
230
Arşivlenen Tez
2
DOI Atanmış
1%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Dünya ekonomisinde değişen dengeler ve yükselen ekonomilerin artan önemi
İlk defa Goldman Sachs tarafından 2001 yılında klasik büyüme modellerinde yer alan gelişmekte olan ülkelerdeki sermayenin yüksek getirisine ve az gelişmiş ülkelerin, gelişmiş ülkelerdeki mevcut teknolojiyi uyarlayabilme şansı varsayımlarına dayanarak ortaya atıldığında büyük tartışmalar yaratan BRIC kavramı ile ilgili değerlendirmeler, dünya ekonomisinde arda arda yaşanan hızlı ekonomik büyüme ve 2008 Küresel Krizi süreçleri sayesinde bugün daha sağlıklı olarak yapılabilmektedir. Gerek küresel büyüme gerekse kriz döneminde gösterdikleri performans ile Rusya dışındaki BRIC ülkeleri, üç büyük ekonomik blokla önemli bir yakınsama süreci içine girmişlerdir. Yakınsama, bu üç ülkede farklı oranlarda gerçekleşmektedir. Yakınsama süreci en hızlı Çin'de yaşanırken bu ülkeyi Hindistan takip etmektedir. Rusya ise diğer BRIC ülkeleri gibi, ürün yelpazesini zenginleştiremeyip doğal kaynak ve enerji ihracatına bağımlılığını sürdürdüğünden uluslararası konjektürel gelişmelerden fazla etkilenmekte olup Çin, Hindistan ve Brezilya'dan farklı bir portre çizmektedir. Kısacası, 1980 ve 1990'larda ekonomik güç merkezleri olarak gösterilen üç büyük ekonomi bloğunun bugün ağırlıklarının nispeten azaldığını ve çok kutuplu bir dünyaya doğru yol aldığımızı rahatlıkla söyleyebiliriz.Türkiye'nin 1980'den sonra dışa açılması, Türk firmalarının rekabet gücünü arttırıp, ekonominin tarım ekonomisinden sanayi ekonomisine geçmesini sağlayarak kişi başına düşen geliri çarpıcı bir şekilde yükseltse de dışa bağımlığılığı artarak sürmektedir. Türkiye'den daha sonra dışa açılan Çin, Hindistan ve Brezilya ekonomileri ise kontrollü serbestleşme ve bilinçli kalkınma politikaları ile daha hızlı ve istikrarlı bir gelişme sürecine girerek dünya çapında markalar yaratmışlardır. Dolayısı ile bu üç ülkenin girmiş oldukları yakınsama süreci Türkiye Ekonomisi için geçerli değildir.
Ticari bankalar için alternatif döviz pozisyonu yönetim stratejileri: Türk bankacılık sistemi açısından bir değerlendirme
Sabit kur sisteminden serbest kur sistemine geçilmesi ve finansal serbetleşme, bankaların yabancı para cinsinden işlemlerinde de büyük artışları beraberinde getirmiş, bu durum bankaların döviz pozisyonları nedeni ile maruz kaldıkları kur riskini artırmıştır.Bankalar açık döviz pozisyonları nedeniyle büyük zararlarla karşı karşıya kalabilmektedirler. Bu nedenle kur riski, özellikle geleneksel mevduat bankaları için aktif bir şekilde yönetilmesi ve korunması gereken bir konudur. Bankaların döviz pozisyonu yönetiminde kur riskinin tamamen ortadan kaldırılması mümkün olmamakla birlikte bunların belli bir güven aralığında kontrollü bir şekilde yönetilmesi mümkündür. Türk Bankacılık Sektörü Özel Sermayeli Mevduat Bankaları Grubuna ait Aralık 2002-Eylül 2009 bilançoları incelendiğinde, Grubun zaman zaman yüksek miktarda yabancı para döviz pozisyonu taşıdığı bu nedenle büyük oranda kur riskine maruz kaldığı görülmektedir.Bu noktada vadeli türevler ticari bankalara kur riskten arındırılmış bir döviz pozisyonu yönetim imkanı sunmaktadır. Özel Sermayeli Mevduat Bankaları Grubu açısından türev ürünlerin kullanımı suretiyle kur riskinden arındırılmış alternatif bir döviz pozisyonu yönetimi oluşturmak olası zararlardan korunmak için mümkün ve gerekli görünmektedir.Anahtar Sözcükler1.Ticari Bankalar2.Döviz Pozisyonu3.Kur Riski4.Türev Ürünler5.Riskten Korunma
Fiyat yapışkanlıkları, fiyatlama davranışı ve Türkiye üzerine görgül bir inceleme
Nominal toplam talepteki değişmelerin fiyatlara eşanlı olarak yansımaması gözlemine dayanan fiyat yapışkanlıkları, geniş tanımıyla piyasada arz ve talep koşullarında meydana gelen değişmeler karşısında fiyatların Walrasyan çözümlemeden çok daha yavaş uyarlanması olarak tanımlanabilir. Fiyat yapışkanlarına neden olan temel faktörler arasında piyasa yapısı, fiyat ayarlama maliyetleri, sözleşmeler, fiyatın kalitenin göstergesi olarak kabul edilmesi, müşteri ilişkileri, malın niteliği, eşgüdüm başarısızlıkları ile maliyet temelli fiyatlandırma ve sabit marjinal maliyetler sayılabilir. Bu çerçevede, çalışmamızda Türkiye imalat sanayiindeki firmaların fiyatlama davranışları ortaya konmaya ve fiyat yapışkanlıklarının olup olmadığı tespit edilmeye çalışılacaktır.Çalışmamızın ilk bölümüne fiyat yapışkanlıklarının kavramsal olarak açıklanmasıyla başlanmıştır. Ayrıca bu bölümde geleneksel iktisatta firmaların fiyatlama davranışı ortaya konmuş ve geleneksel bakışa yönelik eleştirilere yer verilmiştir.İkinci bölümde fiyat yapışkanlıklarının nedenleri üzerinde durulmuştur Ayrıca bu nedenlerin önemi konusunda literatürde yapılan çalışmalarda ortaya çıkan sonuçlar doğrultusunda değerlendirmeler yapılmıştır.Üçüncü bölümde ise, Türkiye imalat sanayinin genel durumu ortaya konularak, 1987-2009 döneminde fiyat değişim sıklıkları ve ortalama fiyat değişim büyüklükleri hesaplanmıştır. Elde edilen sonuçlar Türkiye imalat sanayiindeki fiyat değişim sıklığının, yaklaşık % 90'lara varan düzeyiyle dünyadaki diğer ülkelerin çok üzerinde olduğunu göstermektedir. Fiyat değişim sıklığının bu kadar yüksek olması fiyat yapışkanlıklarının olmadığı biçiminde yorumlanamaz. Çünkü bu sonuç firmaların fiyatlarını arz ve talep koşullarındaki değişmelerle eş zamanlı olarak değiştirdikleri anlamına gelmemektedir. Bu savımızı test etmek için VAR modeli kapsamında genelleştirilmiş etki-tepki çözümlemesi kullanılarak enflasyondaki şok karşısında firmaların kendi fiyatlarını eşzamanlı olarak uyarlayıp uyarlamadıkları belirlenmeye çalışılmıştır. Bu yüzden enflasyon ile alt sektörlerdeki fiyat değişimleri arasındaki yapısal ilişki VAR modeli kapsamında genelleştirilmiş etki-tepki çözümlemesi çerçevesinde ortaya konularak, firmaların enflasyondaki şok karşısında fiyatlarını eşanlı olarak uyarlayıp uyarlamadıkları belirlenmeye çalışılmıştır.Elde edilen sonuçlar, Türkiye'de fiyat değişim sıklıklarının yüksek olmasına karşın, firmaların arz ve talep koşullarındaki değişmeleri fiyatlarına eşanlı olarak değil, zaman içinde yansıttığını göstermektedir. Firmaların fiyatlama süreçlerini etkileyen en önemli etkenler arasında ise piyasa yapısı ve alt sektörlerdeki yüksek fiyat-maliyet marjlarının öne çıktığı görülmektedir.
Sendikasyon kredileri: Türkiye örneği 2000-2006
Bu tez, 1980'lerden beri Türk bankacılık sistemi için önemli bir uluslararası fon kaynağı olan sendikasyon kredilerinin tanımlanması, teorisi kadar uygulama kısmının da detaylı olarak irdelenmesi amacını taşımaktadır. Yapısal analizi çerçevesinde, sıkça başvurulan bir finansman yöntemi olarak uluslararası kredi piyasasındaki yeri, avantajları, dezavantajları, alternatif fon temini yolları karşısındaki durumuna ek olarak ikincil piyasası incelenmiştir. Türk bankacılık sisteminin ele alınan 2000-2006 yılları arasındaki sendikasyon kredilerinin analizi yapılmıştır. Büyüme, yatırım, cari açık, dış borç, dolarizasyon ve döviz pozisyon açığı gibi ekonominin temel taşları karşısındaki durumu irdelenerek bankacılık sisteminin sağladığı bu krediler genel ülke ekonomisi potasında ele alınmıştır.Sendikasyon kredileri, en basit haliyle birkaç bankanın bir araya gelerek bir şirkete, bankaya ya da ülkeye daha önceden belirlenmiş vade ve faiz oranı üzerinden büyük miktarda verdikleri krediler olarak tanımlanmaktadır. Borçlanıcı açısından düşük maliyetli fon temini, borç veren açısından risk paylaşımı anlamına gelmesi bakımından büyük önem arz etmektedir. Cari açığın ekonominin `yumuşak karnı' olarak gösterildiği Türkiye gibi bir ülkede, açığın 2006'da yüzde 40'ını finanse edecek güçte olması açısından ayrı bir önem taşımaktadır.Özellikle vergilendirilmesinden muhasebeleştirilmesine, anlaşma hükümlerinin belirlenmesine kadar uygulamada önem arz eden hususların incelendiği bu tezde, maliyet ve belirleyicileri üzerinde özellikle durulmuştur. Buna ek olarak, bir kalkınma bankası olan Türk Eximbank'ın incelenen dönemde almış olduğu 2 milyar doları aşkın tutardaki sendikasyon kredilerinin mevduat bankaları karşısındaki durumu maliyet odaklı analiz edilmiştir. 2006 yılında Eximbank'ın kaynaklarının yüzde 63'ünü oluşturan bu kredilerin, küresel likiditenin ve ekonomik istikrarın devamı sağlandığı sürece payının artacağı belirtilmiştir. Söz konusu saptama tüm Türk bankacılık sistemi için de geçerlidir.
Türkiye'de 1960-2006 döneminde iç göç ve demografik yapıdaki değişimin bölgelerarası yakınsamaya etkisi
Türkiye ekonomisi 1950 yılı itibariyle değiştirmiş olduğu sanayileşme stratejisinin etkilerini, ilk etapta içgöç olgusunun yaygınlaşmasıyla yaşamıştır. Daha içe dönük, kendi kendine yetmeyi amaç edinmiş ithal ikameci sanayileşme stratejisinin 1950 yılı sonrasında, kısmi liberalizasyon ve ihracata yönelik bir sanayileşme stratejisine dönüştürmesi sonucunda, öncelikle sanayi kesiminin ihtiyaç duyduğu istihdam bir süre sonra tarım kesiminden sağlanmaya başlamıştır. Bu durum yalnızca sanayiye işgücü akımını sağlamakla kalmayıp, diğer tüm kalkınma göstergelerindeki doğu-batı farklılığını da gözler önüne seren bir unsur olarak değerlendirme altına alınmıştır. Bu çerçevede 1962 de DPT'nin kurulmasıyla, planlı dönem olarak adlandırılan ve ciddi kalkınma planlarının yapılmaya başlandığı 1960'li yıllar sonrasında içgöç yine önemli sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çerçevede ilk olarak incelenecek olan nokta, sanayileşme stratejisinde meydana gelen bu yönlü bir değişimin tarım kesiminden kentsel kesime işgücü akımını sağlarken, acaba göç teorileri o günün Türkiye koşullarını açıklamada yeterli olmuş mudur sorusu olacaktır. Daha sonrasında ise kentsel büyüme, içgöçün etkisiyle nasıl bir yapılanmaya sahne olmuştur şeklindeki bir inceleme ile içgöçün nedeni yalnızca sanayileşme stratejisi kapsamında değerlendirilmesi gereken bir sorun mudur diye bir açılım tartışılacaktır.Dünya konjonktüründe 1974 -1978 yıllarında yaşanan petrol krizleri Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeleri de ciddi bir dış ödemeler sorunuyla karşı karşıya bırakmıştır. Bu durumdan kurtulabilmek için Bretoon-Woods Kuruluşları tarafından önerilen Yapısal Uyum Programları (YUP) çerçevesinde Gelişmekte Olan Ülkelerin uygulamaları gereken birtakım yapılanmalar 1980 sonrası Türkiye ekonomisinde de dışarıya açılma politikalarının gelir dağılımı üzerinde yarattığı etkiler dâhilinde içgöçün boyutları değiştirdiğini görmekteyiz. 1980 sonrasında meydana gelen bu değişme ve dinamiklere ek olarak özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşanan terör ve şiddet gibi olayların da iç göç üzerindeki etkisi yadsınamayacak durumdadır. Bu bölgelerin demografik yapıları da Batı bölgelerin demografik yapılarından çok farklılık göstermektedir. Kaba doğum oranının, bebek ölüm oranının, işsizlik oranının daha yüksek, hizmetler sektöründe çalışanların oranının daha düşük olduğu bu bölgelerde içgöç çoğu zaman yeni bir yol olarak görülmektedir. Bu bölgeler içinde kırsaldan kente olan göçün yanı sıra, bölge dışına göçün de yaygın olduğunu görmekteyiz. Göç, beraberinde yeni iş ve istihdam alanlarının oluşturulmasını da gerektirmektedir. Bu çerçevede kentsel formel sektörde istihdam edilemeyen yeni göç etmiş ve çoğu zamanda niteliksiz olan işgücü sonrasında kentsel enformel sektörün daha da büyümesine yol açmaktadır. Bunun yanında barınma, ulaşım gibi birtakım ihtiyaçların da karşılanmasını zorunlu kılmaktadır. Kentsel sektördeki iş alanlarının büyümesinin etkisi iç göçün artırılmasında bir faktör mü oluşturmaktadır yoksa bu işgücünün kayması sonucunda mı kentsel iş alanları büyümüştür şeklindeki bir ikilem analiz edilecektir.1960 -1980 ve 1980 -2006 dönemi iki ayrı durum olarak değerlendirilmeyi gerekli kılmaktadır. Çünkü Türkiye ekonomisi 1980 sonrasında yaşamış olduğu küçük ve orta büyüklükteki krizlerin sonucunda IMF ve DB gibi kuruluşlarla olan ilişkilerinde daha aktif olarak rol üstlenmeye başlamıştır ve bu bağlamda uygulanan Yapısal Uyum Programları bu kuruluşların desteği sonucunda geliştirilmiştir. Özellikle ?2001 Şubat krizi sonrasında uygulamaya konan Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı (GEGP)'nın içinde barındırdığı tarım sektörüne yönelik olan maddeler, tarım sektöründe istihdam edilenler ile diğer sektörlerde istihdam edilenler arasında gelir farkını daha da belirgin olarak bozmuştur.? şeklindeki bir ön sav ile içgöçte bu dönem sonrasında yapısal olarak değişimin bulunup bulunmadığına bakılmalıdır.Tarımsal işgücünün daha yoğun bir biçimde istihdam edildiği Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerinde, doğu-batı farklılığının birçok yönüyle ortaya çıkarıldığı bu bölgelerdeki illerin hem gelir dağılımı sıralamalarında hem de ülke ekonomisine yapmış oldukları katkı, yerli ve yabancı yatırım olanaklarının sayısı bakımından, genel kalkınma göstergeleri olarak bilinen eğitim ve sağlık hizmetlerinden faydalanmadaki geri kalmışlık belirgin bir biçimde görülmektedir. Bu kapsamda yapılan bölgesel gelişme uygulamalarının bile gerekli oranda bu bölgelerden yapılan göçü engellemeye yetmediğini göstermektedir.Gerek 1980 sonrası uygulanan YUP'lar gerekse de sanayileşme stratejileri ve bölgesel kalkınma uygulamaları içgöç ve demografik yapı üzerinde gereken ya da beklenen iyileşmeyi sağlamış mıdır sorusunu gündeme getirmekte, hem de bölgelerarası gelir farklılığını ortadan kaldırmaya yönelik olarak uygulandığı söylenen bu politikaların bölgelerarası yakınsamaya etkisi ne şekildedir ve YUP'lar bölgelerarası yakınsamayı Türkiye için sağlamada ne ölçüde başarılıdır şeklinde bir analiz yapılacaktır.Anahtar Sözcükler1.Türkiye2.İçgöç3.Yakınsama4.Demografik Yapı ve İstihdam
Neoliberalizmin kalkınma söylemi ve yoksullukla mücadele yöntemi olarak mikro kredi: Örnek ülke deneyimleri ve Türkiye
?Neoliberalizmin Kalkınma Söylemi ve Yoksullukla Mücadele Yöntemi Olarak Mikro Kredi: Örnek Ülke Deneyimleri ve Türkiye? başlığını taşıyan tez çalışması, 1970'li yılların ikinci yarısından itibaren uygulanmaya başlayan ve günümüzde dünya çapında yaygın bir yoksullukla mücadele yöntemi olarak kabul gören mikro kredi modelinin ortaya çıkış sürecini irdelemek, modelin kuramsal temellerini ortaya koymak, örnek uygulamalara yer vererek Türkiye için uygun bir yoksullukla mücadele yöntemi olup olmadığını irdelemek üzere hazırlanmıştır. Bu amaçla öncelikle mikro kredi modelinin ortaya çıktığı dönemin hakim ekonomik ve siyasi düşüncesi olan neoliberalizm, kuramsal boyutu ile açıklanmış, ardından mikro kredi uygulaması kuram ve uygulama düzeyinde değerlendirilerek Türkiye' deki uygulaması ortaya konulmuştur. Literatür taramasına dayalı olarak hazırlanan çalışmada daha önce yapılmış alan araştırmalarının sonuçlarından yararlanılmıştır.IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar tarafından desteklenen ve birçok ülkeye önerilen modelin başarısı, sadece yüksek geri ödeme oranlarıyla dile getirilmekte, kimi zaman kredileri geri ödemek için farklı kaynaklardan borçlanmak zorunda kalan kadınların daha da yoksullaşmalarına neden olabildiği ve böylece var olan yoksulluğu kimi zaman daha da derinleştirdiği dile getirilmemektedir. Aynı zamanda Türkiye'de çalışan kitleler arasında yoksulluğun ulaştığı boyut göz önüne alındığında, kendisini sadece çalışmayan insanlarla sınırlayan mikro kredi yönteminin kapsam olarak da Türkiye için uygun bir model olmadığı sonucuna varılmıştır.Sonuç olarak tezde, Türkiye' de tüm yoksul insanları kapsayacak, ücretsiz eğitim ve sağlık hakkını da içeren bütüncül yoksullukla mücadele programlarına ihtiyaç olduğu düşüncesine varılmıştır. Süreklilik arz etmesi gereken bu alanın, hayırsever insanların dağıttığı yardımlarla ya da devamlılığı yüksek faiz oranlı geri ödemelere bağlı mikro kredilerle doldurulamayacağı sonucuna varılmıştır.Anahtar Sözcükler:1. Mikro Kredi2. Neoliberalizm3. Yoksullukla Mücadele4. Yoksulluk Merkezli Kalkınma5. Grameen Bank Modeli
Sermaye akımları ve cari işlemler dengesi ilikisi
Literatürde yapılan çalışmalar gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde cari işlemler dengelerini etkileyen faktörlerin ve cari işlemler dengesizliklerindeki düzeltmelerin farklılaştığını ortaya koymaktadır. Bu çalışmada Genişletilmiş VAR modeli kullanılarak gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için cari işlemler dengesi ve sermaye hareketleri arasındaki farklı nedensellik ilişkileri ortaya konmuştur. Test sonuçları gelişmiş ülkeler için sermaye hareketlerinin talep yönlü faktörlerce belirlendiğini; diğer bir ifadeyle gelişmiş ülkelerde cari işlemeler dengesinin sermaye hareketlerinin nedeni olduğunu göstermektedir. Gelişmekte olan ülkelerde ise bu sonucun tam tersi geçerlidir. Söz konusu ülkelerde artan sermaye akımları cari işlemler dengesizliklerine neden olmaktadır ve/veya cari denge ile sermaye hareketleri arasında karşılıklı nedensellik ilişkisi bulunmaktadır. Sermaye hareketleri ile cari işlemler dengeleri arasındaki ilişkinin gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler için farklılaşması, gelişmekte olan ülkelerde yoğun sermaye girişlerini absorbe edecek finansal sistem oluşmadan ve makroekonomik temeller sağlamlaştırılmadan sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesinin çok sağlıklı olmadığı yönündeki görüşleri desteklemektedir.
Klasik iktisat düşüncesinde "kadın"ın konumlandırılışına farklı bir yaklaşım: John Stuart Mill
J.S.Mill, Klasik Ekolde cinsiyet eşitsizliğini tartışan ilk düşünür olması bakımından oldukça önemli bir yere sahiptir. J.S.Mill'in eserleri; istihdam, ücret, eğitim ve sosyal alanlarda eşit bir dünya yaratılabileceği ve bu sayede kadınların erkeklere olan bağımlı statülerinin sona erdirilebileceği inancını taşımaktadır. J.S.Mill, analizlerinde, sahip olduğu ataerkil önyargılar ve sisteme olan bağlılığı nedeniyle köklü değişikler yapılmasına yönelik öneriler getirmek konusunda yetersiz olmuştur. Kadınların eviçi rollerinin ekonomik değerine değinmemesi, onları iş gücü piyasasında daha çok hizmet sektöründe konumlandırması; hatta evli kadınların zaten mesleklerini seçmiş olduklarına vurgu yaparak var olan ikincil konumun dışına taşıyacak bir çözüm önerisi sunamaması gibi bazı temel eksikliklere rağmen kadının ikinci sınıf statüsünün tartışılması bağlamında başlangıç noktası olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte; ?ana akım? iktisadın J.S.Mill'in ?kadının konumlandırılışı?na ilişkin görüşlerini görmezden gelerek, analizlerine kaldığı yerden devam ettiğini görmek mümkündür.
İşsizlik-büyüme ilişkisi: Türkiye işgücü piyasası
Bu tez çalışmasında Türkiye ekonomisinde 2001 krizi sonrası ve küresel kriz öncesi dönemde yaşanan büyümenin niteliği üzerine yapılan istihdamsız büyüme tartışması ele alınmış ve Radikal İktisat Okulu'na (Marksist Okul) göre kapitalist sistemin istihdamsız büyüme yarattığı sonucuna varılmıştır. Bu okulun istihdamsız büyüme kavramını kullanmamış olmasından ve ayrı bir model olarak da istihdamsız büyümeyi incelememesinden dolayı Türkiye ekonomisinde 2001 krizi sonrası ve küresel kriz öncesi dönemde yaşanan büyümenin niteliğinin literatürde tartışıldığı savunulmuştur.Anahtar Sözcükler1. İstihdamsız Büyüme2. Kriz3. Radikal İktisat Okulu4. Türkiye Ekonomisi5. İktisat Literatürü
1995 sonrasında Türkiye'de sanayi sektörüne ilişkin ihracat teşvikleri
Ülke ekonomisinin gelişiminde dış ticaretin, özelikle de ihracatın kalkınma üzerinde uyarıcı ve sürükleyici bir etkisi vardır. Bu bağlamda, ülkelerin ihracatı ve ihracata yönelik üretimi teşvik etme konusunda çeşitli gerekçelerden hareket ettikleri gözlenmektedir. Genel olarak gelişmiş ülkeler, ihracat teşviklerinde dünya ihracatından aldıkları payı koruma ve yüksek katma değerli, yüksek teknolojili ürünlerinin ihracatını artırma amacını gütmektedir. Amaçladığı hedeflere daha çabuk ulaşmak isteyen ülkeler açık ve nakit-dolaysız teşvikleri tercih ederken; kalkınmasını tamamlamış ülkeler ise daha çok gizli ve dolaylı teşvikleri tercih etmektedir. İhracat teşviklerinin verilmesindeki en temel esas, öncelikli sektör, mal ve ülke ekonomisinin kaynak durumu olmaktadır.Türkiye'de ihracatı teşvik tedbirleri sürekli gelişen ve değişen ekonomik şartlara bağlı olarak dinamik bir çizgi takip etmiştir. Bu nedenle kullanılan araçların nitelik ve niceliği zaman içinde oldukça büyük değişim ve gelişim göstermiştir. 1995 sonrası Gümrük Birliği çerçevesinde Türkiye, mevzuatını AB mevzuatına uyumlaştırmıştır. 1/95 sayılı OKK'nın 34/1'inci maddesinde ?Birlik Üyesi Devletlerin veya Türkiye'nin herhangi bir biçimde Devlet kaynaklarını kullanarak sağladıkları ve belli girişimlerin kayrılması veya belli ürünlerin üretiminin özendirilmesi suretiyle rekabeti aksatan veya aksatma tehlikesi taşıyan her türlü yardım, Birlik ile Türkiye arasındaki ticareti etkilediği ölçüde Gümrük Birliği'nin iyi işleyişiyle bağdaşmaz? hükmü yer almaktadır.Türkiye'de milli düzeyde oluşturulacak bir Devlet Yardımlarını İzleme ve Değerlendirme Kurumuna ihtiyaç bulunmaktadır. Bu kurumun görevi, devlet yardımı uygulamalarının AB mevzuatında yer alan kriterlere uygunluğunu değerlendirmek olacaktır.