
1.965
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Opportunistic maintenance of complex systems using dynamic Bayesian networks
With the development of industry, the complexity of systems has increased even more. Unexpected downtimes can create huge costs for companies. Therefore, choosing the appropriate maintenance strategy has become much more important to prevent profit losses. The components in the system and their dependencies can create difficulties in evaluating these strategies. Therefore, it is very important to model the system correctly for the maintenance to be applied to be effective. Bayesian networks (BNs) are highly effective in modeling complex systems and the dependencies between their components. Dynamic Bayesian Networks (DBNs) are the extended versions of BNs by adding a temporal dimension to BNs to represent the dynamic nature of the work. In this study, we presented an opportunistic maintenance framework using DBNs for CNC machines in a production facility. A CNC machine is a partially observable system that consists of many components and has dependencies between its components. We examined different CNC machines and chose the most complex one to model the maintenance problem. We divided the system into ten subsystems, and we chose the Axis System, which was the most functionally important of these subsystems, to study the maintenance problem. We identified cause-and-effect relations in the system using HAZOP analysis. Then, we used DBNs to model the aging of components and the causal relations in the system, and to calculate the probabilistic inferences. We proposed an opportunistic maintenance approach under both corrective and proactive maintenance strategies for this complex system of eleven components with stochastic dependencies among them. We developed two opportunistic maintenance policies to be used in both corrective and proactive maintenance conditions. We tackled the maintenance problem with two different objectives. One is to minimize the total cost while the other is to minimize the total downtime duration. We ran the methods with different parameters in the corrective and proactive maintenance strategies. We compared these two methods with another maintenance methodology that did not use an opportunistic approach. Finally, we determined the conditions where the proposed opportunistic maintenance strategies operated better. The results revealed that opportunistic approaches showed promising performance in situations where a planned or unplanned breakdown led to high downtime costs. Therefore, since the downtime cost in corrective maintenance was higher than that of proactive maintenance, opportunistic policies gave better results in these cases. When the downtime cost in proactive maintenance was increased, the performance of opportunistic policies in proactive maintenance also improved. These findings were also supported by the results of the scenario analysis.
Elektrik enerjisi tüketiminin regresyon tekniğiyle tahminlemesi: Şanlıurfa ili örneği
Türkiye'de büyüyen sanayi ve hızla artan nüfus ile enerji ihtiyacı da her geçen gün artmaktadır. Ülkemiz için dışa bağımlılığı daha iyi yönetebilme noktasında arz-talep dengesini sağlamak oldukça önemlidir.Bunun için de enerji talebinin önceden tahmin edilmesi önem arz etmektedir. Talebin arzdan fazla olması durumunda enerji açığına bağlı olarak çeşitli problemler ve kesintiler meydana gelecektir. Arzın talepten fazla olması durumunda da depolama probleminden kaynaklı israflara neden olunabilir ve bu durum ülkeyi ekonomik olarak olumsuz etkileyebilir. Bu noktada talep tahmini dengeyi sağlama konusunda kilit nokta niteliğindedir. Ülkenin ekonomisinin güçlenmesi ve toplumun ihtiyacını karşılayabilmek adına, gelecek dönemler için tahminleme yapılması önemli bir ihtiyaçtır. Bu çalışmada Şanlıurfa iline ait 2022 ve 2023 yıllarını kapsayan 24 aylık veri kullanılmıştır. Bu veriler arasında abone sayısı, elektrik tüketimi, ortalama sıcaklık, yağış, güneşlenme süresi, nispi nem ve doğalgaz tüketimi verileri yer almaktadır. 24 aylık dönemin verileri kullanılarak elektrik tüketimi ile diğer faktörler arasındaki ilişkiler araştırılmıştır. Şanlıurfa ilinin toplam elektrik tüketiminde en yüksek paya sahip olan abone grupları sırası ile tarımsal sulama, mesken ve ticarethaneler abone gruplarıdır. Bu çalışmada toplam tüketiminin yaklaşık %96'sını gerçekleştiren bu abone grupları için regresyon modelleri sunulmuştur. Son olarak, kurulan tahmin modellerinin geçerlilikleri, 2024 yılının ilk 5 aylık verileri kullanılarak test edilmiş ve sonuçlar yorumlanmıştır. Ticarethaneler grubunda tahminleme sapması yaklaşık %7 olarak gerçekleşmiştir. Tarımsal sulama ve mesken gruplarının sapmaları daha yüksektir.
Finansal teknoloji firmasında cobıt uyum analizi: Bir denetim çalışması
Dünya çapında kamu ve özel sektör farketmeksizin bilgi teknolojilerinde (BT) yoğun bir artış yaşanmaktadır. Bu artışla birlikte kurumsal iş süreçleri BT ile bağımlı hale gelmiştir. Bu bağımlılık bir tarafa, kurumun öncelikleri ile BT önceliklerinin çatışması, BT risklerinin anlaşılamaması, kaynak israfı ve bitmeyen BT projeleri gibi ciddi sorunlar kavramın önemini ve kavram üzerindeki tartışmaları artırmıştır. BT yönetişimi, yönetim kurulu ve üst düzey yöneticilerin sorumluluğunda olan kurumsal yönetişimin ayrılmaz bir parçasıdır. BT yönetişimi liderlik ve organizasyonel yapıları içerir. Kuruluşun BT'sini sağlamak için kuruluşun stratejilerini sürdürür ve uyum sağlar. Aynı zamanda kuruluşun stratejileri ve BT arasındaki stratejik uyumu sağlar. BT yönetişimi dört kategoriye ayrılır. Bu boyutlar BT stratejisi, değer sunumu, risk yönetimi ve performans ölçümüdür.Kurum yönetimleri değişen iş ihtiyaçları ile başarıyı sağlamak için iç kontrol sistemlerini iyi organize etmelidir. Bunun en uygulanabilir hali bir çerçeve koymaktır. Bu bağlamda, çalışmada BT yönetişimi için kullanılan global model ve metodlar açıklanmıştır. COBIT ve ITIL bunlardan başlıcalarıdır. Blok zincir uygulamaları ile birlikte finansal teknoloji (fintek) yukarı yönde hareket almıştır. Finansal teknoloji, finans sektöründe yenilikçi ürün ve hizmetler sağlamak için teknolojinin uygulanmasıdır. Fintek pazarının gelişimi, çeşitli ve verimli finansal hizmetlerin sağlanmasında müşteri deneyimini geliştirerek tüketicilere yenilikçi çözümler sağlamıştır. Küresel mali krizler, sosyal medya, yapay zeka ve veri analitiği gibi çağdaş teknolojik yeniliklerin kullanımıyla birleştiğinde fintek yeni bir paradigmaya dönüşmüştür. Ayrıca fintek piyasası büyük bir hızla gelişip büyümektedir. Diğer organize piyasalardan farklı olarak düzenleme ve denetimleri çok yenidir. Bu ekosistemdeki girişimler de diğer piyasalar gibi işleyiş ve yapısal olarak denetlenmeli ve yaptırımı olmalıdır. Kontrol ve denetim için teknik gereksinimler şarttır. Bu gereksinimlerin yerine getirilmesi hizmet ve servis devamlılığı için de önemlidir. Bu çalışmada COBIT uyumluluk çalışması devam eden bir fintek firmasına uymakla yükümlü olduğu tebliğ kapsamında denetim uygulanmıştır. Uygulama sonucunda tespitler değerlendirilmiş ve COBIT ile karşılaştırılmıştır.
Hibrit çok kriterli karar verme yöntemleri ile tekstil sektöründe tedarikçi seçimi
Tekstil sektöründe ilk üretim aşamasından son üretim aşamasına kadar geniş bir tedarik zinciri ağı bulunmaktadır. Tedarik zinciri yönetimi, işletmelerin maliyetlerini düşürmek, üretim süreçlerini optimize etmek ve müşteri memnuniyetini artırmak için kritik bir öneme sahiptir. Etkili bir tedarikçi seçimi işletmelerin hem rekabet avantajı elde etmesine hem de ürün kalitesinin korunmasına katkı sağlamaktadır. Tedarikçi seçimi birden fazla kriter ve alternatife sahip olduğundan dolayı çok kriterli karar verme problemi olarak değerlendirilmektedir.Bu çalışmada bir tekstil işletmesinin tedarikçi seçim problemini çözmek için çok kriterli karar verme yöntemlerinden MEREC tabanlı CODAS, MABAC ve CoCoSo yöntemlerinin bütünleşik bir şekilde kullanıldığı üç ayrı hibrit model önerilmiştir. Literatür ve alanında uzman kişiler ile yapılan görüşmeler sonucunda yedi alternatif tedarikçi firma yedi adet kritere göre değerlendirilmiştir. MEREC yöntemi kriterlerin ağırlıklandırılmasında, CODAS, MABAC ve CoCoSo yöntemleri tedarikçi sıralamalarında kullanılmıştır. Çalışma kapsamında üç farklı sıralama elde edildiği için COPELAND yöntemi ile uzlaşık bir çözüm elde edilmiştir. Uygulamaların sonucunda en önemli kriter sektör deneyimi olmuştur. Elde edilen sonuçlar, işletmenin tedarik zinciri yönetiminde daha etkili kararlar alınmasını sağlamıştır.
Elektrik dağıtım şirketlerinde arıza müdahale sıralamasının çok kriterli karar verme yöntemleriyle optimizasyonu: AHP ve VIKOR uygulaması
Elektrik enerjisi, günümüz dünyasında temel bir ihtiyaç haline gelmiş olup, elektrik arızalarının günlük yaşam üzerinde ciddi olumsuz etkiler yaratabileceği gibi, bazı durumlarda hayati sonuçlar doğurabilmektedir. Bu nedenle, arızaların tespiti ve müdahalesi büyük bir önem taşırken, hangi arızaya ne zaman müdahale edileceğinin belirlenmesi de kritik bir rol oynamaktadır. Elektrik dağıtım şirketlerinde, arıza nedeniyle yaşanabilecek enerji kesintilerine müdahale önceliği sıklıkla kısıtlı yöntemlerle ve verimsiz bir şekilde belirlenmektedir. Arızaların öncelik sırasının belirlenmesinde etkilenen abone sayısı,kesinti süresi, şikayet durumu ve mesafe gibi kriterler dikkate alınır. Bu çalışmanın amacı, arıza noktalarının öncelik durumuna göre sıralanması ve ekiplerin bu sıralamaya uygun bir şekilde yönlendirilmesidir. Böylece, yalnızca arıza onarımı değil, aynı zamanda iş gücü ve kaynak yönetiminin de verimli bir şekilde kullanılması sağlanacaktır. Elektrik dağıtım şirketlerinin saha operasyonlarını daha etkin ve verimli hale getirmeyi amaçlayan bu çalışma, aynı zamanda tüketici memnuniyetini artırmayı ve potansiyel tehlikeli arızalarda müdahale süresini kısaltmayı hedeflemektedir. Çalışma, elektrik dağıtım şirketlerinde arıza ve kesinti yönetimini ele almakta ve çok kriterli karar verme yöntemlerinden AHP (Analitik Hiyerarşi Yöntemi) ile VIKOR (Çok Kriterli Optimizasyon ve Uzlaşık Çözüm) yöntemlerini kullanarak, etkili ve verimli bir müdahale önceliği belirleme metodu önermektedir. Arıza müdahale sıralamasında kullanılacak kriterler, uzman görüşleri doğrultusunda belirlenmiş olup, kriter ağırlıklarının tespitinde de AHP metodu uygulanmıştır. Ardından, alternatiflere ait öncelik sıralamalarının belirlenmesi için VIKOR yöntemi kullanılarak en uygun çözüm önerilmiştir. Bu sayede, arızaların müdahale sırası, çok kriterli bir analizle belirlenerek, daha etkili ve verimli bir yönetim süreci sağlanması amaçlanmıştır.
Çok kriterli karar verme ve makine öğrenmesi entegrasyonu ile elektrik dağıtım sektöründe bilgi teknolojileri yatırım projelerinin önceliklendirilmesi
Bu tez çalışmasının temel amacı, Türkiye'de elektrik dağıtım sektöründe faaliyet gösteren büyük ölçekli bir kurumun bilgi teknolojileri (BT) yatırımları kapsamında, sınırlı kaynaklarla hangi projelere öncelik verilmesi gerektiğini nesnel ve çok kriterli bir karar verme çerçevesinde analiz etmektir. Yaklaşık 9000 çalışana sahip kurumun teknoloji departmanı tarafından önerilen yedi proje alternatifi—Alacak Yönetim Sistemi, Yatırım Yönetim Sistemi, Filo Yönetim Sistemi, Abone Yönetim Sistemi, Kesinti Yönetim Sistemi, Talep Takip Sistemi ve Envanter Yönetim Sistemi—kurumun stratejik hedefleri ve operasyonel ihtiyaçları doğrultusunda çok kriterli bir değerlendirme sürecine tabi tutulmuştur. Analiz sürecinde, karar kriterlerinin ağırlıklandırılmasında Analitik Hiyerarşi Süreci (AHP) yöntemi kullanılmış, proje alternatiflerinin sıralanmasında ise AHP, PROMETHEE ve VIKOR yöntemleri uygulanmıştır. Kriterler; proje zaman planı, devlet desteği, yatırım bütçesi, müşteri memnuniyeti, tahakkuk, tahsilat ve kayıp-kaçak oranı olmak üzere yedi başlık altında toplanmıştır. AHP yöntemiyle yapılan analizde, en yüksek ağırlıkların tahsilat (0,3488), kayıpkaçak (0,2505) ve tahakkuk (0,2127) kriterlerine verildiği belirlenmiştir. Bu durum, kurumun yatırım kararlarında finansal verimlilik ve operasyonel kontrol unsurlarına öncelik verdiğini ortaya koymaktadır. AHP, PROMETHEE ve VIKOR analizleri sonucunda projeler arasında sıralama farklılıkları görülse de genel eğilimler benzerlik göstermiştir. Tüm yöntemlerde Proje 1 (Alacak Yönetim Sistemi) en yüksek önceliğe sahip proje olarak belirlenmiştir. Bu proje, özellikle tahsilat verimliliğini artırma ve mali süreçleri iyileştirme potansiyeliyle dikkat çekmektedir. Proje 5 (Kesinti Yönetim Sistemi) ve Proje 4 (Abone Yönetim Sistemi) de sıralamada üst sıralarda yer alarak yatırım yapılabilir projeler arasında değerlendirilmiştir. Çalışmada ayrıca, çok kriterli karar verme yöntemleri ile elde edilen değerlendirme sonuçlarının XGBoost algoritması kullanılarak modellenmesi sağlanmış ve farklı kriterlerin proje önceliklendirmedeki belirleyiciliği detaylı biçimde analiz edilmiştir. Bu yaklaşım, geleneksel yöntemlerin sabit ağırlıklandırma yapılarının ötesine geçilerek, makine öğrenmesi temelli dinamik kriter önemliliklerinin ortaya konmasına olanak tanımaktadır. Çalışmanın sonuçları, çok kriterli karar verme yöntemlerinin kurumsal proje yönetimi ve yatırım planlamasında etkili bir araç olarak kullanılabileceğini ortaya koymuştur. Ayrıca, birden fazla yöntemin entegre biçimde uygulanması, sıralama sonuçlarını daha güvenilir hale getirmekte ve karar vericilere daha dengeli bir bakış açısı sunmaktadır. Bu bağlamda, BT yatırımlarında yalnızca teknik ve mali göstergelerin değil, stratejik uyum ve operasyonel katkı gibi çok boyutlu kriterlerin birlikte ele alınması, kurum performansına uzun vadede olumlu yansımalar sağlayacaktır.
Döngüsel ekonomi ve endüstriyel simbiyoz: Şanlıurfa örneği
İklim değişikliği, kaynakların tükenmesi, biyolojik çeşitlilik kaybı ve atık birikiminden kaynaklanan benzeri görülmemiş çevresel zorluklar karşısında, sürdürülebilir uygulamalara yönelik zorunluluk hiç bu kadar acil olmamıştı. Bu tez, geleneksel doğrusal ekonomilere dayanan bu zorlukların kalbine inmekte ve bir paradigma değişikliğinin aciliyetinin altını çizmektedir. Çalışma, hâkim "al-yap-at" modelinin çevresel yansımalarını titizlikle incelemekte ve artan krizlere katkısını vurgulamaktadır. Döngüsel ekonomi ve endüstriyel simbiyoz ilkelerini ortaya koyan bu araştırma, sürdürülebilir alternatiflerin dönüştürücü potansiyeline ışık tutmaktadır. Kaynakların korunmasını, ürün ömrünün uzatılmasını ve verimli geri dönüşümü vurgulayan döngüsel ekonomi modelleri ve atık azaltımı için endüstriler arası işbirliğini teşvik eden endüstriyel simbiyoz, çok önemli stratejiler olarak ortaya çıkmaktadır. Bu çalışma, vaka çalışmalarının derinlemesine incelenmesi ve titiz bir analiz yoluyla, döngüsel ekonomi ve endüstriyel simbiyozun çevresel zorlukların azaltılmasındaki etkinliğini değerlendirmektedir. Ekonomik uygulanabilirliklerini, çevresel etkilerini ve toplumsal sonuçlarını inceleyerek çok yönlü faydalarının kapsamlı bir şekilde anlaşılmasını sağlamaktadır. Ayrıca araştırma, işletmeler ve politika yapıcılar için uygulanabilir tavsiyeler sunarak onları döngüsel ve simbiyotik uygulamaların entegrasyonuna yönlendirmektedir. Bu tez, daha sürdürülebilir bir geleceğe giden karmaşık yolda ilerlemeye çalışan işletmeler, politika yapıcılar ve araştırmacılar için paha biçilmez içgörüler sağlayarak sürdürülebilir kalkınma konusundaki gelişen söyleme önemli bir katkıda bulunmaktadır. Çevrenin korunması, ekonomik istikrar ve sosyal refahın kesişimini aydınlatan bu çalışma, sürdürülebilirliğe bütüncül bir yaklaşım için sağlam bir temel oluşturmakta ve global ölçekte dönüştürücü bir değişim için zemin hazırlamaktadır.
İş seçimlerinde KOBİ'lerin tercih edilmelerini sağlayacak stratejilerin konjoint analizi ile belirlenmesi
Dünyada ekonomiye ve istihdama sağladıkları katkılarla KOBİ'lerin önemi her geçen gün artmakta ve hem hükümet politkalarında hem de akademik çevrelerde dikkat çeken bir konu olmaktadır. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de sağladığı cirolar ile ekonomide etkin bir rolü olan ve ülke ekonomisinin gelişimine katkı sağlayan KOBİ'ler Türkiye'de toplam işletmeler arasında %99'luk bir paya sahiptir. KOBİ'ler genellikle düşük yatırım maliyetleri ile girişimciler tarafından kurulan firmalar olduğu için bu firmalarda üretim, finans, pazarlama gibi işletme fonksiyonları patron veya sınırlı düzeyde yönetici grubu tarafından yönetilir. KOBİ'lerde farklı nedenlerden ötürü İnsan Kaynakları Yönetimi anlayışı yeterince gelişmemiştir. Bu nedenle bu firmalarda genellikle Personel Yönetimi ile işe alma, işten çıkarma, personel kayıtlarını tutma gibi standart işler yürütülmektedir. Gelişmiş bir İnsan Kaynakları fonksiyonun olmaması, KOBİ'lerde uygun adayların bulunması ve işe alınması, çalışanların motivasyonunun sağlanması, firmaya bağlılıklarının artırılması gibi alanlarda eksiklikler yaratmaktadır. KOBİ'ler kendileri için dezavantaj yaratan bu durum nedeniyle şirket içerisinde çalışanlarını ellerinde tutamamakta ve büyük firmalar ile piyasada rekabet etmeleri zorlaşmaktadır. Günümüzde, rekabet edebilmek ve insan kaynağını geliştirebilmek için adayları etkileme ve seçme firmalar için önemli bir problemdir. Büyük firmalarda standartlaşmış İnsan Kaynakları stratejileri nitelikli adayları büyük firmalara yönlendirmekte ve KOBİ'lerin nitelikli iş gücünden yararlanamamalarına neden olmaktadır. Yapılan araştırmalarda KOBİ'lerin temel olarak yaşadıkları problemlerin birinin de bu firmalarda çalışacak nitelikli eleman bulunamaması olarak belirtilmiştir. Organizasyonel performansın firmalarda çalışan kişilerin yetenek ve kabiliyetlerinden büyük ölçüde etkilendiği yapılan önemli çalışmalarda belirtilmektedir. Nitelikli adayları etkilemek ve seçmek işe alım uygulamalarının en önemli adımlarından biridir. Adayların iş ve iş yeri seçimlerinde en çok etkilendikleri, işi kabul ettirecek özelliklerin bilinmesi, iş veren koşullarını şekillendirmek ve ilgi çekici noktalara yönlenebilmek adına önemlidir. Bu çalışmada, adayları en çok etkileyen faktörler araştırılarak KOBİ'lerin daha çok tercih edilmeleri ve nitelikli elemanların KOBİ'lerde çalışma istekliliğini artırmak için bir strateji geliştirilmesi amaçlanmıştır. Devlet tarafından KOBİ çalışanlarına uygulanabilecek çeşitli teşvikler ile nitelikli adayların etkilenmesi ve KOBİ'lerin büyük firmalar karşısında rekabet avantajı kazanması planlanmıştır. Bu nedenle araştırmada adayların etkilendiği en önemli özellikler araştırılarak, KOBİ'lerin sahip olmadığı bu özelliklerin devlet teşvikleri ile kapatılması ve dezavantajlarının ortadan kaldırılması hedeflenmiştir. Çalışmada Konjoint Analizi kullanılarak devlet tarafından uygulanabilecek bu teşvikler ile adayların iş yeri seçimlerinde KOBİ'leri tercih etme istekliliği araştırılmıştır. Öncelikle iş seçimini etkileyen faktörler ile ilgili literatür araştırması yapılmış ve adaylar tarafından en çok tercih edilen faktörler belirlenmiştir. Kart sayısını makul bir seviyede tutmak adına bunlar içerisinden hem KOBİ'leri hem büyük firmaları yansıtabilecek üç adet özendirici faktör seçilmiştir. Ardından teşvik faktörlerinin belirlenebilmesi için bir ön çalışma yapılmış ve uygulanabilecek teşvikler arasından en çok tercih edilen dört faktör belirlenmiştir. Belirlenen yedi faktör ve düzeyler ile birlikte normal şartlarda 648 adet kart kombinasyonu oluşturulması gerekirken ortagonal tasarım ile kartlar 16 adete düşürülerek anket tasarlanmıştır. 163 kişiye uygulanan anket sonuçları SPSS 22.0 paket programı ile Konjoint Analizi kullanılarak hesaplanmıştır. Analiz sonuçlarına göre ücret ve yan haklar faktörünün diğer faktörlere göre çok yüksek önem değerine sahip olduğu görülmüştür. Diğer faktörler ise önem değerlerine göre büyükten küçüğe; eğitim ve kariyer olanakları, gelir vergisi oranı, SGK emeklilik yaşı, işsizlik maaşı süresi, firma ünü ve özel sağlık sigortası olarak sıralanmaktadır. Çalışma sonucunda fayda fonksiyonu oluşturulmuş ve farklı ölçekteki firmalar için fayda değerleri hesaplanmıştır. Hesaplamalar sonucunda, uygulanan teşvik stratejisi ile KOBİ'ler için fayda değerinin artış gösterdiği ancak büyük firmaların fayda değerlerine kıyasla düşük kaldığı görülmüştür. Devlet tarafından sağlanabilecek teşvikler ile adayların KOBİ'lerde çalışma istekliliğinin artırılabileceği ancak yalnızca bu strateji ile büyük firmalara karşı olan çalışma istekliliği düzeyine çıkarılamayacağı sonucuna ulaşılmıştır.
Birikimli kanı dereceleri yaklaşımına dayalı yeni bir grup karar verme yöntemi
Grup karar verme alanındaki araştırmalar son on yılda önemli ölçüde artmıştır. Grup karar verme birden fazla kişinin dâhil olduğu karar durumu olarak tanımlanır. Grup karar verme süreci, kendi tutum ve motivasyonu olan birçok uzmanın varlığı nedeniyle son derece zordur. Problem artık karar vericilerin tercihlerine göre oluşan baskın olmayan çözümler arasından en çok tercih edilen alternatifin seçilmesidir. Birbiri ile çelişen, çoğulcu ve zorlayıcı karmaşık sistem problemlerini tüm yönleriyle dikkate alarak analiz etmek tek bir karar verici ile mümkün değildir. Sonuç olarak birçok gerçek hayat probleminde karar verme süreci için çok ölçütlü grup karar verme (ÇÖGKV) yöntemlerine ihtiyaç duyulur. Grup karar verme alanında çok ölçütlü karar verme (ÇÖKV) uygulamaları literatürde geniş bir alan tutmaktadır. Ancak, bu araştırmalar için sistematik bir sınıflandırma şemasının, temel kavramların ve bunlar arasındaki ilişkilerini inceleyen bir kavramsal çerçevenin olmadığı görülmektedir. Bu tez çalışmasında öncelikle, ÇÖGKV yöntemleri için genel kavramsal bir çerçeve ve bir sınıflandırma şeması sunulmaktadır. Ortaya konulan kavramsal çerçevenin, yeni bir ÇÖGKV yöntemi geliştirme ve/veya bir probleme ÇÖGKV yöntemi uygulama konusunda çalışan araştırmacı ve uygulamacılar için yararlı bir rehber ve etkili bir araç olması düşünülmektedir. Önerilen kavramsal çerçeve üç ana aşamadan oluşmaktadır: Yapılandırma aşaması, değerlendirme aşaması ve seçim / sıralama aşaması. ÇÖGKV literatürü için oluşturulan sınıflandırma şeması ile ÇÖGKV literatürü gözden geçirilerek güncel çalışmalar bu sınıflandırma şemasına dayanarak sınıflandırılmaktadır. Literatür araştırması sonucunda tespit edilen tüm gözlemler, analizler ve konuyla ilgili olası araştırma yönleri özetlenmektedir. Çoğu gerçek hayat grup karar verme problemlerinde, işlenmesi gereken bilgi heterojen olabilir. Heterojen bilgi, karar vericilerin kendi kriter kümesini kullanması, farklı kaynaklardan gelen farklı biçimlerde sunulan değerlendirmeler, belirsiz, eksik ve/veya ulaşılamayan bilgi, öznel ve nesnel kriterlerin bir arada kullanılması veya uzmanların farklı önem seviyelerine sahip olmaları durumunda ortaya çıkabilir. Bu çalışmada, ÇÖGKV problemlerindeki heterojen bilgi ile baş edebilmek için bulanık dilsel terimlere ve kanı yapısına dayanan bir Birikimli Kanı Dereceleri (BKD) yaklaşımı önerilmiştir. Önerilen yaklaşım, farklı biçim ve ölçeklerde sunulan uzmanların nesnel kriter puanlarını ve öznel değerlendirmelerini birleştirmeyi amaçlamaktadır. Bunu gerçekleştirmek için, yaklaşımda, doğrudan veya aralıklı atanan değerler, dilsel ifadeler, klasik bulanık kümeler, kararsız bulanık kümeler, sezgisel bulanık kümeler ve 2-li dilsel temsili dahil olmak üzere farklı tercih gösterim biçimleri için dönüşüm formülleri kullanılmaktadır. Ayrıca, eksik ve/veya ulaşılamayan bilginin ortaya çıkması durumlarında çalışabilen uzman değerlendirmelerini birleştirmek ve ortak tercihi bulmak için birleştirme formülleri önerilmektedir. Buna ek olarak önerilen yaklaşım uzmanların bireysel kriter kümelerini kullanmalarına imkan tanımaktadır. Önerilen yaklaşım aynı zamanda uzmanlar arasında mutabakat seviyesini ölçmek için uzlaşı derecesi hesaplamaktadır. Bu yaklaşım prosedürü bir örnek kullanılarak gösterilmiş ve doğruluğu/geçerliliği literatürdeki mevcut yöntemlerle karşılaştırılarak sağlanmıştır. Geliştirilen yaklaşım, makro düzeyde birçok paydaşı ilgilendiren stratejik seviye bir gerçek hayat problemi olan enerji ihracat güvenliği problemine uygulanmıştır. Enerji ihracatı, ekonomik kalkınmayı sağlamak ve diğer alanlarda gelişim fırsatlarını ortaya çıkarmak için ulusal politikalar için vazgeçilmez bir araçtır. Değişken ekonomik yapı, enerji fiyatlarındaki dalgalanmalar ve diğer öngörülemeyen olaylardan etkilenmeyen sürdürülebilir bir enerji ihracat politikası geliştirmek enerji ihraç eden ülkelerin üzerinde yoğunlaştığı bir konudur. Çoklu karar vericilerden elde edilen bilgilerin varlığı, yoğun hesaplamalar, geri bildirimler, vb. nedenlerle heterojen bilgi ile ÇÖGKV yöntemleri karmaşık süreçler içerir. Bu nedenle, farklı problemlere farklı yöntemlerin uygulanabileceği bir grup karar destek sistemi (GKDS) için evrensel yazılım modeline ihtiyaç duyulmaktadır. Geliştirilen web tabanlı GKDS, karar vericilerin bir araya gelme imkanının bulunmadığı durumlarda, uzmanların değerlendirmelerini web uygulaması aracılığıyla toplayabilmelerini ve analizin hızlı bir şekilde gerçekleştirilmesini mümkün kılmaktadır. Geliştirilen web tabanlı GKDS çerçevesi ile uzlaşı sağlama sürecinin etkinliğinin de artırılması hedeflenmektedir.
Türkiye'deki havayolu pilotlarının işten ayrılma niyetini etkileyen faktörlerin belirlenmesi ve analizi
Son yıllarda birçok alanda işten ayrılma niyeti konusu ile ilgili araştırmalar yapılmaktadır. Çünkü, işgücü devir oranının yüksek olduğu organizasyonlarda verimlilik düşmektedir. Ayrıca, personel ayrılmalarının şirketlere ciddi maliyeti ve zararları olduğu artık kabul edilmektedir. İlgili araştırmalarda, işten ayrılmanın en önemli tahmin edicisi olarak işten ayrılma niyeti ele alınmakta; işten ayrılma niyetini etkileyen faktörler ve sonuçları incelenmektedir. Farklı ülke ve çalışan gruplarında bu araştırmalar yapılmasına karşın, dünyada ve ülkemizde havayolu pilotlarının işten ayrılma niyeti ile ilgili bir çalışma henüz yapılmamıştır. Ayrıca ülkemizdeki havayolu pilotlarının çalıştıkları havayolundan ayrılma oranları çok fazla artmıştır. Hava taşımacılığının hızla gelişmesine rağmen pilot sayısının azlığı, mevcut pilotlarda fazla işyükü ve birikimli yorgunluk(fatique) oluşmasına sebep olmaktadır. Bu bilgiler ışığında hem akademik boşluk hem ülkemizdeki pratik ihtiyaç göz önüne alınarak bu çalışmada, ülkemizdeki havayolu pilotlarının işten ayrılma niyetini etkileyen faktörler analiz edilmiştir. Türkiye'deki farklı havayollarında görev yapan 209 pilottan anket yöntemi ile veriler toplanmıştır. Analiz yöntemi olarak yapısal eşitlik modellemesi, yazılım olarak AMOS kullanılmıştır. Literatürde işten ayrılma niyeti ile ilgili yüzlerce makale incelenerek ve ülkemizdeki havacılık sektörü de göz önüne alınarak ilgili faktörler teorik modele dahil edilmiştir. Bu bağlamda, iş- aile çatışması, kayırmacılık algısı, iş stresi, iş tatmini, örgütsel bağlılık ve algılanan iş fırsatlarının pilotların işten ayrılma niyetindeki etkileri ve aralarındaki ilişkiler sorgulanmıştır. İlgili değişkenlerin ölçeklerinin geçerlilik ve güvenilirlikleri test edilmiştir. Ölçüm modeli ve yapısal modelin uyum indeksleri test edilerek modelin toplanan veriye uygun olduğu doğrulanmıştır. Araştırmada 11 temel hipotez ve 10 indirekt ilişki(mediatör-moderatör etki) olmak üzere 21 hipotez test edilmiş ve 19'u kabul edilmiştir. İşten ayrılma niyetinin %80 oranında modeldeki diğer faktörler tarafından açıklanması modelin sağlamlığını göstermiştir. Pilotların işten ayrılma niyetinde en etkili faktörün iş stresi olduğu tespit edilmiştir. İş stresinden sonra etki derecesine göre sırasıyla iş tatmini, örgütsel bağlılık ve algılanan iş fırsatları gelmektedir. Algılanan iş fırsatları ve iş stresi pozitif, iş tatmini ve örgütsel bağlılık ise işten ayrılma niyeti ile negatif korelasyon göstermektedir. Pilotların örgütsel bağlılığının yüksek olması, yüksek iş stresi, yüksek algılanan iş fırsatları ve orta düzey tatmine karşın, işten pilotların ayrılma niyeti için çok önemli bir frenleyici etkisi gördüğü tespit edilmiştir. Uçuş emniyeti açısından çok kritik olan pilotların iş stresinde, iş- aile çatışmasının ve kayırmacılık algısının önemli etkisi olduğu görülmüştür.Bu iki faktör, pilotlardaki iş stresinin %56' sını açıklamıştır. Ayrıca kayırmacılığın, iş tatmini üzerinde çok ciddi bir negatif etkisi olduğu bulunmuştur. Çalışmada kayırmacılıkla beraber iş- aile çatışması ile iş stresi(indirekt olarak) ve örgütsel bağlılık iş tatminin % 78'ini açıklamıştır. İş stresinin, iş tatmini ile direkt anlamlı ilişkisi olmadığı görülmüştür. Buradaki ilişki de analiz edildiğinde, örgütsel bağlılığın bu iki değişkene aracılık ettiği keşfedilmiştir. Yani pilotların iş stresi örgütsel bağlılıklarını negatif yönde etkilemekte, örgütsel bağlılık da aynı yönde iş tatminini etkilemektedir. Kayırmacılık ve iş-aile çatışmasının pilotların işten ayrılma niyetinde çok yüksek indirekt etkileri olduğu tespit edilmiştir. İş-aile çatışması ile işten ayrılma niyeti ve kayırmacılık ile işten ayrılma niyeti arasındaki ilişkide 4 ayrı aracılık etkisi tespit edilmiştir. İş stresi, iş tatmini, iş stresi- örgütsel bağlılık seri olarak ve iş stresi-örgütsel bağlılık- iş tatmininin seri olarak bu ilişkilerde aracılık etkisi bulunmuştur. Yani bu aracı değişkenler olmadığı zaman iş-aile çatışması ve kayırmacılık işten ayrılma niyeti üzerinde anlamlı bir etkiye sahiptir; fakat bu değişkenler devreye girdiğinde iş- aile çatışması ve kayırmacılık algısı etkisini bu yollar üzerinden göstermektedir. Çalışmada ayrıca algılanan iş fırsatlarının, örgütsel bağlılık ile işten ayrılma niyeti arasında moderatör(düzenleyici) etki yaptığı gösterilmiştir. Pilotlar için, düşük algılanan iş fırsatları varken örgütsel bağlılığın işten ayrılma niyeti üzerindeki anlamlı ve negatif etkisi, yüksek algılanan iş fırsatları için ortadan kaybolmaktadır. Dolayısıyla havayolu şirketlerinin pilotları tutabilmek için örgütsel bağlılığı artırıcı yaklaşımlarla beraber iş stresini düşürücü ve iş tatminini artırıcı uygulamalar geliştirmeye daha çok önem vermeleri gerektiğini göstermektedir. Analiz ve bulgular kısmında, ilgili faktörlerin etki dereceleri, hipotez testlerinin sonuçları, ilişkilerin anlamlılık değerleri ve yol katsayıları, mediatör ve moderatör etki testleri hakkında detaylı bilgiler ve açıklamalar sunulmuş; sonuç ve yönetimsel çıkarımlar kısmında ise uygulamaya yönelik yorumlar yapılmıştır. Öneriler kısmında ise gelecekte bu konuda yapılacak çalışmalar için tavsiyeler verilmiştir.
Yetenekleri elde tutma uygulamaları ve çalışan sesliliğinin çalışanların iş tutumları üzerindeki etkisi
Günümüz organizasyonlarının insan kaynakları departmanlarının temel fonksiyonlarından biri de yetenekli çalışanların organizasyon bünyesine kazandırılması ve organizasyon içerisinde mevcut bulunan yetenekli çalışanların organizasyon içerisindeki devamlılıklarının sağlanmasıdır. Bu doğrultuda, geçtiğimiz son on yılda yetenek yönetimi, rekabet avantajı kazanarak maksimum organizasyonel performansa ulaşmak isteyen organizasyonlar için oldukça etkili bir araç haline gelmiştir. Yetenekli çalışanların günümüzün belirsiz ve dinamik iş dünyasındaki öneminin anlaşılmasıyla birlikte yetenek yönetimi hem akademik dünyada hem de iş dünyasında yükselen bir trend olmuştur. Yetenek yönetimi, 2000'li yıllarda sıkça duyulan bir kavram olmasına rağmen literatüre ilk defa 1997 yılında McKinsey&Company tarafından yayımlanan "Yetenek Savaşı" isimli rapor ile birlikte girmiştir. Bu raporda, şirketlerin en önemli kaynağının değerli insan kaynağı olduğuna dikkat çekilmiş ve şirketlerin bu değerli insan kaynağı yani yetenekler için bir yetenek savaşı içerisinde oldukları vurgulanmıştır. Yetenek yönetimi, organizasyonların stratejik hedeflerini destekler ve insan kaynakları fonksiyonlarının kalbinde bulunur. Yetenek yönetimi temel olarak potansiyel yetenekleri organizasyona çekmekle başlar ve böylece organizasyon için bir yetenek havuzu oluşturulur. Potansiyel yeteneklerin organizasyon içerisindeki çeşitli iş pozisyonlarına başvurmasının sağlanması ile birlikte organizasyonun gereksinimleri ve yetenekli çalışanın özellikleri doğrultusunda yetenek seçimi yani işe alım gerçekleştirilir. İşe alınan yetenek çeşitli eğitim ve gelişim programlarıyla desteklenir. Ancak tüm bunlar gerçekleştirilirken yeteneğin organizasyona katılımının devamını sağlamaya yönelik aktivite ve süreçlere de önem verilmesi gerekmektedir. Bazı yöneticiler ve şirketler yetenek yönetimini sadece organizasyona yetenek kazandırmak için gerçekleştirilen süreçler olarak ele almaktadırlar. Oysaki sürdürülebilir rekabet avantajı ve maksimum performans yetenekli çalışanların organizasyon bünyesinde kalmasına bağlıdır. Bu nedenle yeteneklerin elde tutulması yetenek yönetimini sürecinin kilit taşlarından biridir. Bu çalışma kapsamında otomotiv sektöründe yetenekli çalışanların elde tutulmasına yönelik yapılan yetenek yönetimi uygulamaları ve bu uygulamaların çalışanların iş tatminleri ile işten ayrılma düşünceleri arasındaki ilişki araştırılmaya çalışılmıştır. Ayrıca bu ilişkide çalışan sesliliğinin aracı etkisinin bulunup bulunmadığı belirlenmeye çalışılmıştır. Çalışmanın birinci bölümünde yetenek yönetimi konusuna bir giriş yapılarak çalışmanın amacı ve kapsamından söz edilmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde yetenek kavramı irdelenmiş, bu kavrama ilişkin literatürde bulunan farklı bakış açılarına yer verilmiştir. Yetenek kavramının açıklanmasından sonra yetenek yönetimi konusu ile ilgili detaylı bilgilere yer verilmiştir. Yetenek yönetiminin tarihçesinden, yetenek yönetimine ilişkin farklı bakış açılarından ve yetenek yönetimi felsefelerinden ayrıntılı bir şekilde bahsedilmiştir. Literatürde sıkça tartışılan konulardan biri olan insan kaynakları yönetimi ve yetenek yönetiminin benzer olup olmadığı hususunda araştırmalar yapılmış ve bu iki alanın farklılıkları ortaya konulmuştur. Ayrıca yetenek yönetimi uygulamaları ve bu uygulamaların organizasyonlar için yarattığı sonuçlara da yer verilmiştir. Organizasyonların gün geçtikçe uluslararası bir statü kazanmasıyla ortaya çıkan global yetenek yönetimi kavramı da bu bölümde incelenmiştir. Yetenek yönetimi, genel olarak yeteneklerin çekilmesi, yeteneklerin seçilmesi, yeteneklerin geliştirilmesi ve yeteneklerin elde tutulması adımlarını içermektedir. Çalışmanın üçüncü bölümünde yetenek yönetimi adımlarından biri olan yeteneklerin elde tutulmasına değinilmiştir. Günümüzün globalleşen iş dünyasında rekabetin hızla artmasıyla değerli insan kaynağı öne çıkmaya başlamıştır. Yetenekli çalışanlar için organizasyonlar arasında bir savaş olmasından dolayı yetenek yönetimi sürecinin en önemli amaçlarından biri yeteneklerin organizasyon içerisinde tutulmasıdır. Çalışmanın bu bölümünde yeteneklerin elde tutulmasının önemi ve 21. yy organizasyonlarının yeteneklerini elde tutabilmek için yaptığı uygulamalara yer verilmiştir. Çalışmanın dördüncü bölümünde otomotiv sektörü ve bu sektörde yapılan yetenek yönetimi uygulamaları tartışılmıştır. Çalışmanın uygulama aşaması otomotiv sektöründe gerçekleştirildiğinden bu bölümde otomotiv sektörünün dünyada ve Türkiye'deki mevcut durumuna ilişkin güncel bilgiler verilmiştir. Otomotiv sektörü sermaye ve teknoloji tabanlı bir sektör olduğundan yetenekler bu sektör için oldukça önem taşımaktadır. Çalışmanın beşinci bölümünde uygulamaya ver verilmiştir. Uygulama kalitatif ve kantitatif uygulama olmak üzere iki bölüme ayrılmıştır. Kalitatif uygulama aşamasında otomotiv sektöründe yetenek bileşenlerinin neler olduğunun tespit edilebilmesi için otomotiv sektöründe faaliyet gösteren işletmelerde çalışan 20 kişi ile derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Bu görüşmelerin sonucunda otomotiv sektöründe çalışan bir bireyde olması gereken 29 farklı yetenek bileşeni belirlenmiştir. Bu yetenek bileşenleri, Türkiye'de otomotiv sektöründe yeteneğin nasıl tanımlandığına ve yetenekli bir çalışanda bulunması beklenen özelliklere ilişkin genel bir fikir ortaya koymuştur. Ayrıca bu yetenek bileşenleri çalışmanın kantitatif aşamasına da ışık tutmuştur. Kantitatif uygulama aşamasında çalışanların elde tutulması için yapılan uygulamalar ve çalışanların iş tatmini ile işten ayrılma düşünceleri arasındaki ilişki araştırılmıştır. Ayrıca çalışan sesliliğinin bu ilişkide aracı etkisinin olup olmadığı test edilmiştir. Bu doğrultuda bu bölümde kavramsal model, hipotezler ve veri toplama araçları açıklanmıştır. Daha sonra otomotiv sektöründe çalışan 226 kişiden anket yoluyla toplanan veriler çeşitli istatistiksel analizlere tabi tutulmuştur. İstatistiksel analizler yapılırken kalitatif uygulama sırasında ortaya çıkan yetenek bileşenleri yardımıyla veri seti yetenekli ve yetenekli olmayan çalışanlar olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Çalışmada, çalışanların elde tutulması için yapılan uygulamalar gelişim ve fayda amaçlı uygulamalar olarak ikiye ayrılmıştır. Yetenekli ve yetenekli olmayan çalışanlar için gelişim ve fayda amaçlı uygulamalar ile bu çalışanların iş tatminleri arasında bir ilişki olduğu saptanmıştır. Çalışan sesliliği davranışının ise bu ilişkide aracı etki rolü oynadığı belirlenmiştir. Çalışanların elde tutulması için yapılan uygulamaların çalışanların iş tatminleri üzerindeki etkisine bakıldığında yetenekli çalışan grubunun gelişim amaçlı uygulamalardan daha fazla etkilendiği görülürken yetenekli olmayan grupta bulunan çalışanların fayda amaçlı uygulamalardan daha fazla etkilendiği saptanmıştır. Yetenekli çalışanların işten ayrılma düşüncelerinde gelişim amaçlı uygulamaların, yetenekli olmayan çalışanların işten ayrılma düşüncelerinde ise fayda amaçlı uygulamaların etkisinin olduğu belirlenmiştir. Analiz sonuçlarına göre yetenekli ve yetenekli olmayan çalışanların iş tatminlerinde ve çalışan sesliliği davranışlarında anlamlı farklılıklar bulunmuştur. Kuşaklar doğum yıllarına ve teknolojik, toplumsal, kültürel değişimlere göre birbirinden ayrılmaktadır. Hayatın her alanında farklı kuşaklara ait bireyler bir arada bulunabilmektedir. Mevcut organizasyonlar incelendiğinde günümüz iş yaşamında X ve Y kuşağına ait bireylerin aktif olarak aynı çalışma ortamlarında yer aldıkları söylenebilmektedir. Her bir kuşak farklı tutum, değer ve davranışlara sahip olabilmekte ve olaylara farklı bakış açılarıyla yaklaşabilmektedir. Kuşaklar arasında bulunan bu farklılıklar günlük hayatta olduğu gibi iş dünyasında da kendini göstermektedir. Farklı kuşakların bir arada bulunduğu günümüz organizasyonlarında bu farklılıkların yönetilebilmesi için kuşakların değerlerinin anlaşılması gerekmektedir. Bu çalışmada farklı kuşakların değerleri arasında da farklılık olup olmadığı araştırılmış ve X ile Y kuşakları arasında değerler bakımından farklılıklar olduğu tespit edilmiştir. Çalışmanın son bölümünde ise genel değerlendirmeler yapılarak çeşitli önerilerde bulunulmuştur.
High performance human resource practices and firm performance : the mediation effect of corporate entrepreneurship
Corporate entrepreneurship is one of the key factor that effects the growth and profitability of the organizations and it provides an advantage over the ongoing technological change and increasing global competition. Corporate entrepreneurship directly affects company performance with factors such as the adoption of a change-oriented structure, the development of products, processes and services. High performance human resource management helps to increase interior entrepreneurial behavior and organizational outcomes. When combined with the power of entrepreneurship, the high performance human resource management systems creates better organizational performance. In this study, the impact of specific high perfromance human resource practice on firm performance examined. In addition, the role of corporate entrprenurship between high perfromance human resource practice and firm performance analyzed. In addition to that, the moderator role of organization culture on the relation between high perfromance human resource practice and firm performance mediated by corporate entreprenurship investigated. In the present study, the accepted dimensions used because of literature survey. Extensive training, selective staffing, reward, performance appraisal, participation, clear job descpition, employer's employement commitment and internal mobility dimentions were adopted the measure the HPHRP. Corporate entrpreneurship calculated with the value of innovaion, new businees venturing, proactiveness and self-renewal dimentions. Data gathered from different industries in Turkey and total participation number was 199. Exploratory factor analysis (EFA) used for data analysis. In addition to that, confimatory factor analysis conducted to confirm the result of exploratıry factor analysis. The reliability and validity tests conducted. The analysis of the proposed model done through covariances and the maximum-likelihood estimation method with using AMOS program. The help of hypothesis and mediation test compared the final model compared with the proposed one. In addition, moderation effect of organization culture examined in the relationship path between HPHRP and firm performance though the mediation effect of corporate entrepreneurship. Cross-cultural differences examined through path analysis and Z score test. As a result of path analysis, the medaition effect of corporate entrepreneurship between high performance human resource practice and fim performance confirmed. In addition to that, the results shows that hierarch and market culture moderates the proposed model through two different paths.
İnsan kaynakları yönetiminde performans ölçümünün demografik faktörlerle incelenmesi ve değerlendirilmesi
Dünyanın küreselleşmeye başlayıp, mesafelerin kısalması ve kültürlerarası etkileşimlerin artmaya başlamasıyla, iş dünyasındaki doğru ve yanlışlar da geçmişe göre bir hayli farklılık göstermeye başlamıştır. Geçmişte seviye atlamadaki en önemli faktörlerden bir tanesi kıdem, yaş veya cinsiyet olabilecekken, günümüzde bir çalışanın örneğin çeşitli yurtdışı deneyimlerine sahip, yeni teknolojiyi etkin bir biçimde kullanabilen ve yenilikçi niteliklerde olması, yıllar boyunca aynı şirket veya pozisyonda kıdem edinmiş olmasından çok daha aranan bir nitelik olmuştur. Bu çalışma; yaş, cinsiyet ve kıdem demografik faktörleri gözetilerek modern çağın iş dünyasına bilimsel bir ışık tutabilmek amacı ile hazırlanmıştır. Bu kapsamda ilk olarak insan kaynakları yönetiminin tarihsel gelişimi de dikkate alınarak çeşitli insan kaynakları yönetimi faaliyetleri anlatılmış ve insan kaynakları alanının etkilendiği faktörlerden biri olan demografik faktörlerin çalışan performansı üzerindeki etkisi incelenmiştir. Çalışmada öncelikle personel yönetiminden başlayarak insan kaynaklarına uzanan tarihsel gelişim anlatılmış ve PY ile İKY arasındaki benzerlikler ve farklılıklar ortaya konulmuştur. Her ne kadar PY ile İKY karşılaştırması yapılırken literatürde PY için "mekanik", İKY için "hümanistik" ifadelerine yer verilmekte ve bakış açılarının farklılığı ele alınmakta olsa da; bu iki kavramı tarihsel veya süreçsel olarak birbirinden kesin sınırlarla ayırmanın çok zor olduğunun altı çizilmiştir. Bunun nedeni, İKY anlayışının temellerinin PY anlayışına dayanması ve İKY anlayışının PY anlayışının geliştirilip modern dünyaya uyarlanmış olmasıdır. Tez kapsamında, çalışan yaşam döngüsü her fonksiyonu ile incelenmiştir. Bu fonksiyonlar şu şekilde sıralanabilir: işveren markası oluşturma, üniversite ve meslek yüksekokulu faaliyetleri; işe alım; işe alıştırma ve oryantasyon; çalışan sağlığı ve iş güvenliği; idari ve sosyal işler; endüstriyel ilişkiler; eğitim yönetimi; performans ve kariyer yönetimi; iş değerlendirme, yan haklar ve ücret yönetimi; personel planlama ve işten çıkış süreci. Burada bahsedilen İKY fonksiyonları diğer fonksiyonlar gibi ekonomiden, teknolojiden, işgücü pazarlarından, örgütsel stratejilerden ve demografik faktörlerden etkilenmektedir. Bu faktörlerin en önemlilerinden bir tanesi demografik faktörlerdir. Demografi yani kısaca nüfus bilimi belirli bir ülkede, şehirde, işletmede veya kurumda bulunan nüfusun yapısını; nüfus yoğunluğunu; nüfusun dağılımını ve nüfustaki doğum, ölüm, evlilik oranı gibi istatiksel özellikleri inceler. Çalışmada demografik faktörler tarif edilerek, insan kaynakları uygulamalarından biri olan performans yönetiminin demografik faktörler ile ilişkisi literatürde bulunan akademik çalışmalar yardımıyla incelenmiştir. Ayrıca performansın bir diğer göstergesi olan liderlik davranışları da, literatür araştırmasına göre belirli bir liderlik davranışı modeline oturtulmuş ve demografik faktörlerin liderlik davranışı modeli üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Çalışmanın analiz kısmı için İstanbul'da ve bir Anadolu şehrinde konuşlanmış olan uluslararası bir otomotiv şirketinin insan kaynakları bölümünden elde edilen çalışan bilgileri kullanılmıştır. Araştırma içerisinde yalnızca memurlar yani herhangi bir yönetimsel fonksiyonu bulunmayan çalışanlar göz önünde bulundurulmuştur. Firma ile yapılan karşılıklı yazılı anlaşma çerçevesinde firma adının verilmemesine ve verilerin anonim olarak kullanılmasına karar verilmiştir. Tezde ortaya konulan hipotezlerin kabul edilebilirliği, akademik çalışmalarda yoğun olarak kullanılan bir istatistiksel analiz programı olan SPSS ile %95 güven aralığında araştırılmıştır. Analizde cinsiyet, yaş aralığı ve kıdem aralığı bağımsız değişkenlerinin; performans notu ve liderlik davranışı ortalamasına etkisi çok değişkenli varyans analizlerinden biri olan çift yönlü MANOVA ile incelenmiştir. Performans notu 0-150 skalasında, 5'li adımlar halinde, ortalamanın departman içerisinde en fazla %110 olacak şekilde ve çalışanın sene başında belirlemiş olduğu şirket hedeflerine ne kadar ulaştığı göz önünde bulundurarak gerçekleştirilmektedir. %100 değerlendirmesi çalışanın sene başında anlaşılan hedeflerin tamamına ulaştığını göstermektedir. Liderlik davranışı modelinde bahsedilen liderlik davranışları ise 5'li ölçek kullanılarak değerlendirilir. Bu değerlendirme sene başında belirlenen hedeflere nasıl ulaşıldığını ortaya koyar. Ölçeğe göre 1: belirgin olmayan, 2: ara sıra gösterilen, 3: sürekli gösterilen, 4: proaktif gösterilen, 5: proaktif gösterilen ve ayırt edilen liderlik davranışını gösterir. Bağımsız değişkenlerin alt grupları, cinsiyet için kadın ve erkek; yaş aralığı için Baby Boomer – X – Y jenerasyonlarına paralel olarak 24 – 35 yaş, 36 – 45 yaş, 46 – 61 yaş ve kıdem aralığı için 1 – 5 yıl, 6 – 10 yıl, 11 – 28 yıl olarak seçilmiştir. Çift yönlü MANOVA uygulamasındaki üç temel varsayım olan; her bir grubun normal dağılımdan gelmesi, varyansların eşitliği ve kovaryans matrislerinin eşitliği test edilip sağlandığı kanıtlanmıştır. Sonrasında bağımsız değişken ve etkileşimlerinin bağımsız ve bağımlı değişkenler üzerindeki etkileri, ortaya konulan hipotezler yardımıyla incelenmiştir. Analiz sonuçlarına göre; bağımsız değişkenlerin ve etkileşimlerinin, bağımsız ve bağımlı değişkenlerin üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmamaktadır. Seçilen şirkette yalnız başına cinsiyetin, yaşın veya kıdemin performans notu veya liderlik davranışı ortalaması konusunda belirleyici etken olmamasının sebeplerinden bir tanesinin; yüksek performans gösteren her çalışanı başarıya götüren motivasyonun farklı olması olabileceği öne sürülmüştür. Bu yargıya; üretim, lojistik, satış sonrası hizmetler gibi fiziksel iş yüküne dayalı bölümlerde erkeklerin daha yüksek performans göstermesi beklenirken; cinsiyet değişkenine göre anlamlı bir fark çıkmamış olması erkeklerin de kadınların da yüksek performans gösterebildiği örneği verilmiştir. Bu durum literatür araştırmaları yardımıyla da açıklanmaya çalışılmıştır. Ayrıca, bu konuda net bir yargıya varılabilmesi için, çalışmanın her departman bazında özelleştirilmesi ve bağımsız değişkenlere göre çıkan sonuçların yorumlanması gerekliliği ortaya konulmuştur. Buna ek olarak; cinsiyet bağımsız değişkeni gibi, kıdem bağımsız değişkeninin bağımlı değişkenler üzerinde anlamlı bir etkisinin olmaması da benzer şekilde açıklanmıştır. Seçilen şirkette her yıl işe alımların üçte biri uzun dönem stajyerlerden gerçekleştirilirken, geri kalan kısım şirket dışı tecrübeli veya yeni mezun alımlarından oluştuğu; bu durumun da şirket içerisinde çeşitliliğe dayalı bir çalışan portfolyosuna neden olduğundan söz edilmiştir. İşe yeni başlayan yeni mezunların kariyer hırsları, öğrenme istekleri ve değişime olan yüksek adaptasyon yetenekleri sayesinde yüksek performans sergileyebildiği; tecrübeli çalışanların ise iş hayatını tanımaları, yapılan işe olan hâkimiyetleri ve tecrübeleriyle iyi bir performans ortaya koyabildiğinden bahsedilmiştir. Demografik faktörlerin etkileşimleri bir arada incelendiğinde, bağımsız değişken etkileşimlerinin bağımlı değişkenler üzerinde bazı anlamlı etkilere sahip oldukları tespit edilmiştir. Bu duruma; seçilen firmada çalışan 24 – 35 yaşındaki erkek çalışanların 36 – 45 yaş kadın çalışanlardan daha yüksek performans gösterdiği tespiti örnek verilmiştir. Analizde aynı zamanda tespit edilen başka anlamlı bir farkın ise yaş ve kıdem değişkenlerinin etkileşimi bir arada incelendiğinde ortaya çıktığından söz edilmiştir. 24 – 35 yaş aralığında 6 – 10 yıl kıdeme sahip olan çalışanlar, 36 – 45 yaş aralığında 6 – 10 yıl kıdeme sahip ve 46 – 61 yaş aralığında 11 – 28 yıl kıdeme sahip çalışanlardan daha yüksek performans göstermektedirler. Bu durum 24 – 35 yaş aralığındaki çalışanların yani Y jenerasyonunun, yukarıda bahsedilen diğer alt gruplara göre aynı veya daha az kıdeme sahip olmasına rağmen; Y jenerasyonun iş hayatında teknolojiyi daha etkin kullanması ile açıklanmıştır. Bu tespite ise; finans departmanında yapılacak olan bir bütçe planlaması için gerekli çalışmalar; Y jenerasyonu tarafından Microsoft Excel programında bir makro aracılığıyla kolaylıkla gerçekleştirilebilirken, X veya Baby-Boomer jenerasyonu bu planlamaya yine Microsoft Excel programında fakat daha temel çözümlerle yaklaşabileceği örneği verilmiştir. Bununla birlikte; analizde kıdem aralığı veya yaş aralığı bağımsız değişkenlerinin tek başlarına performans notu ve liderlik davranışları ortalaması bağımlı değişkenleri üzerinde anlamlı bir etkilerinin çıkmaması, jenerasyon farkı dışında başka etkenlerin de bu modele etkisinin olabileceğini gösterdiğinin altı çizilmiştir. Bağımlı değişkenler ile bağımsız değişkenler arasında direkt olarak anlamlı bir etkileşimin çıkmaması, performans değerlendirmenin pratikte ortalama odaklı olması ve liderlik davranışlarının daha çok yönetici ve yönetici adaylarına yönelik olması ile de bağdaştırılmıştır. Son olarak, çalışmanın hangi alanlara hizmet edebileceği ve bundan sonraki hangi çalışmalara referans olabileceği açıklanmıştır. Bunun yanı sıra, çalışmanın olgunlaştırılması için önerilerde bulunulmuştur. Bu önerilerden ilki; çalışmada kullanılan demografik faktörlere ek olarak medeni hal, yabancı dil bilgisi, milliyet, meslek, bilgisayar kullanım seviyesi gibi demografik faktörlerin de analiz kapsamına dâhil edilmesidir. Bir başka öneri ise, çalışmaya farklı yılların bilgilerinin eklenmesi ve böylece dönemler arasındaki farklılıkların gözlemlenmesidir. Bunlarla beraber bir diğer öneri de; bu çalışmanın departman bazında özelleştirilip, ortaya çıkan sonuçların departmanlar arasında karşılaştırılmasıdır. Ayrıca; bu analizde yalnızca memur seviyesindeki çalışanlar ele alındığı için çalışmanın bir diğer olası gelişim ayağı, çalışmanın yönetimsel sorumluluğu olan yönetici kademeleri için gerçekleştirilmesi ve elde edilen bulguların karşılaştırılmasıdır. Son olarak; bu çalışmanın geliştirilebilmesi için, farklı sektörlerin verileri aynı bağımsız değişkenler altında incelenerek sektörler arası kıyaslama yapılabilir.
Ağaç bazlı panel endüstrisinde yonga levha atıklarının tersine lojistiği üzerine bir model önerisi
Çevre kirliliği; dünya nüfusu ve tüketimin artması, ekonominin büyümesi gibi faktörlerle orantılı olarak artış göstermektedir. Çevrenin kirlenmesi ile birlikte kısıtlı olan kaynakların değeri ve sürdürülebilirliği daha fazla önem arz etmektedir. Yasalar tarafından getirilen zorunluluklar, teknolojik yenilikler, ekonomik bir takım sebepler, toplumun farkındalığı, bilinçli tüketiciler, pazardaki rekabet; şirketlerin ve araştırmacıların kaynak kullanımının verimliliği, geri dönüşüm konularında çalışma yapmalarına ivme kazandırmıştır. Üretim ve üretim sonrası açılarından bakıldığında üretilen ürünlerin müşteriye ulaştırılmasından sonra sona eren zincirin döngü haline getirilmesi hem potansiyel kirliğin önüne geçilmesini sağlayacak hem de kullanılan kaynakların üzerindeki baskıyı azaltacaktır. Tersine lojistik, kullanım ömrünün sonuna gelmiş ürünlerinin tamamının imha edilmesinin önüne geçerek tekrar sisteme dâhil edilmesini sağlamaktadır, böylece çevre kirliliğinin azalması sağlanarak sürdürülebilir gelişmenin bir parçasını oluşturur. Kapalı döngü tedarik zinciri ise üretilen ürünlerin müşterilerden geri kazanılmasını, kazanılan ürünün tamamının ya da parçalarının değer katılarak tekrar kullanılmasını amaçlayan geliştirilmiş tedarik zinciridir, doğal kaynakların kısıt oluşturduğu üretim koşulları düşünüldüğünde tersine lojistik ve klasik tedarik zinciri yerine kapalı döngü tedarik zinciri tüm sektörlerde değerlendirilmeli ve uygulanabilir olmalıdır. Birçok ülkede elektronik alet ve bataryalar, kimyasal ürünler, ağır metaller, kâğıt, cam, plastik gibi atıkların geri kazanımı için mevzuat ve literatürde yapılmış çalışma bulunmaktadır, ağaç ürünlerinin geri kazanımına dair bir Türkiye'de yönetmelik mevcut değildir. Bununla birlikte ağaç bazlı panel üretiminde fazla literatür çalışması bulunmamaktadır. Yapılan tez çalışmasında tedarik zinciri, tedarik zinciri yönetimi, lojistik, tersine lojistik, kapalı döngü tedarik zinciri, karbon emisyonu incelenerek ağaç bazlı panel endüstrisinde tersine lojistik konusu ele alınmış, gerçek bir uygulama incelenmiş ve yıllık toplanacak atıkların maksimize edilmesini amaçlayan doğrusal tamsayılı bir model kurulmuştur. Bu amaçla atıkların toplanacağı potansiyel şehirler belirlenerek 5 yıllık bir periyot ele alınmıştır. 5 yıllık geri toplanacak atık miktarı, lojistik, geri dönüşüm maliyetleri ile bütçe kısıtı altında; üretim, lojistik emisyonu ve aynı miktarın hammadde olarak tedarik edilmemesinden doğan emisyon tasarrufu ile emisyon kısıtı altında ençoklanmaya çalışılmıştır. Yıllık üretimin %1'i, mevcut kısıtlarla anlamlı bir sonuç vermiştir, yıllık üretimin %2'si %5 ve %10'unun geri dönüştürülebilmesi amacıyla bütçe kısıtı gevşetilerek duyarlılık analizi yapılmıştır. İlaveten bütçe, %2, %5 ve %10 kısıtını da sağlayacak şekilde arttırılarak kazanılan atık miktarının üzerindeki etkisi gözlemlenmiş, elde edilen sonuçlar paylaşılmıştır.
Eğitimsel veri madenciliği ve bir uygulaması
Büyük veri kümeleri içinde saklı desenlerin belirlenmesiyle, anlamlı bilgi keşfini amaçlayan ve birçok alanda uygulaması bulunan veri madenciliği yaklaşımının eğitim alanındaki kullanımı son yılların oldukça ilgi uyandıran konusudur. Dijital dönüşüm ve otomasyonda sağlanan ilerlemeler, daha büyük boyutta ve daha fazla çeşitlilikte veriyi elde etme ve saklama imkanı yaratmıştır. Aynı zamanda, giderek daha iyi sonuçlar verecek şekilde geliştirilen makine öğrenmesi algoritmaları da, elde edilen bu verilerin daha iyi analiz edilmesini mümkün kılmıştır. Veri madenciliği tekniklerinin uygulanmasıyla gerçekleştirilen bu tip analizler, ilgili çalışma alanının paydaşlarına, daha doğru karar vermeleri ve süreç tasarımı konularında yardımcı olmaktadır. Veri madenciliği yaklaşımının eğitim alanındaki uygulamaları konusunda ise, özellikle son 10 yılda bir çok çalışma yapılmıştır. Bu tezin amacı, bilgisayar bilimi, eğitim ve istatistiğin bir kesişimi olan eğitimsel veri madenciliği ve öğrenme analitiği alanlarında yapılan çalışmaları ve uygulamaları inceleyerek, daha etkili bir eğitim ve öğrenim süreci tasarlamak, öğrencilerini daha iyi tanıyarak, onlara kişiselleştirilmiş bir öğrenim deneyimi sunmak ve eğitim süreçlerinin otomasyonu sağlamak isteyen eğitim dünyası paydaşlarına ve eğitim araştırmacılarına fikir vermek ve gelişim alanlarını göstermektir. Bu amaçla, öncelikle eğitimsel veri madenciliği ve öğrenme analitiği konularının araştırma alanlarına değinilmiş, öğrenim yönetim sistemleri, çevrimiçi öğrenim ortamları, kitlesel çevrimiçi açık dersler, veri kaynakları ve veri elde etme yolları tanıtılmış, sonrasında literatür araştırmasıyla bu alanlarda yapılan çalışmalara değinilerek uygulamalar örneklendirilmiştir. Bir sonraki bölümde, özel bir orta okulun öğrencileri üzerinde eğitimsel veri madenciliğinin bir uygulaması yapılmıştır. Bir akademik yıl boyunca okulun bilgi yönetim sisteminde kayıt altına alınan veriler kullanılarak, öğrencilerin 5 ana ders üzerindeki a-, a, b, c ve c+ yetkinlik sınıfları, eğitimsel veri madenciliği araştırmalarında en sık kullanılan 4 farklı algoritmayla tahmin edilmeye çalışılmıştır ve algoritmaların veri ön işleme öncesi ve sonrasında gösterdiği performanslar birbirleriyle karşılaştırılmıştır. Sonuçlar, tahmin edilen sınıf üzerinde 0,1 korelasyon değerinin altında değer veren değişkenlerin modelden çıkartılması yoluyla yapılan veri ön işleme yönteminin tahminleme performanslarını yükselttiğini göstermiştir. Veri ön işleme sonrası nispeten küçük veri setleri üzerinde %75 üzerinde doğruluk performansı gösteren bu veri madenciliği tekniklerinin, çok daha büyük veri setleri üzerinde, farklı eğitimsel veri madenciliği amaçları doğrultusunda göstereceği performans ve elde edilecek sonuçlar, yapılacak olan diğer çalışmalar için umut vaadetmektedir.
İşbirliği platformlarının ve iş akışı uygulamalarının kullanımında etkili olan faktörlerin incelenmesi
Son yıllarda gelişen bilgi ve iletişim teknolojilerinin getirdiği yenilikler sayesinde çalışanların ortak bir fiili ortamda bulunma gerekliliği ortadan kalktığı görülmektedir. Kişisel ve kurumsal internet kullanımının yaygınlaşması ve erişilebilirliğinin artmasıyla metin ve doküman göndermek, görsel ve sesli görüşmek yapmak hiç olmadığı kadar kolaylaşmakta ve yaygınlaşmaktadır. Hem iş süreçlerinin hem de proje bazlı çalışmaların sağladığı olanaklarla katılımcılar ve ortaya konulan çıktılar farklılaşmaktadır. İş süreçlerinin asıl hedefi olan müşterileri beklentileri doğrultusunda değer üretecek faaliyetleri çalışanlar meydana getirmektedir. İş süreçlerinin akışı boyunca her bir organizasyon biriminin çıktısı bir diğer organizasyon birimi için girdi oluşturmakta ve nihai müşterinin öncesinde işletme süreçlerindeki faaliyetler ekseninde çalışanlar müşteri tedarikçi ilişkisini ve tatminini benimsemektedir. Bu yaklaşımın bir sonucu olarak her bir organizasyon biriminin faaliyeti müşterisinin beklentilerini karşılayacak nitelikte olması beklenmektedir. Piyasadaki ürünlerin başarısı kalitesi, ileri tekniklerle üretilmiş olması veya karmaşıklığı ile değil müşteriler tarafından kabul edilmesi ile belirlenebilmektedir. Bir ürünün satın alma tercihinde ürünün kaliteli kabul edilmesi, beklentilerle örtüşmesi, fayda sağlayacağı inancı veya verimlilik elde edileceği beklentisi rol oynamaktadır. Bu etkenlerin yaratılabilmesi için etkin iş süreçlerine ve çalışanlar arasında iyi yönetilebilen iş birliğine ihtiyaç duyulmaktadır. İş birliği ve iş akışı geliştirme platformları ilerleyen zamanlarda şu ankinden daha önemli bir noktaya geleceği öngörülmekte ve bu öngörüye istinaden kullanıcıların ihtiyaçlarının doğru tespit edilmesi gerekmektedir. Yapılan araştırma sonucunda gelecekte kullanılacak iş birliği platformları ve iş akışı geliştirme ortamlarının ihtiyaçları için cevap verebilecek bir zemin hazırlanmaktadır. Bu kapsamda çalışanların bu teknolojiyi kabul etmelerindeki kıstaslar değerlendirilmekte ve ortaya konması amaçlanmaktadır. Araştırmanın katılımcıları ve gösterdikleri demografik özellikler çerçevesinde ilerde yapılacak uygulama geliştirmeleri için yol gösterici ve açıklayıcı bir nitelik taşımaktadır. Yapılan araştırma kapsamında teknolojik yeniliklerin kabulünü açıklamakta daha önceden çok defa çalışmalarda yer almış olan Teknoloji Kabul Modeli kullanılmaktadır. Bu modelin zenginleştirilmesi ve daha farklı faktörleri dahil ederek davranışsal niyetin açıklanması için algılanan fayda ve kullanım kolaylığının yanında çevre, destek algısı ve proje yönetimi dış değişkenleri eklenmektedir. Araştırma beyaz eşya sektör çalışanları arasında anket yoluyla uygulanmakta ve sonuçları istatistiksel analiz programlarıyla değerlendirilmektedir. Yapılan analizler sonucunda algılanan fayda, kullanım kolaylığının yanında çevre, destek algısı ve proje yönetimi değişkenlerinin tamamının davranışsal niyet üzerinde etkisi olduğu görülmektedir. Bu sonuçlar ileriki ürün geliştirmeleri ve araştırmalar için bir temel oluşturmakta olduğu gibi yöneticilerin vereceği kararlarda da belirleyici bir rol oynamaktadır.
Modüler tasarımın müşteri algısı üzerindeki etkisi
Günümüz koşullarında, müşterilerin talep ve ihtiyaçlarının sürekli değişmesine bağlı olarak firmalar arasındaki rekabet de artmıştır. Artan rekabete bağlı olarak firmalar ölçeklerine ve faaliyet gösterdikleri sektörün dinamiklerine göre farklı stratejiler geliştirmektedir. Geliştirilen stratejiler sonucunda da firmalar, yeni uygulamalara ya da mevcut düzende yapılacak çeşitli değişikliklere başvurmaktadır. Güçlü rekabet koşulları altında pazarda uygun bir konum elde edebilmek adına firmaların gösterdiği bütün bu çabalar, karmaşıklığın birçok açıdan artmasına neden olmaktadır. Bu noktada, modülerlik yaklaşımı, karmaşık bir bütünün daha basit ve birbirinden bağımsız parçalar haline getirilmesini sağladığı için artan karmaşıklığı gidermenin bir yolu olarak önerilmektedir. Karmaşıklığı gidermeye ek olarak, hızla gelişen teknolojiye uyum sağlayabilmek, değişen müşteri isteklerini en hızlı şekilde karşılamak, ürünün ya da hizmetin kişiye özel hale getirilebilmesini sağlamak ve bunlarla birlikte, gerektiğinde aynı ürün ya da hizmeti yüksek hacimlerde ve düşük maliyetli bir şekilde sunabilmek amacı ile firmalar tarafından modülerliğe ihtiyaç duyulmaktadır. Özellikle 2000'li yıllardan sonra, sanayi toplumundan hizmet toplumuna doğru gerçekleşen değişim, hızını arttırarak devam etmektedir. Hizmet alanında gerçekleşen bu hızlı değişim, bu alandaki büyümenin de aynı şekilde hızlı olacağını göstermektedir. Hizmet sektöründeki şirketlerin bu şekilde bir büyüme hızına sahip olan sektörde ayakta kalabilmeleri için esnek bir yapıya sahip olup, değişikliklere uyum sağlaması ve bunu da en etkin şekilde yapması gerekmektedir. Bütün bunları başarabilmek adına, modülerlik yaklaşımı uygun bir araçtır. Literatürde genellikle seviye açısından; ürün, süreç ve organizasyon modülerlikleri ele alınmış olsa da; hizmet sektörünün kazandığı önemin artmasıyla birlikte, hizmet modülerliği alanında da çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Konunun öneminin anlaşılmış olmasına rağmen, hizmet sistemlerinde modülerlikle ilgili gerçekleştirilen çalışmaların sayısı oldukça azdır. Bu sebeple, bu tez çalışması modüler hizmetler ve modülerliğin müşteri algısına yansımasını inceleyecek olup, özel sağlık sigortası alanında gerçekleştirilmiştir. Tezde, modülerlik ile rekabet avantajı ve müşteri algısı kavramları arasındaki ilişki incelenmektedir. Bu amaç doğrultusunda yapılan ampirik çalışmada modüler olan hizmet alternatiflerine sahip bir markanın pazardaki konumu, rekabet gücü ve hitap edebildiği pazarın büyüklüğü ile modüler olması arasındaki bağlantı ile birlikte, hizmet alternatiflerinin müşterilerin zihninde edindiği yer ve o hizmet alternatifinin modüler olması arasındaki ilişki ele alınmıştır. Modüler tasarımın ürün çeşitliliğinin artmasına katkıda bulunması, firmalar için farklı müşteri isteklerini karşılayabilme ve dolayısıyla stratejik rekabet avantajının oluşmasını sağlayacaktır. Bu bağlamda tez çalışmasında müşteri odaklılık ve müşteri algısı, rekabet üstünlüğü, stratejik esneklik ve konumlandırma kavramlarına da yer verilmiştir. Modülerlik ile bu kavramlar arasında ilişki olup olmadığına dair ele alınan araştırma soruları aşağıdaki şekildedir: - Müşterilere farklı fonksiyon ve özellikler sunan modüler ürün varyantları (çeşitleri) müşteriler tarafından farklılaşmış ürünler olarak algılanmakta mıdır? - Modüler ürün çeşitliliği belirli bir pazar bölümünde üstün bir konuma ulaşmayı sağlar mı? - Modüler ürün çeşitliliği farklı pazar bölümlerinde rekabet edebilmeyi sağlar mı? İlk iki araştırma sorusu, çalışma sürecinde yapılan analizler sonucu tespit edilen pazar bölümlerinin her ikisi için de incelenmiştir. Önerilen yaklaşımda, deneysel metotla, hipotetik yani varsayımsal olarak üretilen hizmet seçenekleri, yatarak tedavi, ayakta tedavi, sağlıklı yaşam desteği, diş ve göz modülleri olmak üzere toplam beş modülden oluşmaktadır. Yatarak ve ayakta tedavi modüllerinin premium ve standart olmak üzere iki alternatifi bulunmaktadır. Sağlıklı yaşam desteği, diş ve göz modüllerinin ise özel sağlık sigortası paket içeriğinde olması ya da olmaması şeklinde iki alternatif durumu söz konusudur. Dolayısıyla, 32 adet alternatif oluşturulmuştur. Tasarlanan hizmet alternatiflerini, müşterilerin ne şekilde algıladığını inceleyebilmek adına hizmet alternatiflerinin özelliklerini ifade eden değerlendirme ölçütleri; "kapsamlı", "kararında/verimli", "faydalı", "güven hissi/değerlilik hissi veren", "yaratıcılık/farklılık", "pahalılık, "sağlığı destekleyici", "güncel/trend" olacak şekilde belirlenmiştir. Araştırma sorularını yanıtlamaya yönelik geliştirilen yaklaşımda veri toplama yöntemi olarak anket metodu kullanılmıştır. Korelasyon katsayısı, markaların rekabet alanı, ideal ürünve markaların rekabet gücü göstergeleri aracılığıyla araştırma soruları değerlendirmeye alınmıştır. 214 kişi tarafından cevaplandırılan anketin 145 adedi geçerli bulunmuştur ve analize dahil edilebilmiştir. Bu doğrultuda, araştırma sorularını farklı pazar bölümlerinde de irdeleyebilmek amacıyla anket katılımcıları bölümlendirilmiştir. Pazar bölümlendirmesinin yapılabilmesi için MS Excel XLSTAT eklentisi aracılığıyla, hiyerarşik kümeleme yöntemlerinden Ward kümeleme yöntemi ile uzaklık ölçüsü olarak öklid uzaklığı kullanılarak kümeleme analizi yapılmıştır. Analiz sonucunda oluşan üç kümeden ilk kümedeki katılımcı sayısı oldukça düşük olduğu için bu küme ihmal edilmiş ve kalan iki pazar bölümü ile uygulamaya devam edilmiştir. Elde edilen pazar bölümleri üzerinden veri analizi yapılabilmesi için çok değişkenli istatistiksel teknikler değerlendirmeye alınmış olup, çok yönlü uygunluk analizinin kullanılmasına karar verilmiştir. Her iki pazar bölümü için de müşteriler tarafından en çok tercih edilen ideal hizmetler ve frekansları belirlenmiştir. Uygunluk analizi sonucunda elde edilen grafik aracılığıyla, ürünlerin birbirine ve ideal hizmetlere göre olan konumu ile rekabet alanları tespit edilmiştir. Analizler aşamasında kullanılan Mantel testi sonucuna göre; ilk araştırma sorusu olan müşterilere farklı fonksiyon ve özellikler sunan modüler ürün varyantları (çeşitleri) ile müşteriler tarafından farklılaşmış ürünler olarak algılanması arasında bir ilişki olduğu ancak bu ilişki seviyesinin %10 gibi oldukça düşük bir seviyede olduğu tespit edilmiştir. Piyasada özel sağlık sigortası sektöründe faaliyet gösteren firmalardan; Acıbadem, Allianz, Anadolu, Groupama, Güneş ve Mapfre özel sağlık sigortası firmaları için de ayrıca inceleme yapılmıştır. Markaların rekabet gücü, hitap edebildiği pazarın büyüklüğü ve müşteriler tarafından en çok tercih edilen ideal ürün alternatifine göre konumu detaylı bir şekilde araştırılmıştır. Sonuç olarak, Allianz markası her iki pazar bölümünde de rekabet gücü en yüksek, hitap edebildiği pazar büyüklüğü en geniş ve her iki pazar bölümünde de müşteriler tarafından en çok tercih edilen hizmet seçeneklerine sahip olan tek ve en rekebetçi marka olarak belirlenmiştir. Modüler ürün çeşitlerinin piyasada üstün bir konuma ulaşması gerektiğini ifade eden ikinci araştırma sorusu da Allianz markası ile ilgili elde edilen sonuçlarla doğrulansa da, pazarda daha az modüler hizmet setine sahip olan Groupama ve Güneş Sigorta' nın da konumsal olarak avantajlı olduğu görülmektedir. Groupama ve Güneş Sigorta tamamen belirli bir pazar bölümünün tercihlerine odaklanırken, modüler ürün setine sahip olan Allianz markası farklı pazar bölümlerinin tercihlerini yansıtmaktadır ve birçok pazar bölümüne hitap etmektedir. Modülerliğin çeşitliliğe ek olarak maliyetleri düşürme, stratejik esneklik sağlama, müşterilerin taleplerini daha hızlı karşılama gibi daha farklı getirilerinin olması, firmalar açısından rekabet avantajının tek kaynağının hizmet tasarımı olmadığı anlaşılmıştır. Elde edilen bu sonuç da literatürdeki bulguları desteklemektedir. Son olarak, modüler ürün çeşitliliğinin farklı pazar bölümlerinde rekabet edebilmeyi sağlayıp sağlamadığını sorgulayan son araştırma sorusu da markaların rekabet gücü karşılaştırıldığında, Allianz markası ile ilgili elde edilen sonuçlarla doğrulanmıştır. Ancak, pazarda daha az modüler hizmet setine sahip olan Groupama ve Güneş Sigorta' nın rekabet gücünün de Allianz markasına en yakın değere sahip olması sebebiyle kısmen doğrulanabilmiştir.
Küçük organize sanayi bölgesinde hibrit enerji tesisi ve batarya kullanım önerisi
Enerji kullanımının her geçen gün arttığı günümüzde, enerjiye olan ihtiyaç daha çok belirgin hale gelmiştir. Bu ihtiyaç ülkeler arasındaki rekabeti arttırmış ve bu rekabet enerji ürünlerinin fiyatlarını da etkilemektedir. Şu anda en çok kullanılan enerji kaynakları kıt kaynaklardır. Dünya'da kıt kaynakların tüketim alanları oldukça fazladır ve bu kaynaklara son yıllarda kullanım ömürleri biçilmiştir. Ayrıca bu kaynakların çevrede oluşturduğu zararlar oldukça fazladır. Bu gibi nedenlerle ülkeler ve uluslararası firmalar çalışmalarını ve enerji kullanımlarını başka arayışlara yönlendirmişlerdir. Bu arayışlardan en önemlisi sürdürülebilir bir enerji alanı olan yenilenebilir enerji kaynakları gelmektedir. Bu çalışmalarda en yaygın kullanılan ve en önemli olanları güneş, rüzgâr, hidroelektriktir. Bunların dışında Türkiye'de pek yaygın olmasa da biyokütle atıklarından enerji eldesi gelmektedir. Bu enerji kaynakları sürdürülebilirdir ve Türkiye'nin bu enerji alanlarındaki potansiyeli oldukça fazladır. Türkiye'de genellikle yenilenebilir enerji denildiğinde akla rüzgâr ve güneş enerjisi gelmektedir. Bunlara ek olarak, biyokütle enerjisini de eklemek mümkündür. Zira biyokütle enerjisi rüzgâr veya güneş gibi doğa olaylarına bağlı değişiklik gösteren bir süreç değildir. Bu nedenle sürekli bir enerji kaynağı elde edilebilir. Bu çalışmada, Türkiye'de referans olarak seçilen Çankırı ilinin Şabanözü ilçesindeki evsel, hayvansal ve bitkisel atıklardan oluşan potansiyelin belirlenerek enerji üretmesi planlanan enerji santralinin potansiyelinin hesaplanması yapılmıştır. Biyokütleye ek olarak, ülkedeki teşvik ve yardımları en iyi şekilde kullanarak rüzgâr ve güneş enerji santrallerinden eklenmesiyle birlikte bir hibrit yenilenebilir enerji tesisinin planlanması yapılmıştır. Güneş ve rüzgâr için bölgenin potansiyeli hesaplanmış ve bu potansiyele göre saatlik güç çıktıları belirlenmiştir. Buradaki enerji üretimini gene aynı ilçede bulunan Şabanözü Organize Sanayi'nin elektrik enerjisi talebini karşılaması düşünülmektedir. Bölgenin genellikle kırsal alan olması nedeniyle evsel elektrik ihtiyacı, sanayi bölgesine nazaran oldukça azdır. Şabanözü'nün bulunduğu bölgeye yakın bir yerde kurulacak olan ve bölgenin potansiyeli ile birlikte yatırım teşviklerini de göz önünde bulundurarak 2,5 MWh gücünde biyogaz, 1 MWh gücünde güneş ve 1 MWh gücünde rüzgâr enerji santralinin bulunduğu varsayımı kullanılmıştır. Şabanözü Organize Sanayi'nin elektrik talebindeki dalgalanmalara cevap vermek ve enerji çıktısını sürekli kılabilmek için sisteme ek olarak enerji depolama sistemi eklenmesi için de çalışma yapılmıştır. Bunun için bir MIP model oluşturulmuş ve bu model MATLAB programı kullanılarak sınanmıştır. Çeşitli senaryolara göre oluşturulan modelin batarya miktarı çıktıları elde edilmiş ve oluşacak yıllık maliyetler belirlenmiştir. Burada toplamda 3 senaryo planlanmıştır. Bu senaryoların ilkinde, herhangi bir güç kısıtının ve batarya şarj veya deşarj durumunun olmadığı zamanki durum planlanmıştır. İkinci senaryoda ise modele güç kısıtı eklenmiştir. Üçünde senaryoda ise hem güç kısıtının hem de batarya şarj ve deşarj kısıtının eklenmesi durumundaki model kullanılmıştır. Bu 3 senaryo ile çalıştırılan modelin depolama birimi miktarı çıktıları ve maliyetleri modelden çıktı olarak istenmiştir. Sonuç kısmında ilk senaryonun diğerlerine nazaran daha düşük sonuç verdiği görülmüştür. Ancak bu senaryodaki kapasite kısıtı eksikliği büyük bir problemdir. Diğer iki senaryoda ise ilk senaryodan daha yüksek ve birbiriyle aynı sonuçlar çıkmıştır. Bu duruma neden olarak ise sistemin şarj ve deşarj durumuna geçeceği zamanların neredeyse öngörülebilir olmasının yattığı düşünülmektedir. Maliyetlerin ve miktarların belirlenmesinin ardından modelin eksiklerinden bahsedilmiş ve ileride modeli daha gerçekçi kılmak için stokastik modeler, sezgisel çalışmalar veya yapay zekânın eklenmesinin faydalı olacağı ön görülmüştür.
Müşteri analitiği ve öneri sistemleri uygulaması
Modern dünyadaki rekabetçi pazar ve dalgalı ekonomiler, müşterileri uzun vadede karlı olarak yönetmenin zaruri bir ihtiyaç olduğunu ortaya çıkarmıştır. Müşteri İlişkileri Yönetimi, bir firmanın stratejik olarak en karlı şekilde hizmet edebileceği müşterileri seçmesi ve söz konusu müşteriler ile firma arasındaki etkileşimi şekillendirmesidir. Burada asıl amaç, müşterilerin mevcut ve gelecek değerini firma için optimize etmektir. Günümüzde Müşteri İlişkileri Yönetimi, modern ekonomi için vazgeçilemez bir strateji, taktikler kümesi ve teknolojiyi ifade eder. Çalışmanın başında değişik kaynakların müşterilere farklı olarak tahsis edilmesini temel alan Müşteri Değer Yönetimi incelenmiştir. Farklı kaynak aktarımının temeli, müşterinin firma için ekonomik değeridir. Bundan dolayı, bir firma müşteri yönetimine geçmeden önce her bir müşterinin firmaya ne kadar değer kattığı hesaplanmalıdır. Bunun için kullanılan yöntemlerin bazıları basit hesaplamaları temel alır, bazıları ise matematiksel teknikleri gerektirir. Çalışmada pazar payı, satış büyümesi gibi metriklerin yanı sıra cüzdan büyüklüğü, müşteri yaşam boyu değeri, RFM metodu gibi metrikler örneklerle incelenmiştir. Daha sonra Müşteri Değer Yönetiminin en önemli hedeflerinden biri olan, mevcut müşterileri değerlerine göre profilleyip, bu veriler doğrultusunda benzer müşteriler bularak elde etmek amacıyla yapılan Pazarlama Kampanyalarının nasıl yapılması gerektiği adım adım irdelenmiştir. Kampanya Yönetimi ardından, firmaların müşterileri ve satın alma davranışlarını daha iyi anlamasını sağlayarak, birbiriyle ilişkili ürünleri keşfetmesine, birbiriyle ilişkili ürünlere dayalı müşteri yanıtının olasılığını tahmin etmesine ve pazarlama ve satış işlemlerini optimize etmesine olanak tanıyan Öneri Sistemleri incelenmiştir. Öneri Sistemleri çalışmaları sonucu yapılabilecek pazarlama ve satış işlemleri arasında; •İlişkili ürünlerden satın almayan müşterilere ürün önerisi yapmak ya da indirimli set halinde ilişkili ürünleri sunarak satış hacmi artırmak, •Önerilen ürünleri yüksek doğruluk oranıyla yaparak müşteri memnuniyeti sağlamak, •Perakende mağaza yöneticisinin ilişkili ürünler bazında stok kontrolü yapmasını sağlamak, •Mağaza ürün yerleşiminde ilişkili ürünler göz önünde bulundurularak tasarım yapmak vb. sayılabilir. Bu amaçla çalışmada, UCI Machine Learning Repository'den alınan, İngiltere merkezli bir e-ticaret şirketinin 01/12/2010 ve 09/12/2011 tarihleri arasında gerçekleşen 541.910 adet işlemi içeren veri seti ile açık kaynaklı Knime Platformu'nda Ortaklık Kuralları oluşturulmuştur. Oluşturulan Ortaklık Kuralları sonucunda, firmanın hangi ürünlerden kimlere öneri yapabileceği, promosyonlu veya promosyonsuz ürün seti tasarlanabileceği, ilişkili ürün gamında yeni ürün tasarım fırsatlarının neler olabileceği ve stok kontrolünde hangi ürünleri göz önünde bulundurması gerektiği gibi sonuçlara ulaşılmıştır. Çalışmanın ikinci kısmında söz konusu veri setine, gelecek müşteri davranışlarını daha iyi tahmin etmek ve hedef müşterileri daha iyi belirlemek için RFM analizi yapılmıştır. RFM analizi yapılan 36 farklı segmentteki müşteri için Ortaklık Kuralları hesaplanmış ve incelenmiştir. Böylece segment bazında daha yüksek müşteri memnuniyeti ve daha çok çapraz satış ile sonuçlanacak, ürün öneri kural setleri oluşturulmuştur. RFM analizi sonrası oluşturulan müşteri segmentlerinde hesaplanan Ortaklık Kuralları'nın firma hedefleri doğrultusunda daha odaklı kampanya performansı sağlayacağı düşünülmektedir. Daha doğru sonuçlara ulaşabilmek için, müşterilerin demografik bilgilerinin de eklenerek Ortaklık Kuralları oluşturulması tavsiye edilmektedir. Böylece yöneticiler, daha doğru ve daha güçlü kurallar kullanarak, doğru müşteri segmentlerine daha hedefli ve etkili kampanyalar hazırlayabilir.
Yenilenebilir enerji planlaması için bütünleşik çok amaçlı bir karar modeli önerisi
Hızla artan enerji ihtiyacının, sınırlı rezervleri bulunan fosil kaynaklı yakıtlarla karşılanması her geçen gün güçleşmekte ve enerjide sürdürülebilirliği engellemektedir. Fosil kaynakların kısıtlı doğası, maliyetli yapısı, dışa bağımlılığı artırması ve sera gazı etkisi gibi birtakım dezavantajları yüzünden yenilenebilir enerji kaynaklarına olan farkındalık artmıştır. Sürdürülebilir bir enerji planlaması için yenilenebilir enerji kaynaklarına ihtiyaç vardır. Yenilenebilir enerji kaynakları yerli kaynak olmaları, enerjide arz güvenliğini sağlamaları, çevresel kaygıları azaltmaları ve Kyoto Protokolü gibi uluslararası anlaşmalara uyum sağlanması bakımından ülkelerin enerji politikalarında büyük bir öneme sahiptir. Uluslararası Enerji Ajansı'na (IEA – "International Energy Agency") göre 2020 yılında dünyada tüketilen enerjinin dörtte biri yenilebilir enerji kaynaklarından sağlanacaktır. Artan enerji ihtiyacının uzun vadeli enerji politikaları gereği yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlanması planlanmaktadır. Türkiye'de elektrik tüketimi nüfus, sanayileşme ve gelir seviyesine bağlı olarak sürekli artış göstermektedir. Yapılan tahminlere göre, Türkiye elektrik enerjisi tüketimi on beş yıldan daha kısa bir süre içinde yaklaşık iki kat artacağı öngörülmektedir. Bu yüzden, alternatif enerji politikalarının geliştirilmesine, doğru ve güvenilir talep tahmin çalışmalarının yapılmasına ve uzun vadeli yatırım planlarının oluşturulmasına ihtiyaç vardır. Türkiye yenilenebilir enerji potansiyeli yüksek olan bir ülkedir, elverişli iklim koşulları sürdürülebilir ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yatırım yapılmasını kolaylaştırmaktadır. Yerli ve çeşitli türde mevcut olan yenilenebilir enerji kaynak potansiyelinin etkin biçimde değerlendirilmesi Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı'nın yayınladığı enerji stratejileri arasındadır ve mevcut enerji planlaması bu doğrultuda gerçekleşmektedir. Enerji planlama, enerjinin üretilmesi, iletilmesi, dağıtılması gibi çeşitli süreçleri kapsayan farklı paydaşların amaçlarını aynı anda iyileştirmeye çalışan karmaşık bir yapıya sahiptir. Böyle karmaşık ve çok boyutlu enerji problemleriyle başa çıkmak güçtür. Enerji planlamasında, enerji sektöründeki politika yapıcılar (karar vericiler, yöneticiler) etkin bir enerji arz zinciri mekanizması oluştururken tüm faydaları ve kayıpları dengelemelidir. Çok amaçlı karar verme yaklaşımları, çelişen amaçlar arasında denge kurulmasına olanak tanır. Bu çalışmada, çok amaçlı karar verme yaklaşımları kullanılarak bir yenilenebilir enerji yatırım planlama modeli önerilmektedir. Önerilen bütünleşik çok amaçlı karar verme modeli uzun vadeli sürdürülebilir enerji hedefleri doğrultusunda toplam elektrik üretim maliyeti, elektrik üretim-tüketim bölgeleri arasındaki mesafe, yenilenebilir enerji kaynak potansiyeli, sosyal-çevresel etki faktörü ve kaçınılan karbon emisyonu gibi çelişen birçok amacı iyileştirmeye çalışmaktadır. Çalışmada mevcut yenilebilir enerji kaynak potansiyelinden maksimum seviyede yararlanılması ve atıl kaynakların değerlendirilerek ülke ekonomisine kazandırılması beklenmektedir. Geliştirilen model, yenilenebilir enerji kaynaklarını teknik, ekonomik, sosyal ve çevresel perspektiften değerlendirerek yirmi bir elektrik dağıtım bölgesine sahip Türkiye örneği üzerinde bir kaynak optimizasyonu oluşturmaktadır. Literatürde enerji planlama çalışmalarının çoğunda fosil enerji kaynaklarının veya fosil ve yenilenebilir enerji kaynaklarının birlikte değerlendirildiği gözlenmektedir. Yalnız yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelik çalışmalar son yıllarda artış gösterse de sınırlı sayıdadır ve çalışmaların çoğunlukla Türkiye dışındaki ülkeler için ele alındığı görülmektedir. Dolayısıyla sunulan çalışmalarda enerji planlama modelleri o ülkenin kendi karakteristik özelliklerine, yerel kaynaklarına, bölge halkının istihdam oranına ve yenilenebilir enerjiye gösterdikleri reaksiyona (sosyal kabul faktörü) göre değişiklik göstermektedir. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde enerji piyasası yeni şekillendiğinden enerji verilerine ulaşmak kolay değildir. Enerjiyle ilgili farklı kaynaklardan toplanan verilerin sistematik bir yaklaşımla değerlendirilip analiz edilmesi çalışmanın bir diğer katkısı olarak sunulabilir. Çalışmada öncelikle, Türkiye enerji sektörü değerlendirilerek alternatif enerji stratejileri oluşturulmuştur. Buna göre yenilenebilir enerji kaynaklarının enerji arzı içindeki payının arttırılması önemli bir strateji olarak ortaya çıkmıştır. Ardından Türkiye'nin 2023 yılında (kısa dönem), 2030 yılında (orta dönem) ve 2050 yılında (uzun dönem) ortaya çıkacak elektrik ihtiyacı geleneksel yaklaşımlar, yapay zeka yöntemleri ve hibrid yaklaşımlarla tahmin edilmiştir. Tahmin doğruluğu bakımından yöntemler karşılaştırıldığında probleme özgü geliştirilen hibrid Holt-Winters-Genetik algoritma yöntemi ve başarılı bir makine öğrenme yöntemi olan destek vektör regresyonu ile yapılan tahminlerin daha iyi sonuç verdiği gözlenmiştir. Buna göre elde edilen bölge talep bilgileri geliştirilen matematiksel modelde kullanılmıştır. Bu çalışmada yer alan kriterlerin belirlenmesi ve alternatiflerin değerlendirilmesi enerji sektörünün önde gelen kurum ve kuruluş yetkilileriyle yapılan görüşmeler neticesinde belirlenmiştir. Daha sonra sosyal-çevresel etki faktörü kararsız bulanık TOPSIS yöntemi ile değerlendirilmiştir. Bulanık küme yaklaşımı kesin olmayan ve kısıtlı veri kümesinde, dilsel terimlerle değerlendirmede başarılı sonuçlar sağladığı için tercih edilmiştir. Ele alınan çok amaçlı modelde belirlenen amaçların önem derecesi modelin çözümünde önemli bir etkiye sahiptir. Amaçların önem dereceleri Analitik Hiyerarşi Süreci yöntemiyle hesaplanmıştır. Geliştirilen çok amaçlı karma tam sayılı doğrusal programlama modeli uzlaşık programlama yöntemi kullanılarak GAMS'in CPLEX çözücüsü ile çözülmüştür. Model tutarlılığı ve sonuçların sağlamlığı (gürbüzlüğü) duyarlılık analizi ve senaryo analizleri ile test edilmiş ve modelin başarılı sonuçlar verdiği gözlenmiştir. Mevcut çalışmalar incelediğinde, talep tahmini, bulanık yaklaşımlar ve çok kriterli/çok amaçlı karar verme yaklaşımlarını bütünleşik bir yapı ile birleştiren, ülke düzeyinde sürdürülebilirlik hedeflerine ulaşmak için geliştirilmiş bir yenilenebilir enerji yatırım planlama modeline rastlanmamıştır. Önerilen çok amaçlı karar verme yaklaşımında, ülkenin mevcut gereksinimleri dikkate alınarak bir yenilenebilir enerji kaynak optimizasyonu sağlanmaktadır. Çalışmanın bilimsel yöntemlere dayanan çok aşamalı deterministik yapısı sayesinde, bu alanda çalışacak araştırmacılara ve politika yapıcılara yol göstermesi beklenmektedir.
Modeling Turkey's solar energy potential under different conditions
Fossil-based energy sources are presented as primary energy supply in response to rising energy demand with increased population and industrialization. Carbon dioxide and harmful gases that are emitted to the environment in the energy conversion process of fossil energy sources accumulate in the atmosphere and cause the greenhouse effect. The greenhouse gases that cause global warming and climate changes reveal environmental, social and economic promises on a global scale. The world is turning to environmentally friendly renewable energy sources (hydro, wind, sun, geothermal, tidal, biomass) to eliminate the problems of fossil-based energy sources. The sun, which is the main source of the energies on earth (except tidal, nuclear, geothermal), is the most important renewable energy source. Solar energy systems require high-tech infrastructure and equipment, while simple and high-tech methods are used to obtain heat and electricity from the sun. The high initial investment cost is the main disadvantage of solar energy systems and also prevents price competition with other energy systems. The competition conditions in the energy sector make it necessary for the solar energy systems to make the right decisions in the installation process. The correct identification and assessment of environmental, social, economic and technical conditions are required to make the right decisions. Experts that contribute to our work takes place in the energy sector, and academic and causal relationships between identified factors were evaluated taking into consideration Turkey and global conditions. In this study, Turkey's solar energy potential is modeled in different conditions to help decision makers in decision making processes. Factors affecting the production of renewable energies are defined, and the effects of wind and solar energy production are modeled with the Hesitant Cognitive Map. Many factors influence the energy sector, and these factors contain uncertainty in a dynamic feature, it is appropriate to develop modeling and calculations by fuzzy logic. Literature and expert opinions determined factors affecting the production and use of solar energy, and fuzzy cognitive maps modeled causal relationships between these factors. Models operated with different initial state scenarios are evaluated on the steady-state values and process movements of the factors. As the initial study results show the significant effects of economic factors in the generation of solar energy, the study of the factors affecting the solar energy price has been defined as a new study title. Similarly, factors affecting the price of solar energy were determined by literature and expert opinions, and causal relationships between factors were evaluated linguistically based on the knowledge and experience of the experts. These studies provide information to decision-makers about the factors and the interactions of factors with each other in the solar energy plant installation and pricing decision-making process. In the last study of the thesis, the economic analysis of the solar power plant was examined using life cycle cost and leveled cost of electricity methods. Pythagorean fuzzy clusters are referenced to incorporate the uncertainties contained in methods based on temporal effects into calculations. The values obtained from Pythagorean based LCC and LCOE calculations give information about the validity of the installation of solar energy systems and compare the solar energy system with other energy systems.
Kurumsal sosyal sorumluluk kapsamındaki çalışma koşullarına ilişkin algının çalışan bağlılığına etkisi
Bu çalışmada, kurumsal sosyal sorumluluk kapsamında işletmelerde oluşan çalışma koşullarına ilişkin algının örgütsel bağlılık etkisi incelenmiştir. İşletmelerdeki kurumsal sosyal sorumluluk koşulları müşteriler tarafından talep edilen denetimler aracılığıyla değerlendirilir. Bu denetimlerde temel olarak iş sağlığı ve güvenliği, çalışma saatleri, ödemeler, ek hizmetler, yönetici davranışları ve çevre koşulları değerlendirilir. Çalışmada kullanılan veriler denetimlerin Türkiye'de en çok tekstil sektöründe gerçekleştirilmesi sebebiyle tekstil sektörü çalışanlarından anket yoluyla alınmıştır. Örgütsel bağlılık üçe ayrılmaktadır. Duygusal bağlılık, devam bağlılığı ve normatif bağlılık. Bu çalışma sayesinde işletmelerin kurumsal sosyal sorumluluk kapsamında nelere dikkat etmesi durumunda işletmedeki çalışanların işletmelerine hissettikleri örgütsel bağlılığın artacağını ortaya koyacaktır.
İntermodal yük taşımacılığında mod seçim kararının konjoint analizi ile modellenmesi
Tedarik zinciri yönetimi tüm taşımacılık ve ulaştırma faaliyetlerinin planlamasını ve yönetilmesini anlatır. Ayrıca müşteriler, tedarikçiler, göndericiler arasındaki koordinasyonu sağlar. Ürün/hizmet sağlayıcı ile müşteri arasındaki arz ve talebi dengeler. Tedarik zincirinin en önemli amacı doğru zamanda, doğru ürünü, doğru yere teslim etmektir. Bu amaca ulaşırken de en düşük maliyet olanağını göz önünde bulundurmalıdır. Lojistik faaliyetlerin önemi, son zamanlarda daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmaya başlamıştır. Tedarik zinciri lojistiği; malzemelerin, parçaların tedarikçiden üretim veya montaj fabrikalarına, depolara veya perakende satış mağazalarına akışı ve bu akışın düzenlenmesi üzerine yoğunlaşır. Lojistiğin ana ulaştırma türleri demiryolu, karayolu, suyolu, havayolu ve boru taşımacılığı olarak kabul edilir. Taşımacılık modu belirlenirken hızlı, güvenilir, ucuz ve verimli olması gibi etkenler dikkate alınmaktadır. Mod seçimini etkileyen bir çok kriter olabilir. Bu kriterler taşınacak üründen ürüne, şehirden şehire, ülkeden ülkeye değişmektedir. İntermodal taşımacılık, yükün bir yerden diğer yere ulaştırılırken başlangıçtaki ulaşım türünden diğer ulaşım türlerine aktarma aşamasında ürünün kendisinin elleçlenmeden standart yükleme birimi olan konteyner, hareketli kasa, treyler vb kullanarak taşınmasıdır. Ürünün iki ya da daha fazla ulaşım türü ile taşınması gerekir. Son 30 yıl içinde dünya çapında birçok ticari operasyonun daha küresel hale geldiği göz önünde bulundurulduğunda, uzun mesafeli taşıma ihtiyaçları nedeniyle tek bir taşıma modunun kullanılması yeterli olmamaktadır. Farklı taşıma araçları ile mal ve malzemelerin taşınmasını ve depo/terminal içi operasyonları kolaylaştıran standart yük taşıma kaplarının (örn. konteyner) kullanımı yaygınlaşmıştır. İntermodalite, bütün modların birbirine entegre olmasını ve modların verimli kullanılmasını amaçlar. Bu sayede verimliliğin arttırılması hedeflenir. İntermodal taşımanın tercih edilmesi ile ilgili kriterlerin belirlenmesi ve hangi modların seçilmesi gerektiği konusu intermodal taşımacılık ortaya çıktığından beri üzerine çokça çalışılan bir konu olmuştur. Bu tezin amacı da İntermodal taşımacılıktaki mod seçimini etkileyen kriterlerin önem derecelerinin belirlenmesidir. Tezin amacı doğrultusunda literatürde mod seçimi ve kriterlerin nasıl belirlendiğini kapsayan araştırmalar incelenmiştir. İncelenen çalışmalarda sıklıkla karar destekleyici sistemleri ve yöntemleri, tam sayılı programlama ve anket çalışmalarına rastlanmıştır. Mod seçimi kararı genelde zaman ve maliyetin en iyilenmesini amaçlar. Amaç en uygun mod kombinasyonunun seçilmesi ve kullanılmasıdır. Bu arada tarafların istekleri ve görüşleri de önemsenmelidir. Tüm bunların yanısıra başka hangi kriterlerin mod seçimine etki ettiğinin belirlenmesi önemlidir. çok modlu taşımacılığın kullanımının artması ile taşıma kararını etkileyen kriterleri tanımlamak ve önceliklendirmek hem göndericiyi hem de taşıyıcıyı avantajlı duruma getirir. Literatürde bu konuyla ilgili yapılan çalışmalarda belirtilen kriterler genel olarak benzer olmakla birlite çalışmaların amaçları seçilen kriterleri etkilemiştir. Literatür taraması sonucu listelenen kriterler sektörden uzmanlar ile de görüşülerek 6 kritere düşürülmüştür. Bunlar; Taşıma Maliyeti, Taşıma Modu, Taşıma Süresi, Karbondioksit Salınımı, Firmanın Güvenilirliği ile Zarar ve Kayıplardır. Yapılacak çalışmayla bu kriterlerin önem dereceleri saptanmak istenmiştir. Literatürde intermodal taşımacılık kararını etkileyen kriterlerin önem derecelerinin belirlenmesi için birçok çalışma yapılmıştır. Karar destek analizleri ile yapılan çalışmalar yoğunluktadır. Sistem içindeki elemanların (gönderici ve taşıyıcıların) görüşleri önemsendiği için bir anket çalışması yapılması gerektiği vurgulanmaktadır. Bu çalışmanın konusunu oluşturan karar, seçim bazlı olduğu için yöntem olarak Konjoint Analiz kullanılmasına karar verilmiştir. Konjoint analizi, ürün özelliklerine yönelik tercihleri ölçmek, ürün özelliklerinde ve fiyatta meydana gelen değişikliklerin ürün veya hizmete olan talebi nasıl etkilediğini öğrenmek ve pazara sunulması halinde bir ürünün olası kabulünü tahmin etmek için kullanılan nicel bir araştırma tekniğidir. Amaç, toplam değerlendirmeyi, herbir kriter düzeyine veya kriter düzeylerinin birleşimine göre hesaplanabilen bileşen puanlarına ayırmaktır. Teori, hem değerlendirme puanı (bağımlı değişken) hem de her kriter düzeyi (bağımsız değişkenler) ve önceden belirlenmiş bir bileşim kuralı için önem derecelerinin mevcut olduğu koşullarla ilgilidir. Konjoint analizinde değerlendiriciye sunulan ürün profillerini göstermenin farklı yolları vardır. Bugün kullanılan en sık kullanılan teknik, değerlendiricilere bir kerede birden çok ürün konseptini göstererek aralarından hangi tercih edeceğinin sorgulandığı, Seçim Bazlı Konjoint (Choice Based Conjoint – CBC) 'dir. Toplanan verilerin analizi aşamasında kullanılan yöntemlerin ortak yönü, tüm seçeneklerin değerlendirilen seçim verilerinden hesaplanan ortak bir ölçekte sunulmasıdır. En iyi yöntem, tüm seçeneklerin bir sıralamasını hesaplamaktır. En sık kullanılan yöntemse her bir seçeneğe bir sayısal değerin, yani bir ölçme değerinin atandığı bir aralığın hesaplanmasıdır. Bu çalışmada anket tasarımı ve uygulanması için Sawtooh Software'in (Lighthouse Studio 9.5.3) Seçim Bazlı Konjoint Analiz modülü kullanılmıştır. Anketin hedef kitlesi lojistik şirketlerinin çalışanları ve şirketlerin lojistik bölümü çalışanları olarak belirlenmiştir. Ankete 200'ün üzerinde tam geri dönüş alınmış olup bu sayı analiz için gerekli koşulları sağlamıştır. Sonuçların analizinde hiyerarşik Bayes ve fayda veya kısmi fayda hesapları kullanılmıştır.. Analiz sonucunda kriterler önem derecelerine göre en yüksekten düşüğe güvenilirlik, zarar ve kayıplar, süre, maliyet, karbon emisyonu ve taşıma modu şeklinde sıralanmıştır . Kriterlerin sıralanmasında seçilen ürünün ve gönderici tipinin etkileri gözlemlenmiştir. Bu çalışmada elde edilen sonuçlar lojistik hizmet sağlayıcılara ve göndericilere hizmet tasarımı ve mod seçim kararında ışık tutubilecek niteliktedir.
An interval valued pythagorean fuzzy quality function deployment method and its application to solar photovoltaic technology development
Quality function deployment (QFD) is a focused methodology for carefully listening to the voice of the customer and then effectively responding to those needs customer requirements (CRs) and expectations through design requirements (DRs). In classical QFD, exact numbers are used to determine the priorities of the CRs and the position of the company among the competitors. However, vagueness and impreciseness are inevitable uncertainties in these kinds of human evaluations, which are generally realized by linguistic terms. In this thesis, the uncertainty in design processes are captured by a relatively new extension of ordinary fuzzy sets, Pythagorean fuzzy sets (PFS), aiming at presenting a larger domain to experts for assigning a membership degree and a non-membership degree together with their hesitancy. All the evaluation processes in the house of quality (HOQ) are performed based on interval-valued PFS (IVPFS) and present some novel definitions for measuring and prioritizing CRs and DRs, and determining the position of the company among the competitors. An application of the proposed PF-HOQ model for solar photovoltaic (PV) technology development is given. The hypothetical case study is based on three cutomers' and three experts' evaluations. The HOQ is built by considering 6 CRs and 8 DRs. Some optional parts of a HOQ such as correlation matrix, organizational difficulty, directions of improvement and competitor analysis are also taken into consideration. The thesis is organized as follows. Section 1 is the introduction part. Section 2 introduces the concepts of QFD. Section 3 presents a literature review on Fuzzy QFD (FQFD). Section 4 gives the preliminaries for PFSs. Section 5 develops an IVPF QFD Model. Section 6 illustrates the application of the proposed model on solar photovoltaic technology development. Section 7 concludes the paper with future directions.
Karma modelli montaj hatlarına yönelik döngüsel malzeme besleme sistemi optimizasyonu
Bilişim ve teknolojideki gelişmeler, müşterilerin tüketim ürünlerine daha hızlı ve kolay ulaşmasına, çok sayıda benzer ürün arasından seçim yanabilmesine imkan tanımıştır. Bu sebeple firmaların global pazarda başarılı olabilmeleri ve bu başarıyı sürdürebilmeleri için rekabet güçlerini arttırmaları gerekmektedir. Bu rekabet gücünün arttırılması için ise satış ve pazarlama faaliyetlerinin geliştirilmesi yanında işletme maliyetlerinin de olabildiğince düşük seviyelerde tutulması gerekmektedir. Toyota firması tarafından geliştirilen ve özellikle son dönemlerde hem üretim hem de hizmet sektöründe birçok alanda başarılı şekilde uygulanan "Yalın Üretim" felsefesi de firmalara bu işletme maliyetlerinin en az seviyede tutulması noktasında destek olmaktadır. Yalın üretimin temel amacı, üretim veya hizmet sistemlerindeki zaman ve maliyet kaybına sebep olan faaliyetlerin minimum seviyeye indirilerek sistemdeki israfların önüne geçilmesidir. İşletmelerdeki israf kaynaklarından birisi de lojistik faaliyetlerdir. Bu faaliyetler girdi lojistiği, dağıtım lojistiği ve üretim içi lojistik olarak üç temel başlık altında ele alınmaktadır. Bu lojistik faaliyetlerin yapılması esnasında ortaya çıkabilecek her türlü israfların önlenebilmesi için yapılan çalışmalar ise Yalın Lojistik kavramını ortaya çıkarmıştır. Bu tez kapsamın karma modelli montaj hatları için, ihtiyaç duyulan malzemelerin depodan montaj istasyonlarına taşınması problemi ele alınmıştır. Ele alınan problem için üretim iç yalın lojistik yöntemlerinden biri olan milk-run ile malzeme tedariki sistemi geliştirilmiştir. Bu sistem montaj hattının ihtiyaç duyduğu küçük miktarlardaki, fazla çeşitlilikteki parçaların ihtiyaç duyuldukları noktalara zamanında ve düşük maliyet ile ulaştırılabilmesi için milk-run taşıma sistemlerinin kullanılmasını içermektedir. Literatürdeki çalışmalar milk-run trenlerinin bu alanda kullanılmasının malzeme taşıma sistemini daha basit bir hale getirdiğini ve gerçek hayatta uygulama ve kontrol kolaylığı sağladığını belirtmiştir. Bu tez kapsamında, karma modelli montaj hatlarına malzeme besleme problemi için çok araçlı, araçların birden fazla rotada hizmet edebildiği ve çok sayıda parçanın dağıtımının gerçekleştirildiği milk-run (döngüsel sefer) rotalarının ve çevrim zamanlarının eş zamanlı olarak belirlenebilmesi için özgün bir karma tam sayılı lineer matematiksel model geliştirilmiştir. Ele alınan problemin karakteristik özellikleri, çok sayıda parçanın çok sayıda istasyona dağıtımını ele almış olması, araç rotaları ve çevrim sürelerinin birlikte optimize edilmeye çalışıldığı lineer bir model olması geliştirilen matematiksel modelin özgünlüğünü ortaya koymaktadır. Ele alınan problem, NP-Zor olan Gezgin Satıcı Problemlerini (TSP) kapsayıcı bir yapıya sahip olduğu için büyük problemlerin çözümlenmesinde matematiksel modelin yeterli olmayacağı öngörülmüştür. Bu sebeple büyük problemin çözümü için iteratif bir Mat-Sezgisel model de geliştirilmiştir. Geliştirilen matematiksel ve mat-sezgisel modellerin çalıştırılması için minimum ve maksimum araç sayılarının ve araç çevrim sürelerinin modele parametre olarak girilmesi gerekmektedir. Bu değerlerin hesaplanmasına yönelik literatürde bir çalışma bulunmamaktadır. Tez kapsamında minimum ve maksimum araç sayıları ile minimum ve maksimum araç çevrim sürelerinin teorik olarak hesaplanmasına imkan veren fonksiyonlar tanımlanarak literatüre katkı sağlanmıştır. Ayrıca tez kapsamında yapılan sayısal çözümlemeler, geliştirilen mat-sezgisel modelinde gerçek hayatta karşılaşılacak büyük boyutlu problemlerin çözümü için yeterli olmadığını göstermiştir. Bu sebeple ele alınan gerçek uygulama verilerinin çözümüne ulaşılabilmesi için meta-sezgisel bir çözüm yaklaşımı olan Yapay Arı Kolonisi (YAK) algoritması ile bir çözüm geliştirilmiştir. Buna ek olarak geliştirilen YAK algoritması için parametre analizi yapılarak, uygun parametre seviyeleri belirlenmiştir. YAK algoritmasının tercih edilme sebebi hem bu algoritmanın montaj hattı çalışmaları üzerindeki performansının literatürde yer alan bazı çalışmalarda gösterilmiş olması hem de çalışma yapısındaki paralel arama yapısı sayesinde büyük boyutlu problemler için kısa sürede etkin çözümlere ulaşabiliyor olmasıdır. Geliştirilen meta-sezgisel yöntem ile hem araç rotalarının hem de çevrim sürelerinin eş zamanlı olarak belirlenmesini ele alan genel atama yapısına sahip çok parçalı, çok araçlı karma montaj hatları için YAK algoritmasının ortaya konması ile literatüre katkıda bulunulmuştur. Tez kapsamında ele alınan bir diğer konu ise, montaj hattı besleme sistemi problemleri için çok amaçlı bir matematiksel modelin geliştirilmesidir. Geliştirilen modelde amaç fonksiyonları, maksimum ara stok miktarının minimizasyonu ve en düşük araç doluluğunun maksimizasyonu olarak belirlenmiştir. Literatürdeki çalışmalarda konu ile ilgili çok amaçlı model bulunmamaktadır. Çalışma bu yönü ile de literatüre katkı sağlamaktadır. Geliştirilen matematiksel model, sezgisel model ve meta-sezgisel algoritma Türkiye'de faaliyet gösteren bir beyaz eşya firmasının verileri üzerine uygulanmıştır. Ele alınan sistemin çözümü için sistemde kaç adet araç kullanılacağına ve bu araçların kaç dakikada bir servis yapacağına bir de bu servislerde hangi rota izlenerek hangi istasyonlara gidileceğine karar verilmeye çalışılmıştır. Amaç fonksiyonu, taşıma, sipariş ve elde bulundurma maliyetleri toplamından her bir istasyona servis yapılması ile elde edilen toplam istasyon faydası çıkarılarak elde edilmiştir. Ele alınan problemin NP-Zor olmasından dolayı geliştirilen matematiksel model, 15 parça ve 29 adet istasyona sahip olan büyük boyutlu problem için kabul edilebilir bir zamanda çözüm üretememiştir. Bunun üzerine problem 17 adet farklı boyuttaki alt probleme bölünmüştür. Matematiksel model en küçük boyuttaki ilk üç problem için optimum çözüme ulaşmayı başarırken mat-sezgisel model ilk dokuz alt problem için çözüm üretmeyi başarmıştır. Geliştirilen YAK algoritması ise tüm alt problemler için kısa sürede başarılı sonuçlara ulaşmayı başarmıştır. Diğer yandan, geliştirilen çok amaçlı model sadece en küçük boyuttaki problem için optimum çözüme ulaşabilmiş ve üç adet birbirine üstünlük sağlayamayan çözüm noktası elde etmiştir. Çok amaçlı model ile gerçek boyuttaki problemin de çözümlenebilmesi için gelecek çalışmalarda sezgisel modellerin geliştirilebileceği belirtilmiştir.
Endüstri 4.0 uygulamalarının makine verimliliğine etkisi ve beyaz eşya üretim sektöründe bir uygulama
Çalışma kapsamında, günümüz üretim sistemlerinin ana rekabet aracı olan Endüstri 4.0 uygulamalarının verimlilik etkisi matematiksel olarak araştırılmıştır. 2011 yılında ilk olarak H. Kagermann tarafından ortaya konulan Endüstri 4.0 kavramı, 2013 yılında Almanya Ulusal Bilim ve Mühendislik Akademisi (Acatech) tarafından manifesto olarak yayınlanmış ve ülkeler bazından stratejik araştırma unsuru konumuna gelmiştir. TUBITAK Bilim, Teknoloji ve Yenilik Politikaları Daire Başkanlığı tarafından yayınlanan "Yeni Sanayi Devrimi Akıllı Üretim Sistemleri Teknoloji Yol Haritası" çalışmaları, ülkemizin de Endüstri 4.0 konusunda stratejik paydaş olduğunu göstermektedir. Çalışmada yer alan "'Endüstri 4.0' kavramı 2011 yılında Almanya'da ortaya çıkmış olup günümüzde sağlayacağı ekonomik ve sosyal faydalar nedeniyle tüm dünyada yükselen bir eğilim olarak ele alınmaktadır." ifadesi konunun önemini belirtmektedir. TUBITAK yol haritasında da yer alan Mckinsey'nin "Yeni sanayi devriminin firma seviyesinde sağlayacağı öngörülen kazanımlar" analizinde aşağıdaki iyileştirmeler öngörülmektedir. 1- Kaynaklar/süreç: %3-5 oranında verimlilik artışı 2- Aktif varlık verimliliği: Makinenin çalışmadığı zamanın %30-50 oranında azaltılması 3- İş gücü: Teknik personel verimliliğinde %45-55 oranında artış 4- Stok durumu: Stok bulundurma maliyetinde %20-30 oranında azalma 5- Kalite: Kalite maliyetinde %10-20 oranında azalama 6- Arz-Talep uyumu: Öngörü hassasiyetinde %85 oranında artış 7- Pazara sürüm süresi: Pazara sürüm süresinde %20-50 oranında azalma 8- Hizmetler-Satış sonrası: Bakım maliyetlerinde %10-40 oranında azalma Öngörülen tüm iyileştirmeler toplam verimlilik artışında etkendir. Çalışma kapsamında, yukarıda belirtilen iyileştirme konularından kritik faktörler (değişkenler) belirlenmiş ve Endüstri 4.0 geçiş uygulamaları için klasik ve bulanık mantık temelli verimlilik analizi çalışmaları yapılmıştır. Endüstri 4.0 uygulama etkilerinin bilinmezliği ve kategorik değerlendirmelerinin de dikkate alınma ihtiyacından dolayı bulanık veriler de analiz edilmiştir. Klasik ve bulanık mantık temelli verimlilik analizleriyle Endüstri 4.0 uygulamalarının verimlilik artışı/azalışı değerlendirilmiş ve kıyaslanmıştır. Farklı ölçü birimlerine sahip değişkenleri, analitik üretim fonksiyonlarından bağımsız tutup kapsamlı kılan ve göreli analizlere olanak sağlayan klasik ve bulanık veri zarflama analizleriyle çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın sonucunda; 1-Beyaz Eşya üretim sektöründe Endüstri 4.0 uygulamalarının makine verimliliğine etkisi 2-Klasik ve Bulanık Veri zarflama analizlerinin karşılaştırılmasıyla bilinmezlik faktörünün etkisi ortaya konmuştur. Çalışma, 1-Endüstri 4.0 uygulamalarının verimlilik üzerine etkilerinin ölçülmesi konusunda yapılmış olan ilk kantitatif akademik çalışma olmasından 2-Bulanık ve klasik veri zarflama analiz sonuçlarının karşılaştırılması ile bilinmezlik faktörünün karar verme birimini nasıl etkileyebileceğini araştırmasından 3-Beyaz Eşya sektöründe Endüstri 4.0 uygulamalarının sonuçlarını ortaya koymasından dolayı literatüre önemli katkılar sağlanacaktır. Çalışmada araştırma uzayı Endüstri 4.0 uygulamalarıdır. Araştırılmak istenen konu ise bu uygulamaların verimlilik etkisidir. Hem üretim sistemlerinin birçok parametreden oluşan karmaşık yapısı hem de Endüstri 4.0 uygulamalarının yeniliği, uygulama sonrası verilerinin azlığı ve henüz uzmanlaşılamamış olma durumu, beraberinde bilinmezlikleri getirmektedir. VZA çalışmalarından crisp verilerle alınan sonuçlar literatürde çokça yer almakta ve doğruluğu kabul görmüş niteliktedir. Benzer şekilde bulanık verilerle de BVZA (Bulanık Veri Zarflama Analizi) çalışmalarının örnekleri mevcut olup, uygulama alanı artan bir eğilimle genişlemektedir. Konunun yukarıda belirtildiği gibi geniş kapsamlı ve bilinmezlikler barındırıyor olması "Bulanık Sayılarla" çalışmayı zorunlu kılmaktadır. Çalışma kapsamında, Beyaz Eşya Üretim Sektörü'nde yer alan ve başta pazar payı olmak üzere birçok göstergeye göre sektörün lideri konumundaki bir fabrikanın benzer nitelikteki 39 makinesi incelenmiştir. 39 makinenin 3 tanesinde Endüstri 4.0 uygulamaları mevcuttur. Yüksek yatırımlarla elde edilen ve üretim kapasitelerinde genel olarak en temel kısıt olan üretim ekipmanlarının / makinelerinin verimlilik / etkinlik analizinin yapılması zaruridir. Şirket bu doğrultuda yeni yatırımlar yapmakta, mevcut makinelerinin kapasitelerinin verimli kullanımı için kaynak ayırmaktadır. 2017 yılı sonu itibariyle de Endüstri 4.0 çalışmalarını darboğaz (üretim kapasitesi kısıtı) olarak tespit ettiği makineler için uygulamaya başlamıştır. Çalışmada makineler (KVB'ler) M1… M39 şeklinde gösterilmektedir. M6, M8 ve M14 makineleri, Endüstri 4.0 uygulamaları yapılmış makinelerdir. İncelenen 39 makinenin 2017 ve 2018 yılı verileri analiz edilmekte ve iki yıl arası değişim karşılaştırılmaktadır. Bu değişim belirtilen 3 makine özelinde Endüstri 4.0 etkisidir. Thames ve Schaefer (2016)'e göre Endüstri 4.0, kendiliğinden yapılandırma, kendi kendini denetleme ve kendini iyileştirme gibi otomatik özelliklere sahip akıllı sistemler tarafından yönlendirilen imalat ekosistemlerini sağlayacaktır. Böylelikle, makine-insan işbirliğine ve simbiyotik ürün gerçekleştirimine dönük yeni tip ileri üretim ve endüstriyel süreçler ortaya çıkacaktır. Bunun sonucu olarak da eşi benzeri görülmemiş düzeyde operasyonel verimlilik elde etmemize ve verimliliğimizi hızlandırmamıza izin verecektir. Çalışma sonucunda, Endüstri 4.0 uygulaması yapılmış olan M6, M8 ve M14 makinelerinde 2018 yılında 2017 yılına göre VZA modeli (Bulanık-Klasik) fark etmeksizin minimum %19.7'lik verimlilik artışı tespit edilmiştir. Bu veri Tubitak ve Mckinsey'nin Endüstri 4.0 raporuyla paralellik göstermektedir. Çalışmanın diğer amacı olan bilinmezlik etkisi analiz edildiğinde, Klasik VZA araştırmasında Endüstri 4.0 uygulaması yapılan M6 ve M14 etkin sınıra geçerken, Bulanık VZA uygulamasında sadece M14 etkin sınıra geçtiği tespit edilmiştir. Bazı diğer (M23,24,32,33) makineler için de benzer sonuç söz konudur. Oluşan bu durum, belirsizlik içeren araştırmalarda klasik VZA ile karara varmak, aslında etkin olmayan (M6 gibi) bir KVB'nin etkin olarak yorumlanmasını sebep olacağını gözler önüne sermektedir. Bu doğrultuda BVZA çalışmalarının belirsizlik ve kategorik değerlendirmelerin bulunduğu araştırma alanlarında daha net sonuçlar ortaya çıkardığı söylenebilir.
An empirical evaluation of a modified technology acceptance model for SAP ERP systems
The purpose of this thesis is to analyze a variety of factors that affect users' behavioral intention and actual usage of enterprise resource planning implementation based on the technology acceptance model. In the proposed model, external variables are identified as top management support, consultant support, computer self-efficacy, subjective norm, compatibility and user guidance. Data was collected in April 2018 from end-users who are using SAP application in companies through online survey. The structural equation modeling methodology was implemented to detect the determinants of behavioral intention and actual usage of enterprise resource planning systems. SmartPLS 3.2.7 software was used for the data analysis and testing. A total of 314 responses were obtained. Analytical results show that four external factors, consultant support, top management support, computer self-efficacy and compatibility, are significant determinants of perceived ease of use. Moreover, two external factors, user guidance and subjective norm are affecting perceived usefulness positively. Also, all external factors have a significant indirect effect on behavioral intention. In addition, mediation effect analysis was performed and four mediator variables were found. Computer self-efficacy mediates the relationship between top management support and perceived usefulness, perceived ease of use mediates the relationship between computer self-efficacy and perceived usefulness, perceived usefulness mediates the relationship between perceived ease of use and behavioral intention, behavioral intention mediates the relationship between perceived usefulness and actual usage.
Türkiye'de HIV insidans ve prevalanslarının matematiksel modelleme ile tahmini
Bulaşıcı hastalıklar tarih boyunca insanların ölümlerine sebebiyet vererek salgınlara sebep olmakta ve günümüzde de dünyayı etkilemeye devam etmektedirler. Örneğin, domuz gribi, kuş gribi gibi influenza çeşitleri, Ebola, Kırım-Kongo kanamalı ateşi gibi ateşli hastalıklar son zamanlarda sıklıkla karşılaştığımız bulaşıcı hastalıklardandır. HIV, gonore, sifilis, Hepatit B ve C gibi hastalıklar ise cinsel yolla bulaşan hastalıklar (CYBH) sınıfına girer ve diğer bulaşıcı hastalıklara göre biraz daha farklı bir konumdadır. HIV, en sık görülen cinsel yolla bulaşan hastalıkların başında gelmekle beraber hastalığı yok eden bir tedavi yönteminin olmaması bu hastalığa karşı alınacak önlemleri ve yapılacak müdahalelerin önemini arttırmaktadır. HIV, ortaya çıktığı ilk günden itibaren yaklaşık 35 milyon insanın ölümüne sebebiyet vermiş ve hala dünyanın düşük-orta ekonomiye sahip ülkelerinde ilk 10 ölüm nedeni arasında yer almaktadır. Bununla birlikte HIV, her yıl dünyada yaklaşık 1.5 milyon sağlıklı bireye bulaşarak varlığını sürdürmeye devam eden bir hastalıktır. Bu çalışmada öncelikle HIV hakkında genel bir bilgi verilerek HIV ile ilgili akla gelebilecek önemli noktalar aydınlatılmıştır. HIV, insan bağışıklık sistemine etki ederek onu kontrolü altına alır ve her geçen gün kişiyi hastalıklara karşı savunmasız hale getirir. Bağışıklık sistemi zayıflayan HIV enfekte bireyler fırsatçı enfeksiyonlar olarak adlandırılan pek çok hastalığa yakalanmaya açık hale gelir. Sağlıklı bir insanın kolayca atlatabileceği hastalıklar, HIV ile yaşayan bireylerde çok daha büyük problemlere neden olmaktadır. Hastalığın en son aşamasında vücudun savunma sistemi tamamen kötüleşir ve AIDS aşamasına ulaşılır. AIDS aşamasındaki bireyler önlem alınmadığı takdirde bu hastalık sebebiyle ölmektedir. Tüm bu süreçte eğer kişi tanı almışsa ve tedaviyi kabul ederse virüsün bağışıklık sistemine etkisini azaltacak ilaçlar kullanılabilmektedir. Antiretroviral tedavi olarak bilinen bu yöntem, hastalığa karşı önerilen bir tedavi yöntemi olup HIV'e karşı alınabilecek en güçlü müdahaledir. HIV, insanların sosyal ve ekonomik hayatlarını, hayat kalitelerini olumsuz olarak etkilemektedir. Daha geniş bir anlamda bakacak olursak bireylere olan etkisi aileler, toplumlar ve ülkeler için önemli bir kayıp olup olumsuz sonuçlar yaratabilmektedir. HIV'in hiçbir belirti göstermeden yıllarca sessiz kalması ve diğer bireylere bulaşabilme yeteneği ve tedavi olmadığı durumda ölümlere neden olması teşhis ve tedavi yöntemlerini zorunlu kılmıştır. HIV'in dünya üzerindeki yaygınlığı ve halk sağlığına etkisi göz önüne alınarak bu gerçeğin farkında olan otorite grupları tarafından yeni önlem programları ve tedavi klavuzları oluşturulmaktadır. Birleşmiş Milletler bünyesi altında HIV ile mücadele için kurulmuş UNAIDS tarafından 2014 yılında geliştirilen bir politikada, dünya'da 90-90-90 hedefi tanımlanmıştır. Böylece sırasıyla teşhis, tedavi ve tedaviye verilen yanıt açısından oluşturdukları politikayla ülkelerin HIV-pozitif hastalarının büyük çoğunluğunun HIV durumlarını bilme, pozitif ise tedavi alma ve tedavi sonucu viral süpresyona sahip olması hedeflenmektedir. 90-90-90 hedefi sayesinde dünyadaki HIV dinamiği izlenmekte olup ve bu hedef doğrultusunda önemli adımlar atılmaktadır. Türkiye, jeopolitik konumu itibariyle HIV hastalığının yaygın olduğu bölgelere yakın bulunmaktadır. Bununla birlikte turizmin gelişmesi, mülteci ve göç olayları gibi nedenlerle hızla artan nüfus, ticari faaliyetlerin hareketliliği, yurtdışında çalışanların yüksek olması ve uyuşturucu kullananların sayısındaki artış gibi etkiler dikkate alındığında, HIV açısından yüksek riskli bir bölgededir. Ülkemizde 2017 yılı sonunda toplam 17884 kişi bu hastalıkla yaşamaktadır. Son 5 yılda hastalığa yeni yakalanan kişi sayısı önceki rakamlarla karşılaştırıldığında yaklaşık 3 katına çıkmıştır. Her geçen yıl artan hasta sayıları konunun ciddiyetini kanıtlar nitelikte olup ülkemizdeki HIV profilinin incelenmesini gerekli kılmıştır. Bildirilen hasta sayılarının tahminlerin altında olması aslında tanı almamış ve henüz hastalığının farkında olmayan bireylerin de varlığını gösterir niteliktedir. Bunun yanında HIV tanısı almış bireylerin de yaşadıkları problemler nedeniyle tedaviye olan eğilimleri ikinci önemli noktadır. Şu ana kadar yapılan çalışmalar iyi bir yol gösterici niteliğindedir ancak Türkiye'deki HIV gerçeğinin aydınlatılması için yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Tüm bu etkenler düşünüldüğünde ülkemizdeki HIV hastalığının yakından incelenmesi kaçınılmazdır. Bu çalışmada iki farklı modelleme yöntemi kullanılarak Türkiye'deki HIV hastalığının insidans ve prevalans değerleri ortaya konulmuştur. Matematiksel modelleme yöntemleri, çeşitli bulaşıcı hastalıkların incelenmesinde sıklıkla kullanılan yöntemler arasındadır. Öncelikle Bernoulli modeli kullanılarak HIV ile yaşayan insan sayısı (insidans) bulunmuştur. Bu model, riskli davranışları ve bu davranışların tekrarlanma sıklıklarını temel alan bir modeldir. İkinci model olan kompartıman modelin odak noktası ise tanı ve tedavi oranları üzerinedir. Bu modelde hastalığın özelliklerine göre popülasyon çeşitli bölümlere ayrılır ve her bir bölüm kompartıman olarak nitelendirilir. Öncelikle bilinmeyen (henüz tanı almamış) hasta sayılarının varlığının sorgulanması için tanı almamış ve tanı almış kompartımanlar oluşturulmuştur. Daha sonra HIV tedavisine başlayan bireyleri gösteren kompatıman eklenmiştir. Zamanla tanı almış ve artık hastalığının farkında olan kompartımandan tedavi alanları gösteren kompartımana doğru geçişler olmaktadır. Bununla birlikte hastalığın durumunun daha iyi anlaşılabilmesi amacıyla tanımlanan kompartımanlar, CD4 sayısının 200'den yüksek olduğu HIV pozitif bireyler ile CD4 sayısı 200'den düşük olan ve ya AIDS tanısı almış HIV pozitif bireyleri gösteren farklı kompartımanlarla birlikte toplamda 8 kompartımandan oluşan bir model kurulmuştur. Heteroseksüel bireylerin yanında erkeklerle cinsel ilişkiye giren erkekler (MSM), seks işçileri (FSW), damar içi madde kullanıcıları (PWID) gibi başlıca risk grupları için tahminlerin yapıldığı çalışmada her bir grup için HIV sayıları elde edilmiş ve tanı-tedavi oranlarının ulusal değerlerinin belirsizliği giderilmeye çalışılmıştır. Böylece dünyanın hedefleriyle karşılaştırıldığında ülkemizin HIV konusunda ne durumda olduğuna ışık tutan HIV kaskadı ortaya konulmuştur. Türkiye'deki HIV profilinin 2030 yılına kadar tahmini yapılarak geçmişi ve bugününe dair bilgilere sahip olduğumuz HIV hastalığının gelecek durumunun aydınlatılması amaçlanmıştır. Bir yıldaki yeni hasta sayısını ifade eden insidans ve belirli bir zaman aralığına ait toplam hasta sayısını gösteren prevalans kavramlarının üzerinde durulmuştur. Böylece çalışmanın esas hedefi olan insidans ve prevalans değerleri çalışmanın odağı haline getirilmiştir. Gerçekleştirdiğimiz çalışmada risk gruplarına ait tahminlerin yapılması, 15 yıllık bir zaman dilimi için HIV sayılarının öngörülmesi, insidans ve prevalans değerleriyle tanı-tedavi ayrımının yapılarak Türkiye'ye ilişkin HIV kaskadının ortaya konulması uygulama açısından elde edilen önemli sonuçlar olup iki farklı modelleme yönteminin kıyaslanması, iki adımlı bir kalibrasyonun kullanılması da metodolojik açıdan literatüre katkı sağlamaktadır. Bu çalışmada, Türkiye'deki HIV popülasyonuna ilişkin bir takım sonuçlar elde edilmiştir. Bir yıldaki HIV ile yaşayan insan sayılarının tahmin edildiği ilk modelde popülasyonun alt grupları için HIV riski ve her bir popülasyon için HIV ile yaşayan birey sayıları bulunmuştur. Ayrıca yapılan duyarlılık analizleriyle modeldeki parametrelerin önemleri kıyaslanmıştır. İkinci modelde ise bildirimi yapılan HIV hastalarının dışında henüz teşhis edilmemiş hastaların varlığı söz konusu olmakla beraber her bir risk grubu ve tanımlanan kompartımanlardaki birey sayıları bulunmuştur. Geçmiş yıllardaki HIV pozitif, AIDS ve AIDS kaynaklı ölümlerin değerleri kullanılarak iki adımlı bir kalibrasyon gerçekleştirilmiştir. Uygulamada model, her bir kompartımandaki birey sayılarının gelecek 15 yıldaki tahminini yapmıştır. Elde edilen sonuçlara göre ülkemizdeki HIV ile mücadelede tanı ve tedavi oranlarının geliştirilmesi gereken iki önemli nokta olduğu savunulmuştur. Tahmin edilen HIV pozitif ve AIDS sayıları incelendiğinde bu değerlerin yıllar geçtikçe arttığı görülmüştür. Eğer zaman içinde tanı ve tedavi oranlarında herhangi bir değişim olmazsa Türkiye'deki HIV insidanslarının artmaya devam edeceği ve prevalans değerinin 2030 yılında 3 katına çıkacağını gösteren bir tablo ile karşılaşılmıştır. Sonuçlara göre tedavi yöntemlerinin etkisinin artmasıyla AIDS kaynaklı ölümlerin oranı azalmış ancak artan hasta sayıları nedeniyle AIDS kaynaklı ölüm sayılarının arttığı görülmüştür. Son bölümde iki matematiksel yöntemin sonuçları kıyaslanmıştır. Böylece Bernoulli modelindeki riskli davranışların ve Kompartıman modeldeki dinamik yapının avantajları ve eksik noktaları karşılaştırılmış ve gelecek çalışmalar için önerilerde bulunulmuştur.
Katı atık tesisi yer seçiminde hibrit çok kriterli karar verme yöntemleri: Şanlıurfa örneği
Günümüz dünyasında ekonomik büyüme, nüfus artışı ve buna bağlı olarak üretim ve tüketim faaliyetlerinin sürekli bir artış göstermesi, çevresel sürdürülebilirliği tehdit eden birçok sorunu beraberinde getirmektedir. Bu çevresel sorunların başında ise çevre kirliliği gelmektedir. Çevre kirliliğinin en önemli nedenlerinden biri olan katı atıklar, özellikle büyük şehirlerde ve hızla gelişen kent merkezlerinde ciddi bir çevresel baskı unsuru haline gelmiştir. Katı atıkların kontrolsüz ve düzensiz biçimde depolanması; hava, su ve toprak kalitesini olumsuz yönde etkilemekte, ekosistem dengesini bozmakta ve insan sağlığı açısından önemli riskler oluşturmaktadır. Bu durum, yalnızca bireysel yaşam kalitesini değil, aynı zamanda şehirlerin planlama, altyapı ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerini de doğrudan etkilemektedir. Katı atık yönetimi, özellikle yerel yönetimler açısından çözülmesi gereken kritik çevre ve altyapı problemleri arasında yer almaktadır. Yerel yönetimler, artan atık miktarı karşısında mevcut tesislerin kapasitelerini artırmak veya yeni tesisleri kurmak zorunda kalmaktadır. Bu kapsamda, doğru yer seçimi yapılmadan kurulan katı atık tesisleri, çevresel, ekonomik ve toplumsal açıdan geri dönülmesi güç sorunlara yol açabilmektedir. Bu çalışmada, Türkiye'nin nüfus artış oranı en yüksek illerinden biri olan Şanlıurfa'da, yeni bir katı atık tesisi için uygun yer alternatiflerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Söz konusu problem, karmaşık yapısı ve çok sayıda kriterin eş zamanlı dikkate alınmasıgerekliliğinden dolayı, çok kriterli karar verme teknikleri ile analiz edilmiştir. Gerçek yaşam problemlerine uygulanabilir, sistematik ve nesnel bir çözüm önerisi sunmak amacıyla hazırlanan bu çalışmada, karar verme sürecinin daha etkin ve rasyonel şekilde yürütülmesi hedeflenmiştir. Çalışmada değerlendirilen beş farklı alternatif alan, literatürde yer alan çalışmalar, ilgili yasal mevzuat hükümleri ve konuya dair uzman görüşleri dikkate alınarak belirlenmiştir. Alternatiflerin değerlendirilmesinde dikkate alınan dokuz kriter; çevresel hassasiyetler, teknik uygunluk, ekonomik maliyetler ve sosyal etkiler gibi faktörleri kapsamaktadır. Bu kriterlerin ağırlıklandırılmasında, karar vericilerin bilgi ve yargılarını sistematik bir biçimde modele dâhil etmeyi mümkün kılan ve objektifliğe yakın sonuçlar veren SWARA yöntemi tercih edilmiştir. Alternatiflerin sıralanmasında ise farklı mantıksal temellere dayanan MAIRCA, WPM, OWA, MOOSRA ve COCOSO yöntemleri SWARA yöntemi ile birleştirilerek hibrit modeller geliştirilmiştir. Bu yöntemlerin birlikte kullanılması, yönteme özgü varsayımların etkisini azaltmakta ve kararların sağlamlığını artırmaktadır. Yapılan analizler sonucunda, yerleşim alanlarına uzaklık kriteri en yüksek ağırlığa sahip kriter olarak öne çıkarken, arazinin maliyeti kriteri en düşük ağırlığı almıştır. Nihai değerlendirme sonucunda, beş farklı alternatiften biri, tüm kriterler ve yöntemler açısından en uygun seçenek olarak belirlenmiştir. ANAHTAR KELİMELER: Atık Yönetimi, Çok Kriterli Karar Verme, COCOSO, SWARA, MAIRCA, MOOSRA, WPM, OWA, Katı Atık Tesisi Yer Seçimi
Çok kriterli karar verme yöntemleriyle performans ölçümü: Süpermarket sektöründe bir uygulama
Bu çalışmada süpermarket sektöründe hizmet veren bir zincir marketin üç marketinde performans ölçümü yapılmıştır. Performans ölçümü 2016-2020 yılları arasındaki alınan veriler doğrultusunda yapılmıştır. Marketlerden kira maliyeti, çalışan maliyeti, fire tutarı, enerji maliyeti, satış geliri, satın alma gideri ve satış alanı gibi veriler alınmış, performans ölçme bu kriterler baz alınarak yapılmıştır. Veriler grafiksel analiz yöntemleriyle ve istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Verilerin grafiksel ve istatistiksel olarak analiz edilmesiyle marketlerin performanslarını bir bütün olarak değerlendirebilmek mümkün olmamaktadır. Bu nedenle farklı bir yöntem kullanılması gerekmektedir. Bu noktada, çok kriterli karar verme yöntemleri faydalı teknikler olarak ön plana çıkmaktadır. Çok kriterli karar verme yöntemlerinin birden fazla alternatifi bir arada birçok kriterle beraber değerlendirmek için iyi bir performans ölçme yöntemi olacağı düşünülmüştür. Öncelikle kriterler arasındaki önem düzeyini belirlemek için çok kriterli karar verme yöntemlerinden biri olan Entropi yöntemi kullanılmıştır. Entropi yöntemiyle kriterler ağırlıklandırılmış ve kira maliyetinin ağırlığı en fazla olmuştur. Daha sonra belirlenen kriter ağırlıklarına göre yine çok kriterli karar verme yöntemlerinden Vikor, Aras ve Moora yöntemleri kullanılarak üç marketin performansları değerlendirilmiştir. Uygulanan yöntemler ile değerlendirme yapıldığında en iyi performansı gösteren marketin üç yöntemde de aynı olduğu görülmüştür. Marketlerin performansları değerlendirilmiş olup iyileştirme çalışmaları için önerilerde bulunulmuştur.
Perakende sektöründe yeşil lojistik kriterlerine göre AHP ve VIKOR yöntemleri ile tedarikçi seçimi
Çağımızda firmaların maliyet kalemlerini azaltarak maliyetlerini, kazançlarını arttırma hedefleri kadar tabiata dost yeşil faaliyet çalışmaları yapmaları da firmaların çevre bilinci ve alıcı tercihleri bakımından vazgeçilemeyecek amaçlardan bir tanesini meydana getirmektedir. Tabiattaki iklim kaynaklı farklılaşmalar ve dünyadaki kısıtlı doğal kaynaklar yeşil lojistik faaliyetlerinin değerini artırmaktadır. İşletmelerin ise geleceğe yönelik planlarını gerçekleştirebilmek adına yapacakları çalışmalarında tedarikçi değerlendirmeleri ve seçmeleri büyük önem taşımaktadır. Tedarik zinciri yönetiminde yer alan tedarikçi seçimi işletmelere avantaj sağlamaktadır. Son zamanlarda işletmelerin çevreye olan duyarlılığının artması ile birlikte yeni rekabet aracı olan yeşil ilke ve stratejiler ortaya çıkmıştır. Bu doğrultuda şirketler yeşil uygulamalar sayesinde verimlilik ve kârlılık oranlarını büyük oranda arttırmışlardır. Bunun neticesinde de tedarik zinciri aşamalarında ortaya çıkan olumsuz etkileri de minimize etmektedirler. Bu çalışma ile perakende satış yapmakta olan bir firmanın çevreye duyarlılık gösteren tedarikçi firmaları tercih edilmeye çalışılmıştır.Bu seçiminde öncelikle dikkate alınması gereken kıstaslar saptanmıştır. Sonrasında ise Çok Kriterli Karar Verme Yöntemlerinden bir tanesi olan Analitik Hiyerarşi Prosesi (AHP) ile bu kıstasların ağırlıkları bulunmuş ve neticesinde de bu ağırlıklar Vise Kriterijumska Optimizacija I Kompromisno Resenje (VIKOR) yöntemi ile bu perakende firması için tedarikçiler belirlenmiştir.
Altı sigma yöntemiyle süreç iyileştirme: Nüfus ve vatandaşlık işlemlerinde bir uygulama
Ülkemizde hizmet sektöründe yer alan kamu kurumlarında, vatandaş memnuniyetinin sağlanması, kamu kaynaklarının doğru kullanılması açısından performans yönetimi ve değerlendirmesi oldukça önemlidir. Bu çalışmada kamu alanında faaliyet gösteren bir İlçe Nüfus Müdürlüğü'nde, nüfus ve vatandaşlık işlemleri ile ilgili süreçlerin iyileştirilmesi amaçlanmıştır. Süreç iyileştirme konusunda Altı Sigma yöntemi bilinen ve çok kullanılan bir yöntemdir. Bu çalışmada da Altı Sigma yönteminin adımları takip edilmiştir. Öncelikle hizmet alan kişilerle bir anket çalışması uygulanmıştır. Bu çalışma sonucunda elde edilen veriler dikkate alınıp değerlendirildiğinde vatandaşların bekleme süresini azaltacak çözümler bulunması gerektiği anlaşılmıştır. Bu doğrultuda hem kurumun hem de hizmet veren personellerin performanslarını en verimli hale getirmek amaçlanıp personel çizelgeleme çalışması yapılmıştır. Kurum personellerinin vatandaşa sunduğu hizmetler olan kimlik, pasaport, sürücü belgesi ve adres işlemleri süreçleri için bir çizelgeleme modeli önerilmiştir. Bu modelin gerçek verilerle uygulaması yapılmıştır. Sonuçta vatandaş memnuniyetsizliğinin göstergesi olarak bekleme sürelerini azaltmak ve personellerin iş yükünü dengelemek amacıyla Altı Sigma yöntemi kullanılarak önleyici çalışmalar ve süreç iyileştirmeleri yapılmıştır. Altı Sigma yöntemiyle bekleme sürelerinin azaltılması ve personel yük dengelemesi için personel çizelgeleme yöntemi kullanılmış ve beklemeleri azaltacak bir çizelgeleme modeli önerilmiştir.
Elektrik dağıtım sektöründe kurumsal kaynakplanlaması (ERP) seçimi için çok kriterli karar verme vemakine öğrenmesi tabanlı bir yaklaşım
Bu tez çalışması, elektrik dağıtım sektöründe faaliyet gösteren büyük ölçekli bir kurumun bilgi teknolojileri (BT) yatırımları kapsamında, sınırlı kaynaklarla hangi ERP yazılım alternatifine öncelik verilmesi gerektiğini nesnel ve çok kriterli bir karar verme çerçevesinde analiz etmeyi amaçlamaktadır. ERP sistemleri, işletmelerin üretim, muhasebe, insan kaynakları ve tedarik zinciri gibi temel işlevlerini entegre eden stratejik bilgi sistemleridir. Bu kapsamda, ERP seçim süreci karmaşık, çok kriterli ve çok alternatifli bir karar problemine dönüşmektedir. Bu çalışmada; Analitik Hiyerarşi Süreci (AHP), TOPSIS ve VIKOR gibi üç farklı çok kriterli karar verme (ÇKKV) yöntemi entegre bir biçimde uygulanmıştır. İlk olarak literatür ve uzman görüşleri doğrultusunda dört ana kriter (maliyet, teknik yeterlilik, uyarlanabilirlik ve tedarikçi faktörü) ve bunlara ait toplam 17 alt kriter belirlenmiştir. Ardından Dicle Elektrik Dağıtım A.Ş. örneğinde dört farklı ERP alternatifi (SAP, Oracle, MBS [Müşteri Bilgi Sistemleri] ve Milli Yazılım [THOR]) bu kriterler ışığında değerlendirilmiştir. Somut bulgulara göre, AHP yöntemiyle elde edilen kriter ağırlıkları, ERP sisteminde en kritik boyutun uyarlanabilirlik (%34,65) olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca, elde edilen bu kriter ağırlıkları XGBoost algoritması gibi denetimli öğrenme modellerine entegre edilerek doğrulanmış ve yöntemler arası güçlü bir tutarlılık gözlemlenmiştir. Bu yaklaşım, klasik ÇKKV yöntemlerinin veri odaklı modellerle desteklenmesi açısından yenilikçi bir katkı sunmuştur. AHP, TOPSIS ve VIKOR analizlerine göre ideal çözüme en yakın ERP alternatifi THOR olarak belirlenmiştir. Yöntemler arası sıralamadaki benzer sonuçların verilmesi, karar probleminin çok boyutlu yapısını ve yönteme özgü duyarlılıkları gözler önüne sermiştir. Bu bağlamda geliştirilen karar destek modeli, sadece akademik düzeyde yöntem karşılaştırması yapmakla kalmamış, aynı zamanda ERP yatırımlarında karar vericilere sistematik, uygulanabilir ve şeffaf bir yol haritası sunmuştur. Modelin sektörel uyarlamaları, özellikle enerji dağıtım gibi teknik altyapısı yoğun alanlarda karar kalitesini artırma potansiyeline sahiptir. Çalışmanın çıktıları, ERP seçimi gibi yüksek maliyetli BT yatırımlarında hem karar kalitesini artırmakta hem de riskleri azaltmaktadır.
Toplam kalite yönetimi ve hasta memnuniyeti arasındaki ilişki:Sağlık sektöründe bir uygulama
Teknoloji çağında 21. yüzyılda kalite unsuru gittikçe önem kazanmıştır. Burada yapılan çalışmada toplam kalite unsurları, yaklaşımları ve toplam kalite uygulamalarındaki konuları üzerinde durularak toplam kalite bilincini artıran bilgiler içermektedir.
Telekomünikasyon sektöründe müşteri kayıp analizi
İletişim insanoğlunun varlığından itibaren ortaya çıkmış olan bir ihtiyaçtır. İletişim, teknolojisinin de günden güne gelişmesi ile yeni iletişim modelleri ortaya çıkmaktadır. Ses iletişiminden daha fazla internet kullanımı hayatımıza entegre olmuştur. Globalleşen ve artan rekabet ortamında her gün binlerce firma kurulurken, binlerce firmada iflas etmektedir. Veriyi yönetmek ve bu verikerden anlamlar elde etmek firmayı ayakta tutabilecek en önemli etmenlerdir. Yeni müşteri kazanmaya göre mevcut müşteriyi elde tutmak daha az maliyetlidir. Müşteri ilişkileri yönetiminde en önemli araçlardan biri mevcut müşteriye birden fazla ürün ya da hizmet satabilmektir. Aktif müşteriyi sadık müşteri formuna dönüştürmek gerekmektedir. Hangi müşterilerin ayrılma eğiliminde olduğu tespit edildikten sonra, bu müşteriler için belirli bir pazarlama faaliyeti belirlenmeli ve müşteriyi elde tutmak için faydalı stratejiler geliştirmek gerekmektedir. Bu tez çalışmasında müşteri ilişkileri ve müşteri ilişki yöntemleri, müşteri analizi, müşteri kayıp analizi ve telekomünikasyon sektöründe müşteri kayıp analizine yer verilmiştir. Literatür taraması yapılmış olup, literatürde müşteri kayıp analizi ile ilgili farklı sektörlerde ve kullanılan farklı metotlara yer verilmiştir. Türkiye'deki telekomünikasyon sektöründen bahsedilmiştir.
İletişim ve telekomünikasyon sektöründe bulut bilişim hizmetlerinin değerlendirilmesi
Her geçen gün gelişen teknoloji, bilgiye internet ortamında daha hızlı ve daha kolay şekilde ulaşmaya imkan sağladığı gibi, ulaşılan bu bilgilerin korunması da önem kazanmıştır. Verilerin sanal ortamda güvenli bir şekilde depolanarak, istenilen yerden internet aracılığı ile bu verilere ulaşmak ve işlem yapılmasını sağlamak bilişim teknolojisinde yeni bir çağın kapısını aralamıştır. Bulut bilişim, her an kullanılmaya hazır, istenildiğinde rahat ulaşılabilen, yeniden yapılandırılabilen bilgisayar kaynaklarının sanal bir ortamda paylaşıldığı havuza ulaşım sağlama modelidir. Bu model özellikle birçok firmalar için bütün dünyanın çilesi olan salgın döneminde bile çalışanların sadece ofisten değil farklı yerlerden de çalışma hayatına devam etmelerine ve kurumların sürdürülebilirliklerine yardımcı olmuştur. Bu çalışmanın amacı bilişim sektöründe bulut bilişim teknolojilerinin kullanılması ve amaca uygun bulut bilişim sağlayıcının çok kararlı karar verme yöntemi ile seçilmesidir. Bu amaçla 5 uzman kamu, özel sektör ve proje yöneticilerine anket uygulanmıştır. Anket ve kısıtlardan yola çıkarak verilerin kullanabilir hale getirilmesi ve bu verilerin tutarlı olup olmadığını incelemesiyle sübjektifliği azaltmasından dolayı AHP yöntemi, projelerin birbirleri arasındaki farklılıkları, uzaklıkları kıyaslamasından dolayı TOPSIS yöntemi tercih edilmiştir. Veri analizinin yapılmasıyla şirketlerin kendi bünyesinde önemli gördükleri kısıtlar altında en iyi kararın almasına yardımcı olacak sonuçlar sağlamıştır.
İnşaat endüstrisinde çok amaçlı karar verme ile yatırım kararları
İnşaat sektörü yüzlerce iş kolunu bünyesinde barındırmasıyla üretim ve istihdam süreçlerini önemli ölçüde etkilemektedir. Ulusal ve uluslararası alanda büyük bir potansiyele sahip olan inşaat sektörü, kendisiyle bağlantılı 200'den fazla alt sektörü (inşaat malzemeleri, finans, iş ve inşaat makineleri, teknik danışmanlık hizmetleri vs.) aktif harekete geçirebilmektedir. Aynı zamanda inşaat sektörü, farklı meslek dalları içerisinde de istihdam imkânı sağlamaktadır. İnşaat sektörü, oluşturduğu katma değer ve iş olanakları ile ülke ekonomisinde oldukça önemli bir yere sahiptir. Bu tez çalışmasında inşaat sektöründe yapılabilir olan Yap-Sat, Birim fiyat taahhütlü ve Anahtar teslim taahhütlü projeler için en iyi yatırım kararı alırken dikkat edilmesi gereken kısıtlar ve konular incelenmiştir. Hazırlanan çalışma da projelerin hangi kısıtlar altında hangi projenin yapılabilirliğine karar vermeye fayda sağladığı görülmektedir. En iyi yatırım kararı verilmesini sağlamak için çok kriterli karar verme yöntemleri incelenmiştir. Bu amaçla 8 uzman kamu, özel sektör ve proje yöneticilerine anket uygulanmıştır. Anket ve kısıtlardan yola çıkarak verilerin kullanabilir hale getirilmesi ve bu verilerin tutarlı olup olmadığını incelemesiyle sübjektifliği azaltmasından dolayı AHP yöntemi, projelerin birbirleri arasındaki farklılıkları, uzaklıkları kıyaslamasından dolayı TOPSIS yöntemi tercih edilmiştir. Veri analizinin yapılmasıyla şirketlerin kendi bünyesinde önemli gördükleri kısıtlar altında en iyi proje yatırım kararını almasına yardımcı olacak sonuçlar sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: Analitik Hiyerarşi Prosesi, Çok Kriterli Karar Verme Yöntemleri, İnşaat Yatırım Kararları, Proje Seçimi, TOPSIS.
Endüstriyel üretim hatlarında az sayıda veri ile öğrenebilen görüntü işleme teknolojisi ile kusurlu ürün tespiti
Geçmişten günümüze, sanayi devriminin başlangıcıyla seri üretim hatları her sektör için farklı şekilde geliştirilmiştir. Seri üretime geçilmesiyle, mekanik ve teknik hatalar sebebiyle bu hatlarda üretilen tüm ürünlerin hatasız çıkması mümkün olmamaktadır. Bu sebeple kalite kontrol süreçleri içinde farklı çözümler üretilmeye çalışılmıştır. Geleneksel olarak, üretim hatlarındaki hata tespiti insan gözlemciler tarafından yapılmaktadır. Bu yöntem, yüksek dikkat gerektiren ve yorucu bir iş olup, hataya açık bir süreçtir. Ayrıca, bu yöntemle hataların tespiti zaman alıcı ve maliyetli olabilir. Yapay zeka (AI) teknolojilerinin yükselişiyle birlikte, hata tespiti için yeni çözümler geliştirilmeye başlanmıştır. Yapay zeka tabanlı sistemler, hızlı ve doğru hata tespitiyle ön plana çıkmaktadır. Ancak, mevcut AI sistemlerinin etkin bir şekilde çalışabilmesi için büyük miktarda veri gerekmektedir. Dahası, özellikle az veri bulunan veya sürekli değişen üretim ortamlarında, bu sistemlerin performansı düşmektedir. Bunun sonucu olarak az veri ile anomali tespiti ayrı bir çalışma alanı haline gelmiştir. Bu çalışmada 400 hatasız ve 10 anomali içeren, metal içecek kutularıyla veri seti oluşturulmuştur. Yöntem olarak RD4AD ve RegAD modelleriyle birlikte YOLOv8 segmentasyon modeli ve RegAD'nin birleştirildiği hibrit model kullanılmıştır. Veri seti içindeki resimler üzerinde herhangi bir ön işlem gerçekleştirilmemiştir. Bu çalışmada önerilen hibrit model, YOLOv8 segmentaston modeli anomali içeren resimler üzerinde 50 dönem eğitilmiş ve RegAD için 8 atışlık yöntem kullanılarak veri seti üzerinde sonuçlar ölçülmüştür. Sonuç olarak bu çalışmada önerilen hibrit modelin özelleştirilmiş veri seti üzerinde diğer yöntemlere göre %10'dan fazla bir oranda daha semantik bir başarı gösterdiği görülmüştür.
İşletmelerde kurumsal performans yönetimi ve bir hizmet işletmesinde kurumsal karne (balanced scorecard) uygulaması
Bir işletmenin performansının bütüncül şekilde iyileştirilmesini amaçlayan kurumsal performans yönetimi kavramı, uygulamada tüm özel veya kamu kurumu olan işletmeler için farklılıklar gösterebilir. Kurumsal performans yönetimi uygulamaları her ne kadar işletmeden işletmeye farklılık gösterse de temel bir öneme ve önceliğe sahiptir. Şirketler arasındaki rekabetin üst düzeye çıktığı günümüzde kar amacı güden özel işletmelerin temel amacı sürdürülebilir bir büyüme yakalamak ve kurumsal anlamda yüksek performans ortaya koyan bir organizasyon yaratmaktır. Kurumsal performans yönetimi uygulamaları, özel işletmelerin yönetim kalitesini artırarak, müşterilerine daha kaliteli hizmet sunulmasını sağlamaktadır. İşletmelerde etkili ve aynı zamanda etkin bir performans yönetimi kurgulamanın ilk ve en önemli unsurlarından biri değerlendirilecek performans göstergelerine ait boyutları belirlemek ve bu boyutların ölçümünü sağlayacak ölçülebilir, somut ve objektif kriterlerden oluşan bir performans ölçüm seti oluşturmaktır. Belirlenen performans göstergelerine ilişkin sonuçları düzenli bir şekilde takip etmek ve bu doğrultuda hedeflenen performans değerine ulaşamayan göstergeler için organizasyonun tamamını harekete geçirmek işletmelere sürdürülebilir bir performans yaklaşımı ve başarı sağlama adına çok önemli bir rol oynar. Bu çalışmada, kurumsal performans yönetimi kavramı incelenmiş, enerji sektöründe faaliyet gösteren özel bir işletmede uygulanabilir bir yöntem olarak Kurumsal Karne (Balanced Scorecard) yaklaşımı ele alınmış ve uygulama ile açıklanmıştır. Kurumsal Karne yönteminin enerji sektöründe faaliyet gösteren özel bir işletmeye uyarlanması aşamasında Analitik Hiyerarşi Proses (AHP) yaklaşımı kullanılmış ve sonuç olarak sadece enerji sektöründe faaliyet gösteren işletmelerin değil ister özel ister kamu kurumu olsun tüm işletmelerin kurumsal performans yönetimlerinde kullanabileceği bir model ortaya konmuştur.
Solar renewable energy as a solution to Nigeria power crisis
Since oil and gas account for more than 80% of Nigeria's current GDP, the country's economy is completely reliant on these two commodities. However, inconsistent power from all sources has slowed economic development throughout all regions in Nigeria. The motivations, challenges, and returns of solar energy strategy implementation are investigated. This was completed with a literature research and semi-structured interviews with two senior management authorities from solar energy players in Nigeria, and using their responses to design a framework for solar energy in Nigerian power industry. Energy procurement in distant places, where existing sources of power supply are ineffective, where transmission line expansion is not practicable or possibly not economically efficient, has been the primary motivation for the notion of photovoltaic (PV) systems. Solar energy is the cleanest form of electricity generation. While the cost of PV modules and installation is considerable, it is competitive with other types of generating systems, such as diesel, in terms of total cost of ownership.
Yenilenebilir enerji kaynaklarının AHP ile değerlendirilmesi ve SPSS çalışmasının yapılması
Sanayi, ulaşım ve tarım gibi daha birçok sektörde kullanılan temiz enerji kaynaklarından bir tanesi elektrik enerji kaynağıdır. Refah düzeyini artırma amacı, nüfus ve teknolojik gelişmeler elektrik enerjisine olan ihtiyacı kaçınılmaz hale getirmiştir. Bu çalışmada Türkiye'de yer alan enerji kaynaklarının tanımı, istatistikleri, ÇKKV yöntemlerinden Analitik Hiyerarşi Prosesi/ TOPSIS ile incelenmiştir. Ayrıca SPSS analiz yazılımını kullanarak anket çalışması gerçekleştirilmiştir. Bu sebeple yapılan çalışma sonucunda yenilenebilir enerji kaynakları çalışmalarına katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Etkin bir depo tasarımı: Pareto analizi ile parçacık sürü algoritması ile raf yerleşimi iyileştirme
Depo ve depolama kavramları, müşteri hizmet ve mâliyetinden dolayı her işletme için önemlidir. Depo yönetimi faaliyetleri, müşteri hizmet ve stok yönetimi açısından bir işletmenin başarılı olmasında büyük rol oynar. Depolar, işletme içerisinde önemli işlevlere sahiptir. Bu tez çalışmasında, bir işletmenin 5 yıllık üretim hacmini arttırması ile, işletmenin mamül ve hammadde deposu da bu büyüme ile doğru orantılı olarak büyümektedir. Üretim hacminin artışının 5 yıllık öngörü değerleri hesaplanıp, depo iyileştirme sürecinde bu öngörü değerleri kullanılmıştır. Bu projede öngörü değerlerine bağlı kalarak mamül ve hammadde depo için kapasite, raf tipi ve lojistik akış yapılarak depo tasarımı gerçekleştirilmiştir. Yapılan depo tasarımı iki farklı yöntem ile denenmiş ve tasarımın doğruluğu ve güvenirliği gözlenmek istenmiştir. Kullanılan ilk metot pareto analizi olup veri elleçleme işlemi yapıldıktan sonra uygun yol çizilmiştir. Aynı şekilde parçacık sürü algoritması metodu ile depo tasarımı yapılmıştır. Bu iki tasarım arasında farklar var mıdır? Tasarımların sonuçları birbirini destekleyecek şekilde midir? Depo tasarımı ya da iyileştirme yapılırken hangi metodun daha doğru sonuca götürmektedir? Anahtar Kelimeler : Tesis Tasarımı, Depo Tasarımı, Optimizasyon, ABC Analizi, Parçacık Sürü Algoritması
Bulanık çok kriterli karar verme yöntemlerini kullanarak sürekli iyileştirme projelerinin seçimi ve önceliklendirilmesi
İşletmeler, küreselleşen dünya ve giderek artan rekabet koşullarında mevcudiyetlerini sürdürmek üzere kalite, maliyet, hız vb. konularda sürekli iyileşmek ve pazarda yerlerini güçlendirerek korumak zorundadırlar. Bu amaçla işletmeler, yıllardır süregeldiği şekilde sürekli iyileştirme araçlarından faydalanarak (Yalın 6 Sigma, Kaizen vb.) iyileştirme projeleri gerçekleştirmektedirler. Ancak bu projelerin gerçekleştirilmesi için de gerekli olan kaynaklar sınırlıdır. Bu nedenle, kaynaklar da göz önüne alınarak etki seviyesi yüksek projelerin seçimi ve önceliklendirilmesi gerekmektedir. Bu çalışmada, bir savunma sanayi firmasında gerçekleştirilen sürekli iyileştirme projelerinin seçimi ve önceliklendirilmesi konusunda bir metot oluşturulması hedeflenmiştir. Bu amaçla, öncelikle bir değerlendirici kurul oluşturulmuş, sürekli iyileştirme projeleri için yapılan geçmiş proje beyanları, literatür araştırmaları ve şirket hedefleri de göz önüne alınarak seçim ve önceliklendirme kriterleri belirlenmiştir. Çalışma, çok kriterli karar verme yöntemlerinden olan Analitik Hiyerarşi Prosesi (Analytical Hierarchy Process-AHP), Bulanık Analitik Hiyerarşi Prosesi (Fuzzy Analytical Hierarchy Process-FAHP) , İdeal Çözüme Benzerlikle Tercih Düzeni Tekniği (Technique for Order Preference by Similarity to Ideal Solution- TOPSIS) ve Bulanık İdeal Çözüme Benzerlikle Tercih Düzeni Tekniği (Fuzzy Technique for Order Preference by Similarity to Ideal Solution-FTOPSIS) ile gerçekleştirilmiş, ve bu yöntemler kullanılarak farklı departmanlardan alınan 10 proje sıralanmıştır. Elde edilen farklı sıralamalar ise, Copeland Yöntemi ile birleştirilerek, bütünleştirilmiş sıralama belirlenmiştir. Sonrasında her yöntemin bütünleştirilmiş sıralama ile olan korelasyonu incelenmiştir. Çalışmanın işletmelerde sürekli iyileştirme projelerinin değerlendirilmesini analitik ve mantıksal bir yaklaşımla ele alması nedeniyle de literatüre katkı sağlanması hedeflenmiştir.
Yarı-istenen tesis yerleşim problemleri için iki amaçlı yaklaşımlar
Bir tesisin yerleşiminin çevresindeki noktalara hem yakın olması hem de oluşturduğu istenmeyen etkiler nedeniyle uzak olması gerekirse bu tesisler yarı-istenen tesis olarak tanımlanır. Bu tezde, iki amaçlı yarı-istenen tesis yerleşim problemi ele alınmaktadır. İlk amaç fonksiyonu yerleştirmeyi planladığımız tesis ve talep noktaları arası taşıma maliyetlerini minimize etmektedir. Taşıma maliyetinin tesis ve talep noktaları arasındaki doğrusal mesafeyle orantılı olduğu varsayılmıştır. İkinci amaç fonksiyonu ise tesisin oluşturduğu istenmeyen etkiyi temsil etmekte ve tesis ile talep noktaları arasındaki Öklid mesafesinin bir fonksiyonu olan sosyal maliyeti minimize etmektedir. Çalışmada, ikinci amaç fonksiyonu iki farklı şekilde değerlendirilmiştir. Birinci problem tipinde, tesisin oluşturacağı en yüksek sosyal maliyet minimize edilmiştir. İkinci problem tipinde ise tesisin oluşturduğu toplam sosyal maliyet minimize edilmiştir. Problemin her iki tipi için yeni çözüm yaklaşımları geliştirilmiş ve alanı küçülterek çözüm arayan Big Square Small Square (BSSS) algoritması problemlere uyarlanmıştır. Çözüm alanının alt bölgelere bölünmesiyle bazı bölgelerin kolay bir şekilde elenebilmesi ve çözüm kümesinden çıkarılabilmesi sağlanmıştır. Bunun için daha küçük boyutlu matematiksel modeller ve problemin yapısını kullanarak alt bölgeleri değerlendiren yaklaşımlar geliştirilmiştir. İndirgenmiş bölgelerden elde edilebilecek etkin çözümler, temsilci bir küme ile gösterilmiştir. Her iki yaklaşım büyük boyutlu iki veri seti üzerinde test edilmiştir. Sonuçlar, olası alanların indirgenerek etkin sınırı temsil eden çözüm kümelerinin makul sürelerde elde edildiğini göstermektedir.
Hava savunma sistemlerinin konfigürasyonu ve konuşlandırılması için çok kriterli bir yaklaşım
Bu tezde, olası tehditlerin imhası için gereken hava savunma füzelerinin belirlenmesine ve bu füzeleri barındıran hava savunma füze sistemlerinin Türkiye sınırları içerisindeki yerleşimine ilişkin bir çalışma yürütülmüştür. Hava savunma füze sistemlerinin konuşlanmasında dikkate alınan unsur arama radarları olmuştur. Radarların yerleşiminde önce coğrafi koordinatlar, ardından Türkiye sınırları içerisinde yer alan ve savunulma ihtiyacının had safhada olduğu noktalar göz önünde bulundurulmuştur. Radarların yerleştirilebileceği kritik noktalar ve radar sayıları belirlendikten sonra ise bu kritik noktalarda bulunacak olan ve ilgili bölgeyi savunabilecek yeteneklere sahip hava savunma füzesine ait özellikler belirlenmiştir. Tüm bunlar belirlenirken dikkate alınması gereken, geliştirilen çözüm önerisinin aynı zamanda maliyet etkin olabilmesidir. Özetle, çalışma kapsamında Türkiye'de belirlenen bölgelerin savunmasının sağlanabilmesi için sahip olunması gereken hava savunma füzeleri ve bu füzelerin konuşlandırılması muhtemel yerlerin tespiti için bir model geliştirilmiş ve uygulanmıştır. Literatürde henüz çok fazla yer almayan bu konunun gelecekte hayli önem kazanacağı ve bu çalışmanın ilgili literatüre katkı yapacağı düşünülmektedir.
A partially observable markov decision process approach for clinical decision support in cancer treatment: implementation for colon cancer
The cancer treatment process involves uncertainty by its nature. Since the disease evolves continuously and diagnostic tests used to detect the level of the disease are not totally accurate, the actual state of the disease remains unknown. Therefore, physicians should make treatment decisions in a stochastic environment. This study aims to develop a mathematical model of the history of the colorectal cancer treatment process by using partially observable Markov decision process. To understand the impact of the partially observable environment on modeling the history of the disease, a comparative analysis of the outputs of the partially observable Markov decision process model, in which the patient's actual health status is estimated from the blood carcinoembryonic antigen level change and computed tomography results as observational states, with a basic Markov decision process model that assumes the patient's actual health status is fully known. has been made. The output of the proposed model has been compared to 5-year survival outcomes that come from Surveillance, Epidemiology, and End Results database. A series of hypothetical scenarios have been presented to understand the effectiveness of the model and some limitations encountered in the modeling process have been mentioned along with suggestions for future studies will be made.
Taahhütler altında proje planlaması için dinamik karar verme modeli yaklaşımı
Farklı alanlarda faaliyet gösteren bir çok şirket imzaladıkları sözleşmeler için çeşitli projeler yürütmektedir. Bu sözleşmeler ile firmalar bazı taahhütlerde bulunmakta olup gerçekleştirilememesi durumunda ceza ve yaptırımlar ile karşılaşmaktadır. Bu sebeple, sözleşme doğrultusunda yerine getirilmesi gereken taahhüt için kısıtlı zaman, bütçe ve kaynaklar ile projelerin dinamik bir şekilde planlanmasına ve yönetilmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Çalışma kapsamında, zaman taahhüdünün dikkate alındığı Markov Karar Süreci modeli ve sezgisel yaklaşım önerilmiştir. Projede çalışanların bilgilerinden yararlanılarak seri ve paralel bağlı aktivitelerin gerçekleşebileceği minimum ve maksimum iş yükleri gerçeğe yakın olarak belirlenmektedir. Kritik yol yöntemi ile projenin tamamlanacağı en uzun süre hesaplanmaktadır. Model, maksimum iş yükü için gerçekleşecek en uzun süreden geriye doğru minimizasyon problemi olarak çözülerek projenin tamamlanacağı en iyi ortalama süre bulunmaktadır. Modelin dinamik olarak planlanması zorlaşmaktadır. Bu nedenle, aktivite ilerlemelerinin planlanan aktivite süreleri ile belirli bir algoritma sayesinde karşılaştırıldığı ve alınacak aksiyona karar verilen bir karar kuralı geliştirilmiştir. Oluşturulan karar kuralı ile model farklılaştırılmış ve sezgisel bir model önerilmiştir. Zaman taahhüdü dolayısıyla proje başında sözleşmede taahhüt edilen süre dikkate alınmıştır. Sezgisel model ile başlangıçta taahhüt edilen proje süresine daha yakın gerçekleşmelerin oluşması sağlanmıştır. Ayrıca, her periyotta alınacak aksiyon belirlendiği için oluşan işlem yükü azalmıştır. Oluşturulan modeller farklı proje ağları için çözdürülmüştür. Aktivite bağlantılarına ve büyüklüklerine göre projeler için kullanılması uygun olan modellere ve parametrelere değinilmiştir. Markov karar modeli ile sezgisel modelin sonuçları arasındaki kıyaslama sayesinde kısıt değerlerinde ve parametrelerde güncelleme yapılabilmiştir. İşlem yükünü daha da azaltmak için projelerin iş paketlerine ayrılarak planlanması ve yürütülmesi önerilmiştir.
Proje yönetiminde etkin insan kaynağı dağıtımı için bir veri zarflama analizi yaklaşımı
Tüm organizasyonlar mevcut kaynaklarını en iyi şekilde kullanıp verimliliklerini yüksek tutmak isterler. Kurumlar ve şirketler fonksiyonlarını yerine getirebilmek için öncelikli olarak işgücü kaynağına ihtiyaç duyarlar. Organizasyon içerisindeki mevcut insan kaynağının birimlerin ihtiyaçlarına uygun dağıtılması oldukça önemlidir. Uygun dağıtım olmadığı durumlarda işlerin bir kısmının şirketi zarara uğratacak şekilde geciktiği, diğer bir kısmının ise gereksiz kaynak kullandığı gözlemlenmektedir. Tez kapsamında araştırma ve geliştirme faaliyetleri icra eden bir teknoloji firmasında yürütülmekte olan bir projede etkin insan kaynağı dağıtımı problemi ele alınmıştır. Projeyi yürüten iş gücünün çoğu şirketin kadrolu personelidir. Ayrıca dönemsel iş yükününün dengelenmesi amacıyla farklı firmalardan taşeron personel kiralama yoluna da gidilmektedir. Projedeki işler farklı ekipler tarafından icra edilmektedir. Bu problem için bir Veri Zarflama Analizi yaklaşımı geliştirilmiş, bu yaklaşımda ekiplerin her biri Veri Zarflama Analizi terminolojisi ile karar verme birimi olarak ele alınmıştır. Merkezileştirilmiş Veri Zarflama Analizi ile kaynak dağıtımı yaklaşımı, toplam etkinliği en üst düzeye çıkaracak şekilde dağıtımdaki değişimin nasıl uygulanacağına karar vermeyi hedefler. Bu tez çalışmasında uygulanan Merkezileştirilmiş Veri Zarflama Analizi modelleriyle insan kaynaklarının yeniden dağıtımı üzerine alternatif bir yaklaşım sunulmuştur. İnsan kaynaklarının yeniden dağıtımındaki esnekliğe yönelik üç farklı senaryo (uzun, orta, kısa dönemli) ile toplam etkinlik seviyelerini en üst düzeye çıkarmak için personel sayılarını azaltma ve/veya transfer etme sonuçları elde edilmiştir.
A Q-learning based load balanced and QoS-aware SDN approach: A case study in defence industry
Traditional network routing methods are insufficient in the face of exponentially increasing data, device diversity and service demands' variety, making the necessity of more manageable routing methods felt at both the Internet and Local Area Networks (LAN). It is predicted that the Software Defined Networks (SDN) are going to be able to manage the data traffic of the digital world in a more democratic way with smart algorithms, due to their programmable and centralized management structure. In this study, the network environment of a defense industry company that has a LAN infrastructure on a large campus was selected as a case study. This internal network serves a a wide variety of devices with dozens of switches. A part of its topology and its traffic that currently routed with Spanning Tree Protocol (STP) has been simulated with widely used methods. In this network environment; various test scenarios have been studied with STP, a rule-based SDN, and our Q-learning based SDN approach. Our proposal, which performs the load balancing of the system while providing the requested QoS to the clients, has achieved effective results under various QoS performance metrics and load balancing indicators.
Blokzincir bazlı hasta kan yönetim sistemi mimarisi geliştirme ve devreye alınması
Kan, insan hayatının devamlılığını sağlayan vücut sıvısıdır. Bağışçıdan alınan kanın kalite ölçütleri kadar bağışçıya ait bilgiler de medikal operasyonlarda önemli bir yere sahiptir. Bu nedenle kalite kriterlerine, veri gizliliği standartlarına ve operasyonel emniyete uygun kan temini tüm paydaşlar için çok önemlidir. Kalite standartları ve veri gizliliğini sağlamak için bazı yaklaşımlar ve yöntemler geliştirilmiş olsa da insan hatası/manipülasyonu ve mevcut durumda kullanılan sistemlerin saldırılara açık olması nedeniyle veri ihlalleri mümkün olabilmektedir. Blokzincir, eşler arası ağ aracılığıyla dağıtılmış defterde veri depolamak için kullanılan bir teknolojidir. Sadece yetkisi olan kullanıcıların erişebileceği verilerin değişmezliğini teminat altına alan özelliklere sahiptir. Bu çalışmanın amacı, bağışçıya ait kişisel verileri korumayı, toplanan verilerin tutarlı olmasını sağlamayı ve operasyonel kaliteyi iyileştirmeyi amaçlayan bir kan transfüzyon yönetim sistemi için özel (private) bir blokzincir ağı geliştirmektir. Yaklaşımın uygulanabilirliğini test etmek için Hyperledger Fabric platformu üzerinden üç paydaşlı bir vaka çalışması geliştirilmiştir. Yapılan bu çalışma ile sağlık sisteminde önemli bir rolü olan kan transfüzyonu yönetiminde veri güvenliğinin önemi vurgulanmış ve benzer yöndeki çalışmalar için bir zemin oluşturulmaya çalışılmıştır.