
111
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Paul Hindemith'in hayatı ve Op.9 No'lu Kontrabas sonatının incelenmesi
20. yüzyıl müziğinin en önemli bestecilerinden biri olan Paul Hindemith, dünya çapında oldukça ilgi gören bir besteci olmuştur. Armoni ve tonalite sistemlerinde yenilikler yaparak eserlerinde kendi armoni sistemini uygulamıştır. Yeni Klasikçilik akımının öncülüğünü yapmış olan Hindemith, eserlerinde tonalite kavramını geliştirmiş ve etkili bir biçimde kullanmıştır. 1927 yılında Türkiye'ye gelerek Ankara Devlet Konservatuvarı'nın kurulma sürecinde büyük rol oynamasının yanı sıra, ülkemizde Batı standartlarında bir müzik eğitiminin yerleşmesinde önemli çalışmaları olmuştur. Bununla birlikte, 1949'da yazdığı Op.9 Kontrabas ve Piyano Sonatı ile kontrabas repertuarına büyük bir katkıda bulunmuştur. Hindemith'in stili genel olarak Yeni Klasikçilik akımı çerçevesinde değerlendirilebilir. Bestecinin eserlerinin çoğu, uyguladığı farklı müzik stilleri ve kendine özgü tonalite anlayışı sebebiyle karmaşık yapılı olarak bilinmekle birlikte, müzik analizini konu etmeye değerdir.
Gündelik hayatta normallik ve aykırılığa öznel yaklaşımlar
Bu çalışma gündelik hayat pratiklerini normallik ve aykırılık kavramları üzerinden inceleyerek oluşturulan sanatsal dışa vurumları yansıtır. Konuya atfedilen kavramlar öznellik, normallik ve aykırılık başlıklarıyla açıklanır. Ortaya çıkışını sağlayan tarihsel unsurlarla birlikte aktarılan Pop Sanatın gündelik hayattan, sıradan ve erişilebilir objelerden beslenen anlayışına değinilir. Kültürel yapı ve medyanın oluşturduğu kalıp yargılar, toplumsal roller ve toplumsal cinsiyet kodları üzerine eleştirel anlayışları benimseyen Postmodernizm ve Yeni Kavramsalcılık açıklanır. Neyin normal neyin anormal olduğu üzerine soru soran ve eserler, ev içi durumları, sıradan davranışlar ve alışkanlıklar üzerinden yansıtarak, kavramsal ve biçimsel boyutlarıyla açıklanır. Eserler sanat tarihi ile çağdaş sanattan örneklerle desteklenir. Kalıp yargıların ve şekilci bakış açısının dinamiklerini arayan bu çalışma, öznelliğin karar vermedeki rolünün sanatsal ifadelerini ortaya koyar. Anahtar Sözcükler Gündelik hayat, normallik, aykırılık, öznellik, kalıp yargı, toplumsal cinsiyet, Postmodernizm
Fragmanlaşan kadın bedeni ve seramik uygulamalar
Çağdaş sanat içinde önemli bir yere sahip olan seramik malzeme sanatla ilgili yeni bir dil oluşturmada sonsuz çeşitlilik sunabilmektedir. Bu çalışma ile de kadının seramik uygulamalar ile "fragmanlaştırılması" ve bu yolla kadın bedeni üzerinden kadının bölümlendirilerek anlatılması ve metalaşmasına yönelik bir eleştiri yapılmaya çalışılmıştır. Tarih öncesi çağlardan günümüze kadar kadın'ın değişmeyen yazgısı ve bedeni üzerinden kendisine yapılan yargılamaları içerecek seramik teknikleri, kişisel özgün teknikler ve karışık malzeme ile yapılmış uygulamalarla konu güçlendirilmeye çalışılmıştır. Çalışmanın ilk bölümünde; kadının çağlar boyunca geçirdiği evrelere göre durumu seçilmiş örneklerle genel olarak ele alınmıştır. İkinci bölümde kadının, çeşitli alan ve dönemlerden ele alınış biçimleri, üçüncü başlıkta ise tüketim kültürünün nesneleri arasında kadın bedeni ve etrafına örülen anlama dayalı imgelemlerinin teorik anlatımları yapılmış, örneklemelerine yer verilmiştir. Son bölümde Çağdaş Sanat'ın elverdiği ölçüde, seramik malzeme ve karışık malzeme ile günümüzde kadının tüketim kültürünün bir parçası olarak özellikle bedeni üzerinden nasıl anlamlandırıldığına ilişkin öznel eleştirisi oniki çalışma üzerinden gösterilmiştir. Anahtar Sözcükler Sanat, Seramik, Kadın, Fragman
Postfeminist sanatta cinsiyet statüsü
"Postfeminist Sanatta Cinsiyet Statüsü" başlıklı raporda, statü ve cinsiyet kavramlarının birbirleriyle olan ilişkisi ve bu ilişkinin biçimlendirdiği rol kavramının içeriği sorgulanırken, sanatsal platformda gündeme gelen çalışmaların kimlik ve cinsiyet rolleri bağlamında irdelenmesi amaçlanmıştır. Toplumsal sistemde cinsiyet rolleriyle bağlantılı olarak gelişen statü olgusunun yarattığı alçak ve yüksek statü konumlamalarının toplumsal cinsiyet üzerinde önemli bir yere sahip olduğu gözlemlenir. Ancak 19. yüzyılın ortalarından itibaren gündeme gelen feminizm hareketiyle birlikte sorgulanmaya başlayan cinsiyet kavramı, çeşitli aktiviteler ve sanatsal çalışmalarla desteklenerek, kültürel fonda klişeleşmiş cinsiyet rolleri üzerinde yeniden düşünülmesi gerektiğinin mesajını vermiş ve 20. yüzyılın sonlarında yaygınlaşmaya başlayan postmodern kuramların üzerinde durduğu bireyselci bakış açısıyla birlikte sınırları genişletilecek olan cinsiyet rollerinin altyapısını oluşturmuştur. Dolayısıyla, çağlar boyunca kadını erkekten daha alçak bir statüye yerleştiren eril kültür, postmodern sanat anlayışı içerisinde kadın kimliğini yapısöküme uğratarak yeniden sorgulanır. Özellikle postmodern feminizmin üzerinde durduğu psikanalitik teoriler kapsamında, cinsiyet rollerinin çözümlenmesi için gerekli olan kimlik oluşumunun altında yatan nedenler sanatsal çalışmalarla yorumlanarak açıklanmıştır. Böylece, kadının toplumun kendisine atfetmiş olduğu cinsiyet rollerinden arınması, kendi öznel deneyimleri ve benlik farkındalığıyla mümkün olacak ve bu durum toplumda kadın için daha adil bir statü yapılanmasını da beraberinde getirecektir.
Çağdaş sanatta varoluş durumu
"Çağdaş Sanatta Varoluş Durumu" adlı uygulamalı ve kuramsal araştırma çalışması; varoluş sorusu altında güncel sanat pratiği ile felsefi bakış açılarının etkileşimlerinden hareket eder. Araştırmada; bilinç, beden ve dünya aksındaki farklı dizilimlere işaret eden felsefi yaklaşımlarla, sanat nesnesinin etkileşimine ve sanat nesnesinin nasıl bir harici varoluş alanına işaret ettiğine değinilmiştir. Soruşturma alanı; öznenin statüsündeki ve sanatın ifade biçimlerindeki eş manzaralı değişimlerin birlikteliği üzerine temellenir. Öznenin statüsündeki değişimler onun hangi ilişkiler çerçevesinde belirlendiğini ortaya koyar ve farklı tipteki varoluş durumlarına gönderimde bulunur. Tanrı/özne, Özne/nesne diyalogları varoluşa ait anlatı olanaklarına işaret eder. Öznenin süregelen ilişkiler çerçevesinde algılanabilirliğini kaybetmesi, ben, kendilik gibi durumları çözündürürken, tarihsel ve mekânsal yeni algılama modellerini de beraberinde getirir. Olayın ve oluşun koşullarında özneden temel alan söylemleri aşan bir varoluş tarzı tarihin düz çizgiselliğini bozarak, mekânsal algıyı da sabitliklerin olmadığı değişimin, dönüşümün alanına taşır. Bu süreç varoluşta yeni zaman, mekân modellerine gönderimde bulunur. Çalışmada bu süreç oluş kavramıyla beraber, çağdaş varoluş ve çağdaş sanat durumunu kavrayabilmek için tarihsel akış içinde araştırılmıştır. Sanatın öznelleşme sürecine temel bir alan sağladığı düşünüldüğünde, onun ifade biçimindeki değişimin tüm varoluş sürecine ışık tuttuğunu söyleyebiliriz. Bu bağlamda çalışmada üstlenilen diğer bir amaç, konu kapsamında ortaya konan kuramsal düşüncelerin kavramlardan biçim diline yönelmeleri ve bu kapsamda örnek verilen eserlerin biçimsellikleri arasındaki etkileşimlerin ve benzerliklerin analizidir. Araştırmanın ilk bölümünde; Varoluşçu ve Deleuze'cü bakış açılarında varoluşsal durum, sanatın formel yaklaşımlarıyla kurdukları ilişkileri ortaya koymak adına incelenmiştir. İkinci bölümün ilk kısmında sanat/varoluş ilişkisi Heidegger ve Sartre'ın metinleri üzerinden tartışılmış, bölümün ikinci kısmında sanatın formel dili birinci bölümde yer alan kuramsal yapılarla sorgulanmaya çalışılmıştır. Bu bölümde son olarak çağdaş sanat ortamında varoluşsal durum verilen örnekler kapsamında genişletilerek tartışılmıştır. Çalışmanın üçüncü bölümünde, varoluş problematiği çizgisinde devinimin, oluşun, geçiciliğin koşullarında ilerleyen anlatım dilinin açımlandığı eserler, çalışma kapsamında genel olarak ortaya konan kuramsal düşünceler ışığında incelenmiştir. Anahtar Sözcükler: Sanat, Varoluş, Oluş, Olay, Özne
Entropinin görsel sanattaki izi
Günümüzdeki sanat anlayışı modernizim ve öncesi sanat anlayışına göre diğer bilimlerle daha fazla iş birliği içersindedir. Bu bilimler ister sosyal bilimler olsun ister fen bilimleri olsun, çağdaş sanatta önemli rol oynamaktalar. Bu gerçek sanatta disiplinler arası çalışmaların önemini göstermektedir. Yaklaşık son yirmi senedir fizik evrene ve insana farklı bir bakış açısıyla yaklaşmaktadır. Bu bakış açısı, felsefe ve insani bilimlerin de konusu olan yaradılış ve başlangıç meselesi ile varlık ve yokluk gibi temel konuları yeniden yazmaktadır. Dolaysıyla sanatında bu tartışmalara ilgi duyması ve dahil olması kaçınılmazdır. Evrenin yavaşca yıpranması ve yokluğa doğru yolculuğu olan entropi, bu konuların en önemlilerinden sayılabilir. Bu çalışmanın birinci bölümünde fizik açısından entropi, zaman, kuantum, düzen ve düzensizlik ve bilginin önemi gibi konular ele alınmıştır. İkinci bölümdeyse entropinin karşı anlamına gelen negantropi çerçevesinde kültür ve sanatın anlamını tanımlamaya çalışılmıştır. Yakın tarihlerde konuyla ilgili bazi sanat eserleri de bu bölümde irdelenmiştir. Son bölümde tanımlanan konseptler çerçevesinde çalışılan sanat yapıtları yer almaktadır. Bu tezde yer alan çalışmalarımın görsel açıdan soyut dışavurumculuk akımındakı eserlere benzerliğine rağmen, temel olarak konsept açısından onlardan farklıdır. Çalışmalarımdaki bu farklılık entropinin merkezi konsept olmasından kaynaklanır. Yok oluşa doğru giden tekrarlanmaların asıl nedeni entropinin tanımında açıkca ortaya konulmuştur. Fizik, özellikle yeni fizik ve konuları üzerüninde bir takım araştırmalarla birlikte yaratılan bu çalışmalar, konsept açısından yeni fizikten esinlenmiştir. Çalışmalarımda anlatılan konularda ilham kaynağı olmuş ve onlarla birebir ilişkilidirler.
Resimde eleştiri biçimi olarak eller
İnsanın evrimsel süreci ellerin kullanılmasıyla hızlanmıştır. Eller yardımıyla insan; doğa karşısındaki hayatta kalma mücadelesini ve çevresini resimlerle anlatmıştır. Bu yapılan resimlerin, doğa karşısında kendisine bir koruma sağlayacağına inanmıştır. Yaptığı resimlere kendi elini de ekleyerek ruhunu eklemeyi amaçlamıştır. Bu bağlamda eller ve bu tür işaretler insanlığın başlangıcı olmuştur. Bu başlangıç aynı zamanda sanatı yaratmıştır. Geçmişte de günümüzde de el biçimi, plastik sanatlarla uğraşan neredeyse her sanatçının hayatına girmiştir. Bu durum, sanatçının eğitim sürecinin bir yansıması veya ellerin ifade gücünden yararlanmak istemesinden dolayı ortaya çıkmıştır. Bu tezin savı, sanatçının ellerin ifade gücünden yararlanışının ve bu güçle verilen eleştirinin çalışmasıdır. Bu bağlamda eller değinilmek istenen konuyu ifade etmek için sanat yoluyla kullanılmış ve böylece eller günümüz sanatçısının direniş aracına dönüşmüştür. Resimde Eleştiri Biçimi Olarak Eller başlığı altında incelenen sanat eserlerinde anlatılmıştır. Bu bağlamda incelenen örneklerde sanatçıların siyasal iktidarlar ve toplumsal olaylar karşısındaki duruşları incelenmiştir. Genelde sanatçı yaptığı mesleğin ruhu itibariyle muhalif olma eğilimindedir. Çünkü sanatçı belli bir kalıba yerleştirilemez veya bir siyasal ideolojiyi fanatiklik derecesinde savunmak istemez. Bu duruş sanatçının özgürlükçü yapısından kaynaklanır. Bu görüşün ışığında sanatçının verdiği mücadeleler genelde özgürlük tabanlıdır. Kısacası sanatçı olmak, yanlışa yanlış diyebilmektir. Üretilen eserlerde de bu görülmektedir. 1989'da Tiananmen meydanında yapılan özgürlük heykeliyle baskıcı bir siyasal iktidara, siz ifade özgürlüğüne karşısınız denmesi bunun en iyi örneklerinden biridir. Aslında bu sanatçı tepkileri, geçmişin sorunlarına çözüm arayışı sonucunda verilen tepkilerdir. Ancak bu sorunlar geçmişin sorunu olarak kalmamış, günümüzde de devam etmektedir. Bu bağlamda tez çalışmasında yapılan resimler, toplumsal sorunlara karşı bir tepkinin dışavurumudur.
Sanatsal bir sorun olarak hiperküp: Poetik evren
ÖZET Bu tezin savı bilinmeyeni fazla olan evrende yıldız tozu olan bizlerin hikâyesidir. Evrenin dört boyutlu ve çok boyutlu açıklamasını hiperküp kavramı ile yapan bilim adamları bize evrenin gizemli yapısını boyutlar ile açıklıyor. Bu boyutlar içerisinde Dünya'nın en, boy, derinlik algısı ile üç boyutlu bir yaşam alanı olduğunu söylerlerken, Einstein'ın genel görelilik kuramı ile zamanın tek başına değişken olduğu tespiti ile birlikte, dünyanın içinde olduğu evrenin dört boyutlu olduğu açıklaması bilim dünyasına hâkim oluyor. Kuantum mekaniği ile birlikte dört boyutlu evrenin, kuantum sıçraması ile çok boyutlu evren olduğu açıklaması Hiperküpü tanımlıyor. Dört boyutlu ve çok boyutlu olan evren, yani Hiperküp içerisinde yer alan Güneş Sistemi içerisinde bir zamanlar gezegen olup daha sonra gezegenlik özelliklerine sahip olmadığı açıklaması ile gezegenlikten çıkarılan Plüton, bu tezin savının ana karakterini oluşturuyor. İnsanın kendini anlatırken birincil olarak seçtiği dil kavramı ise bireyi anlamada bize rehber oluyor. Dilin özellikle insan ilişkilerini düzenleyen bir konumda durması ve bireyin kendi içerisinde yaşadığı derin duyguların ifadesinde bir anlatım biçimi olarak şiiri seçmesi bizi şiiri incelemeye yönlendiriyor. Dilin özellikleri kullanılarak bireyin en derin duygu ve düşüncelerini dile getiren ve çağlar boyunca bireyin en gizli duyguları ile örülmüş cümlelerin şiirsel olarak tanımlanması, bize evrenin poetik (şiirsel) bir renk cümbüşü olduğu düşüncesine itiyor. Toplumdan sıyrılan bireyin kendi varlığını oluşturmak adına yeni bir yaşam alanı arayışı içerisinde oluşu, onu bilimsel ve edebi incelemelerle birlikte bir serüvene itiyor. Bu serüvenin başlangıcı ise; Plüton'un gezegenlikten çıkarılması ile toplumdan kopan bireyin yalnızlığı ve ötekileştirilmesi, renkler ve şiirler ile buluşarak "Plüton'da Bir Koloni" ismi adı altında çalışmalar olarak karşımıza çıkıyor. Evrenin renkli, gizemli ve şiirsel yapısını incelediğim, evren içerisindeki gezegenleri, mitleriyle birlikte harmanlayarak günümüze göre yorumlayıp, mitlerin ortaya çıkışından doğru, insanın hikâyesinde, varoluşunu sorguladığı yerden, poetik hayali çalışmalarımla ortaya koymaya çalıştım. Bu çalışma geçmişten günümüze, insanlar üzerinde merak uyandıran ve derin izler bırakan gökbiliminin, modern insandaki etkisini, sanatla ve resimle anlatmaya çalışarak ve tartışmaya açarak yaşadığımız dünyayı görsel olarak anlamlandırmayı ve bireyin iç yolculuğuna katkı sağlamayı amaç edinmiştir. Bu çalışma, tarih boyunca insanın kendini sorgulaması ve anlamlandırması üzerine kurulan yaşamın, bir döngü haline geldiği yerde bireyin iç bunalımını ortaya koyuyor. Tez yazım aşamasında Evren ve insan (varlık) üzerinden kurulan metaforu, disiplinler arası geçiş yaparak ortaya çıkan çalışmalar tez içerisinde dipnotlarla detaylandırılmaya ve incelenen sanatçıların eserleri de eklenerek tezin anlatımını daha somut hale getirilmeye çalışıldı. Anahtar Sözcükler: İnsan, Toplum, Birey, Sanat, Bilim, Psikoloji, Felsefe, Edebiyat, Hiperküp, Uzay, Plüton, Melankoli, Şiir
Resimde yaratıcı bir eylem olarak oyun
Oyun, yaratıcı bir eylem olarak, evrim sürecinde zihinsel ve fiziksel işlevleri geliştirmektedir. Oyunun bağıntılı bulunduğu bir tür olan resim, insanoğlunun bilişsel becerilerini artırarak onun hayatta kalmasına yardımcı olmaktadır. Tez araştırmasının amacı resim oyununun bilişsel beceriler ve yaratıcılık üzerindeki önemini incelemektir. Söz konusu amaç doğrultusunda oyun ve sanat ilişkisi açıklanmıştır. Ayrıca, çizmek, kazımak ve tekrarlı noktalamalar yapmak gibi yüzey oyunlarını içeren resim oyunu, konuya esin kaynağı olmuş modern dünya sanatçılarının eserleri yoluyla örneklendirilmiştir. Bu bağlamda, önceki bölümlerin bir sonucu olarak araştırmacının yüzey oyunları incelenmiştir. Yapılan incelemelerle, yüzey oyunlarının hem yaratıcı süreç hem de zihinsel ve fiziksel beceriler üzerindeki olumlu etkileri deneyimlenmiştir.
Yerel motif yorumları
Dünya, geleneksel sanatlar ve bunlara aracılık eden motiflerle bezeli kültür çeşitliliği ile doludur. Bu kültürler, varlıklarını sürdürebilmeleri için ses, renk ve biçime dönüşen motifler yaratarak gelecek kuşaklara daha kolayca ulaşmayı hedefler. Sanat, hemen her toplumda kültürün bu türden yerel motiflerinden beslenir. Motifler, kültürleri tanımlamak, kimlikleri ortaya çıkarmak ve geleneği korumakta önemli rol oynarlar. Yerel motiften kastedilen bulunulan yöreye, kültüre, topluma ait motiflerdir. Bir bölgenin coğrafi ve yaşamsal özellikleri, bitki örtüsü, yaşam biçimleri, inançları motif tasarımlarının oluşmasında önemli rol oynar. Geleneksel sanatlar muhteşem renk ve motiflerle beslenmekte ve bu özellikleriyle her zaman sanatçılara ilham kaynağı olmaktadırlar. "Yerel Motif Yorumları" başlıklı bu tez raporu, her şey gibi sanatın da globalleştiği dünyamızda, çağdaş sanatçıların yenilikçi ve yaratıcı bir biçim dili oluştururken geleneksel sanatlardan, yerel motiflerden ilham aldıkları gerçeğinden yola çıkılarak hazırlanmıştır. Araştırma ve uygulamaya dayalı bu tez, özellikle yerel motiflerin güncel sanatta kullanımını araştırarak, sanatçının kendini ifade etme yolunda sanatsal bir dil oluşturma çalışmasıdır. Eser üretiminde sadece Anadolu motifleri ile sınırlı kalınmamış, geleneksel motiflerin insanlığa ait bir kültür mirası olduğu düşüncesiyle dünyanın diğer bölgelerine ait yerel motiflere de yer verilmiştir. Böylece, yerellikten yola çıkarak evrenselliğe ulaşmak amacı güdülmüştür.