
19
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Malpraktisten kaynaklanan zararlarda idarenin hukuki sorumluluğu
Malpraktisten kaynaklanan hukuki uyuşmazlıklar, insanın yaşam ve vücut dokunulmazlığı hakkını yakından ilgilendirmesi sebebiyle çok çeşitli hukuk dallarının çalışma konusu olmaktadır. Türk Hukuku'nda gerek doktrinde gerekse mahkeme kararlarında malpraktis kavramına ilişkin farklı görüşler bulunmakta ve tartışmalar süregelmektedir. Hasta ile hastane açısından hastanenin özel hastane mi yoksa kamu hastanesi mi olduğu, hastaneye kabul sözleşmesinin niteliğinin nasıl olduğu gibi hususlar, ilgili olayın hangi usul ve esaslara tabi olacağını doğrudan etkilemektedir. Taraflar arasındaki ilişkinin hukuki niteliği, varılacak sonuçtaki hukuki neticeyi belirlemektedir. Bir başka ifadeyle hekim devlet hastanesinde çalışıyor veya kamu hizmeti sebebiyle tedavi yapıyor ise idare hukuku hükümleri, özel bir hukuki ilişki sebebiyle örneğin özel hastanede çalışıyor veya polikilinikte tedaviyi yapıyor ise özel hukuk hükümleri uygulanacaktır. Hukuk devleti ilkesinin gereği olarak idare, kusurlu eylem ve işlemleri nedeniyle meydana gelen zararları telafi etmekle yükümlüdür. Bu yükümlülük kusur sorumluluğuna özellikle hizmet kusuruna, zaman zaman ise ağır hizmet kusuruna dayanmaktadır. Danıştay, kamu hizmetinin eksik işlemesi, kötü işlemesi ya da hiç işlememesi hallerinde idarenin hizmetinin kusurlu olduğunu kabul etmektedir. Danıştay, malpraktisten kaynaklanan zarar sebebiyle açılan tazminat davalarında tazminat sorumluluğunun oluşması için mutlak olarak ağır hizmet kusurunu aramamaktadır, hizmet kusurunun varlığını da yeterli görmektedir. Asıl olan idarenin kusur sorumluluğu iken kusursuz sorumluluğu ise istisnadır. İdarenin tek sorumluluğu kusur sorumluluğundan ibaret değildir. İdarenin faaliyet alanının artması ve sosyal devlet ilkesinin kabul görmesiyle kusur şartı aranmaksızın idarenin kusursuz sorumluluğu da oluşmuştur. Bu sebeple öncelikle idarenin kusur sorumluluğunun olup olmadığı değerlendirilir. İdarenin kusur sorumluluğu yok ise kusursuz sorumluluğunun koşullarının oluşup oluşmadığı değerlendirilmelidir. İdarenin kusursuz sorumluluğu oluşmuş ise, idare bu zararı gidermekle yükümlüdür. Bu bilgiler çerçevesinde, malpraktisten kaynaklanan zararlarda idarenin kusur sorumluluğu ve kusursuz sorumluluğu detaylı olarak incelenecektir.
İş sözleşmesinin feshinde geçerli nedenler
Bilindiği üzere, iş sözleşmeleri işçi ve işveren olmak üzere iki taraf arasında kurulmakta ve bu iki tarafça da iş sözleşmesi sona erdirilebilmektedir. Tezimizin konusunu, sözleşmenin işverence feshi noktasında keyfiliğin önlenmesi ve işçilerin korunması amacıyla mevzuatımızda yer verilen ''İş Sözleşmesinin Feshinde Geçerli Nedenler'' kavramı oluşturmaktadır. 4857 sayılı İş Kanununun 18.maddesinde iş sözleşmesinin işverence feshedilmesi durumunda işverenin geçerli nedene dayanması zorunluluğu düzenlenmiştir. Söz konusu düzenlemeye göre, iş güvencesi kapsamında bulunan bir işçinin iş sözleşmesi ancak işçinin yeterliliğinden veya davranışlarından ya da işletmenin, işyerinin veya işin gereklerinden kaynaklanan geçerli bir sebeple feshedilebilecektir. Geçerli nedenle fesih yükümlülüğüne işverence uyulmadığı durumlarda geçersiz feshin hukuki sonuçları olarak işe iade, işe başlatmama tazminatı ve boşta geçen süre ücreti gündeme gelecektir. Tezimizin ilk bölümünde genel anlamda iş hukuku, işçi ve işveren kavramları, iş sözleşmesi, iş sözleşmesinin feshi ve fesih türleri, 158 sayılı ILO sözleşmesi ve iş güvencesi kavramlarına değinilecek; ikinci bölümünde 4857 sayılı İş Kanununun 18. maddesi ve yargı kararları çerçevesinde geçerli fesih nedenleri ile geçerli fesih nedeni olamayacak hâller izah edilmeye çalışılacak; üçüncü bölümünde iş sözleşmesinin fesih usulü, feshe itiraz ve geçersiz feshin hukuki sonuçları konularına yer verilecektir.
Vergi farkındalığı ve vergi bilincinin vergiye gönüllü uyum üzerindeki etkisi (Gaziantep Üniversitesi öğrencileri özelinde değerlendirme)
Verginin devletin en önemli gelir kaynağı olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Bu kaynağın genel geçerliliği, devamlılığı ve toplum hizmetinde doğru bir şekilde kullanılması, vatandaşın vergiye karşı tutum ve davranışıyla doğru orantılıdır. Mükellefin vergisini ilgili olduğu dönemdeki yasalarda belirtildiği şekilde, zamanında ve tam olarak beyan edip ödemesi, vergiye karşı olan gönüllü uyumunu göstermektedir. Toplumun vergiye karşı uyumlu davranışının altında vergi bilinci ve ona etki eden vergi farkındalığı yer almaktadır. Diğer bir ifade ile toplumun vergisel farkındalığı, vergiye uyumunu, vergiyi kabul ederek içselleştirmesini etkileyen temel unsurlardır. Bu çalışma ile Güneydoğu Anadolu Bölgesinin en önemli ticaret ve sanayi şehri olan Gaziantep ilinde ve Gaziantep Üniversitesi özelinde, üniversite öğrencilerinin vergiye ilişkin farkındalıkları ile tutum ve davranışları ölçülmeye çalışılarak, vergi okur-yazarlığının bu bağlamdaki etkisi tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu doğrultuda, yurt içi ve yurt dışı litaratürden faydalanılarak ampirik bir çalıĢma yapılmıştır. Elde edilen veriler, SPSS programı ortamında, Independent T-Testi, One Way Anova, Frenkans, Faktör, Korelasyon ile Regresyon analiz edilerek yorumlanmıştır.
Yargı kararları ışığında vergi kaçakçılığı suçu
Vergi kanunlarına aykırı fiiller ve bu fiillere uygulanacak cezalar 213 Sayılı Vergi Usul Kanunu ile düzenlenmiştir. Vergi hukukunun suç ve cezaları düzenleyen kısmı olan Vergi Ceza Hukukunda, vergi kanunlarına aykırı fiillere verilecek cezalar idari para cezaları (mali cezalar) ve hürriyeti bağlayıcı cezalar (adli cezalar) olarak ikiye ayrılmaktadır. Tezde hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren, Vergi Ceza Hukukunun konularından birini oluşturan ve Vergi Usul Kanunu 359. maddesinde düzenlenen vergi kaçakçılığı suçu incelenmiştir. Tezde tüm unsurları ile ele alınan vergi kaçakçılığı suçu, üç bölümde incelenmiştir. Birinci bölümde genel olarak vergi suçları ele alınmış, suçla korunan hukuki değer incelenmiş, vergi kaçakçılığı suçunun tarihsel gelişimine yer verilmiştir. İkinci bölümde vergi kaçakçılığı suçunun unsurları ve cezası incelenmiştir. Üçüncü bölümde ise vergi kaçakçılığı suçunun özel görünüş şekilleri, kusuru kaldıran ve azaltan haller, davayı veya cezayı düşüren haller ve yargılama usulü incelenmiştir.
Kurumsal yönetimde bağımsız denetimin rolü ve hukuki esasları
Bu yüksek lisans tezi çalışmasının amacı kurumsal yönetimin gelişimi sürecinde bağımsız denetimin rolünü açıklarken bağımsız denetimin kurumsal yönetimdeki yerini hukuki çerçevede esaslarını belirlemektir. Birinci bölümde, kurumsal yönetim ve bağımsız denetim kavramları, tarihi ve teorik perspektiften incelenmiş ve sonuç olarak, kurumsal yönetim, hukuki uygulamalar farklılığı nedeniyle değişiklik arz ettiği görülmektedir. Bununla birlikte, bağımsız denetim kavramının, kurumsal yönetimde caydırıcı, bilgilendirici, koruyucu ve ekonomik fonksiyonları olduğu belirlenmiştir. İkinci bölümde, kurumsal yönetimde bağımsız denetimin rolü muhasebe ve finansal raporlamadaki hile unsurları, şirket yönetimi ve denetimi yönünden risk ve denetim süreçlerinin ve denetim sözleşmesinin hukuki ilişkisi ve bu hukuki ilişkinin etik kuralları açıklanmış ve etik kuralların dünyada uygulanma düzeyi hakkında bilgilendirmeler yapılmıştır. Bu bölümde, teorik ve hukuki olarak olması gereken denetim davranışlarının uygulanmaması durumunda oluşacak hukuki sonuçları ifade eden 6362 Sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nda ve Sarbanes-Oxley Yasası gibi diğer Amerikan yasalarında düzenlenmiş suçlara yönelik cezalar ve bağımsız denetçilerin bu suçlardaki yeri ve denetçilerin de denetimle ilgili konularda işleyebilecekleri suçlar ve yargılama yolları incelenmiştir. Bu inceleme, hem Türk hukukunda hem Amerikan Hukuku hem de uluslararası standartlar kapsamında yapılmıştır ve büyük oranda benzerlik göstermektedir. Bunun nedeni uluslararası standartların ülke hukuk sistemlerinde bu alanda yeknesaklık kazandırmış olmasıdır. Üçüncü bölümde, önceki bölümlerde elde edilen teorik ve hukuki bilgilerin pekiştirilmesi amacıyla, dünyadan; Enron, Parmalat ve Royal Ahold olayları ile Türkiye'den Uzan Holding ve Pamukbank olayları muhasebe ve finansal raporlama standartları, şirket yönetim kurulu ve bağımsız denetçi faktörleri açısından ayrı ayrı incelenmiştir. Sonuç olarak, hukuki sistem farklılıklarının hukuki düzenlemeler öncesi olaylarda şirket yöneticilerinin, bağımsız denetçilerin hileli işlemlere yönelik yaklaşımlarının farklılık göstermediği ancak aile şirketi ya da profesyonel CEO'lar tarafından yönetilmesi konularında farklılık gösterdiği ortaya konulmuştur. Sonuç olarak, kurumsal yönetimde bağımsız denetim, hem iş yapma süreçlerinin finansal sonuçlarına yönelik olarak güvenilir bilgi verilmesine olanak sağlarken, hileli işlemlerin de ortaya çıkarılması ve adli sürecin başlatılması yönünde etkisi olmasıyla birlikte, kamu yararını, ülke ve dünya ekonomilerini uzun vadede koruma imkanı sunması gibi çok daha geniş yelpazede hizmet sunmaktadır. Bu nedenle bağımsız denetim, kurumsal yönetimde ayrılmaz bir parçadır.
Basel kriterlerinin gelişimi ve Türk bankacılık sektöründe KOBİ lerin kredi risk yönetimi üzerine etkileri
Ülke ekonomisi açısından belirleyici sektörlerin başında bankacılık sektörü gelmektedir. Bankacılık sektöründe meydana gelen dalgalanmalar ve sorunlara çözüm önerileri üretebilmek amacıyla Uluslararası Ödemeler Bankası'nın bünyesinde Basel Komitesi Kurulmuştur. Basel uzlaşıları da bu kapsamda takip eden yıllarda ortaya çıkmaya başlamıştır. Basel uzlaşıları global piyasalarda meydana gelen krizlere çözüm üretmek amacıyla da uygulamaya konulmuştur. Bu kapsamda Basel II ve akabinde de Basel III uzlaşıları çözüm odaklı olarak piyasalara sunulmuş uzlaşılardır. Bu çalışmanın amacı, Basel kriterlerinin gelişimini ele alarak, Türk bankacılık sektöründe kredi risk yönetiminde ve KOBİ'ler üzerinde yarattığı etkileri değerlendirerek karşılaşılan sorunlara yönelik çözüm önerileri getirmektir. Bu bağlamda çalışmanın ilk bölümünde kredi riski ve bankacılık sektöründe kredi politikaları incelenmiş, ikinci bölümünde Basel uygulamalarına yer verilmiş, üçüncü bölümünde ise KOBİ'ler, Basel Uygulamaları ve Kredi Politikaları hakkında literatür çalışmalarından ve uygulama örneklerinden yararlanarak değerlendirmeler yapılmıştır. Basel Kriterlerinin bankaların sermaye yapılarını güçlendirmek amacıyla bankacılık sistemi üzerinde çalışmanın nihayetinde olumlu etkiler yarattığı, risk unsuru taşıyan yatırımlara engel olarak uzun vadede ekonominin daha istikrarlı büyümesine vesile olduğu anlaşılmaktadır.
Elektronik ödeme sistemleri ile sanal paranın hukuksal ve vergisel yönden incelenmesi
İnsanlık tarihi boyunca ticaret insanların toplumsal yaşamının önemli bir parçası olarak görülmektedir. Ticaretin niteliği ve unsurları koşullara ve çağa göre farklılık göstermektedir. Takas yöntemi ile başlayıp değerli madenler, taşlar ve para karşılığında bir ekonomik ilişki boyutuna gelen ticaret, günümüzde teknolojik gelişmelerin etkisiyle dijital alana da taşınmıştır. Ödeme araçlarındaki değişimler devam etmekte olup çek vb. araçlar yerini kredi kartları ve banka kartlarına bırakmıştır. Bununla birlikte günümüzde dijital para olarak adlandırılan elektronik para sistemlerinin kullanımı hızla artış göstermektedir. Sanal para şeklinde tanımlanan dijital paraların son örneği Bitcoin, Ethereum, Ripple ve Litecoin gibi kripto paralardır. Kripto paralar kullanıcılara herhangi bir otoriteye bağlı olmaksızın özgürce hareket etmelerini sağlamaktadır. Bu tür dijital paraların devletlerin yasal düzenlemelerinde ve vergilendirme sistemlerinde gelecekte önemli değişikliğe yol açacağı ön görülmektedir. Kripto paraların teknolojideki yenilikler, bankacılık ve finans alanlarında farklı uygulamalarla kullanılmaya başlandığı ve hızlı bir gelişim gösterdiği görülmektedir. Çalışma bu noktadan hareketle, elektronik ödeme araçlarının içeriğini, boyutunu, kullanım alanlarını araştırmakta ve elektronik paranın ticarette getirdiği yenilikleri, riskleri ve hukuki yeterlilikleri tartışmaktır.
Mültecilerin ekonomik entegrasyonu (Avrupa Birliği ve Türkiye özelinde)
Bu yüksek lisans tez çalışmasının amacı günümüz dünyasının temel sorun alanlarından biri olan mülteci sorununun sosyal ve ekonomik etkileri ile bu sorunun çözümünde önemli rol üstlenen aktörleri irdeleyip, sığınmacı ve mültecilerin ekonomik entegrasyonuna ilişkin çerçeveleri ve hukuki temelde yürütülen çalışmaları ve uygulamaları ortaya koymak, Türkiye ve AB perspektifinden konuyu değerlendirmek, sürecin işleyişi ve gelişimi hakkında hukuki, mali ve sosyal sonuçları hakkında bilgi vermektir. Tezin amacı kapsamında öncelikle göç olgusu çok boyutlu olarak ele alınmış, konunun tarihsel süreci ve yıllara göre gelişimi, ulusal/ uluslararası anlaşmalar ve protokoller incelenmek suretiyle ortaya konmuştur. Mülteci ve sığınmacılarla birlikte ortaya çıkan ekonomik ve sosyal etkilerin araştırılması ulusal/ uluslararası alanda ihdas edilen yardım politikalarının değerlendirilmesi, göçün ekonomik ve sosyal etkileri ile ele alınması, tezin yazılmasındaki temel amaçlardandır. Mülteci ve sığınmacıların, sığındıkları ülke ekonomisine olumlu/ olumsuz etkileri irdelenirken, olayın insani boyutu ayrıca vurgulanmıştır. Sığınmacı ve mültecilerin bu göç hareketinde nihai hedefleri olan AB ülkelerinden birine sığınma ve yerleşme arzusu karşında AB ülkelerinin bu sorunsala karşı bakış açıları çok boyutlu olarak incelenerek, Türkiye'ye olan ekonomik, sosyal ve hukuki yansımaları değerlendirilmiştir. Tezin son bölümünde mültecilerin ekonomik entegrasyonları ile Türkiye-AB ülkeleri arasında istatistiki bilgilere yer verilmiştir. Anahtar kelimeler: Göç, Mülteci, Sığınmacı, Ekonomik Entegrasyon, Avrupa Birliği
Uluslararası karayolu eşya taşımalarında sorumluluk ve sigorta
Dünyada uluslararası eşya taşımacılığı faaliyetlerinde en sık kullanılan taşıma yönteminin başında kara yolu taşımacılığı gelmektedir. Kara yolu taşımacılığında genel olarak taşınanlar eşya kapsamındadır. Taşınan eşyalarda bazen hasara uğramakta zıya olmakta ya teslimin gecikmesi gibi durumlarla karşı karşıya kalınabilmektedir. Bu gibi benzer durumlar tarafların uyuşmazlığa düşmelerine neden olmaktadır. Eşyayı gönderen devletin yasaları ile eşyanın gönderildiği devlet deki yasaların birbirinden farklı olması sorunların daha da karmaşık hale gelmesine neden olmaktadır. Yaşanan uyuşmazlıkların çözümü noktasında ve ortak hukuk kurallarının oluşturulması niyetiyle devletler, taşıma türlerine ilişkin olarak, kendilerinin de taraf oldukları birtakım konvansiyonlar hazırlamışlardır. Bu konvansiyonlardan karayoluyla eşya taşımalarına ilişkin olanı "Eşyaların Karayolundan Uluslararası Nakliyatı İçin Mukavele Sözleşmesi", kısa adıyla CMR' dir. Bu çalışmada kara yolu taşımacılığında CMR'ye göre taşıyıcının sorumluluğunun sınırı araştırılmıştır. Konuyla ilgili kanun, yönetmelik ve düzenlemeler ile Yargıtay Kararları incelenmiştir. CMR ve taşıyıcının sorumluluğu hakkında bilgi verilmiştir. CMR kapsamında taşıyıcının sorumluluğunun sınırlılığı detaylı bir şekilde incelenmiştir ve güvence altına alma yolları araştırılmıştır. Bu çerçevede risk ve sigorta kavramı açıklanmıştır. Yine yasal mevzuat ve Yargıtay Kararları ışığında, uluslararası ticaretin gelişmesi yönünde emtiaların taşınması ve teslimi noktasında sorumluluk sınırları kapsamında sigortanın varlığı ile korunma yollarını ve bu nedenle sağlam ve güvenilir ticaretin gelişmesinin bu yöndeki bilincin arttırılması hedeflenmiştir. Ülkemizde üretilen malların yurt dışına gönderilmesi ve yolda taşınması başlı başına büyük riskler barındırmaktadır, sorumluluk ve sigorta kavramları konusunda ışık tutmak, hedefler arasında yer almıştır.
İflas sebepleri ve iflasın ertelenmesi yerine konkordato
Bu yüksek lisans tezi çalışmasının amacı iflasın ertelenmesi müessesi yerine "7101 Sayılı İcra İflas Kanunu'nda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun"un 30361 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanması ile ciddi değişiklikler ve yeniliklerle uygulanabilirlik kazandırılan konkordato kurumunun incelenmesi ve konkordato kurumunun işlerlik kazanılmasının nedeni olan iflas müessesinin hukuki çerçevede açıklanmasıdır. Tezin amacı kapsamında öncelikle iflas ve iflas sebepleri üzerinde durulmuştur. Zira gerek konkordato kurumu gerekse konkordatodan önce ciddi işlerlik sağlayan iflasın ertelenmesi müessesinin gayesi borçlunun müflis sıfatını almasını önlemek yani borçlunun iflasını önlemek için alınan koruma tedbirleridir. Bu tezimizde de iflas sebepleri hakkında genel bilgiler verilerek iflas sebepleri ana hatlar altında incelenecektir. Tezimizin devamında konkordato kurumu ele alınmadan önce değişiklikten önce yürürlükte bulunan ve etkin bir uygulama sahası olan iflasın ertelenmesi müessesi ile konkordato arasındaki farklara değinilmiştir. Esasen iflasın ertelenmesi kurumunda amaç, ekonomik bakımdan zor durumda olan şirketlerin iflas etmesine engel olunarak onların yeniden ekonomiye kazandırılmasını sağlayarak borçlunun varlığını sürdürmesine olanak vermek ve böylelikle alacaklının da alacağına kavuşmasının sağlamaktır. Ancak işletmelerin kötü niyetli yaklaşımlarıyla, borçluların belirsiz bir süre için borçlarını ödemekten kurtulmasına yönelik gerçekleştirilen ve müessesenin gerçek işlevine aykırı bir düzenlemenin yerleşmesine sebep olmuştur. İflasın ertelenmesi öyle bir raddeye ulaşmıştır ki; birçok alacaklısırf alacaklarını alamadığı için iflasın eşiğine gelmiş ve önemli bir ekonomik sıkıntı içerisine girmiştir. Yaşanan bu olumsuzluklar ve ekonomik düzen gereği kanun değişikliği elzem olmuş ve iflasın ertelenmesi müessesi kaldırılarak,alacaklı tarafın haklarının da gözetildiği ve hatta söz hakkı verildiği, borçlunun denetlendiği konkordato sitemi getirilmiştir. Bu çalışmamızda henüz uygulaması oldukça yeni olan konkordato kurumu incelemeye alınmıştır. Anahtar kelimeler: İflasın ertelenmesi, konkordato, iflas sebepleri, iflas
Sınai Mülkiyet Kanunu kapsamında marka hakkına tecavüz halinde hukuki ve cezai sorumluluk
Bu yüksek lisans tezinin amacı, 6769 sayılı Sınai ve Mülkiyet Kanunu kapsamında, markanın tescili, korunması ve marka hakkının ihlali halinde, marka sahiplerinin hukuki sorumlulukları ile marka hakkını ihlal eden kişilere yönelik cezai sorumlulukların ele alınmasıdır. Tez çalışmasının konusunu oluşturan marka hakkının genel çerçevesinin ele alındığı birinci bölümde ulaşılan sonuçlarda Türkiye'nin marka hakkının korunması hakkında 1883 tarihli Paris Konvansiyonu, WIPO kuruluş sözleşmesi, Dünya Ticaret Örgütü gibi birçok uluslararası sözleşmeye katıldığı görülmüştür. Bunun yanında markanın tanımı unsurları, markanın elde edilmesi, markanın ret sebepleri ve çeşitleri, markanın fonksiyonları, marka türleri ve markanın tescil aşamaları hakkında bilgiler verilmiştir. İkinci bölümde ise 10.01.2017 tarihli 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu ile marka hakkının korunması hakkında yürürlüğe sokulan daha önceki KHK'lardan farklı olarak sınai ve mülkiyet hukukuna daha kapsamlı bir yapı kazandırıldığı görülmekle birlikte, tez konusuna ilişkin olarak 6769 sayılı kanunla marka hakkının korunması, marka hakkının ihlali hali ve marka hakkının ihlalini içeren fiiller ve marka hakkını ihlalinin internet yoluyla yapılması gibi durumlar birlikte ele alınmıştır. Buna göre marka hakkına tecavüzü içeren fiillerin varlığı durumunda 6769 sayılı kanun kapsamında hukuki sorumluluklar, hukuki tedbirler ve cezai hükümlerle öngörülen dava çeşitleri incelenmiş ve yüksek mahkemelerin marka hakkının ihlali kapsamında açılan davalara ilişkin kararları ve içtihatları ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Marka hakkı, Mülkiyet, Sınai hak
Dâhilde işleme rejiminin Türkiye ihracatındaki yeri ve yaşanılan hukuki sorunlar
Bu tezin konusunu dâhilde işleme rejiminin Türkiye ihracatındaki yeri ve yaşanılan hukuki sorunlardan oluşturmaktadır. Çalışmamız beş temel bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde konuya giriş yapılarak dış ticaretin teşvikine yönelik kavramsal çerçeve oluşturulmaya çalışılmıştır. İkinci bölümde dâhilde işleme rejimiyle ilgili kavramların sunumu gerçekleştirilmiştir. Bu kapsamda kullanılan terimlerle birlikte rejimin tarihi gelişimi ve işleyişi hakkında bilgiler sunulmuştur. Çalışmanın üçüncü bölümünde dâhilde işleme rejimiyle ilgili kuruluşların görev ve sorumlulukları incelenmiştir. Dördüncü bölümde dâhilde işleme rejiminin ekonomideki yeri ithalat ve ihracat üzerinden incelenmiştir. Son bölümde ise sistemin işleyişindeki hukuki problemlerin incelenmesi sağlanmıştır. Sonuç olarak dâhilde işleme rejiminin ihracatın teşviki için önemli bir uygulama olduğu gözlenmiştir. Bu sayede gerçekleştirilen ithalatla ihracat arasında iki kattan fazla katma değer elde edildiği belirlenmiştir. Ancak hukuki problemlerin ortadan kaldırılması ve katma değeri daha yüksek ürünlerin üretimiyle verimli bir ekonomik sistemin oluşturulması gerektiği görülmüştür. Bu kapsamda araştırmacıların, uygulayıcıların ve politika geliştiricilerin uygulayabilecekleri öneriler sunulmuştur.
Türk vergi hukukunda uzlaşma kurumu
Vergiler ilkçağlardan bu yana kamu otoritesiyle vatandaşlar arasındaki ilişkinin en temel belirleyicileri arasındadır. Bu ilişkide bireylerle kamu arasında anlaşmazlıkların çıkması muhtemeldir. Çok sık rastlanan vergi anlaşmazlıklarının çözümü için hem Türk Vergi Hukukunda hem de kıyaslamalı olarak diğer devletlerin vergi sistemlerinde uzlaşma kurumu kullanılmaktadır. Uzlaşma kurumu sayesinde mükellefin borcundan hızlı bir şekilde kurtulabildiği, vergi idaresinin vergi toplama oranlarının yükseldiği ve vergi mahkemelerindeki iş yükünün azaldığı gözlenmektedir. Araştırmada uzlaşma kurumunun kavramsal çerçevesi ve tarihsel gelişimi incelenmiş ve Türk Vergi Hukukundaki yeri hakkında bilgiler sunulmaktadır. Böylece tezin temel amacı Türk Vergi Hukukunda uzlaşma kurumunun yerinin ve öneminin açıklanmasıdır. Araştırmadan elde edilen bulgular kapsamında değerlendirildiğinde uzlaşmanın tarafların hızlı bir şekilde edimlerini gerçekleştirerek mahsuplaşmasının sağlandığı gözlenmektedir. Paranın zaman değeri ve mahkemelerin yoğunluğu açısından uzlaşmanın önemli avantajlar getirdiği tespit edilmiştir. Sonuç olarak uzlaşma kurumunun lehine ve aleyhine olan ulaşılabilen bütün çalışmaların bulguları sunularak kurumun gelişmesine yönelik öneriler politika geliştiriciler ve araştırmacılar için sunulmuştur.
Türk hukukunda kamu görevlilerinin sendikal hakları
Sendikaların amacı ortak ekonomik, sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek, toplumsal ve kültürel konular bakımından çıkarlarını korumaktır. Bu amaca ulaşılabilmesi için çalışanların ve işverenlerin sendika kurması gerekmektedir. Ancak çalışanlar olarak kamu görevlilerinde sendika kurma ve sendikalaşmanın getirdiği haklar farklılaşmaktadır. Kamu görevlilerin durumlarından, yaptıkları görev ve hizmetlerinde dolayı kaynaklanan bu farklılaşmalar uluslararası belgede ve ulusal kaynaklarda dikkat çekmektedir. Gelişmiş ülkelerde bu farklılaşma en az düzeye indirilmek istense de diğer çalışan gruplarına sağlanan sendika hakları kadar özgürlükçü olamamıştır. Ülkemizde de bu konuda ciddi farklılaşma görülüp, konunun detaylandırılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Çalışmamızda öncelikle kamu görevlisi ulusal mevzuat kapsamında değerlendirilmiş ve sendika kavramı uluslararası belgelerle ve tarihsel verilerle belirtilmiştir. Bunun yanında sendikaların; temel faaliyet oluşum unsurları ve türleri geniş bir şekilde incelenip sonrasında gelişmiş ülkelerle ve ülkemiz dahilinde tarihi süreç içerisinde kamu görevlileri sendikacılığı anlatılmıştır. Daha sonrasında ise ulusal mevzuatımızdaki kamu görevlilerinin sendika kurma, üye olma, toplu sözleşme yapma ve uyuşmazlık durumlarında neler yapıldığı gibi konular kanunlarla anlatılıp, olağanüstü hâl dönemde çıkarılan kararnamelerle kamu görevlileri sendikalarında yapılan değişiklikler belirtilmiştir.
Türkiye'de varlık fonu uygulaması ve hukuki niteliği
Bu tezin konusu Türkiye'de varlık fonu uygulaması ve bunun hukuki niteliğinden oluşmaktadır. Çalışmamız dört temel bölümde tamamlanmıştır. İlk bölümde kavramsal çerçevenin oluşturulması için fon kavramı ile ilgili terminoloji sunulmaktadır. Ayrıca kıyaslamalı hukuk çerçevesinde varlık fonlarının uluslararası düzeylerde kullanımına yönelik örnekler incelenmektedir. İkinci bölümde varlık fonlarının finansal sisteme etkileri incelenerek devlet kapitalizmi ve Santiago ilkeleri hakkında bilgiler sunulmaktadır. Araştırmanın üçüncü bölümünde Türkiye'de Varlık Fonunun yapısı ve hukuki niteliği ile ilgili bilgiler verilmektedir. Bu kapsamda kaynakları, ayrıcalıkları ve muafiyetleri incelenmektedir. Çalışmanın son bölümünde ise Varlık Fonunun denetimi açısından yapılan uygulamalar ele alınmaktadır. Bu kapsamda parlamenter denetim, kamuoyu denetimi ve idari denetimle ilgili bilgiler sunulmaktadır. Son kısımda Türkiye'de Varlık Fonu ile ilgili elde edilen bilgiler derlenerek ülke ekonomisi için daha etkili faaliyet gösterebilmesi için politika geliştiriciler ve araştırmacıların uygulayabilecekleri bir takım önerilerde bulunulmuştur.
Türk iş hukukunda muvazaalı işyeri devri
İş Hukukunda genellikle işverenler tarafından yapılan görünürdeki muvazaalı işlemler, çoğu zaman işçi veya diğer alacaklıların alacak ve iş güvencesi haklarını kayba uğratma amacını taşımaktadır. Bu muvazaalı işlemlerin Yargı kararlarında dahi zor tespit edildiği düşünüldüğünde, işçi ve üçüncü kişilerin bilgisinin bu hususları tespit etmek konusunda yetersiz kalacağı hayatın olağan akışı gereği su götürmez bir gerçektir. Bu nedenle muvazaalı işlemlerin kimler tarafından hangi hususlarla iddia ve ispat edilmesi gerektiğine ilişkin yapılan incelemelerle, muvazaalı işlemlerin hüküm ve sonuçları inceleme alanı bulmuştur. Tezimizin amacı; işverenlerin hangi muvazaalı işlemlerle veya işyeri devrine benzer nitelikteki işlemlerle işçi veya diğer alacaklıları hak kaybına uğrattıklarının gerek doktrinsel görüşlerle gerek de Yargıtay Kararları çerçevesinde değerlendirilmesi ile bu işlemlerin hüküm ve sonuçlarının gerek işverenler gerekse işçi ve diğer alacaklılar yönünden incelenmesinden ibarettir.
Türk İş Hukuku'nda sözleşme özgürlüğünün kapsam ve sınırları
Sözleşme özgürlüğü, temel olarak Borçlar Hukuku'nda düzenlenmiştir ancak öneminden dolayı özel hukukun birçok alanında uygulanabilmektedir. Sözleşme özgürlüğüne göre taraflar, kanundaki temel sınırlara uymak şartıyla bir sözleşmenin içeriğini istedikleri gibi belirleyebilecektir. İş Hukuku'nda da temel olarak sözleşme özgürlüğü benimsenmiştir. Fakat bu özgürlük, sosyal ve ekonomik düşüncelerle birtakım sınırlandırılmalara tabi tutulmuştur. Buna göre işveren için kimi durumlarda sözleşme yapma yasakları getirilmişken kimi durumlarda da sözleşme yapma zorunluluğu öngörülmüştür. İş Hukuku'ndaki sözleşme özgürlüğünün kapsam ve sınırlarının anlaşılabilmesi için sözleşme ve özgürlük kavramlarının ayrıntılı olarak incelenmesi ve sonrasında da sözleşme özgürlüğü kavramının özellikle Borçlar Hukuku, Anayasa Hukuku, Medeni Hukuk, Roma Hukuku ve Uluslararası Sözleşmeler açısından ne anlam ifade ettiğinin irdelenmesi gerekir. İşte bu amaç doğrultusunda konu, sistematik olarak incelenecek ve varılan sonuç da vurgulanacaktır
5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu'nda ithalat kaçakçılığı suçları
Kaçakçılık, devletlerin ekonomisi ve devlet düzenlerini sarsan, hukuk temelinde değerlendirildiğinde ise önemli bir sorun alanıdır. Ülkemizdeki kaçakçılıkla ilgili düzenlemeler son 10 yılda önemli değişiklikler göstermiştir. 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu'nda düzenlenen ithalat kaçakçılığı suçları tezde kapsamlı olarak ele alınmıştır. İthalat kaçakçılığı suçu, başta Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu olmak üzere Ceza Hukuku sistematiği kapsamında değerlendirilmiştir. Bu suça ilişkin güncel Yargıtay kararları ve öğretideki görüşler tartışılmış ve bazı sonuçlar çıkarılmıştır. Tez üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde kaçakçılık suçunun tanımı, 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu'nun amacı, niteliği, uygulama alanı ile kaçakçılık suçlarında uygulanan ceza hukuku ilkeleri ele alınmıştır. İkinci bölümde ithalat kaçakçılığı suçlarının konusu, korunan hukuki yarar, kusurluluğu etkileyen haller, suçun maddi ve manevi unsurları, hukuka aykırılık, suça teşebbüs, iştirak, içtima ve suçun işlenmesi halinde verilecek cezalar ve güvenlik tedbirleri ayrıntılı olarak incelenmiştir. Tezin üçüncü bölümünde ise ithalat kaçakçılığı suçlarında görevli ve yetkili mahkeme, bu suçlara ilişkin koruma tedbirleri olan arama, elkoyma, beden muayenesi, davaya katılma, yasak eşyanın geri gönderilmesi gibi ceza muhakemesi hukukuna ilişkin olan konular ve uygulamadaki sorunlar ayrıntılı olarak incelenmiştir.
Türk İş Hukukunda kadın çalışanlara yönelik ayrımcılık kaynaklı uyuşmazlıklar
Kadın ve erkek arasındaki eşitlik anlayışı kadın ve erkeğin fiziksel ve biyolojik özelliklerine göre şekillenerek, zamanla toplumsal farklılığa dönüşmüş ve cinsiyetler arasında eşitsizliğin meşru bir sebebi hâline gelmiştir. Kadınların çalışma hayatında aktif olarak rol almaya başlamaları ile birlikte kadın ve erkek çalışanlar arasında eşitlik ilkesine ve ayrımcılık yasağına aykırı uygulamalar çalışma hayatına da sirayet etmiştir. Kadın çalışanlara ilişkin olumsuz uygulamalar dünya devletlerinin birçoğunda da sorun olmakla, uluslararası hukukta da kadın çalışanları koruyucu düzenlemelerin yapılmasını gerekli kılmıştır. AB uyum sürecinde olan ülkemizde de yasal mevzuatımızda uluslararası sözleşmelere paralel olarak bu yönde değişikler olmuştur. Çalışma hakkı temel insan haklarından olup, anayasal bir haktır. Kadın çalışanlar; biyolojik özelikleri, gebelik-analık ya da cinsiyet sebebiyle çalışma hayatında birçok sorunla karşılaşmaktadır. Kadın çalışanların da çalıştıkları işte aynı kıdem ve görevde çalışan erkeklere göre daha az ücretle çalışmasının önlenmesi, kadın çalışanlara istihdam alanın sağlanması, kadınların çalışma koşullarına yönelik koruyucu ve kollayıcı önlemlerin alınması sosyal devlet ilkesinin de gereğidir. Uluslararası düzenlemeler ile kadın çalışanlar yönünden yapılan düzenlemelere paralel olarak ülkemizde de bu yönde yasal düzenlemeler yapılmıştır. Özellikle Anayasa'nın 10'ncu maddesinde kadınlar lehine pozitif ayrımcılığın kabul edilmesi, İş Kanunu'nda kadın çalışanları koruyucu düzenlenmelerin yapılması kadın çalışanlar yönünden önemli bir gelişmedir. Bu çalışmada kadın çalışanlara ilişkin uluslararası antlaşmalardaki düzenlemeler ile 4857 sayılı İş Kanunu'ndaki düzenlemeler birlikte değerlendirilerek; yasal düzenlemelerin çalışma hayatındaki olumlu ve olumsuz yönleri incelenmiştir. Anahtar kelimeler: Cinsiyet Ayrımcılığı, Çalışma Hakkı, Eşitlik, Pozitif Ayrımcılık