İnönü University
Faculty

Faculty of Medicine

İnönü University

465

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Tez
Medical SpecialtyOpen AccessEN

Developmental knowledge levels of mothers of children between 0-36 months admitted to the hospital

Aim: The purpose of this thesis research is to evaluate the developmental knowledge level of the mothers of children aged 6-36 months admitted to the hospital and to determine the knowledge level of the mothers according to their children's developmental risks such as chronic health problems, developmental delay and screen exposure. In addition, it was aimed to learn the ways of obtaining information for the mothers of the children who applied to the hospital. Material and Methods: This study is a cross-sectional study involving 178 children aged 6-36 months and their mothers who applied to İnönü University Turgut Özal Medical Center Child Health and Diseases clinic due to a congenital or acquired chronic health problem or an acute health problem. "Caregiver Knowledge of Child Development Inventory " (CKCDI) was applied to mothers and the International Guidance for Monitoring and Supporting Development (GIDR) was administered to the children participating in the study. Results: The number of the children with chronic health problems among the children in the sample is 84 (47.2%). Developmental delays requiring support in 1 or more areas were found in 62 (34.8%) of the children. The number of children with screen exposure is 90 (50.6%). The total score average of the mothers' development knowledge was found to be 18.4 ± 6.5 (the highest score is 40). Education level was found to be the most important determinant of developmental knowledge (p <0.001). In addition, a significant difference was observed between the employment status of the mothers and the income status of the family and the scale score (p <0.001, p <0.001). There was no significant difference between the child's gender, age, having a chronic health problem, developmental delay and maternal age variables and CKCDI score (p> 0.05). It was observed that the CKCDI score of those who were exposed to the screen was significantly lower than those who were not exposed to the screen (p <0.001). It was determined that mothers mostly prefer to get information from doctors and nurses. Conclusion: The developmental knowledge level of the mothers of all children between the ages of 6 and 36 months is low. The most important determinant of developmental knowledge is found as the education level of the mother. Hospital applications can be an important opportunity to contribute to child development by increasing mothers' developmental knowledge. Keywords: Caregiver Knowledge of Child Development Inventory, Chronic health problem, Developmental delay, Screen exposure

MothersLevel of knowledgeRisk factors+3
Nizami Avcı
İnönü University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prediyabet hastalarında biyoelektriksel impedans parametrelerinin karotis intima media kalınlığı ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Diyabetin ateroskleroz ve buna bağlı mortalite ve morbidite artışına neden olduğu bilinen bir gerçektir. Diyabetin pek çok hastalıkta prognozu kötüleştirdiği, kan şekeri kontrolünün hayat kalitesini arttırdığı ve yaşam ömrünü uzattığı ile ilgili pek çok çalışma yapılmıştır. Prediyabet; diyabet öncesi bir durumu ifade eder ve etkileri yeni çalışmalar ile ortaya konan klinik bir durumdur. Prediyabetin de diyabet gibi pek çok ek hastalığa yol açacağı çeşitli çalışmalar ile belirlenmiş olup erken tedavinin hayat kalitesinde ciddi artış yapacağı bir gerçektir. Atherosklerozun bir göstergesi olarak kabul edilmiş olan karotis intima media kalınlığının, prediyabet hastalarında biyoelektriksel impedans cihazı ile ölçülen yağ-kas oranı ile ilişkisi bize; prediyabet hastalarında aterosklerozun başlayıp başlamadığını ve bu durumun yağ-kas oranı ile ilişkisini gösteren mühim bir bulgu olacaktır. Çalışmamızın sonunda prediyabetin yaştan bağımsız olarak karotis intima media kalınlığında dolayısı ile ateroskleroz riskinde anlamlı artışa sebep olduğunu ve bu durumun vücut yağ-kas oranı ile anlamlı ilişki içerdiğini tespit ettik. Anahtar Kelimeler: Prediyabet, Karotis İntima-Media Kalınlığı, Biyoelektriksel İmpedans Analizi, Yağ - Kas Oranı

Adipoz dokuBiyoelektriksel empedansKarotis intima media+2
Muhammed Erkam Cengil
İnönü University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malatya'da multipl skleroz hastalarının Covid-19'a yakalanma oranları ve hastalık profilleri

Malatya'da Multipl Skleroz Hastalarının Covid-19'a Yakalanma Oranları ve Hastalık Profilleri Amaç: Multipl Skleroz(MS) merkezi sinir sisteminin demiyelinizasyon, nöronal hasar ve aksonal kayıp süreçleriyle giden, kronik seyirli inflamatuar bir hastalığıdır. MS tedavisinde bu inflamatuar süreci baskılayıp hastalığın progresyonunu yavaşlatmak temel amaçlardandır. Bu amaçla immünmodülatuar/immünsüpresif tedaviler(DMT) kullanılmaktadır. Bu tedavilerin immün sistemi baskılayarak enfeksiyonlara yatkınlık oluşturduğu bilinmektedir. Çalışmamızda mevcut koronavirüs hastalığı 2019 (COVID-19) pandemisindeki MS hastalarının immünmodülatuar/immünsüpresif tedaviler almasının onları COVID-19 hastalık şiddeti, sıklığı ve sonrasında gelişen psikiyatrik sonuçlar açısından olumsuz etkileyip etkilmediğini değerlendirmek hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Katılımcılar 18-65 yaş aralığında, nöroloji polikliniğinde takipli DMT kullanan ve COVID-19 geçiren MS hastaları(1. grup) ve bunların kıyaslandığı yaş ve cinsiyet olarak benzer iki gruptan oluşmaktadır. Kıyaslanan iki gruptan biri MS olup COVID-19 geçirmeyen hastalar(2. grup) diğer grup ise COVID-19 geçirip MS olmayan hastalardan(3. grup) oluşmaktadır. 1 ve 2. grup kendi arasında MS hastalık profili(hastalık süresi, kullandığı son DMT ve süresi, MS hastalık klinik formu, son tedavide yaşadığı yan etki bilgileri, özürlülük durumu, ambulasyon durumu, MS'in radyolojik tutulumu),Koronavirüs Anksiyete Sklası (CAS) ve Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) açısından; 1 ve 3. grup kendi arasında COVID-19 hastalık profili(tedavisinin nerede yapıldığı(ev/hastane), hastane yatışında yoğun bakım ve/veya invazif mekanik ventilasyon ihtiyacı olup olmadığı, tedavide kullanılan ilaçlar, toraks BT çekilip çekilmediği, çekildiyse pnömonik tutulum olup olmadığı, COVID-19 semptomlarından hangilerini yaşadığı) açısından kıyaslandı. Bulgular: 1 ve 2. grubun MS hastalık profili açısından, 1 ve 3. grubun COVID-19 hastalık profili açısından kıyaslanması sonucunda bu ikili kıyaslama gruplarında istatistiksel olarak anlamlı fark görülmedi(p>0.05). Sonuçlar: Sonuç olarak 2 MS grubunda ve 2 COVID-19 geçiren grupta istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmemesi, DMT kullanımının MS hastalarında COVID-19 hastalık şiddeti açısından ve COVID-19 geçirmenin MS hastalarında psikiyatrik sonuçlar açısından olumsuz etkisi olmadığı sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: multipl skleroz, enfeksiyon, COVID-19, hastalık mofiye edici tedavi

Yusuf Ziya Deniz
İnönü University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gelişimsel kalça displazisinde kapalı redüksiyon sonrası ikincil cerrahi girişim ihtiyacına yönelik yeni radyografik parametrelerin değerlendirilmesi

Amaç: Gelişimsel kalça displazisi (GKD) iskelet ve kas sisteminin en yaygın doğumsal kusurlarından biri olup, kalça çıkığı, subluksasyon ve asetabuler displazi gibi geniş bir durum yelpazesini içerir. GKD'nin doğal seyrini değiştirmenin anahtarı erken teşhis ve mümkün olduğunca erken stabil konsantrik redüksiyon elde etmektir; bu, normal asetabuler gelişimin gerçekleşmesini destekler ve geç asetabuler displaziyi önler veya en aza indirir. Literatürde ek cerrahi girişim ihtiyacını tahmin etme ile ilgili çalışmalar olmakla birlikte kesin olarak öngörebilen bir parametre saptanamamıştır. Bu çalışmanın amacı, kapalı redüksiyon uygulanan GKD li hastalarda yeni radyolojik parametrelerin ek prosedür olarak cerrahi girişim ihtiyacını tahmin etmede yararlı olup olmadığının değerlendirilmesidir. Materyal ve Metot: Ağustos 2010 ile Eylül 2020 yılları arasında İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalına tek taraflı GKD için başvuran, konservatif tedavi gören, rutin takiplerine gelen hastaların dosyası ve radyolojik sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. Kapalı redüksiyonla tedavi edilen tek taraflı GKD'li hastalarda rezidüel displazi ve ikincil tedavi olarak cerrahi girişim gereksinimini tahmin etmek için 3 adet radyolojik ölçüm parametresi belirlendi. Kapalı redüksiyon sonrası asetabuler çatı uzunluğundaki değişiklikler, asetabulum kenarındaki osseöz değişim ve asetabulumun laterale doğru remodele olup uzanması pre-operatif dönemde, post-operatif 3. ve 6. aylarda ölçülerek normal tarafla karşılaştırıldı. Aynı zamanda kapalı redüksiyon sonrası ikincil cerrahiye gidiş sınırlarını belirlemek amacıyla cut-off değerleri istatistiksel olarak tespit edildi. Bulgular: Çalışamaya dahil edilen hastaların 2'si (%5,4) erkek, 34'ü (%94,4) kızdı. Kapalı redüksiyon uygulandığında hastaların ortalama yaşı 7 ay ± 2 ay (5-9) ve en son kontrol muayenesi sırasında 10.5 ay ± 2.5 ay (8-12) idi. 8 olguda sağ taraf (%22,2), 28 hastada ise (%77,7) sol kalça tutulumu vardı. 20 hastada (%55,5) kapalı redüksiyonla birlikte artrografi ve 4 hastada (%11) ilave olarak tenotomi uygulandı. Takiplerinde asetabuler displazi, çıkık veya subluksasyon bulguları devam eden 13 hastaya (%36) ikincil olarak cerrahi tedavi uygulandı. İkincil tedavi olarak cerrahi uygulanan 2 hastada avasküler nekroz gelişti. Geriye kalan 23 hastada (%64) 3. ve 6. ayların sonunda hem IV klinik hem de radyolojik olarak belirgin iyileşme bulguları kaydedildi ve ikincil bir prosedüre gerek duyulmadan takiplerine devam edildi. Kapalı redüksiyon öncesi çıkık tarafın asetabuler çatı uzunluğunun ortalama değeri 15.6 mm (9.4-20), 3. ayda 17.4 mm (11-21.1), 6. ayda ise 17.9 mm (14.4-22.1) olarak hesaplandı. Çıkık olmayan karşı kalçanın asetabuler çatı uzunluğunun ortalama değeri, preoperatif dönemde 15.6 mm (13- 19.2), 3. ayda 16.8 mm (13.8-19.7), 6. ayda ise 18.2 mm (14.6-21) olarak hesaplandı. Bu parametrenin ek prosedür olarak cerrahi girişim için cut-off değerleri 3. ayda ≤ 16mm, 6. ayda da ≤ 15.6 mm olarak tespit edildi. Kapalı redüksiyon öncesi çıkık tarafın asetabulumun dış kenarındaki kemiksel çentik uzunluğu sıfır (0) olarak belirlendi. 3. aydaki ortalama değeri 2.6 mm (0-3.2), 6. ayda ise 2.7 mm (0-2.3) olarak ölçüldü. Ek prosedür olarak cerrahi için bu parametrenin cut-off değerleri 3. ayda ≤ 2.5 mm, 6. ayda da ≤ 2.5 mm olarak tespit edildi. Kapalı redüksiyon öncesi çıkık taraftaki asetabulumun laterale doğru uzama mesafesenin ortalama değeri 12.9 mm (8.7-17.0), 3. ayda 15.6 mm (10.0-18.5), 6. ayda ise 16.0 mm (11.4-19.4) olarak hesaplandı. Çıkık olmayan karşı kalçanın ortalama değerleri, preoperatif dönemde 14.6 mm (12.3-18.1), 3. ayda 16 mm (13.0-22.5), 6. ayda ise 17.0 mm (13.2-21.1) olarak hesaplandı. Bu parametrenin cut-off değerleri, 3. ayda ≤15.8 mm, 6. ayda da ≤15.5 mm olarak tespit edildi. Sonuç: Kapalı redüksiyon uygulandıktan sonra GKD için ikincil bir prosedür olarak cerrahi girişim gerekliliği, radyografik parametrelere dayalı olarak tahmin edilmektedir. Ancak radyografik ölçümleri yaparken hangi dönüm noktasının kullanılması gerektiği konusunda öneriler farklılık göstermektedir. Tedaviyi planlama ve yönetmede rezidüel kalça displazisini tahmin etmek amacı ile yüksek güvenilirliğe sahip bir radyografik parametre kullanmak çok önemlidir. Bu çalışmada değerlendirdiğimiz yeni radyografik parametrelerin, kapalı redüksiyon uygulanan GKD'li hastalarda ikincil prosedür olarak cerrahi girişim ihtiyacını belirleme konusunda literatüre katkı sağlayacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Gelişimsel Kalça Displazisi, Kapalı redüksiyon, Radyolojik parametre, İkincil prosedür.

CerrahiKalçaKalça eklemi+4
Ersen Türkmen
İnönü University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diz eklemi kıkırdak hasarına yönelik mikrokırık uyguladığımız hastaların orta ve uzun dönem sonuçları

Amaç: Diz ekleminde kıkırdak hasarı için mikrokırık uygulanan hastaların orta ve uzun dönem fonksiyonel sonuçlarını sunmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Ocak 2010 -Aralık 2015 yılları arasında artroskopik yöntemle diz eklemi kıkırdak hasarına mikrokırık uygulanan 45 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların ameliyat öncesi ve sonrası fonksiyonel durum değerlendirmeleri Lysholm diz skorlaması, VOMAC (Western Ontario Mmaster) ve KOSS (Knee injury and osteoarthritis outcome score) ölçekleri ile yapıldı. Ek olarak yaş, cinsiyet, yaralanma sebebi, anatomik bölge, kıkırdak yaralanma evresi, defekt boyutu, takip süresi ve vücut kitle indeksinin fonksiyonel sonuçlar üzerindeki etkileri incelendi. Bulgular: Hastaların 26'sı erkek, 19'u kadındı. Ortalama yaşları 39,06 (18 -58) yıl ve ortalama takip süreleri ise 80,3 (60-120) aydı. Hastaların operasyon öncesi ve sonrası Lysholm, VOMAC ve KOSS skorlamaları istatiksel olarak iyi sonuç yönünde anlamlıydı (p<0,05). Yaşın 50' den küçük, vücut kitle indeksinin 30 kg/m2 altında olması ve erkek cinsiyetin iyi sonuç elde edilmesinde etkili olduğu istatiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Defekt boyutunun fonksiyonel sonuçlarda istatiksel olarak anlamlı fark oluşturmadığı bulundu (p>0,05). Memnuniyet değerlendirmesinde 45 hastanın 26'sı (%57,8) memnun fakat 5'i (%11,1) memnun değildi. Sonuç: Kıkırdak hasarlarında mikrokırık yöntemi etkin bir tedavidir. Doğru hasta seçimiyle birlikte iyi sonuçlar elde edilmektedir. Çalışmamızın sonuçlarına göre bu yöntemin başarısı, hastalar erkek, 50 yaş altı, travma öyküsü ve vücut kitle indeksi 30 kg /m2'nin altında olduğunda artmaktadır. Anahtar Kelimeler: Diz artroskopisi, kıkırdak hasarı, mikrokırık.

ArtroskopiDiz eklemiKıkırdak+4
Serdar Karaman
İnönü University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel global serebral iskemi-reperfüzyon hasarında dekspantenol'ün beyin dokusu üzerine etkilerinin araştırılması

Deneysel Global Serebral İskemi-Reperfüzyon Hasarında Dekspantenol'ün Beyin Dokusu Üzerine Etkilerinin Araştırılması Amaç: Bu çalışmada deneysel global serebral iskemi-reperfüzyon hasarında dekspantenolün koruyucu ve tedavi edici etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Materyal/Metot: Çalışmada ağırlıkları 200 - 250 gram arasında olan, 3 - 4 aylık 32 adet dişi Wistar-Albino rat kullanıldı ve ratlar herbiri 8 er hayvan içeren 4 gruba ayrıldı. Grup 1 Sham grubu. Grup 2, bilateral karotid arterlerin klemplenmesi ile 30 dk serebral iskemi, ardından 72 saat reperfüzyon oluşturulan ve ilaç uygulanmayan grup (IR). Grup 3, 30 dk serebral iskeminin ardından 72 saat reperfüzyon boyunca günde 1 defa 500 mg/kg dekspantenol uygulanan grup (IR+DXP). Grup 4,serebral iskemi yapılmadan 3 gün öncesinden başlayarak günde 1 defa 500 mg/kg dekspantenol uygulanan grup (DXP+IR) . 72 saat reperfüzyon sonunda ratlar rota-rot, akselere-rot testlerinin yapılmasının ardından dekapite edilerek beyin dokuları çıkartıldı, histopatolojik olarak incelendi ve doku biyokimyasal parametleri (SOD, CAT, GPx, GSH, MDA) değerlendirildi. Bulgular: Rota-rot, akselere-rot testleri ile motor beceri fonksiyonlarındaki değişimler IR grubunda Sham grubuna göre bozulurken, IR+DXP ve DXP+IR grubunda IR grubuna göre anlamlı olarak düzeldi. (p<0,05) CAT, SOD ve GPx enzimlerinde gruplar arasında anlamlı bir farklılık izlenmedi (p>0,05). MDA, IR grubunda Sham grubuna göre artarken, IR+DXP grubunda IR grubuna göre anlamlı olarak azaldı. (p<0,05) GSH seviyesi IR grubunda Sham grubuna göre azalırken IR+DXP grubunda IR grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. (p<0,05). Histopatolojik olarak beyin dokuları nöronal dejenerasyon açısından değerlendirildi, IR grubunda Sham grubuna göre dejenere nöron sayısı belirgin olarak artarken, IR+DXP grubunda IR grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir azalma izlenmiştir. (p<0,05) Sonuç: Histopatolojik, motor beceri testleri ve serebral dokunun biyokimyasal parametrelerinin sonuçları birlikte değerlendirildiğinde, iskemi sonrası ve reperfüzyon boyunca dekspantenol tedavisi uygulanan IR+DXP grubunda dekspantenolün nöroprotektif bir etkisi olabileceği düşünüldü. Serebral iskemiden önce dekspantenol tedavisi uygulanan DXP+IR grubunun ise sonuçlarda her ne kadar nisbi bir iyileşmeye neden olsa da bu iyileşme istatistiksel olarak anlamlı bulunmadığı için serebral iskemi öncesi verilen dekspantenolün nöroprotektif etkisi olmadığı kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: Dekspantenol, serebral iskemi, reperfüzyon hasarı, rat beyni

Sarp Şahin
İnönü University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Covid-19 hastalığı geçiren hastaların prognozlarının, tedavi sonrası iyilik hallerinin ve anksiyete durumlarının değerlendirilmesi

Amaç: Covid-19 hastalığını geçiren ve iyileşen hastaların, hastalığı geçirdikleri zamanki semptomlarını saptamak, iyileştikten sonra Covid-19 hastalığına bağlı devam eden semptomu olup olmadığını tespit etmek, Covid-19 hastalığında sıkça görülen dispne semptomunun, hastalığı geçirdikten sonra da devam edip etmediği ve devam ediyorsa derecesini saptamak ve hastalık sürecini yaşayan kişilerin, tekrar hastalanma riskine karşı geliştirdiği Covid-19 anksiyetesini değerlendirmek amaçlanmıştır. Yöntem ve Gereç: Kesitsel/Tanımlayıcı nitelikte planlanan çalışma Mart 2020- Ağustos 2020 ayları arasında Malatya İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi'ne başvurup Covid-19 tanısı alan ve iyileşen 207 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara, telefon ile aranarak, araştırmacılar tarafından literatür baz alınarak hazırlanan sosyodemografik özellikleri içeren sorular ile yaşadıkları Covid-19 hastalığı ile ilgili bilgileri içeren sorular,Medical Research Council Scale (MRCS) Dispne Ölçeği ve Koronavirüs Anksiyete Ölçeği'ni (KAÖ) içeren anket uygulanmıştır. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics 26.0 programı kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık Pearson ki-kare testi, Yatesin düzeltmeli ki-kare testi, Fisher kesin ki-kare testi ile analiz edilmiştir. İstatistiksel önem düzeyi p<0,05olarak alınmıştır. Bulgular:Çalışmamıza 78 (%37,7) kadın, 129 (%62,3) erkek toplam 207 katılımcı dahil olmuştur. Katılımcıların yaş ortalaması 45,35'tir. Katılımcıların %5,3'ü (n=11) Covid-19 hastalığı esnasında asemptomatiktir. Katılımcıların hastalık esnasında %78,3'ünde (n=162) halsizlik, %52,7'sinde (n=109) ateş, %48,8'inde (n=101) öksürük, %43,5'inde (n=90) dispne, %41,1'inde (n=85) koku kaybı, %34,8'inde (n=72) tat kaybı semptomları görülmüştür. Katılımcıların %61,8'inin (n=128) hastalığı geçirdikten sonra da en az 1 semptomunun devam ettiği belirlenmiştir. Katılımcılarda devam eden semptomlar nefes darlığı (%44,9), halsizlik (%32,4), koku kaybı (%7,2), öksürük (%4,8)'tür. Katılımcılarda MRCS Dispne Ölçeği'ne göre %35,3'ünde evre 2 dispne, %9,2'sinde evre 3 dispne saptanmıştır. Dispne semptomu ile yaş (p=0,033), beden kitle indeksi (BKİ)(p=0,012), kronik hastalık varlığı (p=0,015), Diabetes Mellitus (DM) hastalığı varlığı (p=0,007), Hipertansiyon (HT) hastalığı varlığı (p=0,048), hastanede (p=0,039) ve yoğun bakımda (p=0,007) yatış öyküsü arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Katılımcıların Koronavirüs Anksiyete Ölçeği'ne göre, %9,7'sinde anksiyete puanı yüksek çıkmıştır. Koronavirüs Anksiyete Ölçeği ile yoğun bakımda yatış öyküsü (p=0,008), hastalığı geçirdikten sonra devam eden dispne semptomu varlığı (p=0,033) ve MRCS Dispne Ölçeği (p=0,001) arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Sonuç: Hastalık esnasında görülen dispne semptomu daha yaşlı, en az bir adet kronik hastalığı olan, Diabetes Mellitus veya Hipertansiyon tanısı olan, hastane veya yoğun bakım yatış öyküsü olan bireylerde daha fazla görüldü. Hastalığı geçirdikten sonra devam eden dispne semptomu, 40 yaşın üzerinde, BKİ değeri yüksek bireylerde daha sık görüldü. MRCS Dispne Ölçeği'nde dispne evreleri; yaşı daha büyük, Covid-19 hastalığı geçirme zamanı daha erken ve yoğun bakımda yatış öyküsü olan bireylerde daha yüksek saptandı. Katılımcıların %9,7'sinde, Covid-19 hastalığı geçirmesine rağmen, koronavirüs anksiyetesi yüksek saptandı. Koronavirüs anksiyetesi, hastalığı geçirdikten sonra dispne semptomu olan, MRCS ölçeğinde dispne evresi yüksek çıkan ve yoğun bakım yatış öyküsü olan katılımcılarda daha fazla görüldü. Covid-19 hastalığı; hastalık esnasında ve sonrasında kişiyi hem bedenen, hem ruhen etkilemektedir. Bütüncül yaklaşımı amaç edinen aile hekimleri, Covid-19 hastalığı sonrası devam eden bedensel ve psikolojik semptomlar için daha dikkatli olmalıdır. Hastalık sonrası için bir takip algoritması oluşturulmalıdır. Anahtar kelimeler: Covid-19 hastalığı, semptom, dispne, anksiyete, Medical Research Council Scale (MRCS) Dispne Ölçeği, Koronavirüs Anksiyete Ölçeği

Gülsüm Hilal Demir
İnönü University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda deneysel global serebral iskemi ve reperfüzyon modelinde Cinnamon Bark Oil'in beyin dokularında antioksidan ve oksidan etkilerinin araştırılması

Amaç: Cinnamomum verum tarçının kabuğunda bulan ve bir esansiyel yağ olan Cinnamon Bark Oil'in (CBO) geniş bir aralığa yayılan farmakolojik etkiler gösterdiği bilinmektedir. CBO'nun serebral iskemi reperfüzyon (I/R) hasarında antioksidan, anti-inflamatuar, nöronal apoptozun düzenlenmesi ve nöroprotektif etkileri üzerine yapılmış çok az çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmada CBO'nun bu etkilerini I/R hasarı oluşturulmuş rat modelinde araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 44 adet Wistar albino cinsi dişi rat 4 gruba ayrıldı; sham grubuna (n:8) CBO sham operasyon sonrası 1, 24, 48 ve 72.saatte, sadece I/R oluşturulan grup (n:12), proflaksi grubuna (n:12) CBO cerrahi öncesi 72, 48, 24 ve cerrahiden 1 saat önce en son doz, tedavi grubuna (n:12) CBO cerrahi girişimden 1, 24, 48, 72 saat sonra verildi. I/R modeli oluşturmak için iki yanlı karotis kommunis arterler 15 dakika klemplenerek iskemi oluşturuldu ve sonra açılarak reperfüzyon sağlandı. Ratlarda 72 saat reperfüzyon sağlandıktan sonra sakrifikasyon işlemi uyglandı. CBO, 100 mg/kg dozunda, oral yolla ve günde bir defa verildi. Ratların beyin dokusunda histopatolojik incelemelerle birlikte süperoksid dismutaz (SOD), total glutatyon(tGSH), total antioksidan kapasite (TAK), total oksidan kapasite (TOK), malondialdehit (MDA), myeloperoksidaz(MPO), İnterlökin-1(IL-1) ve TNF-α düzeyleri bakıldı. Bulgular: Hem proflaksi hemde tedavi edilen grupta immünhistokimyasal boyamada (kaspaz-3, Bax) kortikal ve hipokampal nöronlarda dejenere nöron sayısında anlamlı azalma olduğu görüldü. Ayrıca ratların beyin dokusundaki I/R oksidatif ve inflamatuar hasarda, proflaksi grubunda SOD aktivitesi, hem proflaksi hem tedavi grubunda TAC düzeyi artmış buna karşılık MDA ve TNF düzeyleri her iki grubta anlamlı azalmıştı. Sonuçlar: Bu bulgular CBO'nun olası antioksidan, anti-inflamatuar ve antiapoptotik etkileriyle hem proflakside hemde tedavide I/R hasarından koruyucu olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Serebral iskemi, reperfüzyon hasarı, cinnamon bark oil, rat modeli

AntioksidanlarBeyinBeyin iskemisi+7
Melike Aba
İnönü University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otı̇zm spektrum bozukluğu tanısı alan çocuklarda kan zonulı̇n düzeylerı̇, ı̇nflamatuar süreçler ve nöronal değı̇şı̇klı̇klerı̇n değerlendı̇rı̇lmesı̇

Amaç: Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB), sosyal iletişim ve etkileşimde bozulmayla giden nörogelişimsel bir bozukluktur. Sebebi henüz net bilinmemekle birlikte, etiyolojisinde genetik ve çevresel faktörlerin rol oynadığı öne sürülmektedir. Son yıllarda, çevresel faktörlerden immün-inflamatuar sistemin de bu hastalıkta rolünün olabileceği vurgulanmaktadır. Bu çalışmada, OSB tanısı almış hastalarda bağırsak geçirgenliğinin, besin antijenlerine ve bakteri duvarına karşı oluşan antikor düzeylerinin, inflamatuar süreçlerin ve nöron hasarlarına ait değişikliklilerin değerlendirilmesi ve kontrol grubuyla karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya DSM-5 tanı kriterlerine göre OSB tanısı konulan 3-12 yaş aralığında 35 hasta ve 35 sağlıklı çocuk dahil edilmiştir. Tüm katılımcıların boy ve kiloları ölçülmüş ve araştırma grubuna Çocukluk Otizmi Derecelendirme Ölçeği (ÇODÖ) uygulanmıştır. Ayrıca ebeveynlerle birlikte Sosyodemografik Veri Formu (SDVF) ve Gelişim Değerlendirme Formu (GDF) doldurulmuştur. OSB ve kontrol gruplarından venöz kan örnekleri alınarak, serum zonulin, anti-gliadin IgA-IgG, anti-LPS IgG, IL6, TNF-alfa, TGF-B, S100B ve NSE seviyeleri enzim benzeri immüno-sorbent testi (ELISA) ile ölçülmüştür. Bulgular: Serum zonulin seviyeleri OSB grubunda anlamlı olarak daha düşük saptanmıştır. İnflamatuar faktörlerden IL-6 ve TGF-β seviyeleri çalışma grubunda anlamlı olarak yüksektir. Serum Antigliadin Ig-A, Antigliadin Ig-G, Anti-LPS Ig-G ve TNF-α değerlerinde her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır. Yine NSE ve S100B seviyeleri OSB ve kontrol grupları arasında benzer bulunmuştur. ÇODÖ'nün entelektüel düzeyi değerlendiren 14. alt ölçeği ile Anti-LPS, IL-6, TGF-Beta, S100B değerleri arasında pozitif bir korelasyon gözlendi. Ek olarak, zonulin ile IL-6, Anti-LPS, TNF-alfa, TGF-Beta, NSE, S100B arasında pozitif bir ilişki saptanmıştır. Sonuç: Bu çalışmada OSB'de bağırsak geçirgenliğinin bir göstergesi olan zonulin düzeyleri kontrollere göre daha düşük bulunmuştur. Ancak gıda antijenlerine veya bakteri duvarına karşı antikor seviyeleri kontrol grubu ile benzer bulunmuştur. Ayrıca OSB'de inflamatuvar sürecin arttığı gösterilse de nöronal hasarı gösteren parametrelerde herhangi bir değişiklik saptanmamıştır. Bu sonuçlar zonulin düzeylerinin, özellikle komorbid GIS bozuklukları dışlandığında, otizmli hastalarda düşük olabileceğini ve bunun inflamatuar süreçlerle ilişkili olabileceğini göstermektedir. Ancak bu bulguların desteklenmesi için daha büyük örneklemli izlem çalışmalarının yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Otizm; zonulin; inflamasyon; nöronal hasar

Gülşen Kartalcı
İnönü University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Basit koil ile tedavi edilmiş intraserebral anevrizmaların anjiografik ve klinik sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: İntraserebral anevrizmaların basit koilleme sonrasında kısa-orta dönem rekürrens değerlendirmesi ve rekürrensi etkileyen faktörlerin araştırılması Gereç ve Yöntem: 2013 ile 2020 tarihleri arasında girişimsel radyoloji kliniğinde basit koil embolizasyon yöntemiyle anevrizma tedavisi yapılan 64 hastanın tedavi sonrası işlem görüntüleri ve kontrol amacıyla yapılan BTA, MRA ve DSA görüntüleri retrospektif olarak incelenerek rekürrens varlığı tespit edilmeye çalışıldı. Rekürrensi etkileyebilecek faktörler istatistiksel olarak araştırıldı. Bulgular: Çalışmada yer alan 64 hastanın yaş ortalaması 50.37±12.71 idi. Hastaların 42(%65.6) tanesi kadın ve 22(%34.4) tanesi erkekti. EVT yapılan hastaların 52(%81.3) sinde rüptüre anevrizma 12(%18.8) sinde ise rüptüre olmamış anevrizma bulunuyordu. 65 anevrizmanın ortalama yüksekliği 6±3.15 mm olup minumum yükseklik 2.9 mm, maksimum yükseklik ise 15 mm idi. 65 anevrizmanın ortalama boyun genişliği 2.7±1.11 mm olup minimum boyun genişliği 1.15 mm, maksimum boyun genişliği ise 6.80 mm idi. 65 anevrizmanın ortalama boyun genişliğinin çapa oranı 0.60±0.17 olup minimum değer 0.21, maksimum değer ise 0.98 bulundu. Hastaların ortanca takip süresi 12 ay olup minimum takip süresi 3 ay, maksimum takip süresi ise 72 aydı. 64 hastanın EVT sonrası takiplerinde 14(%21.8) hastada rekürrens tespit edildi. 14 hastanın Raymond kriterlerine göre 10(%71.4) tanesi tip 2, 3(%21.4) tanesi tip 3A, 1(%7.1) tanesi ise tip 3B olarak tespit edildi. Bu çalışmada literatürle uyumlu olarak rekürrens oranımızı %21.8 bulduk. Rekürrens gösteren hastaların olası risk faktörlerini belirlemek amacıyla yapılan istatistiksel çalışmalar sonucunda anevrizma boyun genişliği-çap oranının ve anevrizma yüksekliğinin(>10 mm) rekürrens ile istatiksel olarak ilişkisini saptadık. Sonuç: Çalışmamıza göre boyun genişliği-çap oranının ve anevrizma yüksekliğinin en önemli rekürrens faktörleri olduğunu düşünmekteyiz. Tedavi edilen hastaların takip süresi arttıkça tespit ettiğimiz rekürrens sayısında artış gözlemlemiş olup 6 aylık takip süresinin rekürrensi tespit etmede yeterli olmadığını düşünmekteyiz.

AnevrizmaSerebral arterlerİntrakraniyal anevrizma
Gürsel Yoldaş
İnönü University
2021
00