Düzce University
Discipline

Nuclear Medicine

Düzce University

106

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Miyokard enfaktüsü geçirmiş hastalarda TC99M-MIBI spect öncesi nitrat uygulanmasının perfüzyon defektli miyokard bölgeleri üzerine etkisinin incelenmesi

Fadime Topalhan
Gaziantep University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde radyoaktif iyot tedavisi alan diferansiye tiroid karsinomlu hastaların demografik analizi

Çalışmamızın amacı, iyi diferansiye tiroid karsinomunun yaş ve cinsiyetle ilişkisini saptamak, hastalığın mortalite ve morbiditesini etkileyen risk faktörlerini ve bunların birbirleriyle ilişkilerini ortaya koymak, prognozu etkileyen faktörleri saptamaktır. 2008-2010 yılları arasında ablasyon tedavisi alan iyi diferansiye tiroid kanserli 550 hastayı içeren retrospektif çalışmada hastaların 450'si kadın, 98'i erkek olarak bulunmuştur. Kadın/erkek oranı tüm diferansiye tiroid karsinomunda 4,46/1, papiller karsinomda 3.69/1, folliküler karsinomda 6/1, mikropapiller karsinomda 4/1 dir.Hastalarımızın tanı yaşları 15-84 yaş arasında dağılım göstermekte olup ortalama tanı yaşı 43,9±13,5 yıldır. Ortalama tanı yaşı bayan hastalarda 43,2±13,7 iken erkek hastalarda 47.3±12.5 olarak tesbit edilmiştirTümör tipleri içinde % 95.8 ile en yüksek oranda papiller karsinom, ikinci sıklıkta % 3.9 ile folliküler karsinom, üçüncü sıklıkta % 0.4 ile hurthle hücreli karsinom tesbit edilmiştir. Tüm tiplerde kadın hasta sayısı erkek hasta sayısından yüksek olarak saptanmıştır.Papiller tiroid karsinomu olan hastaların ortalama tanı yaşı 43,9±13,3 yıl, folliküler tiroid karsinomu olan hastaların ortalama tanı yaşı 45,7±18.9 yıl olarak bulunmuş olup, papiller veya folliküler histolojik tipte tiroid karsinomu ile tanı yaşı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır.Kadın hastalarda diferansiye tiroid karsinomunun prognozu erkek hastalara göre daha iyidir.Primer tümör çapı 4 cm.den küçük ve tiroide sınırlı olan hastaların (T1 ve T2) prognozu, primer tümör çapı 4 cm.den büyük veya tiroid dışına invazyon yapanlara (T3, T4a, T4b) göre daha iyidir.Anahtar Kelimeler: Papiller tiroid kanseri, Foliküler tiroid kanseri, Prognoz, Risk faktörleri

AblasyonKarsinomaNeoplazm metastazları+4
Neşe Doğan
Gaziantep University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Premenopoz ve postmenopoz döneminde, kardiyak fonksiyonel parametrelerin radyonüklid ventrikülografi yöntemiyle incelenmesi

Yusuf Zeki Çelen
Gaziantep University
1994
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sirozlu hastaların safra kesesi ejeksiyon fraksiyonlarının ve safra dinamiklerinin hepatobiliyer sintigrafi yöntemi ile değerledirilmesi

Şinasi Özkılıç
Gaziantep University
2002
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kemiklerde metastatik lezyonlara ve dejeneratif değişikliklere bağlı bulguların Tc-99m Mdp kemik sintigrafisi ve tc-99m (V)-dmsa sintigrafisi ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi

Serkan Düzgün
Gaziantep University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metastatik kemik lezyonlarında tc-99m mdp tüm vücut kemik sintigrafisi ile fdg-pet tümör tarama görüntülerinin karşılaştırılması

FDG-PET onkolojide önemli yeri olan ve giderek yaygınlasan bir görüntüleme yöntemidir. Biz bu çalısmada kemik metastazlarının PET ile saptanmasını degerlendirmeyi ve konvansiyonel bir teknik olan kemik sintigrafisi ile dogrulugunuduyarlılıgını ve özgüllügünü karsılastırmayı amaçladık. Subat 2006 ile Subat 2007 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı'na FDG-PET/BT yapılmak üzere gönderilen ve aynı zamanda yakın tarihli (en fazla 1 ay) Tc99m-Metilendifosfanat (Tc-99m-MDP) ile tüm vücut kemik sintigrafisi yapılmıs olan malignite tanısı almıs toplam 41 hasta bu çalısmaya alındı. Hastaların 22'si kadın, 19'u erkekti; yas aralıgı 39-84; ortalama yas 58.4 ±10.2 yıl idi. Bu hastaların 17'si meme kanseri (%41), 16'sı akciger kanseri (%39), 2'si primeri bilinmeyen tümör (%5) , 2'si prostat kanseri (%5), 1'i larinks kanseri (%2.5), 1'i renal kanser (%2.5), 1'i ösefagus kanseri (%2.5), 1'i multipl myeloma (%2.5) idi. Hastaların hepsinin PET görüntülemesi anabilim dalımızda mevcut olan 2 kesitli entegre Siemens Biograph 2 PET/BT cihazı ile yapılmısdı. Tüm vücut kemik sintigrafisi görüntülemeleri ise 34 (%83) hastada düsük enerjili-yüksek rezolüsyonlu kolimatörler (LEHR) kullanılarak Philips Forte Çift Dedektörlü Gama kamera cihazı ile bizim merkezimizde, 7 (%17) hastada ise farklı dıs merkezlerde yapılmısdı. Kemik metastazlarının tespit edilmesinde tüm çalısma grubunda FDG-PET/BT'nin dogrulugu %85.2 ; duyarlılıgı %86.9 ; özgüllügü %82.3 iken, KS'inde dogruluk %82.5 ; duyarlılık %90.5 ; özgüllük %69.4 idi. Buna paralel olarak meme ve akciger kanserlerinin yaptıgı kemik metastazlarında PET/BT'nin dogrulugu ve özgüllügü kemik sintigrafisine göre daha yüksek bulundu. Osteolitik ve osteosklerotik metastazların saptanmasında iki tetkik arasında farklılık izlenmezken osteolitik lezyonlarda ortalama SUVmax degerleri osteosklerotik lezyonlara göre daha yüksek bulundu. Sonuç olarak kemik metastazlarının saptanmasında FDG-PET/BT'nin dogrulugu ve özgüllügü kemik sintigrafisine göre daha yüksek bulunurken, kemik sintigrafisinin duyarlılıgı daha yüksek bulundu ve iki tetkikin birbirinin tamamlayıcısı olarak kullanılmasının daha yararlı olacagı kanaatine varıldı.

Kemik neoplazmlarıPozitron emisyon tomografiRadyofarmasötikler+2
Ertan Şahin
Gaziantep University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Plevral kitlelerin benign/malign yönünden ayirici tanisinda FDG PET-BT görüntülemenin rolü

Bu çalışmada retrospektif olarak malign plevral mezotelyoma (MPM) şüphesiolan hastalarda plevral lezyonların benign-malign ayırımında F-18 FluorodeoksiglukozPozitron Emisyon Tomografisi-Bilgisayarlı Tomografi (FDG PET-BT)'nin katkısınıaraştırdık. BT görüntülemelerinde plevral kalınlaşma, plevral sıvı, plevral plak veyakalsifikasyonu mevcut olan 50 hastaya (32 kadın, 18 erkek, yaş aralığı 24-79 yaş,ortalama yaş 57.6) FDG PET-BT yapıldı. FDG PET-BT görüntüleri intravenöz FDGenjeksiyonundan 1 saat sonra alındı. 12 hastada toraksdan 2 saat sonra geç görüntüalındı. Görüntülemenin ardından FDG tutulumları vizuel ve semikantitatif analiz olanstandart uptake value (SUV) ile değerlendirildi. FDG PET-BT bulguları histopatojiktanıları ile karşılaştırıldı. 39 hastada plevral lezyonlarda malignite düzeyinde FDG artışı(SUV?2.5) izlendi ve PET-BT sonuçları pozitif olarak değerlendirildi. 11 hastanınPET-BT sonuçları negatifdi. FDG pozitif grup histopatolojik sonuçları ile birliktedeğerlendirildiğinde 34 hasta malign plevral mezotelyoma (MPM), 5 hasta ise benignpatolojilerle uyumlu geldi. FDG negatif grupta ise histopatoloji sonuçları 8 hastadabenign patolojilerle, 3 hastada ise MPM ile uyumluydu. Geç görüntülemesi yapılan 12hastanın 9'unda plevral lezyonun geç SUV değerleri artış gösterirken, 3 hastadaazalıyordu. Geç görüntülemede SUV artışı izlenen grupta 4 hasta MPM, 5 hasta benignpatoloji (3'ü granülamatöz enflamasyon, 2'si benign asbestotik plak) ile uyumluhistopatoloji gösterdi. Geç görüntülemede SUV değeri azalan grupta ise 3 hastadabenign patolojiler (fibrozis, kronik enflamasyon ve miyofibrozis) izlendi. FDG PETBT'ninsensitivitesi, spesifitesi ve doğruluğu sırasıyla %92, %62 ve %84 olarakbelirlendi. Benign ve malign plevral patolojilerin ayırıcı tanısında FDG PET-BT faydalıgörüntüleme yöntemidir. Geç görüntülemede lezyonun SUV değerinde düşüşizleniyorsa benign patolojiler açısından anlamlı gözükürken, SUV değerinde artışizleniyorsa ayırıcı tanıya pek katkı sağlamadığı gözlendi.Anahtar Kelimeler: FDG PET-BT, Plevral kalınlaşma, Malign plevralmezotelyoma, SUV.

AsbestAsbestozMezotelyoma+4
Umut Elboğa
Gaziantep University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primeri bilinmeyen tümörlü hastalarda FDG PET/BT ile görüntülemenin rolü

Konvansiyonel tanısal incelemelerden sonra primer lezyonun saptanamadığı metastatik hastalık, primeri bilinmeyen tümör (PBT) olarak tanımlanır. Primerin bulunmasıyla prognoz anlamlı olarak değişebilir. Bu retrospektif çalışmanın amacı metastatik hastalık ile gelen, konvansiyonel yöntemlerle primer odağın bulunamadığı hastalarda primeri belirlemede F?18 Florodeoksiglukoz (FDG) pozitron emisyon tomografisi ve bilgisayarlı tomografi (PET/BT)'nin performansını ortaya çıkarmaktıOcak 2006 ile Ağustos 2009 tarihleri arasında bölümümüze FDG PET/BT görüntülemesi için gönderilen ve konvansiyonel tanısal tetkikleri (radyografi, ultrasonografi, BT, mamografi vs.) yapılmış primeri bilinmeyen tümörlü 61 hasta incelendi. Hastaların 23'ü kadın, 38'i erkekti; yaş aralığı 24?90; ortalama yaş 60,5±15,5 yıldı. Hastaların 17'sinde servikal metastaz, 44'ünde ekstraservikal metastazlar vardı. Hastalara 370 MBq F?18 FDG'nin intravenöz enjeksiyonundan 60 dakika sonra PET/BT görüntülemesi yapıldı. Görüntüler görsel olarak ve standart uptake value (SUV) ile değerlendirildiHastaların 35'inde (% 57.3) primer tümör odağını düşündüren patolojik FDG artışı gözlendi. PET/BT sonuçları 35 hastanın 21'inde gerçek pozitifti. Bu hastaların 10'u akciğer, 4'ü pankreas, 2'si nazofarenks, diğer 5'i ise tonsil, prostat, meme, kolon ve endometrium kanseriydi. PET/BT'nin primeri tespit oranı, duyarlılığı ve özgüllüğü sırasıyla % 34.4, % 72.4 ve % 56.2 idi. Servikal-ekstraservikal metastazlar ve adenokarsinom-karsinom metastazları arasında FDG PET/BT'nin primeri tespit oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. FDG PET/BT 22 (% 36) hastada ek metastatik lezyonlar gösterdi, 33 (% 54) hastada evrelemede ve tedavi planında etkili olduSonuç olarak PBT'lerde FDG PET/BT değerli bir tanısal araçtır. Primer tümörü saptamada, bilinmeyen ek metastatik odakları ortaya çıkarmada ve uygun tedavi protokollerini seçmede yardım edebilir. FDG PET/BT kötü prognoza sahip bu hastalarda ilk sıra tanı aracı olarak kabul edilmelidir.

Polietilen tereftalatPrognoz
Zehra Karataş
Gaziantep University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

FDG PET görüntülemede tespit edilen insidental tiroid lezyonları

Son yıllarda popülaritesinin artmasıyla birlikte FDG PET insidental tiroid lezyonlarının daha sık tespit edildiği bir görüntüleme yöntemi haline gelmiştir. Çalışmamızın amacı FDG PET görüntüleme yapılan hastalarda insidental olarak tespit edilen tiroid lezyonlarının sıklığını araştırmak ve bu lezyonlarda tiroid kanser riskini belirlemektir.Kliniğimizde Ocak 2006 ve Mayıs 2012 tarihleri arasında tiroid hastalık öyküsü olmayan 5758 hastaya malignite veya malignite şüphesi nedeni ile FDG PET görüntüleme yapıldı. Bu hastalardan insidental tiroid lezyonu olanlar tespit edildi. Maximum SUV değeri ve FDG tutulum paternini içeren FDG PET bulguları, İİAB sonuçları ve operasyon sonrası histopatoloji bulguları retrospektif olarak incelendi.FDG PET çalışmalarında 123 hastada (%2.1) fokal insidental tiroid lezyonu saptanırken 52 hastada (%0.9) diffüz insidental tiroid lezyonu tespit edildi. Fokal insidental tiroid lezyonu olan 24 hasta ile diffüz insidental tiroid lezyonu olan 5 hastaya İİAB yapıldı. Fokal lezyonların %41.6'sında malign patoloji tespit edildi. Diffüz lezyonlarda ise malignite izlenmedi. Benign ve malign lezyonların maximum SUV değerleri arasında dikkate değer bir fark saptandı (5.7±2.2 ve 10.1±5.3). İİAB yapılan erkek hastaların %57.1'inde, kadın hastaların ise % 20'sinde malign patoloji gözlendi.Çalışmamızın sonuçlarına göre FDG PET görüntülemede saptanan insidental tiroid lezyonlarında FDG tutulumunun fokal oluşu, yüksek SUV değeri ve erkek cinsiyet malignite yönünden yüksek risk taşıyan bulgulardır. Bu bulgulara sahip hastalarda ileri tanısal çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: FDG PET görüntüleme, İnsidental tiroid lezyonları, Malignite riski

Pozitron emisyon tomografiRadyografiTiroid bezi+2
Ebuzer Kalender
Gaziantep University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Radyoaktif iyot tedavisi uygulanan hipertiroidili hastalarda kemik mineral yoğunluğunun dansitometre ile değerlendirilmesi

Giriş/Amaç: Hipertiroidi erişkinlerde sık rastlanan endokrinolojik patolojidir. Hipertiroidi kemik resorbsiyon ve formasyon fazlarını kısaltarak, kemik dokudan kalsiyum reabsorbsiyonunu arttırarak kemik mineral yoğunluğunda azalmaya neden olmaktadır. Hipertiroidinin başlıca tedavi seçeneklerinden biri de radyoaktif iyot tedavisidir. Ancak hipertiroidi nedeni ile radyoaktif iyot tedavisi alan hastalarda, bu tedavinin kemik metabolizması üzerine etkileri konusunda yeterli çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamızda radyoaktif iyot tedavisinin kemik metobolizması üzerine olan etkileri kemik mineral yoğunluğunun DEXA yöntemi ile ölçülmesi ile araştırıldı.Yöntem: Ünitemizde hipertiroidi nedeni ile radyoaktif iyot tedavisi uygulanan hastaların tedavi öncesi ve sonrası, tiroid sintigrafileri, tiroid fonksiyonları ve kemik dansitometresi sonuçları değerlendirildi. Tanı klinik, ultrasonografi, tiroid fonksiyon testleri ve sintigrafi ile kondu. Hastaların radyoaktif iyot tedavisi almadan önce ve sonra tiroid fonksiyon değerleri (TSH, sT3, sT4), kemik mineral yoğunluğu değerleri ölçüldü.Bulgular: Hastaların 31'i (%67) kadın ve 15'i (%33) erkekti. Hastaların ortalama yaşı 58.4±11.1 idi. Hastaların 3'ü (%7) Graves' hastalığı, 24'ü (%52) toksik nodüler guatr, 19'u (%41) TMNG idi. Radyoaktif iyot tedavisi öncesi ortalama TSH 0.005 IU/mL, ortalama sT3 12.33 pmol/L, sT4 17.38 pmol/L olarak ölçüldü. Radyoaktif iyot tedavisi öncesi ortalama vertebra T skoru (-)1.15, vertebra Z skoru 0.33, vertebra kemik mineral yoğunluğu 0.99g/cm2 idi. Radyoaktif iyot tedavisi öncesi ortalama femur T Skoru (-)1.30, femur Z Skoru 0, femur kemik mineral yoğunluğu 0.83g/cm2 idi. Radyoaktif iyot tedavisinden bir yıl sonra ortalama TSH 1.19 IU/mL, ortalama sT3 3.44 pmol/L, sT4 11.33 pmol/mL olarak ölçüldü. Radyoaktif iyot tedavisi sonrası vertebra T skoru (-)0.85, vertebra Z skoru 0.04, vertebra kemik mineral yoğunluğu 1.03g/cm2 idi. Radyoaktif iyot tedavisi sonrası; femur T Skoru (-)1.0, femur Z Skoru 0.30, femur kemik mineral yoğunluğu 0.87 g/cm2 idi.Sonuç: Seçilmiş hipertiroidili hastalarda radyoaktif iyot tedavisi başarı ile uygulanabilir. Hipertiroidi sırasında oluşan KMY'deki azalma RAİ tedavisi sonrası düzelmektedir.

HipertiroidizmKemik dansitesiRadyoaktif iyot+1
Huri Tilla İlçe
Düzce University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Egzersiz sonrası kalp hızındaki düzelme ile gated miyokard perfüzyon SPECT bulguları ve prognostik göstergelerinin ilişkisi

Amaç: Efor testi sonlandırıldıktan sonra kalp hızındaki düzelmede meydana gelen anormallik otonom sinir sistemi bozukluğunu yansıtan basit ve kolayca elde edilebilir bir parametredir. GATED miyokard perfüzyon SPECT sintigrafisi de koroner arter hastalığı tanısı koymada ve prognozu belirlemede kullanılan bir tekniktir. Bu çalışmada kalp hızındaki düzelme ile miyokard perfüzyon sintigrafisi sonuçlarını karşılaştırdık. Bu şekilde koroner arter hastalığı tanısı koymada ve prognozu belirlemede kalp hızındaki düzelmenin rolünü araştırdık.Yöntem: Bu kesitsel çalışmaya egzersiz GATED miyokard perfüzyon SPECT sintigrafisi uygulanan hastalar dahil edildi. (n = 50, 27 bayan, 23 erkek). Egzersiz testi semptom sınırlı Bruce protokolüne göre yapıldı. Kalp hızındaki düzelme, egzersiz de ulaşılan maksimal kalp hızından, egzersiz sonlandırıldıktan sonra birinci dakikadaki kalp hızı çıkarılarak elde edildi. Miyokardiyal perfüzyon, duvar hareketi ve kalınlığı 20 segment skorlamasına göre yarı kantitatif görsel analiz yöntemiyle değerlendirildi. Sol ventriküle ait sayısal parametreler kantitatif GATED SPECT yazılımı ile otomatik olarak elde edildi.Bulgular: Çoklu lineer regresyon analizi sonucunda kalp hızındaki düzelme ile stress sırasındaki miyokard defektinin büyüklüğü arasında çok kuvvetli negatif bağımsız doğrusal ilişki olduğu ortaya çıktı (ß= -0,957; SE= 0,650; p= 0,043). Yaşın da kalp hızındaki düzelme için negatif bağımsız bir prediktör olduğu bulundu (ß= -0,473; SE= 0,250; p= 0,022). Modelin korelasyon sabiti (R) 0,604, uyum iyiliği değeri (R2) de 0,365 bulundu.Sonuçlar: Kalp hızındaki düzelme miktarı düşük olan hastalarda stress sonrası myokardiyal defektin daha şiddetli olduğu izlenmektedir. Stress sırasındaki miyokardiyal defektin büyüklğü ileri kardiyak olay ve prognoz ile ilişkili olduğu için kalp hızındaki düzelme de kardiyak olay gelişimi ve hastalığın pronozuyla ilişkilidir.Anahtar Kelimeler: Kalp hızında düzelme, GATED Miyokardiyal SPECT, Koroner Arter Hastalığı.

Melih Engin Erkan
Düzce University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ortalama trombosit hacmi ile gated myokard perfüzyon spect sintigrafisinden elde edilen parametrelerin ilişkisi

ÖZETAmaç: Koroner arter hastalığını ve ilişkili mortalite ve morbiditeyi öngörmede ortalama trombosit hacminin (MPV) kullanışlı bir parametre olduğu daha önce vurgulanmıştır. Bu çalışmanın amacı platelet fonksiyonlarının basit ve güvenilir bir parametresi olan MPV' nin koroner kalp hastalığı şüphesiyle myokard perfüzyon sintigrafisi çekilen hastalarda sintigrafik bulgularla ilişkisini araştırmaktır.Yöntem: Retrospektif olarak yapılan çalısmamızda 2009-2012 yılları arasında kliniğimizde miyokard perfüzyon sintigrafi incelemesi yapılan 344 hasta alındı. 139 erkek, 205 kadın (ortalama yaş 56.67 ± 11.16) çalışma grubunu olusturdu. Hastalar sintigrafik sonuçlarına göre normal, şüpheli ve belirgin iskemisi olanlar olarak üç gruba ayrıldı. Stres ejeksiyon fraksiyonu, sistol ve diayastol sonu hacimleri gibi GATED myokard perfüzyon SPECT sintigrafisinden elde edilen parametreler ile MPV sonuçları istatistiksel olarak karşılaştırıldı.Bulgular: Hastaların 96 (%27,9)' sı normal, 98 (%28,5)' i şüpheli iskemik, 150 (%43,6)' si belirgin iskemik olarak bulundu. Hastaların MPV değerleri normal grupta 8,43±1,19, şüpheli iskemik grupta 8,10±1,34, belirgin iskemik grupta 8,06±1,23 bulundu. Hastalar sintigrafik sonuçları ile MPV sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunamadı. (p=0,060)Sonuç: Çalışmamızda kardiyovasküler hastalık açısından risk faktörü olduğu düşünülen MPV' nin GATED myokard perfüzyon SPECT sintigrafisi parametreleri ve miyokart iskemisi ile ilişkisinin olmadığı bulunmuştur.Anahtar Kelimeler: Ortalama Trombosit Hacmi, Miyokard Perfüzyon Sintigrafisi, Koroner Arter Hastalığı.

Kan trombositleriKoroner hastalıkManyetik rezonans spektroskopi+1
Erdinç İzgi
Düzce University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnsülin direnci ile gated miyokard perfüzyon SPECT sintigrafisinden elde edilen parametrelerin ilişkisi

Amaç: İnsülin direncinin kardiyovasküler hastalıklar ile ilişkili olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. GATED miyokard perfüzyon SPECT sintigrafisi koroner arter hastalığı tanısı koymada ve prognozu öngörmede kullanılan basit kolay bir tekniktir. Bu çalışmanın amacı GATED Myocard Perfusion SPECT çalışmasında elde ettiğimiz kardiyovasküler risk parametreleri ile insülin direnci arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.Yöntem: Ekim/2011-Nisan/2012 tarihleri arasında KAH öntanısı ile MPS için bölümümüze başvuran diyabet tanısı olmayan 153 hasta çalışmaya dahil edildi.80 kadın, 73 erkek (ortalama yaş 54±12) çalışma grubunu oluşturdu. Efor veya farmakolojik ajan ile kardiak stres öncesi hastalardan açlık kan örnekleri alınıp alınan kan örneklerinde açlık insülin ve açlık kan şekeri seviyeleri ölçüldü. İnsülin direnci HOMA-IR ([açlık insülini (ìU/ml) x açlık glukozu (mmol/l)]/ 22.5) metodu ile hesaplandı. Görsel olarak iskemi varlığı değerlendirildi. Sol ventriküle ait sayısal parametreler kantitatif GATED SPECT (QGS) yazılımı ile otomatik olarak elde edildi.Bulgular: Hastalar sintigrafik sonuçlarına göre 90 (%58,8)?ı normal ve 48 (31,3)?i iskemik olarak bulundu. Hastaların insülin değerleri normal grupta 9,06±13,95 ve iskemik grupta 7,50±5,71 bulundu(p=0,943). Ayrıca normal grupta HOMA-IR 2,19±3,59 iken iskemik grupta 1,71±1,34 olarak bulundu(p=0,368).Sonuç: Çalışmamızda GATED MPS SPECT çalışmasından elde ettiğimiz kardiyovasküler risk parametreleri ile insülin rezistansı (HOMA?IR, açlık insülini) arasında anlamlı bir ilişkisinin olmadığı bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: İnsülin direnci, HOMA-IR, Miyokard perfüzyon sintigrafisi

KardiyomiyopatilerNükleer tıpPerfüzyon+3
Muhammet Aşık
Düzce University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Homosisteinin gated miyokard perfüzyon SPECT çalışmasındaki stres defekt skorları ile karşılaştırılması

ÖZET Amaç: Ülkemizde KAH prevalansı giderek artmakta ve önemli sağlık sorunlarından biri haline gelmektedir. Bu nedenle hastalığın erken ve doğru tanısı, hastalık dolayısı ile meydana gelen mortalite ve morbiditenin önlenmesi için büyük önem taşımaktadır. İleri yaş, erkek cinsiyet, ailede KAH hikayesi, diyabet, obezite, hipertansiyon, yüksek kolesterol gibi risk faktörlerinin yanı sıra yüksek HCY düzeyi de KAH risk faktörleri arasında yerini almıştır. GATED miyokard perfüzyon SPECT sintigrafisi KAH tanısı koymada ve prognozu öngörmede kullanılan non-invaziv basit kolay bir tekniktir. Bu çalışmanın amacı GATED Miyokard Perfüzyon SPECT çalışmasında elde ettiğimiz stres defekt skorları ile homosistein düzeyini karşılaştırmaktır. Yöntem: Kasım/2012- Mart-2013 tarihleri arasında KAH ön tanısı ile MPS için bölümümüze başvuran 166 hasta çalışmaya dahil edildi. 96 kadın, 70 erkek (ortalama yaş 56±11,6) çalışma grubunu oluşturdu. Hastalardan efor ya da farmakolojik stres öncesi açlık kan örnekleri alınıp alınan kan örneklerinde ELISA metodu ile homosistein seviyesi ölçüldü. Görsel olarak iskemi varlığı değerlendirildi. Sol ventriküle ait sayısal parametreler kantitatif GATED SPECT (QGS) yazılımı ile otomatik olarak elde edildi. Bulgular: Hastalar sintigrafi sonuçlarına göre 60(%57,1)?ı normal, 45(%42,9)?i iskemik olarak bulundu. Hastaların homosistein düzeyleri normal olan grupta 16,36±9,7 ?mol/L bulunurken, iskemik olan grupta 16,6±8,5 ?mol/L bulundu (p= 0,895). Sonuç: Çalışmamızda homosistein düzeyi ile GATED miyokard perfüzyon SPECT çalışmasından elde ettiğimiz kardiyovasküler risk parametreleri arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Anahtar Kelimeler: Koroner arter hastalığı, Homosistein, Miyokard perfüzyon sintigrafisi

HomosisteinKardiyomiyopatilerKoroner hastalık+3
Ayşe Yılmaz
Düzce University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner yavaş akım ve miyokardial iskemi ilişkisinin tımı kare sayısı ve miyokard perfüzyon sintigrafisi ile değerlendirilmesi

Amaç: Koroner yavaş akımın (KYA) yaygın aterosklerotik hastalığın bir biçimi ya da erken evresi olduğu bildirilmektedir. Miyokard perfüzyon SPECT sintigrafisi de koroner arter hastalığının tanısında ve prognozu öngörmede değerli bir tekniktir. Bu çalışmada koroner yavaş akım ile miyokardial defekt skoru ve iskemi arasındaki ilişkiyi araştırdık. Yöntem: Retrospektif çalışmamızda anjinal yakınmaları nedeniyle SPECT yapılan ve sonrasında koroner anjiyografiye giden hastaların TIMI kare sayıları ile miyokart defekt ve iskemi skorları karşılaştırıldı. KYA tespitinde TIMI kare sayısı metodu kullanıldı. Miyokardial perfüzyonu değerlendirmede Kantitatif Perfusion SPECT (QPS) ve Kantitatif GATED SPECT (QGS) yazılımı ile elde edilen skorlamalar kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya koroner arterleri normal olan ve anjiyografi sırasında yavaş akım saptanan 91 (%58), normal akım saptanan 68 (%42) olmak üzere toplam 159 hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 56±12 olarak bulundu. Cx koroner arterde yavaş akım olan hastalarda stres toplam perfüzyon defekti Cx (sTPD-Cx) 0,1 (0,0-1,3) iken; normal akım olanlarda 0,0 (0,0-0,28) olarak bulundu(p= 0.002). Yavaş akım olan hastalarda stres skoru Cx (sscore-Cx) 1,0 (0,0-3,0) iken; normal akım olanlarda 0,0 (0,0-2,0) olarak bulundu (p= 0.031). Yine Cx TIMI kare sayısı ile sTPD-Cx ve sscore-Cx arasında lineer bir ilişki saptandı (r= 0,207 p= 0.009, r= 0,159 p= 0.045). Diğer miyokard bölgelerinde yavaş akım ile defekt ve iskemi skorları arasında ilişki saptanmadı. Sonuç: Cx koroner arterde yavaş akım olan hastalarda sTPD-Cx ve sscore-Cx anlamlı olarak yüksek bulundu. Yine Cx TIMI kare sayısı ile sTPD-Cx ve sscore-Cx arasında zayıfta olsa lineer bir ilişki saptandı. Anahtar Kelimeler: koroner yavaş akım, TIMI kare sayısı, Miyokard perfüzyon sintigrafisi

Kan akış hızıKoroner damarlarKoroner hastalık+3
Mehmet Zeki Yılmaztekin
Düzce University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanserinde PET/BT bulgularının klinik ve immünohistokimyasal prognostik faktörlerle ilişkisi

Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser olup, aynı zamanda kadınlarda kansere bağlı ölümlerde ikinci sırada yer almaktadır. Meme kanserinde 18F-FDG PET/BT prognoz hakkında bilgi veren evrelemede, yeniden evrelemede ve primer tümörün kemoradyoterapiye tedavi yanıtının değerlendirilmesinde kullanılmaktadır. Öte yandan aksiller lenf nodu metastazı, uzak metastaz, tümör çapı, hormon reseptörleri, CerbB2 durumu, Ki-67 proliferasyon indeksi, histopatolojik grade, tümör belirteçleri gibi faktörler prognoz hakkında bilgi sağlamaktadır. Ayrıca hormon reseptörleri ve CerbB2 durumu tedavi seçeneklerinin belirlenmesini direk etkilemektedir.Bu çalışmanın amacı; primer meme kanseri hastalarında PET/BT ile elde edilen FDG tutulumu ile histopatolojik ve immünohistokimyasal prognostik faktörlerin ilişkisini araştırmaktır. Çalışmamıza meme kanseri tanısı almış ve primer evreleme amacıyla Gazi Üniversitesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı'na başvuran hastalar alınmıştır. 155 hastanın PET/BT bulguları, patoloji raporları ve tümör belirteç düzeyleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Her hastanın primer lezyonunun SUV değerleri ölçülmüştür.Sonuç olarak, primer lezyon SUVmaks değerleri ile tümör çapı, aksiller lenf nodu metastazı ve Ki-67 proliferasyon indeksi arasında korelasyon tespit edilmiştir.

Meme neoplazmlarıPozitron emisyon tomografiPrognoz+2
Mesut Başara
Gazi University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epileptik odağın lokalizasyonunda okuyucuya bağımlı ve okuyucudan bağımsız yöntemler kullanılarak görsel ve kantitatif analiz: 18F-FDG-PET ile görsel ve istatiksel parametrik haritalama (SPM) ile kantitatif yaklaşım

İnteriktal beyin 18F-FDG PET ilaca dirençli epilepsi hastalarında cerrahi tedavi öncesinde epileptojenik odağın belirlenmesi için kullanılmaktadır. İnteriktal beyin 18F-FDG-PET incelemesinde nöbetin yayıldığı kortikal alanlarda da hipometabolizma gözlenebilmekte ve bu durum epileptojenik odağın belirlenmesini güçleştirmektedir. Bu nedenle epilepsi hastalarının beyin 18F-FDG-PET görüntülerinin değerlendirilmesinde görsel inceleme sürecine katkıda bulunabilecek nesnel niceliksel analiz yöntemlerine başvurulmaktadır. İstatistik parametrik haritalama da bu niceliksel analiz yöntemlerinden biridir.Bu çalışmadaki beyin 18F-FDG-PET yapılan, temporal lob epilepsisi olan hastalarda epileptik odağın belirlenmesinde okuyucuya bağımlı ve okuyucudan bağımsız yöntemler kullanıldığında anormal vaka saptama başarısı yönünden (epilepside lateralizasyonu saptama) görsel ve kantitatif analizin farklarını ve okuyucuların deneyimine bağlı olarak bu farkın nasıl yönlendiğini ortaya koymak amaçlanmıştır.Çalışma kapsamına merkezimizde interiktal beyin 18F-FDG-PET görüntülemeleri yapılan temporal lob epilepsisi tanılı, epilepsi cerrahisi yapılmış ve takiplerinde Engel sınıf I'e giren 54 hasta dahil edilmiştir. Ayrıca merkezimizde soliter akciğer nodülünün değerlendirilmesi veya bir malign hastalığın primer evrelemesi için tüm vücut 18F-FDG PET/BT incelemesi yapılan, öncesinde herhangi bir tedavi almamış ve ek nörolojik hastalığı olmayan 16 data ile kontrol grubu oluşturulmuştur. Cerrahi öncesi yapılan interiktal 18F-FDG-PET çalışmaları üç farklı deneyim düzeyine sahip okuyucu tarafından SPM analizi sonuçlarından habersiz ve SPM sonuçları ile birlikte iki kez değerlendirilmiştir. SPM ile değerlendirme için p<0,001 ve p<0,01 olmak üzere iki istatistik eşik değeri kullanılmıştır.İncelemeler sonucunda, okuyucuların SPM'den bağımsız olarak yaptıkları değerlendirmelerde deneyim sırasına göre %67, %91 ve %94 oranında görüntüleri doğru okudukları izlenmiştir. SPM sonuçları ile birlikte yapılan görsel değerlendirmelerde bu oranlar %96, %100 ve %100 olarak bulunmuştur. SPM'den bağımsız olarak yapılan değerlendirmelerde eminlik dereceleri okuyucu 1 için 1.24±0.13, okuyucu 2 için 1.59 ± 0.09, okuyucu 3 için 1,80 ± 0,07 olarak bulunmuştur. SPM ile birlikte yapılan değerlendirme de bu oranlar okuyucular için sırası ile 1.89±0.06'a, 1.89 ± 0.04'e ve 1.96 ± 0.03'e yükselmiştir.SPM analizi sonuçlarına baktığımızda istatistik eşik değeri p<0,001 olarak alındığında duyarlılık ve özgüllük oranları sırası ile %78, %96; istatistik eşik değeri p<0,01 olarak alındığında ise duyarlılık ve özgüllük oranları %94, %74 olarak bulunmuştur. SPM p<0,01 istatistik eşik değerinde saptanan bilateral temporal hipometabolizma ve ekstratemporal hipometabolizmanın nöbet süresi ile anlamlı ilişkisi saptanmamıştır. Hipometabolik küme genişliği ile nöbet süresi arasında zayıf bir korelasyon izlenmiştir. Sağ ve sol temporal lobektomi yapılan hastaların küme olarak SPM ile analizi p<0,01 istatistik eşik değerinde yapıldığında hipometabolizmanın ilgili temporal lob ile ipsilateral frontal lob ve ipsilateral talamik çekirdekte de olduğu saptanmıştır.Sonuç olarak SPM tecrübe düzeyi düşük okuyuculara epileptojenik odağı doğru lateralize etmekte yardımcı olduğu izlenmiştir. Bunun yanı sıra SPM'in her tecrübe düzeyindeki okuyucu için doğru temporal lobu lateralize ederken güveni artırdığı dikkati çekmiştir.Bu sonuçların yanı sıra bireysel olarak verilerin değerlendirilmesinde ve küme analizlerinde bu çalışmada elde edilen sonuçlar ile SPM'den yararlanılarak yapılan tüm değerlendirmelerde bu yöntemin analitik komponentlerinin farklı eşik değerlerinde gösterdiği farklı zayıf ve güçlü yönlerinin göz önünde bulundurularak araştırıcının amacı doğrultusunda istatistik eşik değeri belirlemek gerekliliği bir kez daha ön plana çıkmıştır.Anahtar kelimeler: SPM, Temporal lob epilepsisi, Beyin 18F-FDG PET

BeyinBeyin haritalanmasıEpilepsi+3
Özge Öz
Gazi University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kompleks parsiyel nöbetli hastalarda pozitron emisyon tomografisinin tanısal rolünün elektroensefalografi ve manyetik rezonans görüntüleme ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi

?nteriktal PET, serebral glukoz metabolizmasındaki değişikliklerigöstererek, epilepside preoperatif değerlendirmede kullanılan bir fonksiyonelgörüntüleme yöntemidir. Preoperatif değerlendirmede amaç, epileptojenik alanıdoğru belirleyerek cerrahi kararı vermek ve yeterli dokunun rezeksiyonu ilehastanın nöbetsiz olmasını sağlamaktır.Medikal tedaviye dirençli 201 kompleks parsiyel epilepsi hastasının dahiledildiği bu çalışmada, tüm hastalara PET, rutin EEG, video-EEG monitorizasyon(iktal ve interiktal), MRG ve bazı hastalara MRS ve invaziv EEGmonitorizasyonu yapılmıştır. Bu tetkik sonuçlarının, opere olan lezyonel ve non-lezyonel TLE hastalarında ve frontal lob epilepsi hastalarında operasyon loju ile;opera olmayan hastalarda ve VSS uygulanan hastalarda ise iktal EEG sonuçları ileuyumu değerlendirilmiş ve lobar konkordans gösterme oranları hesaplanmıştır.Opere hastaların cerrahi sonrası başarı değerlendirmesi Engel sınıflamasına göreyapılmışıtr. Cerrahi sonrası nöbetsizlik ile olası prediktif faktörlerin ilişkisideğerlendirilmiştir.Opere TLE olgularında epileptojenik alanı doğru lokalize etmede,operasyon loju ile en yüksek (%100) lobar konkordans gösteren tetkik interiktalPET olmuştur. Daha sonra sırasıyla iktal EEG %98, interiktal EEG %87, MRG%83, MRS ise %54 oranında epileptojenik alan ile lobar konkordansgöstermektedir. PET hem lezyonel, hem de non-lezyonel opere TLE olgularındaepileptojenik alan ile %100 lobar konkordans göstermektedir.Rezektif cerrahi sonrası non-lezyonel TLE hastalarının %81, lezyonel TLEhastalarının ise %89'unda nöbetsizlik sağlanmış olup, bu iki grupta postoperatiftakip sonuçları yönünden anlamlı fark saptanmamıştır. Ayrıca lezyonel ve non-lezyonel TLE hastalarının tümünde tatminkar postoperatif sonuçlar (Engel sınıf Ive II) elde edilmiş olup, tüm hastalarda epileptojenik alanı doğru lokalize edenPET cerrahi sonrası iyi prognozu öngörmekte kullanılabilir.PET görüntülemede bilateral temporal lobda hipometabolizma varlığı,yapılan lojistik regresyon analizinde cerrahi sonrası başarı ile ilişkili bulunan tekprediktif faktör olmuştur. Unilateral temporal hipometabolizma olmasıdurumunda, bilateral hipometabolizmaya göre cerrahi sonrası nöbetsizlik olasılığı12 kat artmaktadır.Frontal lob epilepsi nedeniyle opere olan hastalarda ise PET %100oranında operasyon loju yani epileptojenik alan ile uyum göstermiş olup, buhastaların tümünde cerrahi sonrası nöbetsizlik sağlanmıştır.Opere olmamış TLE grubunda PET'in %57, ETLE grubunda ise %25oranında iktal EEG ile lobar konkordans gösterdiği görülmüştür. Ayrıca rezektifcerrahiye uygun görülmeyen VSS hastalarının tüm tetkiklerinin yüksek orandaiktal EEG ile uyumsuz olduğu görülmüş olup, bu hastalarda cerrahi sonrası kötüprognoz görülmüştür.Sonuç olarak interiktal PET, lezyonel TLE'deki yüksek lateralizasyonyeteneğine ek olarak cerrahi adayı olabilme şansı azalan MRG'de lezyonsaptanamayan TLE hastalarında da, epileptojenik alanı opere edilen taraf ile tamkorelasyon göstererek lateralize etmiştir. Her iki hasta grubunun cerrahi sonrasıtakipleri arasında fark olmaması ve nöbetsizlik oranlarının %80'in üzerindeolması PET'in özellikle non-lezyonel TLE hastalarının cerrahi kararındaki rolünügöstermektedir. Ayrıca PET görüntülemede bilateral temporal hipometabolizmaolmaması ile cerrahi sonrası nöbetsizlik arasında anlamlı bir ilişki olması daPET'in cerrahi sonrası prognozu öngörmedeki rolünü pekiştirmektedir. Opereolmayan TLE ve ETLE hastalarında diğer tüm tetkiklerde olduğu gibi PET'in deiktal EEG ile lobar konkordans oranının düşük olduğu görülmüştür.Kompleks parsiyel nöbetli hastalarda PET'in tanısal rolü EEG ve MRG ilekarşılaştırmalı olarak değerlendirildiğinde; FDG-PET beyin görünütlemeninepilepsi cerrahisi öncesinde hasta seçiminde ve cerrahi sonrası prognozuöngörmede en faydalı modalitelerden biri olduğu görülmüştür.

ElektroensefalografiEpilepsiEpilepsi-parsiyel+4
Tuğba Sucak (şengezer)
Gazi University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Soliter pulmoner nodüllerin PET/BT ile değerlendirilmesinde tüm vücut BT gerekli midir?

Akciğerde diğer görüntüleme yöntemleri ile tespit edilen soliter pulmoner nodülün metabolik karakterizasyonun yapılmasında 18F-FDG PET, invazif olmayan görüntüleme yöntemi olarak kullanılmaktadır. Bu amaçla yapılan PET/BT füzyon görüntülemesinde BT, lezyonların anatomik özellikleri ile ilgili bilgi vermekte, PET verilerinin atenüasyon düzeltmesinin yapılmasını ve lezyonların SUVmaks değerlerinin de hesaplanmasını sağlamaktadır.Soliter pulmoner nodül için rutin PET/BT füzyon görüntülemede verteksten uyluk ortasına kadarki vücut bölümü taranmaktadır. Bu uygulamada hastanın vücudunun tamamına yakını BT kaynaklı X ışınına maruz kalmaktadır.Bu çalışmada;Tüm vücudun BT ile taranmasının gerekliliğinin ve BT tarama alanı toraks ile sınırlandırıldığında hastanın evresinde değişiklik olup olmayacağının tesbit edilmesi,Klinik olarak anlamlı toraks-dışı rastlantısal BT lezyonları ile bu lezyonların bulunma sıklıklarının tespit edilmesi,Sınırlandırma yapıldığında hastanın alacağı BT radyasyon dozundaki düşüşün tesbit edilmesi amaçlanmıştır.Çalışmaya Gazi Üniversitesi Nükleer Tıp bölümünde SPN tanı ve metabolik karakterizasyonu amacıyla PET/BT incelemesi yapılmış hastalar dahil edilmiştir. Hastaların BT görüntüleri incelenerek toraks-dışı rastlantısal bulguları klinik önem derecesine göre sınıflandırılmıştır. Ayrıca hastalara tüm vücut PET/BT taraması yapıldığında uygulanan BT dozu ile yalnızca toraks tarandığında uygulanacak olan BT dozu hesaplanmıştır.İnceleme sonucunda toplam 154 hasta değerlendirilmiş ve şu sonuçlar elde edilmiştir;Soliter pulmoner nodül tanısı ile başvuran hastaya önce tüm vücut PET incelemesi yapıp, ardından toraks dışı tutulum yok ise sadece toraksa yönelik PET/BT incelemesi yapılabilir. Tüm vücudun BT ile taranmasının klinik olarak önemi bulunmamaktadır ve sadece toraks BT ile tarandığında hastanın aldığı radyasyon dozunun yaklaşık 3,5 kat azaldığı görülmektedir.

Pozitron emisyon tomografiRadyasyon dozajıRadyometri+3
Elif Şahin Kütük
Gazi University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tek taraflı hidronefrozda Tc-99m DMSA sintigrafisinde oransal böbrek fonksiyonlarının klasik yönteme karşı birim alan formülü ile girişim öncesi ve sonrası değerlendirilmesi

ÖZETTek taraflı hidronefrozlu böbreklerde hidronefrozlu böbreğin oransal böbrek fonksiyonu Tc-99m DMSA sintigrafisinde bazen abartılı çıkmaktadır. Bu çalışmada tek taraflı hidronefrozu olan hastalarda klasik yöntemle ölçülen oransal böbrek fonksiyonları ile birim alan formülü ile ölçülen oransal böbrek fonksiyonları gibi iki yöntemin etkinliklerinin hem tedavi öncesi hem de tedaviden yaklaşık 3-6 ay sonra çekilen Tc-99m DMSA sintigrafisi ile karşılaştırılması amaçlanmıştır.Bu amaçla çalışmaya tek taraflı hidronefrozu olup tedavisi planlanan 20 hasta (12 erkek, 8 kadın ve ortalama yaş: 42,6 ± 18,5) dahil edilmiştir. Hastalara rutin fizik muayene, labratuar ve USG ile değerlendirilmesi sonrası operasyon öncesi ve operasyondan üç ay sonra Tc 99m DMSA sintigrafisi çekilmiştir. Oransal böbrek fonksiyonları (klasik yöntem) ve böbrekler için çizilen ilgi alanlarındaki total sayımlar ilgili piksel olarak böbrek alanına bölünerek elde edilen birim alandaki sayımlara (birim alan yöntemi) göre hesaplanmıştır. Hidronefrotik böbrekte tedavi öncesi klasik yöntemle birim alan yöntemi ve tedavi sonrası klasik yöntem ile birim alan yöntemi Pearson korelasyon analizi ve Bland-Altman analiz yöntemi ile karşılaştırılmıştır.Sonuç olarak; çalışmamızda operasyon öncesi OBF'nunu belirlemede KY ile BA arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif (%94) korelasyon saptanmıştır. Ancak operasyon öncesi KY'in OBF'ununu değerlendirmede BA ile uyumunun düşük olduğu (ort: 2.3, ? 1.96 SD: 5.2) gözlenmiştir. Oprerasyon sonrasında ise OBF'nunu belirlemede KY ile BA arasında istatistiksel olarak anlamlı %100'e yakın korelasyon saptanmıştır. Ayrıca KY'in OBF'ununu değerlendirmede BA ile uyumlu sonuçlar verdiği (ort: 0.53, ? 1.96 SD: 2.3) gözlenmiştir. KY ile hidronefrotik böbrekte OBF değerlendirmesi güvenilir olmadığı ve cerrahi kararını etkileyecek düzeyde yüksek hata payı olduğu bu çalışma ile gösterilmiştir. Hidronefrozlu bir böbrekte OBF hesaplamasında KY güvenilir bir yöntem değildir ve BA formülü ile OBF hesaplanması tercih edilmelidir.Anahtar Kelimeler: Hidronefroz, DMSA, sintigrafi, birim alan.

Böbrek fonksiyon testleriHidronefrozRadyonüklid görüntüleme+2
Ferat Kepenek
Fırat University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sisplatin nefrotoksisitesine karşı Agmatine'in koruyucu etkisinin TC-99M DMSA uptake'i ve serum sistatin c ile değerlendirilmesi

Elri T, Sisplatin Nefrotoksisitesine Karşı Agmatine'in Koruyucu Etkisinin Tc-99m DMSA Uptake'i ve Serum Sistatin C ile Değerlendirilmesi, Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Nükleer Tıp Tezi. Zonguldak, 2013. Amaç: Sisplatin nefrotoksik etkisi olduğu bilinen, ancak kanser tedavisinde yaygın kullanım alanı olan etkili bir anti tümör ajanıdır. Nefrotoksik etkisini azaltıcı ajanların geliştirilmesi ilgi duyulan bir araştırma konusu olmaya devam etmektedir. Böylelikle halen klinikte en çok tercih edilen kemoterapötik ilaçlardan biri olan bu ajanın güvenle ve daha etkin kullanımı mümkün olacaktır. Agmatin, hipoksik-iskemik beyin hasarında, diğer nöronal hasarlarda ve akut iskemiye bağlı renal hasarda koruyucu etkisi gösterilmiş bir ajandır. Ancak literatürde sisplatin nefrotoksisitesine karşı koruyucu etkisinin araştırıldığı bir çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamızın amacı sisplatin nefrotoksisitesinin erken tespitinde ve agmatinin bu komplikasyona karşı koruyucu etkisini değerlendirmede sintigrafik yöntemin katkısını, biyokimyasal yöntemler ve histoljik bulgular eşliğinde değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Wistar Albino cinsi ratlar her biri 8 hayvandan oluşan 4 grupta ayrılmıştır: 1) Serum fizyolojik verilen, 2) Agmatin verilen, 3) Sisplatin verilen ve 4) Sisplatin ile birlikte agmatin verilen. İlaç uygulama döneminin sonunda tüm deneklerin kan örneklerinden plazma kreatinin, üre ve serum sistatin c düzeylerinin ölçülmüştür. Tc-99m DMSA ile sintigrafik görüntüleme ve in vitro doku uptake ölçümleri yapılmıştır. Bu işlemlerin sonunda ratların böbrekleri çıkarılarak histopatolojik olarak incelenmiştir. Elde edilen sonuçların istatiksel analizi yapılarak; sisplatinin sebep olduğu nefrotoksisitenin erken tespitinde sintigrafik yöntemlerin ve serum sistatin C seviyelerinin etkinliği ile agmatinin sisplatin nefrotoksisitesine karşı koruyucu etkisi değerlendirilmiştir. Bulgular: Sisplatin uygulanan grupta biyokimyasal, sintigrafik ve histolojik bulgular sisplatin nefrotoksisitesini desteklemekteydi. Bu grupta serum üre, kreatinin ve sistatin c düzeyleri anlamlı olarak artmış; Tc-99m DMSA uptake?inin ise anlamlı derecede azalmış olduğu saptandı. Ayrıca yaygın proksimal tübül hasarının yanı sıra glomerüler hasar bulguları da gözlendi. Agmatin uygulanan grupta biyokimyasal, sintigrafik ve histopatolojik olarak kontrol grubuna benzer sonuçlar elde edildi. Sisplatin ile beraber agmatin uygulanan grupta histopatolojik ve sintigrafik olarak kontrol grubu ile anlamlı istatistiksel farklılık saptanmamıştır. Sisplatin grubu ile kıyaslandığında ise istatistiksel olarak anlamlı, büyük oranda düzelme izlenmiştir. Biyokimyasal indekslerden serum sistatin c düzeylerinde de histopatolojik ve sintigrafik bulgular ile paralel sonuçlar elde edilmiş olup sisplatin+ agmatin grubunda kontrol grubuna göre hafifçe artış gözlenmekle birlikte istatistiksel anlamlılık saptanmamıştır. Serum kreatinin ve BUN değerleri ise sisplatin+ agmatin uygulanan grupta kontrol grubundan farklılık göstermemekteydi. Sonuç: Bu çalışmada agmatinin sisplatin nefrotoksisitesi üzerinde koruyucu etkisinin olduğu Tc-99m DMSA uptake?i, histopatolojik ve biyokimyasal yöntemlerle ortaya konmuştur. Ayrıca sintigrafik yöntem düşük doz sisplatin uygulaması sonrası erken dönemde nefrotoksisiteyi saptamada başarılı bulunmuştur. Bu basit in vivo- in vitro radyofarmasötik modelin sisplatin gibi nefrotoksik ajanlara karşı potansiyel renoprotektif ajanların etkinliğinin değerlendirilmesinde önemli katkısı olabileceğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Sisplatin, agmatin, Tc-99m DMSA, nefrotoksisite, sistatin C

AgmatineNefrotoksisiteSisplatin+2
Tarık Elri
Zonguldak Bülent Ecevit University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel testis torsiyon-detorsiyonunda Agmatin'in koruyucu etkisinin TC-99M perteknetat sintigrafisi ile değerlendirilmesi

Solak T, Deneysel Testis Torsiyon-Detorsiyonunda Agmatin?in Koruyucu Etkisinin Tc-99m Perteknetat Sintigrafisi İle Değerlendirilmesi, Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Nükleer Tıp Tezi. Zonguldak, 2013. Amaç: Ratlarda oluşturulan iskemi reperfüzyon hasarına karşı bir iNOS inhibitörü olan Agmatin uygulamasının koruyucu etkisinin sintigrafik, histopatolojik ve biyokimyasal olarak değerlendirmek. Gereç-Yöntem: 29 winstar albino cinsi rat üç gruba ayrıldı. Birinci gruba(SH n=10), sham operasyonu yapıldı, ikinci gruba (İ/R n=10) torsiyon-detorsiyon işlemi yapıldı, üçüncü gruba (İ/R+Ag n=9) torsiyon ve detorsiyondan 15 dakika önce Agmatin uygulandı. Bütün deney gruplarına reperfüzyondan 24 saat sonra dinamik ve statik testis sintigrafisi görüntüleri alındı. Bilateral orşiektomi yapıldıktan sonra testislerin gama kaunter ile radyonüklid sayımları, doku MDA ve total antioksidan kapasite ölçümleri ile histopatolojik incelemeleri yapıldı. Bulgular: İ/R grubunda histopatolojik hasar skorları ve doku MDA seviyeleri sham grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı seviyede yüksek bulundu (p< 0.05); İ/R+AG grubu ile sham grubu kıyaslandığında anlamlı fark saptanmadı(p> 0.05). Total antioksidan kapasite değerleri İ/R+AG grubunda sham ve İ/R grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı seviyede yüksek bulundu(p< 0.05). Sağ testislerde sham, İ/R ve İ/R+AG grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p> 0.05). Doku Tc99m pertechnetate uptake değerleri yönünden kıyaslama yapıldığında bütün gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Sonuç: Testis iskemi-reperfüzyon hasarında Agmatin uygulaması total antioksidan kapasiteyi artırarak oluşacak hasarı azaltmaktadır. Görsel ve kantitatif sintigrafik değerlendirmeler bu etkiyi değerlendirmek için çok faydalı gözükmemektedir. Anahtar Kelimeler: Agmatine, torsiyon-detorsiyon, Tc-99m pertechnetate

AgmatineRadyonüklid görüntülemeSpermatik kord torsiyonu+2
Turgay Solak
Zonguldak Bülent Ecevit University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rat modelinde kadaverik donörden alınacak böbreklerin fonksiyonlarının dinamik böbrek sintigrafisi ile gösterilmesi

Böbrek nakli, son dönem böbrek yetersizliği hastalarının hayat kalitesinde önemli olumlu değişiklikler sağlayan en seçkin tedavi yöntemidir. Günümüzde gerçekleştirilen renal transplantasyonların yarısı kadavradan yapılmaktadır. Bu donörler, beyin ölümü kriteri gerçekleşmiş ancak organları hayati destek uygulamaları sayesinde perfüze edilen, organ temini organizasyonuna refere edilebilecek yeterli zamanı olan donörlerdir. Dinamik böbrek sintigrafisi böbreklerin fonksiyonlarıyla ilgili önemli bilgiler verebilmesi bakımından nakil böbreklerin değerlendirilmesinde çok önemli katkılar sağlamaktadır. Bu çalışmada deneysel bir modelde ratlarda beyin ölümü sonrası Tc 99m DTPA böbrek sintigrafisi ile tespit edilen böbrek fonksiyonları ile eş zamanlı olarak böbrekte meydana gelen histopatolojik değişiklikler ve kandaki biyokimyasal değişiklikleri karşılaştırmayı amaçladık. Bu çalışma kapsamında 10 ratta deneysel olarak beyin ölümü modeli gerçekleştirilmeden bir gün önce ve beyin ölüm modeli gerçekleştirildikten sonra Tc 99m DTPA ile dinamik böbrek sintigrafisi yapılmış ve görüntü analizleri yapılmıştır. Tc 99m DTPA böbrek sintigrafisi entübasyon ve monitörizasyon altında gerçekleştirildi. Ratlardan beyin ölümü öncesi ve sonrası alınan venöz kan örneklerinden üre ve kreatinin değerleri çalışılmıştır. Beyin ölümü öncesi ve sonrası elde edilen parametreleri karşılaştırmak için Wilcoxon testi kullanıldı (beyin ölümü öncesi ve sonrası sintigrafik kantitatif sonuçlar, üre ve kreatinin değerleri). Beyin ölümü sonrası GFR, sol böbrek Tmax, serum üre ve kreatinin değerlerinde beyin ölümü öncesine göre anlamlı artış izlendi (p<0,05). Sağ böbrek Tmax değerlerinde beyin ölümü sonrasında artış izlenmesine rağmen bu artış istatistiksel olarak anlamlı değildir (p=0,066). Renogram eğrilerinin vizüel değerlendirmesinde de beyin ölümü sonrası böbreklerin konsantrasyon fonksiyonlarında azalma ve ekskresyon fonksiyonlarında belirgin uzama saptanmıştır. Tüm olgularda deney sonrası elde edilen böbrek dokularında ortak ana histopatolojik bulgular damarlarda konjesyon, tübül epitellerinde hidropik dejenerasyon ve fokal lenfositik infiltrasyonlar olarak izlendi. Ayrıca tüm ratlarda beyin ölümü histopatolojik olarak doğrulanmıştır. Böbrekteki histopatolojik bulgularımız ise akut tübüler hasarla uyumlu olarak değerlendirilmiştir. Sonuç olarak Tc 99m DTPA ile yapılan böbrek sintigrafisinin kantitatif ve vizüel bulguları beyin ölümü olgularında erken dönemde izlenen histopatolojik bulgularla ilişkili bulunmuştur. Tc-99m DTPA böbrek sintigrafisinin graft fonksiyonunun değerlendirilmesinde güvenilir ve etkin bir yöntem olduğu gösterilmiştir. Bu konuda yapılacak kapsamlı deneysel ve hatta insan çalışmaları renal transplantasyonların sayısını ve başarısını arttıracaktır. Anahtar Kelimeler: Beyin ölümü, Tc 99m DTPA, böbrek fonksiyonları.

Beyin ölümüBöbrek fonksiyon testleriKadavra+2
Hüseyin Aydın Mitil
Fırat University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

PET/BT'nin Lenfoma'nın primer evrelendirmesinde kemik iliğini değerlendirmedeki rolü

Kemik iliği tutulumu, lenfomada hastalık evresini, prognozu ve tedavi yaklaşımını etkileyen önemli bir parametredir.Bu çalışmada, PET/BT'nin lenfoma olgularında kemik iliği tutulumunu göstermedeki etkisinin farklı sayısal değerlendirme yöntemleri kullanılarak araştırılması; FISH yöntemi ile kemik iliği biyopsilerinin tekrar değerlendirilmesi, bu sayede PET/BT'nin tanısal değerinin gösterilmesi; klinik ve laboratuvar bulgularının bu konudaki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışma kapsamına Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nükleer Tıp bölümünde PET/BT incelemesi yapılmış ve Patoloji bölümünde kemik iliği örnekleri değerlendirilmiş hastalar alınmıştır. Hastaların PET/BT verilerinden kemik iliği SUVmean, kemik iliği/karaciğer SUVmean, kemik iliği/kan havuzu SUVmean ve kemik iliği/serebellum SUVmean değerleri elde edilmiştir. Hastaların mevcut patoloji, laboratuvar ve klinik sonuçları geriye dönük olarak kaydedilmiştir. Bu hastalardan matür B hücre kökenli olan bir grup hastaya BCL2, BCL6, MYC ve PAX5 probları ile FISH uygulanmıştır.Çalışma sonucunda rutin histokimyasal incelemeler ile 15 hastada kemik iliği tutulumu saptanmıştır. Rutin histokimyasal incelemelere FISH yönteminin eklenmesi, kemik iliği tutulumunun saptanmasına katkı sağlamamıştır. Çalışmamızda iki hastada FISH pozitif olarak değerlendirilmiştir. Kemik iliği tutulumunun saptanması için kullanılan sayısal PET/BT yöntemleri arasında, anlamlı istatistiksel farklılık saptanmamıştır, ancak bu konudaki en uygun yöntemin kemik iliği/karaciğer SUVmean (Kİ/KC SUV) oranı olduğuna karar verilmiştir. Kİ/KC SUV için en uygun kesim değeri 1,8 olarak bulunmuştur. Bu kesim değeri ile PET/BT'nin lenfomadaki genel duyarlılık, özgüllük, PPD ve NPD'i %53, %90, %53, %90 olarak bulunmuştur. Agresif lenfoma alt grubunda bu değerlerin sırası ile %83, %97, %83 ve %97'e yükseldiği görülmüştür. PET/BT'de Kİ/KC SUV?1,8 olan, ancak kemik iliği biyopsisi patolojik değerlendirilen hastalarda (yalancı negatif), biyopsi sonuçları normal olarak değerlendirilen hastalara (gerçek negatif) oranla; indolant NHL oranı yüksek, lenf nodu SUVmaks değeri ise düşük olarak bulunmuştur. PET/BT'de Kİ/KC SUV>1,8 olan, ancak kemik iliği biyopsisi normal değerlendirilen hastalarda (yalancı pozitif), biyopsi sonuçları patolojik olarak değerlendirilen hastalara (gerçek pozitif) oranla laboratuvar değerleri yönünden (sed, crp, lökosit sayımı ve nötrofil yüzdeleri) anlamlı farklılık saptanmamıştır.Sonuç olarak PET/BT, lenfoma hastalarında kemik iliği tutulumunun değerlendirilmesinde yüksek negatif öngörü değerine sahiptir ve Kİ/KC SUV ? 1,8 olan, agresif lenfoma hastalarında, invaziv bir işlem olan kemik iliği biyopsisinin yerine tercih edilebilecek noninvaziv bir seçenek olarak öne çıkmaktadır.

FISHKemik iliğiKemik iliği incelenmesi+5
Tansel Çakır
Gazi University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Böbrek hücreli karsinomlu hastalarda FDG-PET/BT'nin evreleme ve yeniden evrelemedeki rolünün değerlendirilmesi

Çalışmamızda BHK hastalarında primer lezyonun, rekürrenslerinin ve/veya metastazlarının gösterilmesinde 18F-FDG PET/BT'nin duyarlılık ve özgüllüğünün değerlendirilmesi, 18F-FDG PET/BT bulgularının diğer konvansiyonel görüntüleme yöntemlerine ait bulgular ile karşılaştırılması, tümörün histopatolojik alt tipleri ve dereceleri ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Çalışma kapsamında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nükleer Tıp bölümünde BHK ön tanısı veya tanısı ile 18F-FDG PET/BT incelemesi yapılmış, histopatolojik olarak BHK tanısı almış ve klinik olarak GÜTF hastanesinde takip edilmiş hastalar incelenmiştir. Hastaların PET/BT verilerinden görsel olarak tespit edilen lezyonlarının maksimum SUV (SUVmaks) değerleri elde edilmiştir Ayrıca hastaların rutin histopatolojik değerlendirme sonuçları, rutin yapılan diğer konvansiyonel görüntüleme yöntemleri sonuçları ve klinik bulguları kaydedilmiştir. Çalışmamızda 36 hastanın, toplam 43 18F-FDG PET/BT görüntülemesi değerlendirilmiştir.Çalışmamızda primer evrelemesi yapılan 6 olguda primer kitlenin PET/BT ile doğru olarak değerlendirildiğini gözlemledik. Böbrek hücreli karsinom rekürrens ve/veya metastazlarını tespit etmede PET/BT'nin duyarlılığı %93, özgüllüğü %82, PÖD %94, NÖD %78, DO %91, konvansiyonel görüntüleme yöntemlerinin duyarlılığı %90, özgüllüğü %42, PÖD %85, NÖD %53, DO %79 olarak bulundu. PET/BT'nin primer böbrek kitlesi değerlendirmedeki başarısı ile BHK rekürrens ve/veya metastazlarını değerlendirmedeki yüksek tanısal performansı PET/BT hibrid sistemi sayesinde anatomik lokalizasyonun da yapılabilmesine ve çalışmamızda olgu sayısının az olmasına bağlı olabilir. Böbrek hücreli karsinom rekürrens ve/veya metastazlarını değerlendirmede PET/BT'nin tanısal performansında BHK'nin histopatolojik alt tipleri arasında anlamlı farklılık bulunmadı, ancak Fuhrman derecesi arttıkça PET/BT'nin tanısal doğruluk değerinde artış olduğu gözlendi.Sonuç olarak BHK hastalarının değerlendirilmesinde PET/BT tek bir incelemede tüm vücudun anatomik ve fonksiyonel/metabolik olarak görüntülenebilmesini, bulguların birbiriyle ilişkilendirilebilmesi sağlayan; böbrek fonksiyonel hasarı ve kontrast allerjisi riski içermeyen, yüksek tanısal performansa sahip bir görüntüleme yöntemidir.

Pozitron emisyon tomografi
Tuğçe Çiftçi Doksöz
Gazi University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kanseri olgularında 18f-FDG tutulumunun klinik evre ve histolojik tip ile ilişkisi

Akciğer kanseri tüm dünyada en sık görülen kanser olmasının yanı sıra kansere bağlı ölümlerin de en sık nedenini oluşturmaktadır. Klinikte kullanılan evreleme sistemleri tedavi akışının belirlenmesinde ve prognozu öngörmekte fayda sağlamaktadırlar.18F-FDG kullanılarak yapılan PET/BT görüntülemesi akciğer kanserlerinde evrenin belirlenmesine büyük katkı sağlamakta; ayrıca prognozu öngörmede yarar sağlamaktadır.Bu çalışmada akciğer kanserlerinde evreleme amacıyla yapılan PET/BT görüntülemesinde elde edilen SUVm, TLG ve TV gibi değerlerin hastalık evresi ve farklı histolojik tipler ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya Gazi Üniversitesi Nükleer Tıp bölümünde akciğer kanseri primer evrelendirmesi amacıyla PET/BT incelemesi yapılmış hastalar dahil edilmiştir. PET/BT incelemesinden primer tümöre ait EGÇ, SUVm, TLG ve TV değerleri not edilmiştir. Mevcut olan tüm istasyonlardaki lenf nodlarının SUVm değerleri ve her organdaki metastatik lezyona ait en yüksek SUVm değerleri ayrı ayrı kaydedilmiştir.İnceleme sonucunda toplam 168 hasta değerlendirilmiştir. Tüm KHDAK olgularında ve adenokarsinomlarda T evreleri ve hastalık evreleri arasında EGÇ, SUVm, TLG ve TV yönünden anlamlı fark olduğu bulunmuştur. Yassı hücreli karsinomlarda ise T evreleri arasında EGÇ, TLG ve TV yönünden anlamlı fark saptanmıştır.Tüm hastalarda primer tümörün SUVm değeri ile en geniş tümör çapı ve varsa metastatik lezyonlara ait en yüksek SUVm değeri arasında korelasyon saptanmıştır.Sonuç olarak PET/BT'de saptanan ve metabolik aktiviteyi yansıtan SUVm, TLG ve TV gibi parametrelerin özellikle adenokarsinomlarda olmak üzere KHDAK olgularında evre ile ilişkili olduğu ve primer tümör SUVm değerinin en geniş tümör çapı ve metastatik lezyonların SUVm değerleri ile korelasyon gösterdiği bulunmuştur.Anahtar kelimeler: Akciğer kanseri, PET/BT, SUVm

Akciğer neoplazmlarıPozitron emisyon tomografi
Ilgın Şahiner
Gazi University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Miyokard perfüzyon spect çalışmasında inferior duvar atenuasyonunun değerlendirilmesine prone pozisyonun katkısı

Koroner damar hastalarında klasik tanı yöntemlerine ek olarak nükleer kardiyolojik yöntemler giderek artan bir şekilde kullanılmaktadır. Miyokard perfüzyon sintigrafisi; iskemik kalp hastalığı tanısında, iskemik hasarın yaygınlığının tespitinde, perioperatif miyokardiyal hasar tespitinde, by-pass ameliyatı sonrası kontrollerde, anjioplasti sonrası reperfüzyonun kontrolünde, miyokard canlılığının araştırılmasında tanı amacıyla kullanılabilen noninvaziv bir sintigrafik tanı yöntemidir.Bu çalışmadaki amacımız miyokard perfüzyon sintigrafisinde miyokard inferior duvarında izlenebilen perfüzyon defektini yorumlarken, özellikle erkek hastalarda görülen ve diafragma veya karaciğer atenuasyonuna bağlı oluşan defektlerin ekarte edilmesi ve gerçek defektin belirlenmesine yüzüstü pozisyonunda alınan görüntülerin katkısını değerlendirmektir. Çalışmamıza dahil ettiğimiz 20 kadın 40 erkek hastanın 45 derece sağ ön oblikten başlayıp 45 derece sol arka oblikte sonlanacak şekilde 180 derecelik miyokard perfüzyon görüntüleri yüzüstü ve sırtüstü pozisyonlarda alındı. Elde edilen ham görüntülerin işlemlenmesi ile 3 düzlemde (short axis, vertikal long axis ve horizontal long axis) imajlar elde edildi. Ortalama bölgesel aktivite hesaplaması kullanılarak short axis kesitlerinden polar haritalar oluşturuldu. Yüzüstü ve sırtüstü pozisyonlarda bu haritalardan elde edilen sayısal değerler ve görsel olarak sol ventrikül duvar aktiviteleri karşılaştırıldı. Erkek hastalarda yüzüstü görüntülemede, sırtüstü görüntülemeye göre istatistiki olarak anlamlı derecede yüksek inferior duvar aktivitesi belirlendi (yüzüstü: 66.5±5.74, sırtüstü: 59.1±6, p < 0.05). Diğer duvarlarda istatistiksel olarak anlamlı bir artma veya azalma saptanmadı.Sonuç olarak yüzüstü görüntüleme, özellikle erkek hastalarda inferior duvardaki defektlerin şüpheli veya yanlış yorumlama oranını azaltacaktır. İnferior duvardaki artefakt defektlerinin en aza indirilmesi ve çalışmanın doğruluğunun artırılması için miyokard perfüzyon çalışması yapılırken özellikle erkek hastalarda yüzüstü pozisyonda görüntüleme de çalışmaya eklenmelidir.Anahtar Kelimeler: Miyokard perfüzyon sintigrafisi, inferior duvar, atenuasyon, prone pozisyon.

Engin Uzar
Fırat University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner anjiyografi temel alınarak miyokard perfüzyon sintigrafisi ile BT anjiyografinin karşılaştırması

Koroner arter hastalığı günümüzde dünya çapında en sık görülen ve en önemli sağlık sorunlarından birisidir. Dolayısıyla bu hastalığın erken dönemde tanısı, ciddi miyokard hasarı oluşmadan tedavi edilmesi açısından çok önemlidir. Koroner arter hastalığı açısından; Miyokard perfüzyon sintigrafisi (MPS), bölgesel miyokard perfüzyonu ve bilgisayarlı tomografi (BT) anjiyografi ise koroner arterleri değerlendirmede güvenilir ve non-invaziv yöntemlerdir.Bu çalışmada amacımız; miyokard perfüzyon sintigrafisi ile BT anjiyografiyi, koroner anjiyografi baz alınarak karşılaştırmaktır. Çalışmamıza toplam 60 vaka dahil edildi. Bu 60 vakanın 30'una koroner anjiyografi ve MPS, diğer 30'una ise koroner anjiyografi ve BT anjiyografi yapıldı. Bu görüntüleme yöntemlerindeki lezyonlar hafif, orta ve şiddetli olarak gruplandırıldı ve sonrasında MPS ve BT anjiyografi koroner anjiyografi ile ki kare ve Fischer'in kesin ki kare testi kullanılarak karşılaştırıldı. MPS ve BT anjiyografinin p değerleri sırasıyla sol ön inen arter (LAD) için p:0, p:0,271; sirkumfleks (Cx) için p:0,256, p:0,08; sağ koroner arter (RCA) için p:0,033, p:0,271 olarak bulundu. Ayrıca MPS ve BT anjiografinin sırasıyla sensitiviteleri %81, %87; spesifiteleri %70, %49; doğrulukları %73, %72; pozitif prediktif değerleri %54, %72; negatif prediktif değerleri %90, %71 olarak hesaplandı. Koroner anjiyografi sonuçları, LAD ve RCA lezyonları için MPS, Cx lezyonları için ise BT anjiyografi koroner anjiyografi ile daha uyumlu bulundu. Bunun yanı sıra pozitif prediktif değer MPS'de, negatif prediktif değer ise BT anjiyografide belirgin yüksek bulunmuştur.Sonuç olarak koroner arter hastalığının tanısı için MPS ve BT anjiyografi birbirine alternatif olmaktan ziyade birbirini tamamlayıcı tetkikler olarak değerlendirilmiştir.Anahtar kelimeler: Miyokard perfüzyon sintigrafisi, BT anjiyografi, koroner anjiyografi.

Bekir Taşdemir
Fırat University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Miyokard perfüzyon sintigrafilerininin sayısal analizi için normal veritabanı oluşturularak değerlendirme sürecinde bir yapay zeka uygulaması geliştirilmesi

Bu tez çalışmasında ilk olarak, tamamen normal koroner anjiografik bulgulara sahip hastalardan oluşturulan normal bir veritabanı (n=79) 4DMSpect programı içerisinde tanımlandı. Bu normal veritabanı ile 4DMSpect ve kendi veritabanları kullanılarak ECToolbox ve QPS programları koroner anjiografisi bilinen diğer bir grup üzerinde (n=223) karşılaştırıldı. Programlardan elde edilen toplam stres skoru (SSS) ve toplam fark skoru (SDS) verileri ile çizilen ROC eğrilerinin istatistiksel karşılaştırmalarında 4DMSpect SSS eğrisi en başarılı olurken (EAK=0.768), 4DMSpect SSS eğrisi ve sırasıyla 4DMSpect SDS (p=0.031), ECToolbox SSS (p=0.035), ECToolbox SDS (p=0.015) ve QPS SDS ile (p=0.001) anlamlı farklılıklar izlendi. Çalışmanın ikinci kısmında altı adet yapay sinir ağından oluşan bir yapay zeka (YZ) uygulaması geliştirildi. Bu uygulama ile okuyucular anjiografi sonuçları bilinen bir test grubunda (n=65) önce karşılaştırıldı daha sonra kullanıcıların yapay zeka ile işbirliği yapmaları durumunda başarılarındaki değişimler hesaplandı. Tanısal performans kriterleri açısından YZ'nin duyarlılık değeri %70 ve özgüllük değeri %68 olduğu konumda başarısının diğer tüm insan okuyuculardan istatistiki olarak ayırt edilemeyeceği izlendi. YZ ile deneysel bir işbirliği gerçekleştirildiğinde ise üç okuyucunun başarısında anlamlı düzeyde artış izlendi (bir okuyucunun doğruluğunda %66'dan %77'ye (p=0.04), diğer iki okuyucunun özgüllüğünde %63'ten %80'e (p=0.01) ve %53'ten %71'e (p=0.03)). Tüm okuyucuların sonuçları beraber ele alınarak YZ yardımı varken ve yokken duyarlılıklar karşılaştırıldığında anlamlı farklılık izlenmedi (%72 ve %72, p=0.855 YZ ile). Ancak özgüllükler karşılaştırıldığında anlamlı (%64'ten %76'ya, p<0.001 YZ ile) ve doğruluklar karşılaştırıldığında anlamlı (%67'den %75'e, p<0.001 YZ ile) farklılık izlendi.

Ahmet Levent Güner
Gazi University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Radyoterapi sonrası gelişen miyokard hasarının tespitinde, 18F-FDG PET/BT''nin ve miyokard perfüzyon sintigrafisinin yeri

Bu tez çalışmasında Gazi Üniversitesi Nükleer Tıp Bölümü'nde 18F-FDG PET/BT görüntülemesi yapılan hasta listesi ile, Gazi Üniversitesi Radyasyon Onkolojisi Bölümü'nde mediastinal radyoterapi uygulanan hasta listesi karşılaştırıldı. Radyoterapiden en az 4 ay sonra 18F-FDG PET/BT görüntülemesi yapılmış olan çoğunluğu akciğer kanseri olan (%89.5) 38 hastaya ulaşıldı. Bu hastaların 8 tanesine radyoterapi işlemi sonrasında ayrıca miyokard perfüzyon sintigrafisi de yapılmış olduğu görüldü. Yapılan görsel değerlendirmede, 5 hastada diffüz 18F-FDG tutulumu görüldü (%13), 5 hastada belirgin 18F-FDG tutulumu izlenmedi (%13), 28 hastada ise bölgesel 18F-FDG tutulumu görüldü (%74). Bölgesel 18F-FDG tutulumu izlenen hastalarda, yapılan kantitatif değerlendirme ile bu alanlardaki SUV ölçümlerinin istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı (p<0.001). Miyokard perfüzyon sintigrafisi yapılan 8 hastanın 6 tanesinde, 18F-FDG PET/BT ile artmış metabolizma izlenen alanlarda, sabit hipoperfüzyon görüldü. Radyoterapi uygulamasında kullanılan radyasyon dozlarının miktarı ile, miyokarddaki SUV ölçümleri arasında ise herhangi bir korelasyon bulunamadı. Hastalarda bilinen akut miyokard enfarktüsü veya diyabet öyküleri olmaması ve bu alanların tipik olarak koroner arter bölgeleri ile örtüşmemesi nedeniyle, literatür ile de uyumlu olarak bu alanlarda radyoterapiye bağlı miyokard hasarı olduğu düşünüldü. Mediastinal radyoterapi öyküsü olan hastalarda 18F-FDG PET/BT görüntülemesinde, özellikle miyokard bazalinde izlenen hipermetabolik alanların, ileride gelişebilecek kardiyak olayların erken teşhisi ve tedavisi açısından yakın takip edilmesi faydalı olacaktır.

Kemal Ünal
Gazi University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostat kanserli hastalarda 68GA-PSMA PET-BT volümetrik parametrelerinin tedavi yanıtını öngörmedeki rolü

Amaç: Primer evreleme için Ga-68 PSMA PET/BT ile görüntüleme yapılmış prostat adenokarsinomlu hastalarda ölçülen TL-PSMA, PSMA-TV ve SUVpeak değerlerinin tedavi yanıtını öngörmede rolü olup olmadığını tespit etmeyi amaçladık. Materyal ve Metod: 25 Mart 2019 ile 3 Aralık 2021 tarihleri arasında primer evreleme amaçlı Ga-68 PSMA PET/BT çekimi olan 68 hastanın görüntüleri retrospektif olarak incelendi. Prostat bezi, lenf nodları, kemik ve visseral organ metastazlarına %40 eşik değer ile manuel çizim yapılarak volümetrik parametre verileri elde edildi. Bulgular: TL-PSMA(Kemik) ölçümü, tedaviye yanıtlı ve yanıtsız grup arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklıydı (p=0,049). Ayrıca TL-PSMA ve PSMA-TV parametreleri de tedaviye yanıtlı ve yanıtsız grup arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık göstermekteydi (sırasıyla, p=0,02 ve p=0,016). Diğer volümetrik parametreler ve tedavi yanıtı arasında anlamlı olarak ilişki bulamadık. Sonuç: Primer evreleme amacıyla yapılan Ga-68 PSMA PET/BT görüntülemesi ile elde edilen volümetrik parametrelerin prostat adenokarsinomlu hastalarda tedavi yanıtını öngörmede rolü olabileceği tespit edilmiştir. Ancak konunun netlik kazanabilmesi için daha geniş hasta gruplarıyla yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: PET/BT, Ga-68 PSMA, TL-PSMA, PSMA-TV

Neoplazm evreleriNeoplazmlarPozitron emisyon tomografi+4
Ali Uyar
Dicle University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolorektal karsinomlu hastalarda, FDG PET/BT ile elde edilen metabolik parametrelerin tedavi yanıtını öngörmede rolü

Amaç: Kolorektal karsinom (KRK) tanısı almış ve tanı anında serum tümör belirteç yüksekliği olup, bu belirteçlerin takipte kullanıldığı hastalarda; belirteçler ve 18F-FDG PET/BT ile primer tümörden ve metastazlarından elde edilen semikantitatif- metabolik parametreler (SUVmax, SUVmean, MTV, TLG) arasında korelasyon ve anlamlılık ilişkisi olup olmadığı ile tedaviye yanıtı öngörmede hangi metabolik parametrenin daha duyarlı olduğunu araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Mayıs 2018 ile Eylül 2023 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalına başvurup, bölümümüzde evreleme ve tedavi yanıtı değerlendirme amaçlı 18F-FDG PET/BT çalışması yapılan, primer tümörden opere olmamış 66 hastayı retrospektif olarak inceledik. Hastalarda ardışık iki adet 18F-FDG PET/BT çalışmalarında %40 eşik değer ile manuel çizimler yapılarak elde edilmiş primer tümör ve tüm vücuda ait semikantitatif-metabolik parametreler [SUVmax, SUVmean, PT-MTV (Primer Tümör MTV), PT-TLG (Primer Tümör TLG), WB-MTV (Tüm vücut MTV), WB-TLG (Tüm vücut TLG)] ile her iki çekim döneminde elde edilen serum tümör belirteçlerini (CEA, CA 19-9) karşılaştırdık. Bulgular: Ardışık iki 18F-FDG PET/BT sonucuna göre çalışma grubumuzu regresyon gösteren hasta grubu (n=45) ve progresyon gösteren hasta grubu (n=21) olmak üzere ikiye ayırdık. Regresyon gösteren hasta grubunda WB-TLG ile serum tümör belirteci arasında pozitif yönde yüksek düzeyde (r=0,618, p=0,000), SUVmax ve PT-TLG ile serum tümör belirteci arasında pozitif yönde orta düzeyde (r=0,497, p=0,001; r=0,511, p=0,000), SUVmean ve WB-MTV ile serum tümör belirteci arasında ise pozitif yönde düşük düzeyde (r=0,435, p=0,003) bir ilişki saptandı. Progresyon gösteren hasta grubunda ise WB-TLG ile serum tümör belirteci arasında pozitif yönde orta düzeyde bir ilişki saptandı (r=0,596, p=0,004); SUVmax, SUVmean, PT-TLG, WB-MTV ile serum tümör belirteci arasında ise pozitif yönde zayıf düzeyde bir ilişki saptandı (r=0,343, p=0,128; r=0,299, p:0,188; r=0,279, p=0,220; r=0,374 p=0,095). 2 Sonuç: FDG PET/BT' nin; kolorektal karsinomlu hastalarda, rekürren hastalıkların ve nüksün tespitinde olduğu kadar tedavi yanıtının değerlendirilmesinde de büyük fayda sağlayacağına ve bu bağlamda özellikle de WB-TLG değerinin tedavi yanıtını öngörmede, SUVmax'a alternatif olabilecek en duyarlı parametre olduğu sonucuna vardık. Anahtar Kelimeler: Kolorektal Karsinom, 18F-FDG, PET/BT, TLG, MTV

Fatih Güzel
Dicle University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostat kanserinde rutin Ga-68 PSMA PET/BT taramasına erken pelvik görüntülemenin eklenmesinin etkinliği

Amaç: Primer evreleme ve yeniden evreleme endikasyonları ile kliniğimize başvuran prostat kanser tanısı almış hastaların, erken pelvik ve rutin tüm vücut Galyum-68 Prostat Spesifik Membran Antijeni Pozitron Emisyon Tomografisi / Bilgisayarlı Tomografisi (Ga-68 PSMA PET/BT) görüntülemelerinin birlikte yapılmış olmasının etkinliğini retrospektif olarak değerlendirmeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Ocak 2019 ile Mart 2024 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalına başvurup, primer evreleme ve yeniden evreleme amacı ile erken pelvik ve rutin tüm vücut Ga-68 PSMA PET-BT çekimi olan 258 hastanın görüntüleri geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastaların yaş, prostat spesifik antijen (PSA) düzeyleri, histopatolojik verileri (Gleason skoru (GS) ve Uluslararası Ürolojik Patoloji Derneği (ISUP) grade grupları), Maksimum Standart Tutulum Değeri (SUVmax) ve Ortalama Standart Tutulum Değeri (SUVmean) kaydedildi. Erken pelvik ve standart görüntüler ile yalnızca standart görüntülerin karşılaştırıldığı bu çalışmada, prostat bezi, seminal veziküller, mesane ve pelvik lenf nodları detaylı bir şekilde incelenmiştir. Prostat bezindeki tümör tutulumlarına ilişkin ölçümler, %40 eşik değeri kullanılarak manuel çizimlerle elde edildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 258 (178'i primer evreleme, 80'i yeniden evreleme) erkek hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların median yaş değeri 67 yıl olarak hesaplanmıştır. Tüm prostat kanser hastaları değerlendirildiğinde, Ga-68 PSMA PET/BT pozitif olan hastalar (229/258) ile tutulum göstermeyen hastalar (29/258) arasında PSA değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0.001). PSA değerleri, GS ve ISUP grade gruplarının, SUVmax ve SUVmean değerleri ile orta düzeyde korelasyon gösterdiği gözlemlendi (Spearman korelasyon katsayısı: SUVmax değerleri için sırasıyla r = 0.406, 0.444, 0.431 (p <0.001); SUVmean değerleri için sırasıyla r = 0.400, 0.426, 0.429 (p <0.001)). Tüm prostat kanserli hastalarda, standart görüntülemeye erken görüntülemenin eklenmesi ile daha yüksek bir tespit oranı sağladığı Fisher's Exact testi ile doğrulanmış ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). 14 hastada (%5.4) standart görüntülerde saptanamayan lezyonlar, yalnızca erken pelvik görüntülerde tespit edilmiştir. Bu hastaların 8'i primer evreleme, 6'sı ise yeniden evreleme grubundaki hastalardı. Bununla birlikte, 29 hastada (%11.3) ne erken pelvik ne de standart görüntülerde herhangi bir lezyon tespit edilmemiştir. Sonuç: Erken pelvik görüntülemenin standart görüntülemeyle birlikte yapılması, sadece standart görüntülemeye göre; prostat bezi lezyonlarını ve mesanedeki metastatik tutulumları daha iyi tespitini sağlamış ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Çalışmamız, standart tüm vücut Ga-68 PSMA PET/BT görüntülemesine erken pelvik görüntülemenin eklenmesini önermektedir. Ancak erken görüntülemenin rutin kullanımını değerlendirmek için daha geniş hasta gruplarında, prospektif ve histopatolojik doğrulama içeren ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Prostat kanseri, Ga-68 PSMA, Erken Pelvik Görüntüleme, Primer Evreleme, Yeniden Evreleme.

Erdal Çetinkaya
Dicle University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Paratiroid patolojilerinin saptanmasında 99mtc-mıbı planar sintigrafik çalışmaya 99mtc-mıbı spect ve ultrasonografinin katkısı

Son yıllarda primer hiperparatiroidizimin cerrahi tedavisinde operasyonun süresini kısaltan ve komplikasyonlarını azaltan minimal invaziv cerrahi yaklaşımların giderek yaygınlaşması nedeniyle, preoperatif görüntüleme yöntemleri tekrar önem kazanmıştır. Biz çalışmamızda 99mTc-perteknetat tiroid görüntüleriyle birlikte değerlendirilen ve pinhole kolimatör kullanılarak uygulanan planar çift faz 99mTc-MIBI (Teknesyum 99m Metoksiizobütilizonitril) çalışmasının duyarlılığına, 99mTc-MIBI SPECT (Single Photon Emission Computerized Tomography) çalışmasının ve ultrasonografi (USG) incelemesinin katkısını belirleyerek paratiroid patolojileri için en uygun preoperatif lokalizasyon çalışmasını tespit etmeye çalıştık. Çalışmamıza paratiroid hormon (PTH) yüksekliği nedeni ile paratiroid sintigrafisi ve boyun ultrasonografisi uygulanan, sonrasında hiperparatiroidizim nedeni ile cerrahi geçiren 40 hastayı dahil ettik. Hastaların tamamına pinhole ve paralel hole kolimatör kullanarak 99mTc-MIBI planar çift fazlı paratiroid sintigrafisi ve 99mTc perteknetat ile tiroid sintigrafi uygulandı. 32 hastaya paralel hole kolimatör kullanarak boyun-toraksı içeren 99mTc-MIBI-SPECT görüntüleme yapıldı. Ayrıca hastaların hepsine sintigrafik inceleme öncesinde çeşitli radyologlar tarafından yüzeyel boyun USG ve bölümümüzde sintigrafik inceleme sonrasında, sintigrafi görüntülerinin sonuçlarını bilen tek bir nükleer tıp uzmanı tarafından yüzeyel boyun USG uygulandı. Tüm hasta grubu için çift faz planar 99mTc-MIBI çalışmasının duyarlılığı %84,4; sintigrafi öncesi USG'nin duyarlılığı %46,9; sintigrafi sonrası USG'nin duyarlılığı %74,6; planar MIBI ve sintigrafi öncesi USG birlikte duyarlılığı %89,1; planar MIBI ve sintigrafi sonrası USG birlikte duyarlılığı %93,7; planar MIBI ve SPECT çalışmasının birlikte duyarlılığı %82,7 olarak saptandı. Sonuç olarak; planar çift faz 99mTc-MIBI çalışmasının duyarlılığını arttırmaya99mTc-MIBI SPECT çalışmasının katkısı yoktur. Ancak SPECT çalışması ektopik lezyonların lokalizasyonu hakkında ek anatomik bilgiler vermektedir. Tek başına USG incelemesinin duyarlılığı planar çift faz 99mTc-MIBI çalışmasından düşük olmakla birlikte; planar çift faz 99mTc-MIBI çalışması ile birlikte uygulandığı zaman planar çalışmasının duyarlılığını arttırmaktadır. 99mTc-MIBI tutmayan paratiroid lezyonlarının varlığıda göz önüne alındığında; fonksiyonel görüntüleme yöntemi olan planar çift faz 99mTc-MIBI çalışmasının, anatomik görüntüleme yöntemi olan ve sintigrafi sonuçlarını bilen operatör tarafından uygulanan USG incelemesi ile birlikte değerlendirilmesi paratiroid lezyonlarının preoperatif lokalizasyonunun belirlenmesinde en duyarlı görüntüleme birlikteliğidir.

Devrim Gökaslan
Gazi University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign plevral mezotelyoma tanısında 18F-FDG PET / BT görüntülemenin rolü

Amaç: MPM ön tanısı ile FDG PET/BT görüntülemesi yapılan hastalarda plevral kalınlığın boyutu, plevral kalınlığın SUVmaks'ı, mediastinal lenf nodunun boyutu ve mediastinal lenf nodunun SUVmaks'ının hastalığın tanı veya ayırıcı tanısında yardımcı olabilirliğini araştırdık. Materyal ve Metod: Mayıs 2018 ile Şubat 2020 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalına, MPM ön tanısıyla başvuran ve FDG PET/BT görüntülemesi yapılan 54 hastayı retrospektif olarak inceledik. FDG PET/BT görüntüleme sonrası yapılan histopatolojik inceleme sonucu 23'ü MPM (Grup 1), 11'i mezotelyoma dışı malignite (Grup 2), 11'i normal (Grup 3), 9'u plevrit (Grup 4) ve 20'si benign (Grup 5) (normal ve plevrit toplamı) olduğu anlaşıldı. MPM ile diğer grupların plevral kalınlığın boyutu, plevral kalınlığın SUVmaks'ı, mediastinal lenf nodunun boyutu ve mediastinal lenf nodunun SUVmaks parametrelerini karşılaştırdık. Bulgular: MPM ile diğer plevral patolojiler karşılaştırıldığında plevral kalınlığın SUVmaks'ını istatistiksel olarak anlamlı fark bulduk (p<0,001). MPM ile mezotelyoma dışı maligniteler grubunu karşılaştırdığımız parametreler istatistiksel olarak anlamlı fark bulmadık. MPM ile normal grubu karşılaştırıldığında plevral kalınlığın SUVmaks'ını istatistiksel olarak anlamlı fark bulduk (p=0,001). MPM ile plevrit grubunu karşılaştırdığımız parametreler istatistiksel olarak anlamlı fark bulmadık. MPM ile benign grubu karşılaştırıldığında plevral kalınlığın SUVmaks'ını istatistiksel olarak anlamlı fark bulduk (p=0,005). Sonuç: MPM'yı diğer plevral patolojilerden ayırt etmede plevral kalınlığın SUVmaks değerini kullanılabileceğinin sonucuna vardık. MPM ile mezotelyoma dışı malignite grubunu kullandığımız parametrelerle ayırt edilemeyeceğinin sonucuna ulaştık. MPM ile normal grubunu plevral kalınlığın SUVmaks değeriyle ayırt edebileceğimizin sonucuna vardık. MPM ile plevrit grubunu kullandığımız parametrelerle ayırt edilemeyeceğinin sonucuna ulaştık. MPM ile benign grubunu plevral kalınlığın SUVmaks değeriyle ayırt edebileceğimizin sonucuna vardık. Anahtar Kelimeler: Malign Plevral Mezotelyoma, FDG, PET/BT, SUVmaks

FlorodeoksiglükozMezotelyomaPlevra+3
İhsan Kaplan
Dicle University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diabetes mellitus hastalarında koroner arter hastalığının araştırılmasında Tc-99m MİBİ gated miyokart perfüzyon sintigrafisinin yeri

AMAÇ: Bu çalışmada, diyabetli hastalarda Tc-99m sestamibi gated MPS tetkikinin KAH'nın araştırılmasında tanısal değerini belirlemek ve bu tetkik ile koroner mikrovasküler dolaşımına ve sol ventrikül fonksiyonuna ilişkin hesaplanan parametrelerin KAH tanısında MPS tetkikine katkısını değerlendirmek hedeflendi. MATERYAL VE METOD: Elli yaş üzerinde, en az 10 yıldır DM tanısı ile izlenen, hipertansiyonu, bilinen KAH veya geçirilmiş miyokart enfarktüsü olmayan ve sigara kullanmayan 38 DM hastası ile yaş bakımından hasta grubu ile eşdeğerde ve KAH yönünden düşük risk taşıyan 19 kontrol olgusuna tek gün istirahat-stres EKG gated Tc-99m sestamibi MPS tetkiki uygulandı. MPS tetkiki ile, egzersiz sırasında istirahat durumuna göre miyokart kan akımında meydana gelen artış; sol ventrikülden elde edilen sayımlar ve enjekte edilen radyoaktivite miktarları kullanılarak, artış oranı (%IR) biçiminde hesaplandı. BULGULAR: Diyabetli hasta grubu içerisinde 5 olguda (%13; 5/38) MPS bulguları miyokart iskemisi ile uyumluydu. Bu hastaların üçüne koroner anjiografi uygulandı ve MPS bulguları ile uyumlu olarak subkritik (<%70) koroner arter darlıkları saptandı. MPS bulgusu normal olan hiçbir olguda, 10,8 ± 4,2 aylık izlem süresi içinde KAH belirtisi veya KAH'na sekonder miyokart enfarktı gelişimi izlenmedi. Kontrollere oranla DM hastalarında %IR değerleri daha düşük olmakla birlikte; bu değerler ve sol ventrikül fonksiyonuna ilişkin elde değerler bakımından iki grup arasında anlamlı fark izlenmedi. SONUÇ: DM hastalarında, Tc-99m sestamibi gated MPS tetkiki ile erken dönemde KAH varlığı saptanabilmektedir. Ancak bu tetkike ek olarak koroner mikrovasküler dolaşımına ve sol ventrikül fonksiyonuna ilişkin hesaplanan parametrelerin, bu hasta grubunda KAH tanısında MPS tetkikine ilave katkısı olmamıştır.

Ümit Özgür Akdemir
Gazi University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otoimmün tiroid hastalıklarında tiroid sintigrafisi bulguları ile ARFİ-elastografi bulgularının karşılaştırılması

Otoimmün tiroid hastalıkları toplumda sık görülmekte ve çoğunlukla benzer klinik ve laboratuvar tablolarla ortaya çıkmaktadır. Otoimmün tiroid hastalıklarının tanı ve takibinde tiroid sintigrafisi sık kullanılan bir görüntüleme yöntemi olup, kantitatif değerlendirmeye de olanak sağlamaktadır. ARFI (Acoustıc radiation force impulse) elastografi ise ses dalgasının dokuda yayılım hızını göz önüne alarak doku sertliğinin kantitatif olarak ölçülebilesine olanak sağlayan yeni bir USG (ultrasonografi) modalitesidir. Bu çalışmada amacımız; tiroid bezinden elde edilen ARFI elastografik ve sintigrafik kantitatif verileri karşılaştırmak ve ARFI elastografik ölçümlerin otoimmün tiroid hastalıklarının tanısındaki diagnostik etkinliğini değerlendirmektir. Çalışmaya 24 Graves hastası, 15 Hashimoto hastası ve 22 kontrol vakası olmak üzere toplam 61 (41 kadın; 20 erkek) kişi dahil ettik. Hastaların yaş ortalaması 33.9 ± 10.9 yıl idi. Tiroid bezlerinde nodül bulunan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Tc 99m Perteknetat ile tiroid uptake yapıldı ve ARFI elastografi ile tiroid bezinin ortalama elastografi skoru belirlendi. Her iki hasta grubunun bulguları kontrol grubu ve birbirleri ile istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Tiroid uptake testi için; iki hasta grubu arasında (p< 0.001) ve her iki hasta grubu ile kontrol grubu arasında (Hashimoto grubu için p< 0.001; Graves için p< 0.001) istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Ancak ARFI yöntemi için; iki hasta grubu arasında (p: 0.336) ve her iki hasta grubu ile kontrol grubu arasında (Hashimoto grubu için p: 0.14, Graves için p: 0.08) istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Tc 99m Perteknetat uptake değerleri ve ARFI değerleri arasında zayıf düzeyli korelasyon saptandı (p: 0.048, r: 0.255). Sonuç olarak, otoimmün tiroid hastalıklarının tanısında; tiroid sintigrafisi ve tiroid uptake verileri oldukça değerli olup, ARFI-elastosonografik ölçümlerin bu sintigrafik verilerin yerini alması pek mümkün gözükmemektedir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Tiroid sintigrafisi, Tiroid uptake, ARFİ, Graves hastalığı, Hashimoto hastalığı

ElastografiGraves hastalığıHashimoto hastalığı+5
İlhan Sezgin
Dicle University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer ve rekürren kolorektal kanserli hastaların Tc99m IMMU-4(Fab' fragman) radioimmünsintigrafi ile değerlendirilmesi

Kolorektal malignensiler tüm kanserler arasında sıklık sırasına göre dördüncü, kanser mortalitesi açısından ise akciğer kanserlerinden sonra ikinci sırada yer almaktadır.Günümüzde kolorektal kanserlerin tanı ve takibinde konvansiyonel yöntemlerden en sık kullanılanı bilgisayarlı tomografidir. Ancak rekürren kolorektal kanserli olgularda postoperatif /postradyasyon anatomi değiştiğinden dolayı skar ile rekürrens ya da metastazın ayrımının BT bulgularıyla yorumlanması güçlük oluşturmaktadır.Bu çalışmada primer ve/ veya kolorektal kanserli hastalarda 99mTc anti-CEA (IMMU-4) monoklonal antikor sintigrafisi ile BT bulgularını karşılaştırmayı amaçladık.Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniğine başvuran kolorektal kitleli,kolorektal kanser şüphesi olan ve nüks kolorektal kanserli 10'u erkek, 8'i kadın; yaş aralığı 29-78yıl (ortalama yaş: 50.5+13.93 yıl) olan 18 hasta dahil edildi.Bütün vakaların kesin tanıları cerrahi sonrası histopatolojik olarak doğrulandı.18 hastanın 7 tanesi primer kolorektal kanser,8 tanesi rekürren hastalıklı , geriye kalan 3 hastadan 2'si kemik metastazlı olup 1 tanesi de malign melanomlu idi.Hastaların ortalama serum CEA düzeyleri 42.89+155.2 ng/ml olarak saptandı. Hastaların 5'i Duke's B , 10'u Duke's C ve 2 tanesi Duke's D kolorektal adenokanserliydi. Hastalara farklı günlerde batın-pelvik BT ve GE Millenium marka gama kamera kullanılarak 25 mCi (925 MBq) 99mTc -IMMU4 anti-CEA antikoru IV yoldan infüzyon şeklinde verilerek radioimmünsintigrafi çekildi.Enjeksiyon sonrası 3. ve 24. saatlerde anterior ve posterior pozisyonda tüm vücut görüntüleme yapıldı.Pelvis ve batında şüpheli aktivite tutulumu olan vakalarda 3.saatte SPECT görüntüleme uygulandı.RIS'de patolojik aktivite tutulumu saptanmayan bir olgunun postoperatif histopatolojisi malign melanom olarak geldi.Önceden kolorektal kanser tanısı almış 2 olguda rutin kemik sintigrafisi çekiminde femurda artmış osteoblastik aktivite tutulumu saptanması üzerine metastaz olup olmadığının araştırılması için RIS uygulandı.Aynı bölgelerde artmış 99mTc -IMMU4 anti-CEA antikor tutulumunun izlenmesi üzerine bu bölgeler metastaz lehine yorumlandı.Rektal kitlesi olan 2 hastaya yapılan monoklonal antikor sintigrafisinde rektosigmoid bölgede ve rektumda patolojik olarak yorumlanabilecek aktivite tutulumu saptanmasına karşın batın-pelvik BT'leri normal sınırlardaydı. Abdomino-pelvik bölgedeki primer ve rekürren kolorektal kanserlerin tespitinde RIS'in sensitivitesi %93.75,spesifitesi %100,doğruluk oranı %94.4, BT `nin sensitivitesi %87.5, spesifitesi %50, doğruluk oranı %88.8 olarak tespit edildi.Kemik metastazı olan kolon ve primer rektal kanserli iki hastada batın-pelvik BT'lerinde karaciğerde yaklaşık 1.5cm civarında hipodens lezyonlar saptandı.Ancak 99mTc anti-CEA monoklonal antikor sintigrafisinde böbrek , karaciğer ve dalakta fizyolojik aktivite tutulumunun fazla olması nedeniyle BT'de tariflenen karaciğer lezyonları değerlendirilemedi.Hastalar karaciğer biopsilerini kabul etmediğinden dolayı lezyonların histopatolojik olarak malign/benign ayrımı yapılamadı.17 hastanın 15'nin radioimmünsintigrafi ile postoperatif histopatoloji sonuçları uyumlu olarak bulundu. Hastaların serum CEA düzeyleri ile işaretli antikor sintigrafisinde tespit edilen patolojik aktivite tutulumları arasında anlamlı bir fark bulunamadı(p >0,05).Sonuç olarak; teknesyum işaretli anti-CEA antikor fragmanları ile yapılan RIS `in primer,rekürren ve uzak metastazları(özellikle kemik) olan kolorektal kanserlerin tespitinde ve de tüm vücut tarama imkanı sağladığı için BT'den daha duyarlı olduğunu ; bununla birlikte BT'nin de karaciğer metastazlarının tespitinde RIS'den daha yararlı olduğu kanaatine vardık.

Sevda Ar
Dicle University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Osteoid osteomanın intraoperatif lokalizasyonunun belirlenmesinde gama prob uygulaması

Osteoid osteoma, benign ancak ağrılı bir kemik tümörüdür ve nidusun eksizyonu ile tedavi edilir. Erişilmesi zor yerleşimli olduklarından tümörün komplet eksizyonu için ve çevresindeki kemik dokunun gereksiz rezeksiyonunun olmaması için intraoperatif lokalizasyona ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada, osteoid osteomanın preoperatif planlamasında ve intraoperatif lokalizasyonunda kullanılan yöntemlerden biri olan intraoperatif gama prob uygulamasının etkinliğini değerlendirmeyi amaçladıkÇalışmaya, klinik ve radyolojik bulgular sonucu osteoid osteoma ön tanısı konmuş ve operasyon planlanan, 10'u kadın, 16'sı erkek, yaş ortalaması 19.6 (6-45 yaş) olan 26 hasta dahil edildi. Tüm hastalar, preoperatif 15-20 mCi erişkin dozu ve çocuklar için azaltılmış dozda Tc99m MDP intravenöz verildikten 3 saat sonra yapılan kemik sintigrafisini takiben operasyona alındı. Tüm operasyonlar gama prob rehberliğinde yapıldı. İnsizyondan önce lezyon bölgesi gama prob sayımlarına göre belirlendi. İnsizyondan sonra lezyon bölgesi ve periferindeki normal kemik doku yüzeyinden ve eksizyon sonrası kaviteden gama prob ile radyoaktivite sayımları alındı. Kavite, radyoaktif sayımları periferindeki normal doku düzeyine yaklaşıncaya kadar genişletildi. Klinik sonuçlar postoperatif ağrı değerlendirmesiyle yapıldı ve eksize edilen kemik doku paraçaları histopatolojik olarak değerlendirildi.Operasyondan önce yapılan üç fazlı kemik sintigrafisi, tüm hastalarda BT'de tariflenen lezyon alanında artmış uptake gösterdi. İntraoperatif olarak, gama prob ile lezyon bölgesi tüm olgularda lokalize edildi. Lezyon periferindeki normal kemik bölgesinden alınan radyoaktivite sayımlarının ortalaması 221.330±91.93 iken, lezyon bölgesinin 897.110±208.088 olarak elde edildi ve aradaki farklılığın anlamlı olduğu görüldü (p<0.001). Lezyon/normal doku oranı ortalama 4/1 idi. Olgularımızda, rezeksiyon sonrası patolojik dokunun eksizyonundan sonra temizlenen kavitede radyoaktivite sayımları ortalama %62 (%30-%90) oranında azaldı. Rezeksiyondan sonra kaviteden alınan radyoaktivite sayımlarının ortalaması 338.111±153.647 olup, bu değer rezeksiyon öncesi lezyon bölgesinden alınan sayımların ortalaması 897.110±208.088 ile karşılaştırıldığında düşük ve anlamlı bulundu (p<0.001Histopatolojik inceleme sonucu 26 hastanın 21'i osteoid osteoma tanısı aldı. Postoperatif, 1 hasta dışında hastaların tümünde ağrıda iyileşme izlendi. Ortalama 18 aylık (8-25 ay) takip periyodunda 1 olgumuzda rekürrens gelişti. Osteoid osteoma dışında 5 olgumuzun 2'si enfeksiyon, 2'si enkondrom ve 1'i osteosarkom olarak tanı aldı. Osteosarkom tanılı olgu hariç, diğer 4 olgumuzda lezyon gama prob tekniği ile başarıyla eksize edildi.Sonuç olarak; Tc99m MDP'nin preoperatif enjeksiyonu sonrasında gama probun intraoperatif lokalizasyonda kullanımı; osteoid osteoma nidusunun operasyon esnasında lokalizasyonuna yardımcı olan, tümörün sınırlı ancak komplet cerrahi rezeksiyonuna rehberlik eden kullanımı basit ve güvenli bir tekniktir.

Osteom
Canan Can
Dicle University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İdrar yolu enfeksiyonu geçiren çocuklarda Tc 99m DMSA sintigrafisi ile saptanan renal skar ile primer vezikoüreteral reflü arasındaki ilişki

Amaç: İdrar yolu enfeksiyonu ile birlikte bulunabilen vezikoüreteral reflü ve renal skarlaşmanın araştırılması ileride gelişebilecek hipertansiyon ve böbrek yetmezliği gibi komplikasyonların önlenmesi bakımından önemlidir. Bu çalışmanın amacı İYE'li çocuklarda DMSA sintigrafisi ile saptanan renal skar? ile primer VUR arası?ndaki iliş?kiyi değerlendirmek ve DMSA böbrek sintigrafisinde defekt değerlendirilmesinde anterior-anterior oblik görüntülerin katkısını ortaya koymaktır.Gereç- Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya DMSA sintigrafisi ile skar değerlendirmesi amacıyla kliniğimize yönlendirilen, 4-6 ay önce idrar yolu enfeksiyonu geçirmiş ve voiding sistoüretrografi çalışmasında VUR saptanan 179 hasta dahil edildi.Bulgular: DMSA sintigrafisinde 87 (%26.9) böbrekte skar saptandı. Skar saptanan böbreklerin 35'inde (%40.2) global defekt, 52'sinde (%59.8) fokal parankimal defekt mevcuttu. Her iki böbrekte skar dokusu üst polde (%51.9) daha sık olarak izlendi. VSUG'da düşük dereceli (grade I-II) VUR saptanan 92 üreterorenal ünitenin sadece 24'ünde DMSA sintigrafisinde skar mevcut iken yüksek dereceli (III-V) VUR saptanan 137 üreterorenal ünitenin 57'sinde (%41.6) skar mevcuttu. Cinsiyet ile reflüye bağlı skar gelişimi arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p>0.05). 2 yaş altındaki hastalara ait 38 üreterorenal ünitenin yalnızca 3'ünde (%7.9) skar izlenirken 2 yaş ve üzerindeki hastalara ait üreterorenal ünitenin 84'ünde (%29.5) skar izlendi. DMSA sintigrafisinde posterior- posterior oblik pozisyonda saptanan 35 global defektin 34'ü (%97), 64 fokal defektin 44'ü (%69) anterior - anterior oblik pozisyonda saptandı. Posterior-posterior oblik görüntüde izlenen defekte ek bir defekt anterior-anterior oblik görüntüde saptanmadı. Yapılan çok değişkenli lojistik regresyon analizinde renal skar oluşumunu belirleyen en önemli risk faktörlerinin yüksek dereceli reflünün mevcudiyeti ile tanı anında 2 yaş üzeri hasta yaşı olduğu saptandı (p<0.01).Sonuç: İdrar yolu enfeksiyonu geçiren VUR'lu çocuklarda DMSA sintigrafisi bulgularına göre reflünün derecesi ve yaş skar dokusu gelişiminde önemli bir risk faktörüdür. DMSA sintigrafisinde alınan anterior-anterior oblik görüntüler parankimal defekt değerlendirilmesinde rutin görüntülemedeki bulgulara ek bir katkı sağlamamaktadır.

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliğiRadyonüklid görüntüleme+5
Bilgi Yağcı Akyol
Karadeniz Technical University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign Plevral Mezotelyoma ve Asbestoziste F-18 FDG PET-CT, CT VE DTPA Aerosol sintigrafi bulgularını karşılaştırılması

Amaç: Malign plevral mezotelyoma (MPM) plevranın mezotelyal hücrelerinden kaynaklanan, plevranın primer maligniteleri arasında en sık görülen bir kanserdir. MPM asbest maruziyetine bağlı olarak gelişebilmektedir. Asbest maruziyetinde akciğer parankim ve plevrada çeşitli benign ve malign lezyonlar oluşmaktadır. Bu lezyonlar görüntüleme yöntemleri ile gösterilebilmektedir. Bu çalışmada, asbest maruziyetine bağlı oluşan MPM hastalarında plevral kitle ve plevral kalınlaşma F-18 FDG PET-CT ile görüntülenmiştir. Hesaplanan tümörSUVmax/ karaciğerSUVmax değerlerinin, ölçülen plevral kalınlık boyutunun ve DTPA aerosol sintigrafisiyle hesaplanan kapiller epitelyal permeabilite(KEP) değerleri ile arasındaki korelasyon belirlenmiştir. Ayrıca asbest teması olduğu bilinen hastalar ile hastalığı olmayan sağlıklı kontrol grubu arasındaki kapiller epitelyal permeabilite(KEP) değerleri karşılaştırılmıştır.Materyal ve metod: Bu çalışmaya MPM tanısı almış ve PET/CT görüntülemesi yapılmış 22 hasta, klinik olarak ve Toraks CT'lerinde Benign Asbestozis saptanan 10 hasta ve kontrol grubu olarak 16 sağlıklı birey olmak üzere 48 kişi dahil edildi. MPM'li hastaların yaş ortalaması 54,55±13,21 (31-83 yaş aralığı), benign asbestozisli hastaların yaş ortalaması 54,70±5,50 (45-62 yaş aralığı), kontrol grubu yaş ortalaması 56,31±582 (43-64 yaş aralığı) idi. MPM ve Benign asbestozisli hastalarda parankim hasarını belirlemek amacıyla Tc-99m DTPA Aerosol Sintigrafisi yapıldı. Kontrol grubu olarak; daha önce DTPA aerosol sintigrafisi yapılan, sigara içme öyküsü olmayan, bilinen sistemik bir hastalığı ve plevral kalınlaşmaya sebep olacak akciğer patolojisi bulunmayan, asbest maruziyeti olmayan sağlıklı bireyler retrospektif olarak değerlendirmeye alındı.Bulgular: MPM (malign plevral mezotelyoma) tutulum lokalizasyonları üst, orta, alt olmak üzere 3 alana ayrılarak her alanın tümörSUVmax/karaciğerSUVmax ile plevral kalınlaşma değerleri ve kapiller epitelyal permeabilite(KEP) değerleri arasındaki ilişki Pearson korelasyon testiyle incelendi. Her 3 alanda tümörSUVmax/karaciğerSUVmax ile plevral kalınlaşma değerleri arasında pozitif korelasyon (p<0,001), tümörSUVmax/karaciğerSUVmax kapiller epitelyal permeabilite(KEP) değerleri arasında negatif korelasyon saptandı (p<0,001). Aynı şekilde her 3 alanda plevral kalınlık ve kapiller epitelyal permeabilite(KEP) değerleri arasında negatif korelasyon saptanmıştır (p<0,001). MPM (malign plevral mezotelyoma), asbest temaslı hastalar ile kontrol grubu kapiller epitelyal permeabilite(KEP) değerleri arasında yapılan karşılaştırmada anlamlı farklı olduğu izlenmiştir (p<0,001). MPM'li hastalar değerlendirilip International Mesothelioma Interest Group (IMIG) sistemine göre evrelendirildi. Evre 1-2 birinci grup Evre 3-4 ikinci grup olarak alındı. Bu grupların ortalama KEP değerleri karşılaştırıldı. Gruplar arasındaki KEP değerlerinde anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05).

AerosollerAsbestAsbestoz+5
Nurşin Agüloğlu
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sigara içenlerde nazal mukosilier transport hızının 99m Tc-Makroagregat albumin kullanılarak rinosintigrafi ile değerlendirilmesi

Nazal mukosilier klirens solunan havadaki yabancı partiküllerin zararlı etkilerine karşı solunum yollarının korunmasında rol oynayan vücudun önemli savunma mekanizmalarından biridir. Sigaranın nazal mukosilier klirens üzerindeki etkisini araştıran farklı tekniklerle yapılmış birçok çalışma mevcuttur. Bu çalışmalarda bazı araştırmacılar sigaranın nazal mukosilier aktiviteyi bozduğunu bildirirken diğer bazıları ise bunun tersine sigaranın nazal mukosilier aktiviteyi olumsuz yönde etkilemediğini ileri sürmüşlerdir. Biz, bu çalışmada sigaranın nazal mukosilier transport hızı (NMTH) üzerindeki etkisini rinosintigrafi ile araştırmayı amaçladık.Bu çalışmaya 18-55 yaş arasında, sigara içen 48 kişi (8 kadın, 40 erkek) ve sigara içmeyen 30 gönüllü (8 kadın, 22 erkek) dahil edildi. Tüm gönüllüler KBB ve Göğüs hastalıkları uzmanları tarafından muayene edildi. NMTH'nı olumsuz yönde etkileyebilecek nazal, paranazal ve sistemik hastalıkları olanlar, 18 yaşından küçükler ve gebeler çalışmaya alınmadı. Tüm vakalara 99mTc-MAA ile rinosintigrafi yapılarak NMTH'ları hesaplandı. Rinosintigrafi ile ölçülen NMTH larının tekrarlanabilirliğini göstermek için 13 sağlıklı gönüllüye aynı gün içinde birkaç saat arayla iki çekim yapılarak iki kez NMTH'ları hesaplandı.Sigara içenlerde ortalama NMTH'ı 5,7 ± 3,1 mm/dk, kontrol grubunda ise 9,2 ± 3 mm/dk olarak hesaplandı. Yapılan istatistik analizde sigara içenlerin NMTH'ları kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu (p<0.0001). Çift çekim yapılan 13 kişide birinci çekimde hesaplanan ortalama NMTH'ı 7,9 ± 3,4 mm/dk, ikinci çekimde ise 7,7 ± 3,3 mm/dk olarak bulundu. Bu iki değer karşılaştırıldığında arada istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Ayrıca sigara içenlerde ölçülen NMTH'ları ile sigara içme yılı, günlük içilen paket sayısı ve paket/yıl arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulunmadı (p>0.05). Sonuç olarak, rinosintigrafi testi tekrarlanabilir NMTH sonuçları vermektedir. Bu çalışmada elde ettiğimiz bulgular Sigara içmenin NMTH'nı azalttığını göstermiştir (p<0.0001).

Mukosilyer temizlemeNazal mukozaRadyonüklid görüntüleme+2
Yusuf Dağ
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kanserli hastalarda kemik metastazlarının belirlenmesinde kemik sintigrafisi ile kemik spesifik alkalen fosfataz ve total alkalen fosfataz düzeylerinin karşılaştırılması

Giriş ve amaç: Hayatı tehdit eden bir sağlık sorunu olan kanserlerin takibinde metastazların erken tespiti önemlidir. Kanserlerin kemik metastazlarının belirlenmesinde kemik sintigrafisi önemli bilgiler veren ve öncelikle tercih edilen bir yöntemdir. Bu çalışmamızda kemik sintigrafisiyle iskelet sisteminde metastaz saptanan hastalarda, kemik spesifik alkalen fosfataz ve total alkalen fosfataz değerlerinin kemik sintigrafisi bulguları ile uyumunu göstermeyi amaçladık.Materyal metod: Patolojik olarak kanser tanısı almış 92 hastaya rutin Tc-99m HDP ile kemik sintigrafisi çekildi. Hastaların kemik spesifik alkalen fosfataz ve total alkalen fosfataz değerleri çalışıldı.Bulgular: Doksan iki hastanın 54'ünde kemik sintigrafisinde kemik metastazı tespit ettik, 92 hastanın 38'inde ise metastaz tespit etmedik. Sintigrafik olarak kemik metastazı saptadığımız hasta grubu ile kemik metastazı saptamadığımız hasta grubu arasında kemik spesifik alkalen fosfataz ve total alkalen fosfataz değerleri açısından anlamlı fark bulduk (p<0.001). Ancak kemik metastazı saptanan 54 hastanın 25'inde kemik spesifik alkalen fosfataz ve 54 hastanın 23'ünde de total alkalen fosfataz değerleri normal sınırlarda saptandı.Sonuç: Biz çalışmamızda kanserli hastalarda kemik metastazlarının tespitinde total ALP ve kemik spesifik ALP değerlerinin özgüllüğünü yüksek olarak saptadık (%89.4 ve %92.1). Ancak kemik metastazlarının saptanmasında kemik spesifik alkalen fosfatazın kemik sintigrafisinin yerini alması beklenemez. Kemik sintigrafisi normal olan hastalarda bir sonraki görüntüleme zamanının tayininde kullanılabilir, ani yükselen kan değerleri sintigrafik çalışmanın erken programlanmasını sağlayabilir.

Alkalen fosfatazKemik neoplazmlarıKemik ve kemikler+3
Serdar Altındağ
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Histopatolojik tiplerine göre akciğer kanserlerinde PET/BT'deki SUVmax değerlerinin karşılaştırılması ve küçük hücre dışı akciğer kanserlerinde SUVmax değeri ile klinik evreleme arasındaki ilişkinin araştırılması

Amaç: Pozitron emisyon tomografisinde (PET) standardize edilmiş uptake değeri (SUV) tümör hücrelerinde F-18 FDG uptake'ni ölçmek için yaygın olarak kullanılmaktadır. Biz de çalışmamızda akciğer kanserlerinin histopatolojik tipleri arasında SUVmax açısından fark olup olmadığını ve küçük hücre dışı akciğer kanserlerinde (KHDAK) SUVmax ile klinik evreleme arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamız için olgular retrospektif olarak operasyon öncesi PET/BT çekimi yapılmış ve sonrasında histopatolojik olarak akciğer kanseri tanısı almış hastalardan seçildi. Çalışmaya 90 hasta alındı. Yaşları 27-83 arasında olup ortalama 60,16±10,88 idi. PET/BT görüntülerindeki sonuçlarından tümör boyutları ve SUVmax hesaplandı. KHDAK'li olgularda TNM evreleme sistemine göre klinik evreleme yapıldı. Küçük hücreli akciğer kanserleri (KHAK) ile KHDAK'lerin ve subtipleri arasındaki ortalama SUVmax'ları karşılaştırıldı. KHDAK'lerinde ortalama SUVmax ile nodüler evreleme ve kilinik evreleme arasındaki ilişki araştırıldı.Bulgular: Bu çalışmada, hastalar histopatolojik olarak 17 KHAK, 27 adenokarsinom, 29 skuamöz hücreli akciğer karsinomu, 17 sınıflandırılamayan KHDAK şeklinde dağılım gösterdi. KHAK'deki ortalama SUVmax (11,28±3,44) ile KHDAK'i ortalama SUVmax'ı (15,19±7,52) arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,023). Subtipler arasındaki en yüksek SUVmax değeri skuamöz hücreli kanserde hesaplandı. Skuamöz hücreli karsinom (17,48±8,60), adenokarsinom (12,73±5,26), sınıflandırılamayan KHDAK (11,75±3,85), KHAK (11,28±3,44) şeklinde idi. Birbirleri ile karşılaştırıldıklarında ise aralarındaki farkta istatistiksel olarak anlamlı idi. Skuamöz hücreli karsinom ile KHAK arasında fark (p=0,008), adenokarsinom ile arasındaki fark (p=0,028) ve sınıflandırılamayan KHDAK ile arasındaki fark (p=0,017) olarak bulundu. KHDAK'lerinin SUVmax değeri ile tümör boyutu (5,48±2,42) arasında istatistiksel olarak zayıf derecede (r=,231, p=0,028), SUVmax ile nodüler ve klinik evreleme arasında orta derecede ilişki tesbit edildi. Sırasıyla (r=,302, p=0,009), (r=,319, p= 0,006).Sonuç: Akciğer kanserlerinde subtipler arasında en yüksek SUVmax değeri skuamöz hücreli karsinomda görüldü. SUVmax artışı ile tümör boyutu, nodüler evre ve klinik evre arasında pozitif bir ilişki tesbit edildi. Ancak bu konuda daha geniş ve kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

Akciğer neoplazmlarıKarsinoma-küçük hücreli olmayan-akciğerNeoplazm evreleri+3
Murat Cengiz
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Plevral efüzyonun malign ve benign ayırımında SUVmax'ın değeri

ÖZET Amaç: Çalışmamızda, Plevral efüzyonun malign ve benign ayırımında maksimum standardize uptake value (SUVmax) değerinin önemini ve sitopatoloji sonucu ile korelasyonunu araştırmayı amaçladık. Materyal ve metod: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Diyarbakır Eğitim Araştırma Hastaneleri hastalarından her hangi bir endikasyonla 18F-FDG-PET/BT?si çekilmiş olan hastalar retrospektif olarak incelendi. Nedeni bilinmeyen plevral efüzyonlu kişilerde malignite şüphesi sebebiyle tetkik edilen ve bilinen malignitesi olan hastalar olmak üzere primer patolojisi ayırt edilmeksizin PET/BT raporlarında plevral efüzyonu olan tüm hastalar değerlendirildi. PET/BT raporlarında FDG tutulumu olan ve olmayan plevral efüzyonlu olgulardan sitopatolojik inceleme sonucu olan 21?i erkek 15 ?i kadın toplamda 36 plevral efüzyonlu olgu çalışmaya dahil edildi. PET/BT?deki plevral efüzyon SUVmax değerleriyle sitopatolojik sonuçlar karşılaştırılarak analiz edildi. İstatistiksel olarak mann whitney U testi ve Chi-kare (?2) testi kullanıldı. Hipotezler çift yönlü olup, p?0.05 ise istatistiksel olarak sonuç anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda yaş ortalaması 54.2 olan 21 erkek, 57.1 olan 15 kadın toplamda 36 plevral efüzyonlu hasta incelendi. Hastaların 21 tanesinin sitopatolojik incelemesi benign (% 58.3),15 tanesinin malign (% 41.7) olarak bulundu. Geriye dönük yapılan incelemede 36 hastanın 20 tanesine plevral biobsi yapılmış olduğu görüldü ve bunlardan 12 mezotelyoma, 5 hasta plevrit, 3 hastanın biobsisi tümör negatif normal plevral doku olarak bulundu. Geri kalan 16 hastanın primer patolojisinin dağılımının ise 7?si akciğer ca, 1 `i pankreas ca, 1?i primeri bilinmeyen adenokanser, 1?i soliter pulmoner nodül nedeniyle takipli hasta, 1 `i tüberkülozis, 5?i malignite şüpheli primeri bilinmeyen plevral efüzyonlu hasta olduğu tespit edildi. SUVmax değeri tüm hastalar arasında en düşük 0,6 ve en yüksek 3,2 olmak üzere total hastaların ortalama SUVmax değeri: 1,55±0,72; benign grubta ortalama SUVmax değeri: 1,47±0,6; malign grubta ortalama SUVmax değeri:1,66±0,8 olarak hesplandı. Çalışmamızda istatistiksel analiz sonuçları plevral efüzyonda SUVmax değerinin malign ve benign ayrımında p = 0,585 olup herhangi bir anlamlı farkın olmadığı görüldü. 5 malign hastada SUVmax <1,0 , 10 malign hastada SUVmax <2,0 ve 5 benign hastada SUVmax >2,0 olarak tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda primer malignitesi olan/olmayan veya primeri bilinmeyen plevral efüzyonlu malignite şüpheli hastalarda plevral efüzyonda SUVmax ile malignite ve benignite arasında doğrudan doğruya direkt bir ilişki saptanmamıştır. Bu nedenle klinik şüphe halinde SUVmax?ı düşük olan hastaların da malign olabileceği, SUVmax?ı yüksek olan hastaların da benign olabileceği göz önünde bulundurularak tanı ve tedavi algoritmi dikkatle yürütülmelidir. Ayrıca plevral efüzyonun malign ve benign ayırımında kullanılacak eşik FDG tutulum değeri(SUVmax) için daha geniş hasta gruplu prospektif çalışmalara gereksinim olduğunu düşünmekteyiz. ANAHTAR KELİMELER: Plevral efüzyon, malign, benign, SUVmax, FDG-PET/BT

Plevra hastalıklarıPlevral efüzyonPlevral efüzyon-habis+1
Deniz Karahan
Dicle University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karaciğer hastalığı yönünden normal´ler ile kronik karaciğer parenkimal hastalıklarında kantitatif dinamik karaciğer perfüzyon sintigrafisi

Mehmet Özgüven
Dicle University
1987
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli olmayan akciğer kanserlerinde Ga-67-sitrat ve Tc-99m tetrofosmin sintigrafilerinin karşılaştırılması

ÖZET Sanayileşmiş ülkelerin çoğunda, malignitelerden ölümlerin en büyük nedeni akciğer kanserleridir. Amacımız küçük hücreli olmayan akciğer kanserlerinde 99mTc-tetrofosmin ve 67Ga-sitratm teşhissel önemini değerlendirmektir. Çalışmamıza küçük hücreli olmayan akciğer kanseri olan (12'si skuamöz hücreli akciğer kanseri, 2'si adenokanser, l'i indiferansiye büyük hücreli akciğer kanseri) toplam 15 hasta (14 erkek, 1 kadın, yaş ortalaması 61, yaş aralığı 45-75 yıl) dahil edildi. Histopatolojik tişbis bronkoskopik biyopsi, perkutan torasik iğne biyopsisi, cerrahi örnekler ve sputum sitoloji ile kondu. 740 MBq 99mTc-tetrofosmin iv verildikten sonra 20.dk., l.h., 2.h., 3.h. ve 4.h.de anterior ve posterior planar toraks imajlan ve 20.dk. ve 4.h. de SPECT imajlan aldık. 370 MBq 67Ga-sitrat iv verildikten sonra 24h., 48h. ve 72h.lerde anterior ve posterior planar toraks ve SPECT imajlan aldık. Göğüs çevresinde 360°'lik sirküler SPECT uyguladık. Bilgisayarı 64x64 matriks kullanılarak 25 sn'den 64 görüntü alınacak şekilde programladık. Transaxial, sagittal ve koronal SPECT kesitleri planar imajlardaki bulgularla teyit edildi. Planar toraks imajlan üzerinde tümör ve kontrlateral normal akciğerden ilgi alanlan (ROI) çizdik. Bundan tümör/kontrlateral normal akciğer uptake oranlan hesapladık. İstatistik metodu olarak Mann Whimey-U ve Student's t-testi kullandık. P<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul ettik. 99mTc-tetrofosmin ve 67Ga-sitrat ile küçük hücreli olmayan akciğer kanseri teşhisinde planar çalışmada duyarlılık %80 ve %93, SPECT'te %93 ve %100 saptadık. Tümör/kontralateral normal akciğer uptake oranlarını 99mTc-tetrofösmin ve 67Ga-sitrat ile respektiv olarak 1.49±0.342 ve 2.07±1.24 bulduk (p<0.05). Ne 99mTc4etrofosminin 20.dk., l.h., 2.h" 3.h. ve 4.h imajlanndan nede 67Ga-sitratm 24h., 48h. ve 72h. imajlanndan hesaplanan tümör/kontrlateral normal akciğer uptake oranlan arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulamadık(p>0.05). Buna ilave olarak, bir hastamızda, tumoral olmayan hemoptizi alanında 67Ga-sitrat uptake'i izledik. Sonuç olarak küçük hücreli olmayan akciğer kanserlerinin tespitinde 99mTc-tetrofosmin ve 67Ga-sitratın, duyarlılığı yüksek ajanlar olduğu kanaatine vardık. I.l

Akciğer neoplazmlarıRadyonüklid görüntülemeTeknesyum Tc-99m
Ersoy Kekilli
Dicle University
1997
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Myokardiyal viabilitenin değerlendirilmesinde Tc 99m-MIBI infüzyon ve Tc 99m-MIBI +kısa süreli GİK(glukoz, insülin, potasyum) infüzyon çalışmalarının karşılaştırılması

ÖZET: Revaskularizayon işleminden fayda görecek kişilerin seçiminde canlı myokard dokusunun gösterilmesi önemlidir. Bu çalışmadaki amacımız, bölgesel myokardial viabilitenin gösterilmesinde MİBİ infüzyon ve MIBI infuzyon + GIK infuzyon protokollerinin etkinliğinin değerlendirilmesidir. Çalışmamıza ekolarında sol ventrikül disfonksiyonu saptanan ; anjiografileri ve treadmil EKG leri yapılmış 21 hasta dahil edildi Tüm hastalara inisiyal Tc 99 MİBÎ infüzyonu ve 2 gün sonra Tc99m MİBİ infüzyon+GİK ( %30 dextroz 50U insulm 80 meq KC1 )infüzyon protokolleri saatte 2-5 ml/kg olacak şekilde 2 saat boyunca uygulandı ve lsaat sonra SPET imajlar alındı., sonuçlar vizüel olarak ve polar mab kullamlarak değerlendirildi MİBİ infüzyon+GİK infüzyon çalışmasında elde edilen TPS ve bölgesel reversibilite indeks sonuçlan, MİBİ infüzyon çalışmasında elde edilen sonuçlarla, mann-Whitney-U testine göre karşılaştırıldı.Bu iki grup arasındaki sonuçlar anlamlı bulundu p<0,05 Sonuç olarak MIBI nfüzyon+GIK infüzyon çalışma protokolü myokardial viabilitenin gösterilmesinde kullanılabilecek bir yöntem olduğu sonucuna vardık. Sonuç olarak: myokardial viabilitenin gösterilmesinde MIBI infüzyon+ GİK infüzyonunun kullanılabileceği sonucuna vardık. Anahtar kelimeler: myokardial viabilite, Mibi infüzyon, GİK infüzyon, myokard perfuzyon spect 56

Halil Kömek
Dicle University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipofiz adenomlarının değerlendirilmesinde Tc-99m-MIBI sintigrafisinin rolü

Amaç: Bu çalışmada Tc-99m-MIBI kullanılarak yapılan beyin SPECT'in hipofiz adenomlarının görüntülenlenmesinde kullanılıp kullanılamayacağını araştırmayı amaçladık. Materyal Metot: Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Bilim Dalında tam konulan ll'i kadın 6'sı erkek ortalama yaşlan 39.7+15.3 (23-71) olan 17 hipofiz adenomu olgusu (4 prolaktinoma, 9 akromegali, 1 TSH sekrete eden adenom 3 Cushing hastalığı) çalışma kapsamına alındı. Kontrol grubu olarak hasta grubuna benzer yaşta ve benzer cinsiyeti olan sağlıklı bireyler alındı(yaş ortalaması 35.5+ 10.7, 22-49 yaş aralığında 5 erkek 12 kadın). Çalışmaya alman tüm vakalara MR çekildi. Hipofiz adenomunun olup olmadığı teyit edildi. Bu çalışmada Tc-99m-MIBI kullanılarak yapılan beyin SPECT çalışması hipofiz adenomu olan grup ile kontrol grubuna uygulandı. SPECT çekim sonrasında hipofiz adenomunun en iyi görüldüğü 4 coronal ve 4 sagital kesit üzerine adenomun tümünü içerek şekilde ilgi alanı (ROI) çizildi ve bu bölgelerden sayım yapılarak sagital kesit ortalama count, coronal kesit ortalama count'u ve her iki kesitin ortalamasından oluşan ortalama count hesaplandı. Ayrıca çizilen ROI'den lezyon çapı belirlendi. Kontrol grubunda da hipofizin görüldüğü alanlardan aynı veriler elde edildi. Kontrol grubu ile vaka grubunun verileri Mann-Whitney-U testi ile karşılaştırıldı. Ayrıca kadın erkek oranlarım karşılaştırmak için ki-kare testi uygulandı. Verilerin arasındaki korelasyonlarının tayini için ise Pearson korelasyon testi uygulandı. Bulgular: Hipofiz adenomu ile kontrol grubu karşılaştırıldığında gerek yaş gerek cinsiyet dağılımı açısından gruplar arasında fark gözlenmedi. Sagital ROI ortalama çapı ve coronal ROI ortalama çapı hipofiz adenomu olan grupta kontrol grubuna. göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.0001) Sagital kesit ortalama count'u kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek bulundu (sırası ile 15,20±6,68 ve 9,42±3,45, p<0.001). Coronal ve sagital kesitlerin toplamının ortalamasını yansıtan 63ortalama count ise kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek bulundu ( sırasıyla 13,78 ±6,55 ve 9,58± 3,30, p=0.017). Pearson korelasyon testi ile MR ile saptanan adenomun çapı ile ortalama count arasında (r=0.555*p=0.021) anlamlı pozitif korelasyon vardı. Ortalama count ile ortalama sagital çap (ROI çapı) ve ortalama coronal çap arasında anlamlı pozitif korelasyon mevcuttu (sırası ile r=0.651*. p=0.001 ve r=0.748*, p=0.001). Sonuç: l- Tc-99m-MIBI hipofiz adenomlannın görüntülenmesinde kullanılacak bir ajan olabilir. 2-Hipofiz adenomunun büyüklüğü arttıkça Tc-99m-MIBI tutulumu artmaktadır. 3-MR bulgulan ile Tc-99m-MIBI sintigrafi bulgulan biribirini destekler niteliktedir. 4- MR anatomik detayı belirlerken, MIBI SPECT:öncelikle adenomun MIBI tutulumu ile parelel olarak fonksiyonu hakkında bilgi verir. 64

Şadiye Altun Tuzcu
Dicle University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mide kanserinde yeniden evrelemede PET/BT'nin yeri

AmaçF-18-florodeoksiglukoz pozitron emisyon tomografisi/bilgisayarlı tomografi(F-18 FDG PET/BT) pek çok kanser türünde evrelemede, yeniden evrelemede, tedaviye bağlı değişikliklerin ve tedavi yanıtının değerlendirilmesinde yaygın olarak kullanılmaktadır ancak mide kanserinde kullanımı konusunda yayınlar sınırlı sayıdadır. Bu çalışmada radyolojik ya da klinik olarak rekürrens şüphesi olan mide kanseri hastalarında F-18 FDG PET/BT' nin rekürrensin değerlendirilmesindeki tanısal etkinliğini saptamayı amaçladık.Gereç ve YöntemMide kanseri tanısı ile tedavi sonrası izlemde olan ve Ocak 2008 ile Mart 2012 tarihleri arasında rekürrens şüphesi ile PET/BT yapılmış 130 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Patolojik FDG tutulumu izlenen alanların sayı ve bölgeleri incelendi ve kesin tanıları ile karşılaştırılarak PET/BT' nin tanısal etkinliği hesaplandı. Taşlı yüzük hücreli ve müsinöz adenokarsinom histolojik türleri ayrıca değerlendirilerek bu grupta PET/BT' nin tanısal etkinliği incelendi. Değişik organlarda rekürren ve benign lezyonların ayrımında kullanılabilecek eşik SUVmax değerleri ile PET/BT sonuçlarının hastanın klinik takip ve tedavi kararına olan etkisi ayrıca incelendi.Bulgular130 hastanın 91' inde rekürrens saptandı. Hasta bazında değerlendirmede PET/BT' nin duyarlılığı, özgüllüğü, pozitif öngörü değeri, negatif öngörü değeri ve tanısal doğruluğu sırasıyla % 91.2, % 61.5, % 84.6, % 75.0 ve % 82.3 olarak bulundu. Taşlı yüzük hücreli ve müsinöz adenokarsinom histolojik türleri ile diğer histolojik türler arasında hasta bazında PET/BT' nin tanısal doğruluğu arasında anlamlı bir fark bulunamadı. PET/BT ile ayrıca iki hastada ikinci primer malignite saptandı ve PET/BT sonuçları doğrultusunda 20(% 15) hastanın önceden planlanan takip/tedavi yöntemi değiştirildi.SonuçF-18 FDG PET/BT mide kanserinde rekürrensin değerlendirilmesinde tanısal etkinliği yüksek bir görüntüleme modalitesidir ve hastaların önemli bir kısmında takip/tedavi kararında klinisyenin kararını etkilemektedir.Anahtar KelimelerPozitron-emisyon tomografi/bilgisayarlı tomografi, mide tümörleri, nüks

Mide neoplazmlarıNeoplazm evreleriNeoplazmlar+3
Hakan Cayvarlı
Dokuz Eylül University
2012
00