Fırat University
Anabilim Dalı

Çocuk Psikiyatrisi Anabilim Dalı

Fırat University

13

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

13 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otizm spektrum bozukluğu olan çocuklarda melatonin düzeyleri, uyku alışkanlıkları ve klinik belirtiler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi; vaka kontrol çalışması

Otizm Spektrum Bozukluğu Olan Çocuklarda Melatonin Düzeyleri, Uyku Alışkanlıkları ve Klinik Belirtiler Arasındaki İlişkinin Değerlendirilmesi; Vaka Kontrol Çalışması Amaç: Bir pilot çalışma olarak yapılan bu çalışmamızın amacı; otizm spektrum bozukluğu tanısı almış olan olgular ile sağlıklı kontrollerden oluşan gruplar arasında serum melatonin düzeylerinin ölçülmesi ve uyku alışkanlıkları ve klinik belirtiler arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız prospektif kontrollü bir çalışma olarak planlandı. Çalışmamızda hasta grubuna Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran ve DSM-V'e göre Otizm spektrum bozukluğu tanısı alan 2-8 yaş arası olgular alındı. Kontrol grubunda ise benzer yaş ve cinsiyette sağlıklı çocuklar değerlendirildi. Hastaların hepsinin vitamin D düzeyi, ferritin, serum demiri ve demir bağlama kapasitesinin yanında endojen melatonin düzeylerine bakıldı. Ayrıca hastaların hepsine çocuk uyku alışkanlıkları anketi dolduruldu. Otizm spektrum bozukluğu grubuna ise otizm davranış kontrol listesi (ABC - Autism Behavior Checklist) ve Değiştirilmiş Erken Çocukluk Dönemi Otizm Tarama Ölçeği (M-CHAT - The Modified Checklist for Autism in Toddlers) uygulandı. Elde edilen kan değerleri ve doldurulan anket sonuçları arasındaki ilişki değerlendirildi. Otizm spektrum bozukluğu olan hastalar ile kontrol grubu arasındaki melatonin değerleri karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza toplam 71 katılımcı dahil edildi. Katılımcıların %81,7'si (n=58) erkek cinsiyette idi. Otizm spektrum bozukluğu grubunun ortalama yaşı 44,4±20,4 ay iken kontrol grubunun ortalama yaşı 51,2±20 ay olarak saptandı (p=0,104). Katılımcılardan elde edilen laboratuvar verileri açısından iki grup arasında anlamlı bir farklılık olmadığı gözlendi. Uyku anketinden elde edilen veriler iki grup arasında karşılaştırıldığında "gün içi uykululuk" alt ölçek skoru kontrol grubunda daha yüksek iken "altını ıslatma" alt ölçek skoru otizm spektrum bozukluğu olan grupta daha yüksek saptandı (sırasıyla p=0,036 ve p=0,008). Diğer ölçeklerde iki grup arasında anlamlı bir farklılık gözlenmedi. Katılımcılar klinik olarak hafif orta ve ağır otizm spektrum bozukluğu gruplarına ayrıldığında ise D vitamini düzeyinin ağır kliniğe sahip hastalarda anlamlı olarak düşük olduğu gözlendi (p=0,005). Katılımcılardan elde edilen anket sonuçları ile elde edilen melatonin düzeyleri arasında anlamlı bir korelasyon saptanmadı. Melatonin düzeyleri otizm spektrum bozukluğu olan grupta ortalama 823,2±237,9 U/L iken kontrol grubunda ortalama 677,4±254,7 U/L idi. İki grup arasındaki bu farkın istatistiksel açıdan anlamlı olduğu bulundu (p=0,027). Katılımcılar cinsiyetlerine göre bölünerek karşılaştırıldığında ise yalnızca erkek hastalarda iki grup arasında fark olduğu saptandı (p=0,020). Kız çocukları arasında melatonin düzeyleri açısından anlamlı bir farklılık olmadığı gözlendi (p=0,608). Sonuç: Çalışmamızda elde ettiğimiz veriler ışığında otizm spektrum bozukluğunda uyku problemleri olduğu ve bu nedenlerle gündüz ölçülen melatonin düzeylerinde sağlıklı çocuklara göre yükseklik olduğu gözlendi. Ayrıca melatonin düzeylerinin de cinsiyete göre farklılık göstermesi OSB hastalarında uygulanan melatonin tedavi modalitelerinin cinsiyete göre düzenlenebileceğini bizlere düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Melatonin, Otizm Spektrum Bozukluğu, Uyku Bozuklukları

MelatoninOtistik bozukluklarOtizm spektrum bozukluğu+4
Çağlar Charles Daniel Jaicks
Çukurova University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanılı ve dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ile komorbid yavaş bilişsel tempo tanılı çocuklarda yeme alışkanlıkları, kaygı düzeyleri ve serum kortizol seviyesi ile vücut kitle indeksi arasındaki ilişkilerin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışma Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) ve Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu'na komorbid Yavaş Bilişsel Tempo (YBT) tanılı olguların kliniğini tanımlama, bu iki olgu grubu arasındaki yeme davranışlarının incelenmesi ve farkların gösterilmesi ve bunların DEHB alt görünümleri ve yeme davranışlarının kaygı düzeyleri ile ilişkilendirilmesini amaçlamaktadır. Ayrıca her iki grubun Vücut Kitle İndeksi persentilleri (VKİ-p) ve kan kortizol seviye ölçümleri ile yeme davranışları, kaygı düzeyleri ve DEHB semptomları arasında ilişklerin araştırılmasını amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran, DSM-5'in tanı kriterlerine göre; yalnızca DEHB tanısını alan 45 çocuk ile DEHB+YBT 46 çocuk, dahil olma kriterlerine uygun bulunarak, yaş ve cinsiyet bakımından eşleştirilmiş ve çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışma hakkında bilgilendirme yapılıp yazılı onam alınmıştır. Her iki gruptaki katılımcılara ve ebeveynlerine sosyodemografik veri formu, Barkley Çocuk Dikkat Anketi, Çocuklarda Beslenme Davranışı Anketi (ÇBDA), Çocukluk Çağı Anksiyete Tarama Ölçeği (ÇATÖ), Turgay Çocuk ve Ergenlerde Davranış Bozuklukları için DSM-IV'e Dayalı Değerlendirme ve Tarama Ölçeği (T-DSM-IV-Ö) verilmiştir. Ayrıca çalışmaya katılan çocukların serum Kortizol ve VKİ ölçümleri yapılmıştır. Bulgular: Sosyodemografik verilerle elde edilen bilgiler ışığında; DEHB+YBT grubunun DEHB grubuna oranla anlamlı düzeyde öğün sayısının fazla olduğu bulundu. DEHB+YBT grubunda okulda, evde ve haftalık olarak her bir alanda daha düşük fiziksel aktivite gösteriyor olması, DEHB grubundakilerden anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu. DEHB grubunda ise birden fazla ortamda yüksek fiziksel aktivite gösterme, DEHB+YBT grubundakilerden anlamlı düzeyde daha yüksek saptandı. Gruplar arası baskın görünümler açısından kıyaslamalara bakıldığında; DEHB grubuna göre DEHB+YBT grubunda dikkatsizlik baskın olma oranları anlamlı düzeyde daha yüksek iken hiperaktive/dürtüsellik baskın olma oranları anlamlı düzeyde daha düşük tespit edildi. DEHB+YBT grubunda ölçülen, ÇATÖ ölçeği toplam puanı ve alt ölçek puanları anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu. DEHB+YBT ve DEHB gruplarında, ÇATÖ alt ölçekleri ve ÇBDA alt ölçek puanları arasında anlamlı pozitif korelasyon tespit edildi. DEHB+YBT grubundaki VKİ-p değeri ile Gıdadan Keyif Alma, Gıdaya Yaklaşma Toplam, Davranım Bozukluğu (DB) Total Puanı puanları arasında pozitif ilişkiler saptandı, DEHB grubunda ise; VKİ-p değeri ile Gıda Heveslisi, Duygusal Aşırı Yeme, Gıdadan Keyif Alma ve İçme Tutkusu puanları arasında pozitif ilişkiler saptandı. DEHB'ye komorbid YBT grubunda serum kortizol düzeyleri ile çalışmada incelenen ÇATÖ, ÇBDA, T-DSM-IV, BÇDA ve bu ölçeklerin alt ölçek puanları arasında anlamlı düzeyde bir ilişki saptanmadı ancak DEHB grubunda sadece serum kortizol düzeyleri ile ayrılık anksiyetesi alt ölçek puanı arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulundu. Sonuçlar: Çalışmamızda DEHB ve DEHB+YBT'li olgularda yeme davranışları ve kaygı düzeylerinin birbiri üzerine pozitif ve negatif yönlerde etkileri olabildiği, bu durumların olgulardaki DEHB baskın görünümlerine göre farklılıklar gösterebileceği ve de VKİ-p ile yeme davranışların arasında ilişkiler bulunmuştur. VKİ ve kan kortizol seviye ölçümleri ile yeme davranışları, kaygı düzeyleri ve DEHB semptomları arasında ilişkilerin daha iyi açıklanması için daha geniş örneklemli çalışmalar gereklidir. Çalışmamız sonuçları ile bu olguların tanı sonrası takip ve koruma amaçlı alınabilecek sosyal ve tıbbi önlemler üzerine çıkarımlar yapılabilmesi açısından katkı sağlayacaktır. ANAHTAR KELİMELER: Anksiyete Bozukluğu, Beslenme Davranışı, DEHB, Kortizol, VKİ, YBT

Işıl Kayı
Düzce University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Depresif bozukluk tanısı alan 12-18 yaş arası çocuk ve ergenlerde D vitamini düzeyinin ve ilişkili olabilecek faktörlerin incelenmesi

Major depresif bozukluk çocukluk ve ergenlik çağında yaygın olarak görülmekle beraber etiyolojisi henüz kesin olarak aydınlatılabilmiş değildir. D vitamini; nörotrofik, nöroprotektif etkileri bulunan bir vitamin ve hormondur. Bu çalışmada, major depresif bozukluğu bulunan çocuk ve ergenlerde, D vitamini ve ilişkili faktörler olan alkalen fosfataz (ALP), parathormon (PTH), kalsiyum (Ca), fosfor (P) ve kalsitonin düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ek olarak, bulgular, sağlıklı kontrollerle karşılaştırılmıştır. Örneklemimiz Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniği'ne başvuruda bulunan 12-18 yaş arası, 40 depresif bozukluk tanılı olgu ve 40 sağlıklı kontrol olgusundan oluşmaktadır. Tüm olgulara sosyodemografik veri formu, Beck Depresyon Ölçeği, Spielberger'in Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri uygulanmıştır. Çalışmaya dahil edilen tüm olgular serum D vitamini, ALP, PTH, Ca, P ve kalsitonin düzeyleri açısından değerlendirilmiştir. Çalışmamızda, depresif bozukluk grubundaki olguların D vitamini, ALP, kalsitonin düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı şekilde düşük bulunmuştur. PTH, Ca ve P düzeyleri gruplar arasında anlamlı farklılaşmamıştır. Depresif bozukluk grubundaki kız olguların serum D vitamini düzeyi erkeklere göre istatistiksel olarak anlamlı düşük bulunmuştur. Depresif bozukluk grubunda D vitamini düzeyi ile Beck Depresyon Ölçeği puanı arasında korelasyon saptanmamıştır. D vitamininin, merkezi sinir sistemindeki önemli işlevleri göz önüne alındığında psikiyatrik bozukluklarla ilişkisinin incelenmesinin önemli olduğu düşünülmüştür. Literatür incelendiğinde, depresif bozukluk tanılı çocuk ve ergenlerde D vitamini düzeylerini değerlendiren çalışmaların oldukça kısıtlı olduğu görülmektedir. Geniş örneklemli ve prospektif çalışmaların yapılması bu konudaki eksikliklerin giderilmesine yardımcı olabilecektir. Anahtar Kelimler: Depresif bozukluk, D vitamini, çocuk, ergen

Depresif bozuklukDepresyonErgenler+2
Fatma Kurt
Fırat University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bir üniversite hastanesi çocuk-ergen ruh sağlığı ve hastalıkları polikliniğine başvuran ve dikkat eksikliği -hiperaktivite bozukluğu tanısı konulan çocukların sosyodemografik özellikleri ve komorbid psikiyatrik tanılar

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), sosyal ilişkilerde sorun, okul başarısızlığı gibi psikososyal işlevsellikte bozulmaya yol açan çocukluk çağının en sık görülen nöropsikiyatrik bozukluğudur. Son yıllarda yapılan çalışmalarda prevalansının %5,9-7,1 arasında olduğu düşünülmektedir. Çeşitli çalışmalarda DEHB'ye ek psikiyatrik hastalıkların sıklıkla eşlik ettiği, bu hastalıkların DEHB semptom şiddetini artırdığı ve tedaviye yanıtı olumsuz yönde etkilediği bildirilmiştir. Çalışmamızın amacı Karadeniz Teknik Üniversitesi(K.T.Ü.) Tıp Fakültesi Çocuk-Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğinde DEHB tanısı konulan yaşları 6-18 arasında bulunan çocuk ve ergenlerde DEHB alt tipleri arasında sosyodemografik özellikleri, komorbid ek psikiyatrik tanıları ve hastaların aldıkları tedavileri karşılaştırmaktır. Bu çalışmada 1 Ocak 2014- 31 Haziran 2014 tarihleri arasındaKTÜ Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine başvurmuş, DSM V'e göre ilk kez DEHB tanısı konulmuş, en az 3 poliklinik görüşmesi yapılmış, dışlama kriterlerini karşılamayan, 6-18 yaşgrubu 164 çocuk ve ergen vaka değerlendirilmiştir.Araştırmaya dahil edilen 164 DEHB hastasının 120'si (%73,2) erkek, 44'ü (%26,8) kız olarak saptandı. Bu hastaların 69'u (%42,1) DEHB Dikkat eksikliği önde gelen alt tip(DEHB-D grubu), 81'i (%49,4) DEHB bileşik alt tip(DEHB-B grubu) ve 14'ü (%8,5) ise DEHBhiperaktivite-impulsivite önde gelen alt tip(DEHB-H grubu) tanı kriterlerini karşılamaktaydı. Gruplar arası ilk başvuru yaşı ortalamları karşılaştırıldığında DEHB-D grubunun yaş ortalması 10,00±3,020, DEHB-B grubunun 9,05±2,484 ve DEHB-H grubunun ise 8,71±2,091 olarak saptandı. DEHB'ye ek komorbid psikiyatrik tanılara baktığımızda bu hastalarda en az 1 komorbidite görülme oranı %75,6 (124) olarak saptandı. DEHB'ye ek 1 komorbiditesi olanlar %42,1 (69), 2 komorbiditesi olanlar %31,7 (52) ve 3 komorbiditesi olanlar ise %1,8'lik kısmı oluşturuyordu. Tüm örneklemin %24,4'ünde isekomorbid bir psikiyatrik tanı saptanmadı. Örneklemimizin genelinde en sık gördüğümüz ek psikiyatrik tanı Karşıt Olma Bozukluğu olup tüm örneklemde 43 (%26,2) hastada ek tanı olarak karşımıza çıktı. Diğer komorbid durumlardan Davranım Bozukluğu 41(%25), Anksiyete Bozuklukları 36(%22), Enürezis 22(%13,4), Tik Bozuklukları 17(%10,4), Özgül Öğrenme Güçlüğü 12(%7,3) ve Depresif Bozukluk 10(%6,1) hastada saptandı. Örneklemimizdeki 164 hastanın kullandıkları DEHB tedavilerine baktığımızda 107 (%65,3)'sinin uzun etkili metilfenidat, 33 (%20,1)'ünün kısa etkili metilfenidat, 14 (%8,5)'ünün atomoksetin kullandığı ve 10 (%6,1)'unun da tedavi almadığı saptandı. DEHB sosyal ilişkilerde sorun, okul başarısızlığı gibi psikososyal işlevsellikte bozulmaya yol açan çocukluk çağının sık görülen nöropsikiyatrik bozukluklarından birisidir. DEHB ile birlikte eş tanıya sahip çocukların tedaviye direnç göstermeleri daha muhtemeldir ve bu çocuklarda hem DEHB hem de eş tanının başarılı bir şekilde tedavi edilmesi gerekmektedir.Bizim çalışmamızda çıkan yüksek komorbidite oranları DEHB'yi tedavi ederken bu tanılarında etkin bir şekilde tedavi edilmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır.

Hastaneler-üniversiteHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğu+4
Serkan Karadeniz
Karadeniz Technical University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocuk ve ergenlerde oksidan ve antioksidan paremetrelerin araştırılması

DEHB prensip olarak genetik bir hastalıktır, ancak çevresel ve biyokimyasal faktörler de hastalığın etyopatogenezisinde rol oynamaktadır. DEHB'de biyokimsal nedenlerine yönelik çok az çalışma yapılmıştır. Biz bu çalışmada DEHB'de muhtemel oksidatif metabolizma değişikliklerini incelemeyi amaçladık.Çalışmaya birbirine benzer 35 DEHB'li olan ve 35 sağlıklı çocuk ve ergen alındı. Venöz kan örnekleri alınarak oksidanların düzeyleri ve antioksidanların aktiviteleri ölçüldü.NO ve MDA düzeyleri hasta grubunda kontrollere göre yüksekti. GSH-Px aktivitesi hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşüktü. CAT aktivitesi hasta grubunda kontrol grubuna oranla yükselmesine rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi. SOD aktivitesi gruplar arasında farklılık göstermiyordu.Oksidanlardan NO ve MDA düzeylerinde belirgin yükselme ve GSH-Px aktivitesinde azalmaya bakarak DEHB'li çocuk ve ergenlerde oksidatif stresin varlığından söz edebiliriz. CAT aktivitesindeki artma ise oksidanların artşına yanıt olarak reaktif bir artış olabilir.

Mehmet Fatih Ceylan
Gazi University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuk davranış listesi kısa formunun türkçe geçerlilik-güvenilirlik çalışması ve 3-6 yaş çocuklarında mizacın etyolojisinin araştırılması

Mizaç, bir çocuğun dış dünyadaki uyaranlara verdiği cevabı belirleyen, kalıtımsal olarak geçen, biyolojik temelleri olan ve çevre özelliklerine göre değişebilen özellikler bütünüdür. Çocuğun mizaç özelliklerinin bilinmesi ve buna göre dış ortamın değiştirilmesi ileride oluşabilecek ruhsal ve gelişimsel sorunların azalmasına yardımcı olur. Bu çalışmada, 3?7 yaş arasındaki Türk çocuklarında mizaç özelliklerinin anlaşılmasına yardımcı olacak Çocuk Davranış Listesi Kısa Formu'nu Türkçe'ye çevirmek ve 3-6 yaş arası çocuklarda mizacın etyolojisini ortaya çıkarmak amaçlanmıştırÇDL-KF'yi geçerlilik-güvenilirlik analizini yapmak için çalışmaya 3 ile 7 yaş arasında 87 çocuk dahil edilmiştir. Test Türkçe'ye çevrilerek katılımcıların annelerine birer hafta arayla iki kez olacak şekilde doldurtulmuş böylece test-tekrar test çalışması yapılmıştır. Yapılan geçerlilik-güvenilirlik analizinde testin Türkçe formunun geçerli ve güvenilir olduğu bulunmuşturMizacın etyolojisinin araştırılması için, çalışmaya, yaşları 3 ile 6 arasında değişen 7 tek, 10 çift yumurta ikizi alınmıştır. İkizlerle yapılan bu çalışmaya göre özellikle yaklaşım/olumlu katılım, kızgınlık/düş kırıklığı, korku, engelleme denetimi, utangaçlık ve gülümseme-kahkaha mizaç özellikleri başta olmak üzere mizacın genetik geçişli olduğu gösterilmiştir. Biyolojik verilerle karşılaştırıldığında çeşitli mizaç özelliklerinin biyolojik faktörlerden etkilendiği bulunmuştur. Özellikle azalan tepki/sakinleşme mizaç özelliğinin hormonlarla kuvvetli bir ilişkisi olduğu anlaşılmaktadır. Çevresel etkenlerle mizaç özellikleri arasındaki ilişki incelendiğinde ise çevre özelliklerinin genetik aktarımdan bağımsız olacak şekilde mizacı etkilediği bulunmuştur.

HormonlarKalıtımMizaç+1
Burcu Akın Sarı
Gazi University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunda izlem: Klinik özelliklerin değişimi, seyir üzerinde etkili faktörler ve genetik korelasyon

Genetik ve çevresel faktörlerin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun (DEHB) gelişiminde ve seyrinde önemli rol oynadığı düşünülmektedir. Bu izlem çalışmasında, çocukluk döneminde DEHB tanısı konulmuş hastaların, ergenlik ve erken erişkinlik döneminde klinik belirtilerindeki değişikliklerin incelenmesi; DRD4 ve 5-HT2A genlerinin ve doğum dönemine ilişkin çevresel risk faktörlerinin klinik değişkenler ve hastalığın sonlanımı ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya 1994- 2001 yılları arasında DEHB tanısı konulmuş ve takibe alınmış olan ve şuan 16-25 yaş grubunda bulunan 50 ergen-genç erişkin ve benzer yaş aralığında 50 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Hastaların ayrıntılı klinik değerlendirilmesinin ardından DRD4 ve 5HT2A gen analizi yapılmıştır.Okul öncesi ve ilkokul döneminde DEHB tanısı konulan hastalardan %88'inin ergenlik ve genç erişkinlik döneminde DEHB tanı ölçütlerini karşılamaya devam ettiği ve bu olguların işlevsellik derecelerinin daha düşük olduğu gösterilmiştir. Doğum dönemi risk faktörlerinin ve doğum mevsiminin bozukluğun sonlanımı üzerinde anlamlı etkisi saptanmamıştır. DEHB ve kontrol gruplarında DRD4 geninde en sık saptanan alleller 4, 8 ve 2 tekrar allelleri olmuştur. 8 allel sıklığının dünya çapında bildirilen oranlardan daha yüksek olmasına karşın saptanan allellerden hiçbirinin DEHB ile anlamlı ilişkisi bulunmamıştır. Ancak, 2 tekrar allelinin varlığında çocukluk döneminde bileşik tip DEHB tanısının ergenlik ve erişkinlik döneminde bileşik tip şeklinde devam etme oranının anlamlı olarak daha yüksek olduğu gösterilmiştir. 5-HT2A genine ait -1438A>G ve T102C polimorfizmlerinin çocukluk döneminde tedavi yanıtı ve ergenlik ve erişkinlik döneminde DEHB'nin sonlanımı üzerine anlamlı etkisinin olmadığı saptanmıştır.

DopaminGenetikHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğu+1
Esra Güney
Gazi University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obsesif-kompülsif bozukluğu olan çocukların nöropsikolojik testlerle, beyin magnetik rezonans spektroskopi bulgularının kontrol grubuyla karşılaştırılması

Çocuk ve ergenlerdeki OKB bulgularının gelişiminde bilişsel-kognitif bozulmalar ve beyin biyokimyasında farklı bölgelerdeki değişikliklerin önemli etkenler olduğuna inanılır. Bu çalışmada, bu iki önemli etyolojik etkenin araştırılması amaçlandı. Çalışmaya birbirine benzer 15 OKB'si olan ve 15 sağlıklı çocuk ve ergen alındı. Hastalar ayrıntılı klinik ve nöropsikolojik değerlendirmenin ardından, Beyin MRS işlemine alındılar. OKB hastalarının nöropsikolojik değerlendirmelerinde, kontrollere göre görsel-uzamsal işlevsellik, görsel tarama ve algılama, düzenleyici stratejilerde bozulmaları olduğu, uzun süreli sözel bellekte ise ilginç olarak daha güçlü oldukları görüldü. Toplam IQ ortalamaları birbirine benzemesine rağmen OKB grubunun ortalama sözel IQ'larının daha yüksek, Performans IQ'larının daha düşük olduğu gözlendi. Beyin MRS bulgularına göre pediatrik OKB çalışmalarında sıklıkla bozulmaların bildirildiği medial talamus'ta herhangi bir farklılığa ulaşılamasa da, OKB patofizyolojisinde yeri olan orbitofrontal, ön singulat korteks, lentiküler ve kaudat çekirdekte her iki grup arasında belirgin farklılıklar saptandı. Yazında şimdiye dek OKB patofizyolojisinde pek değinilmeyen oksipital gri cevherde farklılıklara rastlanmış olması ve OKB hastalık süresiyle insular korteks metabolit oranları arasında ters ilişki olması ilginçtir. Ayrıca bu çalışmada beynin farklı bölgelerindeki farklı metabolitlerle, bilişsel işlevler arasında hasta ve kontrol gruplarında farklı ilişkiler saptandı.

Manyetik rezonans görüntülemeNöropsikolojik testlerObsessif kompülsif bozukluk
Özhan Yalçın
Gazi University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otistik bozukluğu olan çocuklarda immünolojik belirleyiciler ve serum neopterin düzeyleri

807. ÖZET:Otizmin etiyolojisinde immün sistem son 10 yıldır büyük ilgi toplamış, immünolojikdüzeneklerin normal nöronal hücre göçünü, aksonal gelişimi ve sinaps oluşumunuengelleyebileceği ve otistik bozukluğun patofizyolojisi ile ilişkili olabileceği üzerindedurulmaya başlanmıştır. Otistik bozuklukla ilgili immünolojik süreçler arasında serumimmünglobulin bozuklukları, Santral Sinir Sistemine karşı gelişmiş otoantikorlar, bozuk T-hücre fonksiyonu, bozuk sitokin fonksiyonu, azalmış kompleman düzeyi, TNF-α gibiinflamatuar sitokinlerin düzeyinde farklılıklar saptanmış ve etiyopatogenezi henüz tam olarakaydınlatılamamış bu bozukluğu daha iyi anlamada immünolojik çalışmaların önemine dikkatçekilmiştir. Bu çalışmada otistik bozuklukla ilişkili olabilecek immünolojik düzenekler üzerindedurulmuş, özellikle monosit/makrofaj aktivitesi ile ilişkili bir belirteç olan ve üzerinde az sayıdaçalışma yapılmış neopterin düzeyinin otistik bozuklukla ilişkisinin araştırılması planlanmıştır.Bu amaçla DSM-IV tanı ölçütlerine göre yaygın gelişimsel bozukluk tanısı konan 22erkek, 1 kız çocukta tam kan parametreleri ANA, Anti-ds DNA, ANA Profili, ANCA Profili,Anti-düz kas antikoru (ASMA), Total IgG, Total IgA, Total IgM, IgE, Total C3, Total C4, IL-6 ve TNF-α düzeyleri ve neopterin düzeyleri çalışılmıştır. Neopterin düzeyleri ayrıca 4 kız ,17 erkek çocuktan oluşan kontrol grubu ile de karşılaştırılmıştır. Otistik grupta otoantikordeğişiklikleri, immünglobulin, kompleman ve TNFα düzensizlikleri bu alanda yapılan öncekiçalışmalarla uyumlu bulunmuştur. Çalışma ve kontrol grubu neopterin düzeyleri yönündenkarşılaştırıldığında aralarındaki fark anlamlı olup otistik grupta neopterin düzeyinin dahayüksek olduğu görülmüştür.Bu sonuçlar otizm etyolojisinde immünolojik faktörlerin önemini desteklemekte ve bualanda daha geniş vaka ve kontrol grupları ile yapılacak çalışmaların önemine dikkatçekmektedir.

Şahin Bodur
Gazi University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bipolar tip ı bozukluğu olan ergenlerde serumda beyinden köken alan nörotrofik faktör düzeylerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bipolar bozukluk (BB) Tip I tanılı ötimik ergenlerde immunoassay yöntemi kullanarak hastalıkla ve tedavi ile ilgili değişkenlerin serum BDNF düzeylerine etkisini araştırmak ve serum BDNF düzeylerini sağlıklı ergenlerle karşılaştırmaktır.Yöntem: Olgu grubunu, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları AD'de izlenmekte olan ve Haziran 2008-2009 tarihleri arasında DEÜTF Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları AD'ye başvurup DSM IV tanı ölçütlerine göre BB tip I tanısı alan 15-19 yaş arası 25 olgu oluşturmuştur. Çocuklar İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu (K-SADS P-L) ve Washington Üniversitesi Çocuk ve Gençler için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Ölçeği - Şimdiki Zaman ve Yaşam Boyu (WASH-U-K-SADS) duygulanım modülü ile tüm olguların tanıları kesinleştirilmiştir. Kontrol grubunu, üniversitenin epidemiyolojik kapsama alanından seçilen ve psikiyatrik değerlendirme sonucunda herhangi bir psikiyatrik tanı almayan 15-19 yaş arasındaki 17 ergen oluşturmuştur. BDNF ölçümü için ticari sandviç-ELİZA kiti kullanılmıştır (Millipore, ChemiKine, CYT306) . Olgularda ötimik fazda kan örneği alınmıştır. Ötimik fazda olma ölçütü, Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ) ve Hamilton Depresyon Ölçeği (HDÖ) puanların 7'nin altında olması kabul edilmiştir.Bulgular: Olgu grubu ve kontrol grubu arasında serum BDNF düzeylerinin karşılaştırılması sonucunda her iki grup arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Olgu grubunda lityum kullanan olguların serum BDNF düzeyleri, kullanmaya göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur.Sonuç: Ergen örnekleminde ötimik dönemde BDNF düzeylerinin erişkin ötimik örneklemlerde olduğu gibi normal saptanması, bu yaş dönemine özgü olabileceği gibi erişkin ve çocukluk çağı BB' un altta yatan nörobiyolojik temellerinin benzer olduğunu düşündürebilir. Çocukluk çağı BB' un daha erken dönemlerinde ve hastalığın farklı dönemlerinde BDNF düzeylerini değerlendiren çalışmalar ve gelişim dönemleri arasındaki bu düzeylerdeki farklar, erken başlangıçlı BB ile geç başlangıçlı BB arasında altta yatan patofizyolojiyi ve BDNF'nin beyin gelişimdeki rolünü anlamaya yardımcı olacaktır.K

Nagihan Cevher
Dokuz Eylül University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tourette bozukluğunda etyolojik etkenler

ÖZET Tourette Bozukluğu (TB), motor ve vokal tiklerle karakterize çocukluk çağı başlangıçtı kronik bir nöropsüriyatrik bozukluktur. Son yıllarda TB, gelişimde rol oynayan, genetik, nörobiyolojik, psikolojik ve çevresel etkenlere yönelik çalışmalar için temel oluşturmaktadır. Gelişen beyin görüntüleme yöntemlerinin, nörokimyasl ve nörofarmakolojik verilerin ışığında TB, beyin işlevleri-davranış ilişkisini anlama yolunda bir nöropsüriyatrik model olarak araştırmacıların dikkatini çekmektedir. Özellikle son 10 yılda kapsamlı MRI teknikleri, SPECT ve PET kullanılarak yapılan çalışmalarda, bu bozukluğun nörobiyolojisi ile ilgili önemli veriler elde edilmiştir. Bu veriler, TB'nun patogenezinde frontal ve temporal bölgeler ve bazal gangliya ve ilişkili talamik yapılarının rol oynadığını düşündürmektedir. Çalışmamızda, TB'de etyopatogenezden sorumlu beyin bölgelerinin işlevlerinin incelenmesi; obsesif kompulsif bozukluk (OKB) başta olmak üzere birlikte görülen diğer özelliklerin beyin kan akımı ve klinik görünümle ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca TB'li olgularda, psikososyal gelişim ve davranışsal özellikler ve akademik performansdaki bozukluğun da araştırılması planlanmıştır. Çalışmamızda, DSM IV tanı ölçütlerini karşılayan 24 TB'li hastanın (20 erkek, 4 kız) 20'sine (16 erkek, 4 kız) ve 13 kişiden (9 erkek, 4 kız) oluşan kontrol grubuna SPECT tetkiki yapılmıştır. Olgu grubuna ayrıca TB Değerlendirme Formu, Yale Genel Tik Ağırlığını Derecelendirme Ölçeği, Çocuk ve Genç Davranış Değerlendirme Ölçeği, Wechsler Zeka Testleri uygulanmış; komorbid bozukluklar DSM-TV tanı 103ölçütlerine göre değerlendirilmiştir. Ayrıca her olguya EEG ve Manyetik Resonans Görüntüleme tetkikleri yapılmıştır. TB'li olgu grubunda, kontrollerle karşılaştırıldığında, sağ orbitofrontal bölge beyin kan akımında anlamlı düzeyde azalma (hipoperfüzyon) saptanmıştır. Ayrıca prenatal özelliklerden maternal hiperemesis gravidarum öyküsü pozitif olanlarda (%35), olmayanlara (%65) göre sağ nukleus kavdatusda anlamlı düzeyde hipoperfüzyon bulunmuştur. Olgular komorbid OKB varlığına göre iki gruba ayrıldığında; TB+OKB grubunda (%20), OKB olmayan TB'lilerle (%80) karşılaştırıldığında singulat kortekste beyin kan akımınm anlamlı ölçüde arttığı (hiperperfüzyon) saptanmıştır. Bulgularımız, TB'deki patolojik nöroanatomik yapıya motor alanlar kadar, limbik sistemin de dahil olduğunu düşünen araştırmacıları destekler niteliktedir Çalışmamızda, olgularımızdaki beyin kan akımı değişikliklerinin görüldüğü bölgeler, TB'de etyopatogenezden sorumlu olduğu düşünülen kortiko-striato-talamo-kortikal devrelerle uyumludur. 104

Tourette sendromu
Özlem Bozabalı (gencer)
Dokuz Eylül University
1998
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Madde kullanım bozukluğu olan ergenlerin sosyal bilişsel işlevler açısından değerlendirilmesi

Amaç: Zihin kuramı ve duygu tanıma işlevlerinin farklı bağımlılık türlerinde bozulduğu gösterilmiştir. Çocuk ve ergenlerde madde kullanım bozukluğunda (MKB) sosyal bilişsel işlevleri değerlendirmeye yönelik araştırmalar eksiktir. Bu çalışmanın amacı, MKB olan ergenleri sosyal bilişsel işlevler açısından kontrol grubu ile karşılaştırmaktır. Yöntem: Bu çalışmaya DSM-5 tanı ölçütlerine göre MKB tanısı olan 12-18 yaşlarındaki 47 ergen ile MKB olmayan 30 kontrol alınmıştır. MKB olan grup ile kontrol grubu, sosyodemografik, ailesel, gelişimsel ve klinik özellikler; K-SADS ile saptanan psikiyatrik tanılar; ergenlerin doldurduğu Hastane Anksiyete Depresyon Ölçeği (HADÖ) puanları ve Güçler Güçlükler Anketi (GGA)-Ebeveyn puanları ve sosyal bilişsel işlevleri değerlendirmeye yönelik Yüzler testi, Gözler testi ve Gaf testi puanları açısından karşılaştırılmıştır. Bulgular: MKB olan ergenlerde kontrol grubuna kıyasla parçalanmış ailede yaşama ve okula devam etmeme oranları yüksek ve baba eğitim düzeyi istatistiksel olarak anlamlı düşük bulunmuştur; K-SADS ile herhangi bir psikiyatrik tanı saptanma oranı ve şimdiki Depresif bozukluk ve DEHB tanı oranları anlamlı yüksek bulunmuştur; GGA-Ebeveyn ile saptanan duygusal-davranışsal belirti puanları anlamlı yüksek bulunmuştur; HADÖ-Anksiyete ve HADÖ-Depresyon alt ölçek puanları anlamlı yüksek bulunmuştur; sosyal bilişsel işlevleri değerlendirmeye yönelik uygulanan Yüzler testi, Gözler testi ve Gaf testi puanları anlamlı düşük bulunmuştur. Sonuç: Bu çalışmada, ergen yaş grubunda MKB ile ilişkili bulunan sosyal bilişsel işlevler, eşlik eden ruhsal sorunlar, aile ortamı, ebeveyn eğitim düzeyi ve eğitsel sorunlara ilişkin özellikler, bu alandaki değerlendirme, koruma ve tedavi uygulamaları açısından yol gösterici olabilir. Anahtar Kelimeler: Çocuk ve Ergen, Zihin Kuramı, Madde Kullanım Bozukluğu, Sosyal Biliş.

Bilişsel işlevErgenlerMadde kullanım bozuklukları+3
Remzi Oğulcan Çıray
Dokuz Eylül University
2020
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otı̇zm spektrum bozukluğu tanısı alan çocuklarda kan zonulı̇n düzeylerı̇, ı̇nflamatuar süreçler ve nöronal değı̇şı̇klı̇klerı̇n değerlendı̇rı̇lmesı̇

Amaç: Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB), sosyal iletişim ve etkileşimde bozulmayla giden nörogelişimsel bir bozukluktur. Sebebi henüz net bilinmemekle birlikte, etiyolojisinde genetik ve çevresel faktörlerin rol oynadığı öne sürülmektedir. Son yıllarda, çevresel faktörlerden immün-inflamatuar sistemin de bu hastalıkta rolünün olabileceği vurgulanmaktadır. Bu çalışmada, OSB tanısı almış hastalarda bağırsak geçirgenliğinin, besin antijenlerine ve bakteri duvarına karşı oluşan antikor düzeylerinin, inflamatuar süreçlerin ve nöron hasarlarına ait değişikliklilerin değerlendirilmesi ve kontrol grubuyla karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya DSM-5 tanı kriterlerine göre OSB tanısı konulan 3-12 yaş aralığında 35 hasta ve 35 sağlıklı çocuk dahil edilmiştir. Tüm katılımcıların boy ve kiloları ölçülmüş ve araştırma grubuna Çocukluk Otizmi Derecelendirme Ölçeği (ÇODÖ) uygulanmıştır. Ayrıca ebeveynlerle birlikte Sosyodemografik Veri Formu (SDVF) ve Gelişim Değerlendirme Formu (GDF) doldurulmuştur. OSB ve kontrol gruplarından venöz kan örnekleri alınarak, serum zonulin, anti-gliadin IgA-IgG, anti-LPS IgG, IL6, TNF-alfa, TGF-B, S100B ve NSE seviyeleri enzim benzeri immüno-sorbent testi (ELISA) ile ölçülmüştür. Bulgular: Serum zonulin seviyeleri OSB grubunda anlamlı olarak daha düşük saptanmıştır. İnflamatuar faktörlerden IL-6 ve TGF-β seviyeleri çalışma grubunda anlamlı olarak yüksektir. Serum Antigliadin Ig-A, Antigliadin Ig-G, Anti-LPS Ig-G ve TNF-α değerlerinde her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır. Yine NSE ve S100B seviyeleri OSB ve kontrol grupları arasında benzer bulunmuştur. ÇODÖ'nün entelektüel düzeyi değerlendiren 14. alt ölçeği ile Anti-LPS, IL-6, TGF-Beta, S100B değerleri arasında pozitif bir korelasyon gözlendi. Ek olarak, zonulin ile IL-6, Anti-LPS, TNF-alfa, TGF-Beta, NSE, S100B arasında pozitif bir ilişki saptanmıştır. Sonuç: Bu çalışmada OSB'de bağırsak geçirgenliğinin bir göstergesi olan zonulin düzeyleri kontrollere göre daha düşük bulunmuştur. Ancak gıda antijenlerine veya bakteri duvarına karşı antikor seviyeleri kontrol grubu ile benzer bulunmuştur. Ayrıca OSB'de inflamatuvar sürecin arttığı gösterilse de nöronal hasarı gösteren parametrelerde herhangi bir değişiklik saptanmamıştır. Bu sonuçlar zonulin düzeylerinin, özellikle komorbid GIS bozuklukları dışlandığında, otizmli hastalarda düşük olabileceğini ve bunun inflamatuar süreçlerle ilişkili olabileceğini göstermektedir. Ancak bu bulguların desteklenmesi için daha büyük örneklemli izlem çalışmalarının yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Otizm; zonulin; inflamasyon; nöronal hasar

Gülşen Kartalcı
İnönü University
2021
00