26
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Apelinin sıçanlarda gebelik ve doğum sürecindeki muhtemel rolünün araştırılması
ÖZETApelin, endokrin ve metabolik işlevlerde önemli fizyolojik etkilere sahiptir. Bu çalışmada gebelik ve laktasyon dönemlerindeki sıçanlarda plazma apelin düzeyleri ve gebe sıçan miyometriyumunda apelinin kontraksiyonlar üzerindeki etkisi araştırılmıştır.Çalışmada kontrol (diöstrus dönemi), gebelin 12., 18. ve 28. günüyle laktasyonun 2. ve 10 günündeki sıçanlarda plazma apelin konsantrasyonları ELISA yöntemiyle belirlendi. Ayrıca, gebeliğin 21. günündeki sıçan uterusunda, apelinin 0.01, 0.1, 1 ve 10 M dozlarının izometrik kontraksiyonlar üzerindeki etkisi izole organ banyosu kullanılarak test edildi. Kalsiyumsuz ortamda ve protein kinaz C inhibitörüyle önmuamele edilmiş şartlarda apelinin uterus kontraksiyonlarını indükleyip indüklemediği araştırıldı.Plazma apelin düzeyleri diöstrusta ve gebeliğin 12., 18. ve 21. günlerinde sırasıyla 120.2±10.9 ng/ml,101.9±14.5 ng/ml, 151.1±31.7 ng/ml ve 235.8±46.5 ng/ml olarak belirlenirken, laktasyonun 2. ve 10. günlerinde 111.4±19.2 ng/ml ve 143.3±13.2 ng/ml olarak ölçüldü. 21 günlük gebe grubundaki apelin düzeyi anlamlı olarak yüksekti (p<0.05). 2 günlük laktasyon grubundaki apelin konsantrasyonu anlamlı derecede düşüktü (p<0.05). Miyometriyum deneylerinde ise apelinin kasılmaları indüklediği gözlendi. Kasılma frekansı 0.01 M, 1 M ve 10 M dozlarda istatiksel olarak anlamlı olarak yüksekti (p<0.01). Ayrıca 1 ve 10 M doz uygulamasında kontraksiyonların genliği istatiksel olarak anlamlı derecede arttı (sırasıyla, p<0.05 ve p<0.01). Kalsiyumsuz ortamda apelin uygulanması kasılmaları indükledi. Protein kinaz C inhibitörüyle önmuamele sonrası apelin uygulandığında herhangi bir kasılma gözlenmedi.Bu araştırmanın bulguları sıçanlarda apelin düzeyinin gebeliğin sonunda arttığını ve hormonun uterus kontraksiyonlarını indüklediğini göstermektedir. Bu etki hücre içi Ca+2 salıverilmesi aracılığıyla gerçekleşmektedir. Bu süreçte protein kinaz C yolağı rol oynamaktadır. Bu bulgular apelinin, sıçanlarda doğum sürecinin başlamasında rol oynayan endojen bir peptit olabileceğini göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Apelin, Miyometriyum, Plazma apelin düzeyi, İn vitro kontraksiyon ve Sıçan
Çocukluk çağında toplumdan gelişen pnömonilerde atipik patojenlerin indirekt immünfloresan yöntemle araştırılması
Çocukluk çağında toplumdan gelişen pnömonilerin (TGP) etiyolojisinde çok çeşitli tipik ve atipik patojenler rol oynamakta olup, tür ayrımı tanı daha çok serolojik yöntemlerle yapılabilmektedir. İndirekt immünofloresan antikor (İFA) yöntemi, hasta serumunu birçok etken patojene karşı gelişen özgül antikorlar açısından aynı anda tarayıp tür ayrımı yapabilen serolojik bir yöntemdir. Bu çalışmada TGP tanısı almış çocuk hastalarda, atipik pnömoni etkenlerine karşı özgül IgM antikorlarının seropozitifliğinin İFA yöntemiyle araştırılması ve kontrol grubuyla karşılaştırması amaçlandı. Gereç ve yöntem olarak, TGP tanısı konmuş 90 çocuk hasta ile 30 sağlıklı çocuktan alınan serum örnekleri, en çok görülen 20 atipik patojen açısından tek bir İFA kiti (Respiratory Tract Profile IgM, Euroimmun, Lübeck, Germany ) ile tarandı. Hasta grubunda 61, kontrol grubunda 7 çocukta seropozitiflik görüldü. Testin duyarlılık ve özgüllüğü % 76,7 olarak saptandı. Yapılan istatiksel analizde hasta grubunun seropozitiflik oranı, kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). İnfluenza virüsler 42 (%46,7), diğer respiratuar virüsler 9 (%25,6), Koksaki virüsler başta olmak üzere enterik virüsler 55 (%45,6), bakterilerden Bordetella spp 30 (%33,3), diğer bakteriler ise (K. pneumoniae, M. pneumoniae,L.pneumophila) 16 (%17,8) hastada pozitif saptandı. İstatitstiksel analizde bu pozitiflikler kontrol grubuna göre anlamlı bulundu (p<0.05). Hasta grubunda seropozitiflik saptanan 61 hastanın 38 (%62,3)?inde, kontrol grubundaki 7 kişinin 4 (%57,1)?ünde birden fazla etkene karşı seropozitiflik görüldü. Sonuç olarak TGP tanısı alan çocuklarda atipik etken seropozitifliği, sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu ve çoğunluk olarak karma etkenler olarak saptandı. Bu sonuç, bize çocukluk çağında TGP olgularında atipik etkenlerin önemli oranda sorumlu olabileceğini gösterirken, tanıda kullanılacak İFA yönteminin TGP etiyolojisini saptamada yüksek duyarlılık ve özgüllüğe sahip bir yöntem olduğunu ve diğer klasik konvansiyonel yöntemlerle birlikte rutin uygulamalarda tercih edilebileceğini düşündürmüştür.Anahtar Kelimeler: Çocukluk çağı, Toplumdan gelişen pnömoni, Atipik patojen, İndirekt immünfloresan yöntem
Psöriasisli hastalarda serum fetuin-A ve osteoprotegerin düzeylerinin değerlendirilmesi
Psoriazis hastaları, kardiyovasküler hastalık gelişiminin bir göstergesi olarak kabul edilen koroner arter kalsifikasyonu görülmesi bakımından incelendiğinde; yüksek bir orana sahip oldukları saptanmıştır. Fetuin-A ve osteoprotegerin, sistemik kalsifikasyon inhibitörleri olup vasküler kalsifikasyon ve kardiyovasküler mortalite ile ilişkili bulunmaktadır. Bu çalışmada psoriazis hastalarında fetuin-A ve osteoprotegerin düzeyleri ile psoriazis arasındaki ilişkiyi araştırdık. Çalışmaya Nisan 2012 ile Nisan 2013 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Dermatoloji bölümüne başvuran 40 psoriazis hastası ve 40 sağlıklı birey kontrol grubu olarak dahil edildi. Hastalardan ve sağlıklı bireylerden fetuin-A ve osteoprotegerin düzeylerinin araştırılması amacıyla venöz kan alındı. Hastalık şiddeti, psoriazis alan şiddet indeksi (PASI)'ne göre hafif, orta ve şiddetli olarak gruplandırıldı. Psoriazis hastalarında cinsiyet, PASI, psoriatik artrit varlığı gibi klinik özellikler ile fetuin-A ve osteoprotegerin düzeyleri arasındaki ilişki incelendi. Psoriazis hastaları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında serum fetuin-A seviyeleri, psoriazis hastalarında istatistiksel olarak düşük tespit edildi (p<0.001). Serum osteoprotegerin düzeyleri açısından iki grup arasında istatistiksel fark gözlenmedi (p>0.05). Psoriatik artrit öyküsü olan ve olmayan hastalar arasında serum fetuin-A ve osteoprotegerin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Cinsiyetlerine göre hastalar gruplandırıldığında, kadınların ve erkeklerin fetuin-A ve osteoprotegerin düzeyleri arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Psoriazis hastalarının yaşları ve PASI skorları ile fetuin-A ve osteoprotegerin düzeyleri arasında korelasyon gözlenmedi. Sonuç olarak psoriazis hastalarında serum fetuin-A düzeyleri düşük olup, hastalık şiddeti ile ilişki göstermedi. Bu bulgular ışığında psoriazis patogenezinde fetuin-A'nın rol oynayabileceğini ve psoriaziste gelişen kalsifikasyon sürecine etkisinin olabileceğini düşünmekteyiz.
Genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz üreten Escherichia coli ve Klebsiella spp.'nin toplum taşıyıcılığı sıklığının ve enzim tiplerinin araştırılması
Amaç: Dirençli bakterilerin transferi insanda insana ya da çevreden insana olabilmekte ve toplumda dirençli bakterilerle kolonize kişilerin oranı giderek artmaktadır. Bu çalışmada amaç, genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz üreten bakterilerin fekal taşıyıcılık oranlarının, enzim tiplerinin ve taşıyıcılığı etkilemesi beklenen risk faktörlerin belirlenerek, yayılımını kontrol altına alma stratejilerine ve epidemiyolojik verilere katkı sağlanmasıdır. Yöntem: 15/11/2012-15/05/2013 tarihleri arasında polikliniğe başvuran hastalardan rutin inceleme amaçlı gönderilen dışkı örnekleri incelenmiş ve anket formunu (Yaş, cinsiyet, eğitim durumu, kronik hastalık varlığı, son 3 ayda antibiyotik kullanımı, son 6 ayda idrar yolu enfeksiyonu geçirme, hastaneye yatış, ameliyat olma öyküsü, proton pompa inhibitörü (PPI) ya da antiasit kullanımı, eğitim durumu, evdeki birey ve oda sayısı, evde ya da bahçede hayvan besleyip beslemediği ve haftada kaç kez tavuk eti yediği) doldurmaları istenmiştir. Hasta örnekleri 2 µg/ml sefotaksim ve 2 µg/ml seftazidim + 2 µg/ml sefotaksim içeren EMB agarlara ekilmiştir. Bakteriler konvansiyonel yöntemler ile tanımlanmıştır. Antibiyotik duyarlılık testleri CLSI önerilerince yapılmıştır. GSBL varlığı çift disk sinerji testi ile araştırılmış, gerekli durumlarda E test yöntemi kullanılmıştır. İzole edilen bakterilerde enzim tipleri PCR ile gösterilmiştir. Bulgular: Belirtilen sürede laboratuvarımızda 576 hasta (% 52 erkek, % 48 kadın) değerlendirilmiştir. GSBL üreten bakteri taşıyıcılık oranı % 30 (173/576) olarak bulunmuştur. Değerlendirilen 173 hastadan GSBL üreten 192 bakteri izole edilmiştir. GSBL üreten bakterilerin 173'ü (% 90.1) E. coli, 18'i (% 9.3) K. pneumoniae, 1'i (% 0.5) K. oxytoca olarak tanımlanmıştır. Son 3 ayda antibiyotik kullanımı, son 6 ayda idrar yolu enfeksiyonu geçirme, hastaneye yatış ya da ameliyat olma öyküsü, diyabeti olan ve 60 yaş üzeri hastalar ile ev nüfusunun 3 kişiden fazla olduğu kişilerde taşıyıcılık oranı anlamlı olarak yüksek, üniversite mezunu olan kişilerde taşıyıcılık oranı anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. GSBL üreten 192 bakterinin 168'i (% 87.5) CTX-M grup enzimi pozitif olarak saptanmıştır. CTX-M-1 grup enzimi pozitif olarak saptanan 160 bakterinin 130'unda (%67.7) CTX-M-15, 158'inde (%82,2) CTX-M-3 pozitif bulunmuştur. Yüzyirmi (%62.5) bakteride ise CTX-M-3 ve CTX-M-15 birlikteliği belirlenmiştir. GSBL üreten 192 bakterinin 144'ünde (% 75) TEM grup enzimi, 11'inde (% 5.7) SHV grup enzimi tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamızda erişkin yaş grubunda toplumda fekal taşıyıcılık oranı yüksek (% 30) bulunmuştur. GSBL enfeksiyonu için daha önce bildirilmiş olan risk faktörlerinin erişkin taşıyıcılığı üzerine anlamlı biçimde arttırıcı etki oluşturduğu belirlenmiştir. Taşıyıcılarda CTX-M enzimi en sık belirlenen enzim tipi olup CTX-M-3 grup dominant enzim grubu olarak belirlenmiştir.
Kronik periodontitisli hastalarda anaerob bakteriyel etkenlerin moleküler yöntemler kullanılarak belirlenmesi
Periodontitis, periodontal liflerde ve se¬mentte harabiyete, alveolar kemikte yıkı¬ma neden olan klinik bir enflamasyondur. Kronik periodontitis ise plak birikimi sonucu ortaya çıkan, dişeti enflamasyonu ve cep oluşumu ile sonlanan, periodontal ataşman ve alveol kemiği kaybıdır. Bu tezde kronik periodontitisli hastalardan alınan subgingival plak örneklerinden, anaerob bakterilerin varlığının moleküler yöntemler ile araştırılması ve bu hastalardaki bakteri sıklığı ile, periodontitisin seyrini belirlemede önemli olan, plak indeksi (Pİ), gingival indeks (Gİ) ve sondalama derinliği (SD) gibi parametreler arasında bir ilişki olup olmadığının belirlenmesi amaçlandı. Bu amaçla, 2013 yılında Elazığ Diş Hastanesi' ne başvuran kronik periodontitisli 37 ve periodontitis yönünden sağlıklı 33 bireyden, periodontal ceplere paper pointler yerleştirilerek krevikular sıvı örnekleri alındı. Daha sonra, bu örneklerden DNA izolasyonu yapıldı. Elde edilen DNA'lar Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR)-Ters hibridizasyon yöntemiyle incelendi. PCR-Ters hibridizasyon sonuçlarına göre; kronik periodontitisli 37 hastada % 94 Tannerella forsythia (T. forsythia-Tf) ve Fusobacterium nucleatum (F. nucleatum-Fn), % 86 Capnocytophaga türleri (C sp), % 78 Campylobacter rectus (C. rectus-Cr), % 70 Treponema denticola (T. denticola-Td), % 56 Parvimonas micra (P. micra-Pm) ve Eikenella corrodens (E.corrodens-Ec), % 51 Porphyromonas gingivalis (P.gingivalis-Pg), % 21 Eubacterium nodatum (E.nodatum-En) ve % 16 Aggregatibacter actinomycetemcomitans (A. actinomycetemcomitans-Aa)' a rastlanmıştır. Kontrol grubunda ise, % 54 Fn , % 15 C sp, % 3 Tf ve Ec' ye rastlanmıştır. Kronik periodontitisli ve sağlıklı bireylerdeki mikroorganizmaların dağılımı incelendiğinde, iki grup arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi (p< 0,01, p<0,001). Pİ, Gİ ve SD değerleri bakımından her iki grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar tespit edildi (p<0,001). Hastaların cep derinliği ile bakterilerin bulunma sıklıkları incelendiğinde ise, Aa, Pg, Tf, Td, Pm, Cr, Ec varlığı ile sondalama derinliği arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar olduğu tespit edilirken (p<0,05, p<0,01, p<0,001). Pi, Fn, En, C sp varlığı ile cep derinliği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark belirlenemedi (p> 0,05). Sonuç olarak, kronik periodontitisin seyrini belirlemede önemli olan klinik parametreler ile anaerob bakteri varlığı arasında kuvvetli bir ilişkinin olduğu ve bu ilişkiyi belirlemede daha hızlı, spesifik, doğru sonuçlara kısa sürede ulaşılabilecek, PCR-Ters hibridizasyon yönteminin uygulananabileceği kanaatine varıldı.
Deneysel kolorektal kanser modelinde siklooksijenaz-2 inhibitörlerinin etkinliği ve anjiyogenezisin değerlendirilmesi
ÖZET Kolorektal kanser (KRK) dünya genelinde kansere bağlı ölümlerin önemli bir sebebidir. KRK'lerin erken tanısı ve tedavisi yaşam sürelerinin iyileştirilmesi açısından önemlidir. Bu çalışmada, deneysel KRK modeli oluşturulan Sprague Dawley cinsi sıçanlarda COX-2 inhibitörlerinin tümör gelişim insidansları ve anjiyogenezis üzerine olan etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Araştırmada sıçanlar 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna 12 hafta boyunca haftada bir, 1 mM EDTA-salin s.c, DMSO ise deney süresince (25 hafta) her gün oral uygulandı. DMH grubuna 1 mM EDTA-salin içinde 25 mg/kg DMH 12 hafta boyunca haftada bir s.c, DMSO 25 hafta her gün oral uygulandı. DMH'le eş zamanlı olarak 8 mg/kg Diklofenak'ın ve 6 mg/kg Selekoksib'in DMSO içinde günlük oral olarak deney süresince uygulandığı gruplar tedavi grupları olarak belirlendi. Uygulamalar sonunda sıçanlar dekapite edilerek alınan kolorektal doku örneklerinde histopatolojik ve immünohistokimyasal değerlendirmeler yapılırken, kan örneklerinde anjiyogenezis parametreleri çalışıldı. Histopatolojik değerlendirmelerde kontrollerde patolojik değişim izlenmezken, DMH grubunda %62,5 adenokarsinom, %31,25 displazi, %6,25 oranında inflamasyon saptandı. Tedavi gruplarında ise adenokarsinom oranlarında belirgin azalma izlendi. Kontrollerle karşılaştırıldığında DMH grubunda; VEGF, ICAM-1, MMP-2, MMP-9 düzeylerinde, MMP-2/TIMP-2 oranında anlamlı artış saptandı. Tedavi gruplarında ise DMH grubuyla karşılaştırıldığında bu parametrelerin tamamında ve MCP-1 düzeylerinde anlamlı düşüş, TIMP-2 düzeylerinde ise Selekoksib grubunda anlamlı artış saptandı. İmmünohistokimyasal değerlendirmede, kontrollerle karşılaştırıldığında DMH grubunda MMP-2, MMP-9, Nfκ-B'nin boyanma şiddeti, yaygınlıklarında artış, tedavi gruplarında ise DMH grubuyla karşılaştırıldığında azalma olduğu izlendi. Selekoksib grubundaki azalma daha belirgindi. Sonuç olarak, NSAİİ'lardan özellikle COX-2 inhibitörlerinin, KRK oluşum oranlarını azalttığı ve hastalık progresyonunu yavaşlattığı immünohistokimyasal, histopatolojik ve biyokimyasal değerlendirme sonuçları ile teyit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kolorektal kanser, anjiyogenezis, COX-2 inhibitörleri, NSAİİ
Uterin servikal kanser örneklerinde pyrosequencıng yöntemi ile human papillomavirus (HPV) genotiplerinin belirlenmesi
Servikal kanser kadınlarda göğüs kanserinden sonra görülen ikinci en yaygın kanser türüdür. Human papillomavirus (HPV) servikal kanserin primer etiyolojik ajanı olarak kabul edilmektedir. HPV tipleri epidemiyolojik ilişkilerine ve HPV genotiplerine göre kategorize edilir. Genom dizi analizine göre şimdiye kadar 100'den fazla HPV genotipi identifiye edilmiştir. HPV genotiplerinin tespiti için kullanılan moleküler testler aşılama stratejisinin oluşturulmasında ve epidemiyolojik amaçla oldukça önemlidir. Pyrosequencing yöntemi HPV genotiplerinin belirlenmesinde kullanılan yeni bir yöntemdir. Bu tezde pyrosequencing yöntemi ile uterin servikal kanseri tanısı olan hastaların HPV genotiplerinin belirlenmesi amaçlandı. Bu çalışmada Fırat Üniversitesi, Tıp Fakültesi Patoloji A.D. Laboratuvarından temin edilen 38 parafin bloktaki servikal kanser örneği kullanıldı. Örneklerin HPV pozitifliği real time-PCR yöntemi ile belirlendi. Daha sonra, HPV pozitif olarak tespit edilen örneklerden HPV genotipleri pyrosequencing yöntemi kullanılarak belirlendi. Real time-PCR sonucunda, 38 adet örneğin 35'inde (%92) HPV DNA pozitif saptandı. HPV DNA pozitif örneklerin 26'sında HPV 16 (%68.42), 2'sinde HPV 18 (%5.26) tespit edildi. Bir örnekte HPV 16 ve HPV 18'in süper enfeksiyonu (%2.63), 5 örnekte HPV 16 ve HPV 16 Africian subtip süper enfeksiyonu (%13.15) ve bir örnekte ise HPV 16 ile HPV 33 süper enfeksiyonu (%2.63) bulundu. Bu sonuçlara göre HPV 16 ve HPV 18 enfeksiyonlarının servikal kanserin en önemli etkeni olduğu gösterildi. Pyrosequencing yöntemi ile HPV genotiplerinin belirlenmesi diğer klasik DNA dizi analizi yöntemlerine göre kolay ve ucuzdur. Bu nedenle, rutin laboratuvarda HPV genotiplendirme için pyrosequencing yöntemini önermekteyiz. Anahtar Kelimeler: Human papilloma virus, HPV, uterin servikal kanser, genotip, pyrosequencing.
Ventilatör ilişkili pnömoni hastalarından izole edilen mikroorganizmaların antimikrobiyal duyarlılıkları
Ventilatör ilişkili pnömoni (VİP), invaziv Mekanik Ventilasyon (MV) uygulanan hastalarda gelişen ve yoğun bakım ünitelerinde sık karşılaşılan, mortalite hızı yüksek bir hastane enfeksiyonudur. Bu çalışmada Fırat Üniversitesi Hastanesi Dahili Yoğun Bakım Ünitesinde Mekanik Ventilatör kullanan ve pnömoni teşhisi konulmuş 50 hastanın endotrakial aspirat veya bronj lavajı incelenmiş, tespit edilen etkenlerin antimikrobiyal duyarlılıkları araştırılmıştır. VİP olgularında sıklık sırasına göre; Acinetobacter baumannii %42, Klebsiella pneumoniae %26, Pseudomonas aeruginosa %20, Serratia marcescens %4, Streptococcus spp., Enterobacter spp., Staphylacoccus aereus ve Stenotrophomonas maltophilia ise %2 oranında izole edilmiştir. Klinik uygulamada sorun oluşturabilecek bazı antibiyotik direnç profilleri elde edilmiştir. Acinetobacter baumannii suşlarında Ceftazidime, İmipenem, Meropenem, Piperacillin-Tazobactam ve Cefepime %100 direnç saptanmıştır. Klebsiella pneumoniae suşlarında, Gentamisin direnci %15, Trimethoprim-Sulphamethoxazole direnci ise %38 olarak saptanmıştır. Pseudomonas aeruginosa suşlarında ise Piperacillin-Tazobactam'a %90 oranında direnç tespit edilmiştir. Ampirik tedavide kullanılacak antibiyotiklerin ünitenin mikrobiyolojik flora ve antibiyotik direncine göre seçilir, etken izolasyonu sonrasında ise; tedavinin antibiyotik duyarlılık sonucuna göre dar spektrumlu antibiyotik ile modifiye edilmesi hedeflenmelidir.
Deneysel olarak nonalkolik steatohepatit oluşturulmuş ratlarda tribulus terrestrisin karaciğer ve endotel fonksiyonları üzerine koruyucu etkisinin araştırılması
Kompleks mekanizmalar ve farklı etiyolojik nedenlere bağlı olarak gelişen NASH tablosunda NO, ADMA, MMP ve adhezyon moleküllerinin etkili olduğu ve özellikle kronikleşme süreci ile komplikasyonların gelişiminde önemli rol oynayabileceği düşünülmektedir. Biz bu çalışmada; Tribulus terrestris'in, NASH gelişimi ve kronikleşme sürecindeki mekanizmalara ve endotel fonksiyonlar üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık. Çalışmada 200-220 gr arasında 35 adet erkek Sprague-Dawley cinsi ratlar kullanıldı. Ratlar her bir grupta 7 rat olacak şekilde 5 gruba ayrıldı. Grup1; kontrol gurubu (8 hafta), Grup2; fruktoz ile NASH oluşturulan grup (8 hafta), Grup3; NASH oluşumu sırasında Tribulus terrestris verilen grup (8 hafta), Grup4; NASH oluştuktan sonra standart beslenme (14 hafta), Grup5; NASH oluştuktan sonra Tribulus terrestris verilen grup (14 hafta). Çalışma tamamlandıktan sonra ratlar dekapite edilerek alınan kan örneklerinde elde edilen numunlerde biyokimyasal parametreler çalışıldı. Ratlardan alınan karaciğer doku örnekleri ve damar örnekleri de histopatolojik incelemeye tabi tutuldu. Çalışmada serum glukoz, AST, ALT, Total kolestrol, HDL, LDL, ICAM-1, VCAM-1, MMP-2, MMP-9, NO, ADMA düzeyleri ölçüldü ve Tribulus terrestris bitkisinin bu parametreler üzerine etkileri incelendi. MMP-2, MMP-9 ve ICAM-1 düzeyleri NASH oluştuktan sonra Tribulus terrestris bitki eksraktı verdiğimiz gruplarda anlamlı olarak (p<0.05) düşük tespit edilmiştir. NO ve ADMA düzeyleri NASH oluşumu sırasında Tribulus terrestris bitki ekstratı verdiğimiz gruplarda anlamlı olarak (p<0.05) düşük tespit edilmiştir. VCAM-1 düzeyleri ise gruplar arasında anlamlı bir farklılık olmadığı gözlenmiştir. Tribulus terrestris bitki ekstratı verdiğimiz gruplar, kontrol grubu ve NASH oluşturulan gruplarla kıyaslandığında ratlara verdiğimiz bitki eksraktının, karaciğer fonksiyon testlerini düzelttiği, ICAM-1, MMP-2, MMP-9, NO ve ADMA düzeylerini azalttığı, ayrıca fruktoz ile oluşturulan karaciğer hasarının histopatolojik olarak gerilediği gözlendi. Sonuç olarak, Tribulus terrestris bitki ekstratının karaciğer ve endotel fonksiyonları üzerine olumlu etki yapabildiği ve NASH'li hastaların etyopatogenezinde yararlı olabileceği kanısına varılmıştır.
Karaciğerde kitle oluşturan paraziter etkenlerin tanısındaki serolojik sonuçların retrospektif incelenmesi
Karaciğer Retikulo Endoteliyal Sistemin önemli bir organı olduğu için, parazitlerde dâhil olmak üzere pek çok mikroorganizmaya karşı bağışık yanıtta rol almaktadır. Çok sayıda paraziter etken karaciğeri etkileyerek hastalık oluşturmaktadır. Parazitlerin hayat döngülerinin, enfeksiyon yerlerinin bilinmesi, doğru örnek alınması ve doğru tanı için gereklidir. Özellikle iç organ yerleşimli parazitlerin tanısında kullanılan yöntemlerin başında serolojik testler gelmektedir. Bu yöntemlerle parazitin direkt olarak saptanamadığı durumlarda parazite karşı oluşan antikorlar veya parazitin antijenleri araştırılır. Serolojik tanı yöntemlerinden IHA IFA ELISA gibi testler, parazit hastalıklarının tanısında en fazla kullanılan yöntemler olup, %90' ların üzerinde pozitif güvenirlik ve özgüllük sağlayabilmektedirler.Bu çalışmada radyolojik tetkiklerle karaciğerde parazitik kitle ön tanısı ile gelen hastalarda serolojik yöntemlerle (ELISA, IHA, IFA) parazite ait antikorların saptanması amaçlandı. 100 hasta serumu çalışma kapsamına alındı. Hastaların serumunda IHA yöntemiyle E. histolytica antikoru, IFA yöntemiyle E. granulosus antikoru ve ELISA yöntemiyle de F. hepatica antikoru araştırıldı. 100 hastanın 27'sinde (%27) pozitif sonuç bulundu. Hastaların 1' de E. histolytica, 13' de E. granulosus ve 13'de ise F. hepatica seropozitifliği saptandı.Karaciğerde yer kaplayan kitlelerin parazitik enfeksiyon açısından ayırıcı tanısında sadece radyolojiyle tanının konulamayacağı, beraberinde mutlaka bir serolojik yöntemle tanının doğrulanması gerektiği kanaatine varılmıştır.