyen dönemlerde (hastalık şiddeti, atak sayısı vs. gibi etkenlerlerin de katkısıyla) progresif bir şekilde giden incelmenin olması RSLT'nin de hastalıktan etkilendiğini ve aksonel dejenerasyonun gerçekleştiğini düşündürmektedir. Başka bir deyişle, nöronal yıkım arttıkça RSLT tabakasındaki dejenerasyonun ilerleyebileceği düşünülmektedir. BB hastalarında her iki gözde ölçülen koroid kalınlığının, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde artmış olduğu tespit edilmiştir. Bu durumun temel nedeni olarak BB'de rol alan, artmış inflamatuar belirteçlerden kaynaklanabileceği düşünülmektedir. Lityum, VPA ve AP'lerin OKT üzerindeki etkilerini karşılaştırdığımızda; lityum kullanan hastaların VPA ve AP kullananlara göre RSLT ortalaması, RSLT bazı alt parametreleri, GHT ve IPT değerlerinin anlamlı düzeyde daha kalın olması, lityumun retina sinirleri üzerinde nöroprotektif etkisi ile ilişkilendirilmiştir. Çalışmamızda sigara kullanan hasta ve kontrol grubunda RSLT, GHT ve IPT değerlerinde anlamlı düzeyde olmasa da incelme olduğu gösterilmekle birlikte, sigara kullanımın OKT parametrelerini etkileyebileceği sonucuna varılmıştır. Ayrıca lityum alan ve sigara kullanan hastaların, VPA ve AP kullananlara göre RSLT, GHT ve IPT değerlerinin görece kalın olması; lityumun, sigaranın retinal sinirler üzerindeki inceltici (dejeneratif) etkisine rağmen retinal sinirler üzerinde koruyucu etkisinin devam ettiğinin bir göstergesi olabileceğini düşündürmüştür. Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk, Lityum, Optik koherens tomografi, Nörodejenerayon, Nöroprotektif etki

AdıyamanEğitim ve araştırma hastaneleriPsikometri+3
Aslı Egeli
Adıyaman University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Madde kullanımı nedeniyle denetimli serbestlik birimine başvuran kişilerin çocukluk çağı travmaları ve benlik saygılarının incelenmesi

Madde kötüye kullanımı, yasal olmayan bir maddenin kullanılmasını ya da yasal olan bir maddenin zarar verecek şekilde amacı dışında kullanılmasıdır. Dünya genelinde madde kullanımı giderek artmakta; madde kullanımının sosyal, ekonomik ve medikal etkileri sonucunda ciddi ek sorunlar görülmektedir. Madde kullanımının sonuçlarını önlemek amacıyla tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yasal düzenlemeler oluşturulmuştur. Madde kullanımı olan kişilerin tutuklanması ve cezaevine girmeleri yerine, bu kişiler için alternatif bir ceza infaz yöntemi olan Denetimli serbestlik (DS) sistemi uygulaması tercih edilmektedir. Bu sistemle bireylerin denetim altında tutulması, takip ve tedavi edilmesi hedeflenmektedir. Adıyaman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ne haklarında verilen "Tedavi ve Denetimli Serbestlik Tedbiri" kararı nedeniyle 01.09.2019 - 01.01.2020 tarihleri arasında sevk edilen, poliklinikte yapılan muayeneleri sırasında geçmişinde madde kullanımı olduğunu ifade eden ve hastane kayıtları ile madde kullanımı olduğu doğrulanan 73 birey çalışmaya dahil edildi. Diğer yandan hasta grubunun yaş, medeni durum ve cinsiyet özelliklerine olabildiğince benzer şekilde basit rastgele seçilen ve geçmişinde madde kullanım öyküsü ve bilinen psikiyatrik hastalığı bulunmayan 73 birey çalışmaya kontrol grubu olarak alındı. Araştırma prospektif yapılmış olup, bilgilendirilerek çalışmaya katılmayı kabul eden, yazılı ve sözlü onamı alınan toplam 146 birey çalışmada incelendi. Her iki grubun sosyodemografik ve madde kullanım verileri ile madde kullanımı olan bireylerde çocukluk çağı travması (ÇÇT), benlik saygı düzeyi ve eşlik edebilecek psikiyatrik hastalık verilerinin incelenmesi ve bu verilerin karşılaştırılması amaçlandı. Madde kullanımı olan bireylere Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı, Beşinci Baskı (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, DSM-5) bozuklukları için yapılandırılmış Klinik Görüşme - Klinisyen Versiyonu (SCID-5/CV, Structured Clinical Interview for DSM-5-Disorders - Clinician Version) uygulandı, böylece olası psikiyatrik tanı / tanıların tespit edilmesi planlandı. Çalışmada yer alan bireylere Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği yapılarak, çocukluk döneminde yaşanan travmalar ile madde kullanımı arasındaki ilişki incelendi. Çalışmamızda katılımcılara Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği uygulandı ve madde kullanımı olan bireylerin benlik saygı düzeyleri değerlendirildi. Çalışmamızda olguların tamamının (n = 146) erkek olduğu görüldü. Katılımcıların yaş ortalaması, DS grubunda 28,88 ± 5,70 ; kontrol grubunda ise 27,59 ± 7,55 olup, gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0,247). Olguların en sık (n = 101 ; %69,2) 18 - 30 yaş grubunda ve genç erişkin dönemde oldukları gözlendi. DS grubunun %67,1'inin (n = 49) ilköğretim mezunu veya altı, kontrol grubunun %86,3'ünün (n = 63) lise mezunu veya üzeri eğitim seviyesinde oldukları tespit edildi. DS grubundaki bireylerin %53,4'ünde (n = 39) tek çeşit madde kullanımı, %46,6'sında ise (n = 34) çoklu madde kullanımı olduğu tespit edildi. Bu olgularda en yüksek oranda esrar (n = 54 ; %74,0) kullanımı olduğu gözlendi. Olguların madde ilk kullanım yaşı ortalaması 18,40 ± 5,14 yıl olarak saptandı. Madde kullanımına en sık 16 - 20 yaşları (n = %39,7) arasında başlandığı anlaşıldı. Madde kullanımı olan bireylerin kontrol grubuna göre daha sık suç işledikleri, daha yüksek oranda ailelerinde suç geçmişi ve madde kullanımı olan kişi bulunduğu tespit edildi. DS grubundaki katılımcıların kontrol grubuna göre aşırı anlamlı şekilde benlik saygılarının daha düşük düzeyde olduğu ve yüksek oranda ÇÇT maruziyeti bulunduğu tespit edildi. Çalışmada tüm olgular incelendiğinde; benlik saygı düzeyi azaldıkça ÇÇT maruziyetinin daha yüksek oranda görüldüğü anlaşıldı. Çalışmamızda DS grubunun kontrol grubuna göre anlamlı şekilde eğitim seviyesinin daha düşük olduğu bulundu. Madde kullanımını azaltmak amacıyla; bireylere ilköğretim döneminden itibaren eğitimlerin verilmesi gerektiği düşünüldü. Çoklu madde kullananların daha erken yaşta madde kullanmaya başlaması, daha uzun süreli madde kullanım öykülerinin olması, daha yüksek oranda madde tedavisi alması ve alkol kullanımlarının olması nedenleriyle; çoklu madde kullanımının, tedavi sürecini zorlaştırdığı değerlendirildi. Madde kullananlar arasında ÇÇT oranının yüksek olması (%72,6) dikkat çekiciydi. Bu durum ÇÇT mağduru olan bireylerin istismar sonrasında meydana gelen özgüven kaybını giderebilmek ve depresyon belirtilerini normalize edebilmek amacıyla madde kullanma eğiliminde olmalarına bağlandı. Benlik saygısı düzeyinin madde kullanımına başlanması ve devamında önemli bir faktör olduğu değerlendirildi. Madde kullanımı ile etkin mücadelede; bireylerin benlik saygısı düzeylerinin arttırılması için sosyokültürel programların uygulanması ve erişilebilirliğin genişletilmesi gerektiği düşünüldü. Çalışmada benlik saygı düzeyi azaldıkça ÇÇT maruziyeti bulunmasının aşırı anlamlı olarak daha yüksek oranda olduğu görüldü. Çocukluk çağı travması kavramı ve ileri dönemdeki olası sonuçları hakkında ailelerin eğitilmesine yönelik çalışmalar yapılması gerektiği düşünüldü. Madde kullanımı olan bireyler arasında; ÇÇT bulunanlarda daha yüksek oranda komorbid psikiyatrik bozukluk olduğu tespit edildi. Ayrıca benlik saygı düzeyi azaldıkça, eşlik eden psikiyatrik bozukluk bulunması olasılığının arttığı gözlendi. Çocukluk çağı travmatik yaşantıları, düşük benlik saygısı ve yetişkin dönemdeki psikiyatrik bozukluklar arasında pozitif ilişki belirlendi. Son olarak; madde kullanımı olan bireylerde çocukluk çağı travmatik deneyimleri ve benlik saygısı düzeylerinin rutin olarak değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varıldı.

BağımlılıkBenlik saygısıDenetimli serbestlik sistemi+5
Şeyma Sehlikoğlu
Adıyaman University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İlk epizod psikoz ve ilk epizod mani hastalarının vitamin b12 ve folat düzeylerinin retrospektif olarak sağlıklı kişilerle karşılaştırılması

Şizofreni tanılı hastalarda ve bipolar bozukluk tanılı hastalarda genetik, biyopsikososyal, nörogelişimsel, nörokimyasal ve psikanalitik risk faktörleri öne sürülmüş olmakla beraber bu hastalıkların etyolojisi net olarak açıklanamamıştır. Tek karbon metabolizmasında görev alan vitamin B12 ve folatın eksik kan düzeylerine sekonder olarak gelişen homosistein düzeyindeki artışın nöronların oksidatif strese duyarlılığını artırdığı bu nedenle oluşan nörodejenerasyonla beraber bu hastalıklara yatkınlığın arttığı düşünülmektedir. Çalışmamızda şizofreni tanılı hastaların ilk atak psikoz ve bipolar bozukluk tanılı hastaların ilk atak mani dönemlerine ait vitamin B12 ve folat kan düzeyleri sağlıklı kontrollerle kıyaslanarak retrospektif olarak incelendi. Her üç gruptan ek psikiyatrik veya organik hastalığı olmayan 18-65 yaş aralığında 67 gönüllü alınarak değerlendirme yapıldı. Yapılan istatistiksel analize göre, şizofreni tanısı olanların ilk atak psikoz dönemine ait vitamin B12 kan düzeyi sağlıklı kontrollere göre anlamlı şekilde düşük çıktı (p=0,002). Şizofreni tanılı erkeklerde ise ilk atak psikoz döneminde sağlıklı erkek kontrollere göre kan folat düzeyi anlamlı şekilde düşük çıktı (p=0,045). Bipolar bozukluk tanısı olanlarda ise ilk atak mani dönemindeki vitamin B12 ve folat düzeyi sağlıklı kontrollere göre düşük olmakla beraber bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (sırasıyla p=0,115 ve p=0,102). Ayrıca şizofreni tanılı ve bipolar bozukluk tanılı hastalarda vitamin B12 eksikliği tanısı (<189 pg/nm) almış olan hastaların sıklığı sağlıklı gönüllülere göre anlamlı olarak yüksek çıktı (sırasıyla p<0,001 ve p=0,025). Oluşturulan lojistik regresyon modeline göre şizofreni tanılı hastalarda vitamin B12 kan düzeyinin şizofreni tanısında yordayıcı etkisi olduğu bulundu (p=0,009). Yine vitamin B12 eksikliği klinik tanısını almış olmanın şizofreni üzerinde yordayıcı etkisi olduğu saptandı (p=0,002). Folat kan düzeyi şizofreni tanılı hastalarda sağlıklı kontrollere göre düşük çıksa da hastalık üzerinde yordayıcı etkisi saptanmadı. Bipolar bozuklukta vitamin B12 ve folat kan düzeyinin hastalık üzerinde yordayıcı etkisi bulunmadı. Şizofreni ve bipolar bozukluk tanılı hastalarda hastalığın ilk atağını esas alarak yaptığımız çalışmada elde ettiğimiz bulgulara göre şizofreni ve bipolar bozuklukta vitamin B12 ve folat kan düzeyinde düşme mevcuttur. Özellikle şizofreni tanılı hastaların ilk epizodunda vitamin B12 eksikliğinin klinik olarak da mevcut olması bize vitamin B12'nin şizofreninin ortaya çıkmasında bir risk faktörü olabileceğini düşündürmüştür.

Bipolar bozuklukFolatManiler+4
Yaşar Kapıcı
Adıyaman University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni hastalarında pozitif ve negatif semptomlar ile göz arka segment optik sinir ve retinal vasküler değişiklikler arasındaki ilişkinin incelenmesi

Şizofrenideki nörodejenerasyonu incelemek amacıyla son yıllarda optik koherans tomografi (OKT) ile ilgili birçok çalışma yapılmıştır. Bu çalışmalarda retinal ve koroidal yapılarda belirgin değişiklikler tespit edilmiştir. Koroidal vasküler indeks (CVI), son yıllarda sistemik hastalıklarda inflamasyon belirteci olarak tanımlanmış özgül bir parametre olarak dikkat çekmektedir. Son birkaç yılda yapılan araştırmalar CVI değerlerinin sistemik, otoimmün, gelişimsel veya dejenerasyonla giden hastalığı olan bireylerde sağlıklı bireylere göre değişiklik gösterdiğini ortaya koymuştur. Ancak literatürde şizofreni hastalarında CVI'in araştırıldığı bir araştırma bulunmamaktadır. Yine daha önce OKT ile ilgili yapılan çalışmalarda şizofrenideki pozitif ve negatif semptom şiddetinin OKT'de tespit edilen değişiklikler ile ilişkisi henüz aydınlatılmamıştır. Bu çalışmamızda şizofreni hastalarında pozitif ve negatif semptomlar ile göz arka segment optik sinir, retinal vasküler değişiklikler ve koroidal vasküler indeks arasındaki ilişkinin incelenmesini amaçladık. Çalışmamız kesitsel ve karşılaştırmalı klinik bir çalışma olup, Adıyaman Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi psikiyatri polikliniğinde şizofreni teşhisi alan hasta grubu ile sağlıklı kontrol grubundan oluşturuldu. Yapılan birebir görüşme ve muayenelerden elde edilen Sosyodemografik Veri Formu ve Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS) kullanıldı. Bir spektral OKT cihazı vasıtasıyla göz arka segment yapılarına ait veriler incelendi. Sağlıklı kontrol grubu olarak herhangi bir hastalığı, muayene bulgusu ve ilaç kullanımı olmayan kişilerden oluşturuldu. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 24.0 paket programı kullanıldı ve istatistiksel anlamlılık düzeyi (p değeri) 0.05 ya da altı olarak belirlendi. İçleme ve dışlama kriterleri esas alınarak çalışmaya, 76 hasta (26 kadın, 50 erkek) ve 88 sağlıklı kontrol (36 kadın, 52 erkek) dâhil edildi. Kontrol grubu ile hasta grubu arasında yaş ortalaması ve cinsiyet dağılımı açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu (p>0.05). Hasta grubunun eğitim ve çalışma durumunun kontrol grubuna göre daha düşük olduğu (p<0.001), medeni durum açısından ise şizofreni hasta grubu ile sağlıklı kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p=0.493) Sağlıklı kontrol grubunun temporal-1500 µm çaplarında koroid tabaka kalınlıkları şizofreni hasta grubuna göre anlamlı düzeyde kalın saptandı (sırasıyla p=0.002 ve p=0.019). Şizofreni hasta grubunun retinal arter ve ven çapları sağlıklı kontrollere göre daha geniş saptandı (sırasıyla p=0.028 ve p=0.003). Şizofreni hastalarının CVI deşerleri sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p=0.001). Şizofreni hastalarında PANSS-negatif ve total skorları ile koroidal vasküler indeks arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (sırasıyla p=0.003 ve p=0.042). Şizofreni hastalarında yatış sayısı ile retinal arter ve ven çapları (sırasıyla p=0.029 ve p=0.03) ile koroidal vaküler indeks (p=0.004) arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki saptandı. Çalışmamızın bulguları, şizofreni hastalarında retinal koroidal alan kalınlığının sağlıklı kontrollere göre daha kalın olduğunu göstermiştir. Şizofreni hastalarının retinal arter ve ven çapları sağlıklı kontrollere göre daha geniştir. Koroidal vasküler indeks değerleri, şizofreni hastalarında sağlıklı kontrollere göre daha yüksektir. Ayrıca şizofreni hastalarında daha fazla sayıda psikotik atak ve hospitalizasyon sayısı yüksek koroidal vasküler indeks değerleri ile ilişkilidir. Şizofreni hastalarında yüksek negatif semptom şiddeti daha yüksek koroidal vasküler indeks değerleri ile ilişkilidir

Arka kamaraBelirti ve semptomlarKoroid+5
Bulut Güc
Adıyaman University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni hastalarında CRP/albumin, platelet/lenfosit, nötrofil/lenfosit, lenfosit/ monosit ve monosit/hdl değerlerinin klinik parametrelerle ilişkisinin incelenmesi

Şizofreni; etiyolojik faktörleri çeşitlilik gösteren sistemik dejeneratif bir ruhsal bozukluktur. Şizofreni tanılı hastalarda sistemik inflamasyon yanıtının normalden farklı olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Daha önce yapılan çalışmaların bulgularına göre, şizofreni tanılı hastalarda Interlökin-1 (IL-1) ve C-Reaktif Protein (CRP) gibi sistemik inflamasyon ölçütlerinin sağlıklı bireylere göre yüksek olduğu anlaşılmıştır. Bu çalışmanın amacı, şizofreni tanısı almış hastaların CRP/Albumin, Platelet/Lenfosit, Nötrofil/Lenfosit, Lenfosit/Monosit ve Monosit/HDL değerlerinin sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması ve şizofreni tanılı hastalarda bu değerlerin hastalık başlangıç yaşı, hastalık süresi, yatış sayısı, atak sayısı, ortalama antipsikotik doz (olanzapin ile eşdeğer dozu) ile ilişkisinin incelenmesidir. Çalışmaya, Adıyaman Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi psikiyatri servisinde şizofreni tanısı ile 2019-2022 yılları arasında yatarak tedavi gören hastalar ile aynı zaman aralığında psikiyatri polikliniğine işe girme, sürücü ehliyeti yenileme vs gibi sebeplerle başvuran ve herhangi bir psikiyatrik tanısı olmayan sağlıklı bireyler dahil edildi. Belirlenen tarihler arasında DSM-5 tanı kriterlerine göre şizofreni tanısını karşılayan, 18-65 yaş arasında, kronik hastalığı bulunmayan hastalar çalışmaya alındı. Birden fazla yatışı olan hastalarda son yatıştaki veriler referans alındı. Çalışmaya 103 şizofreni tanılı hasta ve 112 sağlıklı kontrol dahil edildi. Her 2 grubun seçiminde de cinsiyet ve yaş açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark olmamasına dikkat edildi. Şizofreni tanısı almış hastaların ve sağlıklı kontrollerin CRP/Albumin, Platelet/Lenfosit, Nötrofil/Lenfosit, Lenfosit/Monosit ve Monosit/HDL değerleri retrospektif olarak incelendi. Ayrıca bu inflamatuar parametrelerin, hastaların hastalık başlangıç yaşı, hastalık süresi, yatış sayısı, atak sayısı, ortalama antipsikotik doz (olanzapin ile eşdeğer dozu) ile arasındaki ilişki araştırıldı. İstatistiksel analiz için IBM SPPS (Statistical Pack age for the Social Sciences) 26.0 sürümü programı kullanıldı. Verilerin normal dağılıp dağılmadığı Kolmogorov-Smirnov ve Shapiro-Wilk testi ile belirlendi. Normal dağılım gösteren veriler için gruplar arası karşılaştırma bağımsız örneklem t testi ile; normal dağılım göstermeyen veriler için ise Mann-Whitney U testi ile yapıldı. Çoklu gruplarda Tek yönlü ANOVA analizi kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi tüm değerler için p<0,05 olarak kabul edildi. Yapılan istatistiksel analize göre; NLO, PLO, CAO değerleri şizofreni hastalarında sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p<0,001). LMO değeri ise kontrol grubunda, şizofreni hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi (p=0,001). Şizofreni hastalarında yaş, CAO, PLO, NLO, LMO, MHO, hastalık süresi, yatış sayısı ve olanzapin eş değer dozu arasında bir ilişki olup olmadığı Spermann Korelasyon testi ile incelendi. Yapılan analize göre, yaş ile CAO, PLO, NLO değerleri arasında pozitif korelasyon saptandı (sırasıyla p=0,357 p=245 p=0,213). Şizofreni hastalarının hastalık süresi ile CAO, NLO, PLO arasında pozitif yönlü, LMO ile negatif yönlü bir korelasyon olduğu sonucuna ulaşıldı. Yatış sayısı ile de CAO, NLO ve PLO düzeylerinin pozitif yönlü korele olduğu bulundu. Olanzapin eş değer dozu ile inflamatuar parametreler arasında ise herhangi bir korelasyon elde edilemedi. Oluşturulan ikili lojistik regresyon modeline göre şizofreni tanılı veya kontrol grubu olması üzerindeki etkisi incelendiğinde CAO'nun ve NLO'nun şizofreni ile istatistiksel olarak anlamlı derecede ilişkisi olduğu bulundu (p=0,04, p=0,000). Şizofreni ve sağlıklı kontrol grubu ile yürüttüğümüz çalışmamızda elde ettiğimiz bulgulara göre belirlenen inflamatuar parametrelerinin şizofreni hastalarında daha yüksek olduğu bulunmuştur. Klinik parametreler ile özellikle CAO, NLO ve PLO arasında ilişki saptanmıştır. Elde edilen veriler şizofreni hastalığının etyolojisinde rol aldığı düşünülen inflamatuar hipotezi desteklemekte ve şizofreninin, inflamasyon ve inflamatuar süreç ile bir ilişkisi olduğunu düşündürmektedir.

AlbüminlerC reaktif proteinKolesterol-HDL+7
Elif Baltacı
Adıyaman University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Konversiyon bozukluğu olan hastalarda hipotalamus ve amigdala volüm değişikliğinin ölçümü

Giriş ve Amaç: Konversiyon bozukluğu, organik temeli olmadan, nörolojik bozuklukları ve tıbbi bir durumu taklit ederek, istemli motor ve duyusal işlevleri etkileyen işlev kaybı, işlev azalması ya da artmasına neden olan psikolojik stresörlerle ilişkili bir bozukluktur. Bu hastalığın tanısını koymak için objektif bir ölçüt, özgül bir belirti, bulgu ya da laboratuvar verisinin olmaması kişilere tanı koyma ve tedavi etme sürecini olumsuz etkilemektedir. Bu alanda yapılan çalışmaların kısıtlılığı nedeni ile henüz konversiyon bozukluğunun nörobiyolojisi net olarak aydınlatılamamıştır. Yapmış olduğumuz bu çalışmanın amacı; konversiyon bozukluğunun nörobiyolojisine katkı sağlayabilmek amacı ile konversiyon bozukluğu olan hastalar ile kontrol grubu arasında hipotalamus ve amigdala volüm farklılığının olup olmadığını değerlendirmek. Yöntem: Çalışmaya Adıyaman Eğitim ve Araştırma Hastanesi psikiyatri polikliniğinde konversiyon bozukluğu teşhisi alan hasta grubu ile sağlıklı kontrol grubu katılmıştır. Katılımcılara sosyodemografik ve klinik veri formu, hasta gruba Beck anksiyete ölçeği ve Beck depresyon ölçeği uygulanmıştır. Hastaların nörolojik ve ruhsal durum muayenesi tez araştırmacısı tarafından yapıldıktan sonra Radyoloji Anabilim Dal'ında hastaların beyin MR çekimleri yapılmıştır. Bulgular: Çalışmaya 28 hasta ( 22 kadın, 6 erkek ) 33 sağlıklı kontrol ( 28 kadın, 5 erkek) dahil edilmiştir. Hastaların % 78,8'i kadın, ailevi gelir düzeyleri çoğunlukla giderden az, eğitim düzeyleri düşük bulunmuştur. Hasta grubunun eğitim ve çalışma durumunun kontrol grubuna göre daha düşük olduğu görülmüştür. Hasta grubunun %53,6'sının çocukluk dönemi olumsuz yaşam öyküsü bulunmakta olup kontrol grubuna (%15.2) göre daha yüksektir ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.001). Psikiyatri servisinde yatarak tedavi alan hasta sayısı 4'tür. Hasta grubunda kendine zarar verme düşüncesi (KZVD) olanların oranı (%53.6) kontrol grubuna (%3.0) göre daha yüksektir ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.001). İntihar etme durumu incelendiğinde, hasta grubunun %32.1'inin daha önce intihar v girişiminde bulunmuş olduğu görülmektedir. Ancak kontrol grubundaki hiçbir hastanın daha önce intihar girişimi bulunmamaktadır. Bu fark istatistiksel olarak anlamlıdır ve hasta grubunda intihar eğiliminin daha yüksek olduğunu göstermektedir. "Hasta" grubunda sağ ve sol hipotalamus boyutlarının kontrol grubuna göre daha fazla olduğu görülmektedir. Sağ hipotalamus volümünde iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu tespit edilmiştir (p=0.005). Benzer şekilde, sol hipotalamus boyutunda da iki grup arasında anlamlı bir fark tespit edilmiştir (p=0.019). Amigdala boyutları incelendiğinde, sağ ve sol amigdala volümünün kontrol grubuna kıyasla daha büyük olduğu tespit edilmiştir. Sağ amigdala volümünde iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu tespit edilmiştir (p=0.001). Benzer şekilde, sol amigdala boyutunda da iki grup arasında anlamlı bir fark tespit edilmiştir (p=0.001). Sonuç: "Hasta" grubunda bilateral hipotalamus ve bilateral amigdala volümleri kontrol grubuna göre daha fazla olduğu görülmektedir. Stres tepkisinin beyindeki yapısal ve işlevsel değişikliklere neden olabileceğine dair ortaya çıkan kanıtlarla desteklenen bulgumuz, konversiyon bozukluğunda hipotalamus ve amigdalanın çok önemli bir rolü olabileceğini öne sürüyor. Konversiyon bozukluğu alanında yapılan çalışmaların kısıtlılığı ve henüz hastalığın nörobiyolojisinin tam olarak aydınlatılamamış olması nedeni ile elde edilen verilerin doğrulanabilmesi için daha fazla sayıda nörogörüntüleme çalışması yapılmalıdır.

AmigdalaHipotalamusKonversiyon bozuklukları+2
Günnur Hakyemez Geylani
Adıyaman University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni veya bipolar bozukluk tanılı hastalarda karotis intima media kalınlığı ve ayak bileği-kol basınç indeksinin sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması

Bu çalışmada, şizofreni ve bipolar bozukluk tanılı hastalar ile sağlıklı kontrol grubunun karotis intima-media kalınlığı (CIMT), ayak bileği-kol basınç indeksi (ABI) ve inflamasyon parametreleri açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 29 şizofreni tanılı hasta, 29 bipolar bozukluk tanılı hasta ve 32 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Gruplar arasında yaş ve cinsiyet dağılımı açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Ancak, gruplar arasında eğitim düzeyleri açısından anlamlı bir farklılık bulunmuş (p=0.024), bu farkın şizofreni hastalarında üniversite mezunu oranının daha düşük olmasından kaynaklandığı anlaşılmıştır. Çalışma oranı açısından da gruplar arasında anlamlı fark saptanmış (p<0.001), sağlıklı bireylerin çalışma oranlarının şizofreni ve bipolar gruplardan yüksek olduğu görülmüştür. Gruplar arasında karotis intima-media kalınlığı (CIMT) ve ayak bileği-kol basınç indeksi (ABI) değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (sırasıyla p=0.534 ve p=0.708). Ancak nötrofil-lenfosit oranı (NLR) açısından şizofreni ve bipolar grupların, sağlıklı kontrollere kıyasla anlamlı derecede yüksek değerlere sahip olduğu belirlenmiş (p=0.017), Platelet-lenfosit oranı (PLR) ve monosit-lenfosit oranı (MLR) açısından ise gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Sonuçlar, şizofreni ve bipolar bozukluk hastalarında inflamatuar süreçlerin belirgin olduğunu, ancak vasküler parametrelerde değişiklikleri bir çok neden kaynaklı olabileceğini göstermektedir. Gelecekteki çalışmalarda daha geniş yaş aralıkları ve komorbidite içeren gruplar üzerinde araştırmalar yapılması önerilmektedir.

Esra Göçer
Adıyaman University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Majör depresif bozuklukta kronik stres yanıtının kardiyovasküler risk ile ilişkisi

Amaç: Depresyon ve kardiyovasküler hastalıklar Türkiye'de ve dünyada yeti yitiminin en sık sebepleri arasında yer almaktadır. Buna rağmen depresyonda kardiyovasküler hastalık gelişimi riskini değerlendiren kısıtlı sayıda araştırma bulunmaktadır. Araştırmamızda majör depresif bozukluk tanısı almış hastalar ile sağlıklı gönüllüler arasında, depresyon ve kardiyovasküler hastalık riskinin araştırılması amaçlanmıştır. Depresyon alt tiplerine göre kardiyovasküler risk açısından farklılık olup olmadığının gözlenmesi planlanmıştır. Aynı zamanda bu ilişkide rol oynaması olası kronik stres yanıtının kullanılacak travma ve stres düzeyi ilişkili ölçeklerle değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Yöntem: Dokuz Eylül Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvurmuş majör depresif bozukluk tanısı almış, 21 maddelik Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği puanı 18 ve üzerinde saptanmış 58 hasta ile yaş ve cinsiyet açısından benzer özelliklere sahip 58 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edilmiştir. Hamilton Depresyonu Derecelendirme Ölçeği'nin mevsimsel duygudurum için olan versiyonunun uygulanması sonrasında depresyon hastalarında atipi indeksi hesaplanmıştır. Her iki grupta da kardiyovasküler hastalık riskinin değerlendirilmesi için 10 yıllık beden kitle indeksi temelli Framingham Kardiyovasküler Risk Skoru kullanılmıştır. Kronik stres yanıtının bu ilişki içerisindeki yerini belirlemek için hasta ve kontrol grubuna Algılanan Stres Ölçeği ve Travmatik Yaşantılar Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Depresyon hastaları ve sağlıklı kontrol grubu arasında yapılan karşılaştırmalar sonucunda; depresyon hastaları ve sağlıklı kontrol grubu arasında Framingham Kardiyovasküler Risk Skorları arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır (p=0,95). Kardiyovasküler hastalık için risk faktörü olan diyabet (p=0,75), hipertansiyon (p=0,82), birinci derece akrabalarda kardiyovasküler hastalık öyküsü (p=0,13), ortalama sistolik kan basıncı (p=0,48), ortalama diastolik kan basıncı (p=0,44), beden kitle indeksi (p=0,34), sigara (p=0,56), alkol (p=0,39) ve madde kullanımı (p=0,56) açısından her iki grup arasında fark bulunmamıştır. Kişi başına düşen ortalama aylık gelir depresyon grubunda daha düşük bulunmuştur (p=0,001). Depresyon grubunda Algılanan Stres Ölçeği (p=0,000), Travmatik Yaşantılar Ölçeği toplam puanı (p=0,001), duygusal ihmal (p=0,03), 7-12 yaş (p=0,01), 13-18 yaş bileşik travma toplam puanı (p=0,03) ve bileşik travma toplam puanı (p=0,04) anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Depresyon hastalarında atipi indeksi ile beden kitle indeksi (p<0,01) ve Travmatik Yaşantılar Ölçeği toplam puanı (p<0,05) arasında anlamlı korelasyon saptanmıştır. Cinsel istismar bileşik travma toplam puanı ile ortalama sistolik kan basıncı depresyon grubunda negatif korele bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Depresyon hastalarında kardiyovasküler hastalık riskinin sağlıklı kontrol grubu ile benzer saptanmasının risk hesaplama yöntemi, grubun genç yaş ve çoğunlukla kadın katılımcılardan oluşması, geçirilmiş depresif epizot sayısının düşük olması ile ilişkili olduğu düşünülmüştür. Bu çalışmanın sonuçları, depresyon ve kardiyovasküler hastalıkların ilişkisinin araştırılmasında daha geniş çaplı örneklemlerde, daha iyi risk hesaplama yöntemlerinin kullanılması gerektiğini ve biyolojik belirteçlerle kuvvetlendirilmiş çalışmaların yapılmasına ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir. Anahtar kelimeler: depresyon, kardiyovasküler hastalık riski, kronik stres, travma

Depresif bozukluk-majörDepresyonKardiyovasküler hastalıklar+5
Bilge Targıtay Öztürk
Dokuz Eylül University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni tanılı hastalar ve ilk atak psikoz hastaları ile hastaların sağlıklı kardeşlerindeki CRP ve D vitamini düzeylerinin bilişsel işlevler açısından sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Şizofreni; duygulanım, düşünce, davranış ve bilişsel bozuklukları içeren çeşitli belirti ve bulgularla seyreden kronik bir hastalıktır. Hastalığın etiyolojisine yönelik birçok hipotez mevcuttur; bu hipotezlerden son dönemde üzerinde durulan konulardan ikisi, endofenotipik özellikler ve inflamatuar süreçlerdir. Bu amaçla, şizofreni etyopatogenezinde inflamatuar süreçler araştırılmış; endofenotipik özellikler açısından hastaların birinci derece yakınları da çalışmalara dâhil edilmiştir.Hastalarda sosyal yükü arttıran, tedavide kısmen daha dirençli olan ve işlevsellikte büyük oranda düşmeye neden olan bilişsel bozuklukların da önemi vurgulanmak gerekirse bu amaçla çalışmamızda, şizofreni hastaları, onların sağlıklı kardeşleri ve sağlıklı kontrollerden oluşan gruplar çalışmamıza dâhil edilmiştir. Gruplarda, nöron büyüme, gelişme ve farklılaşmasında önemli rolü olan D vitamini ve inflamatuar faz reaktanı olan CRP düzeyleri ile nöropsikolojik testlerle ölçülen bilişsel işlevler arasındaki ilişki incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya, psikotik bozukluk tanısıyla başvuran hastalar ile şizofreni tanısı almış kardeşi bulunan bireyler ve sağlıklı kişiler dâhil edilmiştir. Hasta grubu, psikotrop ilaçları en az bir aydır kullanmayan, 18-60 yaş arasında DSM-5 tanı kriterlerine göre Şizofreni ve ya Kısa Psikotik Bozukluk tanısı koyulan 36 hastadan oluşurken, kardeş grubu şizofreni tanısı almış kardeşi olan 31 sağlıklı gönüllüden oluşmuştur. Kontrol grubu ise, herhangi tıbbi ya da psikiyatrik hastalığı olmayan 31 kişiden oluşturulmuştur. Tüm gruplara WCST, Stroop Testi, İz Sürme Testi, Rey İşitsel Sözel Öğrenme Testi ve Sayı Dizisi Testi, bu testlerin uygulama eğitimini almış araştırıcı tarafından uygulanmıştır. Yine tüm gruplarda, inflamasyon düzeyini belirlemek amacıyla, kan örneği alınarak serum CRP ve D vitamini düzeyleri ölçülmüştür. İstatistiksel analizler SSPS 22.0 paket programı ile yapılmıştır. Bulgular: Hasta grubuyla kardeş grubu ve kontrol grubu bilişsel işlevler açısından karşılaştırıldığında, hastaların psikomotor hız, bilgi işlemleme hızı, frontal sistem aracılı karmaşık dikkat, dikkati odaklayabilme, çalışma belleği, kısa süreli bellek, uzun süreli bellek ve serbest hatırlama işlevlerinde kontrol grubuna göre bozulma saptanmış olup; ayrıca hasta grubunda perseveratif eğilimin arttığı görülmüştür. Kardeş grubu bilişsel işlevler açısından, kontrollere göre geriye bozucu etki ilişkili bellekte bozukluk saptanmış olup, diğer alanlarda anlamlı bir fark bulunmamıştır. D vitamini düzeyleri açısından her üç grup arasında fark saptanmamıştır. D vitamini düzeyleri ile bilişsel işlevler açısından incelendiğinde, Stroop testi ile ortaya koyulan işlemleme hızı, veri işleme ve seçici dikkat alanlarında D vitamini düşüklüğü ile ilişkisi ortaya koyulmuştur. CRP düzeyleri ise, hasta grubunda kardeş ve kontrol grubuna göre yüksek bulunmuştur. CRP düzeyleri ile seçici dikkat, bilişsel inhibisyon becerisi, işlemleme hızı, set değişikliği yapabilme, kısa süreli ve uzun süreli bellek işlevleri arasında ilişki var olduğu saptanmıştır. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda elde edilen bulgular; şizofreninin endofenotipik özellikleri ve inflamasyonla ilişkisi açısından bazı önemli farklılıkları ortaya koymuştur. CRP düzeylerindeki yükselme, hastalıktaki artmış inflamatuar süreçlerle ilişkili olabilir. Hastalarda daha fazla olmak üzere, kardeşlerde de saptanan bilişsel bozuklukların inflamatuar mekanizmalarla ilişkisinin ve endofenotipik özelliğinin ortaya koyulması için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, endofenotip, kardeş, D vitamini, CRP, inflamasyon

BilişBiliş bozukluklarıBilişsel işlev+7
Nefise Kayka
Bolu Abant Izzet Baysal University
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Duygudurum ve sunum türünün beyin fırtınasında yaratıcılığa etkisi

Literatürde duygudurumun yaratıcılık üzerinde etkisi konusunda son yıllarda artan bir ilgi olmasına rağmen, duygudurum ile sunum türünün (resim veya metin) birlikte etkisi değerlendirilmemiştir. Sunulan uyarıcılar bir bireyin duygularını etkilemenin yanında algılarını da etkilemektedir. Uyarıcının bilişsel açıdan etkisine ilişkin literatürde bazı modeller (ikili kodlama, bilişsel uyarılma, çağrışımsal bellekte düşünce arama ve çağrışımsal bellekte kodlama yaklaşımları) bulunmaktadır. Bu araştırmada diğer araştırmalardan farklı olarak uyarıcı olarak bebek resimleri veya metni sunulmuştur. Bu araştırmanın amacı duygudurum ve sunum türünün beyin fırtınasında düşünce üretimine etkisini incelemek ve çağrışımsal bellekte kodlama yaklaşımı çerçevesinde değerlendirmektir. 1. Deneyde pozitif ve negatif bebek ifadeleri resim veya yazı olarak katılımcılara sunulmuştur. Bu sunumdan sonra katılımcılar parkları geliştirmenin yolları konusunda 12 dakikalık beyin fırtınasına tabi tutulmuşlardır. Araştırmanın bulguları pozitif uyarıma maruz kalan katılımcıların, negatif olanlara kıyasla daha fazla özgün düşünce ürettiklerini göstermektedir. Öte yandan uyarıcıları resim veya yazı olarak sunmanın anlamlı bir etkisi bulunmamaktadır. Pozitif uyarıma maruz kalanlar daha derin düşünceler üretmekte ve bu şekilde daha yaratıcı olmaktadır. Literatürde ilk kez bebekle ilgili pozitif uyarımın esneklik yerine derin düşünmeyi artırması ilginç bir araştırma bulgusudur. Bu bulgunun ne derece geçerli olduğunu sınamak için 2. Deney yürütülmüştür. Bu deneyde pozitif uyarımın her koşulda sabit tutularak uyarıcının resim veya metin olarak sunulmasının yanında uyarıcının hareketli veya hareketsiz olmasının etkisi de sınanmıştır. Bu araştırmanın bulguları, resim olarak sunumun metin olarak sunuma göre özgün veya yaratıcı düşünceleri daha fazla artırdığını ortaya çıkarmıştır. Bu tür sunum ayrıca esnek düşünce sayısını da artırmakta ve esnek düşünceler resim ile yaratıcı düşünce arasında aracılık rolü oynamaktadır. Öte yandan, hareketli veya hareketsiz uyarımın etkisi anlamlı değildir. Bu durum uyarıcının hareketli özelliğinin yeterince fark edilmemesinden kaynaklanabilir. Genel olarak değerlendirildiğinde 1. ve 2. Deneyin sonuçları uyarıcının negatife kıyasla pozitif olarak sunulmasının ve metin olmasına kıyasla resim olarak sunulmasının yaratıcılığı artırdığına işaret etmektedir. Bu sonuçlar, uyarıcının kodlanma özelliklerine bağlı olarak çağrışımların ve sonuç olarak yaratıcı performansın şekillendiğine işaret etmektedir. Bu bulgulara ek olarak, 1. Deney uyarıcının pozitif olmasının derin düşünmeyi artırabileceğini, 2. Deney ise uyarıcının resim olarak sunulmasının esnekliği artırabileceğine işaret etmektedir. Anahtar kelimeler: Duygudurum, Sunum Türü, Beyin Fırtınası.

Beyin fırtınasıDuygudurumSunum+2
Neslihan Nur Çelebi
Bolu Abant Izzet Baysal University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessEN

Comparison of mothers of children with attention deficit heyperacitivity disorder and mothers of healthy children in terms of axis i psychopathology, adult attention deficit hyperacitivy and cognitive endophenotypes

Attention Deficit Hyperacitivity Disorder (ADHD) is a highly heritable, neurodevelopmental disorder characterized by symptoms of inattentiveness, hyperactivity and impulsivity which start during early childhood and continue to adulthood causing psychological, social, academic and professional problems in every period of life. Adult ADHD is found in 10-35 % of parents of children with ADHD, and besides adult ADHD there is also an increased risk of anxiety and depressive disorders in parents of children with ADHD compared to healthy controls. The basic problem in ADHD is impairment in fronto-striatal network and a lot of studies in the literatüre have shown a neuropsychological impairment in especially attention and executive functions in individuals with ADHD. But, there are a few studies examining the neuropsychological function in parents of children with ADHD which could represent an endophenotypic feature. The aim of this study is to compare biological mothers of children with ADHD and mothers of healthy children in terms of adult ADHD, axis I psychopathology and cognitive endophenotypes in order to prove that neuropsychological impairment is part of genetic liablity to ADHD. 30 mother of children with ADHD and 30 mother of healthy children were enrolled in the study. The sociodemographic data of the participants were collected with a questionnaire and axis I psychopathology was evaluated with SCID-I semi-structured interview, depression, anxiety and functioning levels were evaluated with Hamilton Depression, Hamilton Anxiety, Hospital Depression and Anxiety scales, Global Functioning scale and Clinical Global Impression scale. Adult ADHD screening of the participants were done by the investigator both according to DSM-IV criteria and by the sef-rated Attila Turgay Adult ADHD sacele and Wender Utah Rating scale.Cognitive functions like attention, memory and executive functions were evaluated with Stroop test, Cancellation test, Rey Auditory Verbal Learning test and Winsconsin Card Sorting test. Data was analyzed with SPSS 17 programme in three steps. In the first step, mothers with depression were included in the analysis but, in the second step these mothers were excluded from the analysis and in the third step non-depressed mothers with and without adult ADHD were compared. xix The main findings of the study were an increased level of present and past axis I psychopathology, most of which were depressive and anxiety disorders, in mothers of children with ADHD compared to mothers of healthy children and in the analysis where depressed mothers were excluded an increased ratio of adult ADHD was detected in mothers of children with ADHD compared to mothers of healthy children with a borderline significance, lastly neurpsychological impairment was most evident in adult ADHD positive mothers of children with ADHD, second most impairment was evident in adult ADHD negative mothers of children with ADHD, third most impairment was evident in adult ADHD positive mothers of healthy children and the best neuropsychological performance was evident in adult ADHD negative mothers of healthy children. As a result, the neuropsychological impairments detected in information processing speed, attention, memory, response inhibition and executive function in adult ADHD positive mothers of children with ADHD might be a considered as a specific feature of the syndrome but, neuropsychological impairments detected in adult ADHD negative mothers of children with ADHD might indicate an endophenotypic feature and can show a genetic and neurobiological liability to ADHD.

MothersCognitive functionsPhenotype+3
Basri Köylü
Bolu Abant Izzet Baysal University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multiple skleroz hastalarında cinsel işlev bozukluğu: Sıklığı, yordayıcıları ve yaşam kalitesi üzerine etkisi

Multiple Skleroz Hastalarında Cinsel İşlev Bozukluğu: Sıklığı, Yordayıcıları Ve Yaşam Kalitesi Üzerine Etkisi Amaç: Cinsel işlev bozukluğu (CİB), multipl sklerozda (MS) sık görülen multifaktöryel bir durumdur. Bu çalışma MS'de CİB'nin sıklığını, yordayıcılarını ve yaşam kalite üzerine etkilerini araştırmıştır. Yöntemler: Çalışmaya İnönü Üniversitesi Nöroloji Polikliniğine başvuran 18-49 yaşları arasında Mc Donald kriterlerine göre MS tanısı alan 140 hasta ile 140 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Katılımcılara, sosyodemografik Veri Formu, Genişletilmiş Özürlülük Durum Ölçeği, Yorgunluk Şiddeti Ölçeği, Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği, Multiple Skleroz Yakınlık ve Cinsellik Anketi-19, Multiple Skleroz Yaşam Kalite Ölçeği-54, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Beden Algısı Ölçeği ve Rosenberg Benlik Saygısı ölçekleri uygulandı. Bulgular: Hastaların %70.7'sinde CİB tespit edildi ve bu oran sağlıklı kontrollerden (%12.8) yüksekti. CİB görülme oranı sağlıklı erkeklerde %14, kadınlarda %13.3 iken, MS'li kadınlarda %74.4, erkeklerde ise %64 olarak bulundu. CİB olan kadın hastaların en sık ifade ettiği yakınmalar %48.9 libido azalması, %16.7 vaginal kuruluk ve %5.6 disparoniydi. Erkek hastaların ise %28'i ereksiyon güçlüğü, %22'si libido azalması ve %20'si ejekülasyon sorunlarından yakınmışlardı. Hastalar ve eşleri için ileri yaş, düşük eğitim düzeyi ve sigara kullanımı ile evlilik süresi ve hastalık süresinin uzun olması, atak sayısı ve hastane yatış sayısının fazlalığı CİB gelişimi açısından risk oluşturmuştu. ACYÖ puanı ile tüm ölçek puanları arasında ve ayrıca bu ölçeklerin kendi aralarında korelasyon vardı. Sonuç: Çalışmamız, MS'li hastalarda CİB'in yaygın olduğunu, nörolojik komplikasyonların yanısıra psikososyal faktörlerinde CİB gelişimine neden olabileceğini ve yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyebileceğini göstermiştir. Elde edilen sonuçlar, klinisyenlere alınacak önlemler ve uygulanacak tedaviler konusunda yol gösterici olabilir. Anahtar kelimeler: Multipl skleroz, Cinsel işlev bozukluğu, Depresyon, Anksiyete, Beden algısı ve benlik saygısı, yaşam kalitesi

AnksiyeteBeden imajıBenlik saygısı+4
Yusuf Sarı
İnönü University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk tanılı hastaların mani ve remisyon dönemlerindeki serum BDNF, S100B düzeylerinin sağlıklı gönüllülerle karşılaştırılması ve sonuçların nöropsikolojiktestlerle değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda bipolar bozukluk tanılı hastaların mani ve remisyon dönemlerindeki serum BDNF, S100B düzeylerini sağlıklı gönüllülerle karşılaştırarak ve sonuçları nöropsikolojik testlerle değerlendirerek, literatüre olası patofizyoloji ve biyomarker olarak takipte kullanımı açısından literatüre katkı sağlanmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya DSM 5 tanı kriterlerine göre bipolar bozukluk tanısı almış olan 18-65 yaş arası 25 hasta (atak – remisyon dönemi) 25 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hekim tarafından hasta ve sağlıklı kontrol grubundan sosyodemografik veri formu dolduruldu. Hastaların tedavi öncesi ve sonrası serum BDNF ve S100B düzeyleri için kan örneği alındı. Yine tedavi öncesi ve sonrası YMDÖ (Young Mani Değerlendirme Ölçeği), HDDÖ(Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği), GDÖ (Global Değerlendirme Ölçeği)ölçekleri uygulandı. Nöropsikolojik test olarak Stroop ve Sayı Dizini Testleri uygulandı. Bulgular: Hasta grubunda bulunanların atak BDNF (Beyin Kaynaklı Nörotrofik Faktör) ve atak S100B değeri kontrol grubundan anlamlı şekilde düşük bulundu. Atak sırasındaki BDNF düzeyi remisyon sırasındaki düzeyinden anlamlı şekilde düşük bulundu. BDNF değeri ile S100b değeri arasında pozitif yönde anlamlı bir korelasyon görülmüştür. Hasta grubunda bulunanların Stroop 1, Stroop 2, Stroop 4, Stroop 4 hata sayısı, Stroop 4 spontan düzeltme ve Stroop 4 süre farkı kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Hasta grubunun Stroop 4 süresinde bozulma oranı kontrol grubunun oranından anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Sonuçlar: Çalışmamızda sadece BDNF düzeylerinin atak ve remisyon döneminde anlamlı olarak yükselme eğiliminde olduğunu gösterdi. BDNF düzeyleri, bipolar bozukluk fizyopatolojisi ile doğrudan değil dolaylı olarak ilişkili ya da manik atağa özgü değil genel olarak atak belirteci de olabilir. Bu sebeple böyle bir tespitte bulunabilmek için daha ayrıntılı ve uzun süreli ve aynı hasta grubunun farklı ataklarını da içeren çalışmalara gerek vardır. Bugüne kadar elde edilen sonuçlar, henüz bu konularda kesin bir değerlendirme yapmaya imkan vermemektedir. Çalışmamızda BDNF ve S100B düzeylerinin genel olarak aynı yönlü hareket ettiğini ve bu duruma nörotrofik/nöroprotektif etkilerinin aracılık ettiğini düşünmekteyiz. Ayrıca serum BDNF ve S100B düzeyleri ile bilişsel iyilik hali arasında pozitif korelasyon olduğunu saptadık. Anahtar Kelime: bipolar bozukluk, BDNF, S100B, nöropsikolojik test

Saadet Ekici Önsöz
İnönü University
2022
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üveit hastalarında psikiyatrik değerlendirme

Amaç: Bu araştırmada üveit hastalarının psikiyatrik açıdan değerlendirilerek depresyon, anksiyete, aleksitimi ve stresle başa çıkma tarzı özelliklerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya 80 üveit hastası ve kırma kusuru ile göz kliniğine başvurmuş, başka bir göz hastalığı bulunmayan, yaş ve cinsiyet açısından hasta grubu ile benzer özellikteki 80 kontrol grubu dâhil edildi. Göz kliniğinde muayenelerini takiben, psikiyatri kliniğinde yarı yapılandırılmış sosyodemografik bilgi formu dolduruldu. Hastalar DSM-5 tanı kriterlerine uygun olarak psikiyatrik görüşmeye alındı. Sonrasında hasta ve kontrol gruplarına Belirti Tarama Listesi (SCL-90-R), Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği-17 itemli (HAM-D), Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği (HAM-A), Yirmi Maddelik Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ-20), Durumluk ve Sürekli Kaygı Ölçeği (STAI-I, STAI-II), ve Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği (SBÇTÖ) uygulandı. Bulgular: Üvetli hasta grubunda HAM-D, HAM-A (HAM-A Total, HAM-A Psişik, HAM-A Somatik), TAÖ-20 (TAÖ-20 toplam, TAÖ-1, TAÖ-2, TAÖ-3), STAI-1 ve STAI-2, SCL-90-R genel belirti düzeyi ve SCL-90-R alt ölçekleri ortalama puanları kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.05). Yapılan klinik görüşme sonrasında hasta grubunun %72.5 kadarı son geçirilen atağın stres ile ilişkisi olduğunu düşünürken, %27.5 son geçirilen üveit atağının stres ile ilişkisinin olmadığını düşündüğünü belirtti. Üvetli hasta grubunda stresle başa çıkma tarzlarından çaresiz ve boyun eğici yaklaşım tarzı ortalama puanları kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksekken, kontrol grubunda ise kendine güvenli yaklaşım tarzı ortalama puanları hasta grubundan anlamlı olacak şekilde daha yüksek bulundu (p<0.05). Tartışma ve Sonuç: Üveitli hastaların depresyon, anksiyete düzeylerinin anlamlı derecede yüksek çıktığını, onların daha aleksitimik olduklarını ve stresle başa çıkmada çaresiz yaklaşım ve boyun eğici yaklaşım gibi negatif başa çıkma tarzlarını kullandıklarını görmekteyiz. Üveitli hastaların değerlendirilmesi ve tedavi plânında psikiyatrik açıdan da ele alınması, onlara optimal tedavi ve bakım sağlanması açısından faydalı olacağı görüşündeyiz. Anahtar Kelimeler: Üveit, depresyon, anksiyete, aleksitimi, stres, stresle başa çıkma tarzı.

AnksiyeteDepresyonGöz hastalıkları+2
Esra Porgalı Zayman
İnönü University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üniversite öğrencilerinde dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ve dürtüselliğin akıllı telefon bağımlılığın üzerine etkisi

Amaç: Akıllı telefon sorunlu kullanımının bağımlılık modelleme çalışmaları devam etmektedir. DEHB'nin ve dürtüsellik özelliklerinin bağımlılıklarda yatkınlık yapabildiği gösterilmiştir. Bu çalışmada, DEHB ve dürtüsellik belirtileri yüksek olanlarda akıllı telefon bağımlılığının yüksek olacağı hipotezi test edilmiş ve bağımlılıkla ilişkili olabilecek bazı kullanım özellikleri araştırılmıştır. Materyal ve Metot: İnönü Üniveritesi Sağlık Bilimleri Fakültesi bölümleri, Hemşirelik ve Diş Hekimliği Bölümü 1. ve 3. sınıf öğrencilerinden gönüllü katılımcılara ATBÖ-K, WUDÖ, ASRS, UPPS Ölçekleri, gözlem ve kaynaklardan aldığımız bilgiler ışığında akıllı telefon kullanım özellikleri hakkında araştırmacılar tarafınca hazırlanan bir sosyodemografik veri formu kullanılmıştır. Formlar özbildirim yoluyla doldurulmuştur. Kesitsel tasarımlı planlanan çalışmada 410 katılımcının (330 kadın, 80 erkek) anketleri değerlendirmeye alınmıştır. Bulgular: ATBÖ-K ile WUDÖ toplam (r:0.215 p<0.01), ASRS toplam (r:0.299, p<0.01), ASRS dikkat eksikliği (r:0.327 p<0.01), hiperaktivite/dürtüsellik (r:0.201 p<0.01) alt ölçek, UPPS toplam (r:0.290 p<0.01), UPPS sıkışıklık (r:0.305 p<0.01), sebatsızlık (r:0.275 p<0.01) ve tasarım eksikliği (r:0.129 p<0.01) alt ölçek puanları arasında anlamlı yönde pozitif ilişki bulunmuştur. Akıllı telefonun hafta içi ve hafta sonu ortalama kullanım saatlerine ve günde ortalama kontrol sayısına göre ATBÖ-K'ye göre bağımlı olan ve olmayanlar karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar olduğu görülmüştür (p<0.05). Ayrıca çalışmamızda akıllı telefona bağlı kaza geçirmiş olanlarda olmayanlara göre ATBÖ toplam (t:3.997 p<0.001), UPPS sıkışıklık alt ölçeği (t:2.359 p<0.02), WUDÖ toplam (t:2.520 p<0.02) puanları istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha yüksek saptanmıştır. Sonuçlar: Örneklemimizde DEHB ve dürtüsellik bileşenlerinin akıllı telefon bağımlılığıyla anlamlı ilişkisi olduğu gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Akıllı telefon, bağımlılık, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, dürtüsellik, kazaya yatkınlık

Akıllı telefonlarBağımlılıkCep telefonu+6
Vuslat Kara Ölmeztoprak
İnönü University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karaciğer nakli olan hastaların psikososyal durumlarının ve yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda, karaciğer nakli olan hastalarda uzun dönemde görülen psikiyatrik bozuklukların yaygınlığını, bu bozukluklarla ilişkili risk faktörlerini araştırmayı ve nakilli hastaların yaşam kalitesi düzeylerini sağlıklı popülasyonla karşılaştırmayı amaçladık. Materyal ve Metod: 07.05.2019 ile 07.11.2019 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi'ne bir yıldan daha uzun süre önce karaciğer (KC) nakli olmuş ve ayaktan başvuran 60 hasta ile 60 sağlıklı gönüllü çalışmaya alındı. Böylece Karaciğer Nakilli Grup (KNG) ve Sağlıklı Gönüllüler Grubu (SGG) olmak üzere iki grup oluşturuldu. Tüm katılımcılara; DSM-5 Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-5/CV), Kısa Form-36 (KF-36), Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HAM-D), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) uygulandı ve Sosyodemografik Bilgi Formu dolduruldu. Ayrıca KNG'deki hastalara Alıcı Veri Formu, Paradoksik Psikiyatrik Sendrom saptanan hastalara da Toronto Aleksitimi Skalası (TAS-20) dolduruldu. Böylece gözlemsel-kesitsel değerlendirmeler yapıldı. Bulgular: KNG'de hastaların %36,7'sinde psikiyatrik bozukluk saptandı. "Kadın cinsiyet, evli olmama, özgeçmişte psikiyatrik öykü bulunması, nakilden sonra en az bir ciddi komplikasyon bulunması ve son dönem KC yetmezliğinin viral etiyoloji dışındaki hastalıklara bağlı olması'' değişkenleri ile güncel psikiyatrik bozukluk varlığı arasında ilişki kuruldu. KNG'deki hastalar KF-36'nın; Fiziksel Fonksiyon, Fiziksel Rol Güçlüğü, Emosyonel Rol Güçlüğü ve Sosyal İşlevsellik alt ölçeklerinde sağlıklı gönüllü katılımcılara (SGG) kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük puanlara sahipti (p<0.05). Güncel psikiyatrik bozukluk saptanan KC nakilli hastaların KF-36'nın; Fiziksel Fonkiyon alt ölçeği hariç diğer tüm alt ölçeklerinde güncel psikiyatik bozukluğu bulunmayan hastalara kıyasla anlamlı derecede daha düşük puanlara sahip olduğu saptandı. KF-36'nın Mental Sağlık alt ölçeğinde; KNG'deki güncel psikiyatrik bozukluk saptanmayan hastaların puanları SGG'ye göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. Genel Sağlık Algısı alt ölçeğinde ise her iki grup benzer puanlara sahipti. Viral hepatitler nedeniyle nakil olan hastaların KF-36'nın ''Mental Sağlık'' ve ''Genel Sağlık Algısı'' alt ölçek puanlarının diğer etiyolojiler nedeniyle nakil olan hastalara göre daha yüksek olduğu saptandı (p=0.024). KNG'deki hastaların ikisinde (%3.63) Paradoksik Psikiyatrik Sendrom geliştiği belirlendi. Sonuç: Çalışmamızda, karaciğer nakli sonrası geç dönemde psikiyatrik bozukluk sıklığı, alkol ve madde kullanım bozukluğu ile ilişkili psikiyatrik bozukluklar dışlandıktan sonra bile azımsanmayacak kadar yüksek oranda saptandı. Karaciğer naklinden sonra uzun dönemde yaşam kalitesinin birçok boyutunun sağlıklı popülasyondan geride olduğu belirlendi.

Karaciğer hastalıklarıKaraciğer nakliKaraciğer nakli+6
Cengiz Darılmaz
İnönü University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gonadotropinler ve gonadal hormonların intihar davranışı üzerine etkileri

Amaç: Bu çalışmanın amacı, intihar girişiminde bulunan olguların klinik özelliklerini değerlendirerek gonadotropin ve gonadal hormon seviyelerinin incelenmesi ve bu verilerin intihar düşüncesi ve/veya girişimi olmayan depresyon tanılı hastalar ve sağlıklı kontrollerle ile karşılaştırılmasıdır. Materyal ve Metot: Mart 2019 – Aralık 2019 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisine intihar girişimi nedeniyle başvuran olgularla, SCID ile psikiyatrik görüşme yapılmış, psikopatoloji varlığı belirlenmiştir. Ayrıca olgulara Beck depresyon ölçeği, Beck anksiyete ölçeği, Beck umutsuzluk ölçeği, Barratt dürtüsellik ölçeği ve Columbia intihar şiddetini derecelendirme ölçeği uygulanmış, sosyodemografik veri formu doldurtulmuştur. İntihar girişiminin ardından ilk 24 saat içerisinde sabah 8.00' de olgulardan kan örnekleri alınmış, FSH, LH, östradiol, testosteron, progesteron, kortizol değerleri ölçülmüştür. Çalışmaya dahil edilen intihar girişiminde bulunmuş 33 olgunun verileri; yaş, cinsiyet ve VKİ bakımından eşleştirilmiş diğer iki grup ile kıyaslanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda gruplar yaş, cinsiyet, medeni durum, VKİ bakımından birbiri ile benzerdi. Kadın olgular menstruel faz açısından birbiri ile benzerdi. Erkek olgularda gonadotropin ve gonadal hormon düzeyleri gruplar arasında anlamlı farklılık göstermedi. Kortizol düzeyi kadın olgularda üç grup arasında anlamlı farklılık gösterdi, intihar grubunda en düşük olarak ölçüldü. Ayrıca kadın olgularda kortizol düzeyleri ile ölçek puanları arasında negatif korelasyon tespit edildi. Sonuç: Kadınlarda düşük HPA ekseni aktivitesi ile intihar davranışı arasında nedensellik ilişkisi kurmak zordur. İntihar davranışı ve semptomların süresi, bu fenomenle ilişkili olabilecek iki faktördür ve altta yatan mekanizmaları aydınlatmak için daha fazla çalışma yapılması gerekmektedir.

Gonadal steroid hormonlarıGonadlarGonadotropinler+4
Mustafa Akan
İnönü University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Travma sonrası kahırlanma bozukluğunun anksiyete hastalarında klinik gösterimi ve eştanılı hastalıklar

Giriş: Kişinin kendine yapılan haksızlık olarak nitelendirdiği kontrol edemeyeceği ve hayatını artık eski haline geri döndüremeyeceği şeklinde algıladığı yaşam olayı sonrasında depresif duygudurumu, öfke, intikam duygularına neden olan altı ayın üzerinde işlevselliği bozan kahır duygusuyla karakterize tedavide direnç ve uzamaya neden olabilen tabloya travma sonrası kahırlanma bozukluğu denilmiştir. Bu tablo henüz tanı kılavuzlarında bulunmamaktadır. Ancak klinisyenler açısından önem arz etmektedir. Gereç ve Yöntem: Anksiyete polikliniğine gelen hastalar standardize kahırlanma bozukluğu maddeleri göz önünde bulundurularak değerlendirilmiştir. Sonrasında toplamda 344 kişiden oluşan örneklemde öz değerlendirme ölçekleri uygulanmıştır. Bulgular: Kahırlanma bozukluğu anksiyete polikliniğine gelen DSM-5 tanılı ve tanısız semptomatik kişilerde %47,3 ve %4,6 olmak üzere %51.9 oldukça yüksek oranda olduğu tespit edilmiştir. Bunun dışında sağlıklı gönüllülerde %0.8 oranında patolojik olmayan düzeyde kahır duygusu olduğu tespit edilmiştir. Kadınlarda ev hanımlığı erkeklerde özel şirkette çalışan olmakla kahırlanma bozukluğu arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Semptomlar ve kahırlanma bozukluğu şiddeti arasında pozitif korelasyon vardır. Tartışma: Çalışmada kahırlanma bozukluğunun anksiyete polikliniğine başvuran örneklemde oldukça yaygın olduğu tespit edilmiştir. Yüksek DSM-5 eş tanıları diğer ülkelerde yapılan çalışmalarla benzerdir. Türkiye'de kahırlanma bozukluğunu psikiyatri pratiğinde araştıran ilk araştırma olması açısından önem taşımaktadır. Literatürle sosyodemografik açıdan özellikler arasında kültür farkı nedeniyle oluşan farklar ve bazı benzerlikler mevcuttur. Stresör çeşiti ve sayısı arttıkça kahırlanma bozukluğu arttığı tespit edilmiştir. Yine kültürel farklılık nedeniyle cinsiyete göre stresörün tipinde farklılık ön plana çıkmıştır. Kadınlar için ev hanımlığı, erkekler için özel şirkette çalışmak kahırlanma bozukluğu gelişimi için risk olabilir. Hastalık süresi ile kahırlanma bozukluğunun pozitif korele olması kronisitenin işlevsellikteki önemini ifade etmektedir. DSM-5 tanısı olmayıp semptomatik olan kişilerde yüksek kahırlanma bozukluğu oranı saptanması klinikte tedavisi yetersiz kalan popülasyonu gösteriyor olabilir. Sonuç: Klinik pratiğimizde travma sonrası kahırlanma bozukluğu yaygındır. Psikopatolojinin tanı ve tedavisinde eştanılı durum ya da tek başına tanı olarak göz önünde bulundurulmalıdır. Kahırlanma bozukluğu için özel terapötik müdahaleler mevcuttur ve tedavi planlarına eklenmesinin tedavi başarısını arttırdığı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: travma sonrası kahırlanma bozukluğu, anksiyete, psikiyatri polikliniği, eştanı

AnksiyeteKomorbiditePsikolojik travma+2
Bahar Kılıç
İnönü University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Perinatal depresyonda parlak ışık terapisinin etkinliği- çift kör randomize kontrollü çalışma

Amaç: Perinatal dönemdeki ruhsal bozukluklarda mevcut tedavi yöntemleri ile ilgili soru işaretleri ve ulaşmadaki güçlükler birçok annenin bu dönemde tedaviye karşı mesafeli durmasına sebep olmaktadır. Parlak ışık terapisi gibi farklı duygudurum bozukluklarında etkinliği ve güvenilirliği birçok çalışamda gösterilmiş kronobiyolojik bir tedavi yönteminin perinatal depresyon hastalarında etkinliğinin ve güvenilirliğinin gösterilmesi bu alanda tedavideki zorluklara fayda sağlayacaktır. Bu çalışmada perinatal depresyon hastalarında parlak ışık terapisinin plasebo ışığa oranla depresif belirtiler üzerindeki etkinliğinin ve yan etkiler açısından güvenilirliğinin gösterilmesi, ayrıca parlak ışık terapisine yanıtı yordayan faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Kliniğine başvuran veya konsülte edilen, gebe ya da doğum sonrası ilk 12 ay içerisinde olan 30 hasta dahil edilmiştir. Çift kör olarak dizayn edilen bu çalışmada hastalar randomize kontrollü olarak tedavi ve plasebo kollarına ayrılmıştır. Tedaviye yanıtını değerlendirmek için MADRS, HAM-D ve EDSDÖ uygulanmıştır. Uyku ve mevsimsellik ile ilgili değişkenlerin değerlendirilmesinde ise MGDF, PUKİ, UŞİ, EUS ölçekleri kullanılmıştır. Bulgular: Başlangıç depresyon skorları ortalaması (MADRS) arasında anlamlı fark bulunmamaktadır (parlak ışık grubu: 27,2 plasebo grubu: 26,1). Üç hafta sonunda tedaviye yanıt oranları parlak ışık grubu için %75, plasebo grubu için ise %9,1 olarak bulunmuş olup iki grup arasında farkın anlamlı olduğu saptanmıştır (p=0,002). Tedaviye bağlı yan etkilerde her iki grup arasında anlamlı farklılık bulunmamaktadır(p>0,05). Sonuç: Bu çalışmanın sonunda perinatal depresyon hastalarında tek başına uygulanan parlak ışık terapisinin etkinliğinin plasebodan üstün ve yan etkiler açısından plaseboya benzer olduğu sonucuna varılmıştır. Gelecekte parlak ışık terapisinin perinatal depresyon hastalarında daha yaygın kullanılabilmesi için daha geniş ölçekli ve standardize uygulama yapılmış yeni araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

DepresyonIşıkKronobiyoloji+3
Melike Dönmez
Marmara University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Depresyon hastalarında obsesif inanışların, intihar düşüncesi ve biyolojik ritmle ilişkisi

Amaç: Depresyon neden olduğu yeti yitimi açısından tedavi maliyetindeki yük oranıyla birlikte tüm tıbbi hastalıklar içerisinde 4. sırada yer almaktadır. Yaygınlık oranının fazla olması, tanıda yaşanan güçlükler, intihar riski ve kronik seyir gösterme gibi sorunlar nedeniyle depresif bozukluğun yol açtığı sorunlar giderek artmaktadır. Dolayısıyla depresif bozuklukla ilgili araştırmaların önemi de giderek artmaktadır. Obsesif inanışlar OKB' de üzerinde durulmuş bir konudur. Ancak literatürde depresif bozukluk, intihar ve biyolojik ritm ile ilişkisini inceleyen çalışmaya rastlanılamamıştır. Çalışmanın amacıobsesif inanışların depresif bozukluklu hastalarda intihar düşüncesine ve biyolojik ritm ile olan ilişkisini incelemektir. Yöntem: Bu çalışma Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvuran kişiler arasından, 15.09.2014/15.11.2014 tarihlerinde yapılmuştır. Çalışmaya, çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan, dahil edilmeme kriterlerini karşılamayan 100 hasta ve bu 100 hasta ile eşleştirilmiş 100 kontrol grubu alınmıştır. Çalışmaya alınan 100 hasta klinik görüşme ile DSM-5 Tanı ölçütlerine göre major depresif bozukluk tanısı almışlardır. Hastaların psikotrop ilaç kullanım öyküleri bulunmamaktadır. 18-65 yaş arası, okur-yazar, ek tıbbi rahatsızlığı olmayan kişiler çalışmaya alınmıştır. Bu kişilere Hamilton Depresyon Ölçeği, İntihar Davranışı Ölçeği, Obsesif İnanışlar Ölçeği, Belirti Tarama Listesi ( SCL-90-R ), Biyolojik Ritm Ölçeği uygulanmıştır. İstatistik olarak tanımlayıcı ve karşılatırıcı istatiksel program SPSS 22.0 uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmada depresif bozukluklu hastalarda daha yüksek obsesif inanışlar düzeyi bulunmuştur. Ancak depresyonun şiddeti ile obsesif inanışların düzeyi arasında ilişki bulunamamıştır. Aynı şekilde depresyon ve intihar ile biyolojik ritm arasında da ilişki saptanmıştır. Ayrıca benzer şekilde obsesif inanışlarla biyolojik ritm arasında da ilişki saptanmıştır. Ancak çalışmadaobsesif inanışlar ve intihar düşüncesi arasında ilişki saptanamamıştır. Sonuç: Depresif bozukluk ve obsesif inanışlar arasında ilişki bulunmuştur. Klinikte depresif bozukluk yakınması ile başvuran hastalara bu yönden de yaklaşılmalıdır. Ancak çalışmaya göre intihar ve obsesif inanışlar arasında ilişki bulunamamıştır. Bu konuda daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır.

Depresif bozuklukDepresyonObsessif davranış+2
Meltem Puşuroğlu
Recep Tayyip Erdogan University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk tanılı hastaların ötimik dönemde uyku parametrelerinin değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: Uyku bozukluğu bipolar bozuklukta yalnızca manik ya da depresif epizoda özgü olmayıp epizodlar arası dönemde de mevcuttur. Uyku uyanıklık döngüsündeki bozulmanın uyku kalitesini bozduğu; azalmış tedavi yanıtı, kötü hastalık gidişi, artmış morbiditeye yol açtığı, işlevsellik ve yaşam kalitesini olumsuz etkilediği öne sürülmektedir. Bu çalışmada bipolar bozukluk (BPB) ötimik dönem olan hastalara gerek nesnel gerekse öznel test değerlendirmelerini kullanarak uyku parametrelerini, uyku özellikleri ve kalitesi ile ilişkili klinik özelliklerini, uyku özelliklerinin kişinin işlevselliği üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma Ocak 2016 - Aralık 2018 tarihleri arasında, Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Tıp Fakültesi Uyku Bozuklukları Merkezine başvurmuş, polisomnografi (PSG) tetkiki yapılmış, aynı tarihler arasında psikiyatri polikliniğine başvuran BPB ötimik dönemdeki 33 hasta ile yürütülmüştür. Hastalara Eksen I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği, Young Mani Derecelendirme Ölçeği, Pittsburg uyku kalitesi indeksi (PUKİ), Epworth uykululuk ölçeği (EUÖ), Uykusuzluk Şiddeti indeksi (UŞİ) ve bipolar bozukluk işlevsellik ölçeği uygulanmıştır. Hastalar sosyodemografik ve klinik değişkenler ile uygulanan ölçekler ve PSG verileri açısından karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmaya alınan 33 hastanın (ortalama yaş:40,5±9,4 yıl) çoğunluğunun kadın (% 57,6), evli (% 66,7), ilköğretim mezunu (% 42,4) ve çalışabilir düzeyde (% 78,8) olduğu belirlenmiştir. Hastalar BPB'nin klinik özellikleri açısından ele alındığında hastaların çoğunluğunun BPB 1 (%72,7) tanısı bulunmaktadır. Ailede ruhsal hastalık öyküsünde en sık bipolar bozukluk (%36,4) bulunmakta, unipolar depresyon (%21,2) ikinci sırada gelmektedir. Hastaların yarısından fazlasında mevsimsellik (%60,6), ataklarda psikotik belirtiler (%54,5) ve yatış öyküsü (%54,5) olduğu izlenmiştir. Çalışmamızdaki tüm hastalarımız duygudurum dengeleyici (DDD) kullanmaktadır. %9,9'u sadece DDD kullanırken %63,6'sı DDD ile antipsikotik (AP) kombinasyonu ve %27,3'ü ise DDD, AP ve antidepresan (AD) kombinasyonu kullandığı görülmüştür. Çalışmaya alınan hastaların %45,5‟inin uyku kalitesinin kötü olduğu saptanmıştır. Örneklem grubu BPB 1 ve BPB 2 olarak ikiye ayrılmış, iki grup arasında PUKİ, EUÖ ve UŞİ arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki olmadığı bulunmuştur (p=0,509, p=1,162, p=0,190). BPB 1 ve BPB 2 arasında Bipolar işlevsellik ölçeğinin damgalanma hissi alt ölçeğinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu bulunmuştur (p=0,014). İki grup arasında TRT, evre 3 alfa ve REM alfa arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu bulunmuştur (p=0,034, p=0,007, p=0,011). Örneklem grubumuzun kullandığı ilaçlarla polisomnografik parametrelerin arasındaki ilişki analiz edilmiĢ; ilaçlarla uykunun NREM ve REM yapısı arasında ilişki saptanmazken, NREM ve REM uykunun evre 1 delta, evre 2 beta, evre 3 beta ve REM beta dalgaları ile uyanıklık (arousal) reaksiyonu oluştuğu ve anlamlı farklılık olduğu bulunmuştur (p=0,007). Kullanılan ilaçlarla bipolar işlevsellik ölçeğinin arasında toplam işlevsellik puanı ve arkadaşlarla ilişkiler alt ölçeğinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p=0,023, p=0,042). PUKİ'ye göre uyku kalitesi bozuk olan ve olmayan grup arasında arkadaşlarla ilişkiler alt ölçeğinde anlamlı düzeyde fark saptanmıştır (p=0,002). UŞİ'ye göre uykusuzluğu olan grupla olmayan grup arasında bipolar işlevsellik ölçeği toplam puanı ve duygusal işlevsellik alt ölçeği arasında istatistiksel düzeyde anlam olduğu tespit edilmiştir (p=0,001, p=0,003). Sonuç: BPB ötimik dönemde subjektif testlerle gösterilen uyku kalitesi ve işlevsellikteki bozulmanın yanı sıra uyku parametrelerinde değişiklikler olduğu görülmektedir. Bipolar bozuklukta biyolojik bir belirteç olabileceği düşünülen uyku değişikliklerinin bilinmesi, psikiyatrik görüşmelerde sorgulanması, psikososyal yaklaşım ya da farmakoterapilerle tedavi edilmesi yineleme ve depreşmeleri önleme, klinik gidiş ve işlevselliğin düzelmesine katkı sağlayacaktır.

Bipolar bozuklukPsikiyatrik hastalıklarUyku+2
Gözde Salihoğlu
Recep Tayyip Erdogan University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Major depresı̇f bozukluk tanısı olan hastalarda ı̇rı̇sı̇n düzeylerı̇nı̇n ı̇ncelenmesı̇

Amaç: Major depresif bozukluk (MDB) sık görülen bir psikiyatrik bozukluk olmasının yanı sıra yol açtığı yeti yitimi, bireysel ve toplumsal maliyetleri nedeniyle önemli bir halk sağlığı sorunudur. MDB, klasik antik dönemlerden modern dönemlere kadar uzanan geniş bir tarihçeye sahiptir. Klinik prezentasyonunda gözlenen farklılık, öngörülemeyen seyir, prognoz ve tedaviye değişken yanıtlar MDB'nin biyolojik zeminine yönelik çalışmaları arttırmaktadır. MDB'nin patafizyolojisinde endokrin, inflamatuar ve nöronal devreler yakın ilişki içindedir. Çalışmamız, ilk kez tanı alan MDB olgularıyla irisinin ilişkisini değerlendirmeyi amaçladı. Yöntem: Bu çalışma Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ne 25.09.2019 - 25.09.2020 tarihleri arasında başvuran olgularla yapılmıştır. Çalışmaya alınma ve dışlanma kriterleri dikkate alınarak 85 hasta ve 81 sağlıklı kontrol grubu olgusu araştırmaya dahil edildi. Çalışmaya alınan olguların DSM-IV Eksen I ve II Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme Anketi (SCID-I, II) ve Hamilton Depresyon Ölçeği (HAM-D) değerlendirmesi yapılması ardından MDB tanısı koyuldu. Çalışmadan elde edilen tüm veriler "Statistical Packages for the Social Science" (SPSS Inc., Chicago, IL, ABD) 18 istatistik paket programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Araştırmaya alınan olgularda sosyodemografik verilerin ve ölçülen parametrelerin irisin düzeyleri ile ilişkisi değerlendirildi. MDB'li olguların sağlıklı kontrollere kıyasla irisin düzeylerinin daha düşük olduğu belirlendi. İrisin düzeyleri ile Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu tespit edildi. Bu ilişki istatistiksel olarak ters yönde bir korelasyon göstermekteydi. Yaş ve irisin düzeyleri arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlıydı. Yaş artışıyla irisin düzeylerinin azaldığını belirten negatif bir korelasyonun varlığı istatistiksel olarak anlamlıydı. Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda ilk kez tanı alan, ek tanısı olmayan ve daha öncesinde herhangi bir ilaç kullanmayan MDB'li hastalarda irisin düzeylerinin düşük olabileceğini tespit ettik. Bulgularımız içerisinde HAM-D skorlarıyla değerlendirilen MDB'li hastaların klinik şiddetiyle irisin seviyeleri arasında ters bir korelasyon olabileceğini tespit ettik. Buna rağmen irisin düzeylerini etkileyen birçok faktör bulunmaktadır. Bu çalışma, azalan serum irisin seviyelerinin MDB'nin biyolojik zemininde olası bir rolü olduğunu vurgulayabilir. Çalışmamızın sonuçları irisinin MDB'yle ilişkili bir biyobelirteç veya terapötik hedef olarak araştırılmasını destekleyebilir. vi Anahtar kelimeler: Major Depresif Bozukluk, irisin, etiyoloji, patofizyoloji

Depresif bozukluk-majörDepresyonEtyoloji+1
Burak Okumuş
Recep Tayyip Erdogan University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alkol ve opioid bağımlılığı hastalarında zihin kuramı ve emosyon tanıma işlevleri

Amaç: Güncel araştırmalarda sosyal kognisyonun özellikle duygu (emosyon) tanıma ve zihin kuramı (ZK) ana başlıkları öne çıkmaktadır. Farklı bağımlılık gruplarında ZK ve Duygu Tanıma işlevlerinin bozulduğu gösterilmiştir. Fakat farklı bağımlılık gruplarında sosyal kognisyon bozukluğu şiddetini ve biçimlerini karşılaştıran çalışma sayısı azdır. Amacımız opioid bağımlılığı (OB) ve alkol bağımlılığı (AB) hastalarında ZK ve emosyon tanıma işlevlerini birbirleriyle ve sağlıklı kontroller ile karşılaştırmaktır. Yöntem: Çalışmaya geçmişte DSM-IV tanı ölçütlerine göre opioid bağımlılığı (OB) tanısı almış 32 hasta ve alkol bağımlılığı (AB) tanısı almış 30 hasta ile 32 sağlıklı kontrol (SK) dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara, zihin kuramı işlevlerini ölçmek için Gözlerden Zihin Okuma Testi (GZOT), Yüzlerden Duygu Tanıma Testi (YETT), GAF testi (faux pas) uygulanmış, nörobilişsel işlevlerin değerlendirilmesi için Stroop Testi ve İşitsel Üçlü Sessiz Harf Sıralaması Testi, eş tanıları dışlamak için SCID-1 uygulanmıştır. Bulgular: Gruplar katılımcıların yaşları ve öğrenim durumları açısından farklılaştığı için çalışmadan elde edilen verilen bu değişkenler kontrol altına alınarak analiz edilmiştir. OB grubu sağlıklı kontrollerle karşılaştırıldığında YETT, GZOT, Gaf Testi toplam puanları ve "gafı anlama", "uygunsuz durumun anlaşılması", yanlış inanç", "empati" olmak üzere tüm kategorilerinden anlamlı olarak daha düşük puanlar almıştır. Benzer şekilde AB grubunun YETT ve GZOT toplam puanlarının sağlıklı kontrollere göre daha düşük olduğu görülmüştür. Ancak Gaf Testi toplam puanları ve alt kategorilerinden alınan puanlar değerlendirildiğinde sağlıklı kontrollerle anlamlı farklılık gösterilememiştir. Duygular ayrı ayrı değerlendirildiğinde OB kontrollere göre kızgın yüzlere daha fazla yanlış yanıt verirken AB kontrollore göre iğrenmiş yüzlere daha fazla yanlış yanıt vermiştir. Her iki bağımlılık grubunun da tanınamayan yüzlere üzgün yanlış yanıtı verme eğiliminde olduğu görülmüştür. OB ve AB birbirileri ile karşılaştırıldığında YETT ve ZK sosyal algısal yönünü değerlendiren GZOT toplam puanları arasında anlamlı farklılık görülmemiştir. Sosyal bilişsel ZK'nı değerlendiren Gaf Testi performansları değerlendirildiğinde OB "yanlış inanç" kategorisinde AB göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük performans göstermiştir. Gaf Testi toplam puanları, "uygunsuz durumun anlaşılması" ve "empati" alt kategorilerinde bu fark anlamlılık sınırındadır. OB hastalarında klinik değişkenlerden bağımlılık süresi ile YETT arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki görülürken opioid miktarı ile GZOT toplam puanları arasında negatif yönde anlamlılık sınırında bir ilişki gösterilmiştir. Çoklu regresyon analizi sonucu opioid miktarının GZOT toplam puanlarını üzerine doğrudan etkili olduğu saptanmıştır. AB hastalarında kullanılan standart içki miktarı ile YETT toplam puanları arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki saptanmıştır. AB ve OB gruplarında, işlem belleği ve yanıtın engellenmesi gibi nörokognitif işlevlerde bozulmalar saptanmıştır. Ancak bu bozuklukların sosyal kognisyon bozuklukları üzerine doğrudan etkili olmadıkları görülmüştür. Sonuç: Çalışmamızda OB grubunda, ZK ve duygu tanıma işlevleri olmak üzere sosyal kognisyonda yaygın bir bozulma olduğu saptanmıştır. Buna karşın AB grubunda kontrol grubuna göre duygu tanıma işlevleri ve sosyal algısal ZK' nın bozulduğu ancak sosyal bilişsel ZK işlevlerinin görece korunduğu görülmüştür. OB ve AB hastaları, sosyal algısal ZK ve duygu tanıma işlevleri açısından farklılaşmazken, OB grubunun AB grubuna göre sosyal bilişsel ZK işlevlerinin bozulmuş olduğu görülmüştür. Nörokognitif işlevler değerlendirildiğinde her iki grubun da işlem belleği ve yanıtın engellenmesi işlevlerinde bozulma saptanmıştır. Gruplar arasında anlamlı farklılık gösterilememiştir Nörokognitif işlevlerde görülen bozuklukların sosyal kognisyon bozuklukları üzerinde doğrudan etkili olmadığı görülmüştür. Bu bulgu iki kognisyon alanının bağımsız nöral sistemler aracılığıyla etkili olduğunu ve birbirinden bağımsız olarak bozulabileceği görüşünü akla getirmektedir. Sosyal kognisyonda görülen bozuklukların klinik değişkenler ile güçlü bir bağıntı göstermiyor olması, bu bozuklukların hastalık öncesi döneme ait, belki de hastalığa yatkınlık yaratan özellikler olabileceğini düşündürmektedir. Bu sonuçlar, sosyal işlevsellik alanının bağımlılıkların önlenmesi ve sağaltımında odaklanılması gereken önemli alanlardan biri olduğu yönünde yorumlanabilir.

Alkol içmeAlkolizmBiliş+7
Emre Yazgeç
Dokuz Eylül University
2018
00
Master'sOpen AccessTR

İstanbul ili sınırlarında hizmet veren özel huzurevlerinde kalan yaşlılarda depresyon, anksiyete, somatizasyon, yaşam kalitesi ve algılanan sosyal destek düzeyinin huzur evinde kalmayan bir grup yaşlı ile karşılaştırılması

ÖZET Amaç: Bu araştırmanın temel amacı, huzurevinde kalan ve kalmayan yaşlılarda depresyon, anksiyete, somatizasyon, yaşam kalitesi ve algılanan sosyal desteğin karşılaştırılması ve ikincil amaç olarak yaşlılarda algılanan sosyal destek ile yaşam kalitesinin depresyon, anksiyete, somatizasyon ve sosyodemografik verilerle ilişkisinin araştırılmasıdır. Yöntem: Bu çalışma; Aralık 2013- Mayıs 2014 tarihleri arasında İstanbul'daki bir grup özel huzurevinde kalan ve araştırmaya katılmayı kabul eden yaşlılarla, İstanbul il sınırları içinde yaşayan ve herhangi bir huzurevinde kalmayan ve araştırmaya katılmayı kabul eden yaşlılarla gerçekleştirilmiştir. Araştırmaya katılanlara sosyodemografik veri formu, Yaşlılar için Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Bedensel Duyumları Abartma Ölçeği, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği ve D.S.Ö.Yaşam Kalitesi Ölçeği (WHOQOL-Bref) sorularını içeren anket formları yüz yüze görüşme yöntemi ile uygulanmıştır. İstatistiksel analizde Pearson Ki-Kare testi, Student t testi, Pearson korelasyon analizi, ANCOVA kullanılmıştır. Bulgular: Bu çalışmada huzur evinde kalan yaşlılarda kontrol grubuna göre depresyon puanları daha yüksek, anksiyete, algılanan sosyal destek ve yaşam kalitesinin fiziksel ve ruhsal alt boyutları daha düşük bulunmuştur; kontrol grubunu oluşturan yaşlılar huzur evinde kalan yaşlılara göre daha yüksek oranda sosyal destek aldıklarını bildirmişler; her iki grupta da somatizasyon ile algılanan sosyal destek ve yaşam kalitesi arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır; her iki grupta algılanan sosyal destek arttıkça genel olarak yaşam kalitesi artmaktadır; her iki grupta da depresyon ile algılanan sosyal destek ve yaşam kalitesi arasında ters yönlü anlamlı düzeyde ilişki bulunmuştur. Tartışma: Huzurevinde kalan yaşlıların depresyon, puanlarının yüksek, algılanan sosyal desteğin ve yaşam kalitesinin fiziksel ve ruhsal alt boyut puanlarının düşük bulunması literatürle uyumlu bir bulgudur. Huzurevi sakinlerinin ruhsal durumlarına ilişkin gerekli tedavi ve koruma tedbirlerinin oluşturulmasında geniş örneklemli epidemiyolojik çalışmalar daha iyi ışık tutacaktır. Anahtar Kelimeler: Huzurevi; depresyon; anksiyete; somatizaston; algılanan sosyal destek; yaşam kalitesi.

Özlem Erkan
Ege University · Institute of Health Sciences
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozukluk'un eşlik ettiği şizofreni hastalarında klinik ve nöropsikolojik özellikler: karşılaştırmalı bir çalışma

Amaç: Bu çalışmanın amacı OKB'nin eşlik ettiği şizofreni hastaları ile OKB'nin eşlik etmediği şizofreni hastalarını sosyo-demografik, klinik ve nöropsikolojik özellikler açısından karşılaştırmaktır. Yöntem: Çalışmaya Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları AD Toplum Ruh Sağlığı Merkezi'nde ayaktan tedavisini sürdüren şizofreni hastalarından oluşturulmuştur.Çalışmaya 29 şizofreni ve 44 Şizofreni-OKB hastası sosyodemografik, klinik özellikler, sosyal işlevsellik ve yaşam kalitesi, nöropsikolojik özellikler yönünden karşılaştırılmıştır.Hastalara psikotik semptomların şiddetinin değerlendirilmesi için PANSS, klinik özelliklerin değerlendirmek için klinik global izlem ölçeği, depresyon özelliklerin değerlendirilmesi için Calgary şizofrenide depresyon ölçeği, ilaç yan etkilerini değerlendirmek için ekstrapiramidal belirtiler değerlendirme ölçeği, sosyal özellikleri değerlendirmek için sosyal işlevsellik ölçeği, yaşam kalitesini değerlendirmek için şizofrenide yaşam kalitesi değerlendirme ölçeği, obsesif-kompulsif belirtileri değerlendirmek için Y-BCOS ölçeği, nöropsikolojik işlevleri değerlendirmek için Rey sözel-işitsel bellek ölçeği, Stroop testi, Sözel akıcılık testi, Wechsler görsel bellek ölçeği, İz sürme testi B uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya toplam 29 şizofreni ve 44 Şizofreni-OKB hastası alınmıştır.İki grup arasında cinsiyet yönünden anlamlı fark saptanmıştır.Ancak yaş, toplam eğitim süresi, toplam çalışma süresi, aylı toplam gelir, medeni durum, sosyal güvence açısından anlamlı fark saptanmamıştır.Klinik özellikler yönünden gruplar karşılaştırıldığında hastalık başlangıç yaşı, toplam hastalık süresi, ilk psikotik bulgunun ortaya çıkması, hastane yatış sayıları ve yatış süreleri, intihar grişimi öyküsü olması, şiddet davranışının olması, yasal sorun yaşama, ailede psikiyatrik hastalık öyküsü ve sigara kullanımı yönünden aralarında anlamlı istatistiki faklılık saptanmamıştır. Ancak şizofreni-OKB grubunda olan hastaların daha çok sayıda ve dozda ilaç kullanımı olduğu, daha çok ilaç kombinasyonu kullanıldığı bulunmuştur. Toplam PANSS skorlarına yönünden karşılaştırıldığında şizofreni-OKB grubunda bulunan hastaların daha çok pozitif psikotik bulgu, negatif psikotik bulgu ve genel psikopatolojik puanlarının anlamlı şekilde daha yüksek olduğu bulunmuştur. Global klinik izlem ölçeğine bakıldığında hastalık şiddeti puanlarının anlamlı şekilde daha yüksek olduğu ancak düzelme ve ilaç yan etki şiddeti yaşama yönünden aralarında anlamlı istatistiki farklılık saptanmamıştır. Her iki grupta olan hastalar calgary depresyon ölçeği puanları yönünden karşılaştırıldığında aralarında anlamlı istatistiki farklılık saptanmamıştır. Ekstrapiramidal yan etkiler değerlendirildiğinde şizofreni-OKB grubunda olan hastaların anlamlı olarak daha fazla yan etki yaşadıkları görülmüştür. Sosyal işlevsellik yönünden iki grup arasında anlamlı istatistiki farklılık saptanmazken, yaşam kalitesi ölçeği puanlarına bakıldığında şizofreni grubunda olan hastaların puanları anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Her iki grup arasında yapılan nöropsikolojik testlerde anlamlı istatistiki farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Bu çalışmada şizofreni kliniğine eşlik eden obsesif-kompülsif bulguların hastalığın kliniğine, işlevselliğe ve nöropsikolojik alanlara olan olası olumsuz etkileri araştırılmasıdır. Bu aradaki ilişkinin şizofreninin bir bileşeni veya komorbidite olup olmadığı sorusu hala açık değildir. İleride yapılacak olan prospektif, klinik örneklemi daha çok temsil etme özelliği olan çalışmaların yapılması gerekmektedir. Bu çalışmalar sonucunda tedavisi zor olan ve kişinin hayatında büyük yıkımlar oluşturan şizofreni hastalığının doğası daha iyi anlaşılabilir ve etkin tedavi seçenekleri oluşturulabilir Anahtar Kelimeler: Şizofreni, Obsesif-Kompulsif belirtiler, Klinik özellikler,Sosyal işlevsellik, Nöropsikolojik özellikler

KomorbiditeMental bozukluklarNöropsikoloji+3
İsmail Özel
Ege University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Toplum tabanlı bir örneklemin 6 yıllık ileriye dönük izleminde; psikotik yaşantıların, alkol-esrar kullanımının, stresli yaşam olaylarının ve ailesel riskin klinik psikoz gelişimi ile ilişkisinin incelenmesi.

ÖZET Kırlı U (2015) Toplum tabanlı bir örneklemin 6 yıllık ileriye dönük izleminde; psikotik yaşantıların, alkol-esrar kullanımının, stresli yaşam olaylarının ve ailesel riskin klinik psikoz gelişimi ile ilişkisinin incelenmesi. Tıpta uzmanlık tezi, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı, İzmir GİRİŞ: Psikozun hem eşik altı, hem de klinik formları olasılıkla altta yatan genetik ve çevresel risk faktörlerinin etkileşimi sonucu ortaya çıkmaktadır. Psikoz yatkınlığının erken dönemlerde psikotik yaşantılar şeklinde dışa vurulduğu düşünülmektedir. AMAÇ: Araştırmamızın amacı ailesel/çevresel risk etkenlerinin ve psikotik yaşantıların klinik psikoz gelişimiyle ilişkisinin incelenmesidir. YÖNTEM: İzmir kent merkezindeki 11 ilçe ve 302 mahalledeki hanelerden seçilen kişilerle 2007-2009 yılları arasında görüşülmüş (T1), bu görüşmelerden ortalama 6 yıl sonra bu kişiler tekrar ziyaret edilmiştir (T2). Psikotik yaşantılar Uluslararası Bileşik Tanı Görüşmesi 2,1 ile taranmıştır. Tarama sonucu olası olgu olarak değerlendirilen bireylerle klinik yeniden değerlendirmeler yapılmıştır. Araştırma analizinde bağımsız değişkenler (sosyodemografik ve sosyoekonomik özellikler, alkol ve esrar kullanımı, stresli yaşam olayları, ailede ruhsal bozukluk öyküsü ve 6 yıl önce saptanmış eşik altı psikotik yaşantı/belirtiler) ile sonuç değişkeni olan yeni gelişen klinik psikoz arasındaki ilişkiler incelenmiştir. İlişkiler sosyodemografik ve sosyoekonomik özelliklerin dahil edildiği lojistik regresyon modelleriyle %95 güven aralıklarıyla birlikte verilen göreli risk [GR] olarak değerlendirilmiştir. BULGULAR: T1'de görüşülmüş kişilerden (s: 4011) 2566'sına ulaşılmış (%65,1), 2142'siyle görüşme yapılmıştır. Eşik altı psikotik belirtilerin 6 yıl sonra klinik psikoza dönüşme oranı % 6,4 olarak bulunmuştur. İzlem sonunda klinik psikoz gelişmiş olan grubun önemli bir kısmında (%63), 6 yıl önce eşik altı psikotik yaşantı veya belirtilerin bulunduğu görülmüştür. Sosyodemografik ve sosyoekonomik özellikler, T1'de saptanan eşik altı psikotik yaşantı/belirtiler (χ²= 93,6, p<0,01), son 6 yılda riskli alkol kullanımı (GR: 4,8, %95 GA: 1,8-12,6, p<0,01), en az 5 kere esrar kullanımı (GR: 24,5, %95 GA: 2,2-275,4, p<0,01), yaşanan stresli yaşam olaylarının sayısı (β=7,75; %95 GA: 0,01-0,02; p<0,01), adli olay öyküsü (GR: 3,1, % 95 GA: 1,1-8,4, p<0,05), ailede depresyon/anksiyete bozukluğu (GR:7,3, %95 GA:3,0-17,7, p<0,01) ve ailede olası psikoz öyküsü (GR: 12,0, %95GA: 3,8-37,7, p<0,01) yeni gelişen klinik psikoz ile anlamlı olarak ilişkili saptanmıştır. Esrar kullanımı sıklığı arttıkça klinik psikoz riskinin arttığı; bırakılmasıyla riskin bir miktar azalmakla birlikte yine de yüksek seyrettiği görüldü. SONUÇ: T1'de psikotik yaşantı gelişimi ve T2'de klinik psikoza dönüşümle ilişkili saptanan ailesel ve çevresel risk faktörlerinin benzerliği dikkat çekmiştir. Bu bulgu psikotik yaşantıların klinik psikozlar ile etiyolojik açıdan bir süreklilik oluşturduğuna işaret etmektedir. Klinik psikoz gelişen olguların çoğunda erken dönemde psikotik yaşantılar görülmüştür. Bu bulgular ışığında önemli orandaki klinik psikozun, psikotik yaşantıların nadir görülen kötü seyirli sonucu olduğu düşünülebilir.

Acil servis-psikiyatriAdli psikiyatriAffektif bozukluklar-psikotik+7
Umut Kırlı
Ege University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni hastalarında elektrokonvulsif tedavinin bazı dikkat testleri üzerine etkileri

Şizofreni Hastalarında Elektrokonvulsif Tedavinin Bazı Dikkat Testleri Üzerine Etkileri Amaç: Şizofreni hastalarında pozitif ve negatif belirtilerin varlığı yanı sıra bilişsel işlevlerde de bozulmalar olduğu bilinmektedir. Şizofreni, katatoni, mani, tedaviye dirençli major depresyon gibi psikiyatrik hastalıkların tedavisinde kullanılan EKT'nin etki ve yan etki mekanizması tam olarak bilimemektedir. Bu çalışmanın temel amacı şizofreni hastalarında bazı dikkat testleri üzerine EKT'nin etkilerini araştırmaktır. Materyal ve Metot: Bu çalışmaya DSM 5 tanı kriterlerine göre şizofreni tanısı almış olan, 18-50 yaş arası 103 hasta (39'si ayaktan antipsikotik tedavi alan; 32'si yatırılarak EKT+antipsikotik tedavi alan; 32'si de yatırılarak yalnız antipsikotik tedavi alan) ve 42 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Dikkat testleri olarak stroop ve sayı dizisi testleri kullanıldı. Hastalık şiddeti SANS ve SAPS ölçekleri ile değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen her 3 hasta grubunda da stroop 4 ve stroop süre farkı testlerinde anlamlı ölçüde bozulma olduğu görüldü. Hiçbir grupta sayı dizisi testlerinde anlamlı bir bozulma gözlenmedi. EKT+antipsikotik tedavi alan grupta stroop 4, stroop süre farkı, stroop spontan düzeltme testleri hem negatif semptomlar, hem de pozitif semptomlar ile ilişkili bulundu. Yalnızca antipsikotik tedavi alan grupta ise stroop spontan düzeltme puanları pozitif semptomlar ile ilişkili bulundu. EKT alan grupta EKT sonrasında, EKT öncesi ile karşılaştırıldığında sadece stroop spontan düzeltme sayısında anlamlı derecede iyileşme olduğu belirlendi. Ancak normale göre bozulmuş olan stroop 4 ve stroop süre farkı testlerinde anlamlı bir değişim gözlenmedi. Yalnız antipsikotik tedavi alan grupta ise stroop 4, stroop süre farkı ve stroop spontan düzeltme sayısı testlerinde tedavi sonrası anlamlı derecede iyileşmeler olduğu gözlendi. Sonuç: Bu çalışma ilaç tedavisine eklenen EKT'nin, hastalarda dikkat testleri üzerine olumsuz etkilerden ziyade, ilaç tedavisi kadar olmasa da olumlu etkilerinin olduğunu göstermektedir. Ancak, EKT eklenen grubun daha ağır hastalardan oluştuğu da gözönüne alınmalıdır. Anahtar kelimeler: şizofreni, EKT, bilişsel fonksiyonlar

BilişBiliş bozukluklarıBilişsel işlev+4
Kübra Orman
İnönü University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir üniversite hastanesi psikiyatri servisinde bipolar afektif bozukluk tanılı hastaların sosyodemografik ve klinik özelliklerinin geriye dönük incelenmesi

Amaç: Son 10 yılda Bipolar Afektif Bozukluk depresif atak tanısı ile yatarak takip edilen hastaların geriye dönük olarak sosyodemografik verilerinin ve ilk atak klinik özellikleri, hastalığın seyri, son depresif atakta kullanılan tedavi yöntemleri gibi klinik özelliklerinin araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Bu çalışmaya, 2004-2014 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri kliniğinde yatarak tedavi gören, DSM-IV-TR tanı kriterlerine göre BAB depresif atak tanılı 18-65 yaş aralığında 62 hasta dahil edildi. Çalışma verileri, hasta dosyalarının geriye dönük olarak taranması ile toplandı. Araştırma verilerinin istatistiksel değerlendirilmesi SPSS 17.0 yazılım programı ile yapıldı. Bulgular: Çalışmamıza katılan hastaların %69.4'ü BAB 1, %30.6'sı ise BAB 2 tanılıydı. Hastalığın ortalama başlangıç yaşı 26.4±9.8 yıl olup, BAB 1 ve BAB 2 grupları arasında başlangıç yaş ortalaması ve hastaneye başvuru yaşı açısından fark bulunamadı. Ancak BAB 2 tanılı hastaların BAB 1'e göre daha geç tanı aldıkları ve daha geç Duygu Durumu Düzenleyici (DDD) başlandığı saptandı. Tüm hasta gruplarında hastaların ortalama hastalık süresi 13.1±18.3 yıl, geçirdikleri ortalama atak sayısı 8.5±6.0 olarak saptandı. BAB 2 tanılı hastaların geçirdikleri ortalama depresif ve hipomanik dönem sayıları BAB 1 tanılı hastalardan anlamlı düzeyde daha fazla olduğu bulundu. Çalışmamızda BAB 1 ve BAB 2 tanılı hastalar psikotik özellikli depresif atak sayısı acısından değerlendirildiğinde aralarında anlamlı fark bulunamadı. Yatış öncesinde hastaların %59.7'sinde düzenli psikiyatrik ilaç kullanımı vardı. Ancak hastaların %30.6'sının yeterli dozda ve etkin kan düzeyinde DDD kullandığı görüldü. Yatışta hastaların %98.4'ünün DDD kullandığı, hastaların %41.9'unun ikili DDD kullandığı saptandı. DDD olarak en sık valproik asid ve lityum kullanıldığı görüldü. Hastalarda antipsikotik (AP) olarak en sık ketiyapin (%66.1) kullanıldığı saptandı. Hastaların %3.2'sinin tedavisinde antidepresan kullanıldı. Hastaların %8'inde elektrokonvulsif tedavi (EKT) kullanımı saptandı ve ortalama EKT seans sayısı 8.1±1.7 idi. EKT uygulamasının hastalarda yatış süresini uzattığı saptandı. Taburculukta yatış sırasında kullanılan DDD'lerin aynı oranda devam ettiği, AP kullanım oranlarının iv azaldığı, benzodiazepin/hipnotik kullanımın ise neredeyse tamamının kesildiği görüldü. Ketiyapin kullanılan hastaların çoğunluğunda taburculukta da kullanımının devam edildiği görüldü. Tedavi süresince iki hastada hipomanik kayma geliştiği saptandı. Sonuç: Çalışmamızın sonuçları incelendiğinde BAB 2 tanılı hastaların BAB 1 tanılı hastalara göre hastaneye daha geç başvurdukları ve daha geç tanı aldıkları görülmektedir. İlk atakların sıklıkla depresyon olduğu göz önüne alındığında, depresif belirtilerle başvuran hastalarda özellikle hipomanik özelliklerin daha dikkatli sorgulanması gerektiği düşünülebilir. Anahtar kelimeler: Bipolar depresyon, klinik özellikler, duygudurum düzenleyiciler, tedavi

Affektif bozukluklarBipolar bozuklukHastaneler+5
Burcu Yavuz
İnönü University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Esrar kullanım bozukluğu tanısı alan hastalarda psikiyatrik değerlendirme ve nörokognitif fonksiyonların incelenmesi

Amaç: Çalışmamız, esrar kullanımının depresyon, anksiyete, dürtüsellik, aleksitimi, dikkat eksikliği-hiperaktivite belirtileri ile ilişkisi ve nörokognitif fonksiyonlar üzerine olan etkilerinin incelenmesini amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, DSM-5'e göre esrar kullanım bozukluğu tanısı alan 47 hasta ve 47 sağlıklı katılımcı değerlendirmeye alındı. Çalışmamıza; klinik ruhsal muayenede "Esrar kullanım bozukluğu" tanısı almış olmak, 18-65 yaş arası olmak, kendisinin yazılı ve sözlü onamının olması, gerçeği değerlendirmesini bozacak düzeyde psikotik bulgularının olmaması, zekâ geriliği olmaması, okuma yazması olması, son 10 gün içinde esrar ve sentetik esrar dâhil olmak üzere herhangi bir madde kullanımı olmaması kriterlerini karşılayan hastalar kabul edildi. Klinik olarak yoksunluk semptomu tarifleyen veya saptanan katılımcı olmadı. Katılımcılara, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D), Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği (HAM-A), Erişkin Dikkat Eksikliği Klinik Değerlendirme Ölçeği (DEHÖ-E), Erişkin Dikkat Eksikliği Öz-Bildirim Ölçeği (ASRS), Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ-20), Barratt Dürtüsellik Ölçeği-11 (BDÖ-11), Wechsler Memory Scale (WMS-R), İz Sürme Testi (İST) ve Stroop Testleri uygulanmıştır. Sonuçlar SPSS 17.0 programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Esrar kullanımı olan hasta grubunda HAM-D, HAM-A toplam ve alt ölçekleri, DEHÖ-E ve ASRS toplam ve alt ölçekleri, TAÖ-20 (TAÖ toplam, TAÖ-DTZ, TAÖ-DİZ), BDÖ-11 toplam ve alt ölçeklerinin ortalama puanları kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.05). WMS-R testinin; WMS-V, WMS-III günleri geriye sayma süresi ve WMS-I dışındaki alt bölümlerinin esrar kullanımı olan hastalarda kontrol grubuna göre anlamlı derecede bozulma olduğu saptandı (p<0.05). Stroop testinin; Stroop 4 spontan düzeltme sayısı ve Stroop 3 alt bölümleri dışındaki diğer bölümlerde esrar kullanımı olan hastalar anlamlı derecede daha kötü performans gösterdiler. Aynı şekilde, İz Sürme testinin tüm aşamalarında esrar kullanımı olan hasta grubunun kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha kötü performansa sahip olduklarını görüldü. Esrar kullanımı olan hasta grubunda ASRS-A puan türüne göre olası DEHB tanısı alanların Stroop 4, Stroop süre farkı ve İST-A testlerinde anlamı düzeyde daha kötü performans gösterdikleri görüldü (p<0.05). Ayrıca, beklenenin aksine esrar-sentetik esrar kullanımı olan hastaların sadece esrar kullanımı olan hastalara göre Stroop ve İz Sürme testlerinin tüm aşamalarında daha iyi performans değerlerine sahip olmakla birlikte, bu farklılık anlamlı düzeyde değildi. Tartışma ve Sonuç: Biz çalışmamızda; esrar kullanımının artmış depresyon, anksiyete belirti düzeyleri, yüksek aleksitimik, dürtüsellik ve dikkat eksikliği-hiperaktivite belirti düzeyleri ve nörokognitif işlevlerdeki bozulma derecesi ile anlamlı olarak ilişki içerisinde olduğunu saptadık. Psikiyatrik durumlara eşlik eden esrar kullanımı daha ağır psikopatoloji düzeyi, daha kötü işlevsellik ve prognoz, ayrıca daha fazla uyumsal olmayan davranış örüntüsü ile ilişkilendirilmiştir. Yapılan etyolojik çalışmalarda, belirli bazı etkenlerin ( davranışsal, çevresel, nörobiyolojik etkenler gibi) esrar kullanımı ve eşlik eden psikiyatrik durumlar arasındaki ilişkiyi açıklamada iki yönlü bir seyir izlediği gözlemlenmiş olmakla birlikte kesin olarak bir ayrım henüz belirlenememiştir. Literatürde, çalışmamızdaki bulgularımız ile benzer bulguların elde edildiği birçok başka çalışmanın bulunması ile birlikte, yapılan bazı çalışmalarda esrar kullanımının herhangi bir psikiyatrik durum ile ilişki içerinde olmadığına dair veriler de elde edilmiştir. Biz esrar kullanımı ile eşlik eden psikiyatrik durumların başlangıç, gelişim ve sonuç aşamaları arasında önemli ilişkilerin var olduğunu düşünmekteyiz. Sonuç olarak; esrar kullanımı ile eşlik eden psikiyatrik durumlar arasında ki ilişkinin aydınlatılabilmesi için güncel veriler ışığında daha kapsamlı araştırma yöntemlerine ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Esrar, depresyon, anksiyete, aleksitimi, dürtüsellik, dikkat eksikliği, nörokognitif fonksiyonlar.

AnksiyeteBilişDepresyon+6
Mustafa Özlü
İnönü University
2017
00