
3.427
Arşivlenen Tez
33
DOI Atanmış
1%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Tevrat ve Kur'an-ı Kerim'de kadınlarla ilgili ayetlerin karşılaştırılması
Tarih boyunca kimi kültürlerde ve dinlerde kadına hiç değer verilmezken bazı kültürler ve dinlerde ise kadın önemsenmiş ve ona gereken değer verilmiştir.Kutsal kitaplara göre kulluk açısından kadın ile erkek arasında hiçbir fark yoktur. Allah katında kul olma bakımından kadın ve erkek eşittirler. Kutsal kitaplar Yüce Allah tarafından insanlara yol göstermek, onların dünya ve ahirette huzur ve mutluluklarını sağlamak için gönderilmiştir. Allah katında kadın ve erkek, aynı değere, aynı haklara ve aynı mükemmelliğe sahiptir. Tevrat ve Kur'an-ı Kerim'de kadının yaratılışı, kadının Allah'a karşı sorumluluğu, kadının örtünmesi, aile hayatında kadın; evlenmesi, boşanması, miras hakkı, kadınlara ait özel haller gibi farklı açılardan kadının durumunu açıklayan ayetler bulunmaktadır. Biz bu çalışmamızda her iki kutsal kitaptaki kadınlarla ilgili ayetleri karşılaştırarak her iki kutsal kitabın kadına bakış açısını ortaya koymaya çalıştık.İşte bu çalışmada Mukaddes Kitaplardan Tevrat ve Kur'an ayetleri ışığında kadının konumu işlenmiştir.Anahtar Kelimeler: Allah, Tevrat, Kur'an, kulluk, örtünme, evlenme, boşanma, miras.
İnsan iradesi ve kader ilişkisi
Kader konusu, İslam düşünce sistemi içerisinde en çok tartışılan konulardan birisidir. Diğer toplum ve inançlarda da üzerinde düşünülen kader konusu hakkında oldukça farklı fikirler ileri sürülmüştür.Kader konusu birçok kavramla birlikte ele alınmıştır. Bu kavramların en önemlilerinden birisi ise iradedir. Kaderin insan iradesine bir etkisinin olup olmadığı düşünülmüş ve bunun hakkında farklı fikirler ileri sürülmüştür. Bazıları insanın kader karşısında herhangi bir şekilde hareket alanının olmadığını, kişinin bütün fiillerinde mecbur olduğunu söylerken kaderin olmadığını, bazıları da insanın fiillerinde tamamen özgür olduğunu söyleyen görüşler ortaya çıkmıştır. Halbuki Allah'ın ilminde bulunan bilgilerin insanlar tarafından bilinmemesi, herhangi bir zorlayıcılığı ortadan kaldırmaktadır. Bununla birlikte, insan iradesinin ve fiillerinin güç yetiremeyeceği durumlar da meydana gelmektedir.Kader hakkında Kur'an ve sünnete uygun olarak ortaya çıkan görüşlerin tutarlılığı akıl ve mantık açısından da oldukça uygundur. Diğer aşırı görüşlerin ise aslında siyasi kargaşa ortamından beslendiği görülür. Kader konusunun insan iradesi açısından ele alınması konunun anlaşılmasına oldukça fayda sağlayacaktır.
Kur'an'dan iffet örnekleri: Hz. Meryem ve Hz. Yusuf
Kur'an-ı Kerim İslam dininin temel kaynağı olup insanlığın dünya ve ahiret mutluluğu için gönderilmiş kitapların sonuncusudur.Kur'an'da iman ve ibadet esaslarının yanında ahlakî değerler de geniş yer tutmaktadır. İffet de bu ahlakî değerlerden biridir. Kur'an'da bu konudaki ayetlerle birlikte iffetine vurgu yapılarak anlatılan iki karakter bulunmaktadır. Bunlar, Hz. Meryem ve Hz. Yusuf'tur. Her ikisinin de iffeti, mü'minlere örnek olması için Kur'an'da genişçe anlatılmaktadır. Hz. Meryem iffeti için ölümü temenni etmiş; Hz. Yusuf da iffeti için suçsuz yere senelerce zindanda kalmıştır.Anahtar Kelimeler: Kur'an, İffet, Hz. Meryem, Hz. Yusuf.
Hasan el-Bennâ'nın din ve siyaset anlayışı
Yirminci yüzyılın en büyük ve en etkili Sünni İslami hareketi olarak kabul edilen İhvân-ı Müslimin teşkilatının kurucusu olan Hasan el-Bennâ, İhvân'ın tarih sahnesine çıktığı 1928 yılından beri dünya gündeminde yerini alan liderlerden biri olmuştur. 20 yıl gibi kısa İhvân başkanlığına rağmen İslam âleminin önde gelen şahsiyetlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Kurduğu dinamik, kendini yenileyebilen teşkilatı ile adından söz ettirmiştir.el-Bennâ gerek Mısır'da gerekse ölümünün ardından tüm Müslümanlara fikirleriyle, davasıyla yankı uyandıran bir şahsiyet olmuştur. Kendisi aslında yeni bir görüş veya hareket başlatmamış; selefî görüşleri tekrar eden bir ses olmuştur. Tüm İslam dünyasını kasıp kavuran Batı taklitçiliğine karşı durmuş başta Mısır olmak üzere tüm dünya Müslümanlarını İslam'ın öz kaynaklarına dönmeye davet etmiştir.Anahtar Kelimeler: Hasan el-Bennâ, Selef, İhvân, Mısır.
Mabet ve hükümleri
Mabetler, toplumların kendine özgü dini ritüellerini icra ettikleri yerlerdir. Dolayısıyla her toplum kendi mabedine kutsallık atfetmiştir. Dinlerin kutsal olarak addettiği mabet, bir dinden başka bir dine farklılık göstermektedir. Bundan dolayıdır ki mabetler her inanç sistemini dinamik kılan fonksiyonel mekânlar olmuşlardır.İslâm toplumunun mabedi olan camiler Kur'ânda 14 yerde geçmektedir. Camiler sıradan mimari yapılar olmayıp, İslâm'ın dinamizmini içinde barından ve etrafa hissettiren eserlerdir. Çünkü İslâm kültür ve medeniyetinin kendi olarak kalmasında fevkalede roller üstlenmiştir. Dolayısıyla camilerin, birtakım hukukî temellendirmelerden yoksun olmadığını İslâm Hukukunun iki ana unsuru olan gerek Kur'ân'da gerekse de Sünnette birçok nassı görmek mümkündür.Camiler, aynı zamanda toplumların geleneklerinden hızla koptuğu bir dönemde, İslâm toplumunda önemli işlevler üstlenmiştir. Bunun bir sonucu olarak da camiyle ilgili hükümler, İslâm Hukukunda çesitli mezhepler tarafından ele alınmıştır.Bu bağlamda İslâm hukukunda sadece camilerle ilgili hükümler ele alınmamıştır. İslâm ülkesindeki diğer mabetlerin fıkhi statüsü de ele alınan konular arasında yer almıştır. Hatta Gayrimüslim mabetleri ile ilgili ahkâmın fıkıh fitaplarında kayda değer bir hacmi vardır.Anahtar Kelimeler: Mabet, Cami, Gayrimüslim Mabetleri
Nurettin es-Sâbûnî'nin el- Kifâye Fi'l- Hidaye adlı eserinin tahkiki ve kelam ilmine katkıları açısından değerlendirilmesi
Bilindiği gibi İslam ilimleri ve düşüncesi derin bir geleneğe dayanmaktadır. Bu ilmi gelenek içinde Hanefî- Mâtûridî ekolü önemli bir yere sahiptir. Bu çalışmamızda bu ekolün önemli eserlerinden biri olan Nurettin es- Sâbunî'ye ait el- Kifâye adlı eseri incelemeye çalıştık. Çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde; Eserle ilgili genel bilgiler ve eserin tahkikli metnini verdik. İkinci bölümde; el-Kifâye adlı eseri kelamî açıdan değerlendirdik.Anahtar Kelimeler: Nurettin es- Sâbûnî, el- Kifâye, Tahkik
Dini temelleri açısından eşitlik
İnsanlık tarihi boyunca çeşitli din ve milletlere mensup insanlar içerisinde ırkçılık halkçılık gibi ayrımcılığa dayalı eğilimler olagelmiştir. Bunların bazıları Yahudilik ve Hristiyanlıkta olduğu gibi dine, bazıları ise Hint ve Mecusilerde olduğu gibi yaratılışın aslına dayandırılmıştır. İslam'ın sosyo-kültürel tarihi incelendiğinde buna benzer eğilimler hemen her dönem vuku bulmuştur. Buna bağlı olarak başta Araplar olmak üzere çeşitli milletler bu savlarını desteklemek amacıyla naslar oluşturmuş ve dini, bu amaçlarına referans olarak kullanmak istemişlerdir.Anahtar Kelimeler: Eşitlik, İnsan, Asabiyet, Mevâli, Şuûbiye, İslam, Nass, Kelam
Furkân suresi bağlamında mü'minlerin özelliklerinin kavramsal ve konusal açıdan değerlendirilmesi
İnsanlık serüveni Hz Âdem (a.s) ile başlamıştır. Hz. Âdem ilk insan olmakla birlikte peygamberlik görevini de üstlenen ilk insandır. Peygamberlik silsilesinin sonuncusu Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'dir. Son ilâhî kitap Kur'ân-ı Kerim'dir. İnsanlığın sıkıntı içinde olduğu bir dönemde peygamberlik vazifesinin verilmesi ve Kur'ân-ı Kerim'in gönderilmesi; Allah Teâlâ'nın varlığına ve birliğine, kitaplarına, meleklerine, âhiret gününe, kaza ve kadere imân eden bir topluluk inşa etmek içindir. Bu inşa sürecinde birey, toplumun ilk öğesidir. Bireyin maddî ve manevî bakımdan sağlıklı olması toplumun da sağlıklı olmasına vesile olur. İslâm Dînî bu bakımdan insanların sağlıklı bir şekilde toplum hayatında yer almasına büyük önem verir. Müslüman olmak, kulluk bilinci ve sorumluluğuyla hareket etmeyi gerektirir. Kulluk bilinci ve sorumluluk duygusu taşıyan kimselere Mü'min denir. Kur'ân-ı Kerim'in çeşitli yerlerinde mü'minlerin özelliklerinden bahsedilir. Biz araştırmamızda Furkân Suresi'nde Mü'minlerin özelliklerini kapsayan kavramları kısaca açıkladık. Aynı Surenin (63-77) ayetlerindeki mü'minlerin özeliklerini olumlu ve olumsuz davranışlar diye ikiye ayırdık. Olumlu davranışları şöyle sıralayabiliriz: Tevâzu ve hilm sahibi olmak, geceyi ibadetle geçirmek, günahlardan arınmak için tövbe etmek, cehennem azabından korkmak, hayırlı eş ve evlat için Allah Teâlâ'ya niyazda bulunmak, sabır ve dua ile Allah Teâlâ'dan yardım ummak. Olumsuz davranışlar: Câhilce davranmak; şirki çağrıştıracak fiiler yapmak; isrâf ve cimrilik yapmak; haksız yere cana kıymak, zinâ yapmak, yalan yere şahitlikte bulunmak, Allah Teâlâ'nın ayetlerine karşı duyarsız kalmak. Furkân ismi aynı zamanda Kur'ân'ın isimlerinden biridir. Kelime anlamıyla aklı; hak ile batılı, gerçek ile sahteyi, güzel ile çirkini, iyi ile kötüyü ayırmak için kullanma sanatıdır. Mü'minler düşünen, araştıran, fark etme yeteneğini geliştiren bireylerdir. Bu kimselerin hem kendileri hem de davranışları örnek teşkil eder. Böyle bireylerin oluşturduğu toplumda saygı, sevgi ve adalet vardır. Mü'minlerin var olduğu toplumda olumsuz fiiller azalır. Herkes huzur, mutluluk içinde yaşar. Allah Rasulü'nün razı olduğu toplum böyledir. Anahtar Kelimeler: Furkân, Rahmânın Kulları, Akıl, Nesil, Tevekkül,
Sahâbenin adâletine ve zabtına mezheplerin bakışı ve değerlendirmesi
Sahâbe, Hz. Peygamber tarafından yetiştirilmiş, Kur'ân'ı ve sünneti hem öğrenip hemde tatbik ederek bizlere aktaran ilk nesildir. Bu yönleriyle onların âdil ve güvenilir olmaları son derece önemlidir. Nitekim birçok âyet-i Kerîme ve hadislerde ashâbın adâlet ve fazîlet sahibi olduğu vurgulanmış, bu nedenle sahâbenin âdil olduğu hususuna işaret edilmiştir. Bu çalışmada, Hz. Peygamber tarafından icmâlî olarak sahâbenin önemine ve mezheplerin sahâbenin adâleti mevzusuna olan yaklaşımına yer verilmiştir. Böylece "Sahâbenin tamamı âdildir." görüşünün mezhepler tarafından ne şekilde değerlendirildiği incelenip, sahâbe kavramının tanımı yapılmakla beraber fırkaların ve Ehl-i Sünnetin sahâbeye dair görüşleri açıklanmıştır. Son bölümde mezheplerin konuya olan yaklaşımlarına yer verilip, sahâbenin hepsinin adâlet vasfını taşıdığı ve kasten Hz. Peygamber'e yalan bir söz isnad etmeyecekleri anlaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Hadis, Peygamber, Sahâbe, Adâlet, Zabt, Mezhep, Rivâyet
Tam ilmihâl Seâdet-i Ebediyye'deki hadislerin tahric ve değerlendirilmesi
Hüseyin Hilmi Işık (1911-2001) yirminci asrın önde gelen önemli simalarından birisidir. Emekli albay öğretmen, kimyager, eczacı ve Seyyid Abdülhakim Arvâsî (Üçışık) ve oğlu Ahmed Mekkî Üçışık'tan İslami ilimleri okumuş icazetli değerli bir ilim adamıdır. 1956 yılında kitap neşriyatına başlamış, 1960'da emekliliğe ayrıldıktan sonra çalışmalarına hız vermiştir. Vefatına kadar bu hizmetine devam eden Hüseyin Hilmi Işık'ın, yayın hayatının ilk numune-i imtisâli olan 1963'te üç kısmını bir araya getirip telif etmiş olduğu eserinin adı Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye'dir. Bu saikten hareketle bu tez çalışmasının gayesi de Hüseyin Hilmi Işık tarafından telif edilen Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye'deki hadislerin tahric ve değerlendirmesini yapmaktır. Tespit edebildiğimiz kadarıyla eser içerindeki toplam hadis sayısı mükerreriyle beraber 664 tekrarı çıkıldığında 607'dir. Tahric ve değerlendirilmesi yapılan hadislerin 3/2'sini sahih, hasen ve zayıf hükmü bakımından hadisler oluştururken 3/1'ini de çok zayıf, mevzu, isnadsız ve kaynağına ulaşılamayan hadisler oluşturmaktadır. Çalışma giriş, üç bölüm ve sonuç kısmından oluşmaktadır. Giriş Bölümünde çalışmanın konusu, önemi, araştırma kaynaklarına yer verilmiştir. Birinci Bölümde Hüseyin Hilmi Işık'ın hayatı, ilmi şahsiyeti ve eserleri işlenmiştir. İkinci Bölümde ise Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye'nin tanıtımı ve genel muhteva analizine yer verildikten sonra hadis, fıkıh tefsir ve kelam ilimleri bünyesinde eserde yer alan ilgili pasajlar değerlendirilmiştir. Üçüncü Bölümde ise Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye'deki hadislerin tahric ve değerlendirilmesi yapılmıştır. Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye'nin son baskılarından biri olan Temmuz 2021 tarihli 145. Baskısı hadisler açısından gözden geçirilip 1978 baskısıyla mukayese edilmiştir. Hadislerin her iki baskıda da aynı olduğu görülmüştür. Sonuç ve değerlendirme yapıldıktan sonra tablo halinde hadislerin genel değerlendirilmesine ve arapça alfabetik listesine yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Işık, Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye, Hadis, Tahric, İsnad, Vehhâbî
Molla Halil Siirdî ve tecvid ilmine dair Manzûm risalesinin tahlili
Molla Halil Siirdî (ö. 1259/1843) son devir Osmanlı âlimlerinden biridir. Bitlis iline bağlı Hizan'da yetişmiş ve Siirt başta olmak üzere birçok yerde tedris faaliyetlerine aralıksız devam etmiştir. Günümüz geleneksel doğu medreselerinde okunan icazet silsilelerinde ismi geçmekte ve tedris faaliyetlerini sürdüren birçok âlimin de hocası sayılmaktadır. İslami ilimlerin hemen hemen her alanında telifleri olan Molla Halil, kıraat ve tecvid alanında da eserler kaleme almıştır. Çalışmada Molla Halil Siirdî'nin hayatına yer verilmiş ve tecvid ilmi ile ilgili yazdığı 235 beyitten müteşekkil Risâle fi İlmi't-Tecvid ya da Risâle Tecwide olarak bilinen Kürtçe manzum tecvid risalesinin el yazma nüshalarının karşılaştırılması yapılarak risalenin tahlili gerçekleştirilmiştir. Çalışma, bir giriş, iki bölüm ve bir sonuçtan oluşmuştur. Birinci bölümde Molla Halil'in hayatı ve eserleri hakkında bilgiler verilmiştir. İkinci bölümde ise risale ve risalenin ulaşılan nüshaları ele alınmıştır. Bununla birlikte Kürtçe yazılmış olan risale hem latinize edilmiş hem de Türkçe izah edilmiştir. Tezin sonuç bölümünde ulaşılan neticelere yer verilmiş ve konunun genel değerlendirilmesi gerçekleştirilmiştir.
Kur'an'da münafıkların özelliklerine tematik yaklaşım
Yüce kitabımız Kur'an'da ifade edildiği üzere Allah'ın (c.c.) gönderdiği peygambere iman ederek O'nun getirdiği emir ve yasakları kabul edip O'nun izini takip edenlere Müslüman denildiği gibi bunları kabul etmeyip inkâr edenlere de kâfir denilmiştir. Kur'an'da iman edenlerin dışında hak ve hakikatten sapmış belli zümreler zikredilirken bunların içinde önem arz eden bir zümre de münafıklardır. Bu zümre, içten inkâr ettikleri halde çeşitli nedenlerden dolayı Müslüman görünerek iman ettiklerini ifade ederler. Gerçekte karakter olarak farklı insan tiplemesine sahip olan bu zümre ikiyüzlü davranışlarıyla gerek sosyal alanda gerekse psikolojik olarak güvensiz bir imaj ortaya koymuşlardır. Bu güvensiz şahsiyetlerinden öte İslam dinine olan düşmanlıklarından dolayı Müslümanların inançlarına her fırsatta gizliden gizliye düşmanlıklarını göstererek bozgunculuk ve fitne yolu ile İslam'ı içten içe çökertmeye çalışırlar. Sahip oldukları özellikleri ile Müslümanlara daha fazla zarar verebilmektedirler. Toplum içerisinde yalanla kendi inanç durumlarını gizleyen bu kimselerin özelliklerinin bilinmesi, temkinli davranılması yönünden önem arz etmektedir. İslam toplumu içinden çıkan münafık toplumu ile ilgili birçok özellikten bahsedilebilir. Yalan, ahde vefasızlık, kibir, emanete ihanet, aldatma, ikiyüzlülük ve fitne çıkarmak başlıcalarıdır. Münafıkların söz konusu özelliklerini ele aldığımız çalışmamız, giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde: Nifak, münafık kavramları ve nifakın başlangıcı ile buna yakın olan kavramlar ele alınmıştır. İkinci bölümde: Nifaka götüren sebepler ve nifak çeşitleri anlatılmıştır. Üçüncü bölümde ise: Münafıkların psikolojik, sosyal ve inanç yönünden özellikleri üzerinde durulmuştur. Çalışma sürecinde klasik tefsir kitaplarından, ansiklopedilerden, sözlük ve konuyla ilgili müstakil eserlerden istifade edilmiştir. Münafıkları konu edinen ayetlerin tespiti ve tefsiri ayetlerdeki murad-ı ilahinin anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Böyle bir yapıya sahip olmanın kişiyi dünya ve ahirette nasıl izole ettiğini görmekteyiz. Anahtar Kelimeler: İnsan, mümin, münafık, nifak, iman, sosyal hayat.
İslam hukukunda kişilik bağlamında yapay zekâ sorunu
Çalışmada, "İslam Hukukunda Kişilik Bağlamında Yapay Zekâ Sorunu" konu edilmiştir. Bu kapsamda yapay zekâ sorunu farklı yönleriyle üç bölümde ele alınmıştır. Bunlar; yapay zekânın insan beyni ile münasebeti, tanımı, kısımları ve Felsefî alt yapısının incelenmesidir. Aslında yapay zekâ bir algoritmadır. Algoritmanın en büyük benzeşim gösterilmeye çalışıldığı alan ise insan beynidir (zihin modellemesi). Bu sebeple yapay zekâya neden ihtiyaç duyulduğu ve neden hukukî alt yapısı sorun edildiğine çözüm aranmıştır. İslam hukukunda kişilik bağlamında yapay zekânın değerlendirilmesinin bir ihtiyaç olduğu kabul edilerek, yapay zekânın insan şahsiyetine etki eden faktörlerle kıyaslaması yapılmıştır. Yapay zekâya insan görünümlü robot formlu bir bedende hukukî bir kişilik verilmesi temel sorun kabul edilerek; ruh, irade, akıl ve fıtrat (fıtrata bağlı transhümanite ve yapay zekâ ve neslin devamı problemi açısından yapay zekâ ile evliliğin İslam Aile Hukuku açısından ortaya koyduğu asılların merkezinde tartışılması) bağlamında değerlendirilmiştir. Yapay zekâ hukukunun gelişmekte olduğu göz önüne alınarak İslam ceza hukukunda yapay zekânın değer sorunu ve hukuk norm bazlı açıklamalar yapılmıştır. Ayıca yapay zekânın cezaî ehliyetine bağlı işlenen suçlar ve bu suçların cezalandırılmasında nasıl bir yol ortaya konulması gerektiği ifade edilmiştir. Bu anlamda özellikle kusursuz sorumluluk eksenli yapay zekânın neden olduğu suçlarda yapay zekâyı üreten, programlayan ve kullananın sorumlu tutulmaları gerektiği öne sürülerek muhtemel tehlikelere işaret edilmiştir. Özellikle yapay zekânın eşya statüsü önerisinin İslam Hukuku açısından en uygun değerlendirme olacağı önerisi getirilmektedir. Anahtar Kelimeler: Hukuk, İslam Hukuku, Yapay Zekâ, Akıl, Transhümanite, Öjeni, Nesil, Robot.
Ebu-l-Muin en-Nesefi'ye göre Arş, Kürsi ve Levh-i Mahfuz
Beni bu araştırmayı yapmaya sevk eden temel neden Ebu'l-Mu?in En-Nesefi?nin Maturidiyye ekolünde büyük bir kelamcı olmasıdır. Zira onun bu mezhepteki konumu Bakıllani?nin Eş?ariye?deki, Kadı Abdulcabbar?ın da Mutezile?deki konumu gibidir. Çalışmamız Ebu?l-Muin en-Nesefi?nin hayatı, eserleri, Arş, Kürsi ve Levh-i Mahfuz hakkındaki görüşlerini içermektedir.Tezimiz giriş ve üç ana bölümden oluşmaktadır.Giriş kısmında kelami fırkaların doğuşu, Maturidiye ekolünün ortaya çıkışı ve ekolün meşhur kelamcıları hakkında bilgi verilmiştir. Ayrıca Maturidiye ile Eşariye mezheplerini karşılaştırarak ve bu iki mezhep arasındaki ihtilafları ve farkları ortaya koymaya çalıştık. Tezimizin birinci bölümünde Ebu?l-Muin?in hayatını detaylı bir şekilde ele aldık. Özellikle kelamcımızın yaşadığı dönemi siyasi, sosyal ve ilmi gelişmelerini tahlil ederek kişiliği üzerinde etkili olabilecek tüm unsurları tespit etmeye çalıştık. Tezimizin ikinci bölümünde Allah?ın sıfatlarına genel bakış açısını vererek başlamayı uygun gördük. Çalışmamızın temel konusunu oluşturulan Arş, Kürsi ve Levh-i mahfuz kavramlarını özellikle kelamcımızın görüşleri doğrultusunda üçüncü bölümde ele aldık. Anahtar Kelimeler: Ebu?l Muin en-Nesefi?nin Hayatı, Eserleri, Arş, Kürsi ve Levh-i Mahfuz
İslam Hukuku istinbat metodolojisinde lâfızlardaki kapalılığın kaynakları ve telâfi yolları
İslam hukukunda ana hüküm kaynakları Kur?ân-ı Kerim ve Hz. Peygamber (S.A.S.)?in söz ve davranışlarıdır. Müslümanlar Hz. Peygamber (S.A.S.) zamanından itibâren bu iki kaynağı doğru bir şekilde anlayıp yorumlayabilmek için farklı yöntemler kullanmışlardır. Bu yöntemlerden birisi de lâfızlardaki kapalılığın (hafa) giderilmesidir. Bu çalışma lâfızlardaki kapalılığın giderilme yöntemlerini ele almaktadır. Tez; Giriş, üç ana bölüm, Sonuç ve Bibliyografya?dan oluşmaktadır. Birinci bölüm başlığına ?Genel Olarak Delâlet Şekilleri? adı verilmiş ve fıkıh usulünün delâlet şekilleri özetlenmiştir. İkinci bölüm?de ?Lâfızlardaki Kapalılığın Kaynakları? incelenmiş ve lâfızların delâletlerindeki kapalılık esas alınarak yapılan, hafî, müşkil, mücmel ve müteşâbih kavramları izah edilmiştir. Üçüncü bölüme ise ?Lâfızlardaki Kapalılığın Telâfi Yolları? ana başlığı konulmuş ve klasik usul-i fıkıhtaki beyân kavramı temelinde, kapalılığın telâfisi için takip edilecek metot üzerinde durulmuştur. Tezde klasik kaynaklar esas alınmış ve mevzu hakkında sentez yapılmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Fıkıh, Fıkıh Usulü, Hafa, Hafî, Müşkil, Mücmel, Müteşâbih, Zâhir, Nass, Müfesser, Muhkem, Beyân, Tercih.
Hanefî düşüncesinde çocuk üzerindeki malî velâyet
"Çocuk" kavramı insanda bilgisizlik, korunaksızlık, masumiyet, muhtaçlık gibi kavramları çağrıştırmaktadır. Çocuğun bu eksiklikleri tam ehliyetli yetişkinler tarafından sevgi, şefkat ve merhametle korunarak, eğitilerek ve hayata hazırlanarak giderilmelidir. İslam hukuku, çocuğa ve çocuğun haklarına büyük önem vermiş ve her konuda haklarını koruma altına almıştır. Öyle ki küçük çocukların velâyetini, kendilerine bakmaktan aciz oldukları ve ihtiyaçlarını bizzat karşılayamadıkları gerekçesiyle neseb ve din bağı bulunan şefkatli ve merhametli kimselere vermiştir. Velâyet, şefkatli ve merhametli kimseler olmalarının yanında çocuk hakkında daha isabetli görüşe sahip olmalarından dolayı babaya verilmiş şer'î bir yetkidir. Bu yetkinin kapsamı çocuğun yalnızca menfaatine olan tasarruflar olarak belirlenmiştir. İslam Hukukunda tüm çocuklar hem şahsî hem de malî olarak "velâyet" ya da "vesâyet" müessesesiyle güvence altına alınmıştır. Yetim, öksüz, buluntu (lâkit) veya ebeveynleri boşanmış olsun tüm çocukları himaye edecek, mallarını koruyacak bir veli ya da vasî görevlendirilmektedir. Bu velî ya da vasîlerin çocukla ilgili tasarrufta bulunmaya yetkili olabilmeleri için gerekli vasıfların tespiti İslam hukukçuları tarafından titizlikle yapılmıştır. Gerekli vasıfları taşıyan velî ya da vasîlerin çocuğun hem şahsına hem de malına yönelik tasarrufları noktasında da çocuğun menfaatleri gözetilerek sınırları belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: İslam Hukuku, Çocuk, Velâyet, Malî Velâyet
Dört mezhep içinde şafiîlerin teferrüt ettiği meseleler
Kur?an?ı Kerim ile sahih sünnetin açık olarak ifade ettiği bir hüküm üzerinde fakihlerin farklı görüş beyan etmeleri caiz değildir. Ancak gerek nass?lardan kaynaklanan sebeplerden, gerekse de hakkında nass (ayet ve hadis, temel alınacak delil) bulunmayan hususlarda ne şekilde hareket edileceği konusu göz önüne alındığında, farklı mezheplerin var olması zorunlu olur. Yukarıda değindiğimiz gibi müçtehidlerin, nassı anlama, hadisin sübutu ve maslahat, örf ve benzeri delilleri alıp almamakta farklılıkları, ister istemez meselelerin hükmünde ihtilaf etmelerine sebep olmuştur. Netice itibari ile Müslümanlar da kendi bölgelerinde yaşayan imamın fetvalarını biliyor, onu tercih ediyor ve ona göre amel ediyordu. İşte bu tercih ve taraftarlık zamanla yerini ?gidilen yol? manasına gelen mezheplere terketti. Hanefi, Şafiî, Maliki, Hanbelî, Ca?feriyye, Zeydiyye ve Zahirilik mezhepleri başta olmak üzere birçok mezhep ortaya çıktı. Ancak bu yedisi dışındakilerin bağlıları kalmadığı için kitaplarda sadece isimleri vardır. Biz de Ehl-i Sünnet mezhepleri içerisinde Şafiî mezhebinin üç mezhebe muhalif olduğu konuları tespit etmeye çalıştık. Yaptığımız araştırmada Şafiîlerin; ibâdât, muâmelat, münâkehât, müfârekât ve ukubat konularında üç mezhebe teferrüd ettikleri konuları tespit etmeye çalıştık. Anahtar Kelimeler: Şafiîler, Hanefiler, Hanbelîler, Malikiler, İbâdât, Muâmelat, Münâkehât ve Müfârekât ve Ukubat, Teferrüd?
Kur'an'da dünya hayatının aldatıcı yönleri ve bunlardan korunma yolları
Kur'an-ı Kerim'de dünya hayatının aldatıcı oluşu vurgulanmaktadır. Dünyaya imtihan için gönderilen insan, dünyanın süslü ve çekici yönlerine karşı dikkatli olması konusunda uyarılmaktadır. Kâinattaki her şeyi denge üzerine yaratan Yüce Allah, insanın da bu dengeyi sağlayacak şekilde bir hayat yaşamasını ister. İnsan hayatı, iki aşamadan oluşmaktadır. İlk aşama olan dünya hayatı, ahiret hayatını kazanma açısından çok önemlidir. İnsan, bu dünya hayatındaki tutum ve davranışlarıyla kalıcı olan ahiret hayatındaki akıbetini belirlemektedir. Bu nedenle dünya ve ahiret hayatını birbirinden bağımsız görmek mümkün değildir. Kur'an'da bize tavsiye edilen hem dünya hem ahiret saadetinin talep edilmesidir. İnsan, dünya ve ahiret hayatından birini tercih etme hatasına düştüğü vakit aldanabilmektedir. Allah'ın (c.c.) belirlediği yaşam tarzını benimseyip sırat-ı müstakim üzere ilerlediği vakit, her türlü aşırılıklardan ve hataya düşmekten korunmuş olacaktır. Kur'an'da sık sık üzerinde durulan dünya hayatının aldatıcı yönlerinin farkına varılması ve bu konuda yapılması gerekenleri konu edinen bu araştırmamız giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmında araştırmanın konusu, amacı ve yöntemi belirtilmiştir. Birinci bölümde; dünya hayatı ile ilgili kavramlar incelenmiş ardından Kur'an ve hadislerin genel olarak dünya hayatına bakışına kısaca yer verilmiş ve bu bölümde son olarak dünya hayatına karşı insanların farklı tutumları üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde dünya hayatının aldatan yönlerine ve aldatıcı olması sebebiyle şeytanın tuzaklarına değinilmiştir. Üçüncü bölümde ise dünya hayatına aldanma sebeplerine yer verilerek ardından korunma yolları tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu çalışma hazırlanırken öncelikle klasik eserlere, akabinde konuyla ilgili olarak günümüze kadar yazılmış olan eserlere başvurulmuştur.
Mâtürîdî'nin epistemoloji anlayışı
Ehl-i sünnet inancının iki ekolünden biri olan Mâtürîdîliğin kurucusu kabul edilen Ebû Mânsûr el-Mâtürîdî (333/944), Ebû Hanîfe'nin (150/757) Kelâma dair görüşleri temelinde İslâm itikadını savunmak ve Ehl-i sünnet inancını güçlendirmek adına gerek İslâm dışı akımlara gerekse Muʿtezile, Havâric ve Bâtınıyye gibi İslâmî mezheplere karşı ciddi bir mücadele vermiştir. İlme büyük bir ehemmiyet veren "Sâmânîler Devleti" (875-999) döneminde yaşayan Mâtürîdî, kendinden önce pek değinilmeyen bazı kelâmî konuları, kitaplarında ziyadesiyle ele almıştır. Fikirlerinin temeline akıl ve nakli koyarak kendine özgü istikamet belirlemiştir. Bu denli önemli bir fikir öncüsünün düşüncelerinin esasını teşkil eden epistemoloji anlayışının incelenmesi ehemmiyet arzetmektedir. İslam düşünce tarihinde etkin bir açılım yapan Mâtürîdî, ardından gelen âlimlere de bu yönde yol göstermesi bakımından değerli bir konumdadır. Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Ehl-i sünnet kelamcıları arasında bilgi konusunu ilk defa müstakil bir bölüm olarak ele alan ve onun kuramsal çerçevesini belirlemeyi deneyen düşünürdür. O, bilgide kesinlik unsuruna dikkat çekmiş, taklitle elde edilen bilginin geçersizliğini vurgulamıştır. Mâtürîdî, dışımızdaki varlığın nesnel varlığına dikkat çekmiş ve ona ilişkin bilgimizden hareketle bilginin imkânını temellendirmiştir. Bilginin mahiyetinin ne olduğu, değeri ve kaynakları onun epistemolojisinin anlaşılmasında etkin rol oynar. Bilgi kaynaklarını havâssı selîme (duyular), haberi sadık (doğru haber) ve akıldan ibaret olarak kabul eden Mâtürîdî'ye göre bilgi vasıtalarının her birinin ayrı alanları (sınırları) vardır ve bunlar birbirlerinin vazifelerini yapamazlar. Bilgi elde edeceğimiz zaman bu kaynakların hiçbirini kapı ardına bırakamayız. Çünkü birinin elde ettiği bilgiyi diğeri elde edemez. Fiziki dünya ile ilgili konularda duyular, geçmişle ilgili bilgi kaynağımız haberlerdir. Duyu alanı dışında, gâible ilgili hususlar da bir düşünceye sahip olabilmek için ise ya istidlâle ya da Hz. Peygamber'in haberine ihtiyaç vardır. Bilginin türleri üzerinde de duran Mâtürîdî, "ilâhî bilgi" ve "beşerî bilgi" hususlarında ki anlayışını da ortaya koymuştur. Mâtürîdî, din anlayışı konusundaki denge güden tutum ve itidalli oluşuyla geniş kitlelere hitap edebilmiş ve günümüze kadar takip edilen âlimlerden olmuştur. Biz de akide gibi önemli bir konunun zayıf bir bilgi üzerine bina edilmemesi için hangi bilgi doğru bilgi kabul edilmelidir? Kelamcılar doğru bilgi nasıl temellendirmişlerdir? Gibi sorulara çözüm bulmak adına Mâtürîdî'nin bu konudaki görüşlerine başvurmayı uygun bulduk. Çalışmanın birinci kısmında bilginin tanımı ve oluşumu, ikinci kısmında, bilginin kaynakları ve üçüncü kısımda ise bilgi türlerini işleyerek, Mâtürîdî'nin epistemoloji anlayışının İslâm düşünce tarihi için ne kadar önem arzettiği hususu ele alındı.
Nikâh akdinde feshin hukuki sonuçlarının medeni hukuk ve İslam hukuku bağlamında mukayesesi
İslam dininin temel gayesi hak ve adâleti ayakta tutmak, toplum düzenini sağlamaktır. Bu bağlamda aile hayatı kurulurken evlenmeye büyük önem vermiştir. Zira evlenme, hem birey hem de toplum açısından dünyevî ve uhrevî birçok faydayı barındırmaktadır. Bunların en önemlisi de fıtrî bazı arzuların helal dairede karşılanması ve neslin bir düzen dâhilinde devamının sağlanmasıdır. Ancak bazı durumlarda taraflar, rahmet, ülfet ve muhabbet duygularını yitirebildiklerinden evliliğin sona erdirilmesi zorunlu hale gelebilmektedir. Bu nedenle İslam hukukunda evlenme gibi evliliğin sonlandırılmasına ilişkin de köklü düzenlemeler getirilmiştir. Çalışmada karşılaştırmalı bir biçimde İslam hukuku ile medeni hukuka göre nikâh akdinin fesih sebepleri incelenmiştir. Konunun İslam hukukuna bakan yönü dört mezhebin görüşleri çerçevesinde ele alınmıştır. Nitekim İslam hukukçuları, nassların farklı yorumlanmasına bağlı olarak nikâh akdinin feshi ile ilgili bazı meselelerde ihtilaf etmişlerdir. Konunun medeni hukuka bakan yönü ise evlenmenin yokluk ve butlanı kavramları üzerinden işlenmiştir. Zira medeni hukukun evlenmenin sonlandırılmasıyla ilgili kanun maddelerinde, fesih kavramı yerine yokluk ve butlan kavramları geçmektedir.
Serahsî'nin el-Mebsût adlı eserınde örfe bağlı istihsân uygulamaları
İslam hukuku geniş müktesebatıyla geçmişten günümüze ışık tutmaktadır. Bu büyük müktesebat içerisinde İslam hukukunun temel kaide ve yöntemleri ayrı bir önemi haizdir. Bu kaideler geçmişte yapılmış içtihat faaliyetlerinin anlaşılmasını kolaylaştırmaktır. Günümüzde ise yeni ortaya çıkan meseleler hakkında nasıl bir çıkış yolu izlenmesi gerektiği noktasında bizlere yardımcı olmaktadır. İslam Hukuk Usulünün temel kaide ve yöntemlerden biri olan istihsan, asli deliller kısmına mukabil olan fer'î deliller arasında değerlendirilmiştir. İstihsan nas, icma, maslahat ve örf gibi sebepler neticesinde meydana gelmektedir. Çalışmamızın konusu ise söz konusu sebeplerden örftür. Bu çalışmada Serahsî'nin el-Mebsût isimli eseri merkeze alınarak Hanefîlerin istihsana bakışı ortaya koyulmaya çalışılmıştır. Bununla beraber istihsan sebeplerine de değinilmiştir. İstihsan yönteminin kadim Hanefî uleması nezdinde ki durumu ile beraber istihsan ve örf ile alakalı el-Mebsût eseri merkezinde bir takım usul sorularına dair cevaplar bulunmaya çalışıldı. Örf sebebiyle istihsan uygulamaları ele alınarak bu uygulamalar üzerinden nasıl anlaşılıp nasıl uygulandığı tespit edilmeye gayret edildi. Kıyas ve istihsan konusunda bir arada verilen uygulamalarda kıyas gibi hüccet olduğu halde istihsanın zorunlu olarak uygulanma sebebi tespit etme çalışıldı. Örfün değişmesi durumunda örf sebebiyle istihsan uygulamalarında değişiklik konusunda örnekler üzerinden cevaplar bulunmaya çalışılmıştır. İstihsan uygulamasının keyfi bir durum olup olmadığı kıyas merkeze alınarak ortaya konulmaya çalışıldı. Bununla beraber Serahsî'nin kendi ifadeleri ile örf sebebiyle istihsan olan uygulamaların tamamı tespit edilmeye çalışıldı. Bu araştırmada örnekler üzerinden kaideye dair bilgiler elde edilmeye gayret gösterilmiştir.
Açıkbaş Mahmud Efendi ve tecvid ilmine dair Güzîde adlı eserinin tahlili
Açıkbaş Mahmud Efendi (ö. 1077/1666) Osmanlı dönemi Nakşî âlimlerinden biridir. Âmid'de (Diyarbakır) doğmuş, temel eğitimini amcası Aziz Mahmud Urmevî'den almış ve Diyarbakır başta olmak üzere birçok yerde eğitim faaliyetlerine devam etmiştir. O dönemin yöneticileri ile yaptığı sohbetlerden etkilenerek onlar gibi olmaya karar vermiş ve Mardin Voyvodası tayin edilerek belirli bir süre görevi îfâ etmiştir. Açıkbaş Mahmud Efendi, tasavvufi eserlerin yanı sıra tecvid alanındaki Güzîde'yi kaleme almıştır. Çalışmamız Açıkbaş Mahmud Efendi ve el-Güzîde fî ilmi't-tecvid adlı eserini konu edinmiştir. Çalışma, bir giriş, iki bölüm ve bir sonuçtan oluşmuştur. Birinci bölümde Açıkbaş Mahmud Efendi'nin hayatı ve eserleri hakkında bilgiler verilmiştir. İkinci bölümde ise risale ve risalenin ulaşılan nüshaları ele alınarak tahlil edilmiştir. Tezin sonuç bölümünde varılan neticelere yer verilmiş ve konunun genel değerlendirilmesi yapılmıştır.
Kur'an ışığında ailenin inşası ve eğitimi
Evrensel niteliğe sahip İslamiyet'in insanlar için murad ettiği nihai amaç dünya ve ahiret saadetlerini sağlamaktır. İnsanların mutluluğunun ve aidiyet bilincinin sağlandığı öncelikli kurum ailedir. Kur'an'da aileyle ilgili takriben iki yüz âyet zikredilmekte, mutlu ve huzurlu bir yuva kurmanın kaideleri belirtilmektedir. Böylece aileye pek çok âyette dikkat çekilmektedir. Zira toplumun hidayetine vesile olabilecek şahsiyetler onda yetişmektedir. Aile, bireyin eğitim aldığı doğruyu ve yanlışı öğrendiği ilk yerdir. Aile toplumun mihenk taşıdır. Toplumdaki her aile ayrı bir kıymeti haizdir. Aileye bu kıymetin tevdi edilmesi ailenin temelini teşkil eden unsurların sağlam ve değerlerine bağlı bireylerin yetişmesini sağlamasıdır. Bu bakımdan her nizam ailenin inşasına yönelik onun eğitimi üzerinde önemle durmuştur. Dolayısıyla sağlam ve değerlerine sahip çıkan bir nesil inşa edilmek isteniyorsa, Yüce Allah katından dünyevi ve uhrevi saadetlerini temin etmeleri için bütün insanlara gönderilen Kur'an'dan mutlaka istifade edilmelidir. Kur'an her çağda insanların ihtiyaçlarına cevap veren yegâne ilahi bir kitaptır. Mahrem kabul edilen Müslüman ailenin inşası ve yapısının korunması her an ehemmiyet arz eden bir mevzudur. Binaenaleyh son zamanlarda Müslüman aile kurumunun batıya temayülü ile birlikte yozlaştığı; modernizm uğruna değer yargılarından taviz veren ferdiyet algısının oluştuğu durumlar onda ciddi problemlere sebep olmaktadır. Ayrıca postmodern dünyanın Kur'an ile inşa edilmiş, eğitilmiş ve desteklenmiş bu Müslüman aile kurumunun temeline dinamit koyduğu, onda infial oluşturduğu, onu tahrip ettiği görülmektedir. Ailede oluşan bu tahribatla mücadele edip aileyi ıslah etmeye çalışmak kolay değildir. Girilen bu girdaptan kurtulmak ancak Kur'an ve onun açıklayıcısı olan Sünnet ile mümkün olabilir. Aksi takdirde tahribata uğrayan büyük önemi haiz bu güzide kurum ve onunla beraber Müslüman aile değerleri yok olmaya yüz tutar. Bu tahribatla oluşan zararın hiç olmazsa en az seviyeye indirilmesi ise ancak varoluşsal köklerimize dönmekle, özellikle vahyin gerektirdiği hususları hayatımızda uygulamakla; Kur'an ışığında aileyi inşa edip eğitmekle mümkün olabilir.
Zekâtın verileceği yerler ve zekât yükümlülüğü bakımından borçluluk
Zekât İslam hukukunda çeşitli alt başlıkları olan geniş kapsamlı mali bir ibadettir. Bu çalışma hem zekât yükümlülüğü açısından borçluluğu ele alarak, hem zekâtın verileceği yerler bakımından borçluluk durumunda zekâtın nasıl uygulanabileceğini incelemektedir. Borçluluk bireylerin veya kurumların finansal yükümlülüklerini yerine getirememesi durumunu ifade eder. Bu çalışma ilk olarak, İslam hukukunda zekâtın verileceği yerler ve kişiler belirlenirken hangi kriterlerin göz önünde bulundurulması gerektiği üzerine odaklanmaktadır. Bunun yanı sıra borçluluğun zekât yükümlülüğünü nasıl etkilediği ve borçluların zekât alabileceği durumlar ve sınırlar incelenmektedir. Bu çalışmanın amacı, zekâtın verileceği yerler ve zekât yükümlülüğü açısından borçluluğun ele alınarak İslam hukukuna göre borçluluğun zekâta tesirini açıklamaktır. Borçluluk fakihlerin çoğunluğuna göre zekât yükümlülüğüne belirli şartlar çerçevesinde tesir etmektedir. Aynı şekilde borçlular zekât sarf yerleri açısından da belirli şartlarla zekâta konu olmaktadır.
Ebü'l-Muîn en-Nesefî'ye göre kötülük problemi (Teodise)
Mâtürîdî kelâm ekolünün en önemli temsilcisi olan Ebü'l-Muîn en-Nesefî kendine has üslubu ve semantik yorumu ile ön plana çıkmış, Mâtürîdî kelâmında söz sahibi olarak İslam düşünce sisteminde öne çıkmış bir şahsiyettir. Ebü'l-Muîn en-Nesefî'nin günümüze ışık tutan düşüncelerinden biri de kötülük problemi ile ilgili görüşleridir. Nesefî'nin kötülük problemi ile ilgili görüşleri Mu'tezile, Eş'arî ve Mâtürîdî kelâm ekollerinden yararlanılarak izah edilmektedir. Mu'tezile, kötülüğün genel hatlarıyla akılla bilinebileceğini savunarak, kötülük problemini ilâhî adâlet ve insanın kendi fiilinin yaratıcısı olduğu ekseninde çözmeye çalışmaktadır. Böylelikle kötülüğün kesinlikle Allah'a dayandırılamayacağını ileri sürmektedir. Eş'arîler, kötülüğün nakille bilinebileceğini, âlemde olan depremler, zarar veren hayvanlar, kısacası kötü olarak nitelendirilen her şeyin bir hikmete bağlanma zorunluluğunun olmadığını belirtmektedirler. Eş'arîler'e göre, hikmete bağlama zorunluluğu, Allah'ın irâdesini sınırlama anlamına geldiği için kabul etmemektedirler. Mâtürîdîler ise bu konuda daha mutedil bir yol izleyerek kötülüklerin hem akıl hem de nakil ile bilinebileceğini ileri sürmektedirler. Onlara göre zaman ve mekâna göre değişiklik arz eden fiilleri akıl bilebilir. Fakat akıl fiillerin ayrıntılarını ve karmaşık yönlerini her zaman isabetle bilemeyeceğinden bu konuda ihtiyaç duyulan kesin bilgilere ancak vahiyle ulaşılabilir. Ebü'l-Muîn en-Nesefî'ye göre fiilleri Allah yaratır ama kulun irâdesi devre dışı değildir. İyiliklerle beraber kötülükler de vardır. Allah iyiliği yarattığı gibi kötülüğü de yaratmaktadır. Fakat bunların hepsi bir hikmete bağlıdır. Nesefî, bu yaklaşımıyla mevcut kötülüklerin hikmet çerçevesinde bir sebebe bağlı olduğunu, insanoğlunun her zaman bunları bilemeyeceğini vurgulayarak yaratıcı ve ilâhî adâlet arasında bir çelişki olmadığını ileri sürmektedir. Nesefî'nin kötülüklerin varlığı ve ilâhî adâleti uzlaştırmak için ileri sürdüğü çözüm yollarından biri de özgür irâde savunmasıdır. Ona göre kul, Allah tarafından kendisine verilen cüz'i irâdesi ile diler, Allah ise kulun dilediğini yaratır. Bu nedenle Nesefî'ye göre kötülüklerin yaratılması kötü olmayıp ancak insanların irâdesi şer olarak nitelenmektedir. Anahtar Kelimeler: Kelâm, İnanç, İyilik-Kötülük, Teodise, Mâtürîdîyye, Ebü'l-Muîn en-Nesefî.
Mustafa Sabri Efendi'nin pozitivizm eleştirisi
Mustafa Sabri Efendi (1869-1954) Osmanlı Devleti'nin son şeyhülislamlarından olup önemli bir kelâm âlimidir. Geleneksel, muhafazakâr ve savunmacı bir çizgide yer almıştır. Hayatının son dönemini Mısır'da geçirmiş ve kendini ilmî çalışmalara vererek birden çok gazete ve dergide yazılar yazmıştır. Eserleri genel itibariyle reddiye ve eleştiri tarzında olmuştur. Vefatına kadar başta Pozitivizm olmak üzere Batıdan gelen felsefî ve fikrî inkârcı akımlara karşı, dinî ve aklî delilleri kullanarak İslam'ın İnanç Esaslarını müdafaa etmeye çalışmıştır. Giriş, üç bölüm ve sonuçtan oluşan bu çalışmanın birinci bölümünde Mustafa Sabri Efendi hakkında bilgiler verilmiştir. İkinci bölümünde Pozitivizme değinilmiştir. Üçüncü bölümünde ise Mustafa Sabri'nin İsbât-ı Vâcib ve özellikle Sem'iyyât konuları -ki nübüvvet, vahiy, mûcize ve yeniden diriliş- hakkında modernist/çağdaş müslüman yazarların Pozitivizmin tesiriyle bu meseleleri modern bilimin verileri çerçevesinde anlamaya ve yorumlamaya yaptığı itiraz ve eleştiriler ele alınmıştır. Sonuç bölümünde ise ulaşılan neticelere yer verilmiş ve konunun genel değerlendirilmesi gerçekleştirilmiştir.
İmam Birgivî'nin Kitâbü'l İstihsân adlı eserinin tahkik ve tahrîci (İlim ve ahlak babları)
Balıkesir doğumlu olmasına rağmen medrese hocalığı yaptığı ve ömrünün en bereketli yıllarını İzmir'in Birgi kasabasında geçirdiği için Birgivî lakabını alan, geçmişten günümüze İmam Birgivî olarak tanınan Mehmed Efendi (öl. 1573) Osmanlı medreselerinde yetişmiş züht hayatı ile hafızalarda yer etmiş bir âlimdir. Medrese eğitimini İstanbul başta olmak üzere Balıkesir ve İzmir illerinde almıştır. Osmanlı medreselerinde tahsilini tamamlayarak icazet alan ve devrin önde gelen büyük âlimlerinden çeşitli dersler alarak İslami ilimlerde adından söz ettirmiştir. Devlet memurluğu görevinden kendi rızası ile ayrılan Birgivî, medrese hocalığı yaparak birçok talebe yetiştirmiştir. İslami ilimlerin hemen hemen her alanında çeşitli telifleri bulunan Birgivî, hadis ve hadis usulü ile alakalı eserler de kaleme almıştır. Bu çalışmada, Birgivî'nin hayatı, ilmî kişiliği, hocaları ve yetiştirdiği talebeleri kısaca anlatıldıktan sonra, ilim ve ahlaka dair hadislerden müteşekkil el yazması eserinin tahkik ve tahrîci ele alınmıştır. Çalışma, bir giriş, iki bölüm ve bir sonuçtan oluşmaktadır. Giriş kısmında, tezin amacı, önemi, kapsamı, metodu ve kaynak değerlendirmesi yer almaktadır. Birinci bölümde, Birgivî'nin hayatı ve eserleri kısaca anlatılarak, Kitâbü'l İstihsân'ın tahlili yapılmıştır. İkinci bölümde, tahrîcin tanımı ve çalışmada takip edilen tahrîc metodu ile tahkikin tanımı ve metodu verildikten sonra, Kitâbü'l İstihsân'ın tahkik ve tahrîci yapılmıştır. Tezin sonuç bölümünde ise ulaşılan neticelere yer verilmiş ve konunun genel değerlendirilmesi yapılmıştır.
İbnu'l-Hayyât el-Karadâğî'nin Mevâhibu'r-Rahmân fî Şerhi Risâleti 'İlmi'l-Beyân adlı eserinin edisyon kritiği
Bu çalışma, İbnu'l-Hayyât el-Karadâğî'nin Mevâhibu'r-Rahmân fî Şerhi Risâleti İlmi'l-Beyân adlı el yazması eserinin edisyon kritiğini içermektedir. Karadâğî'nin bu eseri, Molla Ebû Bekir Mîr Rüstemî'ye ait olan el-Verdetu'n- Neddâra fi'l-Mecâzi ve'l-İsti'âra adlı eserin şerhidir. Şerhin belâğat ilmiyle ilgili olmasına binaen çalışmamızda Belâğat ilminin tanımı, konusu, kısımları ve tarihçesine de kısaca değinilmiştir. İbnu'l-Hayyât'ın hayatı, hocaları, talebeleri, eserleri ve yaşadığı bölgedeki medreseler ve ilmî muhit hakkında da kısaca bilgi verilmiştir. Bu çalışmada İbnu'l-Hayyât'ın Mevâhibu'r-Rahmân fî Şerhi Risâleti İlmi'l- Beyân isimli eserinin üç farklı el yazma nüshası kullanılmıştır. Birisi müellifin kendi nüshası, ikincisi Abdurrahman b. Halîfe isimli bir nâsihin nüshası, üçüncüsü ise hattatı belli olmayan bir nüshadır. Bu çalışmada müellifin nüshası esas alınmış, ancak bu nüshada okunmasında güçlük çekilen kısımlarda diğer nüshalardan, özellikle de müellifi meçhul olan nüshadan istifade edilmiştir. Zira en okunaklı nüsha, müellifi meçhul olan nüshadır. Nüshalarda bulunan haşiyeler ise bu çalışmaya alınmamıştır. Müellifin hayatı ve yaşadığı dönemdeki ilmî ortam, hocaları, talebeleri ve eserleri gibi konularda ise hakkındaki bazı eserlere müracaat edilmiştir. Özellikle müellifin, et-Tibyân fî Beyâni'n-Nâsih ve'l-Mensûh mine'l-Kurʾân ve Tenbîhu'l- Asdikaʾ fî Beyâni't-Taklîd ve'l-İctihâd ve'l-İstiftâi ve'l-İftâ isimli eserlerinin matbu hallerinden yararlanılmıştır. Anahtar Kelimeler: Arap Dili, Belâğat, Beyân, İbnu'l-Hayyât el-Karadâğî, Mevâhibu'r-Rahmân.
İbn Rüşd'ün Bidâyetü'l-müctehid ve nihâyetü'l-muktesid adlı eserindeki tercihlerinin Mâlikî mezhebine uygunluğu (Temizlik, oruç ve zekât bölümleri özelinde)
İslâm hukuku, insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen toplumsal bir disiplindir. Fakihler, İslâm hukuku müstakil bir ilim olmasından sonra insanların toplumsal ihtiyaçlarını karşılamak için çeşitli yöntemler kullanılmışlardır. Bu yöntemler yeni mezhep ve ekollerin oluşmasına neden olmuştur. Mezheplerin ve ekollerin oluşmasıyla birlikte fakihlerin ihtilaflarını ve nedenlerini ele almak için eserler kaleme alınmaya başlanmıştır. İbn Rüşd'ün Bidâyetü'l-müctehid ve nihâyetü'l-muḳteṣid adlı eseri de fakihlerin ihtilaflarını, bu ihtilafların nedenlerini ve onların hüküm çıkarma yöntemlerini sistematik bir şekilde ortaya koyan mukayeseli İslâm hukuku alanında yazılmış bir eserdir. Bu konunun seçilmesinin nedeni ilk olarak, İbn Rüşd'ün mezhep fıkıhçılığı yapıp yapmadığını tespit etmek; ikinci olarak İbn Rüşd'ün içtihat anlamında otorite sayılan dört mezhep imamından farklı içtihatlarda bulunup bulunmadığını tespit ederek Bidâyetü'l-müctehid'de İbn Rüşd'ün kendi görüşlerine ne sıklıkta yer verdiğini ortaya koymaktır. Bu çalışmada öncelikle İbn Rüşd'ün Bidâyetü'l-müctehid eserinin temizlik, zekât ve oruç bölümlerindeki tercihlerinin tespiti yapılmış ve konuya dair Mâlikî mezhebinin görüşü veya görüşleri bir araya getirilmiştir. Daha sonra İbn Rüşd'ün tercihinde esas aldığı delil tespit edilmeye çalışılmıştır. İbn Rüşd, toplamda otuz altı yerde tercihte bulunmuştur. Bu tercihlerin on beşi mezhep içi, yirmi biri ise mezhep dışı olarak sayılabilecek türden tercihlerdir. Bu tercihlerinin on dördünde diğer üç mezhebin görüşlerini tercih etmiştir. Mezhep dışı tercihlerin dördünde, dört mezhebin görüşlerinin de dışına çıkarak Hasan-ı Basrî, İbn Mübarek, Ebû Sevr ve Dâvud ez-Zâhirî'in görüşlerini benimsemiştir. Bunula birlikte mezhep dışı tercihlerin üçünde ise kendine özgü görüşler ileri sürmüştür.
Ebû Şücâ' el-İsfehânî ve Gâyetü'l-ihtisâr adlı eserindeki fıkhî tercihleri
Dönemin önde gelen Şâfiî âlimlerinden biri olan Ebû Şücâ' el-İsfehânî; mezhebin önemli fakihlerinden kabul edilmektedir. Uzun yıllar kâdılık görevi üstlenmesi ve kırk yılı aşkın bir süre Şâfiî fıkhının tedrisatıyla ilgilenmesi Ebû Şücâ'ın fıkhî yönünün incelenmesini konumuz açısından önemli hale getirmektedir. Ayrıca mezhebin fıkhî hükümlerinin öğretilmesi amacıyla telif edildiği dönemden günümüze kadar medreselerde ders kitabı olarak okutulan Gâyetü'l-ihtisâr, müellifin eserleri arasında büyük bir şöhret elde etmiştir. Şâfiî mezhebinin istikrâr döneminin sonlarına doğru telif edilen eser, bu dönemde mezhebe ait birçok eser telif edilmesine rağmen ihtilaflı meselelerde kuvvetli görüşlerin zayıf görüşlerden henüz ayıklanmadığı bir döneme rastlamaktadır. Bu dönemi takip eden tenkih döneminde müellifin mezhep içerisinde kuvvetli kabul edilmeyen görüşlerinin bulunduğu gözlemlenmektedir. Bu durum, mezhebi yeni öğrenenler açısından zorluklara neden olabilmektedir. Çalışmamızda Ebû Şücâ'ın hayatı, yaşadığı dönemi, Gâyetü'l-ihtisâr'ın genel tanıtımı ve mezhep içerindeki önemi hakkında bilgi verildikten sonra müellifin bazı fıkhî görüşleri tespit edilmiştir. Tespit edilen fıkhî görüşler arasından mezhepte kuvvetli kabul edilen ve zayıf kabul edilen görüşleri incelenmiştir. Bu incelemede eserin şerh ve hâşiyelerinden faydalanılmıştır. Ayrıca müellifin fıkhî tercihleri ve Şâfiî mezhebindeki değerinin daha iyi anlaşılması için tenkih dönemi âlimlerinden Râfiî ve Nevevî'nin eserleri ile karşılaştırılmıştır. Zayıf görüşlerin tespitinde ve mezhepte tercih edilen görüşlerin belirlenmesinde, mezhebin ciddi ayıklamasını yapan Nevevî'nin tercihleri esas alınmıştır. Yapılan incelemede günümüze kadar mezhep içerisinde önemini koruyan Gâyetü'l-ihtisâr'ın bazı meselelerde mezhebin kuvvetli görüşlerini tercih etmediği tespit edilmiştir.
İbn Acîbe'nin ed-Dürerü'n-nâsire fî tevcîhi'l kırââti'l mütevâtire adlı eserinin kıraat yönünden incelenmesi
İbn Acîbe (ö. 1224/1809) 18. yüzyılın sonlarında Fas bölgesinde yaşamış, tasavvuf ve tefsir başta olmak üzere İslâmi ilimlerin pek çok alanında temayüz etmiş önemli bir şahsiyettir. Şâzeliyye tarikatının üçüncü ismi olması ve işari tefsir alanında önemli bir telif olan el-Bahru'l-medîd'i yazması kendisinin öne çıkmasına vesile olmuştur. ed-Dürerü'n-nâsire fî tevcîhi'l-kırââti'l-mütevâtire adlı eseri ise kıraat alanında müstakil olarak kaleme alınmış, on kıraate dair tevcîh faaliyetini içeren güzide bir eserdir. Eserde izaha ihtiyacı duyulan kıraat ihtilafları; iʿrab, isnad ve mana gibi açılardan irdelenerek, tercihe konu olan gerekçeler ortaya konulmuş ve böylelikle bir tevcîh faaliyeti gerçekleştirilmiştir. Eserin üzerinde tez düzeyinde bir çalışmanın bulunmaması, müellifin kıraat yönünün ele alınmamış olması ve on kıraatin tevcîhlerine dair modern çalışmaların azlığı konuyla ilgili bir tez hazırlanmasına bizi sevketmiştir. Eserde tevcîh faaliyetinin yanı sıra kıraat ilmine dair, yedi harf, kırâât-i aşere, Kur'ân-ı Kerim'in faziletleri, Kur'ân talebesinin ve hocasının adabı gibi çeşitli konulara da temas edilerek zengin bir muhteva ortaya konulmakta ve kârîlerin ihtiyaç duyduğu pek çok bilgi sunulmaktadır. Aynı zamanda eser tarihi süreçte ele alınan müktesebâtı ve rivâyeti yansıtmasıyla 18. yüzyıla ait önemli bir örneği temsil etmektedir. Müellifin hayatında kıraat eğitiminin önemli bir yer tutması ve gerek rivâyet gerek dirâyet gerektiren tevcîh eylemine dair bir eserin kendisinden sadır olması İbn Acîbe'nin kıraat alanına dair yetkinliğini de gözler önüne sermektedir. Konuyla ilgili hazırladığımız çalışma bir giriş, iki bölüm ve sonuç kısmından oluşmaktadır. Giriş kısmında araştırmanın öneminden, amacından, kapsamından ve yönteminden söz edilmekte ve konuyla ilgili literatür değerlendirmesi yapılmaktadır. Birinci bölümde İbn Acîbe'nin hayatından, ilmî kişiliğinden ve vefatından söz edilmekte ve eserlerine yer verilmektedir. İkinci bölümde öncelikle kıraat ilmine ve kıraat ilmine dair birtakım konulara ve hususlara temas edilmektedir. Akabinde ed-Dürerü'n-nâsire'de işlenen konular ile kullanılan kaynaklar ele alınmakta, eserin yönteminden ve kıraat ihtilaflarının tevcîhinde kullanılan hüccetlerinden örneklere yer verilerek eserin muhtevası ortaya konulmaktadır. Sonuç kısmında ise ulaşılan neticelere yer verilerek, konunun genel değerlendirmesi yapılmaktadır. Anahtar Sözcükler: Kıraat, İbn Acîbe, ed-Dürerü'n-nâsire, tevcîh.
Ebû Mansûr el-Mâtürîdî'ye göre dua
Bu çalışmada İmam Mâtürîdî duanın ne olduğu, insan hayatındaki yeri, Allah katındaki önemi, duanın kula kazandırdıkları ve kulun Allah ile iletişiminin imkânı gibi konularda bir fikir vermek amaçlanmaktadır. Mâtürîdî'nin kelam sisteminde dua ile tevhid arasında doğrudan bir ilişki olduğu ön plana çıktığı söylenebilir. Ancak Mâtürîdî'nin duaya bakışını yüksek lisans tez konusu olarak seçtik. Çalışmamız, giriş, üç ana bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Bu üç bölümün ilkinde, İmamı Mâtürîdî'nin hayatı, ismi, künyesi, ailesi, vefatı, hocaları ve öğrencileri; ikinci bölümde duanın kavramsal çerçevesini, üçüncü bölümde ise Ebû Mansûr el-Mâtürîdî'ye göre dua anlayışı, duanın insan için önemi ve lüzumu, Allah katındaki değeri ve kıymeti, dua-kader ilişkisi, duanın iman, tevhid, teslim, tevekkül ve lafızlarla ilişkisi ele alınmaktadır. Sonuç bölümünde ise ulaşılan neticelere yer verilerek ve konu genel olarak değerlendirilmektedir. Anahtar Sözcükler: Kelâm, Tevhid, Kader, Dua, Mâtürîdî.
Kur'an'ın anlaşılmasında i'râb vecihlerinin etkisi: İbrâhîm Suresi örneği
Yüce Allah'ın Arapça olarak nazil ettiği Kur'an'ın anlaşılması için Arap dilinin bilinmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu dilin temeli olarak nitelendirilen i'râb ilminin büyük bir öneme sahip olduğu ise âlimler tarafından kabul edilmektedir. Âyetlerin anlaşılmasında i'râb vecihlerinin etkileri müfessirlerin i'râbü'l-Kur'an türü eserlerinde geniş yer bulmaktadır. Ayrıca İ'râb ilmi bilinmeden âyetlere doğru anlam verebilmek imkânsız sayılmaktadır. Çünkü Arap dilinin özelliği olan kelimelerin konumlarının değişmesi manalara etki etmekte ya da farklı hareke alan lafızlar anlamı tamamen değiştirebilmektedir. Bu çalışmada Kur'an'ın doğru anlaşılması için i'râb ilminin önemine ve etkisine değinilmeye çalışılmıştır. "Kur'an'ın Anlaşılmasında İ'râb Vecihlerinin Etkisi: İbrâhîm Suresi Örneği" adlı tez, giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde tezin konusu, önemi, amacı, metodu, tezde yararlanılan eserler ile i'râbü'l-Kur'an alanındaki kaleme alınmış olan eserlerden bahsedilmiştir. Birinci bölümde i'râb ilminin kavramsal olarak tanımına, önemine, faydasına, diğer ilimlerle olan ilişkisine ve i'râb farklılıklarına sebep olan durumlara yer verilmiştir. İkinci bölümde ise İbrâhîm suresindeki âyetler i'râb yönüyle ele alınmış farklı i'râb değerlendirmesi bulunan âyetler tek tek incelenmeye çalışılmıştır. Çalışmanın neticesinde âyetlerdeki i'râb vecihleri ve bunlardan kaynaklanan anlam değişikliklerinin manaya nasıl etki ettiği karşılaştırmalı olarak ele alınmaya çalışılmıştır. Anahtar Sözcükler: Kur'an, Arapça, İ'râb, İbrâhîm, Anlam.
Hadislerde kavram tanımlamalarının tespit ve tahlili
Hz. Peygamber'in (s.a.s.) tanımladığı bazı kelimeler ile ilgili olan bu çalışma, bir giriş, iki bölüm ve bir sonuçtan oluşmaktadır. Giriş bölümünde çalışmanın amacı, önemi, yöntemi ve kapsamı izah edildikten sonra birinci bölümde kavram, terim, tanım, anlam ve Hz. Peygamber'in (s.a.s.) üslûbu hakkında bilgi verilmiştir. İkinci bölümde ise Hz. Peygamber'in (s.a.s.) tanımladığı kelimeler, konularına göre tasnif edilerek incelenmiştir. Bunun yanında Hz. Peygamber'in (s.a.s.) kelimelere yüklediği anlam ile bu kelimelerin Cahiliye döneminde kullanıldığı anlam arasında mukayese yapılmış, bunun sonucunda Hz. Peygamber'in (s.a.s.) tanımladığı kelimelerin genellikle Cahiliye döneminde kullanılan anlamıyla ilişki kurarak yeni terimler/kavramlar oluşturduğu görülmüştür. Bu kavramların büyük bir kısmının din ve ahlakla ilgili olması da Hz. Peygamber'in (s.a.s.) kelimeleri tanımlamak suretiyle bir din dili oluşturduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Hadis, Kavram, Tanım, Mukayese, Cahiliye döneminde kullanılan kelimeler.
Şart edatlarından lev, levlâ ve levmâ'nın Arap dili grameri açısından incelenmesi
Bir eylemin başka bir eyleme bağlı olarak gerçekleşmesi anlamını taşıyan şart yapısı, Arapçada belirli edatlar aracılığıyla oluşturulur. Bu edatlar, bağımsız iki cümlenin başına gelerek onları birbirine bağlar ve aralarında bir sebep-sonuç ilişkisi kurar. Üç temel unsurdan meydana gelen bu yapı, Arap dilbilgisinde şart cümlesi veya şart üslubu olarak adlandırılır. Bu üslup, şart edatı ile birlikte şart ve cevap cümlelerinin belirli nahivsel kurallara tabi olduğunu belirtir. Arap dilbilimi tarihinde, edatlarla ilgili birçok çalışma yapılmış ve bu çalışmalar, edatların önemini vurgulamıştır. Araştırmamızda Arap dilinde önemli bir yere sahip olan lev, levlâ ve levmâ edatlarının işlevleri, anlamları ve Kur'ân'daki kullanımları ele alınmıştır. Bu edatların işlevleri ve anlamları hakkında bilgi sahibi olunmaması durumunda, âyetlerin, hadislerin ve şiirlerin yanlış bir şekilde yorumlanabileceği vurgulanmıştır. Bu nedenle, bu gibi edatların özel kullanımlarının bilinmesi önemlidir. Lev, levlâ ve levmâ edatlarının işlevleri ve anlamları, dilbilgisi, usul ve belağat kitaplarına başvurularak incelenmiş konunun daha iyi anlaşılması ve bu alandaki çalışmalara katkı sağlaması amacıyla Arap dili edebiyatından, Kur'ân-ı Kerim'den ve hadislerden örnekler verilmiştir. Çalışmamız giriş, iki ana bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Giriş kısmında araştırmamızın konusu, amacı, önemi ve yöntemleri üzerinde durulmuştur. Birinci bölümde Arap dilinde şart edatları, şart cümlesi ve öğeleri incelenmiştir. İkinci bölümde ise cezmetmeyen şart edatlarından olan lev, levlâ ve levmâ edatlarının Arap dilinde ve Kur'ân-ı Kerim'deki kullanımları üzerinde durulmuştur. Sonuç kısmında ise çalışmamız neticesinde elde etmiş olduğumuz nihai verilere değinilmiştir. Anahtar Sözcükler: Arap Dili, Şart Edatları, Lev, Levlâ, Levmâ.
İlga, ibka, ıslah açısından Cahiliye Dönemi nikah çeşitleri ve rivayetlere yansıması
İslam Dini'nin ana kaynakları olan Kur'ân ve Sünnet, insan hayatı üzerinde pek çok düzenleme ve yenilik getirmiştir. Bu yeniliklerden birisi de aile kurumunun başlangıç safhası olan nikâh ve nikâh türleri ile ilgilidir. Cahiliye döneminde kadına değer vermeyen, toplum ahlakını bozan ve özellikle neslin geleceğini tehlikeye atan pek çok nikâh akdi bulunmaktaydı. Cahiliye toplumunda yaşayan insanların evlilik çerçevesindeki yaşayışlarına, âdetlerine, kültürlerine, düşünce ve tasavvurlarına baktığımızda İslam hukukunun bu hususta neleri tashih edip dönüştürdüğünü, neleri ilga ve ibkâ ettiğini gerekçeleri ile idrak ettiğimizde bu dinin kadına, ahlaka ve özellikle nesle verdiği değeri daha iyi anlamış olacağız. Hz. Âişe'den aktarılan bir rivayete göre Cahiliye devrinde dört çeşit nikâh olduğu bildirilse de o dönemde var olan on beş nikâh akdi tespit edilmiştir. Bu akidlerin büyük bir kısmı rivayetlere yansırken Haden, Bedel ve İştira nikâhına ait rivayetler, Kütüb-i Sitte de yer almamaktadır. Kur'ân-ı Kerîm bu nikâh akidlerinden bazılarına doğrudan değinmektedir. Vahiy ve sünnet, İslam Dini zuhur ettikten sonra, belirli bir vakit daha uygulanan bu akidleri, kadınlar için büyük zulüm ve haksızlık oluşturduğu gerekçesiyle çoğunluğunu ilga etmiştir. Genelde evlilik amacı gütmeyen ve sırf nefsanî arzuları tatmin etmek için yapılan bu birlikteliklerin ilga edilmesindeki temel sebeb, zina olmasından kaynaklansa da kadının alacak hakkı olan mehir, veraset, nafaka ve boşama gibi haklarından yoksun bırakılması, özgürlüğünün elinden alınması ve akidlerin anlaşmalı olması (süreli) gibi unsurlar da ilga edilmesindeki önemli diğer etkenlerdir. Bu etkenler, o dönemde kadın ve erkek arasında bir ayrım yapıldığını gözler önüne sermiştir. Tüm insanlığa hitap eden İslam Dini, cinsiyete bağlı üstünlüğü kabul etmemiş, kıymet gösterilmeyen ve erkeğin sahip olduğu pek çok haktan mahrum bırakılan kadınlara haklarını tanzim etmiştir.
Kütüb-i Sitte özelinde hadislerde rahmet
Rahmet, Kur'ân-ı Kerîm'de sıkça vurgulanan anlamı en geniş kavramlardan biridir. Bu kavramın önemini, "Rahmetim her şeyi kuşatmıştır" (Araf 7/156) ayeti ifade eder. Bununla birlikte, Yüce Yaratıcı'nın Allah isminden sonra kullandığı ilk isim de rahmet kelimesinden müştak Rahmân'dır. Yine her işin başı kabul edilen ve Müslümanların günlük yaşantısında dilinden düşürmediği besmelede Rahmân ve Rahîm isimleri yer almaktadır. Aynı zamanda Müslümanların birbirleriyle selamlaşmalarında da rahmet kavramı zikredilmektedir. Biz bu çalışmamızda, Kur'ân'da ve farklı ilim dallarında rahmet kavramının yeri ve anlam alanı hakkında inceleme yaptık. Bununla birlikte Kütüb-i Sitte'de yer alan rahmet kavramının geçtiği hadisleri tespit ettik. Çalışmamızın amacı rahmet kavramının ifade ettiği anlamları imkân nisbetinde ortaya koymaya çalışarak, bu kavramın en doğru şekilde anlaşılmasını sağlamak ve bunun neticesinde Allah'ın rahmetinin, merhametinin bilinmesine katkıda bulunmaktır. Çalışmamızda sonuç olarak, rahmet kavramının anlam alanının çok geniş olduğu ve Kur'ân-ı Kerîm'de rahmetin sözlüklerde yer verilmeyen manalarda da kullanıldığı görülmüştür. Farklı ilim dallarında ise rahmet kavramının acıma, bağışlama gibi sözlük anlamları ile yakın manalarda kullanıldığı tespit edilmiştir. Kütüb-i Sitte'de tespit edilen rahmet kavramının yer aldığı hadislerin çoğunlukla dua formatında kullanıldığı görülmüştür.
Hz. Peygamber (SAS)'in idare biçiminde vahyin rolü: (Abdülhay el-Kettânî'nin et-Terâtîbu'l-İdâriyye'si özelinde)
İslam tarihinde ilk yönetici Hz. Peygamber (sas)'dir. Hz. Peygamber (sas)'in Medine'ye hicreti ile birlikte muhacir ve ensarın idâri bir yapı kurma çabaları, uygulamalarla hayata geçmiştir. Hz. Peygamber (sas) de peygamberlik vasfının yanında bu idâri yapının lideri olarak, İslam yönetim biçimini şekillendirmiştir. Yeni bir toplumun kurucusu olan Hz. Peygamber (sas), manevi hayatta olduğu kadar sosyal hayatta da insanlara öncülük etmiştir. Allah Rasûlü (sas), İslam devlet idaresiyle birlikte siyasal ve sosyal hayatta vahyin ışığı doğrultusunda insanlara örnek olmuştur. Hz. Peygamber (sas)'in idâre şekli vahyin rehberliği ile belirlenmiştir. İslam'da hâkimiyet yalnızca Yüce Allah'a aittir. Kurulan devlet düzeninde ise Allah'ın ahkâmını tanzim ve tatbik etmek insanoğlunun elindedir. Bunu en iyi şekilde uygulayan ve örnekliğiyle yol gösteren Hz. Peygamber (sas)'dir. Hz. Peygamber (sas), İslam devletinin temellerini ilk olarak Mekke'den Medine'ye hicretinden önce akabe biatlarında atmaya başlamıştır. Medine'ye hicretinden sonra İslam devleti ve idare biçimi orada belirlenmiş ve şekillenmiştir. Bu durum Allah'ın bildirdikleri ve Rasûlullah'ın tatbiki ile olmuştur. Hz. Peygamber (sas)'in idâre biçiminde vahyin rolünü, Kur'ân'da bildirilen yönetim ilkeleri çerçevesinde değerlendirmeye çalıştık. Ele aldığımız yönetim ilkelerinden adalet, itaat, şûra, biat ve ehliyet kavramlarını, Kettânî'nin et-Terâtîbu'l-İdariyye adlı eserinde, hangi konu başlıklarında ele aldığını ve bağlantı kurduğu ayetlerin tespitini yaptık. Hz. Peygamber (sas), Medine'de vefatına kadar geçen on yıllık süre zarfında İslam idaresi için gerekli olan ve insanlara doğru yolu gösterecek temel ilkeler, Kur'ân-ı Kerîm rehberliğinde şekillenmiş olduğunu gördük.
İbn Abdülber'in el-İstizkâr adlı eserinde İmam Şâfiî'ye nispet edilen görüşlerin analizi (Namaz bölümü özelinde)
İbn Abdülber (ö. 463/1071), fıkıh ve hadis alanlarında önemli eserler vermiş Endülüslü bir âlimdir. Hadislerin sıhhat derecelerinin tespitinde önemli rol oynayarak İslam dünyasında hadis kritiği metodunun gelişmesine katkıda bulunan müellifin fıkıh ilmine de önemli katkılarda bulunduğu görülmektedir. el-İstizkâr adlı eserinde fıkhî görüşleri tahlil ve tenkidinde bulunan İbn Abdülber, konuyla ilgili sahabe ve bazı mezhep müçtehitlerinin görüşlerini nakletmiş ve bunları analiz etmiştir. Müellifin naklettiği görüşlerin başında ise Şafii mezhebinin kurucu imamı sayılan İmam Şâfiî'ye nisbet ettiği görüşler gelmektedir. İbn Abdülber'in İmam Şâfiî'ye nisbet ettiği görüşlerin tespit edilerek tahlil edilmesi önem arz etmektedir. Bu çalışmada dokuman analiz ve tümevarım yöntemleri kullanılarak İbn Abdülber'in İmam Şâfiî'ye (ö. 204/820) nispet ettiği görüşlerin sıhhat derecesi, İmam Şâfiî ve Şafii mezhebine müntesip fakihlerin eserlerinde arz edilerek doğruluğu tespit edilmeye çalışılmıştır. Böylece İbn Abdülber'in ilgili mezhebe nispet ettiği görüşlerin mezhep açısından sıhhati belirlenmeye çalışılmıştır. Ayrıca müellifin referans aldığı kaynaklar ve varsa mezhebe ait olmadığı halde Şâfiî mezhebine nispet edilen görüşler tespit edilerek bu konuya açıklık getirilmeye çalışılmıştır. Elde edilen bilgilere göre İbn Abdülber'in mezkûr eserinde İmam Şâfiî ve Şafii mezhebine nispet ettiği görüşlerin önemli bir kısmının isabetli olduğu görülmüştür. Ancak İmam Şâfiî'ye nispet edilen bazı görüşlerin ise isabetli olmadığı anlaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Fıkıh, Şâfiî Mezhebi, Mâliki Mezhebi, İbn Abdülber, el-İstizkâr
Nüzûl dönemi bağlamında Kur'an'ın tebliğ metodu (1. yıl)
Bu tez çalışması, vahyin ilk yılında nazil olan sûreler çerçevesinde tebliğ konularının tahlilini içermektedir. İki ana bölüme ayrılan bu araştırmanın giriş bölümünde çalışmanın içeriği, seçilme amacı ve genel hatlarıyla kapsamı açıklanmıştır. İlerleyen sayfalarda ise İslam öncesi Arap toplum yapısının genel özellikleri ve mevcut dinler hakkında bilgi verilmiştir. Birinci bölümde tebliğin önemi, gayesi, Kur'an'da tebliğ anlamında ve tebliğ yerine kullanılan birtakım kavramlar açıklanırken, tebliğin nüzul sırasına göre yapılmasının önemi ele alınmıştır. İkinci bölümde ise sûrelerin kronolojik sıralamaları ile ilgili açıklamalar yapıldıktan sonra Kur'an'ı kronolojik sıraya göre okumanın faydalarına ve zorluklarına dikkat çekilmiştir. İlerleyen sayfalarda İslam dünyasında var olan problemlere kronolojik okuma yöntemiyle çalışmalar yapan Molla Huveyş, İzzet Derveze, Muhammed Âbid el-Câbirî gibi ilim adamları hakkında bilgi verilirken müsteşriklerin çalışmalarından da bahsedilmiştir. Son bölümde ise vahyin birinci yılında indirildiğine kanaat getirilen ilk on sûrenin detaylandırılarak tedrici eğitim metodu bağlamında tebliğ konularının analizi yapılmıştır. Anahtar Sözcükler: Tefsir, Kur'an, Metot, Nüzûl, Tebliğ.
Mûsâ Cârullah Bigiyef'in kıraat ilmine katkıları
Kıraat ilmi, Kur'ân'ın Hz. Peygamber'e indirildiği gibi korunmasını ve okunmasını sağlayan müstesna ilim dallarından biridir. Allah Teâla'nın "Kur'ân'ı biz indirdik, onu koruyacak olan da elbette biziz." (Hicr Sûresi 15/9) ayetinin bir tecellisi olarak kıraat âlimleri yüzyıllardır bu ilme büyük emek vermiştir. Onlar Kur'ân'ın her harf ve kelimesinin yazılışı ve okunuşu üzerine ciltler dolusu eser telif ederek İslâm'a çok değerli bir katkı sunmuşlardır. İslam coğrafyasında 20. yüzyılın en önemli şahsiyetlerinin başında şüphesiz Mûsâ Cârullah (ö. 1949) gelmektedir. O, entelektüel bir Müslüman olarak yaşadığı dönemin zorluklarını omuzlarında hissetmiştir. Müslümanların karşılaştığı hiçbir soruna duyarsız kalmamış, geçirilen zor dönemlerde onlara ışık olabilmek, yol gösterebilmek ve içinde bulunulan krizden onları çıkarabilmek için çok yoğun ilmi ve siyasî faaliyetlerde bulunmuştur. Mûsâ Cârullah, kıraat, tefsir, fıkıh, kelam başta olmak üzere İslamî ilimlerin birçok alanında eserler telif etmiş, şerh çalışmalarında bulunmuştur. O, kıraat ilmine ayrı bir önem atfetmiştir. Bunun sebebi İslâm âleminin Kur'ân'ın her hangi bir tahrifata uğramadan günümüze dek korunarak geldiğini ispatlamakla yükümlü olduğu düşüncesidir. O, bu görevi yerine getirebilmek için de Kur'ân tarihinin ve imlasının çok iyi bilinmesi gerektiğini ifade etmiştir. Cârullah, kıraat ilminin ana konularından olan Kur'ân ve Mushaflar tarihi, ahruf-u seba, resmü'l-mushaf ve sûrelerin tertibiyle alakalı eserler telif etmiş, Kur'ân'ın âyet sayıları, Mushaf imlası ve on kıraat hakkında şerh çalışmaları yapmıştır. Çalışmamızda Mûsâ Cârullah'ın bu konulardaki görüşleri tespit edilmeye çalışılmıştır.
Et-Tefsîrü'l-Mazharî'de kıraatlerin incelenmesi (Fatiha, Bakara ve Âl-i İmrân sûreleri bağlamında)
Kur'ân'-ı Kerîm'in kelimelerindeki lafzi ihtilafları olarak tanımlayabileceğimiz kıraat ilmi; tefsir, arapça, fıkıh vb. ilimlerle ilişkilidir. Bu ilişkinin anlam boyutuna kazandırdığı zenginlik bakımından en çok tefsir bilim dalıyla ilişkili olduğu aşikârdır. Daha çok lafzi terennüm ve lehçe kaynaklı ortaya çıkan idğâm, sıla, imâle, ihtilas, vs. usûle dayalı kıraat uygulamalarının Kur'ân ayetlerinde anlam farklılıklarına yol açtığı söylenemez. Bunun aksine ferşî okuyuşlar kısmında değerlendirilen kelime formlarındaki değişikliklerin anlama etkisinin olduğu söz konusudur. Anlamı etkileyen farklı okuyuşlar bu yönüyle tefsir ile ilişki içindedir. Müfessirlerin ayetlerin anlamına zenginlik katan kıraatleri tefsirlerinde yer verdiği görülmüştür. Tefsirinde kıraatlere yer veren müfessirlerden biri de Mazharî'dir (ö. 1225/1810). Bu tez Hint Alt Kıtası müfessirlerinden Kadı Muhammed Senâullah Pânîpetî'nin kısaca hayatını, eserlerini ve onun en önemli eseri olan et-Tefsîru'l-Mazharî isimli eserinin Fâtiha, Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerindeki kıraat farklılıklarını konu edinmektedir. Kadı Senâullah bu sûrelerdeki kıraat farklılıklarının hepsine değinmemiş, büyük bir kısmında sadece mütevatir kıraatlerle zikretmiştir. Bununla birlikte az sayıda ayette müdrec kıraat olarak değerlendirilebilecek sahabe rivayetlerine de yer vermiştir. Çalışmamızın ana hedefi Fâtiha, Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerinin kıraatler bakımından incelenmesi olmakla beraber günümüzde çok bilinmeyen ancak dil, kıraat, rivâyet ve fıkhî bilgiler açısından oldukça zengin olan bu eserin kısaca da olsa tanıtılmasıdır.
Kelami açıdan modern antropolojinin ırk tasavvuru
Bu çalışma, modern antropolojideki ırk tasavvurunun kelam ilminde nasıl ele alındığını incelemekte ve bu bağlamda sosyal bilimler ile yeni ilmî kelam yaklaşımı arasındaki etkileşimin literatüre katkı sağlama potansiyelini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu temel amaca bağlı olarak; modern antropolojide ırka ilişkin yaklaşımların nasıl yorumlandığını değerlendirmek, kelam ilminde ırk ve ırkçılığa dair anlayışların tarihsel ve doktrinel gelişimini analiz etmek ve kelam ile antropoloji arasındaki teorik ilişkiyi irdelemek gibi alt hedefler belirlenmiştir. Araştırma, konunun tarihsel gelişimi ve düşünsel temelleri dikkate alınarak kapsamlı bir çerçevede ele alınmıştır. Elde edilen bulgular, modern antropolojideki ırk anlayışının dinî, felsefî ve siyasî faktörlerle şekillendiğini göstermektedir. Bununla birlikte, farklı dinî geleneklerde ırk kavramına atfedilen anlamların hem ortak yönler hem de belirgin ayrışmalar içerdiği tespit edilmiştir. Örneğin, İslam düşüncesinde ırka dayalı üstünlük açıkça reddedilirken, bazı tarihsel Hristiyan yorumlarında etnik kimliğe teolojik anlamlar yüklendiği görülmektedir. Bu durum, dinî öğretilerin toplumsal yapılarla etkileşimi sonucunda farklı kültürel bağlamlarda yeni anlamlar kazanabildiğini ortaya koymaktadır. Kelam ilmi açısından çalışmanın önemi, yeni ilmî kelamın disiplinler arası yaklaşımlar doğrultusunda sosyal bilimlerle kurduğu ilişkileri güçlendirme yönündeki eğilimleriyle bağlantılıdır. Irk olgusunun kelamî düşünce bağlamında ele alınması, bu disiplinin metodolojik açılımlarını çeşitlendirirken, sosyal bilimlerle kurulan kavramsal diyaloglara da zemin hazırlamaktadır. Bu çerçevede çalışma, yeni ilmî kelam ile antropoloji arasındaki teorik etkileşimi analiz ederek, günümüz kelam literatürüne katkı sağlayabilecek bir perspektif sunmayı hedeflemektedir.
Âcurrî özelinde Kur'ân okuma usul ve esasları
Ebû Bekr el-Âcurrî (ö. 360/970) hayatının ilk yıllarını Bağdat'ta geçirmiş, daha sonra Mekke'ye göç edip vefat edinceye kadar orada yaşamıştır. Hadis ve fıkıh başta olmak üzere İslami ilimler alanında eserler telif eden önemli bir İslam bilginidir. Âcurrî'nin Ahlâku'l-ulemâ ve Ahlâku hameleti'l-Kur'ân gibi usul ve adap ile ilgili eserleri Âcurrî'yi farklı kılmaktadır. İslam ülkelerinde din eğitimi müfredatında Kur'ân-ı Kerîm dersleri ilk sıralarda yer almaktadır. Bu nedenle Kur'ân okuma usul ve adabı İslam kültüründe önemli bir yer edinmektedir. Bu çalışmada gayemiz İslami ilimlerde temayüz etmiş olan Âcurrî'nin Kur'ân ehlinin ahlaki yönüne değindiği Ahlâku hameleti'l-Kur'ân adlı eserini incelemek ve bu bağlamda eserin önemini vurgulamaktır. Eser Kur'ân ehli için temel ilkeler belirlediğinden önem arz etmektedir. Çalışmamızda Âcurrî'nin hayatı, yaşadığı dönem, Kur'ân eğitiminin tarihsel süreçteki yeri ve gelişimi, süreç içerisinde oluşan kavramlara yer verilmiştir. Ayrıca, Âcurrî'nin edindiği ahlaki ve etik değerler aracılığıyla, Kur'ân okumaya dair usul ve adabın önemi vurgulanmaktadır. Kur'ân ehlinin sahip olması gereken ahlaki özellikler, Kur'ân ile meşgul olanların hem kendilerine hem de topluma karşı ahlaki sorumluluklarına, Kur'ân'ı geçim kaynağı olarak görenlerin özelliklerine ayet ve hadisler ışığında değinilmiştir. Sonuç bölümünde ise Âcurrî'nin eğitimde fırsat eşitliğini savunduğuna dair bulgulara yer verilmiştir. Ayrıca Kur'ân ehlinin sade bir yaşam tarzı olması gerektiği, Kur'ân ehli Kur'ân'ı musiki ve notalara feda etmemesi gerektiği, Kur'ân okunurken lafız mana dengesinin sağlanmasının Kur'ân eğitim kalitesini artırmak açısından kritik öneme sahip olduğu vurgulanmıştır. Bu nedenle Kur'ân eğitimi veren kurumların bu konuları dikkate alarak yeniden yapılandırılması gerektiği gibi bulgulara yer verilerek genel bir değerlendirme yapılmış ve bazı tavsiyelerde bulunulmuştur.
Musannifek'in haşiye metodu ve (Keşşâf haşiyesi örneği)
Bu tez çalışması, Osmanlı âlimlerinden Musannifek'in, Zemahşerî'nin Keşşâf adlı tefsiri üzerine kaleme aldığı haşiyenin Fâtiha Sûresi ve Bakara Suresi'nin ilk altı âyetine dair kısmı esas alarak hem tahkikini hem de tefsir metodunun tahlilini amaçlamaktadır. Musannifek'in haşiye metni, yalnızca dilbilimsel açıklamalardan ibaret olmayıp; kelâmî, felsefî, retorik ve hadisî boyutları da içeren çok katmanlı bir tefsir anlayışını ortaya koymaktadır. Tezin birinci bölümünde, Musannifek'in hayatı, ilmî kişiliği ve eserleri ele alınmış; ardından Zemahşerî'nin hayatı, eserleri ve özellikle Keşşâf adlı eserin klasik tefsir geleneğindeki yeri incelenmiştir. İkinci bölümde ise, Musannifek'in Keşşâf haşiyesi üzerindeki genel tefsir metodu ana hatlarıyla ortaya konulmuş; bu çerçevede Fâtiha Sûresi'ne dair tefsir yaklaşımı detaylı bir biçimde analiz edilmiştir. Bu analizde, Musannifek'in nahiv tahlilleri, âyet ve hadislerle kurduğu ilişki, kelâmî ve mantıkî çıkarımları, sistematik olarak ele alınmıştır. Ayrıca bu bölümde, Fâtiha Sûresi ve Bakara Suresi'nin ilk altı ayetlerine yapmış olduğu haşiyesinin tahkiki yapılmış; bu yönüyle metnin ilmî neşrine katkı sunulmuştur. Çalışmada esas alınan haşiye, Süleymaniye Kütüphanesi'nde yer alan, tek nüshaya dayalı el yazması bir eser olup henüz matbu hâle getirilmemiştir. Bu durum, yapılan tahkik çalışmasını özgün kılmakta ve literatüre yeni bir katkı sağlamaktadır.
Kur'an-ı Kerim'de helal rızkın analitiği
Bu çalışmada, Kur'ân-ı Kerîm perspektifinde rızık konusu ele alınmıştır. Çalışmanın birinci bölümünde rızık kavramı ve ilgili âyetlerde rızık kavramıyla beraber geçen kavramlar izah edilmiştir. İkinci bölümde de rızkın kaynakları, helal ve haram rızık çeşitleri, maddi ve manevi rızık çeşitleri, helal ve haram rızkın birey, aile ve toplum üzerindeki maddi ve manevi etkileri, helal rızkı artırmanın yollarına değinilmiştir. Helal kazancın insan hayatındaki maddi-manevi önemi, toplum düzenine katkısı açıklanmıştır. Bu çalışma yapılırken hadislerden, klasik ve modern müfessirlerin görüşlerinden istifade edilmiştir. Bu hedef doğrultusunda klasik ve modern tefsir kaynakları taranmış, mezheplerin farklı görüşleri de dikkate alınarak konu iyice araştırılmıştır. Sonuç olarak bu çalışma, helal rızkın bireysel ahlâk, maneviyat, sosyal adalet ve İslâm açısından ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Ayrıca bu konuda geliştirilecek bilinç ve hassasiyetin, toplumsal huzura ve refaha katkı sağlayacağı vurgulanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Kur'ân, Tefsir, Helal, Haram, Rızık, Maneviyat.
Tâceddîn es-Sübkî'nin ictihad ve taklid anlayışı (Cem'u'l-cevâmi' bağlamında)
XIV. yüzyılda yaşamış Şâfiî fakihlerinden Tâcüddîn es-Sübkî, ilmî derinliği ve sistematik yaklaşımıyla fıkıh usûlü literatüründe müstesna bir yere sahiptir. Özellikle Cemʿu'l-Cevâmiʿ adlı eseri, kendisinden önceki usûl birikimini kuşatıcı bir şekilde derleyip düzenlemesi bakımından klasik dönem usûl yazımında önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirilmiştir. Araştırmamızın ilk bölümünde Sübkî'nin ilmî kişiliği, yetiştiği ilmî çevre, görev aldığı müderrislik ve kadılık pozisyonları ile yaşadığı Memlükler dönemi bağlamında siyasi ve kültürel ortam incelenmiş; özellikle Şam ve Kahire gibi merkezlerde oluşan güçlü ilim havzasının etkisine dikkat çekilmiştir. Araştırmada nitel analiz yöntemi benimsenmiş; başta Cemʿu'l-cevâmiʿ olmak üzere Tâceddîn es-Sübkî'nin el-İbhâc, Raf'u'l-hâcib gibi diğer usûl eserleri ile birlikte, ilgili şerh ve haşiyeler karşılaştırmalı olarak analiz edilmiştir. Tâceddîn es-Sübkî'nin içtihad anlayışının, sadece teorik niteliklerle sınırlı kalmayan, müctehidlik ehliyetini sezgi, derinlik ve feraset gibi vasıflarla ilişkilendiren kapsamlı bir bakış sunduğu gözlemlenmiştir. Onun, içtihad kapısının tümüyle kapandığı yönündeki kanaatlere katılmadığı, aksine gerekli şartları taşıyan âlimlerin her çağda içtihad yapabileceğini savunduğu tespit edilmiştir. Taklîd konusunda ise, zaruret ve maslahat çerçevesinde belirli esnekliklere yer verse de, halkın ehil olmayan kimselerin fetvalarına başvurmaması gerektiğini vurgulayan ihtiyatlı bir yaklaşım geliştirdiği görülmüştür. Ayrıca müftü tercihi ve mezhep değişikliği gibi konularda da mutlak yasaklayıcılıktan kaçınarak, tarihî içtihadî tecrübeyi dikkate alan dengeli bir görüş ortaya koyduğu anlaşılmaktadır. Tâceddîn es-Sübkî'nin yaklaşımı, hem klasik usûl geleneği içindeki özgün konumunu ortaya koymakta hem de içtihad ve taklîd eksenindeki çağdaş tartışmalara katkı sunabilecek zengin bir perspektif içermektedir. Anahtar Kelimeler: İslam Hukuku, Fıkıh Usûlü, İctihad, Taklid, Tâceddîn es-Sübkî, Cem'u'l-cevâmi'.
Câhiz ve Cüveynî'nin İmâmet görüşlerinin karşılaştırılması
Bu çalışma, İslam siyaset düşüncesinde merkezi bir yere sahip olan imâmet kurumunu, kelâm geleneğinin iki önemli ismi olan Câhiz (ö. 255/869) ve Cüveynî (ö. 478/1085) ekseninde karşılaştırmalı olarak ele almaktadır. Her iki düşünür de imâmetin, toplumsal düzenin devamı açısından zaruri olduğunu savunmakta; ancak bu kurumun meşruiyet zemini, tayin yöntemi, imamda bulunması gereken nitelikler ve ümmetin siyasal temsil modeli gibi konularda birbirinden ayrılan teoriler ortaya koymaktadır. Câhiz'ın görüşleri, mensubu olduğu Mu'tezilî ekolün rasyonalist çerçevesinde şekillenmiş; maslahat, akıl ve kamu yararı temelli bir imâmet anlayışı öne çıkmıştır. Cüveynî ise Eş'arî gelenek içinde, nas ve akıl arasında denge kuran sistematik bir yaklaşım sergilemiş, imâmetin hem şer'î hem aklî delillerle zorunlu olduğunu savunmuştur. Her iki düşünürün, yaşadıkları siyasi ve sosyo-kültürel bağlamların etkisiyle imâmet teorilerini inşa ettikleri görülmektedir. Tezde, öncelikle kavramsal arka plan ortaya konulmuş; ardından Câhiz ve Cüveynî'nin imâmet konusundaki görüşleri, imâmetin vücûbiyeti, nas ve tayin, imamda aranan şartlar, ideal imamın görevleri, seçici kurul, azil ve çoklu imâmet gibi alt başlıklar çerçevesinde detaylı biçimde karşılaştırılmıştır. Son bölümde ise bu iki müellifin görüşlerinin çağdaş İslam siyaset düşüncesine etkileri ve günümüzdeki hilâfet-imâmet tartışmalarıyla ilişkisi değerlendirilmiştir. Bu yönüyle çalışma, sadece iki klasik düşünürün mukayesesiyle sınırlı kalmayıp, İslam siyaset düşüncesinin teorik temellerine dair tarihsel sürekliliği ve günümüzle bağlantısını da ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Kelâm, İslâm Siyaset Düşüncesi, İmamet, Câhiz, Cüveynî
İslam'a yönelen yıkıcı akımlardanislamofobi
Müslümanlara ve İslam dinine karşı negatif bir tutum olarak gelişen ve "İslam korkusu" olarak tanımlanan İslamofobi, günümüzde dünya genelinde önemli bir tehdit oluşturmakta olan bir sorun halini almıştır. İslam düşmanlığı, özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde ön plana çıkmakla birlikte Türkiye ve Batı dünyasında da gerek ülke içinde gerekse uluslararası ilişkilerde bir ayrımcılık ve dışlama unsuru olarak küresel ölçekte kendine yer bulmaktadır. Bu bağlamda, İslamofobi'nin tek bir tezahüründen bahsetmek gerçekçi bir yaklaşım olmayacaktır; farklı biçimlerde ortaya çıkabilen karmaşık bir olgudur. Türkiye, Hindistan, Tayland, Çin, Avrupa kıtası ve Amerika Birleşik Devletleri gibi farklı coğrafyalarda İslamofobi'nin kendine özgü ve hassasiyet gerektiren çeşitli uygulama biçimleri ve yansımaları gözlemlenmektedir. Farklı kökenlere sahip olsalar dahi, bu çeşitli İslamofobi biçimlerinin temelinde ortak bir nokta göze çarpmaktadır: İslam inancına yönelik duyulan korku ve beslenen düşmanlık. Özellikle Batı demokrasilerinde İslamofobi olgusu, zaman geçtikçe endişe verici bir şekilde daha geniş bir alana yayılmaktadır. 11 Eylül 2001 tarihinde yaşanan olaylar, İslamofobi'nin yükselişine zemin hazırlamış ve Batılı devletlerin dış politika stratejilerinin önemli bir eksenini oluşturmuştur. Bu üzücü dönemin ardından, Batılı ülkelerde yaşayan Müslüman topluluklar, kendi ülkelerinin vatandaşı olmalarına rağmen maalesef ayrımcı muamelelere maruz kalmışlardır. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve Batı coğrafyasında, Müslüman göçmenler ve mülteciler ayrımcılığın odağı haline gelmiş, sosyal hayattan dışlanmış ve 'öteki' olarak konumlandırılmıştır. İslamofobi temelli Batı siyasetinin üzücü bir sonucu olarak, Avrupa kıtasında hoşgörüsüz, ırkçı ve milliyetçi sağ ideolojiyi benimseyen siyasi partiler belirginleşmiş ve siyasi arenada etkilerini artırmışlardır. Bu olumsuz eğilimin sürmesi halinde, küresel barış ciddi bir tehditle karşı karşıya kalacak ve Samuel Huntington'ın öngördüğü 'Medeniyetler Çatışması' tezi ne yazık ki geçerlilik kazanabilecektir. Son dönemde ivme kazanan İslamofobi olgusuyla tetiklenen aşırı sağ ve ırkçı hareketler, dünya çapında kaygı verici bir hızla nüfuzlarını artırmaktadır. Bu çalışma, küresel barışı derinden sarsan İslamofobi olgusunun tarihsel süreçteki ve siyasi arenadaki köklerini derinlemesine analiz etmeyi amaçlamaktadır. Çalışmanın temel gayesi, İslamofobi'nin altında yatan nedenleri tüm boyutlarıyla açığa çıkarmak ve bu tehlikeli olguyla etkin bir şekilde mücadele edebilmek için hangi strateji ve yöntemlerin hayata geçirilmesi gerektiğini somut bir şekilde ortaya koymaktır. Anahtar Kelimeler: Kelam, İslamofobi, Ayrımcılık, Hristiyanlık, Göç, Ötekileştirme.
Cumhuriyet dönemi Gaziantep'in meşhur hafızları
İslam dininin temel kaynağı Kur'ân-ı Kerim'dir. İslamî açıdan Kur'ân öğrenimi ve öğretimi önem arz etmektedir. Kıraat ilmi de doğrudan Kur'ân-ı Kerim'in metninin okunuşu ile ilgilenmektedir. Bu durum da kıraat ilminin öğrenilmesini ve öğretilmesini zorunlu bir ilim haline getirmektedir. Kur'ân öğretimi hiçbir koşulda ve dönemde kesintiye uğramamıştır. Bu başarının asıl mimarı ise hafızlar ve onların çabalarıdır. Bu kişiler; sosyal yaşamın ve siyasi olayların insan düzenini etkilediği, imkânların sınırlı ve dar olduğu bilhassa savaş gibi olağanüstü durumlarda Kur'ân ilminin öğretimi için bütün gayretlerini ortaya koyarak, sonucu ne olursa olsun tüm riskleri göze alarak bu ilmi belletmeyi kendilerine görev bilmişlerdir. Aynı zamanda bu kişiler bulundukları bölgede Kur'ân öğreniminin gelişmesine ve ilerlemesine de katkı sağlamışlardır. Bu çalışmada Cumhuriyet Dönemi Gaziantep'in meşhur hafızları ve Kur'ân eğitim ve öğretimi için sarf ettikleri çabalar ele alınmaktadır. Siyasi açıdan zorlu bir dönemde yetişen bu âlimlerimizin hayatları hakkında literatürde yeterli bilgi olmaması böyle bir çalışmanın yapılmasını gerekli kılmaktadır. Çalışmanın giriş kısmında Gaziantep ve siyasi durumundan bahsedilerek o dönemdeki şartlar ele alınmaktadır. Ardından okuyucunun birinci bölümde kıraat ilminin inceliklerine yer verilerek okuyucunun çalışma esnasında sıklıkla karşılaşacağı konu ile ilgili ıstılahlar hakkında bilgi verilmektedir. Aynı zaman da bu zorlu görevi yerine getiren hafızların nasıl bir eğitim sürecinden geçtikleri gözler önüne serilerek hafızlık müessesesine ve önemine temas edilmektedir. Çalışmanın ikinci bölümünde ise hafızların hayatlarından bahsedilerek tespit edilen eserleri incelenmektedir. Sonuç kısmında ise elde edilen bulgular göz önüne alınarak genel bir değerlendirme yapılmaktadır.