
264
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Yutma bozukluklarının rehabilitasyonunda propriyoseptif nöromusküler fasilitasyon tekniğinin etkisinin araştırılması
Yutma Bozukluklarının Rehabilitasyonunda Propriyoseptif Nöromusküler Fasilitasyon Tekniğinin Etkisinin Araştırılması, Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Fizik Tedavi Ve Rehabilitasyon Programı Doktora Tezi, Ankara, 2018. Bu çalışma, kas kuvvetini artırmak için kullanılan Propriyoseptif Nöromusküler Fasilitasyon tekniğinin, yutma kaslarının fonksiyonunun geliştirilmesinde shaker egzersizine göre üstünlüğünün olup olmadığını araştırmak amacıyla planlandı. 50 gönüllü yaşlı birey (30 kadın, 20 erkek) 25 kişilik iki gruba ayrıldı. Gruplar Shaker ve PNF grubu olarak isimlendirildi. Yaş ortalamaları 68 ± 3.89 idi. Yaşlı bireylerin yeme güçlüğü EAT-10 ölçeği belirlendi. Kognitif durumlarını, orofasial motor kontrolünü ve su yutma yeteneğini değerlendirmek amacıyla Yale Swallowing Testi kullanıldı. Mezura yardımıyla larenksin anatomik lokalizasyonu belirlendi. Yutma hızı, yutma sayısı ve yutma kapasitesini değerlendirmek amacıyla 100 ml Su Yutma Testi kullanıldı. Boyun derin fleksör kas endurans süresi kronometre yardımıyla ölçüldü. Laringeal fonksiyonu indirekt değerlendirmek için maksimum fonasyon süresi ölçüldü. Kas kasılması sırasında meydana gelen amplitüd değişimleri yüzeyel EMG ile ölçüldü. Altı haftalık egzersiz eğitimi sonucunda EAT-10 ölçek skorları her iki grupta da azaldı (p<0.001). Hyoid ve larenksin anatomik lokalizasyonları, PNF grubunda Shaker grubuna göre daha yukarıda yer aldı (sırasıyla p<0.05 ve p<0.01). Su yutma miktarı ve hacmi her iki grupta da gelişti (p<0.001). Yutma hızlarında ise değişiklik olmadı (p>0.05). Boyun derin fleksör endurans süreleri arttı (p<0.001). Fonasyon sürelerinde gelişme kaydedildi (PNF p<0.01; Sheker p<0.001). Egzersiz sonrası PNF grubunda suprahyoid kasların maksimum istemli kontraksiyon değeri artış gösterdi (p<0.05). Sonuç olarak, her iki egzersiz türü yaşlı bireylerde görülen yutma güçlüğünün rehabilitasyonunda kullanılabilir. Ancak PNF tekniği, Shaker göre maksimum kasılma sırasında ortaya çıkan amplitüd değerini daha fazla artırmaktadır.
Konuşma sesi uyaranına işitsel beyinsapı cevabı: Normatif veri çalışması
Konuşma sesi zengin harmonik bileşenler, dinamik amplitüd modülasyonları ve hızlı spektro-temporal değişimlerin olduğu kompleks bir yapıdır. Bu karmaşık yapıyı değerlendirmek için tone-burst, klik gibi basit uyaranlar yetersiz kalır. Beyinsapı seviyesinde, konuşmanın temporal ve spektral kodlamasının bütünlüğünü değerlendirmek için konuşma sesi uyaranı kullanılarak işitsel beyinsapı cevaplarının elde edilmesi gerekmektedir. S-ABR, konuşma hecesinin, işitsel beyinsapı tarafından nasıl kodlandığı hakkında doğrudan bilgi sağlayan, geçerli ve güvenilir bir araçtır. Çalışmamızda 18-35 yaş arası, ana dili Türkçe olan 30 sağlıklı bireyden (15 kadın, 15 erkek) 40 ms durasyona sahip yapay /da/ uyaranı ile S-ABR kaydı yapılarak, cevabın 7 majör (V, A, C, D, E, F, O) dalga pik latans ve amplitüd bilgisini içeren time domain gösterimi ile spektral piklerin (F0, F1, F2_HF) amplitüd bilgisini içeren frequency domain gösterime ait, cinsiyete özgü normatif değerlerin belirlenmesi planlanmıştır. EEG verileri, 32 kanallı headbox kullanılarak her bireyden 5 oturumda toplanmış, veri analizleri kayıt sonrası MATLAB programında yapılmıştır. Çalışmaya katılan her birey için, dalga piklerinin amplitüd büyüklüğü ve latans değerleri belirlenmiştir. Time domain ve frequency domain dalga formları tüm katılımcılardan elde edilmiş, kadınlarda konuşma seslerinin, beyinsapında zamansal olarak daha erken kodlandığı, konuşma uyaranına ait fundamental frekans ve harmoniklerinin enerji kodlamasında ise cinsiyetin etkili olmadığı belirlenmiştir. Elde edilen bu verilerin, farklı gruplarla yapılacak çalışmalar için temel oluşturacağı düşünülmüştür.
İş stres düzeyi, beslenme durumu, diyet kalitesi ve bazı antropometrik ölçümler arasındaki ilişki
Bu çalışmada, iş stres düzeyi ile beslenme alışkanlıkları, diyet kalitesi ve bazı antropometrik ölçümler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırma, bir devlet üniversitesinde idari personel, temizlik personeli ve aşçı olarak çalışan 20-65 yaş arası 34 kadın ve 150 erkek ile yürütülmüştür. Bireylerin genel özellikleri, beslenme alışkanlıkları ve antropometrik ölçümlerine ilişkin veriler anket formu kullanılarak elde edilmiştir. Formda yer alan likert tipi ölçekler ile iş stresi ve beslenme tutumları belirlenmiştir. Bireylerin 24 saatlik besin tüketim kayıtları ile sağlıklı yeme indeksi (SYİ) puanları hesaplanmıştır. Temizlik personeli iş stres puanı en yüksek, idari personel iş gerilim oranı en düşük düzeyde olan görev grubu olarak saptanmıştır (p<0,05). Kadın temizlik personellerinde beden kütle indeksi (BKİ), bel kalça ve bel boy oranı diğer çalışanlara göre daha yüksek saptanmıştır (p<0,05). Temizlik personelinin SYİ puanının diğer gruplara göre daha düşük olduğu belirlenmiştir (p<0,05). İdari personellerin iş stresi puanı ile meyve suyu ve sodyum puanı pozitif, sebze ve proteinli gıda alım puanı ile negatif ilişkili bulunmuştur (p<0,05). İdari personellerde iş stres puanı ile bel boy oranı; iş yükü puanı ile BKİ, bel çevresi ve bel boy oranı arasında negatif bir ilişki saptanmıştır (p<0,05). İş gerilimi varlığında idari personellerin hayvansal protein alımları, temizlik personellerinin yağ, posa, B1, B2 ve C vitamini, niasin, magnezyum ve demir alımları daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Bireylerin %57,6'sı sağlıklı beslenme tutumuna ilişkin ölçekten yüksek puan alırken, idari personelde bu oran %72,4'dür (p<0,05). İş stresi bireylerin beslenme kalitelerini ve vücut kompozisyonlarını etkileyen bir faktördür. İş yerinde sağlıklı beslenme alışkanlıklarını kazandırmak ve iş stresini azaltmak için stratejilerin geliştirilmesi gereklidir.
Erişkin kas hastalarında oturmadan ayağa kalkma aktivitesinin çevresel, biyomekanik faktörler ve kas aktivasyonu açısından incelenmesi
Bu çalışma erişkin kas hastalarında oturmadan ayağa kalkma aktivitesini, çevresel faktörler (oturma yüksekliği, oturulan zeminin sertliği gibi), kas kuvveti, kas aktivasyonu, biyomekanik faktörler açısından incelemek ve sağlıklı yaşıtları ile karşılaştırmak amacıyla planlandı. Çalışmaya yaş ortalaması 30,47± 10,37 olan 15 kas hastası birey ve yaş ortalaması 29,60 ±7,46 olan 15 sağlıklı birey dâhil edildi. Bireylerin demografik bilgileri kaydedildikten sonra; oturmadan ayağa kalkma sırasında kas aktivasyonları (yüzeyel elektromiyografi), eklem hareket açıları ve oturmadan ayağa kalkma süreleri (kinematik ölçümler) değerlendirildi. Oturmadan ayağa kalkmayı etkileyebilecek diğer faktörler açısından bireylerin ayak- ayak bileği karakteristikleri (Naviküler Düşme Testi, subtalar açı ölçümü, ayak uzunluk ölçümü, metatarsal genişlik ölçümü, Ayak Postür İndeksi), kas kuvveti (hand-held dinamometre), kas kısalıkları (kas kısalık testleri), denge (Zamanlı Kalk ve Yürü Testi), alt ekstremite fonksiyonel kuvveti (5 Tekrarlı Otur-Kalk Testi), motor fonksiyonlar (Motor Fonksiyon Değerlendirme Ölçeği) ve gövde kontrolü (Gövde Bozukluk Ölçeği) değerlendirildi. Çalışma sonucunda, kas hastası bireylerin farklı yükseklik ve zemin özelliklerinden ayağa kalkmaları sırasında sağlıklı bireylere göre daha yüksek kas aktivasyon seviyeleri ile zemin özelliğine göre daha fazla gövde fleksiyonu yaparak daha uzun sürede ayağa kalktıkları bulundu (p<0,05). Kas hastası bireylerde oturmadan ayağa kalkma aktivitesinin kas aktivasyonu, eklem hareket açıları, ayağa kalkma süreleri, kas kuvveti ve kısalığı, denge, alt ekstremite fonksiyonel kuvveti ve motor fonksiyonlarla ilişkili olduğu bulundu (p<0,05). Sonuç olarak; kas hastalarında oturmadan ayağa kalkma performansında, kas kuvvet ve aktivasyonu, oturulan yerin yüksekliği ve zeminin sertliği gibi pek çok faktörün rol oynadığı gösterilmiştir. Çalışmamızın sonuçları, kas hastası bireylerde oturmadan ayağa kalkma aktivitesinin olumsuz yönde etkilendiğini ve hastaların ayağa kalkabilmek için kassal, biyomekanik ve çevresel faktörlerle ilişkili olarak farklı motor stratejiler geliştirdiklerini göstermiştir.
Servikal spinal travmalı hastanın ameliyat sonrası bakımına ilişkin senaryo temelli simülasyon ve hibrit yönteminin hemşirelik öğrencilerinin anksiyete, bilgi ve becerilerine etkisi
Bu çalışma, servikal spinal travmalı hastanın ameliyat sonrası bakımında senaryo temelli simülasyon ve hibrit yönteminin, hemşirelik öğrencilerinin anksiyete, bilgi ve becerilerine etkisini belirlenmek amacıyla ileriye yönelik kontrol gruplu yarı deneysel çalışma olarak yapılmıştır. Çalışma evrenini Hacettepe Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi 140 dördüncü sınıf öğrencisi, örneklemini ise; kontrol (16), simülasyon (16) ve hibrit (16) grubundan oluşan toplam 48 gönüllü öğrenci oluşturmuştur. Çalışmanın ilk aşamasında tüm öğrencilere spinal travmalı hasta bakımı ile ilgili eğitim verilmiş, sonraki aşamada simülasyon ve hibrit (standart hasta ile birlikte simülasyon) grubu öğrencilerine simülasyon uygulaması yapılmıştır. Çalışmada durumluk sürekli anksiyete ölçeği ve senaryoya ilişkin bilgi ve uygulamaları değerlendirme formları kullanılmıştır. Veriler sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, eşleştirilmiş t test ve tek yönlü varyans analizi ile değerlendirilmiştir. Çalışmada grupların eğitim öncesi, eğitim sonrası ve simülasyon sonrası durumluk sürekli anksiyete toplam puanı, sürekli anksiyete puanı ve spinal travmalarda bilgi-uygulama puanı ortalamalarında istatistiksel olarak fark bulunmuş (p<0,05) olup gruplar arasında durumluk sürekli anksiyete ve spinal travmalarda bilgi-uygulama puanı ortalamaları arasında ise istatistiksel fark bulunmamıştır (p<0,05). Çalışmada hibrit grubunun simülasyon uygulaması sonrası puan ortalamalarının simülasyon grubundan daha yüksek olduğu (p<0,05) belirlenmiştir. Ayrıca öğrenciler simülasyon uygulamasında fiziksel ve duygusal olarak en çok stres, yetersizlik/tecrübesizlik ve mankenin gerçeklik duygusu vermemesi hissini yaşadıklarını; hibrit yöntemine ilişkin ise her iki yöntemin birlikte kullanılmasını yararlı bulduklarını ifade etmişlerdir. Bu sonuçlar doğrultusunda çalışmada kullanılan hibrit yöntemin farklı cerrahi hastalıkları hemşireliği senaryolarında kullanılması ve özellikle standart hastalı simülasyon eğitimlerinin yaygınlaştırılması önerilmektedir.
Diz osteoartritli kadınların tamamlayıcı ve alternatif tedavi kullanım ve semptom-fonksiyonel durumlarının belirlenmesi
Araştırma diz osteoartritli kadınların tamamlayıcı ve alternatif tedavi kullanım sıklığı ve semptom-fonksiyonel durumlarının belirlenmesi amacıyla, tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini, Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Polikliniği ve Sağlık Bilimleri Üniversitesi Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Polikliniğine başvuran, diz osteoartrit tanısı almış 255 kadın hasta oluşturmuştur. Çalışmanın verileri, araştırmacı tarafından literatür incelenerek geliştirilen Tanıtıcı Bilgiler Formu ve Diz İncinme ve Osteoartrit Sonuç Skoru Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde, tanımlayıcı istatistikler, Mann-Whitney U testi, Kruskal-Wallis H testi kullanılmıştır. Çalışmanın sonucunda; araştırma kapsamına alınan diz osteoartritli kadınların %22'sinin (n=56) tamamlayıcı ve alternatif tedaviye başvurduğu ve başvuran hastaların %75'inin bitkisel destek tedavisini kullandığı, %55,4'ünün çevre tavsiyesi ile bu yönteme başvurduğu, %83,9'unun ise kullandığı yönteme ilişkin sağlık personeline bilgi vermediği belirlenmiştir. Tamamlayıcı ve alternatif tedavi kullanan hastaların ağrı ve günlük yaşam aktivite puan ortalamalarının, kullanmayan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu tespit edilmiştir (p=0,003). Hastaların yaş, eğitim durumu, hastalık yılı, başka kronik hastalık varlığına göre Diz İncinme ve Osteoartrit Sonuç Skoru Ölçeği puan ortalamalarına bakıldığında; alt boyutları ağrı, günlük yaşam aktiviteleri, yaşam kalitesi, spor ve fonksiyonel durum puan ortalamaları yaş, eğitim ve hastalık yılına göre fark istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,005). Araştırma sonuçlarına göre, hastaların tamamlayıcı tedavileri ağrı nedeniyle kullanmalarından dolayı, bu konuda bilinçli olmalarını sağlamak için, sağlık personeli tarafından bilgilendirilmesi ve izlenmesi önerilmektedir.
Hemşirelerin örgütsel iklim ve psikolojik güçlendirmeye ilişkin değerlendirmeleri
Bu tanımlayıcı ilişkisel araştırma, hemşirelerin örgütsel iklim ve psikolojik güçlendirme algılarının belirlenmesi, örgütsel iklim ile psikolojik güçlendirme arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Araştırma Ankara il sınırları içinde bulunan, 500 ve üzeri yatak kapasitesindeki üç eğitim-araştırma hastanesi ve iki üniversite hastanesinde yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini bu hastanelerde en az altı aydır çalışan ve basit rastgele örneklem yöntemiyle seçilen 237 hemşire oluşturmuştur. Veriler, Tanıtıcı Bilgiler Formu, Örgütsel İklim ve Psikolojik Güçlendirme Ölçeği ile toplanmıştır. Veri değerlendirmesi IBM SPSS Statistics 23 paket programı kullanılarak yapılmıştır. Analizlerde ortalama, standart sapma, sayı ve yüzde, ortanca, Kruskal Wallis ve Man-Whitney U testleri kullanılmış, örgütsel iklim ile psikolojik güçlendirme arasındaki ilişki için Spearman's Rho korelasyon katsayısına bakılmıştır. Hemşirelerin, Örgütsel İklim Ölçeği'nden aldıkları puan ortalamalarının 2,69±1,020 ile "olumsuz etkileşim" ve 3,63±0,950 ile "hiyerarşi" alt boyutlarından alınan puanlar arasında değiştiği, hemşirelerin örgütsel iklimi ne olumlu ne de olumsuz olarak algıladıkları bulunmuştur. Hemşirelerin psikolojik güçlendirme puan ortalaması orta düzey üzerinde güçlendirme algısını (5,62±0,890) göstermekte olup, "anlam" alt boyutunda en yüksek (6,40±1.045) ve "etki" alt boyutunda ise en düşük (4,34±1,622) puan elde edilmiştir. Hem örgütsel iklim alt boyutları hem de psikolojik güçlendirme puanları yaş, çalışılan kurum ve meslekte geçirilen süre açısından farklılık göstermektedir. Örgütsel iklim ile psikolojik güçlendirme arasındaki en güçlü pozitif ilişki örgütsel iklimin "iletişim" alt boyutu (r=0,403) arasında iken, en öne çıkan negatif ilişki "stres" alt boyutu (r=-0,170) arasındadır. Hemşireler ayrıca "yoğun" kelimesi ile olumsuz; "güzel ekip çalışması" kelimeleri ile olumlu örgütsel iklim tanımlaması yapmışlardır. Araştırma bulgularına göre hemşirelerin psikolojik olarak güçlendirilmesi ve olumlu algılanan bir örgütsel iklimin oluşturulmasına yönelik önerilerde bulunulmuştur.
Oruç tutan bireylerde serum FGF21 düzeylerinin, beslenme durumunun ve bazı antropometrik ölçümlerin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı oruç tutan bireylerde açlığın serum Fibroblast Büyüme Faktörü 21 (FGF21) düzeyleri, beslenme durumu ve bireylerin antropometrik ölçümleri üzerine etkilerinin incelenmesidir. Çalışmaya oruç tutan, 18-35 yaş arasında, normal ağırlıklı, 12 sağlıklı erkek birey katılmıştır. Ramazan ayından önce bireylere genel özelliklerini, beslenme alışkanlıklarını, sigara ve alkol alışkanlıklarını belirlemek amacıyla yüz yüze görüşme tekniği ile anket uygulanmıştır. Bireylerden Ramazan ayından önce, Ramazan ayının 1 ve 3. haftalarında ve Ramazan ayından 2 hafta sonra olmak üzere 4 kere antropometrik ölçümleri, 24 saatlik geriye dönük besin tüketim ve fiziksel aktivite kayıtları alınmış ve kan örnekleri toplanmıştır. Bireylerin Ramazan ayının 1. haftasındaki vücut ağırlığı, beden kütle indeksi ve vücut yağ oranı değerleri, Ramazan ayı öncesine göre azalmıştır (p<0,05). Bireylerin Ramazan ayının 1. haftasındaki serum FGF21 seviyeleri (531,3±377,87pg/ml) Ramazan ayı öncesine (297,5±229,45pg/ml) göre artmış (p=0,014), Ramazan ayından sonraki serum FGF21 seviyeleri (135,9±111,84pg/ml) ise Ramazan ayının 3.haftasına (347,5±289,17pg/ml) göre azalmıştır (p=0,007). Bireylerin Ramazan ayının 1. haftasındaki diyetle günlük enerji, protein, karbonhidrat, lif, B1 vitamini, folik asit, potasyum, magnezyum, fosfor, demir ve çinko alımları Ramazan ayı öncesindeki alımlarına göre azalmıştır (p<0,05). Ramazan ayı sırasındaki serum FGF21 seviyeleri ile yağsız vücut kütlesi, toplam vücut suyu, diyetle alınan protein, B2 vitamini ve fosfor miktarı arasında pozitif ilişki bulunmuştur (p<0,05). Açlık ile serum FGF21 seviyesi artış gösterse de Ramazan orucu gibi uzun süren açlık döneminde FGF21 seviyeleri tekrar başlangıç seviyesine düşebildiğinden bu dönemdeki sonuçları dikkatli değerlendirilmelidir.
Adjuvan kemoterapi uygulanan meme kanserli hastalarda gevşeme egzersizlerinin semptom şiddetine etkisi
Kurt, B., Adjuvan Kemoterapi Uygulanan Meme Kanserli Hastalarda Gevşeme Egzersizlerinin Semptom Şiddetine Etkisi, Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü İç Hastalıkları Hemşireliği Programı Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2018. Müdahale kontrol gruplu deneysel tasarımlı bu çalışmanın amacı, adjuvan kemoterapi uygulanan meme kanserli hastalarda, gevşeme egzersizinin kemoterapi semptomlarının şiddetine etkisini değerlendirmektir. Araştırma, Haziran-Kasım 2017 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Onkoloji Hastanesi Gündüz Tedavi Ünitesinde yürütülmüştür. Araştırma örneklemini, 4 kür sürecek şekilde ayaktan kemoterapi alması planlanan, yaşa ve vücut yüzey alanına göre tabakalandırılmış 25 müdahale ve 24 kontrol olmak üzere toplam 49 meme kanserli hasta oluşturmuştur. Araştırmada müdahale grubundaki hastalar tedavi alamaya geldiklerinde hastanede araştırmacı ile birlikte ve evlerinde kendileri, araştırmacının öğrettiği şekilde kendilerine verilen Mp3 çalar ve broşür eşliğinde gevşeme egzersizi yapmıştır. Kontrol grubundaki hastalara ise rutin tedavi dışında herhangi bir işlem uygulanmamıştır. Araştırmada veriler, ''Hasta Bilgi Formu'', ''Egzersiz Kayıt Formu'', ''Gevşeme Egzersizleri Değerlendirme Formu'' ve ''Edmonton Semptom Tanılama Ölçeği'' ile toplanmıştır. Egzersizin etkisi, ölçüm aracı ile her kemoterapi kürünün öncesi ve kürün bitiminin 11. gününde olmak üzere 4 kür süresince 8 farklı zamanda ölçülmüştür. Gevşeme egzersizi sonrasında, çalışma grubundaki hastalarda yapılan ölçümler ve gruplar arası karşılaştırmalarda; ağrı, yorgunluk, bulantı, üzüntü, endişe, uykusuzluk, iştahsızlık, kendini kötü hissetme durumu, nefes darlığı, cilt ve tırnaklarda değişiklik durumu ve ağızda yara semptomlarının şiddeti, kontrol grubundaki hastalara göre anlamlı düzeyde daha düşük olduğu ve tüm semptomların şiddetinin kontrol grubunda anlamlı şekilde arttığı görülmüştür (p<0,05). Çalışma sonucunda gevşeme egzersizlerinin kemoterapi semptomlarını azaltmada etkisi vardır hipotemiz kabul görmüştür. Bu sonuca göre, adjuvan kemoterapi alan meme kanserli hastalarda kemoterapi semptomlarının şiddetinin azaltılmasında gevşeme egzersizlerinin kullanımı önerilmiştir. Anahtar Kelimeler: Adjuvan kemoterapi, gevşeme egzersizleri, meme kanseri, semptom, semptom şiddeti
Servis sorumlu hemşirelerinin çatışma yönetim tarzları ve duygusal zeka düzeylerinin incelenmesi
Bu tanımlayıcı ilişkisel çalışmanın amacı, servis sorumlu hemşirelerinin birlikte çalıştıkları hemşirelerle çatışma durumlarını, çatışma yönetim tarzlarını ve duygusal zeka düzeylerini incelemektir. Araştırma Ankara ilinde üç Kamu Hastaneler Birliği ve iki üniversite hastanesinde gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın çalışma grubunu 197 servis sorumlu hemşiresi oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında Tanıtıcı Bilgiler Formu, Rahim Örgütsel Çatışma Envanteri (ROCI-II) ve Gözden Geçirilmiş Schutte Duygusal Zeka Ölçeği (MSEIS) kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde, tanımlayıcı istatistikler, tek yönlü varyans analizi, korelasyon ve regresyon analizlerinden yararlanılmıştır. Servis sorumlu hemşirelerinin %61,4'ünün birlikte çalıştığı hemşirelerle çatışma yaşadıkları ve bu çatışmaların en fazla örgütsel nedenlerle (%61,5) ortaya çıktığı saptanmıştır. Servis sorumlu hemşirelerinin en fazla "işbirliği" (4,17±0,37), en az "kaçınma" (2,64±0,56) çatışma yönetim tarzını kullandıkları saptanmıştır. Servis sorumlu hemşirelerinin toplam duygusal zeka puan ortalaması 88,46±7,74 (min: 22 puan, max: 110 puan) olarak bulunmuştur. Yaş, öğrenim düzeyi, meslekte çalışma süresi, hastanede çalışma süresi, servis sorumlu hemşiresi olarak çalışma süresi, çalışmakta olduğu birim ve bu birimdeki çalışma süresine göre çatışma yönetim tarzı puan ortalamalarının istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermediği bulunmuştur (p>0,05). Ayrıca yaş, öğrenim düzeyi, meslekte çalışma süresi, hastanede çalışma süresi, servis sorumlu hemşiresi olarak çalışma süresi, çalışmakta olduğu birimde servis sorumlu hemşire olarak çalışma süresi, birlikte çalıştığı hemşirelerle çatışma yaşama durumu ve sıklığına göre duygusal zeka puan ortalamalarının istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermediği bulunmuştur (p>0,05). Araştırma sonuçlarına göre, servis sorumlu hemşirelerinin çatışma yönetimi tarzlarında duygusal zekanın belirleyici etkisinin olduğu, ancak bu etkinin oldukça düşük olduğu saptanmıştır. Sağlık örgütlerinde yönetici pozisyonunda görevlendirilecek hemşirelerin, görevlendirilmeden önce çatışma yönetimi ve duygusal zeka becerilerinin değerlendirilmesi önerilmiştir.