
495
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran ailesel akdeniz ateşi tanılı hastalarda mevalonat kinaz (MVK) ve nod benzeri reseptör protein 12 (nlrp12) genlerinin ekspresyon düzeylerinin incelenmesi
Çalışmamızın amacı Ailesel Akdeniz ateşi (AAA) hastalarının kan serumlarından elde edilen MVK ve NLRP-12 genlerinin ekspresyon düzeylerini sağlıklı kontrollerle karşılaştırmak ve bunların AAA'daki klinik önemini belirlemektir. Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran, Tell Hashomer kriterlerine ve yapılan genetik analizlere göre AAA tanısıyla takip edilen 40 hasta (22 kız, 18 erkek) ve 10 sağlıklı kontrol (4 kız, 6 erkek) çalışmaya dahil edildi. Tam kan sayımı, serumda demir, TIBC, IUBC, ferritin, folat, vitaminB12, 25-OHvitaminD, FT4, TSH, Na, K, Cl, Ca, P, AST, ALT, ALP, üre, BUN, kreatinin, ürik asit ve spot idrarda Ca, kreatinin, mikroalbumin, protein düzeyleri rutin laboratuar metodlarıyla belirlendi. Hasta ve kontrol grubunun serumlarında MVK ve NLRP-12 genlerinin ekspresyon düzeyleri ise kantitatif "real time PCR" yöntemiyle tayin edildi. Yaş ve cinsiyet açısından AAA' lı hasta grubu ile sağlıklı kontrol grubu arasında anlamlı bir fark yoktu (sırasıyla, p = 0,58 ve p = 0,39). Ortalama hastalık başlangıç yaşı 5,3±3,6 yıl olarak bulundu. Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında AAA' lı hasta grubunda MVK ve NLRP12 genlerinin ekspresyon düzeylerinde anlamlı derecede bir fark bulundu (sırasıyla p=0,002 ve p=0,035). AAA hasta grubunun MVK geni ekspresyon seviyesi 2,0 kat ve NLRP12 geni ekspresyon seviyesi ise 1,5 kat kontrol grubundan artmış olarak bulundu. Sonuç olarak özellikle MVK ve NLRP-12 gen ekspresyon düzeylerinin AAA hastalarında anlamlı olarak arttığı tespit edildi.MVK ve NLRP-12 gen ekspresyon düzeylerinin artışının hastalığın patogeneziyle ilgili olduğu ve AAA'lı hastaların erken tanısında bu genlerin bir belirteç olarak kullanılabileceği belirlendi. Bu araştırma, prospektif bir çalışma olup AAA hastalarında MVK ve NLRP-12 gen ekspreyon düzeylerini Real Time PCR yöntemi ile tespit eden ilk çalışma olmasından dolayı bu bulguyu teyit edebilmek için çok sayıda olgunun olduğu çok merkezli çalışmalar gereklidir. Anahtar Sözcükler: Çocuklar, Ailesel Akdeniz Ateşi, AAA, MVK, NLRP-12, Real Time PCR
Mesane infiltratif ürotelyal karsinomlarında KRAS, BRAF, PIK3CA mutasyon analizi
AMAÇ: Mesane kanseri, genitoüriner sistemde prostattan sonra en sık görülen kanserdir ve dünyadaki kanserler arasında en yaygın 7. kanserdir. Dünyada ve Türkiye'de erkeklerde sıklığı belirgin olarak yüksektir ve Türkiye'de erkeklerde gözlenen en sık 4. kanserdir. Mesane kanserleri invaziv-olmayan ve infiltratif ürotelyal karsinom (İÜK)'lar olarak iki gruba ayrılmaktadır. İÜK'da daha agresif tedavi yöntemleri (sistektomi, kemoterapi) uygulanmakta ve evrede ilerleme, metastaz sık görülmektedir. Bu bağlamda İÜK'da yeni tedavi yöntemleri geliştirmek, moleküler yolakların keşfi önem kazanmaktadır. Moleküler analizler, hedefe yönelik tedavilerin geliştirilmesinde yol gösterici olmuştur. Hücre büyümesinde tirozin-reseptör-kinazın sinyal yolağında; RAS-BRAF-MEK-ERK ve PIK3CA-PTEN-AKT kaskadlarının onkogenlerinin mutasyona uğraması kanser gelişmesine yol açmaktadır. Çalışmamızda İÜK'da PIK3CA, KRAS ve BRAF mutasyonlarının analizini amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: DÜTF Patoloji ABD'da tanı alan 24 İÜK çalışmaya dahil edildi. İÜK olguları diferansiasyon (glandüler, sarkomatoid vb) gösteren/göstermeyen olarak ayrıldı. Dokulardan parafinin ayrıştırılması sonrası DNA ekstraksiyonu yapıldı. İzole DNA, RANDOX cihazı biyoçip dizilerine konularak KRAS, PIK3CA ve BRAF mutasyon analizi yapıldı. Mutasyon sıklıkları olguların demografik, histopatolojik, klinik bulguları ile karşılaştırıldı; genel/hastalıksız sağkalım oranları, aldıkları kemoterapi türü/sayısı ve TNM evresine göre değerlendirildi. BULGULAR: İÜK vakalarının ortalama tanı yaşı 70.1 olup erkek/kadın:11/1'dir. İÜK olgularının %33.3'ünde KRAS, %12.5'inde PIK3CA, %8.3'ünde BRAF mutasyonu saptanmıştır. Çoğunluğu gemsitabin+sisplatin olmak üzere 14 hasta kemoterapi tedavisi görmüştür. Tümörlerin %79,1'i evre 2'de tanı almıştır ve histopatolojik incelemede eşlik eden in-situ karsinom (n:8), nekroz (n: 13), lenfovasküler invazyon (n: 12) ve perinöral invazyon (n: 10) saptanmıştır. Mutasyon glandüler, sarkomatoid ve skuamöz diferansiasyonlu olgularda mevcut iken mikropapiller ve berrak hücre diferansiasyonlu olgularda saptanmamıştır. Histopatolojik özelliklerin mutasyon analizi ile karşılaştırılmasında istatistiksel olarak anlamlı sonuç gözlenmedi. Bu çalışmada yapılan analizlere göre (KRAS, BRAF, PIK3CA) olguların sağkalım oranları arasında fark görülmedi. TARTIŞMA: Tümörlerin moleküler karakterlerinin belirlenmesi, hedeflenen tedavi algoritmalarının oluşturulmasında ve uygun hastanın seçilmesinde bir kılavuzdur. Reseptör tirozin kinaz yolu, tümörlerde en sık mutasyona uğrayan yollardan biridir. Sonuç: Mesane kanseri olan hastaların tedavisine yön verebilecek mutasyon profillerini bulmak için daha geniş serili çalışmalara ihtiyaç vardır. Ayrıca, bunların prognoza etkisinin daha geniş serilerde araştırılması gerekir.
Kronik böbrek yetmezliği hastalarında evre, matriks metalloproteinaz ve metalloproteinaz doku inhibitörleri arasındaki denge ile podosit ve tübüler hasar belirteçleri arasındaki ilişki
Amaç: Kronik böbrek hastalığı (KBH) dünyada ve ülkemizde önemli bir halk sağlığı sorunudur. Güncel verilere göre KBH'nın prevalansındaki artış devam etmekte olup, artış hızı azalmaktadır. Çalışmamızda çeşitli etyolojik nedenlere bağlı olarak KBH gelişmiş hastalarda, KBH'nın evrelerine göre endotel disfonsiyon belirteçleri ile tübüler ve glomerüler hasar ve bunların biyokimyasal belirteçleri arasındaki ilişkiyi değerlendirdik. KBH'nın etyolojisi ve hastalığın evresi ile endotel hasarlanmasının böbrek fonksiyonları üzerine etkisini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Çalışma prospektif bir vaka kontrol çalışması olarak tasarlandı. Çalışmaya Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nefroloji ve İç Hastalıkları servis ve polikliniklerine Ocak 2020 - Haziran 2020 yılları arasında başvuran, Kidney Disease Improving Global Outcomes (KDIGO) kriterlerine göre evre 1,2,3,4,5 KBH tanısı ile takipli veya yeni tanı almış 132 hasta ve 38 kişilik kontrol grubu dahil edildi. Hasta grubunda 23 kişi evre 1, 22 kişi evre 2, 23 kişi evre 3a, 20 kişi evre 3b, 23 kişi evre 4, 21 kişi evre 5 KBH olarak belirlendi. Hasta ve kontrol grubundan yaş, cinsiyet, ek hastalıkları, kullandıkları ilaçlar gibi bilgiler, kan ve idrar örnekleri alındı. Her iki grubun alınan kan örneklerinden Kidney İnjury Molekül-1(KIM-1), Matrix metalloproteinase (MMP)-2, MMP-9, Tissue inhibitors of metalloproteinase-1 (TIMP), TIMP-2 düzeyleri ve alınan idrar örneklerinden nefrin düzeyi ELİSA yöntemi ile incelendi. Bulgular: Çalışmamıza 132 hasta, 38 kişi kontrol grubu olmak üzere toplam 170 kişi dahil edildi. Bütün analizler yaşa göre düzeltilerek yapıldı. KBH evresi arttıkça plazma KIM-1, TIMP-2, MMP-2 ve idrarda nefrin düzeylerinde artış saptandı (sırasıyla p<0.001, p<0.001, p<0.001, p<0.05). Kalsiyum kanal blokörü kullanan grupta plazma MMP-2 seviyeleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük saptandı (p<0.05). Sonuç: KBH etyolojisinden bağımsız olarak plazma KIM-1, MMP-2, MMP-9, TIMP-1, TIMP-2 ve idrarda nefrin düzeylerinin renal hasarın göstergesi olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Kronik böbrek yetmezliği, kronik böbrek yetmezliği evre, Kidney İnjury Molekül-1, Matrix Metalloproteinase-2, Matrix Metalloproteinase-9, Tissue inhibitors of metalloproteinase-1, Tissue inhibitors of metalloproteinase-2, Nefrin
Akut böbrek hasarında p-cresyl sülfat sülfat ve indoxyl sülfat düzeylerinin tedavi öncesi ve sonrası değerlendirilmesi
ÖZET Giriş: Bu çalışma çeşitli etiyolojik nedenlere bağlı olarak ABH gelişmiş hastalarda, p-cresyl sülfat (pCS) ve indoksil sülfat (IS) düzeylerinin tedavi öncesi ve sonrası dönemde değerlendirilmesi amacıyla planlanmıştır. ABH'nın seyri ile bahsedilen moleküllerin plazma düzeylerindeki değişikliğin ilişkili olup olmadığı değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışma ABH tanısı almış 43 hasta ile yapılmıştır. Aynı hastalar renal fonksiyonların düzelmesinden 3 ay sonra tekrar değerlendirilmiştir. Hastaların tanı sırasında ve tedavi sonrası serum pCS ve IS düzeyleri değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastaların tedavi sonrası üre, kreatinin, spot idrar protein/kreatinin, fosfor, C-reaktif protein (CRP), lökosit, nötrofil sayısı ve nötrofil/lenfosit oranında anlamlı düşüş; glomerüler filtrasyon hızı (GFH), idrar Ph'sı, albümin seviyesinde anlamlı artış saptandı. Tedavi sonrası serum pCS ve IS düzeylerinde anlamlı düşüş izlendi. Komorbidite varlığının serum pCS ve IS düzeyi ile ilişkili olmadığı saptandı. Hastalar RIFLE evrelerine göre değerlendirildiğinde tanı anında R'den F'ye doğru bu moleküllerin serum düzeylerinde anlamlı artış; tedavi sonrasında düzeylerinde anlamlı düşüş izlendi. Serum pCS düzeyinde I ve F evrelerinde , serum IS düzeyinde F evresinde anlamlı düşüş saptandı. Prerenal ve postrenal ABH tanılı hastalarda tedavi sonrasında serum pCS düzeyinde anlamlı düşüş izlendi. Tedavi sonrası ek hastalıkları olmayan hastalarda (diyabetes mellitus (DM), koroner arter hastalığı (KAH), kalp yetmezliği (KY), malignite) olanlara kıyasla serum pCS düzeyinde anlamlı düşüş saptanırken, HT tanısı olan hastalarda olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düşüş tespit edildi. Serum IS düzeyi açısından ek hastalıkları olmayan hastalarda olanlara kıyasla anlamlı düşüş izlendi. Sonuç: Akut böbrek hasarı şiddeti ile serum pCS ve IS düzeyleri arasında pozitif korelasyon olduğu tespit edilmiştir. ABH tablosu düzeldikten sonra ise serum pCS ve IS düzeylerinde anlamlı düşüş saptanmıştır. Bu bilgiler ışığında akut böbrek hasarında pCS ve IS düzeylerinin tanı ve hastalık seyrinde yol gösterici olabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Akut böbrek hasarı, p-cresyl sülfat, indoksil sülfat
Düzce Üniversitesi Tıp fakültesi Sağlık Uygulama ve Araştırma merkezi sigara bırakma polikliniği tedavi etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Tütün bağımlılığı ve sigara içiciliği dünya çapında önlenebilir ölümlerin önde gelen nedenidir; kendisine kolay ulaşılabilir olması ve yasal olması nedeniyle kullanımı toplum içinde çok yaygın olan ve tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Sigara ile mücadelede önemli bir yeri olan sigara bırakma polikliniklerinin tedavide başarı oranlarını ciddi şekilde arttırdığı gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, sigarayı bırakmak için Düzce Üniversitesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı bünyesindeki Sigara Bırakma Polikliniğine başvuran hastaların demografik ve sosyokültürel özelliklerini incelemek, sigara içme durumunu etkileyen faktörleri, uygulanan sigara bıraktırma tedavilerinin etkinliğini değerlendirmekti. Gereç-Yöntem: Çalışma Ocak 2018 - Aralık 2019 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Aile Hekimliği Anabilim dalı Sigara Bırakma polikliniğinde gerçekleştirildi. Çalışma prospektif, tanımlayıcı ve kesitsel çalışma olarak planlandı. Çalışmaya sigara bırakma polikliniğine başvuran ve tedaviye başlanıp önerilen kontrollere devam eden hastalar dâhil edildi. Hastaların nikotin bağımlılık seviyesinin belirlenmesi amacıyla Fagerstrom nikotin bağımlılık testi uygulandı ve bireylerin demografik özellikleri, sigara içme alışkanlıkları ve uygulanan tedaviler kayıt edildi. Çalışmada 'tekrar başlasa bile en az ≥6ay bırakmayı başaran hastalar sigarayı bırakmış (başarılı)' olarak kabul edildi ve başarılı olanlar ve olmayanlar olarak ayrılan 2 grubun tüm özellikleri karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 427 (başarılı 202, başarısız 225 kişi) hastanın yaş ortalaması sırasıyla başarılı grupta 43,78±12,77, başarısız grupta 41,67±12,91 idi. Gruplar arasında yaş, cinsiyet, medeni durumu, çocuk varlığı, alkol tüketimi ve sigaraya başlama yaşı bakımından farklılık yoktu. Çalışmada Fagerstrom Nikotin Bağımlılık Testinin (FNBT) başarısız grupta anlamlı olarak daha yüksek olduğu belirlendi (başarılı 5 (3), başarısız 6 (2), p<0,001). Hastaların tedavi oranları açısından başarılı grupta Vareniklin + Nikotin replasman tedavisi + Bilişsel davranışçı terapi alanların başarı oranı daha yüksekti (başarılı %5, başarısız 0,5, p=0,046). Ayrıca daha önce sigara bırakmayı denemenin varlığı başarılı grupta anlamlı olarak yüksekti (başarılı %90,6, başarısız %81,8, p=0,009). Sonuç: Çalışmada tedavinin başarıya ulaşmasında; FNBT skorunun, günlük tüketilen sigara adedinin, daha önce sigara bırakmayı denemiş olmanın, yan etki nedeniyle tedavinin yarıda bırakılmasının ve tedavi seçeneğinin etkili olduğu belirlendi. Sigara bırakma tedavisi sırasında hastanın; bağımlılık düzeyi, daha önceki sigara bırakma deneyimleri ve tedavi yan etkileri ile beraber değerlendirilerek desteklenmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Sigara bağımlılığı, önlenebilir olması nedeniyle sigara bırakma tedavisi sırasında her aşamada hastaya verilen destek toplum sağlığını da geliştirecektir. Anahtar Kelimeler: Tütün, Sigara bırakma polikliniği, Vareniklin, Nikotin replasman tedavisi, Bilişsel davranış terapisi
3.0t MRG ile kemik yaşı tayininde distal femoral ve proksimal tibial epifiz plağının değerlendirilmesi: Güncel metotların karşılaştırılması
Yaş tespiti, tıp ve hukuk alanındaki yaşa bağımlı uygulamalar nedeniyle önemli bir konudur. Radyolojik olarak kemik yaşı tespiti bu amaçla sıklıkla başvurulan bir yöntemdir. Çalışmamızın amacı, distal femur ve proksimal tibia epifizlerinin matürasyon aşamalarının manyetik rezonans görüntüleme ile değerlendirildiği üç farklı güncel yöntemi çalışma popülasyonumuzda incelemek, bu yöntemleri karşılaştırmak ve bu yöntemlerin adli yaş tespitinde uygulanabilirliğini tartışmaktır. Çalışmada, 3.0 T (Tesla) MR (manyetik rezonans) tarayıcı ile elde edilmiş diz görüntüleri bulunan, 10-30 yaş arası 351'i erkek, 246'sı kadın, toplam 597 olgu retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışma kapsamında, T1 ağırlıklı turbo spin eko ve proton dansite ağırlıklı yağ baskılı turbo spin eko sekanslar, iki gözlemci tarafından birbirinden bağımsız olarak değerlendirilmiştir. Her üç evreleme metodunda da distal femur ve proksimal tibianın epifiz plaklarında, olguların yaşlarına göre evrelerde anlamlı değişiklikler saptanmıştır. Her evreleme metodunda gözlemci içi ve gözlemciler arası uyumluluk iyi-çok iyi olarak bulunmuştur. Çalışmamızın sonuçlarına göre, 14 ve 15 yaş sınırları için femur ve tibiada Kramer ve ark.'nın kombine metodunun son evresinin; 18 yaş sınırı için femurda Dedouit ve ark. ile Vieth ve ark.'nın metotlarının son evrelerinin; 21 yaş sınırı için de femurda Dedouit ve ark.'nın metodunun son evresinin her iki cinsiyet için yaş tespitinde ek bir kriter olarak kullanılabileceği değerlendirilmiştir. Sonuç olarak kemik yaşı tespitinde diz MRG (manyetik rezonans görüntüleme), radyasyon içermeyen alternatif bir modalite olarak öne çıkmaktadır. MRG ile yaş tespitinde bireye özgü yaklaşım ile araştırılan yaş aralığına yönelik yöntemin tercih edilmesi ve gelecekte daha geniş popülasyonlarda bu farklı yöntemlerin karşılaştırıldığı çalışmalar yapılması gerekmektedir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Adli yaş tayini, Distal femoral epifiz, Kemik yaşı değerlendirmesi, Manyetik rezonans görüntüleme, Proksimal tibial epifiz
BOS akım MRG incelemesinde T2A 3D-space sekansının tanıya katkısı
Amaç: BOS akım inceleme yöntemi, santral sinir sistemini etkileyen birçok hastalığın değerelendirilmesinde tanıya yardımcı olan bir yöntemdir. Sıklıkla faz kontrast sine MRG tekniği kullanılan bu yöntem teknik yetersizlik veya tecrübe eksikliği nedeniyle eksik veya hatalı sonuçlar verebilmektedir. Biz bu çalışmada T2A 3D-SPACE sekansında, 4. ventrikül seviyesinde oluşan sinyal kaybını sınıflayarak, faz kontrast sine MRG görüntüleri ile olan uyumunu değerlendirdik. Faz kontrast sine MRG'de kantitatif olarak hesaplanan BOS akım hızı ve BOS akım volümünün T2A 3D-SPACE sekansında kalitatif bir karşılığı olabileceğini göstermeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2018-2020 yılları arasında Düzce Üniversitesi Hastanesi'nde klinik branşların isteği üzerine, bölümümüzde var olan 3 Tesla MRG cihazı ile yapılan tüm BOS akım MRG incelemeleri değerlendirildi. Tüm incelemelere T2A 3D-SPACE sekansı dahil edildi. Sagital plan T2A 3D-SPACE sekansında, 4. ventrikülde BOS akımına sekonder oluşan sinyal kaybı miktarı 4 grade olarak sınıflandırıldı. Grade 0; aquaduktus serebri distalinde ve 4. ventrikülde hiç sinyal kaybı olmayan. Grade 1; aquaduktus serebri distali ve 4. ventrikül proksimalinde ince sinyal kaybı. Grade 2; 4. ventrikül anteriorunda ventrikül distaline kadar uzanan ancak median dorsal resesi doldurmayan lineer sinyal kaybı. Grade 3; 4. ventrikül median dorsal reses dahil tamamını dolduran sinyal kaybı. Bulgular: Ölçüm yapılan seviyede ileri akım hızı ortalamaları incelendiğinde; farklı gradelerde, ileri akım hızı ortalamalarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. Ölçüm yapılan seviyede akım volümü ortalamaları incelendiğinde; farklı gradelerde, akım volümü ortalamalarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. Akuaduktus serebri seviyesinde yapılan alan boyutu ortalamaları incelendiğinde; Grade 0 olarak tanımlanan hasta grubunda akuaduktus serebri alanı ortalamasının diğer gradelere göre anlamlı düzeyde farklı olduğu görüldü (p<0.001). Farklı gradelere sahip hastaların yaş ortalamalarının benzer olduğu görüldü (p=0,144). Yapılan korelasyon analizinde; akuaduktus serebri alanı ile akım volümü arasında pozitif yönde orta şiddette bir anlamlı korelasyon, grade ile akım volümü aralarında pozitif yönde orta şiddette bir anlamlı korelasyon, grade ile ileri akım hızı arasında pozitif yönde şiddetli ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon, akım volümü ile ileri akım hızı arasında pozitif yönde şiddetli ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon saptandı. Sonuç: T2A 3D-SPACE sekansında, 4. ventrikülde ortaya çıkan sinyal kaybı miktarının, BOS akım MRG incelemesinde kantitatif ölçülen pik sistolik hız ve flow volüm ile kolere olduğu bulunmuş olup tanısal değerlendirmede yardımcı olduğu kanısına varılmıştır. Buna bağlı olarak T2A 3D-SPACE sekansının BOS akım MRG incelemelerinde eklenmesi gerektiğini düşünmekteyiz.
Küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanılı hastalarda nükleolin, nükleofosmin, PTN düzeylerinin belirlenmesi
Amaç: Akciğer kanseri tüm dünyada kanserlerden ölümlerin en sık sebebidir. Akciğer kanserlerinin yaklaşık %85ini küçük hücreli dışı akciğer kanserleri (KHDAK) oluşturmaktadır. Bu çalışmada Serum pleitropin(PTN), nükleolin(NCL), nükleofosmin(NPM) düzeylerinin akciğer kanserinde tanı, takip ve tedavide, prognoz tayinini ve tedavi yanıtı değerlendirilmesinde belirteç olarak kullanılabilirliği araştırılırmıştır. Gereç ve Yöntemler: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Onkoloji bölümüne başvuran, tanıları histopatolojik olarak doğrulanmış Küçük Hücreli Dışı akciğer kanseri tanılı 34 hasta ve İç Hastalıkları polikliniğine başvuran, herhangi bir malignite tanısı olamayan 35 hasta; dışlanma ve dahil edilme kriterlerine göre çalışmaya alındı. Kontrol grubunun, akciğer kanseri tanılı hastaların kemoterapi öncesinde ve 3-4 kür kemoterapi sonrasında alınan serum örneklerinden NCL, NPM, PTN düzeyleri elisa yöntemiyle çalışıldı. Sonuçlar SPSS v.22 paket programı ile değerlendirilmiş, anlamlılık düzeyi 0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Hastaların %97'si erkek, %3'ü kadın cinsiyete sahipti. Yaş ortalaması 63,9 saptandı. Hastaların %56'si skuomöz hücreli karinom tanılı iken, %44'ü adenokarsinom tanılı ve %53'ü evre 3 iken %47'si evre 4 idi. Hastaların ortanca genel sağ kalım süresi 13,7±8,1 ay, ortanca PS süresi 9,3±4,9 ay olarak saptandı. Hasta ve kontrol grubu analizlerinde serum NCL, NPM, PTN düzeyleri hasta grubunda anlamlı olarak yüksek saptandı. Histopatolojik tipe göre adenokarsinomda skuomöz hücreli karsinoma göre anlamlı olarak yüksek saptandı. Kemoterapötik ajanların tedavi yanıtlarına bakıldığında kemoterapi öncesi ve kemoterapi sonrası değerler arasında farklılık vardı ancak istatistiksel anlamlılığa ulaşılamadı. Hasta grubu alt grup analizlerinde serum NCL, NPM, PTN düzeylerinde istatistiksel anlamlılığa ulaşılamadı. Sonuç: Çalışmamız KHDAK hastalarında serum NCL ve NPM düzeylerinin bakıldığı ilk çalışmadır. Yüksek serum NCL, NPM, PTN düzeylerinin kötü prognoz, kötü tedavi yanıtı ve düşük sağkalımı ile ilişkili bulundu. Akciğer kanseri tanılı hastalarda serum NCL, NPM, PTN düzeylerinin değerlendirilmesi sayesinde sağlık personelinin iş gücü kaybını azalacağını, görüntüleme sıklığının azalacağını, prognoz göstergesi olabileceğini, tedavi değişimi veya devamı konusunda klinisyene yardımcı olabilecek ve yol gösterici bir belirteç olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: akciğer, kanser, nükleolin, nüklofosmin, pleotropin
Düzce Üniversitesi Araştırma Hastanesinde Enfeksiyon Hastalıkarı Servisinde takip edilen COVID-19 hastalarının yatış süresine etki eden faktörler
2019 yılının sonlarına doğru ortaya çıkan ve tüm dünyada pandemiye sebep olan yeni koronavirüs hastalığı (COVID-19), 2020 yılında tüm dünyada milyonlarca insanı enfekte etmiştir. Günümüzde COVID-19 ile ilgili çalışmalar giderek artmakta ve her geçen gün bilgiler değişmektedir. Bizim de bu çalışmadaki amacımız COVID-19 tanısı ile hastanede yatan hastaların yatış süresine etki eden faktörlerin incelenmesidir. Çalışmaya Mart 2020 ve Haziran 2020 tarihleri arasında hastanemiz enfeksiyon hastalıkları servisinde yatan 102 hasta dahil edildi. Hastaların yaşı ve cinsiyeti, komorbid hastalıkları, vital bulguları, yatış esnasındaki lökosit, nötrofil, lenfosit, monosit, hemoglobin (Hb), trombosit (PLT), ortalama trombosit hacmi (MPV), aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT) üre, kreatin, C-reaktif protein (CRP), fibrinojen, laktat dehidrojenaz (LDH), kreatinin, protrombin zamanı (PT), uluslararası normalleştirilmiş oran (INR), procalsitonin (pct), D-dimer, ferritin, troponin, nötrofil/lenfosit oranı (NLR) trombosit-lenfosit oranı (PLR), monosit-lenfosit oranı (MLR) ve MPV-lenfosit oranı (MPVLR) değerleri retrospektif olarak incelendi. COVID-19 PCR ve akciğer tomografilerindeki parankimal tutulumları sınıflandırıldı. Aldıkları antiviral, antibiyotik ve diğer destek tedavileri ve hastanede yatış süreleri kayıt edildi. İstatistiksel analiz için verilerin dağılımı Kolmogorov-Simirnov testi ile incelendi. İstatistiksel analizler SPSS v.22 paket programı ile yapıldı, anlamlılık düzeyi 0,05 olarak dikkate alındı. Çalışmamızda 51 erkek ve 51 kadın toplam 102 hasta değerlendirildi. Hastaların yaş ortalaması 56,51±15,48 yıl olarak bulundu. Ortalama hastane yatış süresi ortalama 7,58±3,35 gündü. DM, HT ve malignitesi olan hastalarda ve favipravir, enoksaparin ve vitamin C desteği alan hastalarda daha uzun hastane yatışı olduğu görüldü. Uzun süre hastane yatışı olan hastalarda ateş, procalsitonin, AST, LDH değerlerinin kısa yatış süresi olan hastalara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptandı. Lenfosit sayısı ve yüzdesi, NLR, monosit sayısı, MPV/lenfosit oranı değerleri ise yedi günden uzun süre yatan hastalarda anlamlı düşük bulundu. iii Anahtar Kelimeler: COVID-19, komorbidite, yatış süresi, lenfopeni, LDH, procalsitonin, CRP, Ferritin, D-dimer
Laparoskopik abdominal cerrahilerde, intraabdominal basınç değişikliklerinin optik sinir kılıf çapı, serebral oksijen saturasyonu ve kognitif fonksiyonlara olan etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Laparoskopik abdominal cerrahi sırasında oluşturulan iyatrojenik intraabdominal basınç artışının kafa içi basınç, serebral oksijenizasyon ve erken postoperatif kognitif fonksiyon değişimlerine etkilerini inceleyerek; kognitif fonksiyonların normal düzeyde devamlılığı ve güvenli cerrahi uygulamalarına katkı sağlamak amaçlandı. Gereç ve Yöntemler: Genel anestezi altında laparoskopik abdominal cerrahi planlanan 20-60 yaş aralığında 50 hasta çalışmaya katıldı. Operasyon öncesi ve operasyondan 24 saat sonra yatışlarının bulunduğu serviste SMMT uygulandı. Hastalar ameliyat odasına alındıktan sonra standart anestezi monitörizasyonuna ilave olarak NIRS ile sağ ve sol frontal rScO2 monitorizasyonu yapıldı. Operasyon sırasında EtCO2 33-40 mm Hg olacak şekilde ventilatör frekans düzenlemelerine izin verildi. OSKÇ ölçümü, her bir göz için horizontal ve vertikal olmak üzere iki ölçüm yapıldı. Ölçüm zamanları genel anestezi indüksiyonu öncesi (T0), genel anestezi indüksiyonundan 5 dakika sonra (T1), CO2 pnömoperitoneum oluşturulduktan 5 dakika sonra (T2), CO2 pnömoperitoneum oluşturulduktan 30 dakika sonra (T3) ve batın desuflasyonundan 5 dakika sonra (T4) olmak üzere tekrarlanan ölçümlerle kaydedildi. Genel anestezi indüksiyonu sonrasında İAB intravezikal olarak ölçüldü. Sonuçlar: İntraserebral basıncı değerlendirmek için OSKÇ'nin ultrasonografik olarak ölçümleri alındığında pnömoperitoneumun başlangıcından itibaren OSKÇ artışının olduğu, bununla birlikte pnömoperitoneumun sonlanması ile başlangıç değerine geri döndüğü tespit edildi. NIRS ile serebral perfüzyon açısından bu değişim değerlendirildiğinde ise pnömoperitoneumun 5. dk sında serebral oksimetre değerlerinde anlamlı azalma tespit edilirken sonraki dönemlerde artışa geçtiği görüldü. OSKÇ ve rScO2 arasında uyumsuz ve zıt değişim, pnömoperitoneum oluşturulduktan sonra 5. dakikadan itibaren artarak devam ettiği tespit edildi ancak aralarında anlamlı bir korelasyon bulunmadı. Pnömoperitoneumun OSKÇ artışına neden olmakla birlikte serebral perfüzyonun korunduğu ve değişimlerle korele SMMT değişikliği tespit edilmedi. Çıkarımlar: Çalışmamız sonucunda; laparoskopik girişimlerde pnömoperitoneumun uygulamasına bağlı İAB ile eş zamanlı OSKÇ artışına karşın rSO2 değerlerinde azalma beklenirken aksine artış gözlenmiştir. POKD açısından SMMT ile OSKÇ ve İAB parametreleri arasında korelasyon bulunmamıştır.