
883
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Kübital tünel sendromu tanılı hastalarda vitamin D düzeyi ve reseptör gen polimorfizmi
Amaç: Vitamin D eksikliği birçok hastalıkla ilişkilendirildiği üzere karpal tünel sendromu ve diyabetik periferik nöropati oluşum riski ve semptomlarıyla da ilişkilendirilmiştir. Vitamin D hücresel düzeyde etkilerini VDR'ye bağlanarak göstermektedir. VDR lokasyonundaki genlerde, Vitamin D metabolizmasını modifiye edebilecek ve bazı hastalıklarla ilişkisi olduğu gösterilen yaygın polimorfizmler tanımlanmıştır. Bu çalışmanın amacı kübital tünel sendromlu (KTS) hastalarda vitamin D düzeyi VDR gen polimorfizmlerinden Bsm I ve Apa I arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, 42 KTS hastası ve 42 sağlıklı kontrol üzerinde gerçekleştirildi. KTS'nin şiddeti EMG ile belirlendi ve hastalar hafif, hafif-orta, orta ve şiddetli KTS şeklinde 4 gruba ayrıldı. Tüm katılımcılardan alınan venöz kan örneklerinden öncelikle vitamin D ölçüm parametresi olan serum kalsidiol düzeyleri ölçüldü ve DNA izolasyonu yapıldı, ardından polimeraz zincir reaksiyonu ile Bsm I ve Apa I genotipleri belirlendi. Katılımcıların serum kalsidiol düzeyleri, Bsm I ve Apa I genotipleri ile alel frekansları, ilk olarak KTS ve kontrol grupları arasında karşılaştırıldı. Ardından da vitamin D düzeyi ve polimorfizmlerin KTS grubunda hastalık şiddeti arasındaki ilişki incelendi. Bulgular: KTS grubunun 25'i kadın (%59,5) 17'si ise erkekti (%40,5); kontrol grubu ise 29 kadın (%69,0) ve 13 erkekten (%31,0) oluşmaktaydı. Gruplar arasında cinsiyet dağılımında istatistiksel açından anlamlı bir farklılık yoktu (p=0,495). KTS grubunun yaş ortalaması 47 ± 13,7 şeklindeydi. Sağlıklı kontrol grubunda ise yaş ortalaması 45 ± 19,3 olarak belirlendi. Gruplar arasında yaş dağılımda istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık görülmedi (p=0,383). KTS grubunun ortalama vitamin D düzeyi 12,3 ng/ml idi. Sağlıklı kontrol grubunda ise ortalama vitamin D düzeyi 28,5 ng/ml bulunmuş olup gruplar arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık izlendi (p<0,001). Gruplar arasında, VDR Bsm I ve Apa I genotip dağılımı ile alel frekansları açısından ise istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmedi (p>0,05).Sonuçlar: Türk popülasyonunda, KTS ile düşük serum kalsidiol seviyeleri arasında anlamlı ilişki bulunmaktadır. Fakat VDR geni Bsm I ve Apa I polimorfizmleri arasında herhangi biri ilişki bulunmamaktadır. Anahtar Kelimeler: Kübital tünel sendromu, polimorfizm, serum kalsidiol düzeyi, vitamin d reseptörü
Modifiye ucu eğilmiş tel tekniği ile perkütan vida uygulanan asetabulum anterior kolon kırıklarının klinik sonuçları
ÖZET Modifiye Ucu Eğilmiş Tel Tekniği İle Perkütan Vida Uygulanan Asetabulum Anterior Kolon Kırıklarının Klinik Sonuçları Amaç: Asetabulum kırıkları, pelvik halkanın karmaşık ve zor tedavi edilen kırıkları arasında yer alır. Anterior kolon kırıkları, genellikle yüksek enerjili travmalar sonrası meydana gelir ve geleneksel açık cerrahi plak vida ile tespit yöntemine alternatif olarak, yumuşak doku bütünlüğünü korumak ve erken mobilizasyonu sağlamak amacıyla minimal invaziv teknikler son yıllarda ön plana çıkmıştır. Bu çalışmada, asetabulum anterior kolon kırığı nedeniyle modifiye ucu eğilmiş tel tekniği ile perkütan vida uygulanan olgularda, klinik ve radyolojik sonuçları değerlendirilmeyi amaçladık. Materyal ve Metot: İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında 2021-2024 yılları arasında tedavi edilen asetabulum/pelvis yaralanmalı hastalar tarandı; bunlar arasından asetabulum anterior kolon kırığı olup perkütan vida tekniği ile tedavi edilen hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların cinsiyeti, yaşı, mesleği, ek hastalıkları, beden kitle endeksleri, yaralanma mekanizmaları, ek ortopedik yaralanmaları, ek diğer sistem yaralanmaları, cerrahiye kadar geçen süre, hastane yatış süresi, tam yük vererek yürütme süresi, komplikasyonlar, cerrahi tespit yöntemi ve kırık sınıflandırmaları kaydedildi. Hastaların güncel ve daha önce elde edilen radyolojik tetkikleri değerlendirilerek kırık kaynama zamanı, cerrahi sonrası redüksiyon derecesi ve Matta değerlendirme ölçeğine göre radyolojik değerlendirmeleri kaydedildi. Hastaların fonksiyonel değerlendirilmeleri modifiye Merle d'Aubigne ve Postel kriterleri, Majeed pelvik skoru ve Harris kalça fonksiyon skoru ile yapılmıştır. Ağrı düzeyini değerlendirmek amacıyla da Visual Analogue Scale (VAS) skoru kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya 21 hastanın 24 kırığı dahil edildi. Hastaların 11'i kadın, 10'u erkekti ve ortalama yaş 45,3 (aralık=18–71 yaş) idi. Ortalama takip süresi 105,9 haftaydı (25–180 hafta) . Altı hastada ek hastalık bulunmaktaydı. Kırıklar sağ ve sol kalçada eşit sayıda (12'şer) gözlendi. Kırık nedenleri arasında en sık yüksekten düşme (%42,9) yer alırken, trafik kazaları ve enkaz altında kalma gibi diğer nedenler de mevcuttu. Hastaların tamamında asetabulum dışı pelvik yaralanmalar bulunmaktaydı ve 14 hastada (%66,7) alt ekstremite kırıkları da eşlik etmekteydi. Ek olarak 9 hastada üst ekstremite, toraks, vertebra gibi bölgelerde travmalar da vardı. Kırıkların Judet-Letournel sınıflamasına göre %75'i anterior kolon, %25'i anterior kolon+posterior hemitransvers; Nakatani sınıflamasına göre ise %66,7'si Tip 2, %33,3'ü Tip 3 olarak değerlendirildi. Travma ile cerrahi arasındaki süre ortalama 3,9 gün; hastanede yatış süresi ise ortalama 26,6 gündü. Üç hastada bilateral kırık mevcut olup, tamamı perkütan teknikle tedavi edildi. İlk cerrahi girişimde 23 kırıkta antegrad, 1 kırıkta retrograd yöntem kullanıldı. Redüksiyon kalitesi Matta kriterlerine göre değerlendirildiğinde 20 kırıkta (%83,3) anatomik, 4 kırıkta (%16,7) başarılı redüksiyon elde edildi. Ortalama kırık kaynama süresi 12,08 hafta (7–24 hafta), tam yük vermeye geçiş süresi ise ortalama 12,6 haftaydı. Matta'nın radyolojik kriterlerine göre 20 kırık (%83,3) mükemmel ve iyi, Modifiye Merle D'Aubigne-Postel skoruna göre ise 20 kırık (%83,3) mükemmel ve iyi olarak değerlendirildi. Majeed skoru ortalaması 92,3(75-100) ,Harris Kalça Skoru ortalaması 91,83 (76–100 arası) ve VAS ağrı skoru ortalaması 1,63 (0–5) idi. Toplamda 4 hastada (%19) komplikasyon gelişti. Bunlar arasında 2 posttravmatik artroz, 1 pulmoner emboli ve 1 vidanın cut-outa gitmesi yer aldı. Artroz gelişen iki hastada artroz sebebinin sırasıyla femur boyun ve femur baş kırığı olduğu görüldü. Pulmoner emboli gelişen hastada ise komplikasyona enkaz altında uzun süre kalmasının sebep olabileceği düşünüldü. Bir olguda vidanın cut-outa gitmesi nedeniyle revizyon gerekmiş, böylece nihai olarak 22 kırık antegrad, 2 kırık retrograd yöntemle tedavi edilmiş oldu. Hastaların hiç birinde nörovasküler yaralanma görülmedi. Sonuç: Bu çalışma, anterior kolon asetabulum kırıklarının tedavisinde modifiye ucu eğilmiş kılavuz tel kullanılarak uygulanan perkütan vida fiksasyonunun; güvenli, etkili, düşük komplikasyon oranına sahip ve fonksiyonel sonuçları tatmin edici minimal invaziv bir yöntem olduğunu ortaya koymakta, mevcut literatüre katkı sağlayarak bu tekniğin cerrahi uygulamalarda tercih edilebilirliğini desteklemektedir. Anahtar Sözcükler: Asetabulum, anterior kolon kırığı, superior pubik ramus kırığı, perkütan fiksasyon
Kalkaneus kırıklarında prognostik faktörlerin belirlenmesi
ÖZET Kalkaneus Kırıklarında Prognostik Faktörlerin Belirlenmesi Amaç: Kalkaneus kemiği, ayakta yük taşıma ve hareketin sağlanmasında, ayak ve ayak bileğindeki diğer anatomik yapılarla birlikte, güçlü bir biyomekanik uyum ve fonksiyonel korelasyon içerisindedir. Genel olarak, yüksekten düşme gibi yüksek enerjili travmalar sonrası kalkaneus kırığı ortaya çıkmaktadır. Kalkaneus kırıkları sonrasında uygulanacak takip ve tedavi süreci hem fonksiyonel hem de yapısal iyileşme açısından klinik önemini korumaktadır. Çalışmada, prospektif olarak kalkaneus kırık sebebiyle konservatif ve cerrahi yöntemle tedavi edilen hastaların bir yıl boyunca takibi sonucu klinik sonuçları etkileyen prognostik faktörleri değerlendirdi. Aynı zamanda kalkaneus kırığı gelişen hastalarda konservatif veya cerrahi tedavi sonrasında, kalkaneusun tomografik olarak ölçülen hacimsel değişimin klinik ve fonksiyonel sonuçlar ile ilişkisi değerlendirildi. Materyal ve Metot: İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği'nde, Ekim 2023 itibariyle kalkaneus kırığı sebebiyle konservatif ya da cerrahi işlem yapılan hastaların klinik, fonksiyonel ve radyolojik ölçüm sonuçları prospektif olarak incelendi. Hastalar 3. ay, 6. ay ve 12. aylarda periyodik olarak kontrollere çağrıldı. Fizik muayene ile birlikte VAS, AOFAS, FAAM ve SF-12 gibi fonksiyonel skorlamaları uygulandı. Son kontrollerinde (12. Ayda) tüm hastalara her iki ayağı içerecek şekilde bilgisayarlı tomografi (BT) çekildi. Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen 38 hastanın ortalama yaşı 46 (18–77) olup, takip süresi ortalama 12 aydı. Hastaların 32'si erkek, 6'sı kadındı. Olguların 6'sı konservatif, 32'si cerrahi yöntemle tedavi edildi. Cerrahi uygulanan hastaların 25'ine açık redüksiyon internal fiksasyon (ORIF), 7'sine vida ile tespit işlemi yapıldı. Hastaların 18'i sigara kullanıcısıydı ve 9'unda politravma mevcuttu. Ortalama beden kitle indeksi 23 (20–30) idi. Kırıklar, Sanders sınıflamasına göre; 22'si Tip 2, 8'i Tip 3 ve 8'ide Tip 4 olarak değerlendirildi. Parsiyel yük verme ortalama 45. günde, tam yük verme ise ortalama 90. günde başlatıldı. Tedavi öncesi 28 hastada eklem içi basamaklanma mevcutken, takip sonunda tüm hastalarda eklem içi uyumun sağlandığı gözlendi. Takip sürecinde 21 hastada subtalar artroz gelişti. Ayrıca, 11 hastada ayakkabı numarası değişimi gerekmiş olup, cerrahi sonrası kalkaneus hacminde anlamlı artış saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda, kalkaneus kırığı cerrahisi sonrasında hastalarda kalkaneus hacminde artış saptanmıştır. Kalkaneus kırığı cerrahisi sonrası hacim artışının erken dönemde tespiti ve uygun ayakkabı seçiminin sağlanmasıyla, hastaların klinik ve fonksiyonel iyileşmesine olumlu etkisi ortaya konulmuştur. Anahtar sözcükleri: Kalkaneus kırıkları, Açık redüksiyon internal fiksasyon, Sanders sınıflaması, Kalkaneus hacmi, Klinik ve Fonksiyonel iyileşme
İnflamatuar bağırsak hastalıklarında kognitif fonksiyon bozukluklarının serebral mikroyapısal belirteçlerinin difüzyon tensör MRG ile değerlendirilmesi
İnflamatuar Bağırsak Hastalıklarında Kognitif Fonksiyon Bozukluklarının Serebral Mikroyapısal Belirteçlerinin Difüzyon Tensör MRG ile Değerlendirilmesi
Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanılı adolesanlarda gece yeme belirtileri ile dürtüsellik ve inhibitör kontrol arasındaki ilişki
Amaç: Bu araştırmada, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) tanısı bulunan adolesanlarda gece yeme belirtilerinin yaygınlığının ve düzeyinin belirlenmesi, bu belirtilerin dürtüsellik ve inhibitör kontrol ile ilişkisinin incelenmesi ve elde edilen bulguların sağlıklı akranlarla karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya 11–18 yaş aralığında toplam 166 adolesan dahil edilmiştir. Katılımcıların 82'si DEHB tanılı olgulardan, 84'ü ise sağlıklı kontrol grubundan oluşmuştur. Tüm katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Gece Yeme Anketi (GYA), Yeme Bozukluğu Değerlendirme Ölçeği Kısa Formu (EDE-Q-13), Barratt Dürtüsellik Ölçeği Kısa Formu (BIS-11-KF), Conners Anne-Baba Derecelendirme Ölçeği-48 (CADÖ-48) ve Revize Edilmiş Çocuk Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (ÇADÖ-Y) uygulanmıştır. İnhibitör kontrol işlevleri Gazepoint GP3 göz izleme sistemi kullanılarak uygulanan antisakkad ve No-Go/fiksasyon görevi ile değerlendirilmiştir. Gruplar arası karşılaştırmalar, korelasyon ve çoklu doğrusal regresyon analizleri gerçekleştirilmiştir. Bulgular: DEHB grubunda gece yeme belirtilerinin kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu saptanmıştır (p=0,007). Gece Yeme Anketi puanı 25 ve üzerinde olan katılımcıların daha büyük bölümünün DEHB grubunda yer aldığı belirlenmiştir (p=0,027). DEHB grubunda dürtüsellik, DEHB belirtileri, yeme bozukluğu belirtileri ve anksiyete-depresyon belirtileri kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (tüm p<0,05). Antisakkad performansında ise DEHB grubunda doğru antisakkad sayısının ve doğru fiksasyon sayısının daha düşük, yön hataları, ihmal hataları ve komisyon hatalarının daha yüksek olduğu saptanmıştır (tüm p<0,05). Korelasyon analizlerinde gece yeme belirtilerinin dürtüsellik ve anksiyete-depresyon belirtileri ile pozitif yönde ilişkili olduğu belirlenmiştir. Çoklu doğrusal regresyon analizinde yalnızca anksiyete ve depresyon belirtilerinin gece yeme belirtilerini bağımsız olarak yordadığı gösterilmiştir (p=0,038). Dürtüsellik ve emosyonel belirtilerin alt boyutlarının birlikte değerlendirildiği ikinci regresyon modelinde ise yalnızca majör depresyon belirtilerinin gece yeme belirtilerinin bağımsız yordayıcısı olduğu saptanmıştır (p<0,001). Antisakkad performans parametrelerinin gece yeme belirtileri üzerinde bağımsız bir etkisi bulunmamıştır. Sonuç: Araştırma bulguları, gece yeme belirtilerinin DEHB tanılı adolesanlarda sağlıklı akranlara kıyasla daha yaygın olduğunu ortaya koymuştur. Gece yeme belirtileri dürtüsellik ve emosyonel belirtiler ile ilişkili bulunurken, göz izleme yöntemi ile değerlendirilen inhibitör kontrol göstergeleri ile anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Çok değişkenli analizlerde özellikle depresif belirtilerin gece yeme davranışları üzerinde belirgin bir etkisinin bulunduğu görülmüştür. Bu sonuçlar, DEHB'li adolesanlarda gece yeme davranışlarının değerlendirilmesi sırasında emosyonel süreçlerin göz önünde bulundurulmasının önemini desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, Gece yeme belirtileri, Dürtüsellik, İnhibitör kontrol, Antisakkad, Adolesan.
Sol sağ şantlı doğumsal kalp hastalıklarına bağlı kalp yetersizliği tedavisinde digoksin etkinliğinin serum NT-PRO BNP düzeyi ile değerlendirilmesi
GİRİŞSoldan sağa şantlı doğumsal kalp hastalığına sekonder kalp yetersizliği tanısı almış ve tedavide digoksin, enalapril ve furosemid ya da enalapril ve furosemid şeklinde iki farklı ilaç kombinasyonu verilen hastalarda tedavinin etkinliğini klinik olarak Ross puanı ile ve NT-pro BNP düzeyi ile değerlendirmek.GEREÇ VE YÖNTEMLERÇalışmamız, İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalında 2010?2011 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Pediyatri polikliniğine başvuran ve yapılan muayene ve tetkikler sonucunda soldan sağa şantlı doğumsal kalp hastalığına sekonder kalp yetersizliği tanısı alan, yaşları 10 gün ile 24 ay arasında değişen 37 hasta (grup-1 ve grup-2) ve 20 sağlıklı çocuk (grup-3) kontrol grubu olarak belirlenerek prospektif olarak değerlendirildi. Fizik muayene ve ekokardiyoğrafi bulgularına göre KY bulguları olan 19 hastaya (grup 1) digoksin, enalapril ve furosemid; 18 hastaya (grup 2) enalapril ve furosemid tedavisi verildi. Hastalar yaklaşık bir ay sonra tekrar değerlendirildi. Hastalardan tedavi öncesi ve sonrası NT-proBNP çalışıldı. Yine tedavi öncesi ve sonrası ekokardiyografik verileri ve Ross klasifikasyonuna göre evreleri kaydedildi.BULGULARGrup 1, 6 (%31,6) kız, 13 (%68,4) erkek; Grup 2, 10 (%55,6) kız, 8 (%44) erkek hastadan oluşuyordu. Grup 3 ise 9 (%45,0) kız, 11 (%55,0) erkek sağlıklı çocuktan oluşuyordu. Grup I'de bulunan hastaların yaş ortalaması 3,7 ± 4,4 ay, grup II'de bulunan hastaların yaş ortalaması 3,4 ± 3,5 ay, grup III'de bulunan hastaların yaş ortalaması ise 5 ± 3,7 ay bulunduKontrol grubunda yaşa ve cinsiyete göre NT-proBNP değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmedi. Hasta grubunda tedavi öncesi ve tedavi sonrası ölçülen NT-proBNP düzeyleri karşılaştırıldığında NT-proBNP'nin düşüş sergilediği görüldü. Her iki gruptaki NT-proBNP düşüşü arasında fark saptanmadı (p=0,372). Grup 1 ve grup 2'nin tedavi sonrası NT-proBNP düzeylerinin kontrol grubu ile karşılaştırıldığında grup 1 ile istatiksel olarak anlamlı fark (p=0.045) saptanırken kontrol grubunun grup 2 ile istatiksel olarak anlamlı farkı (p=0,003) olmadığı tespit edildiSONUÇÇalışmamızdaki bulgulara göre soldan sağa şantlı doğumsal kalp hastalığına sekonder kalp yetersizliği tanısı alan, digoksin, enalapril ve furosemid ya da enalapril ve furosemid tedavisi verilmiş çocukların tedavi sonrası değerlendirilmelerinde NT-proBNP düzeyi açısından iki grup arasında farklılık saptanmadı. Her iki tedavi de etkin bulunmuş olup, digoksinin bu hastalarda kullanılmasının ek bir yarar getirmediği görüldü.Anahtar Kelimeler: Soldan sağa şantlı doğumsal kalp hastalığı, kalp yetersizliği, NT-proBNP, çocuk, tedavi
2006-2010 yılları arasında takip edilen febril nötropeni ataklarındaki kültürlerde üreme oranları, antibiyortik duyarlılıkları antibiyotik dirençleri
2006-2010 Yılları Arasında Takip Edilen Febril Nötropeni Ataklarındaki Kültürlerde Üreme Oranları,Antibiyotik Duyarlılııkları Antibiyotik Dirençleri
Dispeptik semptomları olan ve helicobakter pylori pozitif saptanan hastalarda helicobakter pylori eradikasyonun dispeptik semptomlar üzerine etkilerinin araştırılması
Dispepsi, kelime anlamı olarak sindirim güçlüğünü ifade etmekle birlikte, epigastrik bölgede olan farklı semptomları bir başlık altında incelemek için hekimler tarafından kullanılan bir terimdir. H. pylori infeksiyonu, dünyada en yaygın GİS infeksiyonudur. Epidemiyolojik çalışmalar, genel olarak H. pylori infeksiyonu için en önemli risk faktörünün sosyoekonomik şartlar olduğunu göstermektedir. Dispepsi etyopatogenezinde öne sürülen birçok mekanizma olup hangisinin daha etkili olduğu tartışmalıdır. Dispepside Helicobakter Pylori'nin rölü de tartışma konusudur.Çalışmamızda dispeptik semptomları olan ve Helikobakter Pylori pozitif saptanan hastalarda Helikobakter Pylori eradikasyonun dispeptik semptomlar üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya dahil edilen hastalara Modifiye Glasow Dispepsi Ciddiyet Skorlaması kullanılarak dispepsi şiddeti belirlendi. H. pylori pozitif olan hastalara eradikasyon tedavisi verildi . H. pylori negatif olan hastalara PPI kullanması önerildi. Hastalar tedavi sonrası dispepsi şiddetinin değerlendirilmesi için polikliniğimize davet edildi. Modifiye Glasow Dispepsi Ciddiyet Skorlaması kullanılarak tedavi sonrası dispepsi şiddeti belirlendi.Çalışma kriterlere uyan ve tedaviyi tamamlayıp kontrollere gelen toplam 137 hastada gerçekleştirildi. Hastalarının 75'i (% 54,7) kadın, 62'si (% 45,3) erkek cinsiyette olup hastalarımızın % 62'sinde (85 hasta) H.pylori pozitifliği saptanırken % 38'inde (52 hasta) H.pylori negatif idi.H.pylori pozitif ve negatif olan hastalardaki Modifiye Glasow Dispepsi Ciddiyet Skorlaması ile belirlenen tedavi sonrası total skorlardaki azalmalar karşılaştırıldığında her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır ( p= 0,667 ) .
Yenidoğanlar ve süt çocuklarında kardiyak fonksiyonların değerlendirilmesinde doku doppler görüntüleme, strain ve strain rate ölçümleri
AmaçÇalışmamızda, sağlıklı yenidoğanlar ve süt çocuklarında sol ventrikül doku Doppler ekokardiyografi, strain ve strain rate ölçümleri yapılarak bu dönemdeki kardiyak hemodinamik değişimlerin saptanması ve normal referans değerlerin belirlenmesi amaçlandı.Gereç ve yöntemlerBu çalışma Ekim 2010-Nisan 2011 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Çocuk Kardiyoloji bölümünde gerçekleştirildi. Hastanemiz yenidoğan bölümü tarafından takip edilen sağlıklı bebekler ile Pediatrik Kardiyoloji polikliniğinde masum üfürüm saptanan, yaşları 1 gün ile 3 ay arasında değişen toplam 149 bebek çalışmaya alındı. Bebekler, 32 prematür (gestasyonel yaş 36-37 hafta arasında, grup1), 32 term (gestasyonel yaş ? 38 hafta, grup 2), 47 infant (1. ayını dolduran, grup 3) ve 38 infant (3.ayını dolduran, grup 4) olmak üzere dört gruptan oluşmakta idi.Standart ekokardiyografik çalışma, PW Doppler ve doku Doppler, strain ve strain rate çalışmaları Mylab 50 (Esaote, Florence) Eko cihazı kullanılarak aynı kişi tarafından yapıldı.BulgularGrup 1, 18 (%56,3) kız, 14(% 43,8) erkek; grup 2,14 (%43,8) kız, 18 (%56,3) erkek; grup 3, 18 (%33,8) kız, 29(%61,7) erkek; grup 4, 22 (%57,9) kız, 16 (%42,1) erkek bebekten oluşuyordu. Apgar skorları açısından gruplar arasında fark saptanmadı (p>0.05).Konvansiyonel ekokardiyografik incelemede grupların sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonları normal sınırlarda idi Gruplar arasında EF ve FK açısından anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0.05)Sol ventrikül pulsed Doppler ekokardiyografik incelemede diyastolik erken doluş velositesi (E) ve diyastolik geç doluş velositesi (A) değerlerinde grup 1'den, grup 3'e doğru artış olduğu bulundu. Bu artış, grup 1 ve 2 arasında (sırasıyla p=0.02; p=0.004), grup 2 ve 3 arasında (sırasıyla p=0.001; p=0.001), grup 2 ve 4 arasında (sırasıyla p=0.001; p=0.01;), grup 1 ve 3 arasında (sırasıyla p<0.001; p<0.001), grup 1 ve 4 arasında (sırasıyla p=0.001; p=0.001) istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Grup 4 de mitral E/A oranının grup 2'ye göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü (p=0.005). Diğer gruplar arasında mitral E/A oranları açısından anlamlı fark saptanmadı (p>0.05).Sol ventrikül doku Doppler ekokardiyografi ile değerlendirilen pik erken relaksasyon velositesi ( E') değerlerinde grup 1'den, grup 4'e doğru artış olduğu görüldü. Bu artış grup 2 ve grup 3 (p=0.001), grup 2 ve grup 4 (p=0.001), grup 3 ve 4 (p=0.001), grup 1 ve 3 (p=0.001), grup 1 ve 4 (p=0.001) arasında istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Pik geç relaksayon velositesi (A') değerlendirildiğinde grup 2 ve 3 (p=0.005), grup 1 ve 3 (p=0.001), grup 1 ve 4 (p=0.001) arasında arasında anlamlı artış saptandı.Sol ventrikül dört boşluk, iki boşluk, üç boşluk görüntülemelerden elde edilen longitidunal ve kısa eksen görüntülemelerden elde edilen sirkumferansiyal sistolik velositeler, sistolik strain ve SR değerlerinin tüm gruplarda bazalden apekse doğru azalmış olduğu bulundu (p<0.001).SonuçÇalışmamızdaki bulgulara göre, yenidoğan ve erken süt çocukluğu döneminde kardiyak açıdan önemli hemodinamik değişiklikler olmakta ve bu değişiklikler doku Doppler ekokardiyografi, strain ve strain ekokardiyografi ile saptanabilmektedir. Ancak bu konuda yapılan çaılışmaların az sayıda olması nedeni ile daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.
Çocuklarda ikinci derece yanıkların tedavisinde beş farklı yara örtüsünün etkinliklerinin histopatolojik olarak değerlendirilmesi
Özet (Tr): Giriş ve Amaç Yanık yaralarında vücudun çok önemli fiziksel ve biyolojik savunma gücü ortadan kalkmakta ve bunun yeniden tesis edilmesi için cildin yerini tutabilecek aynı zamanda biyolojik olarak da deriyi taklit edebilecek çeşitli yara örtüleri ile bu sürecin enfekte olmadan, yeterli epitelizasyon ve uygun skar dokusu gelişimi ile tamamlanması hedef alınmaktadır. Bu amaçla, fiziksel bir engel olmanın yanı sıra yara örtülerinin içeriğine değişik eklemeler yapılarak yara iyileşmesinde yer alan ana faktörleri etkilemeden iyileşme sürecinin kısaltılması ve optimal skar oluşumu hedef alınmaktadır. Esas fiziksel engeli teşkil edecek yara örtüsü materyali olarak değişik malzemeler kullanılmaktadır. Bu amaçla yarada maserasyona neden olmadan yaranın yeterince nemli kalmasını sağlayacak, çok sık pansuman değişimine gerek duymadan yara ortamında enfeksiyon gelişimine engel olup toksik artık oluşturmayacak farklı yara örtüleri geliştirilmektedir. Bu klinik çalışmada farklı etki mekanizmalarına sahip yara örtüsü ürünlerinin yanık yaralarının iyileşmesi üzerine etkileri histopatolojik olarak araştırıldı.Gereç ve Yöntem Dört farklı yara örtüm ürünü yanık pansumanı pratiğinde çok sık kullanılan % 0.2 Nitrofurozan pomat (Furacin®) emdirilmiş gazlı bez ile tedavi edilen kontrol grubu ile mukayese edildi. Deney grupları için Aquacel®Ag, Textus® bioaktiv, Curasorb® Ca, Curasorb® Ca+Zn kullanıldı. Her beş hastada bir aynı ürün kullanılmak kaydıyla ve her grupta on hasta tamamlanarak toplam elli deneğe ait, yirmibirinci günde alınan punch biyopsi örnekleri incelendi. Histolojik değerlendirmede papillaların sayısı ve boyları, epitel kalınlığı, stratum korneum kalınlığı ölçüldü. Ayrıca fibroblast, kollajen, mononükleer ve polimorfonükleer hücre yoğunlukları değerlendirilerek skorlandı.Epitel hücre rejenerasyonu göstergesi olarak epitel hücresi çekirdeğinin aktivasyonunu, dolayısıyla iyileşme hızını saptamak amacıyla Nükleer Organizasyon Bölgesi (NOR =Nuclear Organization Region) boyaması yapıldı ve AgNOR (Argyrophylic Nuclear Organisation Region) cisimcikleri sayılarak bir indeks elde edildi.Bulgular Yapılan istatistiksel çalışmada gruplar arasında sadece stratum korneum kalınlığında anlamlı farklılık saptandı (p< 0.05). Gruplar arasında stratum korneum kalınlığı en fazla Aquacel®Ag grubunda ölçülmüş olup bunu sırasıyla Textus® bioactiv, Curasorb®Ca, Curasorb® Ca + Zn ve kontrol grubu izlemektedir. Fibroblast, kollajen ve AgNOR cisimcikleri skorlarında gruplar arasında istatistiksel olarak farklılık saptanmasa da bunların Aquacel®Ag grubunda daha yoğun izlendiği histolojik olarak gösterilmiştir. Sayılan bu histopatolojik iyileşme kriterlerine göre iyileşme hızları Aquacel®Ag > Curasorb® Ca > Textus® bioactiv > Curasorb® Ca+Zn > kontrol grubu olarak saptanmıştır.Sonuç Bu prospektif randomize klinik çalışma verilerine dayanarak AquacelAg®'nin kolay uygulanabilmesi, yaraya yapışmaması, acıyı azaltması, yüksek absorbsiyon kabiliyeti ve yara üzerinde uzun süre kalabilme özelliği ile (15-21 gün) ideal yara örtüsü özelliğine sahip olup iyileşme sürecini hızlandırdığı da histopatolojik olarak kanıtlanmıştır. Bu özellikleri ile Aquacel® Ag'in ikinci derece yanıkların tedavisinde oldukça etkili bir yara örtüsü olduğu kanısına varılmıştır.