İnönü University
Anabilim Dalı

Farmasötik Toksikoloji Anabilim Dalı

İnönü University

146

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
DoktoraAçık ErişimTR

Alzheimer hastalığında amiloid plak oluşumunda yer alan proteinler

Alzheimer hastalığı hafıza kaybı, bilişsel fonksiyon bozukluğu, günlük aktiviteleri gerçekleştirmede zorluk ve ileri safhalarda temel yaşam fonksiyonlarının kaybına kadar giden progresif ve zorlu nörodejeneratif bir hastalıktır. Hastalığın altında yatan patofizyolojik mekanizmalar nedeniyle ancak semptomlar başladıktan sonra teşhis edilebilen bir hastalık olması, teşhis yöntemlerinin hasta uyuncu açısından pratik olmaması (PET scan, diğer görüntüleme yöntemleri), erken teşhis yöntemlerine ait bir protokol olmayışı ve ülkelerin ekonomisine büyük bir yük bindirmesi açısından da hem hastalar, hem bakım sağlayıcılar, hem de sağlık hizmeti sunan sosyal devletler zorluk yaşamaktadır. Hastalığın patolojisini tamamen geriye döndürüp hastayı iyileştiren bir tedavi seçeneği henüz yoktur. Uzun yıllardır klinikte semptomatik tedaviler uygulanmakta (galantamin, rivastigmin, donepezil, memantin ve donepezil/menatinden oluşan kombinasyon tedavisi), bu semptomatik tedaviler sadece sendromlar üzerinde hafifletici etki göstermektedir. FDA tarafından yakın zamanlarda onaylanan iki molekül de (aducanumab ve lecanemab) hastalığın erken safhalarında kullanılması şartıyla hastalığın seyrini hafifletebilmektedir. Hastalığın temelinde yatan en önemli iki mekanizma amiloid beta kaskatı ve tau patolojisidir. Bu iki protein de agrege olma ve yanlış katlanma potansiyelleri yüksek olan peptit sayılarına ve izoformlara sahiptir. Amiloid beta beyin dokusunda yer alan sinir hücreleri etrafındaki boşluklarda senil plaklar, fosforilasyona uğramış olan tau da sinir hücresi içerisinde nörofibriler yumaklar oluşturmaktadır. Senil plaklar amiloid beta-42'den, nörofibriler yumaklar ise fosforile taudan oluşmaktadır. Bu proteinlerin plazmadan hareketle teşhis edilebilemesi için henüz sağlık otoriteleri tarafından onaylanmış bir tanı yöntemi mevcut değildir. Tezimizin amacı, Alzheimer hastalığında plazmada arttığı düşünülen proteinlerin kontrol ve hasta grubu arasında anlamlı bir fark oluşturup oluşturmadığını ELISA yöntemiyle tespit etmektir. 37 kontrol 24 Alzheimer hastası ile yapılan çalışmamızda Aβ40, Aβ42, BACE-1, t-Tau ve p-Tau konsantrasyonları ölçülmüştür. Ayrıca gönüllülerden ve hastaların vasilerinden alınan onam formları ile birlikte demografik veriler değerlendirilmiştir. Yapılan değerlendirmenin sonucunda, artan eğitim düzeyi ile birlikte Alzheimer riskinin de artmış olduğu; artmış çay tüketiminin Alzheimer riskini azalttığı yönünde bulgular elde edilmiştir. ELISA yöntemi ile plazmada teşhis edilen Aβ40, Aβ42, BACE-1, t-Tau ve p-Tau konsantrasyonlarının ise hasta grubunda genel olarak kontrol grubuna göre artış gösterdiği fakat bu artışın istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı bulunmuştur. Literatür tarandığında dünya genelinde yapılan geniş çaplı çalışmalardan da plazmadan hareketle teşhisin önemi anlaşılmakta; ELISA yöntemiyle plazmada Aβ40, Aβ42, BACE-1, t-Tau ve p-Tau proteinlerinin ölçümü ise ülkemizde ilk defa yapılmaktadır. Daha fazla katılımcı ile yapılacak olan çalışmaların, plazmadan hareketle teşhis yönteminin geliştirilmesine katkıda bulunacağı öngörülmektedir.

AmiloidPlazma
Nejla Yıldırım
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Otomotiv sanayisi çalışanlarında olası genotoksik hasarın değerlendirilmesi

Otomotiv üretim sektöründe dünya çapında ve ülkemizde oldukça fazla insan istihdam edilemektedir. Otomotiv üretimi, kaynak dumanı, boya, tiner, ağaç tozu ve talaşa maruz kalmanın farklı düzeylerde olduğu birçok adımdan oluşur. Otomotiv boya endüstrisi, özellikle benzen türevi uçucu organik bileşikler, alifatik izosiyanatlar ve ağır metaller gibi işçi sağlığı ve çevre üzerinde olumsuz etkisi olabilecek tehlikeli kimyasallar kullanır. Bu maruziyetlerden kaynaklı meslek hastalıkları gelişebilmektedir. Otomotiv boya işçilerin genotoksisite, oksidatif stres, ve immun parametrelerini değerlendiren çok sınırlı sayıda çalışma vardır. Bu çalışmada Ankara ilinde otomotiv boyama alanında çalışan işçilerde çoklu kimyasal madde maruziyetinin DNA hasarı üzerine etkileri, oksidatif stresle ve bazı immün yanıtlarla olan ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. DNA hasarı lenfositlerde tek hücre jel elektroforez tekniği ile değerlendirilmiştir. Oksidatif stres göstergelerinden; süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GPx) ve glutatyon redüktaz (GRx) enzimleri ile glutatyon (GSH) ve malondialdehit (MDA) ve düzeyleri, 8-okso-7,8-dihidro-2'-deoksiguanozin (8-OHdG) düzeyleri ve ayrıca mesleki maruziyetin önemli inflamatuar yanıtlarından TNF-alfa, Clara hücre protein (CC16), interlökin-1 beta, IL-17, IL-23 ve IL-27 düzeyleri spektrofotometrik olarak ölçülmüştür. DNA hasarı işçilerde (n= 110) kontrol grubuna (n=60) göre anlamlı derecede yükselmiştir. Kontrol grubuna kıyasla işçilerde GPx, GR ve GSH düzeyleri anlamlı olarak düşük, MDA ve 8-OHdG düzeyleri ise anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Sonuçlar, otomotiv endüstrisi boya çalışanları için immünotoksik ve genotoksik risk olasılığını göstermektedir. Sonuçların daha kapsamlı çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir.

Genotoksisite
Sultan Pınar Çetintepe
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Son dönem böbrek yetmezliği hastalarında olası genotoksik hasarın değerlendirilmesi

Kronik böbrek hastalığı, fonksiyonel nefronların kalıcı kaybıyla karakterize, yaygın, ilerleyici bir hastalıktır. Son dönem böbrek yetmezliğinin (SDBY) geri dönüşü olmayan bir hastalık olduğu bilinmektedir. Düzenli diyalize başlamanın genel olarak oksidatif stresi artırıp artırmadığı konusunda bazı tartışmalar vardır. Artan oksidatif stres diyaliz hastalarında mortaliteyi artırır. SDBY'de kronik hastalık seyrinde inflamasyonda artış, oksidatif stres ve buna eşlik eden DNA hasarının gelişmesi beklenmektedir. Ağır metaller de dâhil olmak üzere pek çok faktör hasarı daha da şiddetlendirebilir. SDBY hastalarında bu faktörler arasındaki ilişkinin ortaya konulması da önemlidir. Oksidatif strese bağlı genotoksik olayların SDBY hastalarını nasıl etkilediğini bir arada gösteren çalışmalar dünyada oldukça sınırlı sayıda olup ülkemizde de bulunmamaktadır. Bu çalışma kapsamında hemodiyaliz tedavisi gören ve görmeyen SDBY hastalarında genotoksik hasar Comet yöntemi ve 8-hidroksi-2 deoksiguanosin (8-OHdG) ölçümü ile değerlendirildi. Genotoksik değişiklikler arasındaki ilişki, biyokimyasal değişiklikler, kandaki ağır metal seviyeleri (alüminyum, arsenik, kadmiyum, kurşun ve cıva), süperoksit dismutaz, katalaz, glutatyon peroksidaz, malondialdehit (MDA) seviyeleri gibi oksidatif biyobelirteçler ölçülerek değerlendirildi. Genotoksisite, oksidatif stres ve ağır metal düzeyleri tüm hastalarda anlamlı derecede arttı. Diyalize giren hastalarda, diyalize girmeyenlere göre DNA hasarı, 8-OHdG ve MDA anlamlı derecede arttı, glutatyon ise anlamlı derecede azaldı. Hastalık süresi, artan Al düzeyleri ile güçlü pozitif korelasyona sahipken, artan DNA hasarı ve kadmiyum seviyeleri ile orta derecede pozitif korelasyona sahipti. Sonuç olarak, ileri çalışmalar gerekli olmakla birlikte SDBY hastalarında oksidatif strese bağlı DNA hasarının ve ağır metal yükünü azaltılması yönünde yaklaşımlar önerilmektedir.

Yücel Yüzbaşıoğlu
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Pitavastatinin sisplatin ile birlikte antikanserojen etkilerinin insan serviks kanser hücrelerinde araştırılması

Serviks kanseri, günümüzde dünya genelinde kadınlarda en yaygın görülen malign tümörlerden biridir. Pitavastatin, hiperkolesterolemi tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir 3-hidroksi-3-metilglutaril-CoA (HMG-CoA) redüktaz inhibitörüdür ve son yıllarda antikanser etkisi üzerinde durulmaktadır. Bu çalışmada, pitavastatinin serviks kanseri hücreleri (HeLa) üzerindeki olası antikanser etkilerinin in vitro koşullarda belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu nedenle, akım sitometrisinde hücre apoptozu ve hücre döngüsü analizleri yapılmıştır. Genotoksik etkiler standart Comet deneyi ve formamidopirimidin glikozilaz (fpg) ile modifiye edilmiş Comet deneyi ile değerlendirilmiştir. HeLa hücrelerinde hücre içi reaktif oksijen bileşikleri (ROB) seviyeleri ölçülmüştür. Ayrıca, apoptoz ile ilgili proteinlerin etkileri kaspaz 3/8/9 test kiti ve Western blot ile değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgulara göre, hücre döngüsü analizinde, subG1 oranında bir artışın olduğu ve HeLa hücrelerinde apoptozun indüklendiği gözlenmiştir. Yüksek konsantrasyonlarda pitavastatinin ROB oluşumuna neden olduğu görülmüştür. DNA hasarı, kontrole kıyasla 20 µM konsantrasyonun üzerinde önemli ölçüde artmıştır. Pitavastatinin HeLa hücrelerinde kaspaz-9 ve -3 ekspresyonunu ve bölünmüş poli adenozin difosfat riboz polimerazı (PARP) artırdığı gözlenmiştir. Sonuç olarak, pitavastatinin sisplatin ile kombine etkisinin tek başına etkisinden daha güçlü olduğu ve pitavastatinin servikal kanser tedavisi araştırmalarında kullanılmak üzere potansiyel bir aday olabileceği gösterilmiştir.

Aysun Ökçesiz Hacıseyitoğlu
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Sıçanlarda subakut alkol kullanımına bağlı gelişen karaciğer fibrozisinde idebenon ve koenzim Q10'un etkisinin NLRP3 inflamazom aktivitesi üzerinden incelenmesi

Ciddi bir sağlık sorunu olan karaciğer fibrozisinin temel nedenlerinden biri aşırı miktarda kronik alkol tüketimidir. Koşullara bağlı olarak geri döndürülebilir bir süreç olan karaciğer fibrozisin ilerlemesini yavaşlatabilen, durdurabilen veya tersine çevirebilen anti-fibrotik tedaviler oldukça önemlidir. Kronik etanol tüketimi, aşırı NLRP3 inflamazom aktivasyonu yoluyla karaciğer hasarını tetikler. Koenzim Q10 (CoQ10) ve onun sentetik analoğu olan idebenonun (İDE) güçlü antioksidan aktiviteye sahip oldukları bilinmektedir; ancak, CoQ10 ve İDE'nin etanole bağlı karaciğer fibrozisinde NLRP3 inflamazom yolağı üzerindeki hepatoprotektif etkileri araştırılmamıştır. Bu doktora tez çalışması kapsamında, CoQ10 ve İDE'un etanolün neden olduğu karaciğer fibrozisine karşı koruyucu etkilerinin sıçanlarda NLRP3 inflamazom yolağı üzerinden araştırılması amaçlanmıştır. 30 gün boyunca kademeli olarak artan dozlarda (2-6 g/kg/gün) oral etanol uygulanarak Wistar sıçanlarda karaciğer fibrozisi oluşturulmuştur. Fibroz oluşturulan sıçanlarda CoQ10'un (10 ve 20 mg/kg) ve İDE'un (50 ve 100 mg/kg) etkileri hepatotoksisite serum belirteçleri (ALT, AST, GGT, ALP ve TBIL) ve doku oksidatif stres belirteçleri olan süperoksit dismutaz aktivitesi (SOD) ve glutatyon (GSH), malondialdehit (MDA) düzeyleri değerlendirilmiştir. Karaciğer dokusunda fibrozisi histopatolojik olarak değerlendirmek için Masson'un trikrom boyaması kullanılmıştır. Moleküler analiz için TGF-β, NF-κB, IL-1β, IL-18, NLRP3 ve kaspaz-1'in mRNA ekspresyonları RT-PCR yöntemiyle ölçülmüştür. Elde edilen bulgular, etanol maruziyetinin hepatotoksisiteye yol açarak NLRP3/kaspaz-1/IL-1β yolağını aktive ettiğini göstermiştir. CoQ10 ve İDE'nin ise değerlendirilen tüm parametrelerde doz bağımlı bir iyileşmeye neden olduğunu ancak CoQ10'un daha etkili olduğunu göstermiştir. Sonuçlar, CoQ10 ve İDE'nin, NLRP3 aktivasyonunun inhibisyonu yoluyla etanolün neden olduğu karaciğer fibrozisini önlediği yönünde yorumlanmıştır.

Fatma Betül İspir
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Doğal ve sentetik endokrin bozucu kimyasal maddelerin 3t3-l1 hücrelerinde adipojenezle ilgili proteinler üzerindeki toksik etkilerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi

Bilinmiş, İ. Doğal ve Sentetik Endokrin Bozucu Kimyasal Maddelerin 3T3-L1 Hücrelerinde Adipojenezle İlgili Proteinler Üzerindeki Toksik Etkilerinin Karşılaştırmalı Olarak Değerlendirilmesi, Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Farmasötik Toksikoloji Programı, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2024. Obezite son yıllarda dünyada hızla artan ve yaşam kalitesini önemli ölçüde düşüren ciddi bir sağlık sorunudur. Endokrin bozucu kimyasallar (EBK'ler), çevrede yaygın olarak bulunan maddelerdir ve insanlar bu kimyasallara farklı yollardan maruz kalmaktadır. Bisfenoller bu bileşikler arasında en dikkat çeken EBK'lerdir. Bisfenol A (BPA) özellikle polikarbonat plastiklerde bulunan ve maruziyeti obezite dahil bir çok patolojik durumla ilişkilendirilen bir bisfenol türevidir. Bisfenol F (BPF) BPA'nın alternatifleri arasında dikkat çeken analoglardandır. Bazı doğal bileşiklerin de endokrin bozucu özelliği olduğundan şüphelenilmektedir. Fitoöstrojenler, üzerinde en çok araştırma yapılan doğal endokrin bozuculardır. Ancak, son yıllarda resveratrol (RV), rosmarinik asit (RA) ve epigallokateşin gallat (EGCG) gibi bazı bitkisel kökenli bileşiklerin de endokrin bozucu etkilerinden şüphelenilmektedir. Bu tez çalışması kapsamında, doğal (RV, RA and EGCG) ve sentetik EBK (BPA,BPF)'lerin diferensiye edilmiş ve adipozite dönüştürülmüş 3T3-L1 fibroblastlarındaki etkileri aromataz, yağ asidi bağlayıcı protein (FABP4), peroksisom proliferatör aktive reseptör alfa (PPAR), peroksisom proliferatör aktive reseptör gama (PPAR) ve CCAAT/arttırıcı bağlayıcı protein beta (C/EBPβ) düzeyleri ölçülerek belirlenmiştir. Elde edilen sonuçlara göre, sitotoksik olmayan konsantrasyonlarda uygulanan EGCG, BPA ve BPF'nin aromataz, FABP4, PPAR ve C/EBPβ düzeylerinde anlamlı derecede artışlara neden olduğu; EGCG ve BPF'nin PPAR düzeylerini anlamlı derecede arttırdığı görülmüştür. RV ve RA'nın ölçülen parametreleri anlamlı bir şekilde değiştirmediği belirlenmiştir. Sonuçta, BPA, BPF ve ECGC'nin obezojenik etkilere yol açabileceği; RV ve RA'nın ise adipogenezde rolleri olan proteinlerle etkileşime girmediği öne sürülebilir. Anahtar Kelimeler: Endokrin bozucu kimyasallar, Bisfenol A, Bisfenol F, Rosmarinik asit, Resveratrol, Epigallokateşin gallat

İzem Bilinmiş
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Melazma tedavisinde yeni yaklaşımlar ve olası toksik etkilerinin In Vitro olarak değerlendirilmesi

Melazma, melanin pigmentini üreten melanositlerin sayısının ve aktivitesinin artmasına bağlı olarak özellikle de yüz gibi vücudun güneş ışınlarına daha fazla maruz kaldığı bölgelerdeki epidermis tabakasında ve/veya dermis tabakasında kahverengi veya gri-kahverengi melanin pigmentinin birikimiyle sonuçlanan, kronik, edinilmiş bir hastalıktır. Melazmanın etiyolojisinde genetik yatkınlık, UV ışınlarına maruziyet, oral kontraseptifler, gebelik, tiroit fonksiyon bozuklukları, kozmetikler, fotoduyarlılığa neden olan ilaçlar gibi çok sayıda faktör rol oynamakla birlikte kesin nedeni bilinmemektedir. Melazma tedavisi etiyolojisinin çok faktörlü olması nedeniyle zor ve karmaşıktır. Topikal olarak uygulanan tedavi seçenekleri geçici olarak iyileşmeyi sağlayabilir; ancak, hastalık çoğunlukla nüks eder. Tedavide sıklıkla tercih edilen hidrokinonun ciddi yan etkilerinin olabileceği bilindiğinden son yıllarda toksisitesi düşük, etkinliği yüksek ilaçların melazma tedavisinde kullanılması için araştırmalar yapılmaktadır. Farklı hastalıkların tedavilerinde kullanılan metformin ve askorbik asidin "ilaç yeniden konumlandırması" ile farklı alanlarda da kullanılabileceği yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. Yeni tedavi seçenekleri arasında olabileceği düşünülen metforminin, siklik adenozin monofosfat (cAMP) üzerinden melanin sentezinde rol oynayan genlerin ekspresyonunu inhibe edebileceği, bu sayede de melanositlerdeki melanin miktarının azalmasını sağlayabileceği düşünülmektedir. Askorbik asidin tirozinaz enziminin yapısındaki bakır iyonu ile etkileşerek tirozinaz aktivitesini inhibe ettiği bildirilmiştir. Bu tez kapsamında MNT-1 insan melanoma hücre hattında askorbik asit, metformin ve askorbik asit+metformin kombinasyonunun melanin oluşumu, cAMP oluşumu, L-3,4-dihidroksifenilalanin (L-DOPA) düzeyleri, tirozinaz gen ekspresyonu ve düzeyleri, sitotoksisite ve oksidatif stres üzerine etkileri değerlendirilmiştir. Sitotoksik olmayan konsantrasyonlarda uygulanan askorbik asidin ölçülen parametreleri anlamlı bir şekilde değiştirmediği belirlenmiştir. Metforminin ise, hücre içi reaktif oksijen türevleri (reactive oxygen species, ROS) düzeylerini ve tirozinaz düzeylerini anlamlı derecede arttırdığı görülmüştür. Kombine uygulama ile ise, hücre içi ROS düzeyleri ve tirozinaz düzeyleri anlamlı derecede yükselmiştir. Özellikle tirozinaz düzeyleri ve gen ekspresyonu dikkate alındığında, kombine uygulamanın melazma tedavisinde yararlı olamayacağı; askorbik asidin veya metforminin tek tek uygulamalarının ise sınırlı fayda sağlayabileceği söylenebilir. Ancak, bu konuda yapılacak kapsamlı in vivo çalışmalara gereksinim vardır.

Askorbik asitMelanosisMetformin+6
Hülya Tezel
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimEN

Investigation of possible protective effects of certain xenobiotics on aluminum toxicity in SH-SY5Y cell line

Aluminum, a neurotoxic metal, is widely present in our daily lives, exposing us extensively. Aluminum exposure is a potential Alzheimer's risk factor, with no cure yet. Researchers are actively seeking new treatments or repurposing existing drugs to fight this challenging condition. This thesis explores metformin, naltrexone, and dihydrolipoic acid's neuroprotective potential on an Alzheimer's disease model (differentiated SH-SY5Y cells exposed to chronic aluminum). It delves into their impact on GSK-3β and Wnt signaling pathways. Results reveal that chronic aluminum exposure triggers oxidative stress, elevates tau protein levels, increases GSK-3β activity, and diminishes Wnt signaling pathway activity. Encouragingly, the studied xenobiotics promise to mitigate these detrimental effects. They effectively reduce tau protein levels, modulate GSK-3β and Akt activity, and restore Wnt signaling pathway functionality. Additionally, these compounds significantly alleviate oxidative stress, highlighting their potential as neuroprotective agents against chronic aluminum exposure in AD. In conclusion, further clinical investigations are essential to establish optimal dosages and treatment strategies. Dihydrolipoic acid may be a dietary supplement, potentially slowing AD progression when added to patient diets. Lower-dose naltrexone shows promise in mitigating neuroinflammation in Alzheimer's, warranting exploration as a novel therapy. Considering Alzheimer's as a metabolic disorder akin to diabetes, metformin emerges as a potential treatment. These findings highlight the need for urgent clinical trials and translational research, offering the potential to reshape AD treatment and provide renewed hope for patients and families.

Alzheimer diseaseAluminumDihydrolipoic acid+6
Sonıa Sanajou
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Metal geri dönüşüm sektörü çalışanlarında kurşun maruziyetinin neopterin düzeylerine etkisi

Kurşun, maruziyeti sonrasında insan vücudunda farklı kompartmanlarda analiz edilebilir konsantrasyonlarda bulunabilen ve yaşamı tehdit eden ağır metallerden biridir. Endüstride akü, metal ve madencilik gibi birçok alanda yaygın olarak kullanımı söz konusudur. Kurşun başta olmak üzere toksik metallere mesleki maruziyetin söz konusu olabileceği önemli iş kollarından biri "Geri Dönüşüm Sekötürü"dür. Neopterin, doku reddi, insan immün yetmezlik virüsü, çoklu organ yetmezliği, sepsis, kanser gibi çeşitli sağlık sorunlarında erken biyogösterge olarak kullanılabilen bir pteridin türevidir. Hücresel immün aktivasyon ile neopterin salımının yanı sıra kinürenin yolağında hız kısıtlayıcı basamakta rol alan indolamin 2,3-dioksijenaz (IDO) enzimi de indüklenir. Bu tez çalışmasında, geri dönüşüm sektöründe çalışan katılımcılarda kan kurşun düzeyleri ile idrar neopterin, biyopterin, mangan, kadmiyum ve serum neopterin, kinürenin ve triptofan konsantrasyonları arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Katılımcıların kan kurşun düzeylerinin artması ile idrar neopterin, kurşun, mangan ve kadmiyum düzeylerinin anlamlı olarak değiştiği bulunmuştur (tümü; p<0,05). Bu tez kapsamında elde edilen sonuçlar ile geri dönüşüm sektöründe kurşun başta olmak üzere ağır metal maruziyetinin pteridin ve kinürenin yolağını etkilediği belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Kurşun, Neopterin, Geri Dönüşüm Sektörü, Metal Toksisitesi

KurşunNeopterineToksisite+2
Sara Muhammetli
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Alzheimer hastalığının in vitro modellerinde herpes simpleks proteinlerinin kompleman sistem, sitokinler ve epigenetik değişiklikler üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi

Alzheimer hastalığı (AH), bilişsel işlevlerde düşüş ve demansla karakterize bir hastalıktır. Vakaların çoğu sporadiktir. Ancak, bir kısmı ise genetik veya epigenetik kökenli gelişebilir. Ayrıca, beyinde de eksprese edilen kompleman proteinlerin veya sitokinlerin düzensizliğinin de AH gelişiminde bir faktör olabileceği ifade edilmiştir. Diğer taraftan, Herpes simpleks 1 (HSV-1) gibi patojenlerin de AH gelişimine katkıda bulunabileceğine dair veriler bulunmaktadır. Bu tez kapsamında, bir nöroblastoma hücre hattı olan SH-SY5Y hücre hattında 2 farklı AH modeli oluşturularak HSV-1 glikoprotein B'nin (HSV-gB) etkisinin hücrelerdeki kompleman proteinleri, sitokinlerin düzeyleri ve epigenetik değişikliklerin değerlendirilmesiyle belirlenmesi amaçlanmıştır. Sitotoksisite deneylerinden elde edilen sonuçlara göre HSV-gB için inhibitör konsantrasyon 20 (IC20) dozu 190,5 pg/ml olarak bulunmuştur. Çalışma grupları (n=3): 1. kontrol; 2. HSV grubu; 3. retinoik asit (RA) ve beyin türevi nörotrofik faktör (BDNF) ile oluşturulan Alzheimer modeli (AD), 4. RA ve BDNF ile oluşturulan Alzheimer modeli + HSV-gB (ADH), 5. amiloid beta 1-42 peptid ile oluşturulan Alzheimer modeli (Aβ) ve 6. amiloid beta 1-42 peptidi ile oluşturulan Alzheimer modeli + HSV-gB (AβH) olarak tasarlanmıştır. Tüm gruplarda spesifik AH belirteçleri (hiperfosforile Tau proteinleri, Aβ 1-42 peptidi ve amiloid öncü proteini) ölçülmüştür. HSV-gB uygulamasının AD modellerine benzer şekilde Aβ ve hiperfosforile Tau düzeylerini arttırdığı bulunmuştur. Tüm gruplarda kompleman proteinleri ve sitokinlerin düzeyleri karşılaştırmalı olarak belirlenmiştir. Ek olarak çalışma gruplarında epigenetik parametreler (DNA metilasyonu, histon modifikasyonları ve histon deasetilaz düzeyleri) değerlendirilmiştir. Elde edilen sonuçların değerlendirilmesi sonucunda bağışıklık sistemi ve kronik inflamasyonun hastalığın gelişiminde çok önemli rollere sahip olabileceği ve HSV-1 enfeksiyonunun da AH'nin altında yatan bir faktör olabileceği gösterilmiştir. Aynı zamanda, epigenetik düzensizliklerin AH gelişiminde etkili olabileceği ve HSV-1 enfeksiyonunun da bu mekanizma ile hastalığın patogenezine katkıda bulunabileceği belirlenmiştir.

Alzheimer hastalığı
Anıl Yirün
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Eroinin glutatyon metabolizması üzerindeki etkisinin metabolomik düzeyde araştırılması

Eroinin Glutatyon Metabolizması Üzerindeki Etkisinin Metabolomik Düzeyde Araştırılması. Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Farmasötik Toksikoloji Programı Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2023. Eroin, sentetik bir opioid türevleri arasında yer alan ve bağımlılık yapma potansiyeli oldukça yüksek olan bir maddedir. Eroin kullanımına bağlı olarak ciddi toksik etkiler ortaya çıkabilmektedir. Bu etkilerin ortaya çıkmasında farklı pek çok mekanizma etkili olmakla birlikte, ana toksik etki mekanizması içinde oksidatif stres oluşumu ve glutatyon (GSH) tüketimi de yer almakta, kullanıcılarda ciddi oksidatif hasar meydana getirmektedir. Bu tez çalışmasında SH-SY5Y nöroblastoma hücre hattında eroinin glutatyon metabolizması üzerindeki etkilerinin hem hedefli hem de hedefsiz metabolomik analizlerle araştırılması, in siliko modelleme yöntemleri ile GSH yolağındaki enzimlerle eroinin ilişkisinin ortaya konması, N-asetilsistein (NAC) ile N asetilsistein amidin (NACA) bu toksisite üzerindeki olası etkilerinin ortaya konarak bağımlılardaki genel sağlık durumlarına katkı sunacak bir ön çalışma yapılması amaçlanmıştır. Elde edilen bulgular, eroine bağlı oluşan sitotoksik cevabın NAC ve NACA uygulaması ile önlendiği, ayrıca GSH düzeylerinde eroin uygulaması ile görülen azalmanın da GSH öncü maddeleri ile engellendiği belirlenmiştir. Ancak NAC ve NACA kıyaslandığında koruyuculukları açısından aralarında analamlı bir fark görülmemiştir. Ayrıca yapılan in siliko moleküler modelleme çalışmalarında GSH yolağındaki önemli enzimlerden biri olan glutatyon transferaz ile eroinin en önemli metaboliti olan morfin arasında anlamlı bir bağlanma belirlenmiştir. Metabolomik çalışmaları da hem glutatyon hem de sistein metabolizma yolaklarının eroin uygulaması ile değiştiğini ve eroin toksisitesinde bu hedeflerin önemli olduğunu göstermiştir. Yapılan literatür taramasında eroin toksisitesine karşı N-asetilsistein ile N-asetilsistein amidin karşılaştırmalı etkisinin metabolomik düzeyde incelendiği bir çalışmaya rastlanmamış olup, ileride klinikte de eroin bağımlıları üzerinde uygulanabilecek bir alternatif yaklaşımın geliştirilmesine katkıda bulunulması planlanmaktadır. Dolayısıyla, planlanan çalışma ile elde edilecek veriler, söz konusu bilimsel boşluğun dolmasına katkıda bulunacaktır.

EroinGlütatyonMetabolomikler
Şilan Çatak
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kurşun maruziyetinin ve şelasyon tedavisinin toksisiteyi etkileyen bazı parametreler üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Kurşun (Pb), ülkemiz ve dünya endüstrisinde yaygın olarak kullanılan ve önemli toksik etkileri bulunan bir ağır metaldir. Pb maruziyetinde kullanılan önemli şelasyon ajanlarından birisi sodyum kalsiyum EDTA'dır. Bu tez çalışmasında, Pb toksisitesini gösteren bazı parametreler ve esansiyel element düzeyleri üzerine uygulanan şelasyon tedavisinin etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Pb maruziyeti olan 42 işçiden şelasyon tedavisi öncesinde ve sonrasında kan ve idrar numuneleri toplanmıştır. Esansiyel elementler, oksidatif stres parametreleri (malondialdehit (MDA), protein karbonil (CO), 8-hidroksi-deoksi-guanozin (8-OHdG)) düzeyleri, antioksidan enzimlerin (süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT) ve glutatyon peroksidaz (GPx)) aktiviteleri, glutatyon (GSH) düzeyleri, ALAD enzimi aktivitesi ve polimorfizmi çalışılmıştır. Pb'ye bağlı indüklenmesi olası apoptozun şelasyon tedavisi ile değişimi de kaspaz-8 düzeyleri ölçülerek değerlendirilmiştir. Pb'ye maruz kalan işçilerde uygulanan şelasyon tedavisinin kalsiyum, bakır, mangan ve selenyum düzeylerinde anlamlı azalmaya neden olduğu belirlenmiştir. Ayrıca, artan oksidatif stres parametrelerinin ve kaspaz-8 düzeylerinin şelasyon tedavisi sonrası genel olarak azaldığı, bununla birlikte antioksidan enzim aktivitelerinde artış, ALAD düzeylerinde de anlamlı bir yükselme olduğu belirlenmiştir. Çalışma grubunda, 36 işçide ALAD1-1, 5 işçide ALAD1-2, 1 işçide ALAD2-2 izozimi belirlenmiştir. Sonuç olarak, Pb maruziyetine bağlı olarak oluşan oksidatif hasar ve apoptozun geri çevrilmesinde şelasyon tedavisinin etkili olduğu bulunmuştur. Esansiyel element düzeylerindeki azalmaya karşı gıda takviyesi kullanılabileceği değerlendirilmiştir.

EDTAKurşunMalondialdehit+5
Aslı Dinçer
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Bisfenol A ve türevlerinin toksisitelerinin insan prostat normal hücre hattında değerlendirilmesi

Bisfenol A (BPA), iyi bilinen bir endokrin bozucudur ve plastik endüstrisinde yaygın olarak kullanılır. Son yıllarda, BPA teması ile birlikte erkek üreme sistemi üzerindeki etkilerine yönelik birçok çalışma yapılmıştır. Bu etkilerin ciddi sonuçlara yol açabileceğinin kanıtlanmasının ardından, BPA kullanımı birçok endüstriyel alanda yasaklanmış ve yerini bisfenol F (BPF) ve bisfenol S (BPS) gibi analogları almıştır. Bu tez çalışmasında, BPA ve türevleri olan BPF ve BPS'in sitotoksik etkileri, genotoksik etkileri ve oksidatif strese neden olma potansiyelleri tümörijenik olmayan prostatik hücrelerinde (RWPE-1 hücreleri) karşılaştırılıp değerlendirilmiştir. Ayrıca, bisfenol türevlerinin DNA onarım proteinleri üzerindeki etkileri değerlendirilmiştir. RWPE-1 hücreleri, 0 ila 1000 µM arasında değişen konsantrasyonlarda 24 saat boyunca BPA, BPF ve BPS ile inkübe edilmiştir. BPA, BPF ve BPS için inhibitör konsantrasyon 50 (IC50) değerleri sırasıyla 113,74 μM, 249 μM ve 380,90 μM olarak bulunmuştur. Bu sonuçlar sitotoksisite potansiyellerinin BPA> BPF> BPS olarak sıralandığını göstermiştir. Tüm bisfenol türlerine maruz kalan hücre gruplarında süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GPx) ve glutatyon redüktaz (GR) aktiviteleri ile glutatyon (GSH) ve total antioksidan seviyelerinde (TAOC) değişiklikler saptanmıştır. Lipit peroksidasyon düzeylerinde bir artış gözlenmemiştir. Standart ve modifiye Comet analizinde tüm bisfenol türevleri kontrol grupları ile karşılaştırıldığında anlamlı düzeyde DNA hasarına yol açmıştır. Bisfenoller ile inkübe edilen tüm gruplarda baz eksizyon onarımında (BER) görev alan proteinlerde, p53 protein düzeylerinde ve DNA onarım proteinlerinde (OGG1, Ape-1 ve MyH) düşüşler saptanmıştır. Elde edilen sonuçlar, BPA türevlerinin de sitotoksik ve genotoksik özelliklerinin olabileceğini düşündürmektedir. Aynı zamanda DNA onarım proteinlerinin de ekspresyonlarını değiştirmektedirler. Bu nedenle bu maddelerin, BPA'ya alternatif olarak güvenle kullanılıp kullanılamayacağını değerlendirmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç bulunmaktadır.

BisfenolBisfenol ADNA onarımı+6
Özge Köse
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

İşle ilişkili astım ve silikozis tanılı hastalarda oksidatif stres parametrelerinin ve genotoksik etkilerin değerlendirilmesi

Astım, dünyada yaklaşık 300 milyondan fazla insanı etkileyen küresel bir sağlık sorunudur. Erişkin başlangıçlı astımların yaklaşık %10-33'ü işle ilişkili astımdır. Silikozis ise çalışma hayatında silika maruz kalımı sonucu ortaya çıkan akciğerde nodüllerin oluşumu, pulmoner fibrozis ve fonksiyonel kayıplara neden olabilen bir mesleki akciğer hastalığıdır. Silikozis, özellikle gelişmekte olan ülkelerde halen en önemli halk sağlığı sorunlarından biridir. Bu çalışmada, iki meslek hastalığında ortaya çıkabilecek oksidatif stres, inflamasyon ve genotoksisite parametrelerindeki olası değişiklikleri belirlemek, bu hastalıkların erken tanısı ve hastalıkların önlenmesi süreçlerine katkı sunmak amaçlanmıştır. Ankara Mesleki ve Çevresel Hastalıklar Hastanesi'ne başvuran gönüllü 24 işle ilişkili astım (İİA), 23 silikozis tanılı hasta ile 27 maruz kalım öyküsü olup hastalığı olmayan ve 38 sağlıklı gönüllüden kan ve bukkal epitel sürüntü örnekleri alınmıştır. Serumda oksidatif stres biyogöstergeleri olan süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT) ve glutatyon peroksidaz (GPx) enzim aktiviteleri ile malondialdehit (MDA) düzeyleri, inflamasyon biyogöstergeleri olan interlökinlerden (IL) IL-17, IL-23 ve IL-27 düzeyleri ölçülmüştür. Bukkal epitel sürüntü numunelerinde mikroçekirdek (MÇ) sıklığı, serumda 8-OHdG düzeyleri hesaplanarak olası genotoksik hasar değerlendirilmiştir. Serum SOD, KAT, GPx, MDA, 8-OHdG, IL-17, IL-23 ve IL-27 düzeylerinin maruziyet, İİA, silikozis gruplarında kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek olduğu bulunmuştur. Hasta grubunun bukkal epitel hücrelerindeki MÇ sıklığı kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Bu sonuçların hem hasta grubunda hem de maruz kalımı olan grupta, yüksek olması erken dönem biyogöstergeleri olabileceğini ve erken dönemde önlemlerin alınması için yol gösterici olacağını göstermektedir.

AstımGenotoksisiteOksidatif stres+3
Özlem Kar Kurt
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
DoktoraAçık ErişimTR

Cinsiyete dayalı farklılıklar açısından metil cıva ve tiyomersalin toksisitelerinin insan nöroblastoma hücrelerinde karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi

Organik cıva bileşikleri, maruz kalma süresi ve konsantrasyona bağlı olarak motor gelişim ve bilişsel aktivitelerdeki bozulmalardan ciddi nöromotor değişikliklere önemli nörotoksik etkilere neden olmaktadır. Cinsiyet farklılığının birçok nörodejeneratif bozukluğun fizyopatolojisinde önemli değişikliklere yol açabileceği bilinmektedir. Bu tez çalışmasında, metil cıva ve etil cıvaya metabolize olduğu bilinen tiyomersalin nörotoksik etkilerinin insan nöroblastoma hücreleri (SH-SY5Y) üzerinde incelenmesi amaçlanmış ve farklı konsantrasyonlarda testosteron ve estradiolün organik cıva bileşikleri varlığında olası nörotoksisite üzerindeki etkilerinin, oksidatif stres parametreleri, nöroendokrin sistemdeki değişiklikler, oksidatif DNA ve RNA hasarının, hücre ölüm mekanizmalarının ve epigenetik değişikliklerin belirlenmesi hedeflenmiştir. Sitotoksisite deneylerinden elde edilen sonuçlara göre tiyomersal ve metil cıva için inhibitör konsantrasyon 20 (IC20) dozları sırasıyla 1,15 ve 2,93 µM olarak belirlenmiştir. 17β-estradiol ve testosteron için yüksek ve düşük konsantrasyonlar olarak sırasıyla 7,5-0,75 µM ile 1-0,1 µM kullanılmıştır. Gruplar; kontrol, metil cıva, tiyomersal, yüksek testosteron/düşük estradiol+tiyomersal, yüksek estradiol/düşük testosteron+tiyomersal, yüksek testosteron/düşük estradiol+metil cıva, yüksek estradiol/düşük testosteron+metil cıva olarak tasarlanmıştır. Nöroblastoma hücrelerinde hem tiyomersal hem de metil civanın toksik etkilerinin olduğu; tiyomersalin yüksek testosteron ortamında toksik etkilerinin arttığı; estradiol ve testosteronun tiyomersal ve metil cıva kaynaklı toksik etkiler üzerinde meydana getirdiği değişikliklerin birbirinden farklı olduğu ve genel olarak estradiolün toksisiteyi azaltıcı etki gösterdiği tespit edilmiştir. Sonuçlar organik cıva bileşiklerine karşı erkek ve dişilerde farklı nöronal yanıtlar oluşabileceğini düşündürmektedir.

CinsiyetCinsiyet farklarıCıva+6
Selinay Başak Erdemli Köse
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Serviks kanserinde timokinon ve etoposid kombinasyonunun hücre canlılığı üzerine etkileri

Serviks kanseri dünyada her iki dakikada bir kadının ölümüne neden olan ve kadınlarda meme kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanser türüdür. Başlıca tedavi seçenekleri arasında cerrahi, radyoterapi, kemoterapi yer alır. Bir topoizomeraz-II inhibitörü olan etoposid, akciğer kanseri, testis kanseri, akut miyelojenöz lösemi ve akut miyelomonositik lösemi, Hodgkin Lenfoması ve yüksek dereceli Hodgkin dışı lenfomalarda ve serviks kanserin tedavisinde etkili bir kemoterpötik ajandır. Araştırmalar, tedavi sonuçlarını iyileştirmek için yenilikçi ilaç stratejilerinin keşfine odaklanmaktadır. Alternatif ve tamamlayıcı tıpta bitkilerin kanser tedavisindeki olumlu etkileri ilgi odağı oluşturmuştur ve buna yönelik çalışmalar artmaya başlamıştır. Ülkemizde Ranunculacea (Düğünçiçeğigiller) familyasında yer alan ve "çörek otu" olarak bilinen Nigella sativa türünden izole edilen timokinonun yapılan birçok çalışmada antikanserojenik, kardiyoprotektif, antiinflamatuvar, analjezik, antioksidan, bağışıklık sistemini güçlendirici etkilerinin olduğu ileri sürülmektedir. Timokinonun serviks kanserinde etoposid ile birlikte etkinliğine dair çalışmalar yetersidir. Bu çalışmada serviks kanser hücre hattında (HeLa hücresi) timokinonla olan kombinasyonlarının etoposid sitotoksisitesine etkisinin MTT yöntemi ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. HeLa hücrelerinde negatif kontrol ile karşılaştırıldığında timokinonun hücre canlılığını 24 saatlik inkübasyon için 250 μM ve üzerindeki konsantrasyonlarında ve 48 saat inkübasyon için 125 μM ve üzerindeki konsantrasyonlarında doz bağımlı olarak anlamlı azaltmıştır ve IC50 değeri sırasıyla 233,6 μM ve 145,5 μM bulunmuştur. HeLa hücrelerinde etoposide ait IC50 değerleri 24 ve 48 saatlik maruziyette sırasıyla 167,3 μM ve 52,7 μM bulunmuştur. Timokinon etoposidin yaklaşık IC50 değerini 24 saatlik inkübasyon için 15,63 μM ve üzeri dozlarında ve 48 saat inkübasyon için 31,5 μM ve üzeri dozlarında doz bağımlı anlamlı olarak azaltmıştır. Sonuçlarımız timokinonun etoposidin kanser hücrelerinde sitotoksik etkisini arttırabileceğini göstermiştir; bu durum etopsidin antikanser etkisini arttırabileceğini düşündürmektedir, ancak bu konuda kapsamlı çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Bu çalışma bir ön çalışma niteliğinde olup yeni tedavi stratejilerin geliştirilmesine katkı sağlayacaktır.

EtoposideHücre canlılığıNeoplazmlar+6
Hediye Gamze Nur Çelebioğlu
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Aşılarda kullanılan koruyucu ve adjuvan maddelerin olası toksik etkilerinin değerlendirilmesi

Dünya Sağlık Örgütü aşıları "immün sistemimizin virüs ve bakteri gibi patojenleri tanıyıp onlarla savaşmasını sağlayan ve bunların oluşturduğu hastalıklara karşı vücudumuzu koruyan farmasötik ürünler" olarak tanımlamaktadır. Aşılarla her yıl milyonlarca hayat kurtulmaktadır. Ancak, aşı bileşenlerinin güvenliliği ile ilgili tartışmalar devam etmekte ve bu tartışmalar "aşı reddi" veya aşı kararsızlığına yol açmaktadır. Özellikle aşılarda adjuvan olarak kullanılan alüminyum bileşikleri ve koruyucu olarak kullanılan tiyomersalin güvenliliği ile ilgili ciddi endişeler vardır. Bu tezde, tiyomersalin ve alüminyumun olası toksik etkilerinin ayrı ayrı uygulanarak ve birarada uygulanarak SH-SY5Y hücre hattında kontrol grubu ile karşılaştırılarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Tiyomersal ve alüminyumun sitotoksik etkileri değerlendirilmiş; inhibitör konsantrasyon 20 (IC20) tiyomersal için 1,15 µM, alüminyum için ise 362 µM olarak belirlenmiştir. Sonrasında tiyomersal ve alüminyum hücrelere ayrı ayrı ve birarada hücrelere IC20 dozunda 24 saat boyunca uygulanmıştır. IC20 konsantrasyonu 24 saat boyunca uygulanan hücrelerde oksidatif stres parametreleri, DNA hasarı, NRF2 protein düzeyleri, nörotransmitter düzeyleri (dopamin, norepinefrin) ve dopamin taşıyıcı protein (DAT) düzeyleri ölçülmüştür. Alüminyum ve alüminyum+tiyomersal uygulanan hücrelerde hücre içi reaktif oksijen türleri (ROS)'un düzeyleri anlamlı derecede artmıştır. Alüminyum uygulanan grupta total GSH düzeyleri azalmıştır. Alüminyum uygulanan ve alüminyum+tiyomersal uygulanan gruplarda total antioksidan kapasite (TAOC) ve protein oksidasyon düzeyleri önemli derecede yükselmiştir. Alüminyum ve alüminyum+tiyomersal uygulanan gruplarda lipit peroksidasyonu istatistiksel önemli bir şekilde artmıştır. Tüm uygulama gruplarında NRF2 düzeyleri ve DNA hasarı anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Dopamin düzeyleri, tiyomersal ve alüminyum+tiyomersal uygulanan hücrelerde önemli derecede artarken, DAT düzeyleri tüm deney gruplarında kontrole göre yüksek bulunmuştur. Norepinefrin düzeyleri deney gruplarında anlamlı derecede değişmemiştir. Bu bulgular hem tiyomersalin hem de alüminyumun nöroblastoma hücrelerinde oksidan/antioksidan statüyü değiştirebildiğini ve DNA hasarına yol açabildiğini göstermektedir. Ayrıca, tiyomersal ve/veya alüminyum nöroblastoma hücrelerinde dopamin ve DAT üzerinde önemli derecede modifiye edici etkiye sahiptir. Genel bir değerlendirme yapıldığında ise alüminyum+tiyomersal uygulanan hücrelerde görülen değişikliklerin daha belirgin olduğu ifade edilebilir. İnfluenza aşıları dahil bazı aşılarda her iki bileşiğin bulunması nadiren de olsa söz konusu olmaktadır. Bu nedenle, özellikle bebekler ve çocuklar gibi hassas popülasyonların aşılanmasında dikkatli olunmalı ve gerek tiyomersal gerekse alüminyum bileşikleri yerine daha güvenli alternatifler geliştirilmelidir.

AlüminyumAşılamaAşılar+5
Mehmet Evren Öztürk
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sezyum-137'nin insan sağlığı üzerindeki etkilerinin toksikolojik açıdan değerlendirilmesi

Sezyumun radyoaktif bir izotopu olan sezyum-137, beta ve gama ışıması yapan, yarılanma ömrü 30 yıl olan bir elementtir. Özellikle nükleer silah denemeleri ve nükleer enerji santrallerde meydana gelen sızıntılar veya kazalar sonrasında çevreye yayılarak besin zincirine katılması söz konusu olan bu elementin insan sağlığı üzerine etkilerinin saptanması önem taşımaktadır. Ancak literatür verileri, sezyum-137'nin insan sağlığı üzerindeki etkileri konusundaki bilgilerin yeterli düzeyde olmadığını göstermekte, dünyada söz sahibi yetkili kurumların da bu elemente maruziyetin riskleri konusunda çelişkili açıklamalar yaptığı anlaşılmaktadır. Türkiye'ye yakın ülkelerde bulunan nükleer enerji santrallerinin eski teknolojiye dayalı özellikler taşıması ve ülkemizde kurulma çalışmaları başlatılan bir nükleer enerji santralinin bulunması, sezyum-137'ye maruziyet riski konusunda daha fazla bilgi sahibi olunması gerektiğini düşündürmektedir. Diğer taraftan sezyum-137'ye daha farklı maruziyet kaynakları da bulunmaktadır. Konu hakkındaki bilgi açıkları dikkate alındığında, bu tez çalışması kapsamında, sezyum-137'nin insan sağlığı üzerindeki etkilerinin, mevcut bilimsel çalışmaların incelenmesi ile toksikolojik açıdan değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ulusal ve uluslararası güncel kaynakların kapsamlı olarak değerlendirilmesi sonucunda hazırlanan bu çalışma ile söz konusu radyoaktif elementin insan sağlığı üzerindeki etkileri, tedavi yaklaşımları ve korunma yolları konusunda kapsamlı bir başvuru kaynağının oluşturulması düşünülmüştür.

Nükleer radyasyonRadyasyonRadyasyon etkileri+6
Ebru Erdağ
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Serviks kanser hücrelerinde diklofenak sodyumun sisplatin sitotoksisitesi üzerine etkilerinin incelenmesi

Serviks kanseri kadınlarda en sık görülen ikinci kanser türü olup meme ve akciğer kanserinden sonra kanserden ölümlerin önde gelen üçüncü nedenidir. Servikal kanserin mümkün olan en iyi tedavisi radyasyon ve sisplatin bazlı kemoterapi kombinasyonudur. NSAİİ'ler prostaglandin sentezini katalizleyen siklooksijenaz (COX) enzimlerini inhibe etmesiyle en iyi bilinir. Bazı epidemiyolojik çalışmalar NSAİİ'lerin kanser insidansını azaltılabileceğini göstermektedir. NSAİİ'lerin çeşitli kanser hücre hatlarında malign dönüşümü engellediği, tümör baskılayıcı olarak işlev gösterdiği, apoptozisi arttırabildiği ve bazı antikanser ilaçların sitotoksik etkinliğini arttırabildiği gösterilmiştir. NSAİİ bir ilaç olan diklofenak sodyumun insan serviks kanser (HeLa) hücrelerinde sisplatin sitotoksisitesi üzerine etkisinin olabileceği düşünülmektedir. Kemoterapide sisplatin ile birlikte diklofenak sodyumun kombine etkilerine dair çalışmalar oldukça yetersizdir. Bu çalışma MTT yöntemi kullanılarak sisplatinin diklofenak sodyum kombinasyonları ile sitotoksisitesinin değerlendirilmesi ve antikanser etkisine açıklık getirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma sonuçlarına göre HeLa hücresinde diklofenak sodyumun 24 ve 48 saatlik inkübasyonda IC50 değerleri sırasıyla, 679 μM ve 238 μM bulunmuştur. Sisplatin için 24 ve 48 saatlik inkübasyonda IC50 değerleri sırasıyla, 24 μM ve 10 μM bulunmuştur. Diklofenak sodyum 24 saatlik inkübasyon için 62,5 μM-1000 μM doz aralığında ve 48 saat inkübasyon için 31,3 μM-1000 μM doz aralığında sisplatinin IC50 değerini doz-bağımlı olarak anlamlı azaltmıştır. Sonuç olarak, bulgularımız diklofenak sodyumun serviks kanser tedavisinde sisplatinin sitotoksik etkinliğini arttırabileceğini ve kanser hücre gelişimi ve ilerlemesine karşı önemli bir rol alabileceğini göstermektedir; ancak antikanser ilaç tedavisinde kombine etkilerin doğrulanması için daha ileri çalışmalar gereklidir. Anahtar Kelimeler: Diklofenak sodyum, sisplatin, sitotoksisite, serviks kanseri

Diklofenak sodyumNeoplazm hücreleriNeoplazmlar+4
Fundanur Avdan
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Dibutil ftalatın insan akciğer hücre hattına olası toksik etkilerinin değerlendirilmesi ve askorbik asit ve N-asetilsisteinin olası koruyucu etkileri

Endokrin bozucular, hormonları taklit ederek veya engelleyerek vücudun normal işleyişini bozan ve genellikle de insanlar tarafından üretilen kimyasal maddelerdir. Üzerinde en çok çalışılan ftalat türevi di(2-etilhekzil) ftalat (DEHP)'tır. DEHP'nin özellikle testiküler ve hepatik oksidatif strese yol açtığı bilinmektedir. DEHP'den sonra en yaygın kullanılan ftalat türevi olan dibutilftalat (DBP) ise, başta kozmetikler (özellikle ojeler) olmak üzere, endüstride birçok alanda yaygın kullanılmaktadır. DBP'ye inhalasyonla da özellikle manikürcülerin, yoğun parfüm ve deodorant kullanan bireylerin ve bu ftalatı üreten işyerlerinde çalışanların maruz kaldığı bilinmektedir. Literatürde DBP'nin testiküler ve hepatik toksisitesine dair veriler olmakla birlikte, akciğer toksisitesi üzerinde çok az sayıda çalışma bulunmaktadır. Ayrıca, DBP'nin akciğer toksisite mekanizmaları bilinmemektedir. Bu tez kapsamında, DBP'nin insan küçük hücreli olmayan akciğer kanseri hücre kültürleri (A549 hücreleri) üzerinde olası sitotoksik ve oksidatif stres oluşturucu etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu kapsamda, A549 hücrelerinde DBP'nin inhibitör konsantrasyon 30 (IC30; hücrelerin %30'unu öldüren konsantrasyon) ve inhibitör konsantrasyon 50 (IC50; hücrelerin %50'sini öldüren konsantrasyon) dozları belirlenmiş, IC30 dozunun neden olduğu intraselüler reaktif oksijen türlerini (ROS) arttırıcı etkisi değerlendirilmiştir. Ayrıca, DBP'nin yol açtığı olası lipit peroksidasyon ve protein oksidasyonu incelenmiş, organizmadaki en önemli tiyol olan glutatyon (GSH) ve total antioksidan kapasitede (TAOC) düzeylerinde yol açabileceği olası değişiklikler belirlenmiştir. Tez çalışmasında DBP'nin olası toksik etkilerine karşı askorbik asit (Asc) ve N-asetil sisteinin (NAC) olası koruyucu etkileri incelenmiştir. Hem NAC, hem de Asc'nin DBP uygulamasıyla beraber ROS düzeylerini düşürdüğü, protein oksidasyonunu azalttığı, total GSH düzeylerini kontrol düzeylerine yükselttiği ve azalan oksidatif strese bağlı olarak her iki antioksidanın da TAOC düzeylerini düşürdüğü belirlenmiştir. Tez çalışmasından elde edilen bilgiler doğrultusunda, DBP'nin toksik etki mekanizmasının altında yatan nedenlerden birinin oksidatif stres olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca, Asc ve NAC'ın DBP'nin neden olduğu oksidatif strese karşı koruyucu oldukları saptanmıştır

AkciğerAkciğer hastalıklarıAskorbik asit+5
Gamze Burçak
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde tüketilen süt örneklerinde aflatoksin M1 düzeylerinin araştırılması

AFM1, sitokrom P450 enzimleri tarafından karaciğerde oluşan ve memelilerin idrar, dışkı ve sütüne salgılanabilen, AFB1'in hidroksillenmiş metabolitidir. AFM1 karsinojen, sitotoksik, teratojenik, mutajenik ve genotoksik bir ajan olduğundan, hem insanlar hem de hayvanlar üzerinde önemli sağlık riskleri teşkil etmektedir. Bu çalışma, KKTC'de tüketilen çiğ ve UHT inek sütlerinde AFM1 varlığını tespit etmek ve halk sağlığı açısından risk oluşturup oluşturmadığını belirlemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmada, KKTC'de üretilen ve piyasada tüketime sunulan 2 süt markasından toplam 20 UHT inek sütü ve farklı mandıralardan toplanmış 22 adet çiğ inek sütü örneği, immünoafinite kolon saflaştırmasından sonra yüksek performanslı sıvı kromatografisi (HPLC)-floresan belirleme ile AFM1 varlığı yönünden analiz edilmiştir. Analiz edilen çiğ ve UHT inek sütü örneklerinin hiçbirinde AFM1 tespit edilebilecek düzeyde bulunamamıştır. HPLC-FLD yönteminin LOD ve LOQ değerleri sırasıyla, 1,038 ve 3,145 μg L-1 olarak bulundu. Kör numunelerine üç farklı düzeyde AFM1 standart çözeltisi ilave edilerek analiz edilmesi sonucu elde edilen yöntemin ortalama geri kazanım ve tekrarlanabilirlik değerleri sırasıyla, % 95,6 ve % 4,9 olarak bulundu. Bu değerler yöntemin güvenirliğini kanıtlamaktadır. Sonuç olarak, KKTC'de tüketilen süt örneklerindeki AFM1 içeriği, halk sağlığı açısından önemli bir risk teşkil etmese de, daha fazla sayıda süt örneğinin ve hayvan yeminin sürekli takibi, olası tüketici maruziyetini azaltmak için gereklidir.

Aflatoksin M1AflatoksinlerAflatoksinler+7
Cengiz Bereket
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
DoktoraAçık ErişimTR

Akrilamid ve 5-hidroksimetilfurfural'in olası genotoksik etkilerinin tek hücre jel elektroforez yöntemi ile in vitro değerlendirilmesi

Akrilamid (2-propenamid) karbonhidrat içeriği yüksek gıdalarda ısıl işlem uygulanması ile açığa çıkan monomer yapısında bir bileşiktir. 5-hidroksimetilfurfural (5-HMF) ise asidik koşullarla beraber yüksek sıcaklığın etkisiyle şeker ve amino asit arasındaki reaksiyonlar sonucunda oluşan bir bileşiktir. Akrilamid ve 5-HMF kızartma, fırınlanma, kavurma, ızgara gibi yüksek sıcaklık ve düşük nem koşularındaki pişirme işlemlerinde ortaya çıkmaktadır. Bu gibi yöntemler ile işlenen patates, kahve çekirdeği, fırın mamullerinde akrilamid ve 5-HMF oranı yüksektir. Akrilamidin, asparajin adlı aminoasit ile karbonhidratların yüksek sıcaklıkta tepkimeye girmesi ile (Malliard reaksiyonu) oluştuğu bilinmektedir. Akrilamid ile yapılan çalışmalarda bu bileşiğin hayvanlarda karsinojenik olduğu, üreme ve sinir sistemi toksisitesine yol açtığı gösterilmiş; akrilamid Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı (IARC) tarafından insanlar için olası kanserojen olarak sınıflandırılmıştır (Grup 2A). 5-HMF, Maillard reaksiyonunda ara basamaklarda, heksoz yapısındaki karbonhidratların asit-katalize dehidrasyonu ile ortaya çıkan bir bileşik olup genotoksik etkileri bulunmaktadır. Yapılan çalışmalar akrilamid ve 5-HMF maruziyetinin en önemli yollarından birisinin kahve tüketimi olduğunu göstermiştir. Yüksek maruziyete rağmen kahve tüketimi ile çeşitli kanser türleri arasında bir nedensellik kurulamamıştır. Kahvede doğal olarak bulunan bileşiklerden kafeik asit polifenolik yapıdaki hidroksisinamik asitlerden birisi olup antibakteriyel, antiviral, anti-inflamatuvar, antioksidan ve antikanser etkileri tespit edilmiştir. Projemizde akrilamid ve 5-HMF'nin in-vitro hücre hatlarındaki olası genotoksik etkisinin DNA hasarlarını tespit etmek için kullanılan tek hücre jel elektroforez (Comet) yöntemi ile araştırılması ve kafeik asitin olası genotoksik etkileri onarıp onarmadığının saptanması amaçlanmaktadır. Bu sayede kahvedeki zararlı bileşiklerden akrilamid ve 5-HMF'nin genotoksik etkisinin, kahvede bulunan ve koruyucu olan kafeik asit varlığında, farklı hücre hatlarında nasıl değiştiği tespit edilecektir.

AkrilamitlerElektroforez-agar jelGenotoksisite+2
Can Babacanoğlu
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
DoktoraAçık ErişimTR

Genisteinin DNA hasarı üzerindeki etkilerinin kolon kanseri hücrelerinde tek hücre jel elektroforez (COMET) yöntemiyle değerlendirilmesi

Günümüzde kanserin kalp hastalıklarından daha fazla ölüme yol açtığı ve kanser türleri içinde kolorektal kanserin yaygın görülen kanserlerden biri olduğu bilinmektedir. Bununla birlikte, uygulanan cerrahi müdahale ve kemoterapi, hastaların iyileşme ve sağ kalım sürecinde sınırlı fayda sağlamaktadır. Beklenen tedavi etkinliğinin görülememesindeki en önemli faktörler ise, hastalarda gelişen ilaç direnci ile yan etkileri azaltarak hasta uyumuna olanak sağlayabilecek hedefli tedavi ihtiyacıdır. Kolorektal kanser tedavi etkinliğini arttırmaya yönelik yapılan çalışmalara katkı sağlamak amacıyla, bu projede antikanser etkisi bilinen genistein, kemoterapinin temeli olan 5 – florourasil ve apopitoz aracısı olan TRAIL ligandının subtoksik konsantrasyonlarda tek başlarına ve kombinasyon halindeki SW480 ve SW620 kolon adenokarsinoma hücrelerinde sitotoksik etkileri MTT yöntemiyle, genotoksik etkileri Comet yöntemiyle, reaktif oksijen türleri, mitokondriyel membran potansiyeli, kaspaz 3-8-9 aktiviteleri kitler yardımıyla, apoptotik etkileri akım sitometrisi ve RT – PCR yöntemiyle incelenmiştir. Genisteinin 5-florourasil ve TRAIL'ın SW480 ve SW620 hücrelerinde sitotoksik etkili olduğu ve DNA hasarını arttırdığı belirlenmiştir. Bu maddelerin kombinasyon halinde sinerjistik apoptotik etki gösterdikleri, apoptoz indüksiyonunda reaktif oksijen türleri artışının, kaspaz 3-8-9 düzeylerindeki artışın ve mitokondriyel membran potansiyelindeki düşüşün etkili olabileceği görülmüştür. Ayrıca, TRAIL'ın hücrelerde DR5 aracılı apopitozu indüklediği tespit edilmiştir. Çalışmamızda yer alan ikili ve üçlü kombinasyonlarda ise, SW480 hücrelerinde anlamlı olmakla birlikte her iki hücre hattında da TRAIL ligandının tek uygulandığı gruba göre DcR1 ve XIAP antiapoptik gen ekspresyonlarında azalmanın olduğu saptanmıştır ve bu etkinin TRAIL direncinin ortadan kaldırılmasına katkı sağlayabileceği düşünülmektedir.

DNADNA hasarıGenistein
Tuğbagül Çal
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ülkemizde D vitamini reçetelemesinin ve tüketiminin değerlendirilmesi

D vitamini sağlık ve zindelik için son derece önemlidir. Vücudun hücrelerinin sağlıklı kalmasında ve vücudun olağan işlevinde çeşitli roller oynar. Çoğu insan yeterli D vitamini almaz, bu nedenle takviye kullanımı yaygındır. Bununla birlikte, bu vitaminin vücutta birikip toksik seviyelere ulaşması da mümkündür. Bu nedenle D vitamini kullanımında dikkatli olmak gerekir. Bu tez çalışmasında; Vitamin D ve Analoglarını içeren preparatların 2015-2018 yılları arasında Ülkemizdeki birinci basamak sağlık kuruluşlarında reçetelenme ve ayaktan hastalarda tüketim durumu incelenmiştir. Reçetelemeye ilişkin elde edilen veri; yaş, cinsiyet, kalem sayısı, kutu sayısı, iller ve istatistiki bölge birimleri sınıflandırma sistemi bölgelerine göre değerlendirilmiştir Ayrıca Ülkemizde Hipervitaminozis D, Vitaminler ile Zehirlenme ve Vitaminlerin Sebep Olduğu Yan Etkiler tanıları ile oluşturulmuş protokol sayıları değerlendirilmiştir

Akılcı ilaç kullanımıAkılcı ilaç kullanımıElektronik reçete+7
Didem Varımlı
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kurşun maruziyeti ve şelasyon tedavisi sonrası metabolomik ve lipidomik analizler

Kurşun, kullanışlı fizikokimyasal özellikleri nedeniyle endüstride yaygın olarak kullanılan ve önemli toksik etkileri bulunan bir ağır metaldir. Tedavisinde şelasyon ajanları uygulanmakta olup, intravenöz sodyum kalsiyum edta tedavide kullanılan önemli şelasyon ajanlarından biridir. Bu tez çalışması ile kurşuna maruz kalan işçilerde şelasyon tedavisi öncesi ve sonrasında metabolomik profilde oluşan değişikliklerin incelenmesi, oto-oksidasyon ile oluşan oksisterol düzeylerinin değerlendirilmesi; bir sfingolipit metaboliti olan sfingozin-1-fosfat (S1P) düzeylerinin ölçümü gerçekleştirilmiştir. Bu amaçla, otooksidasyonla oluşan oksisterol türevlerinden 7-ketokolesterol (7-KC), 3β, 5α, 6β trihidroksi kolestan (triol) ve S1P düzeylerinin belirlenmesi LC-MS/MS ile, metabolomik analizler ise GC-MS/MS ile gerçekleştirilmiştir. Deneyler sonunda, şelasyon öncesinde 7-KC ve triol düzeyleri sırasıyla 37,35±2,53 ng/ml ve 41,81±2,54 ng/ml olarak ölçülürken, şelasyon sonrasında sırasıyla 22,91±4,49 ng/ml ve 17,64±3,42 ng/ml olarak ölçülmüştür (p<0,001). S1P düzeyleri ise şelasyon öncesi için 60,76 ± 15,03 ng/ml, sonrası için de 48,79 ± 10,75 ng/ml olarak ölçülmüştür. Ayrıca yapılan metabolomik analizlerinde belirlenen metabolitlerden yararlanılarak yolak analizi yapılmış, aspartat, glutamat, homosistein metabolizmaları, mitokondriyal elektron transport zinciri gibi önemli yolakların yanı sıra sfingolipit metabolizması ile linolenik ve linoleik asit metabolizma yolaklarının da etkilendiği belirlenmiştir. Yapılan deneylerde, şelasyon tedavisi öncesi ve sonrası kıyaslandığında şelasyon tedavisinin artmış kolesterol oto-oksidasyonunu geri çevirdiği, S1P düzeylerinin ise şelasyon uygulamasıyla azaldığı belirlenmiştir. Metabolomik analiz sonuçlarının gerçekleştirilen hedefli lipidomik analizlerini destekler nitelikte olduğu öngörülmüştür. Yapılan çalışma, kurşun maruziyetinde lipit metabolizmasının etkilendiğini ve olası hasarın geri döndürülmesinde şelasyon tedavisinin etkili olduğunu göstermiştir.

KurşunLipidomiksMetabolomikler+2
Tuğçe Çetin
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
DoktoraAçık ErişimTR

Mermer işçilerinde genotoksik etki mekanizmalarının ve oksidatif stres ile ilişkili değişikliklerin değerlendirilmesi

Mermer işleme tesislerinde çalışan işçiler kesme, cilalama ve şekil verme gibi süreçlerde yüksek düzeyde oluşan solunabilir mermer tozuna (<10 μm) maruz kalmaktadır. Mermer tozu esas olarak kalsiyum karbonattan oluşmakta ve farklı oranlarda kristal silika içermektedir. Mermer tozunun sağlık üzerine olumsuz etkilerinden hem partiküle tozun hem de kristal yapılı silikanın sorumlu olabileceği düşünülmektedir. Mesleki olarak mermer tozuna maruz kalan işçilerin genotoksisite ve oksidatif stres parametrelerini değerlendiren sınırlı sayıda çalışma vardır. Bu çalışmada İşçehisar (Afyonkarahisar) bölgesindeki mermer işleme tesislerinde çalışan işçilerde; mermer tozunun oksidatif stres, genotoksisite ve immünotoksisite mekanizmalarını nasıl etkilediğini açıklığa kavuşturmak amaçlanmıştır. Oksidatif stres ve immün sistem parametreleri, ticari kitler kullanılarak spektrofotometrik olarak belirlenmiştir. Genotoksisite ise sırasıyla lenfositlerde ve yanak epitel hücrelerinde tek hücre jel elektroforez (comet) ve mikroçekirdek yöntemleri ile değerlendirilmiştir. İşçilerde (n= 48) süperoksit dismutaz, katalaz, glutatyon redüktaz, glutatyon peroksidaz enzim aktiviteleri ve glutatyon ve clara hücre sekretuvar protein düzeyleri kontrol grubuna (n= 41) kıyasla istatistiksel anlamlı düşük bulunurken, malondialdehit, 8-okso-7,8-dihidro-2′-deoksiguanozin, tümör nekroz faktör-alfa ve interlökin-1beta düzeyleri ise istatistiksel anlamlı yüksek bulunmuştur. İşçilerde DNA hasarı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek olup DNA hasarındaki artış ile maruz kalma süresi arasında güçlü bir korelasyon bulunmuştur. Ayrıca işçilerin yanak epitelindeki mikroçekirdek sıklığı kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur. Sonuçlar, mermer endüstrisinde çalışan işçiler için immünotoksik ve genotoksik risk olasılığı olduğunu göstermektedir.

GenotoksisiteMermerMermer işletmeleri+5
Merve Becit
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
DoktoraAçık ErişimTR

Erken adölesan ve adölesan dönemde ftalat maruziyetinin epigenetik mekanizmalar ve metabolik profil üzerindeki etkilerinin incelenmesi

Di (2-etil hekzil) ftalat (DEHP), kişisel bakım ürünlerinden oyuncaklara kadar birçok üründe/ambalajında kullanılan ve endokrin bozucu özellikleri olan bir kimyasal maddedir. DEHP ile ilgili yapılan çalışmalar toksisitenin özellikle erkek üreme sistemini hedeflediğini göstermektedir. Bu tez çalışmasında, Sprague Dawley erkek sıçanlar, erken adölesan ve adölesan dönem boyunca 30 mg/kg/gün (DD grubu) ve 60 mg/kg/gün (YD grubu) DEHP'e maruz bırakılarak oluşan toksisitenin sonuçları yetişkinlik döneminde kontrol grubu ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Bu doğrultuda, sperm parametrelerindeki değişiklikler, oksidatif stres oluşumu (total glutatyon, total antioksidan kapasite ve lipit peroksidasyonu düzeyleri), histopatolojik ve apoptotik değişiklikler incelenmiştir. Epigenetik değişiklikler irdelenmiş ve metabolomik analizler yapılmıştır. DEHP maruziyeti ile sperm sayı, motilite ve morfolojisinde anlamlı değişimler ve doku hasarına işaret eden histopatolojik değişiklikler meydana gelmiştir. Apoptoz DD ve YD grubunda sırasıyla 3,36 ve 7 kat artmıştır. Total glutatyon düzeyleri DD grubunda değişmezken YD grubunda %46,26 azalmıştır (p<0,05). DD ve YD gruplarında lipit peroksidasyonu (%41,03, %102,7, sırasıyla) ve total antioksidan kapasite (% 9,83, %19,38, sırasıyla) kontrole göre anlamlı düzeyde artmıştır (p<0,05). Metabolomik analizde lipit ve enerji metabolizmasının değiştiği saptanmış ve bu metabolik yolakların en önemli elemanlarından olan peroksizom proliferatör aktive reseptör gamma (PPAR-γ) düzeyleri doza bağlı olarak artmıştır (p<0,05). Her iki grupta da epigenetik profildeki değişimlerin en önemli göstergesi olan global DNA metilasyonlarının doza bağlı olarak azaldığı, histon metilasyon düzeylerinin ise arttığı belirlenmiştir (p<0,05). Bu sonuçlar, yaşamın erken dönemlerinde DEHP'in, oksidatif stres, PPAR-γ, ve epigenetik modifikasyonlar aracılığı ile üreme sistemi üzerinde geri dönüşsüz bir toksisiteye neden olabileceğini göstermekte ve bu etkilerin sonraki nesillere aktarılabileceğine işaret etmektedir.

Epigenez-genetikErgenlerFtalatlar+3
Ünzile Sur
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Nanoteknolojinin farmasötik uygulamalarda kullanımının ve nanopartiküllerin toksik etkilerinin değerlendirilmesi

Nanoteknoloji nano ölçekteki yapıların elektronik, manyetik, mekanik vb. teknolojik alanlarda kullanımını ifade eden bir kavramdır. Nanoteknolojinin tıp ve farmasötik alanlarında kullanımıyla da nanotıp ve nanofarmasötik kavramları hayatımıza girmiştir. Nano yapıların özgün özelliklerinden yararlanmak üzere geliştirilen nanofarmasötikler teşhis, tedavi ve teranöstik uygulamalarda oldukça etkin sonuçlar vermektedir. Yapılan çalışmalarda farklı uygulama yolları, farklı dozaj şekilleri için farklı malzemelerden yapılmış nanofarmasötikler kullanılmaktadır. Çalışma sonuçları özellikle teşhis ve tedavi etkinliğinin artmasında; yan etkilerin azalmasında nanofarmasötiklerin umut verici olduğunu göstermektedir. Ancak nanofarmasötiklerin toksisitesi önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Nanoyapıların fizikokimyasal özellikleri toksik özellikleri üzerinde doğrudan etkilidir. Aynı malzemenin makro formunun toksik olmadığı durumlarda dahi nano formunun küçük partikül boyutu, yüksek yüzey alanı gibi özellikler sebebiyle toksik olabildiği; ayrıca toksik etkinin birçok değişkenden etkilendiği tespit edilmiştir. Dolayısı ile her bir uygulama için ilgili nanofarmasötiğin toksisitesini tayin etmek, yapının güvenilir şekilde karakterize edilmesini ve standart toksisite test yöntemlerinin uygulanmasını gerektirir. Ancak çalışmamız kapsamında belirlendiği üzere karakterizasyon ve toksisite testleri için ulusal veya uluslararası düzenleyici otoriteler tarafından nanofarmasötiklere özel standartlar tanımlanmamıştır. Bu durum literatürde yer alan çalışma sonuçları arasındaki varyasyonların nedenini açıklamaktadır ve nanofarmasötik türlerinin toksik etkileri ve nedenleri konusunda genelleme yapmayı olanaksız kılmaktadır. Ancak nanofarmasötiklerin toksik özelliklerinin çok sayıda parametreden etkilendiği göz önünde bulundurularak sağlam bir karakterizasyon yöntemi geliştirilmeli ve temsil edicilik açısından iyi tasarlanmış yöntemler ile toksisite değerlendirmeleri yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: nanotıp, ilaç hedeflendirme, ilaç taşıma, toksisite.

NanopartiküllerNanoteknolojiToksisite+4
Ebru Hilal Acar
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Melaleuca alternifolia (Çay ağacı) yağının kozmetiklerdeki güvenliliğinin ve olası toksisitesinin değerlendirilmesi

Esansiyel yağlar yüzyıllar boyunca kozmetik ürünlerde kullanılmıştır. Uzun yıllardır kullanılıyor olması güven verici bir faktör gibi algılanabilir; ancak, bu yağlardan bazıları kozmetik ürünlerde kullanıldığında transdermal emilim veya inhalasyon yoluyla tüketiciler için tehlikeli olabilmektedir. Mevcut bilimsel yayınlar genellikle sınırlı sayıdadır ve bu çalışmalar spesifik olarak esansiyel yağların kozmetik ürünlerde kullanımını ile bu yağların içerdiği bir veya daha fazla saf bileşeni tanımlamaktadır. Dolayısıyla bu konudaki güvenilir klinik toksikoloji çalışmaları yetersiz kalmaktadır. Günümüzde kozmetik ürünlerde esansiyel yağ olarak kullanımı giderek popülerleşen "çay ağacı yağı"nın da, kozmetik ürünlerde kullanımının etkinliğinin ve güvenliliğinin sıkça tartışma konusudur. Yapılan araştırmalar, bu yağın yüksek terpinen-4-ol içeriğine atfedilen geniş spektrumlu antimikrobiyal aktiviteye sahip olduğunu doğrulamaktadır ve son yıllarda yapılmış klinik denemeler ümit vericidir. Son onbeş yılda çay ağacı yağı, doğal kaynaklı bir ürün olarak geniş bir grup farmasötik ve kozmetik ürün için artan bir popülariteye sahip olmuştur. Diğer esansiyel yağlarda olduğu gibi "çay ağacı yağı" kullanımının, etkinliğinin, güvenliliğinin, toksisitesinin net verileri için de ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada, Avrupa Konseyi Kozmetik Ürün Uzmanlar Komitesi'nin, Tüketici Güvenliği Bilimsel Komitesi (SCCS)'nin görüşlerine ağırlıkla yer verilmiş olup, çay ağacı yağının tüketiciler üzerinde zararları olabileceğinin önemi vurgulanmış ve kozmetik ürünlerin genel güvenlilik değerlendirmeleri yapılırken bu maddenin tüketicilerde oluşturabileceği risklerin göz önünde bulundurulması gerektiği sonucuna varılmıştır. Bu sebeple, çay ağacı yağının kalite kıstaslarının iyi tanımlanmış olması ve kozmetik ürünlerin güvenliliğinden sorumlu kişilerin çay ağacı yağı içeren kozmetik ürünleri piyasaya arz ederken bu hususları dikkate almaları büyük önem arz etmektedir.

Bitkisel yağlarKozmetiklerMelaleuca alternifolia+2
Rana Ülker Özkan
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İnsan kolostrum sütünde neopterin ve kinürenin düzeylerinin araştırılması

Kolostrum insanlar, inekler ve diğer memelilerde meme sütü salınmadan önce üretilen meme sıvısıdır. Çok besleyicidir; bakteri ve enfeksiyonlara karşı antikorları yüksek miktarda içerir. Kolostrum yenidoğan ve bebeklerde büyümeyi uyarır, immüniteyi destekler ve sağlıklı bağırsak gelişimi sağlar. Neopterin, hücresel immün yanıtı gösteren konjuge olmayan bir pteridindir ve interferon gama (IFN-γ) uyarılması ile insan monosit/makrofajlarından salınır. Biyolojik örneklerde neopterin düzeylerinin belirlenmesinin hücresel immünitenin durumu hakkında bilgi sağladığı bilinmektedir. Hücresel immüniteyi yansıtan diğer bir gösterge, bulunduğu dokuda triptofanı tüketerek kinürenin oluşmasında rol oynayan indolamin 2,3-dioksijenaz (IDO) enzimidir. Çeşitli biyolojik örneklerde neopterin ve kanda kinürenin (Kin) düzeylerini değerlendiren çok sayıda çalışma olmasına rağmen insan sütünde neredeyse belirlenmemişlerdir. Bu tez çalışmasının esas amacı, insan kolostrum örneklerinde neopterin, triptofan (Trp) ve kinürenin konsantrasyonlarını değerlendirmektir. Örneklerdeki neopterin konsantrasyonu enzim immüno analiz kiti ile belirlenmiştir. Triptofan ve kinürenin düzeylerinin ölçülmesi için yüksek performanslı sıvı kromatografisi yöntemi kullanılmıştır. Kolostrum örnekleri doğum ünitesinde yeni doğum yapan 17 anneden alınarak analize kadar -20 oC'de saklanmıştır. Kolostrum örneklerindeki belirlenen neopterin ve Kin/Trp oranı, çocukluk çağındakilere kıyasla sırasıyla yaklaşık 5 kat daha fazla olduğu bulunmuştur.

Anne sütüBiyobelirteçlerKinürenin+3
Sinem Deliveli
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Nandrolonun genotoksisitesinin tek hücre jel elektroforez tekniği ile in vitro incelenmesi

Nandrolon, kas gücünü ve performansını arttırmak üzere genellikle gençler ve sporcular tarafından sıklıkla süistimal edilen anabolik androjenik steroidler arasında yer alır. Birçok ülkede kontrole tabidir ve bu nedenle tıbbi olmayan kullanımı genellikle yasa dışıdır. Sağlığı olumsuz yönde etkilediği bilinmektedir. Önemli yan etki risklerine rağmen, yaygın olarak kötüye kullanılmaktadır. Yüksek doz ve uzun süreli kullanımı söz konusudur. Literatür taramasının sonucu olarak, nandrolon dekanoatın genotoksisitesi konusunda birkaç çalışmanın yapıldığı ve bu çalışmaların da yetersiz olduğu görülmektedir. Bu çalışmanın amacı, nandrolon dekanoatın geniş aralıktaki dozlarda V79 Çin hamster fibroblast hücrelerinde hücre canlılığı ve sitotoksik olmayan dozlarda insan lenfositlerinde DNA hasarı üzerine etkilerini değerlendirmektir. Sitotoksisite, MTT yöntemi kullanılarak belirlenmiştir. Nandrolon dekanoatın insan lenfositlerinde genotoksisitesi ve ayrıca H2O2 ile oluşturulan oksidatif DNA hasarına karşı etkisi alkali tek hücre jel elektroforez yöntemi (Comet yöntemi) ile belirlenmiştir. V79 hücrelerinde 250 µM üzeri konsantrasyonlarda nandrolon dekanoatın hücre canlılığını doz-bağımlı bir şekilde anlamlı olarak azaltmıştır. IC50 dozu 739 μM olarak belirlenmiştir. Nandrolon dekanoat, tek başına çalışılan tüm konsantrasyonlarında (0,5-100 μM) lenfositlerde DNA hasarına yol açmamıştır. 10-100 μM arasındaki konsantrasyonlarda doz-bağımlı olarak oksidatif DNA hasarını önemli ölçüde azalttığı; ancak düşük konsantrasyonlarında (0,5 ve 1 μM) değiştirmediği görülmüştür. Çalışmanın sonuçları, nandrolon dekanoatın, genotoksik olmayan dozlarda oksidatif stres ile indüklenen DNA hasarını azaltabileceğini göstermektedir. Sonuç olarak, nandrolonun çalışmamızda gözlenen oksidatif strese karşı olası antigenotoksisitesi toksisite mekanizmasının ortaya çıkarılmasında mevcut bilimsel çalışmalara katkıda bulunabilir, bununla birlikte daha ileri araştırmalara ihtiyaç vardır.

DNADNA hasarıElektroforez+5
Emre Korkmaz
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tiroid hücrelerinde bisfenol a'nın toksik etkileri ve selenyum bileşiklerinin koruyucu rolünün değerlendirilmesi

Bisfenol A (BPA) polikarbonatların ve epoksi reçinelerinin üretiminde kullanılan bir kimyasal maddedir. İnsanlar, bu maddeye gündelik yaşamda oral, inhalasyon ve dermal yolla yaygın olarak maruz kalır. Östrojenik etkileri olduğu; endokrin bozucu bir madde olarak değerlendirildiği bildirilmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda BPA'nın tiroid bezinin homeostazını ve tiroid hormon üretimini etkileyebildiği ve tiroid hormon reseptörleriyle etkileşebildiği belirlenmiştir. Tiroid, birim ağırlık başına böbrekle birlikte selenyum içeriği en yüksek olan dokudur. Selenyum başlıca diyetle alınan esansiyel bir eser elementtir. Tiroid hormon sentezinde görev alan deiyodinazların yapısında bulunur. Ayrıca, yapısında bulunduğu antioksidan selenoproteinler ile tiroid bezini oksidatif strese karşı korur. Organik ve inorganik formdaki selenyum bileşiklerinin fizyolojik dozlarda alımı, organizmada birçok kimyasalın oluşturduğu zararlı etkilere karşı koruyucu olabilir. Sunulan bu tez çalışmasında, BPA'nın insan papiller tiroid kanseri hücre hattı (B-CPAP) üzerindeki toksik etkileri ve BPA toksisitesi üzerinde selenyumun suplemantasyonunun modifiye edici etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. BPA'nın B-CPAP hücrelerinde oluşturduğu sitopatolojik değişiklikler, sitototoksisite, oksidan/antioksidan parametreler ve apoptoz değerlendirilmiş; BPA ile birlikte inorganik selenyum (sodyum selenit, SS) ve organik selenyum (selenometionin, SM) uygulamasının olası koruyucu rolü belirlenmiştir. Elde edilen bulgular, BPA'nın B-CPAP hücrelerinde oksidatif stres oluşumuna, hücre içi ROS düzeylerinde ve lipit peroksidasyonda artışa ve total glutatyon (GSH) düzeylerinde azalmaya yol açtığını göstermektedir. Ayrıca, BPA'nın bu hücrelerde sitopatolojik değişimlere ve apoptoza neden olduğu belirlenmiştir. Selenyum bileşiklerinin ise, bu hücrelerde BPA ile indüklenen sitopatolojik değişikleri, oksidan/antiosidan statü değişimlerini ve apoptozu azaltabileceği yönünde bulgular elde edilmiştir. BPA'nın B-CPAP hücrelerinde yol açtığı oksidatif stresin, bu hücrelerde BPA toksisitesi altında yatan mekanizmalardan biri olduğu sonucuna varılmıştır. İnorganik ve organik selenyum bileşiklerinin ise, tiroid hücrelerinde antioksidan işlevleriyle BPA toksisitesine karşı kısmi olarak koruyucu etkilerinin olabileceği gözlenmiştir. Anahtar kelimeler: Bisfenol A, selenyum, oksidatif stres, apoptoz, B-CPAP hücre hattı

ApoptozisBisfenol AHücre dizisi+7
Erhan Tan
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

İnsan mide adenokarsinoma hücrelerinde Helicobacter pylori'nin neden olduğu DNA çift sarmal kırıkları ve oksidatif strein değerlendirilmesi

Çeşitli mikroorganizmaların oluşturduğu infeksiyonların reaktif oksijen bileşikleri (ROS) ve reaktif azot bileşiklerinin (RNS) oluşumuna yol açtığı iyi bilinmektedir. Bu bileşiklerin de intrasellüler oksidan/antioksidan dengeyi değiştirip oksidatif strese neden olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir. Oksidatif stres, birçok farklı mekanizma ile DNA hasarı oluşturabilmektedir. DNA hasarı, basit ve onarılabilir baz lezyonlarından, en tehlikeli DNA hasarı olan DNA çift sarmal kırıklarına (DSB) dek oldukça geniş bir yelpazede görülebilir. Radyasyon ve bazı bakteri toksinleri DSB'yi indükleyerek, karsinojeneze yol açabilir. Helicobacter pylori gastrik mukozada kronik infeksiyona neden olan bir Gram negatif bakteridir. Helicobacter pylori infeksiyonu Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı tarafından "Grup I karsinojen" olarak sınıflandırılmıştır. Helicobacter pylori'nin neden olduğu toksisite altında yatan mekanizmalar ve bu bakterinin yol açtığı gastrik karsinojenezin mekanizması henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Çalışmalar Helicobacter pylori'nin hem doğrudan DNA hasarı yaparak, hem de epigenetik mekanizmalarla genetik instabiliteye neden olduğunu göstermektedir. Helicobacter pylori infeksiyonu konak DNA'sında oksidatif hasara neden olmaktadır. Literatürde, Helicobacter pylori infeksiyonunun oksidatif strese ve DSB'ye neden olduğu ve DSB onarım mekanizmalarını da etkileyebileceğini gösteren çalışmalar mevcuttur. Ancak, Helicobacter pylori infeksiyonu ile oksidatif stres arasındaki ilişkiyi inceleyen yeterli sayıda çalışma bulunmamaktadır. Bu verilerin ışığında gerçekleştirilen tez kapsamında, gastrik adenokarsinoma (AGS) hücrelerinin Helicobacter pylori'ye maruziyeti sonucu ortaya çıkabilecek olası sitotoksisite, intrasellüler ROS artışı ve oksidatif stres, DNA baz lezyonları, DNA onarım proteinlerindeki değişiklikler, apoptotik ve otofajik değişiklikler detaylı bir şekilde araştırılmıştır. Ayrıca, AGS hücrelerinin Helicobacter pylori'yle infekte olması sonucu, hücrelerde DSB'nin bir biyogöstergesi olan histon 2A ailesi üyesi X (H2AX) fosforilasyonunun (-H2AX) belirlenmiştir. Diğer taraftan, DSB onarım yolaklarıyla ile Helicobacter pylori maruziyeti sonucu ortaya çıkabilecek DSB'lerin onarılabileceği de düşünülerek çalışmaya bir DSB onarımında önemli rolü olan DNA-protein kinaz (DNA-PK) inhibitörü eklenmiş ve ilgili parametreler DNA-protein kinaz inhibitörü varlığında da ölçülmüştür. Bu şekilde, DSB onarımı bozulmuş bireylerde Helicobacter pylori infeksiyonunun neden olabileceği olası durumun öngörülmesi planlanmıştır. Elde edilen sonuçlar, Helicobacter pylori infeksiyonunun özellikle DNA-PK inhibitörü varlığında oksidatif streste önemli artışlara, DNA onarım proteinlerinde değişikliklere ve g-H2AX düzeylerinde belirgin artışlara yol açtığı ve apoptozu ve otofajiyi tetiklediği görülmüştür. Diğer taraftan, Helicobacter pylori ve DNA-PK inhibitörü birlikte maruz kalan grupta apoptoz ve otofajinin çok daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak, Helicobacter pylori infeksiyonunun özellikle DSB onarımında sorun olan hücrelerde ciddi sorunlara yol açabileceği belirlenmiştir.

AdenokarsinomApoptozisDNA hasarı+5
Didem Oral
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sıklıkla kullanılan bitkisel ürünlerin ilaçlar ile olası etkileşmelerinin eczacılar tarafından farkındalıklarının değerlendirilmesi

Dünyanın pek çok bölgesinde bitkisel ilaçların ve besin desteklerinin kullanımı oldukça fazla artış göstermektedir. Pek çok bitkisel ürün internet yoluyla satıldığından bu ürünlerin kontrolsüz bir pazarda tüketici ve hastalar tarafından ne ölçüde kullanıldığını değerlendirmek zordur. Bu nedenle pek çok ülke geleneksel ürünlerin ruhsatlandırılması için düzenlemelere başlamıştır. Diğer taraftan, tedavinin başarısını etkileyen çok önemli bir konu olan bitkisel ilaçlar ile sentetik ilaçların etkileşme sıklığı henüz tam olarak bilinmemektedir. Hastalar aile ve arkadaş tavsiyesine göre bitkisel ilaçları kullanmaktadırlar. Genel olarak bitkisel ilaç kullanımlarını hekim ve eczacılarına haber vermemektedirler. Hastaların pek çoğunun ve eczacılar da dahil sağlık çalışanlarının da bitkisel ürün-ilaç etkileşmesi hakkında yeterli bilgisi bulunmamaktadır. Etkileşmelere ilişkin bilgi yetersizliği muhtemelen etkileşmelerin farkında olunmaması ya da rapor edilmemesinden kaynaklanmaktadır. Ginkgo biloba, Panax ginseng, Hypericum perforatum, Aloe vera ve Allium sativum çok yaygın olarak kullanılan bitkisel ilaçlardır. Bu çalışmada, sıklıkla kullanılan bu bitkisel ilaçların, tedavide kullanılan ilaçlarla etkileşmelerinin eczacılar tarafından değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada geniş bir anket kullanılarak, eczacıların bu bitkisel ilaçların kullanım alanları, istenmeyen etkileri, ilaçlarla olası etkileşmeleri hakkında bilgileri değerlendirilmiştir. Eczacıların yarısından çoğunun bitkisel ürünler ve ilaçlar arasındaki etkileşmeler hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıkları gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Bitki, bitkisel ilaçlar, bitki-ilaç etkileşimleri, eczacı farkındalığı, alternatif tedavi, Ginkgo biloba, Panax ginseng, Hypericum perforatum, Aloe vera, Allium sativum.

Bitki-ilaç etkileşimiEczacılarFarkındalık+7
Murat Şahin Baypınar
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

İnsan meme kanserinde çevresel kirletici internal doz düzeyleriyle hastalık ilişkisinin araştırılması

Bu tez çalışmasında meme dokusunda kalıcı organik kirleticinin (KOK) konsantrasyonları ile meme kanseri oluşumu ve/veya gelişimi arasında bir ilişki olup olmadığı, ayrıca söz konusu kirleticilerin kan ve doku miktarları arasında bir ilişki olup olmadığı incelenmiştir. Yanı sıra KOK türevlerinin biyotransformasyonunda rol alması beklenen enzimlerde olası genetik varyasyonların meme kanseri için risk faktörü olup olmadığı araştırılmıştır. Bu amaçla tümör nedeniyle meme cerrahisi uygulanan hastalardan ve estetik amaçlı meme küçültme operasyonuna giren kişilerden doku ve kan örnekleri toplanmıştır. Bu örneklerde toplamda 32 KOK türevinin konsantrasyonları, gaz kromatografisi-elektron yakalayıcı deteksiyon (GC-ECD) tekniği ile belirlenmiştir. Kan örneklerinden genomik DNA izole edilerek KOK türevlerinin Faz I biyotransformasyonunda rol alması olası olan sitokrom P450 1A1 (CYP1A1), Faz II konjugasyonunda rol alması beklenen glutatyon S-transferaz M1, T1 ve P1 enzimlerinin genetik varyasyonları ve DNA oksidatif hasar onarım enzimlerinden birisi olan insan 8-okzoguanin glikozilaz 1'in de (hOGG1) genetik varyasyonu, PCR-RFLP tekniği ile analiz edilmiştir. Kanserli ve sağlıklı meme dokularında ölçülen KOK konsantrasyonları karşılaştırıldığında bazı türevlerin miktarının kanser grubunda anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır; dolayısıyla bu sonuç, söz konusu türevlerle meme kanseri arasında bir ilişki olabileceğini göstermektedir. KOK türevlerinin konsantrasyonları doku ve kanda ayrı ayrı ölçülmüş ve toplamda 9 türev için pozitif korelasyon gözlenmiş olup, kan düzeylerinin dokudaki kimyasal madde miktarını öngörmede kullanılabileceği sonucuna varılmıştır. KOK türevlerinin biyotransformasyonunda rol alması beklenen enzimlerden CYP1A1 ve GSTT1'deki genetik varyasyonun meme kanseri için risk faktörü olabileceği belirlenmiş, ayrıca yaş ve sigara kullanımı ile de meme kanseri oluşumu ya da gelişiminin ilişkili olduğu gözlenmiştir.

Biyobelirteçler-tümörMeme hastalıklarıMeme neoplazmları+4
İlgen Onat
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

İlaç toksisitesinde mitokondrinin rolünün değerlendirilmesi

Mitokondri hücresel enerjinin üretildiği, oksidatif solunumun ve diğer birçok yaşamsal öneme sahip olayın gerçekleştiği organeldir. Bu nedenle ilaçların neden olduğu mitokondriyel yapısal ya da işlevsel bozukluklar, organizma açısından ciddi sonuçlar doğurabilmektedir. Bu tez kapsamında toksisite mekanizması tam olarak anlaşılamamış olan bazı ilaçların mitokondri üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Klozapin kullanan hastalarda gözlenen kardiyotoksisite ve parasetamol kullanan hastalarda oluşan nefrotoksisitenin mekanizması henüz anlaşılamamıştır, ancak biyotransformasyonuyla ilişkili olduğu düşünülmektedir. Advers ilaç reaksiyonlarının önemli bir kısmının ilaç molekülünden oluşan reaktif metabolitlerle ilişkili olduğu bilinmektedir. Bu nedenle her iki ilacın toksisitesinde mitokondriyel ve mikrozomal biyoaktivasyonun rolü araştırılmıştır. Bu amaçla öncelikle hastalardan elde edilen karaciğer ve böbrek dokularından hazırlanan mikrozomlar parasetamolle inkübe edilmiş, oluşan reaktif metabolit miktarları ve biyoaktivasyonu katalize eden enzim aktivitelerinde bireyler arası ve organlar arası farklılıklar ortaya konmuştur. Çalışmanın hipotezlerinden birisi olan "ilaçların mitokondri içerisinde lokal reaktif metabolit üreterek toksisiteye yol açması" olasılığı parasetamol ve klozapin için test edilmiş, bu amaçla öncelikle çeşitli tekniklerle saf mitokondriyel fraksiyonlar elde edilmiş ve saflık Western blot tekniği ile gösterilmiştir. Klozapinin fare karaciğer ve kalp mitokondriyel fraksiyonları ile inkübasyonları gerçekleştirilmiş, mitokondriyel enzimler aracılığıyla stabil metabolitlerin yanı sıra reaktif metabolit oluşumu gösterilmiştir. Benzer şekilde mitokondriler tarafından parasetamolden reaktif metabolit oluşumu da gösterilmiştir. Mitokondrilerin yapısal ve işlevsel bütünlüğünün göstergesi olarak "mitochondrial permeability transition pore (MPTP)" oluşumu ölçülmüş ve 3 ay süreyle doku ya da izole halde -86oC'de saklanan mitokondrilerin bütünlüğünü koruduğu gözlenmiştir. Klozapin ve parasetamol dışında olanzapin, nifedipin, diklofenak, valproik asit, metformin, dapson, tiyaprofenik asit ve sülfafenazolün de kalsiyum varlığında ve yokluğunda mitokondrideki MPTP indükleyici etkileri araştırılmış, diklofenak ve valproik asitin kalsiyum tarafından indüklenen MPTP oluşumunu şiddetlendirdiği, ancak hiçbir ilacın tek başına MPTP oluşturmadığı gözlenmiştir. Genlerin aktivitelerini belirleyen önemli olaylardan birisi olan DNA metilasyonunun mitokondriyel DNA'da çalışılan ilaçlar tarafından değiştirilip değiştirilmediği araştırılmış, tüm incelenen ilaçların anlamlı derecede hipometilasyona yol açtığı, klozapinin bu etkisinin reaktif metaboliti aracılığı ile olduğu gösterilmiştir. Araştırılan ilaçların mitokondrilerde gerçekleşen en önemli metabolik süreç olan oksijen tüketim hızını etkileyip etkilemediği incelenmiş, klozapin, olanzapin, nifedipin, valproik asit, dapson ve tiyaprofenik asitin tüketim hızını düşürdüğü, sülfafenazolün ise ilginç bir şekilde artırdığı gözlenmiştir. Son olarak mitokondriyel ilaç biyotransformasyonu açısından önemli olan insan karaciğer ve kalp mitokondrilerinin antioksidan ve konjugasyon enzim aktiviteleri, otopsi sırasında farklı bireylerden elde edilen dokularda incelenmiş, her iki organ mitokondrilerinde GSTT, GSTM, CAT ve Se-GPx aktiviteleri insanda gösterilmiştir. Tez çalışmasında çalışılan ilaçların mitokondride yapısal ve/veya işlevsel etkilerinin incelenmesiyle sadece toksik değil, olası terapötik hedefler için de veri sağlanmış, klozapin-aracılıklı kardiyotoksisite ve parasetamol-aracılıklı nefrotoksisite mekanizmaları açısından yeni fikirler ortaya konmuştur. Geliştirilen bu deneysel yaklaşımlar farklı ilaç, ilaç adayları ya da diğer kimyasal maddelerin olası mitokondriyel toksisitelerini taramak üzere sonraki çalışmalar için yol gösterici olacaktır.

AsetaminofenKlozapinMetabolitler+6
Ege Arzuk
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kimyasallarla indüklenen meme kanseri oluşum mekanizmalarında olası antikanser ilaç hedeflerinin araştırılması

Meme kanseri, dünyada görülme sıklığı hızla artan ve kadınlarda kanserden ölüm nedenleri arasında ikinci sırada yer alan bir kanser türüdür. Endojen östrojenlerin ve eksojen östrojenik bileşiklerin bazılarının hem reseptör aracılığıyla hücre proliferasyonunu arttırarak, hem de metabolizmaları sonucu oluşan reaktif kinon metabolitlerinin DNA'ya bağlanmasıyla kanserin oluşum ve gelişimine katkıda bulunduğu bildirilmektedir. Endojen bir hormon olan melatoninin hormon-ilişkili meme kanserinde östrojen reseptörü aracılıklı etkileri değiştirdiği ve dokularda lokal östrojen sentezini inhibe ettiği bilinmektedir. Meme kanserinin önlenmesi ve tedavisinde destekleyici ajan olarak kullanımının diğer ilaçların etkinliğini artırdığı ve yan etkilerini azalttığı gösterilmiştir. Ancak melatoninin yarılanma ömrünün kısa oluşu ve oral biyoyararlanımının düşük oluşu ilaç olarak kullanımını kısıtladığı için bu tez çalışmasında bazı indol türevi melatonin analoglarının benzer etkinliklerinin test edilmesi düşünülmüştür. Tez çalışması kapsamında 1-etilindol, 5-metoksiindol-3-aldehit hidrazon ve 2-metilindol yapısındaki melatonin analoğu bileşiklerin kimyasallarla indüklenen meme kanserinin oluşumunda rol oynayan hedefler üzerine etkileri araştırılmıştır. Bu hedefler, östrojenik bileşiklerin bağlanması ile hücre proliferasyonunu artıran östrojen reseptörü, lokal östrojen sentezini katalize eden aromataz enzimi ve östrojen ya da kimyasalları genotoksik metabolitlere dönüştüren CYP1B1 enzimidir. Türevlerin sırasıyla potansiyel östrojen reseptör antagonisti, aromataz inhibitörü ve CYP1B1 inhibitörü etkileri araştırılmıştır. Ayrıca hem insan sağlıklı meme epiteli hücre hattı (MCF-10A), hem de ER+ (MCF-7 BUS) ve üçlü negatif (MDA-MB-231) insan meme kanseri hücre hatları üzerindeki kısa ve uzun süreli sitotoksik etkileri de değerlendirilmiştir. Maddelerden bazılarının ER antagonizması, aromataz inhibisyonu veya CYP1B1 inhibisyonu yönünde etkileri olduğu, bazılarının ise birden fazla hedefte etkileri olduğu görülmüştür. Etkili bazı türevlerin sağlıklı meme hücrelerinde sitotoksisite göstermezken meme kanseri hücrelerinde sitotoksisite göstermeleri ve özellikle uzun süreli maruziyet ile hücrelerin koloni oluşumunu tamamen engellemiş olmaları ilaç adayı olabilecekleri yönünde umut vericidir. Bazılarının MCF-7 BUS hücrelerindeki sitotoksik etkilerinin MDA-MB-231 hücre hattına kıyasla daha güçlü bulunması sitotoksik etkilerinin hormon-ilişkili olabileceğini, bazılarında hücreler arasında etki farkı gözlenmemesi ise sitotoksik etkilerinin temelinde test edilen hedeflerin dışında mekanizmaların da rol oynadığını düşündürmektedir. Sonuç olarak indol türevi melatonin analoglarından bazılarının belirlenen üç farklı hedef üzerinde melatoninden daha etkili oldukları bulunmuştur. Bununla birlikte araştırılan hedefler üzerinde etkili olduğu bulunan bileşikler, etki güçleri bakımından mevcut tedavi ajanlarına alternatif olabilecek üstünlükte bulunmamıştır. Bu nedenlerle sözkonusu bileşiklerin meme kanserinin önlenmesinde kemopreventif ve/veya tedavi etkinliğini güçlendirerek yan etkileri azaltmaya aday adjuvan ajan olabilecekleri düşünülmektedir. Tez çalışmasında ortaya konan yapı-aktivite ilişkileri, var olan ilaçlardan daha güçlü yeni ilaç adaylarının geliştirilmesine olanak sağlayabilecektir. Bu tezde klinik öncesi ilaç keşif çalışmaları kapsamında yer alan hedef belirleme, etki belirleme/ölçme yöntemi seçimi ve validasyonu, orta/hızlı çıktılı tarama, moleküler modelleme ile öngörüsel veri elde etme ile in vitro etkinlik ve toksisite testlerini kapsayan bütüncül bir yaklaşım kullanılarak hit/öncü-molekül belirlenmesi amaçlanmış ve gerçekleştirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri; ER antagonizması; Aromataz inhibisyonu; CYP1B1 inhibisyonu, sentetik melatonin analogları.

Antineoplastik ajanlarAromatazGenler-CYP 1B1+7
Elif İnce
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tip 1 diyabet ın vıtro modelinde Cinnamomum cassia ekstrelerinin etkilerinin araştırılması

Tip 1 diyabet (T1DM) hastalarında oksidatif stres artışının hastalığa bağlı komplikasyonların gelişiminde rol oynadığına ilişkin çok sayıda araştırma bulunmaktadır. Oksidatif stres artışının oksidatif DNA hasarının artmasına neden olduğu, DNA onarım kapasitesinin yeterli olmaması nedeniyle bu durumun kanser gelişim sürecine katkıda bulunabileceği ileri sürülmektedir. Bu nedenle çalışmalar diyabet hastalarında oksidatif stres ve DNA hasarına karşı koruyucu ilaç ve doğal kaynakların araştırılması üzerinde yoğunlaşmıştır. Tarçın (cinnamon); antidiyabetik ve anti-tümör özellikleri de içeren çeşitli biyolojik etkinliklere sahip olduğu bilimsel çalışmalarla ortaya konmuş olan bitkisel kaynaklı bir üründür. Son yıllarda özellikle diyabet hastaları tarafından insülin direncinin azaltılması, kan glukoz ve lipid düzeylerinin düzenlemesi amacıyla gıda destek ürünü ya da çay formlarında kullanılmaktadır. Etkilerini araştırdığımız Cinnamomum cassia (C. cassia) ticari preparatlarda yaygın olarak bulunan tarçın türüdür. Çalışmamızda 1- Tip 1 diyabet in vitro modelinde C. cassia kabuklarından hazırlanan ekstrelerin hücre canlılığı üzerindeki etkileri ve apoptotik aktivitelerinin araştırılması; 2- Sitotoksik ve apoptotik etkisi olmayan ekstre ya da ekstrelerin endojen ve H2O2 ile indüklenen oksidatif DNA hasarı üzerindeki etkilerinin araştırılması; 3- Bu etkilerinin reaktif oksijen radikalleri (ROS) oluşumuyla ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada ekstrelerin IC50 değerleri WST-1 testi ile saptanmıştır. Apoptotik aktivite tayini akım sitometresinde Annexin V/PI ve TUNEL testleri ile gerçekleştirilmiştir. Apoptotik aktivite göstermeyen butanol ve su ekstrelerinin endojen ve H2O2 ile indüklenen oksidatif DNA hasarı üzerindeki etkileri alkali komet yöntemi ile araştırılmış, TUNEL yöntemi ile doğrulanmıştır. ROS oluşumu üzerindeki etkileri akım sitometrisinde DCF-DA testi ile tayin edilmiştir. Sonuçlar C. cassia su ekstresinin Tip 1 diyabet in vitro hücre modelinde H2O2 ile indüklenen oksidatif DNA hasarına karşı koruyucu etki gösterdiğini ve bu etkisinin ROS oluşumunu azaltmasıyla ilişkili olabileceğini ortaya koymuştur.

ApoptozisCinnamomum cassiaComet tekniği+5
Gizem Çanaklı
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
DoktoraAçık ErişimTR

Yeni sentezlenen melatonin analoglarının aromataz aktivitesi üzerine etkilerinin araştırılması

Endokrin bozucu (EB) terimi, sağlıklı organizmada veya gelecek nesillerinde advers sağlık etkilerine, endokrin fonksiyonlarda değişikliklere sebep olan ekzojen maddeleri tanımlar. EB bir kimyasal madde hormon reseptörleri ile etkileşerek agonist ya da antagonist etki gösterebileceği gibi steroid hormonların biyosentez ve metabolizma yolaklarında yer alan enzimlerle etkileşerek fizyolojik hormon düzeylerini değiştirmek yoluyla da etkisini gösterebilmektedir. Dünyada kadınlar arasında insidansının arttığı ve kansere bağlı ölümlerde ilk sırada yer aldığı belirlenen meme kanserinin tedavisinde de bu yaklaşımlardan faydalanılmaktadır. Meme dokusunda yüksek oranda bulunan aromataz enziminin inhibe edilerek östrojenin özellikle postmenopozal dönemde lokal üretiminin engellenmesi hormon bağımlı (östrojen reseptör pozitif; ER+) meme kanserinin tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Son yıllarda yapılan deneysel çalışmalarda indol yapılı bir hormon olan melatoninin aromataz enzimini inhibe ettiği ve ER (+) meme kanseri hücrelerinin proliferasyonunu engellediği saptanmıştır. Bu tez kapsamında yeni sentezlenen indol türevi melatonin analoglarının aromataz aktivitesi üzerine etkileri iki farklı yöntem ile araştırılmıştır. Bunlardan ilki doğrudan aktivite ölçümü olup floresans substrat ve rekombinant insan enziminin kullanıldığı, enzim aktivitesinin spektroflorimetrik olarak ölçülmesine dayanan in vitro bir hızlı tarama testidir. İkinci yöntem ise insan meme kanseri hücresi olan MCF-7 BUS hücrelerinin östrojensiz ortamda testosteron varlığında proliferasyonu değerlendirilerek enzim aktivitesinin dolaylı olarak ölçülmesi esasına dayanmaktadır. Öncelikle her iki yöntemin duyarlılığı ve ölçüm başarısı bilinen aromataz inhibitörleri kullanılarak değerlendirilmiş, yöntemlerin laboratuvarımızda kısmi validasyonları yapılmıştır. Ardından yeni sentezlenen melatonin analoglarının olası aromataz inhibitör etkinliği hızlı tarama testi ile araştırılmıştır. Bulgular in silico yöntemi ile enzime bağlanmanın özellikleri ortaya konmuştur. Hızlı tarama testi ile aromataz etkileri belirlenen maddelerin (hit) olası etkileri hücre temelli in vitro test ile de araştırılmıştır. Bulgularımız hücre içermeyen ve hücre temelli her iki yöntemin de aromataz inhibisyonunu değerlendirmede başarılı olduğunu ancak aktivitenin dolaylı ölçümünde testi etkileyen birden fazla faktörün bulunduğunu, bunların da değerlendirilmesi ile sağlıklı yorum yapılabileceğini göstermiştir. Tüm bulgular değerlendirildiğinde yeni sentezlenen analoglar arasından aromataz inhibitörü olduğu belirlenenler yeni etkin madde olarak önerilebileceği için ilaç keşif çalışmalarında erken dönem toksisite göstergesi olarak kullanılan sitotoksik etkileri de araştırılmıştır. İnsan meme kanseri hücreleri (MCF-7 BUS) ve sağlıklı over hücrelerinde (Çin hamster over-CHO-K1) canlılık üzerine etkileri araştırılan tüm analoglar arasından 2-Metil-1-H-indol-3-karboksialdehit (3-klorofenil) hidrazon (M5) ve 2-Metil-1-H-indol-3-karboksialdehit (4-klorofenil) hidrazon (M6)'un sağlıklı hücrelerde sitotoksik etki göstermeksizin aromataz enzim inhibitörü etkileri olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak bu bileşiklerin, özellikle postmenopozal dönemdeki kadınlarda, ER (+) insan meme kanseri hücrelerinin gelişim ve çoğalmasını önlemek suretiyle yeni etkin madde adayı olabilecekleri düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Endokrin bozucular; Aromataz enzimi; ER (+); Meme kanseri; Aromataz inhibitörü, Melatonin

AromatazEndokrin sistemEndokrin sistem hastalıkları+4
Senem Özcan Sezer
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
DoktoraAçık ErişimTR

Elektronik sigara ve IQOS kullanan kişilerde bazı ağır metal düzeylerinin incelenmesi

Elektronik Sigara ve IQOS Kullanan Kişilerde Bazı Ağır Metal Düzeylerinin İncelenmesi Dünyada ve ülkemizde, elektronik sigara (e-sigara) ve ısıtılmış tütün ürünü (IQOS) kullanımı her geçen gün artmaktadır. Özellikle gençler arasında yaygın olarak kullanılan e-sigara ve IQOS'un güvenliliğine yönelik bilimsel kanıt bulunmamaktadır. Bu çalışmada e-sigara, IQOS ve sigara kullanan bireylerin ağır metal ve nikotin maruziyetlerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. IQOS (n=20), e-sigara (n=28), sigara kullanan (n=39) ve sigara kullanmayan (n=30) bireylerden oluşmak üzere toplam 117 gönüllü çalışmaya katılmıştır. Çalışmaya katılanların maruz kaldığı kurşun, kadmiyum, nikel, çinko ve selenyum metallerinin düzeyleri saptanmış ve karşılaştırılmıştır. E-sigara, IQOS ve sigara kullanan bireylerin nikotin maruziyetinin belirlenmesi ve karşılaştırılması bu çalışmanın bir diğer amacıdır. İdrar örneklerinde kotinin düzeyi e-sigara kullananlarda 1827,61±1717 ng/g kreatinin, IQOS kullananlarda 1833,72±1847,93 ng/g kreatinin ve sigara kullananlarda 2276,96±2046 ng/g kreatinin olarak bulunmuştur. E-sigara, IQOS ve sigara kullanan kişilerin kotinin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Kurşun düzeyi e-sigara, IQOS, sigara kullanan ve kontrol grubunda sırasıyla 1,38±3,55 ng/g kreatinin, 8,51±11,16 ng/g kreatinin, 3,67±5,68 ng/g kreatinin, 1,55 ±1,93 ng/g kreatinin olarak saptanmıştır. Kurşun düzeyinde, e-sigara kullanan grubun, sigara ve IQOS kullanan grupla istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p˂0,008). Ayrıca sigara ve IQOS kullanan grupların, kotinin düzeyi ile kurşun düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark belirlenmiştir (p˂0,05). Kadmiyum düzeyi e-sigara, IQOS, sigara kullanan ve kontrol grubunda sırasıyla 0,22±0,22 ng/g kreatinin, 0,28±0,33 ng/g kreatinin, 0,48±0,64 ng/g kreatinin, 0,35±0,34 ng/g kreatinin, olarak saptanmıştır. Kadmiyum düzeyinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,008). Sigara içen grupta, kotinin düzeyi ile kadmiyum düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark belirlenmiştir (p<0,0001). Nikel düzeyi e-sigara, IQOS, sigara kullanan ve kontrol grubunda sırasıyla 3,43±2,16 ng/g kreatinin, 3,85±4,11 ng/g kreatinin, 1±1,42 ng/g kreatinin, 1,11±1,22 ng/g kreatinin olarak saptanmıştır. Nikel düzeyinde, e-sigara ve IQOS grupları hem sigara kullanan hem de kontrol grubu ile arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p˂0,05). E-sigara kullanan grupta, kotinin ile nikel düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0,003). Selenyum düzeyi e-sigara, IQOS, sigara kullanan ve kontrol grubunda sırasıyla 24,81±15,68 ng/g kreatinin 27,75±22,01 ng/g kreatinin, 26,01±18,10 ng/g kreatinin, 22,98±21,06 ng/g kreatinin olarak saptanmıştır. Selenyum düzeyinin, hem gruplar hem de kotinin düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,008). Çinko düzeyi e-sigara, IQOS, sigara kullanan ve kontrol grubunda sırasıyla 298,40±221,78 ng/g kreatinin ve 596,13±779,14 ng/g kreatinin, 217,59±142,75 ng/g kreatinin, 285,03±233,34 ng/g kreatinin olarak saptanmıştır. Çinko düzeyinde, IQOS ile sigara kullanan gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p˂0,008). Kotinin ile çinko düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Çalışmamızda elde ettiğimiz veriler sonucunda, kurşun düzeyi IQOS ve sigara kullanan grupta, kadmiyum düzeyi sigara kullanan grupta, nikel düzeyi ise e-sigara ve IQOS kullanan grupta diğer gruplara göre yüksek saptanmıştır. Anahtar Sözcükler: Ağır Metal, E-Sigara, ICP-MS, IQOS

Ağır metallerBelirti ve semptomlarEczacılık+4
Yunus Yüce
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Türk popülasyonunda Sjögren sendromunun gelişimini etkileyebilecek olası genetik varyasyonların incelenmesi

Bu çalışma, bir grup Türk popülasyonunda genotipleme yöntemiyle Sjögren sendromu gelişiminde önemli rolü olan HLA-DQB1*0301, STAT4 rs7574865, BAFF rs9514828 ve TINIP1 rs17728338 gen polimorfizmlerini belirlemek için tasarlanmıştır. Klinik olarak Sjögren sendromu veya başka bir hastalık kanıtı olmayan 40 birey kontrol grubu olarak kabul edilmiştir. Hasta grubunu ise Sağlık Bakanlığı Ankara Şehir Hastanesi Romatoloji Polikliniğine başvuran ve Sjögren sendromu tanısı konan115 kişi ile oluşturulmuştur. Genotipleme analizleri PCR-RFLP yöntemleri ile yapılmıştır. Sonuçlara göre, HLA-DQB1*0301, STAT4 rs7574865, BAFF rs9514828 ve TINIP1 rs17728338 genleri Sjögren sendromunda hastalık gelişimini etkilemektedir. İncelenen genlerden BAFF rs9514828 geni en fazla hastalık gelişimine katkı sağlayan gendir (6,71 kat). Diğer yandan, HLA-DQB1*0301, STAT4 rs7574865, TINIP1 rs17728338 varyantları sırasıyla 6,05, 5,88 ve 4,87 kat hastalık gelişme riskini artırmaktadır. Sonuç olarak, HLA-DQB1*0301, STAT4 rs7574865, BAFF rs9514828 ve TINIP1 rs17728338 gen polimorfizimleri ve Sjögren sendromu arasında ilişki vardır. Anahtar Sözcükler: BAFF rs9514828, HLA-DQB1*0301, Sjögren sendromu, STAT4 rs7574865, TINIP1 rs17728338.

Genetik varyasyonSjögren sendromuTürk popülasyonu
Ülkü Terzi
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

2,4-D ve glifosat bazlı herbisitlerin oluşturduğu çevresel toksisitenin belirlenmesinde Oncorhynchus mykiss (Rainbow trout) karaciğer hücreleri (RTL-W1) kullanılarak sitotoksisitenin araştırılması

Gelişimin ve değişimin bir sonucu olan endüstriyel ve tarımsal faaliyetler çevrenin kimyasal yükünü arttırmaktadır; çünkü çok sayıda ve çeşitte kimyasal, çevrede dolaşım halindedir. Bu kimyasallar veya karışımları su biyotası için potansiyel bir tehdit oluşturabilir. Düzenleyici kurumlar balık toksisite testlerinin yapılmasını önermektedir. Ancak su canlılarını korumak adına yapılmış bu düzenlemeler, yüzlerce kimyasalın sayısız balık üzerinde in vivo değerlendirilmesi anlamına gelir. Bununla birlikte, son dönemde deneylerde hayvanların etik kullanımına ilişkin rehber olan 3R yaklaşımı daha çok önem kazanmıştır. İn vivo testlerle ilgili etik kaygılar nedeniyle, çevresel tehlike değerlendirmelerinde kullanımlarını azaltmaya yardımcı olabilecek alternatif test yöntemleri geliştirmeye yönelik çabalar devam etmektedir. Bu tez çalışmasında, 3R yaklaşımına uygun in vitro ve in siliko yöntemlerle herbisitler ve karışımları değerlendirilerek çevresel risk değerlendirme çalışmalarına önemli katkı sağlayacak bulguların elde edilmesi amaçlanmıştır. Test kimyasallarının sitotoksik ve letal etkileri in vitro ve in siliko test sonuçlarına göre Hektafermin® > 2,4-D > Roundup Star® > Glifosat şeklinde sıralanmıştır. RTL-W1 EC50, QSAR Toolbox EC50 ve QSAR Toolbox LC50 değerleri incelendiğinde, canlılar, test maddelerine karşı hücrelerden daha duyarlıdır. Ticari herbisit karışımları analitik standart karışımlarından, tek tek herbisit formülasyonlarından ve analitik standartlardan daha fazla sitotoksik ve letal etkiye sahiptir. Elde edilen veriler Roundup Star® ve Hektafermin® herbisit formülasyonlarının ve karışımlarının aktif bileşenlerden daha toksik olduğunu açıkça göstermiştir. Sonuçlar, ekotoksikoloji açısından önemli olup, çevresel risk değerlendirme çalışmalarında faydalı olabilir. Anahtar Sözcükler: 2,4-D, Glifosat, Herbisit karışımı, OECD QSAR Toolbox, RTL-W1

GlifosatHerbisitlerHücreler+3
Büşra Esen
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Ankara nüfusunun çaydaki toplam renk ve parlaklık tercihinin belirlenmesi ve bu verilere göre hazırlanan çay infüzyonlarının florür iyonu içeriğinin tayin edilerek insan sağlığı üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi

Ana vatanı Güneydoğu Asya olan çay, keşfedildiği günden bu yana dünyanın her yerinde tüketilen bir içecek olmuştur. Ülkemizde çay tüketimi yılın her mevsimi günün her saati olduğu düşünüldüğünde tüketim frekansı oldukça yüksek rakamlara ulaşır. Bundan dolayıdır ki içerdiği bileşiklerin insan sağlığı üzerindeki etkilerinin değerlendirmesi için pek çok çalışmaya konu edilmiş olup; bunlardan biri de flordur. Bu tez kapsamında Ankara'da perakende satış yapan çeşitli market zincirlerinden 43 adet granül çay örneği temin edildi. Bu çayların toplam flor içerikleri belirledi ve geleneksel demleme yöntemi temel alınarak 6/250 (g/ml) oranı ile çay infüzyonları hazırlandı. Bu infüzyonların florür iyonu içeriği ve 460 nm'deki optik yoğunluklarıdan Toplam Renk, %Parlaklık ve Renk Skalaları analizleri yapıldı. Bunun yanı sıra geleneksel yöntemlerle çay demleyerek müşteilerine ince belli çay bardağında servis edilen 63 işletmeden çay infüzyonları temin edildi. Bu 63 çay infüzyonunun florür iyonu içeriği ve Renk Skalası analizleri yapıldı. Granül çay örneklerinin toplam florür içeriği, Karadeniz bölgesi çaylarında ortalama flor 183,93 mg/kg (Min: 135,87; Max: 327,86), ithal çaylarda ortalama flor 105,02 mg/kg (Min: 75,40; Max: 151,32) tespit edildi. Bu verilerin varyans değeri 2156,25 olarak hesaplanmıştır. Bu granül çaylardan geleneksel yöntemle 6/250 (g/ml) oranında demlenen çay infüzyonların florür içeriği yerli çayda 3,32 mg/L (Min: 2,15; Mak: 4,40) olurken ithal çayda ortalama florür 2,06 mg/L (Min: 1,46; Mak: 3,08) bulunmuştur. Bu verilerin varyans ise 0,49 olarak hesaplanmış olup ayrıca granül çaydaki florun, %52,94 ile %93,79 (Ortalama:78,24) oranında ekstrakte edilebilir olduğu bulunmuştur. Bu değerlerin varyansı 114,28 olması granül çayın florür içeriği kadar olmasa da geniş bir aralıkta dağıldığı sonucuna varılmıştır. Çay infüzyonunun florür içeriği ile granül çaydaki flor içeriği arasında Sperman korelasyon analizi sonucuna göre beklenildiği gibi yüksek düzeyde pozitif ve anlamlı (r= ,753; p< ,01) bir ilişki bulunmuştur. Basit regresyon analizi sonucuna göre de model anlamlı bulunmuştur (p <,001). Granül çayın ihtiva ettiği flor, çay infüzyonlarındaki florür iyonunu beklenildiği gibi olumlu ve anlamlı olarak yordamaktadır ( β = .811, t (43)= ,143, p < ,001). Çay infüzyonlarının içerdiği florürür iyonunun %66,0'ini (R2adjusted= ,658) granül çaydaki flordan kaynaklanmaktadır. Bunun yanı sıra yapılan Sperman korelasyon analizi sonucu ile Renk Skalası ile % Parlaklık verileri arasında küçük düzeyde pozitif yönde (r= ,292; p< ,01) ve Toplam Renk ile de büyük düzeyde negatif yönde (r= -,883; p< ,01) korelasyon bulunmuştur. Bu çalışma ile Renk Skalası demlenmiş çay örneklerinde kullanılabilecek doğru etkili ve hızlı bir analiz yöntemi olarak önerilmektedir. Skaladaki artış ile çay rengindeki koyuluk azalmaktadır. Ankara'da servis edilen 63 adet çay infüzyonu verilere göre elde edilen örneklerin florür iyonu içeriği ortalama 2,61±0,57 mg/L (min=1,22; mak=3,49) olarak tespit edilmiş ve varyansı ise 0,329 olmuştur. Renk Skalası için ortalama 8,97±0,44 (min=7,84; mak=10,15) değeri elde edilmiştir. Renk Skalasının varyansı ise 0,192'dır. Elde edilen maksimum, minimum ve ortalama florür iyonu konsantrasyonları ile iki bardaktan 30 bardağa (1 bardak=100 ml) çay tüketimine bağlı olarak yeterli alım miktarı (0,05 mg/kg vücut ağırlığı/gün) ve Tehlike Katsayısı (HQ) değerlendirildiğinde Ankara'da yaşayan 15 yaş üstü kadınlar ve 15-24 yaş arası erkekler için sırasıyla sekiz, 24 ve 11 bardak çay tüketmeleri yeterli alım için uygun olacağı sonucuna varılmıştır. HQ>1 olması için ise yine aynı sıra ile sırasıyla; 10, 28 ve 13 bardak olarak hesaplanmıştır. Ankara'da yaşayan 24 yaş üstü erkekler için yeterli alıma ulaşabilmek için maksimum konsantrasyondaki çaydan 11 bardak, ortalama konsatrasyonu için 15 bardak çay tüketilmelidir. Ancak minimum konsantrasyon da ise 30. bardak da dahi yeterli alıma ulaşılamadığı görülmektedir. HQ>1 için ise maksimum konsantrasyondaki çaydan 13 bardak, minimum için 30 bardaktan fazlası ve ortalama florür konsantrasyonu için ise 18 bardak tüketildiğinde ulaşılabilmektedir.

AnkaraFlorürlerRenkler+2
Üzeyir Aktuğ
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Erken doğum yapan gebelerde Trp64Arg gen düzeylerinin ve tümör nekroz faktör ilişkili proteinlerin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, erken doğum (ED) yapan gebelerde β3-AR gen ekspresyonun ve Trp64Arg gen frekansının sağlıklı gebelerle karşılaştırılması ve gen düzeylerinin CTRP'ler ve plazma lipitleri ile ilişkisinin saptanması, ayrıca plasenta dokularında patolojik değişikliklerin araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve metot: Klinik, ultrasonografik ve laboratuvar kriterlerine göre ED tanısı konulan 40 gebeden ve normal gebelik süresini tamamlayan 40 sağlıklı kontrolden alınan kan örneklerinde CTRP düzeyleri ve plazma lipit seviyeleri ELISA yöntemi ile belirlendi. Gen ekspresyonu RT-PCR yöntemi ile değerlendirildi. Patolojik değişiklikler hematoksilen-eozin boyama yöntemi ile incelendi. Bulgular: Çalışma grubunda, kontrole kıyasla β3-AR gen düzeyi anlamlı derecede azalmış ve Trp64Arg gen frekansı anlamlı düzeyde artmıştır. Çalışma grubunda kontrole kıyasla CTRP3 ve TC düzeyleri azalırken, CTRP4 ve LDL düzeyleri anlamlı düzeyde arttı. ROC analizi sonucunda LDL, HDL, CTRP3 ve CTRP4 düzeylerinin ED vakalarında öngörüsel biyobelirteçler olabileceği tespit edilmiştir. Plasentanın patolojik incelemesinde çalışma grubunda perivillöz fibrin birikimi, intervillöz fibrin birikimi ve hidropik dejenerasyon kontrole kıyasla anlamlı olarak artmıştır. Çalışma grubunda fibrin artışı; doğum haftası ve CTRP4 ile ilişkili bulunmuştur. Sonuç: İlk defa CTRP düzeyleri ile ED arasındaki ilişki araştırılmıştır. CTRP'ler özellikle HDL ve LDL olmak üzere kan lipit düzeyleri ile ilişkili bulunmuştur. CTRP3, ED komplikasyonları sonucu azalırken; CTRP4 bir savunma mekanizması olarak artmıştır. Plasentada azalan β3-AR düzeyleri ve artan Trp64Arg gen frekansı, plasental perfüzyonu azaltarak fibrin birikimine neden olmuş ve bu durum ED fizyopatolojisine katkı sağlamış olabilir.

Dilan Aşkın Özek
İnönü University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
10
DoktoraAçık ErişimTR

Yeni sentezlenen platin temelli n heterosiklik karben komplekslerinin farmakolojik özelliklerinin sisplatin ile in vitro karşılaştırılması

Yeni Sentezlenen Platin Temelli N Heterosiklik Karben Komplekslerinin Farmakolojik Özelliklerinin Sisplatin ile İn Vitro Karşılaştırılması Amaç: Sentezlenen orijinal sekiz adet platin N-heterosiklik karben (Pt-NHC) kompleksinin farmakolojik araştırmalar ve ilaç geliştirme çalışmalarında öncü moleküller olma potansiyelini değerlendirmek. Materyal ve metot: Pt-NHC komplekslerinin farmakolojik özellikleri SH-SY5Y (insan nöroblastom hücre hattı), A549 (insan akciğer kanseri hücre hattı), MDA-MB-231 (insan meme kanseri hücre hattı) ve HeLa (insan serviks kanseri hücre hattı) hücreleri üzerinde değerlendirildi. Hücrelere sisplatin ve Pt-NHC bileşikleri 1 μM, 5 μM, 10 μM, 25 μM, 50 μM, 100 μM dozlarda uygulandı. Bileşiklerin sitotoksik etkileri, kanser hücrelerinde hücre göçü üzerine etkileri, antimikrobiyal, antifungal aktiviteleri ve apoptoz ile ilişkisi değerlendirildi. Sitotoksik etki MTS yöntemi ile, hücre göçü yara iyileşme testi ile, antimikrobiyal ve antifungal aktiviteler rutin yapılan aktivite testleri ile, apoptoz ile ilişkili Bax ve Bcl-2 genlerinin ekspresyon düzeyleri RT-PCR yöntemi ile değerlendirildi. Bulgular: Farklı yapılara sahip Pt-NHC bileşiklerinin test edilen hücre hatları üzerinde farklı derecelerde antiproliferatif aktivite gösterdiği bulunmuştur. Bileşiklerin hücre göçünü engelleyerek antimigrasyon etki gösterdikleri tespit edildi. S.aureus, C.albicans ve MRSA'ya karşı antimikrobiyal etkili oldukları bulundu. Sonuç: Bileşiklerden elde edilen veriler sisplatin ile karşılaştırıldığında sisplatine göre anlamlı derecede etkin olan Pt-NHC kompleksleri belirlendi. Bu bileşiklerin ilaç geliştirme çalışmalarında kullanılacak yeni aday moleküller olabilir. Anahtar Kelimeler: Pt-NHC, sisplatin, apoptoz, antikanser aktivite

Sümeyye Aslan
İnönü University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
30
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Levetirasetamın erkek sıçanlarda reproduktif toksisitesinin değerlendirilmesi

İlaçlar ile indüklenen infertilite dahil reproduktif toksik etkiler günümüzde önemli bir sağlık problemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle ilaçların kadın ve erkek reproduktif sistem üzerine toksik etkilerinin belirlenmesi ve bu etkilerin fertiliteye yansımasının değerlendirilmesi önemli araştırma alanlarından biri olarak kabul görmektedir. Levetirasetam (LEV) da epilepsi tedavisinde her yaş grubunda güvenilir etki profili nedeni ile sıklıkla tercih edilen bir ilaçtır. Reproduktif yaşlarda sıklıkla kullanılan bu ilacın erkek reproduktif sistem üzerine toksik etkilerinin değerlendirildiği herhangi bir çalışma bulunmadığı dikkat çekmektedir. Bu noktadan hareketle bu tez çalışması kapsamında LEV'in erkek reproduktif sistem üzerine olası toksik etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda levetirasetam 50, 150 ve 300 mg/kg dozlarda oral olarak 70 gün süre ile 12 haftalık erkek sıçanlara uygulanmıştır. Süre sonunda gruplara ait vücut, testis ve epididimis ağırlıkları, bilgisayar destekli sperm analiz sistemi ile sperm konsantrasyonu, motilitesi, morfolojisi ve Comet yöntemi ile sperm DNA hasarı belirlenmiş, testis dokuları histopatolojik olarak incelenmiştir. Olası reproduktif toksisitede hormonal durumun etkisinin belirlenmesi amacı ile plazma testosteron, folikül stimule edici hormon (FSH) ve luteinleştirici hormon (LH) seviyeleri ELISA yöntemi ile, oksidatif stresin etkisinin belirlenmesi amacı ile testis dokusundaki glutatyon (GSH), süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (KAT) ve malondialdehit (MDA) seviyeleri ise kolorimetrik yöntemler ile tespit edilmiştir. Sonuçlara göre LEV uygulanan gruplarda sperm konsantrasyonu, motilitesi ve normal sperm morfolojisinin doza bağımlı olarak azaldığı belirlenmiştir. 150 ve 300 mg/kg LEV uygulanan gruplarda sperm DNA hatalarının arttığı dikkat çekmiştir. Özellikle 300 mg/kg levetirasetam uygulanan grupta testiküler hasar bulguları izlenmiştir. Plazma FSH, LH ve testosteron seviyeleri 300 mg/kg LEV uygulanan grupta kontrol grubuna göre anlamlı olarak azalmıştır. Testis dokusunda SOD, GSH ve KAT seviyeleri levetirasetam uygulanan gruplarda anlamlı olarak azalmış ve MDA seviyeleri ise 150 ve 300 mg/kg LEV uygulanan gruplarda anlamlı olarak artmıştır. Bu sonuçlar doğrultusunda LEV uygulaması ile sperm kalitesinin azaldığı belirlenmiş ve hormonal seviyedeki değişimlerin ve testis dokusunda var olan oksidatif stresin reproduktif toksik etkiye katkı sağlayabileceği ileri sürülmüştür. Anahtar Kelimeler: Levetirasetam, reproduktif toksisite, oksidatif stres, Comet yöntemi

AntikonvülsanlarComet tekniğiOksidatif stres+2
Merve Baysal
Anadolu University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
DoktoraAçık ErişimEN

Prediction of Torsades de Pointes associated cardiotoxicity using computational methods

This study advocates for a comprehensive Torsades de Pointes (TdP) risk prediction, emphasizing the importance of considering both drug metabolites and parent molecules in their interactions with the hERG channel, crucial for cardiac rhythm regulation. The methodology employed includes an extensive literature review via Adverse Outcome Pathway (AOP)-helpFinder, followed by molecular docking studies using AutoDock and PatchDock to investigate the interactions between identified ligands and the hERG protein. The interactions were then visualized with BIOVIA Discovery Studio Visualizer, providing detailed insights into the complex dynamics between ligands and the hERG channel. To support these findings, ADMETlab2.0 was utilized, assessing the absorption, distribution, metabolism, excretion, and toxicity (ADMET) and physicochemical profiles of the compounds, thereby offering a deeper understanding. Findings reveal diverse effects of metabolites on TdP risk. Some metabolites, do not display hERG inhibition and thus offer a safer therapeutic alternative to parent molecules (e.g., fexofenadine compared to terfenadine). Conversely, metabolites like desmethylastemizole (versus astemizole) and paliperidone (versus risperidone) may increase TdP risk. The study highlights the significance of metabolites' unique properties and interactions with the hERG channel in determining their torsadogenic potential. The study concludes that an integrated TdP risk prediction, incorporating both parent drugs and metabolites and their interactions with the hERG channel, is crucial for enhancing drug safety and patient care, suggesting a shift towards a more holistic approach in drug development and evaluation. Key words: Torsades de Pointes, hERG Blockade, Computational Toxicology, Molecular Docking

Egemen Bilgin
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

In Vitro evaluation of protective effects of phillyrea latifolia extracts against oxidative stress and inflammation on co-cultured neuronal cell line SH-SY5Y

Neuroinflammation has a vital role in the pathogenesis of numerous neurodegenerative and neurobehavioural disorders which could be a major health concern affecting a major population. Given that the current therapeutic approaches do not yet provide the desired level of efficacy therefore herbal supplements are thoroughly researched as potential therapeutic options. The goal of current study is to comprehensively evaluate every in vitro protective outcomes of P. latifolia extracts against neuroinflammation, in terms of their antioxidant activities, protective effects against inflammation and oxidative stress. The total amount of proanthocyanidin, flavonoids, and phenolics, further as DPPH, FRAP and CUPRAC assays were conducted. The protective role against inflammation was evaluated by in vitro nitrite assay in LPS-effected RAW 264.7 murine macrophage cells and IL-6 releasing and PGE2 production inhibition assays likewise as determination of TNF-α. To support as an in vitro neuroinflammation model; co-culture assay was also performed. Both extracts significantly decreased the nitrite levels at 1 mg/mL concentration. It had been also demonstrated that the P. latifolia extracts were able to significantly lower the levels of TNF-α, IL-6, and PGE2. The analyses of oxidative stress parameters within the cell lysates revealed that the P. latifolia extracts were ready to enhance GSH, CAT, SOD and reduce MDA levels thus relieving the cells from increased oxidative stress in both SH-SY5Y and RAW 264.7 cell lines. Furthermore, in transwell co-culture assay, the hydroalcoholic extract decreased inflammation-induced cell death significantly at 48 and 72 hours post application. In conclusion, our results suggest that P. latifolia extracts could have implications for the management of neuroinflammation as herbal remedy.

Dilara Güreşçi
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimEN

Safety and efficacy of herbal extract-loaded wound dressing designed by natural and biodegradable based electrospun nanofibers

Wound dressing is essential for healing, providing a protective barrier and supporting recovery. The global demand for wound care is increasing, with millions suffering from burns and chronic skin ulcers. Electrospinning is a promising technique for wound healing applications, creating nanostructures resembling the natural extracellular matrix. Herbal extracts, known for their therapeutic properties like antioxidants and antibacterial agents, enhance wound care. Incorporating metal nanoparticles further boosts infection prevention and wound healing promotion. This study aims to produce a safe and efficient wound dressing of metallized herbal-loaded nanofibers made of natural and biodegradable materials. A formulation made of Polyvinyl alcohol, Chitosan, and Gelatin was used to produce electrospun nanofibers. Mesoporous silica nanoparticles and Hypericum perforatum extract were used to be loaded into the nanofibers. The characterization, loading efficacy, releasing profile, in vitro efficacy, and safety were tested. The study achieved successful production and optimization of nanofiber mats incorporating herbal extracts and mesoporous silica nanoparticles. Key advancements included refined polymer ratios, solvent choices, and electrospinning parameters, which enhanced the nanofibers' physical properties and structural integrity. Characterization confirmed the effective integration of mesoporous silica nanoparticles and herbal extracts with an encapsulation efficacy 86-96%. The nanofibers demonstrated a rapid and sustained release profile, substantial antimicrobial activity, and significant anti-inflammatory effects, particularly with metallized herbal-loaded variants. Despite some possible cytotoxicity at high concentrations, the nanofibers showed no mutagenic or genotoxic effects, indicating promising safe therapeutic potential for future clinical applications.

Pharmaceutical nanotechnology
Hebah Mohd Kamal Mustafa Ayash
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

From manual to automated pharmacovigilance processes and efficient signal management application

ABSTRACT Çetin, R. A. (2024). From Manual to Automated Pharmacovigilance Processes and Effıcient Signal Management Application. Yeditepe University, Institute of Health Sciences, Department of Pharmaceutical Toxicology MSc thesis, İstanbul. Pharmacovigilance (PV) tasks, which are generally time-consuming and labor-intensive activities, play a critical role in ensuring drug safety. This thesis study aims to evaluate the efficiency of automation in selected PV tasks and signal detection. It was conducted in two phases. In the first phase, the study examines the efficiency of automated processes for the PV tasks, Individual Case Safety Report (ICSR) entries and Periodic Benefit-Risk Evaluation Report (PBRER) preparation. A small-scale group of PV employees with different levels of experience participated in this phase. The second phase of the study focuses on identifying drug-adverse event (AE) interaction patterns within the FDA Adverse Event Reporting System (FAERS) data using machine learning (ML) techniques, focusing on 10-year data from January 2012 to December 2021. The dataset included 13,568,552 cases, and six different ML algorithms were applied to detect potential signals. The findings of the first phase suggested that despite the limitation of sample size and not being able to include all possible scenarios for PBRERs and case entries, automated processes improve the time efficiency for PV tasks by providing an average of 38.5% time savings for the ICSR entry task and an average of 26% time savings for PBRER preparation task. In the second phase of the study, XGBoost was selected as the most effective model among the applied ML algorithms, achieving an accuracy of 0.97, an F1 score of 0.71, and an AUC of 0.95. A significant finding was that high-scoring drug-AE combinations demonstrated exponential increases in case counts over the years, indicating their potential as signals. The results suggest that ML methods have potential for accurately identifying drug-AE interactions, contributing to more efficient pharmacovigilance. Keywords: Pharmacovigilance · PBRER · Automation · Signal · Machine Learning

Computer aided automationProcess automationDrug-related side effects and adverse reactions
Rabia Ayşe Çetin
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00