
3.359
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Millî Eğitim Bakanlığında görev yapan özel eğitim öğretmenlerinin sosyal medya bağımlılığı belirti şiddeti ile mesleki tükenmişlik ve depresif belirti şiddeti arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırma Millî Eğitim Bakanlığı'nda görev yapan özel eğitim öğretmenlerinin sosyal medya bağımlılığı belirti şiddeti ile mesleki tükenmişlik belirtileri ve depresif belirtileri arasındaki ilişkiyi incelemek için yapılmıştır. Bunun yanında sosyodemografik özellikler açısından anlamlı farklılık olup olmadığı incelenmiştir. Araştırmada nicel araştırma yöntemlerinden ilişkisel tarama modeli kullanılmıştır. İstanbul ili Avcılar, Esenyurt, Beylikdüzü ilçelerinde görev yapan ve kolay örnekleme yöntemiyle seçilen yaklaşık 300 özel eğitim öğretmeni bu araştırmanın örneklemini oluşturmuştur. Araştırmada sosyodemografik verilerin yanı sıra Sosyal Medya Bağımlılık Yetişkin Formu, Maslach Mesleki Tükenmişlik Envanteri ve Back Depresyon Envanteri kullanılarak Google -form üzerinden veriler elde edilmiştir. Betimsel istatistikler fark testlerinden bağımsız gruplar için t-testi ile tek yönlü varyans analizi ve son olarak ilişki testlerinden Pearson Korelasyon (Two-tailed) analizi uygulanmıştır. Değişkenlerden cinsiyet ve eğitim durumu için bağımsız gruplar için t-testi yapılmıştır. Değişkenlerden yaş aralığı, sosyal medya kullanım süresi ve gelir durumları için ise tek yönlü varyans analizi (One-Way ANOVA) yapılmıştır. Gruplar arası farklılığın bilinmesi için çoklu karşılaştırma testlerinden Tukey kullanılmıştır. Son olarak SMB, MBT ve BD arasındaki ilişkileri belirlemek için Pearson Korelasyon (Two-tailed) analizi yapılmıştır. Verilerin analizi sonucunda erkek katılımcıların sosyal medya bağımlılık düzeylerinin kadın katılımcılara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu, eğitim düzeyine göre katılımcıların sosyal medya bağımlılık düzeylerinin benzer olduğu, yaş seviyesi düştükçe sosyal medya bağımlılığına daha yatkın olunduğu , sosyal medya kullanım süreleri artıkça sosyal medya bağımlılık belirtilerinin manidar bir şekilde arttığı, gelir seviyesi arttıkça sosyal medya bağımlılık belirtilerinin yoğunlaştığı tespit edilmiştir. Sosyal Medya Bağımlılık Ölçeği'nin sanal iletişim ile Maslach Mesleki Tükenmişlik Envanteri'nin duyarsızlaşma alt boyutu arasında pozitif yönde düşük; SMB ölçeğinin sanal tolerans alt boyutu ile MMT ölçeğinin duygusal tükenme, duyarsızlaşma ve düşük başarı hissi alt boyutunda pozitif yönde orta düzey anlamlı ilişki olduğu görülmüştür. Benzer bir ilişki de BD ölçeği ile SMB ölçeği sanal tolerans ve sanal iletişim alt boyutlarında görülmektedir. Dahası benzer düzey ve yönde ilişki BD ölçeği ile MMT ölçeğinin duygusal tükenme duyarsızlaşma ve kişisel başarı alt boyutlarında da vardır. Tüm bu bulgular, katılımcıların sosyal medya bağımlılıkları ile mesleki tükenmişlik düzeyleri artıkça depresyon düzeylerinin de artacağını gösterir.
Eş bağımlılık, bağlanma stilleri ve psikolojik zihinlilik arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırma eş bağımlılık, bağlanma stilleri ve psikolojik zihinlilik arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla ortaya konulmuştur. Ek olarak sosyodemografik özelliklere göre psikolojik zihinlilik, bağlanma stilleri ve eş bağımlılık düzeyleri arasında anlamlı bir farkın olup olmadığı kontrol edilmiştir. Bu kapsamda katılımcılara Eş Bağımlılık Belirleme Ölçeği (EşBBÖ), Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri-II (YİYE-II), Psikolojik Zihinlilik Ölçeği ve Sosyodemografik Bilgi formu sunulmuştur. Araştırmanın örneklem grubunu 18-65 yaş arası yetişkin bireyler oluşturmaktadır. Bu kapsamda 344'ü kadın, 77'si erkek toplam 421 gönüllü katılımcının katkısıyla veriler elde edilmiştir. Araştırmada elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 25.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistik metotları (sayı, yüzde, min-maks değerleri, ortalama ve standart sapma) ve ölçek güvenilirliğinin test edilmesinde "Güvenilirlik Analizi" kullanılmıştır. Verilerin normal dağılıma uygunluğu için basıklık çarpıklık değerleri incelenmiştir. Sürekli değişkenler arasındaki ilişki Spearman korelasyon analizi yapılarak, bağımsız değişkenlerin bağımlı değişken üzerindeki etkisi çoklu doğrusal regresyon analizi uygulanarak incelenmiştir. Yapılan analizler sonucunda Eş Bağımlılık ile Psikolojik Zihinlilik ve alt boyutları arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif yönlü bir ilişki olduğu saptanmıştır. Eş Bağımlılık ile Kaygılı bağlanma alt boyutu arasında pozitif, Kaçıngan bağlanma alt boyutu ile arasında negatif yönlü anlamlı bir ilişki bulunmaktadır. Psikolojik Zihinlilik, İç görü ve İlgi alt boyutları ile Kaygılı bağlanma alt boyutu arasında anlamlı ve negatif yönlü, Kaçınmacı bağlanma alt boyutuyla arasında ise anlamlı ve pozitif yönlü bir ilişki saptanmıştır. Yapılan regresyon analizi sonucunda Kaçınma, Kaygı, İç görü ve İlgi alt boyutlarının Eş Bağımlılık üzerinde anlamlı bir etkiye sebep olduğu görülmektedir. Araştırmanın sonuçlarına dair detaylı bilgiler bulgular ve tartışma bölümünde incelenmiştir.
Üniversite öğrencilerinde çocukluk çağı travmatik yaşantıları ve travma sonrası stres bozukluğu arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolünün incelenmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı çocukluk çağı travmatik yaşantıları, travma sonrası stres bozukluğu ve duygu düzenleme güçlüğü belirtilerin birbiriyle ilişkisini araştırılması ve çocukluk çağı travmatik yaşantıları ile travma sonrası stres bozukluğu ilişkisinde aracı rol olarak duygu düzenleme güçlüğünün araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla üniversite öğrencilerine uygulanan ölçeklerden alınan skorların karşılaştırılması ve söz konusu değişkenler arasındaki ilişki düzeyi hakkında bilgi alınması hem psikoterapi müdahalelerine hemde literatüre katkıda bulunulması hedeflenmektedir. Yöntem: Bu araştırmanın örneklemi yaşları 18 ve 40 arasında değişen, 310'u kadın 169'u erkek olmak üzere toplamda 479 kişiden oluşmaktadır. Veriler internet aracılığıyla toplanmıştır. Katılımcılara bilgilendirilmiş gönüllü olur formu verilip onayları alındıktan sonra sırasıyla, Sosyodemografik Bilgi Formu, Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği- Kısa Form (DDGÖ-16), Çocukluk Çağı Travma Ölçeği (ÇÇTÖ), Travma Sonrası Stres Bozukluğu Soru Listesi–Sivil Versiyonu Ölçeği (TSSBÖ) uygulanmıştır. Verilerin analizinde SPSS-28 istatistik programından yararlanılmıştır. Frekans ve Yüzde Analizi, Betimsel Analizler, Normallik Analizleri, Bağımsız Gruplar T Testi, Anova Analizi, Pearson Korelasyon Analizi, Regresyon Analizi uygulanmıştır. Bulgular: Bu araştırmada, üniversite öğrencilerin çocukluk çağı travmatik yaşantılarının cinsiyet, yaş grubu, üniversite türü ve sınıf düzeyi kapsamında anlamlı fark göstermediği belirlenmiştir. Ayrıca, travma sonrası stres bozukluğu ile duygu düzenleme güçlüğünde cinsiyet ve sınıf düzeyine göre anlamlı farklar tespit edilmiş iken yaş grubu ve üniversite türüme göre anlamlı farklar belirlenememiştir. Ayrıca, çocukluk çağı travmatik yaşantıları, travma sonrası stres bozukluğu ve duygu düzenleme güçlüğü arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki bulunmuştur. Son olarak çocukluk çağı travmatik yaşantıları ile travma sonrası stres bozukluğu arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün kısmi aracı değişken etkisi belirlenmiştir. Sonuç: Araştırma sonunda, cinsiyet ve sınıf düzeyi değişkenlerinin üniversite öğrencilerinde travma sonrası stres bozukluğu ile duygu düzenleme güçlüğü değişkenlerinde anlamlı farklılaşmalara sebebiyet verdiği sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca, çocukluk çağı travmatik yaşantıları, travma sonrası stres bozukluğu ve duygu düzenleme güçlüğünün üniversite öğrencilerinde doğru orantılı olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Çocukluk çağı travmatik yaşantıları ile travma sonrası stres bozukluğu arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün kısmi aracı değişken etkisi ise araştırma kapsamında edinilen son sonuçtur.
Evli bireylerde ilişki doyumu, öz eleştirellik ve sosyal sorun çözme becerisi arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışmanın temel amacı evli bireylerde ilişki doyumu, öz eleştirellik ve sosyal sorun çözme becerisi arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Bununla birlikte bu çalışmada ilişki doyumu, öz eleştirellik ve sosyal sorun çözme becerisinin cinsiyet, yaş, eğitim durumu, evlilik süresi gibi belirli sosyodemografik özelliklere göre anlamlı olarak farklılaşıp farklılaşmadığını belirlemek hedeflenmiştir. Çalışma betimsel niteliktedir ve ilişkisel tarama modeli kullanılarak yapılmıştır. Araştırmanın örneklemi çalışmaya gönüllü katılan, tesadüfî örneklem yöntemiyle belirlenen, İstanbul'da yaşayan 413 evli bireyden oluşmaktadır. Gizliliğe önem verildiğinden çalışmada katılımcıların kimlik bilgileri istenmemiştir. Verileri toplamak amacıyla katılımcılara Kişisel Bilgi Formu (KBF), Evlilik Yaşam Ölçeği (EYÖ), Öz Eleştirellik Ölçeği (ÖEÖ), Sosyal Problem Çözme Envanteri Kısa Formu (SPÇE-KF) yüz yüze uygulanmıştır. Verilerin analizinde SPSS programı kullanılmıştır. Ölçeklerin alt boyutlarıyla ilişkisel sonuçlara ulaşılmıştır. Çalışmanın sonuçlarına göre öz eleştirellik ile sosyal sorun çözme becerisi alt boyutlarından; dikkatsiz/dürtüsel tarz, kaçınan tarz, olumsuz yönelim pozitif yönde ilişkili, olumlu yönelim negatif yönde ilişkili bulunmuştur. İlişki doyumu ile sosyal sorun çözme becerisi alt boyutlarından; olumsuz yönelim, kaçınan tarz negatif yönde ilişkili, olumlu yönelim, rasyonel problem çözme pozitif yönde ilişkili bulunmuştur. Öz eleştirellik ile ilişki doyumu arasında ilişki bulunmamıştır. Ancak öz eleştirelliğin alt boyutlarından olan karşılaştırmaya dayalı öz eleştirellik ile ilişki doyumu arasında negatif yönde ilişki bulunmuştur. İlişki doyumunun yaşa, cinsiyete, evlilik süresine göre anlamlı şekilde farklılık gösterdiği bulunmuştur. Sorun çözme alt boyutlarından probleme olumlu yönelimin ve kaçınan tarzın cinsiyete göre; probleme olumsuz yönelimin cinsiyete, evlilik süresine göre; rasyonel sorun çözmenin öğrenim durumuna göre; dikkatsiz/dürtüsel tarzın cinsiyete, öğrenim durumuna göre; öz eleştiri alt boyutlarından içsel öz eleştirinin yaşa, evlilik süresine göre anlamlı şekilde farklılık gösterdiği bulunmuştur.
Üniversite öğrencilerinde duyguları ifade etme becerileri ve duygu durum güçlüğünün somatizasyon ile ilişkilendirilmesi: Uşak Üniversitesi örneklemi
Bu çalışmada somatizasyon, duygu düzenleme güçlüğü ve duygu ifade etme becerileri arasındaki ilişki araştırılmıştır. Araştırmanın örneklemini Uşak Üniversitesinde eğitim gören, yaş aralığı 18 ile 23 arasında olan 151'i erkek, 296'sı kadın olmak üzere 447 gönüllü katılımcı oluşturmaktadır. Katılımcılara yüz yüze ulaşılmıştır. Katılımcılara kişisel bilgi formu ile araştırmanın gönüllülük esasına dayandığı doğrultusunda bilgi verilmiş ve gönüllü kişilerin araştırmaya katılımları için rızaları alınmıştır. Araştırmada veri toplamak amacıyla Kişisel Bilgi Formu, Somatizasyon Ölçeği, Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği-Kısa Form ve Duygu İfade Etme Ölçeği kullanılmıştır. Bu araştırmada geçerlilik için Doğrulayıcı Faktör Analizi (DFA) yapılmış, güvenirlik için toplam ölçekler ve alt boyutlarda Cronbach Alpha iç tutarlılık katsayısı hesaplanmıştır. Son aşamada, araştırmanın alt hipotezleri bağlamında ortalama puan farklılıklarını test etmede bağımsız örneklemler t testi ve tek yönlü ANOVA, ilişkileri test etmede ise Pearson korelasyon analizi yapılmıştır. Verilerin analizinde SPSS IBM 26.0 ve R Studio programı kullanılmıştır. DFA için lavaan (Rosseel, 2012) paketi kullanılmıştır. Araştırma neticesinde, Uşak üniversitesi öğrencilerindeki cinsiyet farklılıklarına göre somatizasyon, duygu düzenleme güçlüğü ve duygu ifade puanlarının hepsinde kadınlar lehine bir ortalama puan farklılığı vardır. Uşak Üniversitesi öğrencilerinin yaş gruplarına göre oluşturulan betimsel istatistiklere göre ise duygu düzenleme güçlüğü puanlarında 23 yaşındakiler en yüksek, 22 yaşındakiler en düşük ortalamaya sahiptir. Duygu ifade puanlarında 20 yaşındakiler en yüksek, 18 yaşındakiler en düşük ortalamaya sahiptir. Somatizasyon puanlarında 18 yaşındakiler en yüksek, 22 yaşındakiler en düşük ortalamaya sahiptir. Yaş gruplarının ortalama puan farklılıklarından en az ikisinin anlamlılığını test etmek için tek yönlü ANOVA yapılmış ve sonuçlar doğrultusunda istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç bulunamamıştır. Bu nedenle çoklu karşılaştırma yapılmamıştır. Uşak üniversitesi öğrencilerinde somatizasyon, duygu düzenleme güçlüğü ve duygu ifade puanlarının hepsinde psikolojik/psikiyatrik yardım alanlar lehine bir ortalama puan farklılığı vardır. Ortalama puan farklılıklarından duydu düzenleme güçlüğü ve somatizasyonda istatistiksel olarak anlamlıyken, duygu ifadede istatistiksel olarak anlamlı değildir. Uşak üniversitesi öğrencilerinde somatizasyon, duygu düzenleme güçlüğü ve duygu ifade puanlarının hepsinde psikolojik/psikiyatrik yardım ihtiyacı olanlar lehine bir ortalama puan farklılığı vardır. Uşak üniversitesi öğrencilerinin duygu düzenleme güçlüğü ile duygu ifade puanları arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki vardır. Diğer bir ifade ile duygu düzenleme güçlüğü arttıkça duygu ifade becerisi de artmaktadır. Duygu düzenleme güçlüğü ile somatizasyon puanları arasında ise pozitif yönde anlamlı bir ilişki vardır. Diğer bir ifade ile duygu düzenleme güçlüğü arttıkça somatizasyon da artmaktadır. Duygu ifade ile somatizasyon puanları arasında ise anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Diğer bir ifade ile duygu düzenleme puanlarındaki artış veya azalış somatizasyon puanlarındaki artış veya azalış ile ilişkili değildir.
Beliren yetişkinlik dönemindeki bireylerin sigara bağımlılıkları ile psikolojik iyi oluşları ve stresle başa çıkma biçimleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı beliren yetişkinlik dönemindeki bireylerin sigara bağımlılık düzeyleri ile psikolojik iyi oluş düzeyleri ve stresle başa çıkma biçimleri arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Araştırma 18-29 yaş arasında bulunan beliren yetişkinlik dönemindeki bireyleri kapsamaktadır. Veriler çevrimiçi olarak toplanmıştır ve online anket uygulaması Google Formlar üzerinden gerçekleştirilmiştir. Araştırma kapsamında 317 kişiye ulaşılmıştır. Anket formu sosyo-demografik bilgileri belirlemek amacıyla 'Demografik Bilgi Formu', bireylerin sigara bağımlılık düzeylerini belirlemek amacıyla 'Fagerström Nikotin Bağımlılık Testi(FNBT)', bireylerin psikolojik iyi oluş düzeylerini belirlemek amacıyla 'Psikolojik İyi Oluş Ölçeği(PİOÖ)' ve bireylerin stresle başa çıkma biçimlerini belirlemek amacıyla 'Stresle Başa Çıkma Ölçeği(SBÖ)' ölçeğinden oluşmaktadır. Araştırmada ilişkisel tarama modeli kullanılmıştır. Araştırmanın veri analizi JAMOVİ 2.4.11 programında yapılmıştır. Araştırmada sigara bağımlılık düzeyleri, psikolojik iyi oluş düzeyleri ile stresle başa çıkma biçimleri arasındaki ilişki tespit edilmeye çalışılmıştır. Araştırma sonucunda sigara bağımlılık düzeyi ile psikolojik iyi oluş düzeyi arasında negatif yönlü ilişki ve yine bir başka sonuca göre sigara bağımlılık düzeyi ile stresle başa çıkma biçimlerinden sosyal destek alt boyutu ile arasında negatif yönlü ilişki bulunmuştur. Test sonuçlarına göre psikolojik iyi oluş düzeyi ile stresle başa biçimlerden problem odaklı başa çıkma alt boyutu ve sosyal destek alt boyutu ile pozitif yönlü ilişki tespit edilmiştir. Bu bulgular ışığında sigara bağımlılığı için riskli bir dönem olan beliren yetişkinlikteki bireylerin psikolojik iyi oluşlarını arttırıcı çalışmaların yapılması, sosyal destek alabilecekleri sosyal çevrelerinin verimli hale getirilmesi, problem odaklı başa çıkma becerilerini öğretici psikoeğitim çalışmalarına bu bireylerin katılması sigara bağımlılık düzeyinin azaltılabilmesi için önemlidir ve önerilmektedir.
Dijital ebeveynlik farkındalığı ile 6-10 yaş çocuklarda problemli medya kullanımıarasındaki ilişkinin incelenmesi
Çocuklarda problemli medya kullanımı giderek artmaktadır. Çocukların bu davranışında ebeveynin tutumu önem arz etmektedir. Bu nokta dijital ebeveynlik farkındalığı kavramını doğurmaktadır. Ebeveynlerin dijital ortam için iyi birer yol gösterici olması ve doğru kullanımı öğretmesi gerekmektedir. Nicel araştırma yöntemlerinden ilişkisel tarama kullanılmış olan araştırmada 6-10 yaş aralığında çocuğa sahip 251 ebeveynin katılımı ile dijital ebeveyn farkındalığı ve çocuklarda problemli medya kullanımı arasındaki ilişki incelenmiştir. Ayrıca demografik bilgilerin dijital ebeveynlik farkındalığı ve çocuklarda problemli medya kullanımı arasındaki ilişki de incelenmiştir. Araştırma bulguları doğrultusunda demografik özelliklerin ve ebeveynlerin dijital ebeveynlik farkındalığı alt boyutları arasında incelenen dijital ihmal boyutunun çocukların problemli medya kullanım davranışını etkilediği görülmüştür.
Almanya'da yaşayan üçüncü kuşak Türk kökenli bireylerde obsesif kompulsif semptomlar ile bilişsel esneklik arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışmanın temel amacı; Almanya'da yaşayan üçüncü kuşak Türk kökenli bireylerin, obsesif kompulsif semptom düzeyleri ile bilişsel esneklik düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemektir. Çalışmada veri toplama aracı olarak Sosyodemografik Veri Formu, Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi, Bilişsel Kontrol ve Esneklik Ölçeği kullanılmıştır. Yapılan analizler sonucunda; Almanya'da yaşayan üçüncü kuşak Türk kökenli bireylerin, obsesif kompulsif semptom düzeyleri ile bilişsel esneklik düzeyleri arasında anlamlı ve negatif yönde bir ilişki olduğu sonucuna erişilmiştir.
Psikosomatik deri hastalığı tanısı almış bireylerin bağlanma temsilleri ile saldırganlık eğilimlerinin projektif yöntemler ile değerlendirilmesi
Bu araştırmanın amacı, psikosomatik deri hastalığı (ürtiker, psoriasis, seboreik dermatit, nörodermatit) tanısı almış bireylerin bağlanma temsilleri ile saldırganlık eğilimlerinin projektif yöntemler ile değerlendirilmesidir. Bu araştırma nitel araştırma yöntemlerinden olan fenomenolojik (görüngü bilim/ olgu bilimsel) model (desen) kullanılarak hazırlanmıştır. Bunun yanı sıra resim analizinden edinilen nitel veriler sayısal verilere dönüştürülüp araştırma grubundaki dağılımın gösterilmesi amacı ile nicel değerlendirme yönteminden yararlanılmıştır. Elde edilen nicel veriler frekans ve yüzde hesabı yapılarak, analiz edilerek tablo şeklinde gösterilmiştir. Araştırmanın evreni İstanbul'da ikamet eden psikosomatik deri hastalıkları tanısı almış bireylerdir. Araştırmanın çalışma grubu ise 2024 yılı Şubat ve Nisan ayları arasında, İstanbul Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde dermatoloji polikliniğinde psikosomatik deri hastalığı tedavisi gören 18-65 yaş aralığındaki kadın ve erkeklerden oluşan 53 kişidir. Ayrıca herhangi bir psikosomatik deri hastalığı tanısı almamış 18-65 yaş aralığındaki kadın ve erkeklerden oluşan 55 kişi ise kontrol grubu olarak araştırmanın çalışma grubu içerisinde yer almıştır. Böylece araştırmanın çalışma grubu 108 kişiden oluşmaktadır. Nitel araştırma olan bu çalışmada örneklem oluşturulurken amaçlı örneklem türlerinden doğrulayıcı ve yanlışlayıcı durum örneklemesi türüne göre katılımcılar belirlenmiştir. Araştırmanın uygulama bölümü, sorumlu araştırmacının katılımı ve yönetimi eşliğinde katılımcılar ile yüz yüze gerçekleştirildi. Araştırma için veriler elde edilmeye çalışılırken her bir katılımcının bilgilendirilmiş onamına başvurulmuştur. Araştırma verilerinin elde edilmesi amacı ile demografik bilgi formu, kuş yuvası çiz testi, var olmayan bir hayvan çiz testi kullanılmıştır. Yapılan betimsel analiz ve tanımlayıcı istatistik (frekans analizi) bulguları ele alındığında psikosomatik deri hastalığı tanısı almış erişkinlerin psikosomatik deri hastalığı tanısı almamış sağlıklı erişkinlere göre daha çok güvensiz bağlanma temsiline sahip oldukları bulgulanmıştır. Psikosomatik deri hastalığı tanılı erişkinlerin psikosomatik deri hastalığı tanısı almamış sağlıklı erişkinlere göre saldırganlık eğilimlerinin daha yüksek olduğu sonucuna ulaşıldı. Ayrıca psikosomatik deri hastalığı tanılı erişkinlerde kadınların daha sık reaktif saldırganlık eğilimi gösterdiği bulgulanmışken erkeklerin de proaktif saldırganlık eğilimi gösterdiği bulgulanmıştır.
Yetişkinlerde onlıne kumar bağımlılığı ve dissosiyatif belirtiler arasındaki ilişki: Depresyon ve anksiyete düzeyinin aracı rolü
Amaç: Bu çalışmanın amacı, yetişkin kadın ve erkeklerde online kumar bağımlılığı ve disosiyatif belirti düzeyleri arasındaki ilişkiyi, bu ilişkide depresyon ve anksiyete düzeyiyle aracı rolünü incelemek ve değişkenlerin birbirleriyle bağlantısını araştırmaktır. Yöntem: Araştırmaya, online platformlarda kumar oynayan 18-40 yaş aralığındaki yaş ortalaması 27,96(±6,06) olan 80 yetişkin kadın ve erkek katılmıştır. Çalışmanın örneklem büyüklüğünü hesaplamak için G*Power 3.1.9 programı kullanılmıştır ve bir grup için en az n=74 olarak belirlenmiştir. Örneklemin çoğunluğunu lisans mezunu (%56), sosyoekonomik düzeyi orta gelir grubunda olan (%64), ilişkisi olmayan (%50,62), ailesiyle yaşayan (%56), slot oyunlarını oynamayı tercih eden (%39,30) kadın (%31,25) ve erkek (%68,75) katılımcılar oluşturmaktadır. Verilerin analizi için bağımsız iki grup karşılaştırmasında t-testi, tek yönlü varyans analizi (ANOVA), çoklu karşılaştırma testi olarak Bonferroni ile Tamhane testleri kullanılmıştır. Aracılık analizleri Bootstrap yöntemi ile gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Araştırmamızın sonuçlarına göre online kumar bağımlılığı puanının, dissosiyatif belirtiler ölçeği üzerindeki toplam etki ve doğrudan etki değerinin anlamlı olmadığı belirlenmiştir. Online kumar bağımlılığı puanının, dissosiyatif belirtiler ölçeği üzerindeki dolaylı etki değerinin anlamlı olduğu belirlenmiştir. Bu bulgular, Online kumar bağımlılığı ölçek puanı ile dissosiyatif belirtiler ölçeği arasındaki ilişkide depresyon puanlarının. [B=2,46 (CI:0,01; 0,28); β:0,12] ve anksiyete puanlarının [B=2,63 (CI:0,02; 0,28); β:0,13] aracılık etkisinin olduğunu göstermektedir. Sonuç: Araştırmanın sonucunda online kumar bağımlılığı ve disosiyatif belirtiler arasındaki ilişkide depresyon ve anksiyetenin aracı rolünün olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler:anksiyete,depresyon,dissosiasyon,online kumar bağımlılığı.
Özel öğrenme güçlüğü tanısı almış çocukların kişilik özellikleri ve saldırganlık eğilimlerinin projektif yöntem olan resim çizme yolu ile incelenmesi
Özel öğrenme güçlüğü, özel eğitim alan öğrenciler arasında yaygın olarak görülen alanlardan bir tanesidir. Özel öğrenme güçlüğü yaşayan öğrencilerin akademik güçlüklerin yanı sıra yaşadıkları sosyal ve psikolojik güçlükler öğrencilerin gündelik yaşamlarında güçlüklere sebebiyet vermektedir. Kendilerini ifade edebilmeleri için gereken, dili kullanabilme ve düşüncelerini organize edebilme noktasında yaşadıkları zorluklar sebebiyle akranlarına kıyasla daha fazla zorlandıkları bilinmektedir. Bu araştırmada özel öğrenme güçlüğü tanısı almış çocukların kişilik özellikleri ve saldırganlık eğilimleri projektif bir yöntem olan resim çizme yolu ile incelenmiştir. Yazma ve okuma performansı göstermenin kaygısını hissetmeden kişilik özelliklerine ve duygu durumlarına yönelik bilgilere ulaşmak amaçlanmıştır. Araştırma kapsamında 2023-2024 eğitim öğretim yılında bir özel eğitim ve rehabilitasyon merkezinde özel eğitim alan öğrencilere ulaşılarak "Bir Kaktüs Resmi Çiz Testi" ve "Var Olmayan Hayvan Çiz Testi" uygulanmıştır. Birebir görüşmelerin sağlandığı esnada sosyodemografik bilgiler alınmıştır. Uygulamanın gerçekleştirildiği 100 özel öğrenme güçlüğü yaşayan öğrencinin 65'ini erkek öğrenciler, 35'ini kız öğrenciler oluşturmaktadır. Elde edilen bulgular analiz edilirken öğrencilerin çizimlerinde büyüklük, küçüklük, konum, kullanılan renkler gibi özellikler dikkate alınmıştır. "Bir Kaktüs Resmi Çiz" testinde dikenler, saksı, kaktüsün yabani veya evcimen oluşu değerlendirmeye alınmıştır. "Var Olmayan Hayvan Çiz Testi"nde hayvanların reaktif ve proaktif saldırganlık belirtileri üzerinde durulmuştur. Bunun için çizilen organlar, çizimlere eklenen özellikler incelenmiştir. Çizimler incelenirken öğrencilerin yansıttıkları duygular üzerinde durulmuştur. Elde edilen bulguların cinsiyete göre farklılıklarına dikkat edilmiştir. Tüm verilerin frekansları alınarak nicel hale getirilmiştir. Araştırma bulgularına göre öğrencilerin çoğunluğu saldırganlık eğilimlerine sahiptir ve cinsiyet fark etmeksizin reaktif saldırganlık özelliklerine yönelik çizimler ortaya koyulmuştur. Tüm katılımcılarda evcimen kişilik özelliklerine yönelik çizimler ortaya koyulmuştur ancak erkek öğrenciler özgürlük ve bağımsızlık ihtiyaçlarını kız öğrencilere göre daha fazla yansıtmıştır. Sakinlik, hırçınlık, korumacı özellikler ve kaygılı duyguduruma yönelik ipuçlarının tüm öğrencilerde birbirine yakın oranlarda yansıtıldığı görülmüştür. Kız öğrenciler erkek öğrencilere göre daha dışadönük olabilecekleri yönünde çizimler ortaya koymuştur. Kız öğrencilerin hem olumsuz-çökkün duyguduruma yönelik hem de neşeli duyguduruma yönelik çizim oranlarının erkek öğrencilere göre daha yüksek olduğu görülmüştür. Otoriteye baş kaldırmaya yönelik ipuçları erkek öğrencilerde kız öğrencilere göre daha yüksektir. Cinsiyetler ayrı ayrı ele alındığında evcimen oluş, aidiyet duymama ve bağımlı kişilik özelliklerinin kız öğrencilerde (0.94) kendi cinsiyetleri içinde, erkek öğrencilerde (0.60) kendi cinsiyetleri içinde olmak üzere birebir aynı oranda ortaya koyulduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Özel Öğrenme Güçlüğü, Kişilik, Saldırganlık
Yeme davranışları ile irrasyonel inanışlar arasındaki ilişkide bilişsel duygu düzenlemenin ve duygusal tepkiselliğin aracı rolü
Araştırmanın amacı 18-40 yaş arası genç yetişkinlerin irrasyonel inanışları ile yeme davranışları arasındaki ilişkide duygusal tepkiselliğin ve bilişsel duygu düzenleme stratejilerinin aracı rolünü incelemektir. Araştırma örneklemi Türkiye'de yaşayan 216 kadın ve 66 erkek olmak üzere toplam 282 kişiden oluşmaktadır. Araştırma verileri Google Formlar üzerinden toplanmıştır. Katılımcıların demografik bilgilerinin edinilmesi amacıyla "Sosyodemografik Bilgi Formu", irrasyonel inanışları belirlemek için "Genel Tutum ve İnanışlar Ölçeği- Kısa Form", yeme davranışlarını belirlemek için "Hollanda Yeme Davranışı Anketi", duygu düzenleme stratejilerini belirlemek "Bilişsel Duygu Düzenleme Ölçeği", duygusal tepkiselliği ölçmek için "Duygusal Tepkisellik Ölçeği" kullanılmıştır. Tüm istatistiksel analizler IBM SPSS sürüm 25.0 kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Ölçek toplam ve alt boyut puanları arasındaki ilişkiyi belirlemek için pearson korelasyon analizi yapılmıştır. Ölçek toplam ve alt boyut puanları ile katılımcıların demografik ve çeşitli değişkenleri arasında anlamlı farklılık olup olmadığını belirlemek üzere 2 gruplu değişkenler için parametrik testlerden Independent Samples t testi uygulanmıştır; 3 ve üzeri gruba sahip değişkenler için One-Way ANOVA testi uygulanmıştır. Gruplar arasında anlamlı fark çıkması durumunda, anlamlılığın hangi gruplar arasında olduğunu belirlemek amacıyla post-hoc testilerinden Bonferroni testi tercih edilmiştir. p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Araştırmanın bulgularına göre irrasyonel inanışlar ile yeme davranışları arasındaki ilişkide uyumlu bilişsel duygu düzenleme stratejilerinin aracı rolü bulunmamıştır. İrrasyonel inanışlar ile duygusal yeme ve irrasyonel inanışlar ile dışsal yeme arasındaki ilişkilerde ise hem duygusal tepkiselliğin hem de uyumsuz bilişsel duygu düzenleme stratejilerinin aracı rolü bulunmuştur. İrrasyonel inanışlar ile kısıtlayıcı yeme arasındaki ilişkide ise duygusal tepkiselliğin ve uyumsuz bilişsel duygu düzenleme stratejilerinin ve aracı rolü bulunmamıştır. Bulgular ilgili literatür göz önüne alınarak tartışılmıştır.
Yetişkinlerde kişilik özellikleri ve psikolojik dayanıklılık arasındaki ilişkinin incelenmesi
Psikolojik dayanıklılık, bireylerin zorluklarla başa çıkma becerilerini ifade ederken, kişilik özellikleri de bireylerin davranışlarını, düşüncelerini ve duygularını belirleyen temel özelliklerdir. Bu tez araştırması, yetişkinlerde bazı kişilik özellikleri ile psikolojik dayanıklılık arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırma grubu 18-65 yaş, 343 kişiden oluşmaktadır. Veriler, "Kişisel Bilgi Formu", "Yetişkinlerde Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği " ve "Beş Faktör Kişilik Envanteri-Uzun Form" aracılığıyla değerlendirilmiştir. Araştırmanın bulguları sonucunda katılımcıların psikolojik dayanıklılık puanları arttıkça dışadönüklük, yumuşak başlılık, sorumluluk ve gelişime açıklık özelliklerinin de arttığı öte yandan duygusal tutarsızlık arttıkça psikolojik dayanıklılığın azaldığı sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca, psikolojik dayanıklılık inancı olan bireylerin daha yüksek düzeyde psikolojik dayanıklılık özelliğine sahip oldukları tespit edilmiştir. Psikolojik dayanıklılık puanlarının medeni durum gruplarına göre karşılaştırmasına göre bekârların en düşük, evlilerin ise en yüksek psikolojik dayanıklılık puanlarına sahip olduğu bulunmuştur. Analiz sonuçları incelendiğinde; psikiyatrik tanı alma ve psikiyatrik destek alma durumunun psikolojik dayanıklılık açısından bir farklılaşma yaratmadığı görülmüştür. Psikolojik dayanıklılık puanlarının yaş arttıkça arttığı ve kadınların erkeklere göre psikolojik dayanıklılıklarının daha yüksek olduğu bulunmuştur. Sonuç olarak; psikolojik dayanıklılık ile beş faktör kişilik özellikleri arasında ilişki vardır. Alt boyutlara göre psikolojik dayanıklılık ile dışadönüklük, yumuşak başlılık, özdenetim-sorumluluk ve gelişime açıklık arasında orta düzeyde pozitif ve anlamlı ilişkiler; duygusal tutarsızlık (nörotizm) ile ise orta düzeyde negatif ve anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Daha geniş örneklemli ve psikolojik dayanıklılıkla ilişkili olabilecek başka faktörlerin de incelendiği çalışmalara ihtiyaç vardır.
Genç yetişkinlerde akıllı telefon bağımlılığı ve psikolojik iyi oluş arasındaki ilişkinin incelenmesi
Günümüzde akıllı telefonlar, yalnızca iletişim işlevlerinden öteye geçerek geniş bir özellik yelpazesi sunmakta ve günlük yaşamda vazgeçilmez bir rol oynamaktadır. Ancak, aşırı kullanımı sosyal, psikolojik ve fiziksel sorunlara yol açabilmektedir. Bu durum, kullanıcılarda tolerans geliştirme, kontrolsüz kullanım ve işlevsellik problemleriyle ilişkilendirilen bağımlılık olgusu ile bağlantılıdır. Akıllı telefon bağımlılığının sosyal izolasyon, kaygı bozuklukları, düşük özsaygı ve uyku problemleri gibi olumsuz etkileri olduğu görülmektedir. Öte yandan, psikolojik iyi oluş, bireyin yaşamını en iyi şekilde yaşaması, kendini gerçekleştirme potansiyeline sahip olması ve hayatının duygusal ve bilişsel olarak tatmin edici olması ile ilişkilidir. Psikolojik iyi oluşun, akıllı telefon bağımlılığının olumsuz etkilerine karşı koruyucu bir nitelik taşıdığı düşünülmektedir. Bu çalışma, 18-25 yaş arasındaki genç yetişkinlerde akıllı telefon bağımlılığı ile psikolojik iyi oluş arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçlamaktadır. Kesitsel bir çalışma olan bu araştırma, 114 katılımcı ile yapılmış ve veriler online olarak toplanmıştır. Bulgular, genç yetişkinler arasında akıllı telefon bağımlılığı ile psikolojik iyi oluş arasında orta düzeyde negatif bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur. Sosyodemografik değişkenlerin akıllı telefon bağımlılığı ve psikolojik iyi oluş ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkisi bulunmazken, ekonomik düzeyin bu iki değişkenle olan etkileşimi anlamlı bulunmuştur; düşük gelirli bireylerin akıllı telefon bağımlılığı ve psikolojik iyi oluş düzeyleri orta ve yüksek gelirli bireylerden daha düşük çıkmıştır.
Yetişkin bireylerin olumsuz çocukluk yaşantıları ile psikolojik sağlamlıkları arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı çocukluk çağı olumsuz yaşantıları ile psikolojik dayanıklılık düzeyleri arasında bir ilişkinin olup olmadığını incelemektir. Bunun yanında bazı sosyodemografik özelliklerle psikolojik dayanıklılık arasındaki ilişki de incelenmiştir. Araştırmanın örneklemi 18-37 yaş arasında olan, çalışmaya katılmaya gönüllü 383 bireyden oluşmuştur. Araştırmaya katılanlara yaş, cinsiyet, medeni durum, eğitim seviyesi gibi soruları içeren Kişisel Bilgi Formu; ACE Çocukluk Çağı Olumsuz Yaşantılar Ölçeği; RSA Yetişkinler İçin Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği verilmiştir. Katılımcılardan 284'ü (%75) kadın, 99'u (%25) erkekti ve yaş ortalaması 28'di. Katılımcıların RSA Yetişkinler İçin Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği puanları cinsiyet, anne-baba sağ olma değişkenlerine göre farklılık gösterirken; yaş, medeni durum, anne-baba birlikteliği değişkenlerine göre farklılık göstermemiştir. Kadınların psikolojik dayanıklılık düzeyleri erkek katılımcıların psikolojik dayanıklılık düzeylerinden daha yüksek bulunmuştur. Psikolojik dayanıklılık düzeyi anne-babanın sağ olma durumuna göre incelendiğinde iki ebeveyni de hayatta olmayan katılımcılar en yüksek psikolojik dayanıklılık düzeyine sahipken; ebeveynlerinden biri hayatta olan katılımcılar en düşük psikolojik dayanıklılığa sahip bulunmuştur. Ayrıca çocukluk çağı olumsuz yaşantıları ile psikolojik dayanıklılık arasında düşük düzeyde negatif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Çocukluk çağı olumsuz yaşantılar arttıkça psikolojik dayanıklılık azaltmaktadır. Bu ilişki incelendiğinde çocukluk çağı olumsuz yaşantılarındaki bir birimlik artış, psikolojik dayanıklılık üzerinde %14 oranında azalışa neden olmaktadır. Sonuç olarak çocukluk çağındaki olumsuz yaşantılarını azaltmak için yapılacak koruyucu ruh sağlığı çalışmaları bireylerin ilerideki psikolojik dayanıklılığını arttırarak psikopatolojileri azaltacaktır. Bu alanda yapılacak daha geniş örneklemli ve prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
Sahte–gerçek haber ayrımı yapabilme becerisi ölçeği'nin (SGHAYBÖ) geliştirilmesi
Sahte haberler yeni bir olgu değildir. Fakat günümüzde hızla gelişen teknolojinin etkisi ile internet kullanımın yaygınlaşmasının bir sonucu olarak ciddi bir sorun haline gelmiştir. Sahte haber sorunu ile mücadele edebilmek için insanların sahte haberlere yönelik farkındalıklarının oluşması önem arz etmektedir. Bu farkındalığın oluşabilmesi için ise öncelikle sahte haber ile gerçek haber ayrımının yapılabiliyor olması gerekmektedir. Dolayısıyla insanların sahte-gerçek haber ayrımını ne düzeyde yapabildiklerinin bilinmesi, bu ayrım düzeyinin farklı değişkenlerle karşılaştırılmasına olanak sağlayacak ve sahte haberlere yönelik alınacak önlemler ile kişisel bilinçlendirmelerin daha isabetli yapılmasına yardımcı olacaktır. Lakin Türkiye'de ilgili alanyazın incelendiğinde insanların sahte-gerçek haber ayrımını ne düzeyde yaptıklarını ölçen geçerli ve güvenilir bir ölçek bulunamamıştır. Bu sebeple tezin amacı insanların sahte-gerçek haber ayrımını gündelik pratiklerinde ne düzeyde yapabildiklerini ölçecek, geçerliği ve güvenirliği sınanmış bir ölçek geliştirmektir. Yapılan araştırmaların sonucunda, insanların sahte-gerçek haber ayrımını gündelik pratiklerinde ne düzeyde yapabildiklerini ölçen ve 2 alt boyuttan oluşan (Bilgi Edinme Becerisi (BEB); Haber Analiz Etme Becerisi (HAEB)) "Sahte-Gerçek Haber Ayrımı Yapabilme Becerisi Ölçeği" (SGHAYBÖ) geliştirilmiştir.
Bireylerin sigara kullanımı ile depresyon düzeyleri ve duygu düzenleme durumları arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı; bireylerin sigara kullanımı ile depresyon düzeyleri arasındaki ilişkide duygu düzenlemenin aracı rolünün incelenmesidir. Aynı zamanda katılımcıların sigara kullanımı, depresyon ve duygu düzenleme düzeyleri onların cinsiyetlerine, yaşlarına, sigara kullanım durumlarına, eğitim durumlarına, gelir durumlarına, anne eğitim durumlarına, baba eğitim durumlarına göre karşılaştırılmıştır. Araştırmanın sigara kullanımı ile depresyon düzeyleri arasındaki ilişkide duygu düzenlemenin aracı rolünün ortaya konması adına literatüre katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Bu araştırmanın evrenini İstanbul'da ikamet eden kişiler oluşturmaktadır. Araştırmanın örneklemini İstanbul'da Avcılar bölgesinde ikamet eden 100 kişi oluşturmaktadır. Bu araştırmada veriler anket yolu ile toplanmıştır. Araştırmada veri toplama aracı olarak; kişisel bilgi formu, duygu düzenleme ölçeği ve depresyon ölçeği kullanılmıştır. Araştırmanın tüm verileri SPSS 23.0 paket programında analiz edilmiştir. Çalışmada ikili grupların karşılaştırılmasında Mann Whitney U testi, üç veya daha fazla grubun karşılaştırılmasında Kruskal Wallis H testi uygulanmıştır. Çalışmada ölçekler arasındaki ilişkiyi ölçmek için Spearman testi uygulanmıştır. Araştırmada kullanılan ölçeklerin birbiri üzerindeki etkisini ölçmek amacı ile regresyon analizi uygulanmıştır. Araştırma sonucunda elde edilen bulgulara göre; katılımcıların depresyon ve duygu düzenleme puanları arasında negatif yönlü bir ilişki vardır. Bu ilişki istatistiksel olarak anlamlı değildir. Katılımcıların depresyon puanları arttıkça duygu düzenleme puanları azalmaktadır. Araştırma sonucunda bağımsız değişken olan sigara kullanımı ve ara değişken olan duygu düzenleme regresyon analizi sonucunda, depresyon katsayısında herhangi bir değişiklik olmaması duygu düzenlemenin bu ilişkide aracılık rolüne sahip olmadığını ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Depresyon, Duygu düzenleme, Sigara, Sigara Kullanımı.
Felsefi sağaltım yaklaşımlarının gelişimsel ve önleyici psikoloji uygulamalarında kullanılması
GİRİŞ: Bu tez çalışmasının konusu felsefi sağaltım yaklaşımının, gelişimsel ve önleyici psikolojik hizmetler alanı ile bütünleştirilmesi ile ilgilidir. Alan yazında, felsefenin hapsolduğu akademik alandan çıkıp insanın yaşamına katılmasıyla felsefi sağaltımın sağlanabileceği ile ilgili ifadeler yer almaktadır. Carl Gustav Jung, birçok eserinde psikoterapiyi "felsefi doktorluk" olarak tanımlamış; felsefi bilgisi olmayan tıp doktorlarının psikoterapi uygulamaya uygun olmadıkları tezini savunmuştur. Literatür çalışmalarından tartışmaya sunulan sorular neticesinde felsefi danışmanlık her ne kadar felsefenin dilini kullanıyor olsa da gelişimsel ve önleyici hizmetler alanında da var olabilmesi için psikoloji biliminin dili ile de bütünleşmesi önemli görülmüştür. Psikolojinin ise, insanlığın savaşa düşmeden önce barışın sağlanması için uygulamalarında felsefi sağaltım süreçlerine yer vermesi önerilmiştir. Bu çalışma ile sağlıklı gelecek için özellikle okullarda her iki disiplinin birlikte aktif olabilmesinin önemini ortaya çıkarmak hedeflenmektedir. AMAÇ: Bütün bilimlere kaynaklık etmesi açısından, insana ve sorunlarına yaklaşımda temel disiplin olarak felsefenin yaklaşımlarına başvurmak, gelişimsel ve önleyici psikolojik uygulamalar bağlamında, insanının zihinsel, bedensel ve ruhsal bütünlüğünün korunmasında öncelikli bir ihtiyaç olarak ele alınmıştır. Bu anlamda kendi yolculuğunda bunalıma girmeden, hasta olmadan önce insanın kendisini tanımasına ve mutluluk için felsefi sağaltımla tanışmasına ve yaşamında bu öğretileri uygulamaya geçirmesine gereksinimi vardır. Araştırmanın amacı felsefi sağaltımın gelişimsel ve önleyici hizmetler bağlamında nasıl ele alınacağı sorusuna cevap bulmaktır. Alt problemler: 1. Felsefi sağaltımla gelişimsel ve önleyici psikolojik hizmetler arasında bir ilişki var mıdır? 2. Felsefi sağaltım insanın yaşamında hangi aşamada var olmalıdır? 3. Okullarda çocuklar felsefi sağaltımla hangi kademede tanıştırılmalıdır? Ders olarak müfredatta olmalı mıdır? YÖNTEM: Bu tez çalışmasında felsefi sağaltımla ilgili betimsel ve deneysel çalışmalar incelenmiş, sağaltım çalışmalarının ne amaçla ve nasıl kullanılmış olduğu örnekler verilerek açıklanmıştır. Gelişimsel ve önleyici psikolojik hizmetlerin ruh sağlığı alanındaki yeri araştırılmıştır. Özellikle okullardaki uygulamaların, literatür çalışmalarıyla değerlendirilip, kuramsal ve kavramsal çerçeve içerisinde felsefi sağaltımın düşünceden duygulara doğru yolculuğunda psikoloji biliminin içinde ne kadar var olduğu, sağaltımın nasıl mümkün olacağı niteliksel araştırma modeline göre araştırılmıştır. Bu çerçevede alan yazından yararlanılmıştır; niteliksel araştırma modeli ile amaçlı örnekler oluşturma yaklaşımı ile belirlenmiş tipik yazınlar bir araya getirilmiştir. Felsefi sağaltımı ve danışmanlığı betimleyen tipik dokümanlardan oluşan örneklem üzerinde içerik analizi yapılmıştır. Felsefi sağaltımın gelişimsel ve psikolojik hizmetler alanında yapılan çalışmalara ne ölçüde katkısının olabileceği, yapılan araştırmalar doğrultusunda tartışmaya sunulmuştur. TARTIŞMA VE SONUÇ Bu çalışmada insanın gelişim dönemleri göz önünde bulundurularak okullarda öğrencinin daha küçük yaşlardan felsefi sağaltımın özgürleştirici, eleştirel bakabilme, sorgulayıcı, muhakeme edebilme, çıkarımda bulunabilme özelliklerinden yararlanarak doğru düşünebilme gücünün temelinin atılabileceği yönünde bilgilere ulaşılmıştır. Felsefi sağaltım ile çocuklarda sağlıklı düşünme, yaşamın getirdiği zorluklarla mücadele etme, sağlıklı davranışsal stratejiler kullanma, etik değerler doğrultusunda toplumda yer edinme, insanlığa bir değer kazandırma becerilerini geliştirmek mümkündür. Bu alanda yapılan çalışmalar, felsefi sağaltımın yöntemleriyle donanmış insanın kendini gerçekleştirme yolunda karşısına çıkan engelleri nasıl aşacağına, zorluklara ve kayıplara uğrasa bile yeni bir ben yaratarak daha güçlü olabileceğine işaret etmektedir. Her türlü psikolojik ve sosyal sıkıntının düşünce hatalarından çıktığına vurgu yapıldığında, bir insan birçok felsefi sağaltım yaklaşımı sayesinde patoloji geliştirmekten korunabilir. Felsefi sağaltım okullara gelişim dönemi göz önüne alınarak okul öncesi kademeden başlayarak orta öğretim de dahil olmak üzere müfredata alınmalıdır. Gelişim dönemlerine uygun düşünme eğitimi, çocuklarla felsefe ve gençlerle felsefe ve sağaltım, zorunlu ders olarak verilmelidir. Okullarımızda psikolojik destek uygulamaları, bu yaklaşımlarla daha etkili ve işlevsel hale getirilmelidir. Böylece geleceğe daha sağlıklı düşünen bireyler yetiştirilmesi söz konusu olabilir. Her türlü derste kendini daha iyi değerlendiren, bilen ve gerçekleştiren nesiller geleceğe de olumlu biçimde yön verebileceklerdir. Yeni nesil insanlığın sağlığı ve huzuru için felsefi yaklaşımın eğitim sistemi ile bütünleştirilmesi değerli ve öncelikli görünmektedir.
Okul öncesi dönemdeki çocukların anksiyete düzeyleri ile annelerin bağlanma sitilleri arasındaki ilişki
Bebekler ve çocuklar biyolojik olarak başkalarıyla kişilerarası bağlar kurmaya ve dünyayı güvenli bir şekilde keşfedebilecekleri güvenli bir üssün konforunu elde etmek için onlara bakım veren kişilere, ebeveynlerine yakınlık aramaya yatkındırlar. Bu noktada, aile, çocuğu çevresine bağlayan ilk temas noktasıdır. Aile ortamında çocuk dünyaya karşı ilk tutumları kazanmakta, zihinsel ve fiziksel olarak gelişmekte, nasıl iletişim kuracağını öğrenmekte, temel normları kazanmakta ve sonunda kendi tutum, ahlak ve davranışlarını oluşturmaktadır. Anneler bu noktada kritik bir role sahip olmaktadırlar. Çocukların annelerine olan bağlarının yanı sıra annelerinin de onlara dair olan bağlanma duygusu son derece büyük bir önem arz etmektedir. Bu nedenle, literatürde, annenin bağlanma duygusu da en az çocukların annelerine ve genel olarak aileleri ile birlikte çevrelerine olan bağlanma hissiyatı kadar dikkatli bir şekilde incelenmektedir. Çocukların bağlanma konusundaki yaklaşımları son derece büyük bir önem arz etmesine karşın, çocukların bu konudaki kaygı durumlarının ve kaygı düzeylerinin de dikkatli bir şekilde değerlendirilmesi son derece kritik bir değer taşımaktadır. Bu nedenle anksiyete kavramı ve bunun çocuklardaki yansımalarının incelenmesi önemli olmaktadır. Bu araştırmanın temel amacı, okul öncesi dönemde bulunan çocuklardaki (3-5 yaş aralığındaki çocuklar) kaygı düzeyleri ile annelerinin bağlanma stilleri arasındaki potansiyel ilişkileri incelemektir. Araştırmanın odak noktası, annelerin sahip olduğu hangi tür bağlanma stillerinin çocuklardaki hangi kaygı boyutlarıyla ilişkili olduğunu ve bu ilişkilerin hangi düzeyde olduğunu belirlemektir. Bu bağlamda, çocukların kaygı düzeyini etkileyen faktörlerin annelerin bağlanma stilleri ile nasıl etkileşime girebileceği ve hangi bağlanma stillerinin bu ilişkilerde daha baskın olduğu gibi sorulara yanıt aranmaktadır.
Dikkat eksikliği olan çocuklarda ebeveyn uyumu
Bu araştırmanın temel amacı Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanılı çocukları olan ebeveynlerin evlilik uyumlarının değerlendirilmesidir. Bu amaç doğrultusunda araştırmada iki çalışma grubu oluşturulmuştur. İlk grup DEHB tanılı çocukları olan ebeveynler, ikinci grup DEHB tanılı çocuğu olmayan ebeveynlerdir. Her iki gruptan 50'şer ebeveynle anketler gerçekleştirilmiştir. Anketler çevrimiçi olarak uygulanmıştır. Anket formu dört dölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde demografik bilgiler, ikinci bölümde Mükemmeliyetçilik Ölçeği, üçüncü bölümde Evlilik Uyumu Ölçeği ve son bölümde Anne Baba Tutumları Ölçeği yer almaktadır. Araştırmada elde edilen veriler tanımlayıcı istatistikler, T testi, ANOVA,MANOVA ve Pearson Korelasyon analizine tabii tutulmuştur. Araştırma neticesinde ebeveynlerin mükemmeliyetçilik ölçeğinde anlamlı farklılaşma belirlenememiştir. DEHB tanılı çocuğu olan ebeveynlerin evlilik uyumu puanları diğer gruba göre daha düşük çıkmış ve T testi sonçları da anlamlı farklılığa işaret etmiştir. Tek yönlü çok değişkenli analiz (varyans) neticesinde Anne-baba Tutumları Ölçeğinin alt boyutları (demokratik, koryucu-istekçi, otoriter) üzerinde DEHB tanılı çocuğu olan ebevynlerin ve DEHB tanısı olmayan ebeveynlerin anlamlı etkisi olduğu belirlenmiştir.
18-30 yaş arası bireylerde sosyal ortamlarda gelişmeleri kaçırma korkusu, nomofobi ve ilişki istikrarı ilişkisi
Yapılan araştırmada, sosyal ortamlarda gelişmeleri kaçırma korkusu, nomofobi ve ilişki istikrarı ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Sosyal ortamlarda gelişmeleri kaçırma korkusu ve nomofobi yeni medya teknolojileriyle birlikte artış gösteren dijital bozukluklardan ikisidir. Sosyal ortamlarda gelişmeleri kaçırma korkusu bireyin başkalarının onun dahil olmadığı güzel deneyimler yaşadığına dair endişesi olarak tanımlanabilir. Nomofobi ise akıllı telefondan ayrı kalma korkusu olarak tanımlanmaktadır. Güncel problemler arasında sayılabilecek nomofobi ve sosyal ortamlarda gelişmeleri kaçırma korkusunun en temel insan ilişkileri arasında sayılabilecek romantik ilişkileri üzerinde etkisi olabileceği düşünülmektedir. Araştırmanın evrenini 18-30 yaş arasındaki, romantik ilişkiye sahip ve akıllı telefona sahip bireyler oluşturmaktadır. Veriler online anket ile internet sosyal platformlarda dağıtılarak toplanmıştır. Veri toplama aracı olarak Kişisel Bilgi Formu, Nomofobi Ölçeği ve Sosyal Ortamlarda Gelişmeleri Kaçırma Ölçeği ve İlişki İstikrarı Ölçeği kullanılmıştır. Katılımcıların demografik özellikleri bağlamında dağılımları ele alındığında; araştırma 352 kişiden oluşan katılımcı grubunun 226 sını kadınlar, 126 sını erkekler oluşturmaktadır. Araştırma için ilişkisel tarama modeli ve nicel araştırma yöntemi kullanılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre nomofobi ve sosyal ortamlarda gelişmeleri kaçırma korkusu arasında olumlu yönde bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Nomofobi ve sosyal ortamlarda gelişmeleri kaçırma korkusu ile seçeneklerin niteliğini değerlendirme yani başkasıyla birlikte olma eğilimini değerlendirme arasında olumlu bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. Nomofobi ve sosyal ortamlarda gelişmeleri kaçırma korkusu ile ilişki yatırımı arasında ise ters yönlü bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Beliren yetişkinlik dönemindeki bireylerin psikolojik sağlamlığı ile aile aidiyeti arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırmada, beliren yetişkinlik dönemindeki bireylerde psikolojik sağlamlık ile aile aidiyeti arasındaki ilişkiyi incelemek amaçlanmıştır. Ayrıca, bu iki kavramın çeşitli demografik değişkenlere göre anlamlı bir fark gösterip göstermediği araştırılmıştır. Araştırmanın örneklemini 18-29 yaş aralığındaki beliren yetişkinler oluşturmakta olup, araştırmadaki veriler 352 kadın ve 56 erkek olmak üzere toplamda 408 gönüllü katılımcının katkılarıyla elde edilmiştir. Araştırmada veri toplanması amacıyla Kısa Psikolojik Sağlamlık Ölçeği (KPSÖ), Aile Aidiyeti Ölçeği (AAÖ) ve araştırmacı tarafından hazırlanan Sosyodemografik Bilgi Formu kullanılmıştır. Verilerin analizinde SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 25.0 programından yararlanılmıştır. Elde edilen verilerin normal dağılıma uygunluğu değerlendirilmiş ve ölçeklerin güvenilirliği "Güvenilirlik Analizi" ile test edilmiştir. Gruplar arası karşılaştırma analizlerinde bağımsız örneklem t testi ve tek yönlü varyans analizi (ANOVA) uygulanmıştır. Değişkenler arasındaki ilişkiyi incelemek için Pearson korelasyon analizi uygulanmış ve bağımsız değişkenlerin bağımlı değişken üzerindeki etkisini belirlemek için çoklu doğrusal regresyon analizi gerçekleştirilmiştir. Araştırma sonucunda psikolojik sağlamlık ile aile aidiyeti arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif yönde bir ilişki olduğu ve aile aidiyeti alt boyutunun psikolojik sağlamlık üzerinde anlamlı bir etkiye sebep olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, psikolojik sağlamlık düzeyinin cinsiyet, algılanan sosyoekonomik düzey ve algılanan ebeveyn tutumu değişkenlerine göre anlamlı düzeyde farklılık gösterdiği; aile aidiyeti düzeyinin ise anne eğitim düzeyi, algılanan sosyoekonomik düzey ve algılanan ebeveyn tutumu değişkenlerine göre farklılık gösterdiği belirlenmiştir. Elde edilen bulgular, ilgili literatür ışığında tartışılmış ve sonuçlara yönelik öneriler sunulmuştur.
İnternet oyun oynama bozukluğu ile MOBA oyunları oynamanın, dürtüsellik, bilişsel esneklik becerileri, duygusal tepkisellik becerileri arasındaki ilişkilerin incelenmesi
Bu araştırmada, 15 – 45 yaş arası bireylerin internette oyun oynama bozukluğu belirti şiddeti ile dürtüsellik, bilişsel esneklik ve duygusal tepkisellik düzeyleri arasındaki ilişkilerin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma, nicel araştırma yöntemleri arasında yer alan kesitsel araştırma deseniyle yürütülmüş korelasyonel bir araştırmadır. Bu araştırmanın örneklemini 122'si (%51) kadın ve 116'sı (%49) erkek olmak üzere toplam 238 katılımcı oluşturmaktadır. Veriler, katılımcıların sosyo demografik özelliklerini gösteren Katılımcı Bilgi Formu, İnternet Oyun Oynama Bozukluğu Ölçeği Kısa Formu (İOOBÖ9-KF), Barratt Dürtüsellik Ölçeği Kısa Formu (BDÖ11-KF), Bilişsel Esneklik Envanteri (BEE), Duygusal Tepkisellik Ölçeğinin yer aldığı ölçme araçları aracılığıyla toplanmıştır. İnternet oyun oynama bozukluğu, dürtüsellik ile pozitif yönde ilişkiliyken; bilişsel esneklikle negatif yönde ilişkilidir. Ancak, duygusal tepkisellik ile aralarında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark bulunamamıştır. Bilişsel esnekliğin, dürtüsellik ve duygusal tepkisellik ile negatif yönde ilişkili olduğu saptanırken; dürtüsellik ile duygusal tepkisellik arasında ise pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulgulanmıştır. Duygusal tepkisellik ve dürtüsellik değişkenleri, internet oyun oynama bozukluğu düzeylerini anlamlı olarak yordamamaktadır. Bilişsel esneklik ise internet oyun bozukluğunu negatif yönde yordamaktadır. Bununla beraber, MOBA oyunları oynayan katılımcılar daha yüksek seviyelerde internet oyun oynama bozukluğu düzeylerini yordamaktadır. MOBA oyunları oynayanların internet oyun oynama bozukluğu düzeyi daha yüksektir. Diğer taraftan, MOBA oynama durumuna göre bilişsel esneklik, dürtüsellik ve duygusal tepkisellik değişkenlerinin anlamlı olarak farklılaşmadığı tespit edilmiştir. Erkeklerin, MOBA oyuncularının ve günde 4-6 saat oyun oynayanların internet oyun oynama bozukluğu ortalamalarının istatistiksel açıdan daha yüksek olduğu bulunmuştur. Ancak İnternet oyun oynama bozukluğu düzeyleri yaş aralığı, eğitim seviyesi, medeni durum, gelir, meslek değişkenlerine göre anlamlı olarak farklılaşmamaktadır. Elde edilen bulgular literatür ışığında tartışılarak, birtakım önerilerde bulunulmuştur.
Genç yetişkin bireylerde reddedilme duyarlılığı, ebeveyn tutumları ve benlik saygısı ilişkisinin incelenmesi
Araştırmanın temel amacı, genç yetişkin bireylerde reddedilme duyarlılığı, ebeveyn tutumları ve benlik saygısı ilişkisinin incelenmesidir. Bunun yanında ilgili değişkenlerin demografik değişkenler açısından farklılaşıp farklılaşmadığına da bakılmıştır. Çalışmanın örneklemini, İstanbul ilinde ikamet eden 18-29 yaş arası genç yetişkin gönüllü bireyler oluşturmaktadır. Araştırmadaki ölçekler 402 gönüllü katılımcıya uygulanmıştır. Katılımcıların araştırma hakkında bilgilendirilmesi için 'Bilgilendirilmiş Onam Formu' verilmiştir. Veri toplama aşamasında, 'Sosyo-demografik Bilgi Formu', Reddedilme Duyarlılığı Ölçeği (RDÖ), Kısaltılmış Algılanan Ebeveyn Tutumları Ölçeği-Çocuk Formu (KAET-Ç) ve Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ) kullanılmıştır. Araştırmanın veri analizleri yürütülürken gruplar arası karşılaştırmalarda bağımsız örneklem t-testi ve tek yönlü varyans analizi (ANOVA); korelasyon analizlerinde Pearson korelasyon analizi kullanılmıştır. Yapılan korelasyon analizi sonucunda, genç yetişkinlerin reddedilme duyarlılıkları ile algılanan ebeveyn aşırı koruyuculuk ve reddedicilik tutumları arasında pozitif yönde; algılanan ebeveyn duygusal sıcaklık tutumları arasında negatif yönde ilişki olduğu bulunmuştur. Benlik saygısının algılanan ebeveyn aşırı koruyuculuk ve reddedicilik tutumları ile negatif yönde; algılanan ebeveyn duygusal sıcaklık tutumları ile pozitif yönde ilişkili olduğu saptanmıştır. Reddedilme duyarlılığı ile benlik saygısı arasındaki korelasyonun ise negatif yönde anlamlı olduğu görülmüştür. Yapılan gruplar arası karşılaştırma analizlerinde ise genç yetişkinlerin reddedilme duyarlılığının eğitim düzeyine, kimle yaşadığına, kardeş sayısına ve algılanan sosyoekonomik düzeye göre farklılaştığı sonucuna ulaşılmıştır. Algılanan ebeveyn tutumlarından annenin duygusal sıcaklığının katılımcıların eğitim düzeyine, anne ve babasının eğitim düzeyine, medeni durumuna, sosyoekonomik düzeyine ve kardeş sayısına göre farklılaştığı; babanın duygusal sıcaklığının ise katılımcıların cinsiyetine, eğitim düzeyine, anne ve babasının eğitim düzeyine, sosyoekonomik düzeyine, kardeş sayısına ve doğum sırasına göre farklılaştığı bulunmuştur. Annenin aşırı koruyuculuğu eğitim düzeyine göre farklılaşırken, babanın aşırı koruyuculuğu doğum sırasına göre farklılaşmaktadır. Annenin reddediciliği katılımcıların eğitim düzeyine, anne eğitim düzeyine, sosyoekonomik düzeye ve kardeş sayısına göre farklılaşırken; babanın reddediciliği cinsiyete, eğitim düzeyine, anne eğitim düzeyine, sosyoekonomik düzeye, kardeş sayısına, doğum sırasına ve kiminle yaşadığına göre farklılaşmaktadır. Son olarak genç yetişkinlerin benlik saygılarının cinsiyete, eğitim düzeyine, babalarının eğitim düzeyine, algılanan sosyoekonomik düzeye, kiminle yaşadığına ve doğum sırasına göre farklılaştığı bulunmuştur. Elde edilen sonuçlar, ilgili literatür çerçevesinde tartışılmış ve öneriler sunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Reddedilme Duyarlılığı, Algılanan Ebeveyn Tutumları, Benlik Saygısı
Yaşlılarda ölüm kaygısı ve yalnızlık ile yaşam doyumu arasındaki ilişkinin incelemesi
Bu araştırmanın amacı, yaşlı bireylerin ölüm kaygıları, yalnızlık düzeyleri ve yaşam doyumları arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Araştırmanın örneklemini 147 kadın, 158 erkek olmak üzere toplam 305 gönüllü katılımcı oluşturmaktadır. Çalışmada veri toplama aracı olarak; Ölüm Kaygısı Ölçeği, Yaşlılar İçin Yalnızlık Ölçeği ve Yaşam Doyumu Ölçeği kullanılmıştır. Araştırmanın tanımlayıcı ve çözümleyici istatistiksel analizleri SPSS 24.00 programı kullanılarak yapılmıştır. Bu araştırmada ilişkisel tarama modeli kullanılmıştır. Sayısal verilere ilk olarak normallik analizi uygulanmış ve veri serinin normal dağılım gösterdiği görülmüştür. Araştırma kapsamında ele alınan demografik değişkenler için ikili gruplamalardaki farklılıkların saptanması adına Bağımsız Gruplar t Testi, ikiden fazla gruplamalardaki farklılıkların saptanması adına da Tek yönlü ANOVA testi kullanılmıştır. Ölüm kaygısı, yalnızlık ve yaşam doyumu arasındaki ilişkinin yönünü ve gücünü belirlemek adına da Pearson Korelasyon kullanılmıştır. Araştırma kapsamında ilk olarak demografik değişkenlere odaklanılmış ve ele alınan cinsiyet, eğitim durumu, gelir durumu, çocuk sayısı ve yaş faktörlerinin de yaşlı bireylerin ölüm kaygılarında, yalnızlık düzeylerinde ve yaşam doyumlarında anlamlı farklılıklara sebebiyet verdiği görülmüştür. İlgili değişkenlerin arasındaki ilişkiyi saptamak adına yapılan analizler sonucunda da ölüm kaygısı ile genel yalnızlık arasında anlamlı bir ilişki olmadığı görülürken, ölüm kaygısının ile duygusal yalnızlık arasında pozitif, sosyal yalnızlık ile de negatif yönde ilişkili olduğu görülürken, ölüm kaygısı ile yaşam doyumu arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Elde edilen bulgular alan yazındaki araştırmalar ile karşılaştırılarak tartışma bölümünde detaylı olarak tartışılmış ve gelecek araştırmacılara yönelik öneriler verilmiştir.
Çocukluk çağı travmaları, romantik ilişkilerde bağlanma stilleri ve ilişki doyumu arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı çocukluk çağı travmaları, romantik ilişkilerde bağlanma ve ilişki doyumu arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. Araştırmanın evrenini 18-54 yaş arası yetişkin ilişkisi olan bireyler oluşturmaktadır. Araştırmanın örneklemi için basit seçkisiz örnekleme yönteminden yararlanılmıştır ve 311 'i (%79,9) kadın, 78'i(%20,1) erkek katılımcıdan oluşmaktadır. Araştırmada çocukluk çağı travmalarını ölçmek için ''Çocukluk Çağı Olumsuz Yaşantılar Ölçeği'' Bağlanma boyutlarını ölçmek için ''Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri II (YİYE II)'' bireylerin ilişki doyumlarını ölçmek için ''İlişki Doyumu Ölçeği'' kullanılmıştır. Çalışma için elde edilen bulgular SPSS.24 programı ile analiz edilmiştir. Araştırmanın bulgularına göre bağlanmanın alt boyutu olan ''kaygı'' puanı ile ilişki doyum ölçeği puanı arasında negatif ilişki bulunmuştur. Yine bağlanmanın ''kaygı'' boyutu puanları ile ÇÇOYÖ puanı arasında negatif ilişki bulunmuştur. Kaygı arttıkça çocukluk çağı travma puanı azalmaktadır. Bağlanmanın ''kaçınma'' boyutuyla ise ilişki doyum ölçeği arasında negatif ilişki bulunmuştur. Kaçınma arttıkça ilişki doyum ölçeğinin puan azalmaktadır. Yine araştırmanın sonuçlarına göre bağlanmanın ''kaçınma'' ile ÇÇOYÖ ölçeği puanları arasında çok zayıf kuvvetli negatif ilişki bulunmuştur. Kaçınma puanı arttıkça çocukluk çağı travma puanı azalmaktadır. İlişki doyum ölçeği ile ÇÇOYÖ puanı ile ise pozitif ilişki bulunmuştur. İlişki doyumu arttıkça çocukluk çağı travma puanı artmaktadır. Anahtar Kelimeler: Çocukluk çağı travmaları, Bağlanma, İlişki Doyumu
Romantik ilişki içerikli obsesif kompulsif bozukluk belirtileri ile psikolojik iyi oluş arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırmada, romantik ilişki içerikli obsesif kompulsif bozukluk belirtileri ile psikolojik iyi oluş arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Araştırmada, romantik ilişki içerikli obsesif kompulsif bozukluğun ana bileşenlerinden biri olan partnere ilişkin obsesif kompulsif bozukluk belirtilerine odaklanılmıştır. Araştırmanın örneklemini 18-75 yaş aralığındaki romantik ilişkisi olan/olmayan 472 gönüllü katılımcı (378 Kadın, 94 Erkek) oluşturmaktadır. Araştırmada veri toplama araçları olarak Bilgilendirilmiş Onam Formu, Demografik Bilgi Formu, Partnere İlişkin Obsesif Kompulsif Belirti Ölçeği ve Çok Boyutlu Psikolojik İyi Oluş Ölçeği kullanılmıştır. İlişkisel tarama modeli kullanılan çalışmada, NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2020 Statistical Software (NCSS LLC, Kaysville, Utah, USA) programı ile istatistiksel analizler gerçekleştirilmiştir. Yapılan analizler sonucunda, partnere ilişkin obsesif kompulsif bozukluk belirtilerinin "duygusal istikrar", "dış görünüş" ve "zeka" alt boyutlarının psikolojik iyi oluş ile zayıf düzeyde ve negatif yönde anlamlı ilişkili olduğu saptanmıştır. Partnere ilişkin obsesif kompulsif bozukluk belirtilerinin "ahlaklılık", "sosyallik" ve "yeterlilik" alt boyutları ile psikolojik iyi oluş arasında anlamlı bir ilişki saptanamamıştır. Sonuç olarak, partnere ilişkin obsesif kompulsif bozukluk belirtileri ile psikolojik iyi oluş arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur.
Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu olan çocuk ve gençlerin psikolojik sağlamlıkları ile duygusal ve psikolojik iyi oluşları arasındaki ilişkinin incelemesi
Bu çalışma, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu tanısı almış bireylerin psikolojik iyi oluş ve psikolojik sağlamlık düzeylerini incelemek amacıyla yapılmıştır. Araştırmada nicel araştırma yöntemlerinden olan ilişkisel tarama modeli kullanılmıştır. Araştırmanın çalışma grubunu 7-19 yaş arasındaki 50 kişi oluşturmaktadır. Araştırmada katılımcıların psikolojik iyi oluş ve psikolojik sağlamlık düzeyleri, bireylerin yaş, cinsiyet, sınıf düzeyi, anne çalışma durumu, okula devam etme durumu ve internet kullanım süresi gibi değişkenlere göre nasıl farklılaştığı araştırılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre, psikolojik sağlamlık ile psikolojik iyi oluş arasında orta düzeyde ve anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Cinsiyet, yaş ve sınıf düzeyi gibi demografik özellikler açısından bakıldığında, psikolojik iyi oluş ve sağlamlık düzeyleri arasında anlamlı bir fark görülmemiştir. Anne çalışma durumu, psikolojik iyi oluş üzerinde anlamlı bir farklılık yaratmıştır. Anneleri çalışan bireylerin psikolojik iyi oluş puanları daha yüksektir. Psikolojik sağlamlık açısından ise anne çalışma durumu fark yaratmamıştır. Okula devam eden bireyler, hem psikolojik iyi oluş hem de sağlamlık açısından daha yüksek ortalamalara sahiptir. Ancak bu farklar istatistiksel olarak anlamlı düzeye ulaşmamıştır. Benzer şekilde, internet kullanım süresi arttıkça bu psikolojik değişkenlerde düşüş gözlenmiştir. Özellikle 7 saat ve üzeri kullanımda bu düşüş daha belirgindir, fakat bu farklar da anlamlı bulunmamıştır. Elde edilen bu bulgular alanyazına göre tartışılmış ve çeşitli öneriler sunulmuştur.
Genç yetişkinlerde büyüme korkusunun depresyon, kaygı, stres ve stresle başa çıkma stratejileri ile ilişkisi
Araştırma genç yetişkinlerde büyüme korkusunun, depresyon, kaygı, stres ve stresle başa çıkma stratejilerinin birbirleri ile ilişkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırmanın örneklemini 409 genç yetişkin oluşturmaktadır. Katılımcılara söz konusu araştırma ile ilgili veri toplamak amacıyla Büyüme Korkusu Ölçeği, Stresle Başa Çıkma Ölçeği, Depresyon Kaygı Stres Ölçeği ve Sosyo Demografik Bilgi Formu verilmiştir. Verilerin analiz ederken; betimsel istatistik ve pearson korelasyon analizleri, regresyon, t-testi ve ANOVA analizleri Jamovi (v.2.5.3) programı kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Ölçeklere ait Cronbach's alfa güvenirlik katsayıları ise IBM SPSS Statistics (v.30.0.0.0) yazılımı aracılığıyla hesaplanmıştır. Yapılan analizlerin sonucunda büyüme korkusu ile depresyon, kaygı ve stres arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Büyüme korkusunun stres ile başa çıkmayla ilgili alt boyutlarından kaçınma ile pozitif ve anlamlı, sosyal destek arama ile negatif ve anlamlı, problem odaklı başa çıkma alt düzeyi ile anlamlı bir ilişki kurulamadığı bulunmuştur. Araştırma sonucunda elde edilen bulgularla ilgili alanyazın tartışılarak gelecek çalışmalara fikir verecek önerilerde bulunulmuştur.
Genç yetişkinlerde (Young İnternet Ölçeğine göre) internet bağımlılığı ile sosyal bağlılık arasındaki ilişki
Bu araştırma, genç yetişkinlerde internet bağımlılığı ve sosyal bağlılık arasındaki ilişkiyi araştırmaktadır. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte internet, günlük yaşamın vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir; ancak aşırı ve kontrolsüz kullanım, bağımlılık riskini beraberinde getirebilir. Çalışmada, katılımcıların internet bağımlılık düzeyleri Young İnternet Bağımlılığı Ölçeği ile sosyal bağlılık düzeyleri ise Lee ve Robbins Sosyal Bağlılık Ölçeği kullanılarak değerlendirilmiştir. Araştırmanın bulguları, internet bağımlılığı ile sosyal bağlılık arasında istatistiksel olarak anlamlı bir negatif ilişki olduğunu ortaya koymuştur; bu durum, sosyal bağları güçlü olan bireylerin daha düşük internet bağımlılığı düzeyine sahip olabileceğini göstermektedir. Ek olarak, internetin hayatı kolaylaştırma derecesine göre yapılan analizler, internetin hayatı "oldukça kolaylaştırdığı" durumda sosyal bağlılık düzeyinin daha yüksek olduğunu göstermiştir. İnternet bağımlılığı açısından cinsiyet, internet kullanım süresi ve erişim yeri gibi değişkenlerin etkileri incelenmiş; internet kullanım süresi açısından anlamlı bir farklılık bulunmazken, erişim yerinin bağımlılık üzerinde etkili olduğu gözlenmiştir. Bu bulgular, genç yetişkinlerde sosyal destek sistemlerinin ve bilinçli internet kullanımının, internet bağımlılığını azaltmada önemli bir rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Çalışma, gençlerin internet kullanım alışkanlıklarını yönlendirmek amacıyla çeşitli stratejilerin geliştirilmesi gerektiğini önermektedir.
Duygusal şemalar ve yalnızlık arasındaki ilişkinin üniversite öğrencilerinde incelenmesi
Duygusal Yalnızlık ve Sosyal Yalnızlık olarak yalnızlığı boyutlara ayırarak incelemenin, yalnızlık yaşayan bireylerin özgün ihtiyaçlarını daha iyi anlamak için önemli olduğu düşünülmektedir (Weiss, 1973). Bu çalışmada, Leahy'in (2002) bireyin duygular ve duygularla ilişkili süreçler hakkında sahip olduğu teoriler olarak kavramsallaştırdığı Duygusal Şemaların, algılanan Duygusal Yalnızlık ve Sosyal Yalnızlık ile ilişkileri incelenmiştir. Araştırma için 408 kişiye ulaşılmış ve kriterlere uygun bulunan 355 kişi çalışmaya alınmıştır. Bu çalışmada 98'i erkek ve 257'i kadın, 18-25 yaş aralığında olan ve aynı üniversitede okuyan öğrencilerinden oluşan gönüllü katılımcılara verilen De Jong Gierveld Yalnızlık Ölçeği (DJGYÖ), Leahy Duygusal Şema Ölçeği (LDŞÖ) ve Sosyodemografik bilgi formu ile veriler alınmıştır. Ölçeklerden toplanan verilerin normal dağılım göstermediği tespit edilmiş ve bu yüzden parametrik olmayan istatistik metotları kullanılmıştır. Spearman Rho korelasyon analizi sonucunda: Duygusal Yalnızlık ile anlaşılabilirlik, onaylanma, duygulara karşı zayıflık, farklılık, kontrol edilemezlik ve ruminasyon duygusal şemaları arasında anlamlı ilişkiler bulunmuş. Sosyal yalnızlık ile hisleri kabullenme, onaylanma, duygulara karşı zayıflık ve farklılık duygusal şemaları arasında istatiksel olarak anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Elde edilen sonuçlar yalnızlık deneyimi yaşayan bireylerin dünyayı ve diğer insanları tehlikeli olarak değerlendirme eğilimlerinin (Spithoven vd., 2017) bireyin kendi duygularını değerlendirme süreçleriyle ilişkili olabileceği gösterilmiştir.
Yetişkinlerin baş etme stratejileri ve öz-yeterlilik düzeyleri ile tütün ürünleri kullanımları arasındaki ilişkinin incelenmesi: Elektronik sigara örneği
Bu araştırmanın amacı; yetişkin bireylerin baş etme stratejileri ve öz yeterlik düzeyleri ile tütün ürünleri kullanımları ile elektronik sigara kullanımları arasındaki ilişkiyi incelemektir. Araştırmanın evrenini, 18-61 yaş aralığında bulunan tütün ürünü kullanıcıları oluştururken; araştırmanın örneklemini, Türkiye'de yaşayan 92 (%35.8) erkek ve 165 (%64.2) kadın olmak üzere toplam 257 katılımcı oluşturmaktadır. Veriler, Demografik Bilgi Formu, Fagerström Nikotin Bağımlılık Testi, COPE Başa Çıkma Tutumları Ölçeği, Sigaranın Psikolojik Bağımlılığı Ölçeği ve Genel Öz Yeterlik Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Araştırma verileri SPSS-24 Programı kullanılarak analiz edilmiştir. Araştırmada elde edilen bulgulara göre, elektronik sigara kullanmayan yetişkinlerin baş etme stratejileri düzeylerinin, kullanan yetişkinlere göre anlamlı düzeyde yüksek olduğu bulgulanmıştır. Ayrıca, elektronik sigara kullanan bireylerin sigaranın psikolojik bağımlılık düzeylerinin kullanmayanlara oranla daha yüksek olduğu bulgulanmıştır. Cinsiyet değişkenine göre yapılan incelemede, kadın katılımcıların baş etme stratejileri düzeylerinin erkek katılımcılara oranla daha yüksek olduğu, buna ek olarak yaş değişkeni de incelendiğinde özellikle 26-33 yaş grubundaki bireylerin elektronik sigara kullanım oranlarının diğer yaş gruplarına göre anlamlı şekilde daha yüksek olduğu bulgulanmıştır. Elektronik sigara kullanıcılarının genel öz yeterlilik düzeyleri ile e-sigara cihazı değiştirme sıklıkları arasında anlamlı farklılıklar olduğu, elektronik sigara kullanmayan bireylerin ise günlük sigara tüketim miktarına göre nikotin bağımlılığı ve sigaranın psikolojik bağımlılık düzeyleri arasında anlamlı farklılıklar olduğu bulgulanmıştır. Araştırma sonucuna göre, bireylerin stresle baş etme yöntemlerinin elektronik sigara ve tütün kullanımları üzerinde belirleyici bir etkisi olduğu ve bağımlılık düzeylerinin kullanım alışkanlıklarına göre değişkenlik gösterdiği söylenebilir. Elde edilen sonuçlara göre çeşitli önerilerde bulunulmuştur.
Otizm spektrum bozukluğu tanılı çocukların ebeveynlerinde bilişsel duygu düzenleme stratejileri ve öz-şefkat düzeylerinin incelenmesi
Araştırmanın amacı Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) tanılı çocukların ebeveynlerinde bilişsel duygu düzenleme stratejileri ve öz-şefkat düzeylerinin incelenmesidir. Araştırmanın örneklemi Ankara ili Yenimahalle ilçesinde yaşayan 3-18 yaş arasındaki 76 (49 kadın, 27 erkek) OSB tanılı çocuğun ebeveynleri ve 75 (59 kadın, 16 erkek) normal gelişim gösteren çocuğun ebeveynlerinden oluşmaktadır. Ebeveynlere Demografik Bilgi Formu, Bilişsel Duygu Düzenleme Ölçeği ve Öz-şefkat Ölçeği uygulanmıştır. OSB tanılı çocukların ebeveynlerinin bilişsel duygu düzenleme ve öz-şefkat düzeylerinin demografik özelliklerine göre karşılaştırılmasında bağımsız gruplar t testi ve tek yönlü ANOVA analizi kullanılmıştır. OSB tanılı çocukların ebeveynlerinin bilişsel duygu düzenleme stratejileri ve öz-şefkat düzeyleri arasındaki ilişkiyi belirlemek için pearson korelasyon analizi yapılmıştır. OSB tanılı çocukların ebeveynleri ile normal gelişim gösteren çocukların ebeveynlerinin karşılaştırılmasında bağımsız gruplar t testi kullanılmıştır. Yapılan analizler sonucunda; OSB tanılı çocukların ebeveynlerinin cinsiyetine göre öz-şefkat düzeyleri farklılaşmıştır. Babaların öz-şefkat düzeyi annelere göre daha yüksek bulunmuştur. Ebeveynin yaşı, eğitim durumu, gelir düzeyi, çocuğun yaşı ve çocuğun cinsiyetine göre anlamlı farklılaşma tespit edilmemiştir. OSB tanılı çocukların ebeveynlerinde pozitif tekrar odaklanma, plana tekrar odaklanma, pozitif yeniden gözden geçirme ve kabul etme stratejileri ile öz-şefkat arasında pozitif yönlü ilişki; kendini suçlama, yıkım ve başkalarını suçlama ile öz-şefkat arasında negatif yönlü ilişki tespit edilmiştir. OSB tanılı çocukların ebeveynleri ile normal gelişim gösteren çocukların ebeveynlerinin bilişsel duygu düzenleme ve öz-şefkat düzeyleri karşılaştırıldığında; OSB tanılı çocukların ebeveynlerinde bilişsel duygu düzenlemenin kabul etme ve pozitif tekrar odaklanma düzeyi, normal gelişim gösteren çocukların ebeveynlerine göre daha yüksektir. Normal gelişim gösteren çocukların ebeveynlerinde kendini suçlama ve başkalarını suçlama düzeyi, OSB tanılı çocukların ebeveynlerine göre daha yüksektir. OSB tanılı çocukların ebeveynlerinin öz-şefkat düzeyi, normal gelişim gösteren çocukların ebeveynlerine göre daha yüksek bulunmuştur.
Beliren yetişkinlik döneminde romantik ilişkisi olan ve olmayan bireylerin varoluşsal kaygı düzeylerinin kıyaslanması
Varoluşsal kaygılar, bireylerin yalnızlıklarından etkilenen endişeler arasında kendini göstermektedir. Hayatın içerisinde kendini yalnız hisseden bireyler, hayatın anlamı, ölüm gibi varoluşsal kavramlar üzerine daha çok kafa yormaktadır. Bu durum, bireylerin sosyal hayatlarında fazlasıyla zorlanmalarının yanı sıra akıl sağlıklarını ve fizyolojik sağlıklarını kaybetmelerine neden olmaktadır. Bireylerin yalnızlığı en çok hissettikleri dönem ise beliren yetişkinlik dönemi olarak kabul edilmektedir. Ergenlik döneminden çıkarak yetişkinliğe doğru gidilen bu süreç içerisinde bireyler ailelerinden uzakta yeni bir hayata başlamaktadır. Bu süreçte, kendilerini hazır hissetmedikleri için bazı zamanlarda yalnız kalabilmektedirler. Bu nedenle varoluşsal kaygılar üzerine, diğer dönemlerdeki bireylere göre daha çok düştükleri gözlemlenmektedir. Bu çalışmada, beliren yetişkinlik dönemindeki bireylerin varoluşsal kaygılarını yenmek konusunda romantik ilişkilerin etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Bireylerin çalışma modelleri ile algıladıkları stres düzeyleri, sosyal izolasyon ve yeme bağımlılığı eğilimlerinin kişilik özelliklerine göre incelenmesi
Bu çalışmanın amacı bireylerin çalışma modellerine göre (uzaktan, hibrit ya da iş yerinden) algıladıkları stres düzeyleri, sosyal izolasyon ve yeme bağımlılığı eğilimlerini kişilik özelliklerine göre araştırmaktır.
Ergenlerin bağlanma stilleri ve algılanan ebeveyn tutumlarının, beden algısı ve yeme tutumları üzerindeki etkilerinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı, ergen bireylerin bağlanma stilleri ile algılanan ebeveyn tutumlarının, beden algısı ve yeme tutumlarıyla olan ilişkilerini incelemektir. Araştırma kapsamında 12-18 yaş aralığında, İstanbul ilinde çeşitli özel ve devlet okullarında öğrenim gören araştırmaya katılmaya gönüllü olan 512 kadın ve 738 erkek olmak üzere toplam 1250 ergen katılımcıdan veriler toplanmıştır. Veri toplama sürecinde katılımcılara Sosyodemografik Bilgi Formu, Üç Boyutlu Bağlanma Stilleri Ölçeği, Kısaltılmış Algılanan Ebeveyn Tutumları Ölçeği, Beden Algısı Ölçeği ve Yeme Tutum Testi uygulanmıştır. Verilerin analizinde SPSS programı kullanılmıştır. Araştırma kapsamında öncelikle betimleyici istatistikler incelenmiş, ardından normal dağılıma uygunluk testleri yapılmıştır. Parametrik test koşullarının sağlanmasıyla birlikte, bağımsız örneklem t-testi, tek yönlü varyans analizi (ANOVA), Pearson korelasyon analizi ve çoklu regresyon analizleri kullanılmıştır. Araştırma bulgularına göre, bağlanma stilleri, algılanan ebeveyn tutumları, beden algısı ve yeme tutumları arasında çeşitli düzeylerde anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Kaygılı-kararsız bağlanma stillerinin, yeme tutumlarını anlamlı düzeyde pozitif yönde yordadığı; güvenli bağlanma ve kaçınan bağlanmanın ise yeme tutumu üzerinde anlamlı bir etkisinin olmadığı saptanmıştır. Benzer şekilde, güvenli bağlanma ve kaçınan bağlanma stillerinin beden algısını pozitif yönde yordadığı, kaygılı-kararsız bağlanmanın ise beden algısını negatif yönde etkilediği bulunmuştur. Algılanan ebeveyn tutumlarına ilişkin analizlerde, özellikle anne ve baba duygusal sıcaklığının beden algısını pozitif yönde, anne aşırı koruyuculuğunun ise negatif yönde anlamlı şekilde yordadığı görülmüştür. Diğer alt boyutlarında ise beden algısı üzerinde anlamlı bir etkisinin olmadığı saptanmıştır. Ayrıca, baba reddediciliği ve anne aşırı koruyuculuk alt boyutları yeme tutumları üzerinde anlamlı düzeyde pozitif yordayıcı olarak saptanmıştır. Beden algısı ve yeme tutumuna ilişkin analizlerde ise negatif yönlü anlamlı ilişkiler saptanmıştır. Korelasyon analizlerine göre, güvensiz bağlanma stilleri (kaygılı-kararsız ve kaçınan) ile olumsuz ebeveyn tutumları (reddedicilik ve aşırı koruyuculuk) arasında pozitif yönde anlamlı ilişkiler; güvenli bağlanma ile olumlu ebeveyn tutumları (duygusal sıcaklık) arasında ise pozitif yönde anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Ayrıca, beden algısı ile yeme tutumları arasında negatif yönlü bir ilişki olduğu görülmüştür. Demografik değişkenler açısından incelendiğinde, cinsiyete göre bağlanma stillerinde; kadın katılımcıların kaçınan ve kaygılı-kararsız bağlanma puanlarının erkeklerden daha yüksek olduğu; beden algısı puanlarının erkeklerde, yeme tutumu puanlarının ise kadınlarda daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Yaşa göre yapılan analizlerde, güvenli bağlanma orta ergenlikte azalma gösterirken, kaçınan bağlanmanın ileri yaşlarda arttığı; kaygılı-kararsız bağlanmanın ise yaş grupları arasında belirgin bir farklılık göstermediği görülmüştür. Sınıf düzeyine göre yapılan analizlerde, sınıf düzeyi yükseldikçe güvenli bağlanmanın azaldığı, kaçınan ve kaygılı-kararsız bağlanma eğilimlerinin arttığı belirlenmiştir. Ayrıca, ebeveynlerin evlilik birliğinin devam etmemesi durumunda, ergenlerin güvenli bağlanma puanlarının daha düşük, kaygılı-kararsız bağlanma puanlarının ise daha yüksek olduğu bulunmuştur. Beden algısı ve yeme tutumu da demografik değişkenlere göre incelendiğinde; özellikle ebeveynlerin eğitim düzeyi ve gelir durumu arttıkça, ergenlerin daha olumlu beden algısına sahip olduğu ve yeme tutumlarının daha dengeli seyrettiği görülmüştür. Vücut kitle indeksine göre ise beden algısı ve yeme tutumları anlamlı şekilde farklılık göstermiştir; kilolu ve obez gruplarda daha olumsuz beden algısı ve yeme davranışlarına rastlanmıştır. Araştırma bulguları, ergenlik döneminde bağlanma örüntüleri ve ebeveyn tutumlarının, beden algısı ve yeme tutumu üzerinde belirleyici bir rol oynadığını ortaya koymaktadır. Bu doğrultuda, hem aile temelli müdahalelerde hem de okul temelli önleyici çalışmalarda bağlanma ve ebeveyn tutumları dikkate alınmalıdır.
Yetişkin bireylerdeki çocukluk çağı travmalarının mutluluk korkusu, duygu düzenleme güçlüğü ve psikolojik sağlamlık ile ilişkisinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacını, yetişkin bireylerdeki çocukluk çağı travmalarının mutluluk korkusu, duygu düzenleme güçlüğü ve psikolojik sağlamlık ile ilişkisinin incelenmesi oluşturmaktadır. Bu amaçla, araştırma ilişkisel tarama modelinde yürütülmüştür. Araştırmanın evrenini Türkiye' de yaşayan 18 yaş üstü bireyler oluştururken örneklem grubunu ise evrenden kolayda örnekleme yöntemiyle seçilen 403 yetişkin birey oluşturmaktadır. Araştırmanın verileri Google Forms aracılığıyla oluşturulan Kişisel Bilgi Formu, Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği (ÇTQ-33), Mutluluk Korkusu Ölçeği (MKÖ), Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği (DDGÖ-8) ve Kısa Psikolojik Sağlamlık Ölçeklerinin (KPSÖ) örneklem grubuna uygulanmasıyla toplanmıştır. Verilerin analizi SPSS 25.0 paket programı kullanılarak yapılmıştır. Araştırmanın hipotezleri ve soruları test edilmeden önce değişkenlerin basıklık ve çarpıklık katsayıları hesaplanmış olup normal dağılım gösterdikleri belirlenmiştir. Bu sebeple veriler SPSS 25.0 programında parametrik testler kullanılarak test edilmiştir. Araştırmanın değişkenlerinin demografik bilgilerle olan ilişkisini incelemek adına; Bağımsız T-Testi ve Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA) kullanılmıştır. Elde edilen bulgulara göre kadınların duygu düzenlemede erkeklere oranla daha fazla güçlük çektiği ve erkeklerin psikolojik sağlamlık düzeylerinin kadınlara oranla daha yüksek olduğu; ebeveynleri ayrılığı yaşayan bireylerin, ebeveyn ayrılığı yaşamayan bireylere göre çocukluk çağı travma puanlarının anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu; annesi lise mezunu olan bireylerin, annesi ortaokul mezunu olan bireylere göre daha fazla duygu düzenleme güçlüğü çektiği sonuçlarına ulaşılmıştır. Bunlarla birlikte araştırmanın amacına yönelik belirlenen altı hipoteze uygulanan Pearson Korelasyon Analizi sonucunda hipotezler doğrulanmıştır. Araştırma değişkenleri arasında anlamlı ilişkiler olduğu belirlenmiştir. Araştırmanın bağımsız değişkeninin, araştırmanın bağımlı değişkenleri üzerindeki etkisini saptamak amacıyla basit doğrusal regresyon analizleri yapılmış; bu noktada bağımsız değişken olan çocukluk çağı travmalarının; bağımlı değişkenler olan mutluluk korkusu, duygu düzenleme güçlüğü ve psikolojik sağlamlığı yordadığı sonucuna ulaşılmıştır.
Genç yetişkinlerde erken dönem uyumsuz şemalar ile öz saygı ve sosyal kaygı düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırmada, genç yetişkin bireylerde erken dönem uyumsuz şemaların sosyal kaygı ve özsaygı düzeyleriyle olan ilişkisi incelenmiştir. Kişilerin erken çocukluk döneminden itibaren yaşadıkları deneyimlerin, zamanla işlevsel olmayan şema yapılarının gelişimine neden olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmada, söz konusu şemaların bireylerin sosyal kaygı düzeylerini ve benlik saygılarını nasıl etkilediği ile birlikte, cinsiyet ve aile yapısı değişkenleri açısından farklılık gösterip göstermediği araştırılmıştır. Araştırma kapsamında 18-30 yaş aralığında, 182 kadın (%52,8) ve 163 erkek (%47,2) olmak üzere toplam 355 kişiden oluşan bir örneklem grubuyla çalışılmıştır. Katılımcılara Demografik Bilgi Formu, Young Şema Ölçeği Kısa Formu (YŞÖ-KF3), Liebowitz Sosyal Kaygı Ölçeği (LSAS) ve Benlik Saygısı Değerlendirme Kısa Formu (BSDÖ-KF) uygulanmıştır. Verilerin analizi için SPSS Statistics for Windows 25.0 (deneme sürümü) kullanılmıştır. Elde edilen bulgular, kopukluk, zedelenmiş otonomi, diğerlerine yönelim ve yüksek standartlar şema alanları ile sosyal kaygı (kaygı ve kaçınma alt boyutları dahil) arasında anlamlı ve pozitif yönlü ilişkiler olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte, çoklu regresyon analizleri sonucunda, sadece zedelenmiş otonomi ve zedelenmiş sınırlar şema alanlarının sosyal kaygı üzerinde anlamlı etkileri olduğu ortaya konmuştur. Bu bulgulara göre, bireylerin zedelenmiş otonomi şemasına dair skorları arttıkça sosyal kaygı düzeylerinin de yükseldiği; zedelenmiş sınırlar şemasındaki skorlar yükseldikçe ise sosyal kaygı düzeylerinin azaldığı söylenebilir. Zedelenmiş otonominin sosyal kaygı üzerindeki etkisi, diğer şemalara kıyasla daha belirgindir. Öte yandan, zedelenmiş sınırlar ile erken dönem uyumsuz şemalar ve sosyal kaygı arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Kopukluk ve zedelenmiş otonomi şema alanlarının, olumlu benlik saygısıyla negatif; olumsuz benlik saygısıyla ise pozitif yönde ilişkili olduğu belirlenmiştir. Dikkat çekici bir şekilde, zedelenmiş sınırlar şeması olumlu benlik saygısını pozitif, olumsuz benlik saygısını ise negatif yönde yordayan bir faktör olarak öne çıkmıştır. Diğerlerine yönelim şema alanı da olumlu benlik saygısını artırıcı, olumsuz benlik saygısını ise azaltıcı bir değişken olarak bulunmuştur. Yüksek standartlar şeması ile benlik saygısı arasında korelasyon bulunsa da çoklu regresyon analizlerinde bu şemanın olumlu ya da olumsuz benlik saygısı üzerinde anlamlı bir etkisi tespit edilmemiştir. Cinsiyet değişkenine göre yapılan analizlerde, kadın katılımcıların sosyal kaygı, kaygı ve kaçınma alt boyutlarında erkeklere kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek puanlar aldığı görülmüştür (p<0.05). Ayrıca, aile yapısına göre yapılan değerlendirmelerde, kopukluk, zedelenmiş otonomi, yüksek standartlar şema alanlarında; kaçınma alt boyutunda ve benlik saygısının olumlu ve olumsuz yönlerinde anlamlı farklılıklar bulunmuştur (p<0.05).
Anksiyete düzeyinin yeme tutum etkilerinde içsel durumları kontrol edebilme inancının rolü
Bu araştırmada, üniversite öğrencilerinin anksiyete düzeyleri, yeme tutumları ve içsel durumları kontrol edebilme inançları arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Araştırma, ilişkisel tarama modeli temel alınarak desenlenmiş ve nicel bir yaklaşım benimsenmiştir. Veriler, Şubat–Nisan 2025 tarihleri arasında çevrim içi anket aracılığıyla toplanmış; analizler, geçerli veri sağlayan 528 üniversite öğrencisi üzerinden gerçekleştirilmiştir. Veriler, Burns Depresyon Ölçeği, Yeme Tutum Testi Kısa Formu–26, İçsel Durumların Kontrolü Algısı Ölçeği ve Demografik Bilgi Formu ile elde edilmiştir. Ölçeklerin tümü geçerli ve güvenilir bulunmuş, faktör analizleri ile yapıları doğrulanmıştır. Veriler SPSS 26 programı ile analiz edilmiştir. Normallik (Shapiro-Wilk) ve varyans homojenliği (Levene) testleri sonucunda, dağılımların normal olmadığı belirlenmiş ve bu nedenle non-parametrik analizler kullanılmıştır. Araştırmada, değişkenler arası ilişkileri test etmeye yönelik korelasyon hipotezleri, değişkenlerin birbirini yordama gücünü inceleyen regresyon hipotezleri ve katılımcıların demografik özelliklerine göre farklılık gösterip göstermediğini araştıran karşılaştırmalı hipotezler yer almaktadır. Elde edilen sonuçlar doğrultusunda, hipotezler istatistiksel olarak test edilmiş ve değişkenler arasında anlamlı ilişkiler ve yordayıcı etkiler gözlenmiştir.
Yetişkinlerde görülen dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu semptomlarının internet bağımlılığı ile ilişkisinin üstbilişin rolü üzerinden değerlendirilmesi
Bu araştırmanın amacı, yetişkin bireylerde dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) belirtileri, üstbilişsel süreçler ve internet bağımlılığı arasındaki ilişkileri incelemektir. Dijitalleşmeyle birlikte dikkat süreçlerinde zorlanma, dürtü kontrolünde güçlük ve bilişsel düzenleme becerilerindeki yetersizliklerin internet kullanım alışkanlıklarını etkilediği dikkate alındığında, söz konusu değişkenlerin bütüncül olarak değerlendirilmesi önem taşımaktadır. Araştırma nicel ve kesitsel bir tasarımla yürütülmüş olup, veriler 18–40 yaş aralığında Türkiye'de yaşayan 138 yetişkinden Yetişkin DEHB Ölçeği (ASRS), Üstbiliş 30 Ölçeği (ÜBÖ-30) ve Young İnternet Bağımlılığı Ölçeği (YİBÖ) kullanılarak toplanmıştır. Ölçeklerin Cronbach alfa katsayılarının 0.90'ın üzerinde olması, ölçümlerin yüksek güvenilirliğini göstermektedir. Elde edilen bulgular, DEHB belirtileri ile internet bağımlılığı arasında pozitif ve anlamlı bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur. Dikkatini sürdürmede güçlük yaşayan ve dürtü kontrolünde zorlanan bireylerin çevrim içi ortamlarda daha fazla zaman geçirdiği belirlenmiştir. Bunun yanı sıra üstbiliş düzeyi ile hem DEHB belirtileri hem de internet bağımlılığı arasında pozitif yönlü ilişkiler saptanmıştır. Buna göre, üstbilişsel süreçlerde artış gösteren bireylerin hem DEHB semptomlarına hem de internet bağımlılığı eğilimlerine daha yüksek düzeylerde sahip olduğu görülmüştür. Demografik değişkenlere ilişkin analizler, yaş ve eğitim düzeyinin internet bağımlılığı ile anlamlı şekilde ilişkili olduğunu göstermiştir. Bu çalışma, DEHB, üstbiliş ve internet bağımlılığı arasındaki bağlantıları erişkin örneklem üzerinde inceleyerek alanyazına katkı sağlamaktadır. Bulgular, özellikle üstbilişsel düşünce süreçlerinin yalnızca koruyucu değil, kimi durumlarda risk artırıcı nitelikte de olabileceğine işaret etmekte ve bu ilişkilerin klinik değerlendirme ve psiko-eğitim programlarında dikkate alınması gerektiğini göstermektedir.
Ebeveynlerin öfke belirtileri ile ebeveynlerin bağlanma biçimleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Araştırma ebeveynlerin sürekli öfke düzeyleri, öfke ifade tarzları ve bağlanma stilleri arasındaki ilişkiyi incelemektedir. Veri toplama aracı olarak Sürekli Öfke ve Öfke İfade Tarzı Ölçeği (SÖÖTÖ) ile Üç Boyutlu Bağlanma Stilleri Ölçeği kullanılmıştır. Elde edilen veriler, ebeveynlerin demografik özelliklerine (cinsiyet, yaş, medeni durum, eğitim durumu, gelir düzeyi vb.) göre öfke düzeyleri ve bağlanma stillerinin farklılaşıp farklılaşmadığını belirlemek amacıyla betimleyici ve ilişkisel analiz yöntemleriyle incelenmiştir. Araştırma sonuçlarına göre, bağlanma stilleri ile öfke düzeyleri ve öfke ifade biçimleri arasında anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Kaygılı ve kaçıngan bağlanma stiline sahip ebeveynlerin, öfkeyi dışa vurma ve bastırma puanlarının yüksek olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, bağlanma stillerinin öfke yönetimi üzerinde yordayıcı bir etkisinin olduğu belirlenmiştir. Demografik değişkenlere göre yapılan analizlerde; eğitim ve gelir düzeylerinin bağlanma stilleri üzerinde anlamlı farklar yarattığı, öfke düzeyleri açısından ise medeni durumun etkili olduğu saptanmıştır. Elde edilen bulgular, erken çocuklukta gelişen bağlanma örüntülerinin duyguların düzenlenmesi ve öfke kontrolü üzerindeki etkisini vurgulamaktadır. Bu bağlamda, psikolojik destek ve terapi süreçlerinde bireylerin bağlanma stillerinin değerlendirilmesinin önemli olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Adil dünya inancı ve algılanan kontrol eksikliğinin Suriyeli göçmenlere yönelik yardım etme davranışı üzerindeki etkisi
2011 yılından günümüze kadar olan dönemde dünyada geniş yankılar uyandıran Suriyeli mülteci yoğunluğu, sınırlarından içeri en fazla mülteci alan Türkiye'yi büyük oranda etkilemiştir. Mülteciler halkın bazı kesimleri tarafından yardımseverlikle karşılansalar da bazı kesimler tarafından önyargı ve ayrımcılığa maruz kalmaktadırlar. Araştırmalar yerel halkın mültecilere yönelik olumsuz tutum ve davranışlarının altında mültecilerin uyum sorunu yaşayacakları, kendi düzenlerini bozacağı ve halkın kaynaklarını kullanacağı gibi kaygıların yer aldığını göstermiştir. Öte yandan, bireylerin kendilerinin veya başkalarının başlarına gelen olayları ne kadar adil algıladığını ifade eden adil dünya inancı ile çevremizde meydana gelen olay ve durumlar üzerindeki kontrol algımızı ifade eden sosyopolitik kontrol, öngörülebilir ve kontrollü bir dünya düzeni ihtiyacının yansımaları olarak görülebilir. Bu sebeple adil dünya inancı ve algılanan sosyopolitik kontrolün bireylerin mültecilere yönelik yardım etme niyetleri üzerinde etkili olacağı düşünülmektedir. Buna uygun olarak hedef grup üyeliği, adil dünya inancı ve algılanan sosyopolitik kontrolün yardım etme niyeti üzerindeki yordayıcı etkisini inceleyebilmek amacıyla iki deney yürütülmüştür. Deneylerden önce hedef grup üyeliği değişimlemesi için kullanılacak olan gazete haberlerini seçmek amacıyla bir ön çalışma gerçekleştirilmiştir. Yine deneylerde kullanılacak olan Sosyopolitik Kontrol Ölçümü'nün Türkçeye uyarlanması için güvenirlik ve geçerlik analizlerini içeren iki ön çalışma daha yürütülmüştür. Deney I'de ilk olarak 18-25 yaş arasındaki katılımcıların genel adil dünya inançları ve algılanan sosyopolitik kontrolleri ölçülmüştür. Daha sonra katılımcıların bir kısmı Türk bir ailenin, bir kısmı da Suriyeli bir ailenin evinde gerçekleşen hırsızlık olayını anlatan bir gazete haberi okumuşlardır. Ardından katılımcılara haberde yer alan aileye yönelik bir yardım kampanyası düzenlendiği söylenmiş ve bir yardım niyeti formu sunulmuştur. Formda katılımcıların yardım etmek isteyip istemedikleri sorulmuş (evet/hayır) ve yardım miktarı bilgileri alınmıştır. Katılımcılar hedef grup üyeliği (Türk aile/Suriyeli aile), genel adil dünya inancı (düşük/yüksek) ve sosyopolitik kontrol (düşük/yüksek) puanlarına göre gruplara ayrılmış ve bu değişkenlerin yardım niyetleri üzerindeki yordayıcılığı İkili Lojistik Regresyon Analizi kullanılarak incelenmiştir. Bulgulara göre, Türk aile koşulundaki katılımcılar Suriyeli aile koşulundaki katılımcılara kıyasla daha çok yardım niyeti göstermişlerdir. Ayrıca yüksek sosyopolitik kontrole sahip katılımcılar düşük olanlara kıyasla daha çok yardım etme niyeti sergilemişlerdir. Genel adil dünya inancının ise yardım etme niyeti üzerinde anlamlı bir etkisi bulunamamıştır. Deney II'de ise aynı araştırma deseni tekrarlanmış ancak burada genel adil dünya inancı yerine kişisel adil dünya inancı kullanılmıştır. Katılımcılar burada da Türk aile için, Suriyeli aileye kıyasla daha çok yardım niyeti göstermişlerdir. Yüksek kişisel adil dünya inancına sahip katılımcıların da daha çok yardım niyeti sergilediği görülmüştür. Sosyopolitik kontrolün ise Deney II'de yardım niyeti üzerinde anlamlı bir etkisi bulunamamıştır. Her iki deneyde de değişkenlerin yardım etme niyeti üzerinde ortak etkileri anlamlı değildir.
Liderin Makyavelist davranışlarının algılanan lider etkililiği üzerindeki etkisinde çalışan karanlık kişilik özelliklerinin düzenleyici etkisi
Liderlik, uzun yıllardır birçok bilim dalı tarafından incelenen ve çeşitli kuramlar ile açıklanmaya çalışılan kavramlardan bir tanesidir. Farklı kuramsal yaklaşımlarla liderler nasıl seçilir, hangi liderler etkili algılanır ve bu etkiyi yaratan özellikler liderlik araştırmacıları tarafından yıllardır çalışılmaktadır. Bazı kuramlar liderliği kişilik özellikleriyle, bazı kuramlar ise davranışlarla açıklamaya çalışmaktadır. Bu kuramların hemen hepsinin ortak noktası "olumlu" özellik ve davranışlara odaklanmalarıdır. Fakat gerçek hayatta, siyasette, iş dünyasında, sporda aslında "olumsuz" ya da "karanlık" kişilik özelliklerine sahip kişilerin de liderlik elde ettiği ve kitlelerce etkili liderler olarak algılandığı görülmektedir. Karanlık kişilik özellikleri arasında sınıflandırılan Makyavelizm kavramı bu tez araştırmasının temel değişkenlerinden biridir. Mevcut araştırmanın temel amacı, liderin Makyavelist davranışlarının düzeyinin algılanan liderlik etkililiğinde rolünü incelemek ve ilişkide çalışan Makyavelizm düzeyinin düzenleyici etkisini araştırmaktır. Bu doğrultuda biri ölçek geliştirme çalışması olmak üzere iki ayrı araştırma yürütülmüştür. Birinci çalışmada, 36 katılımcı ile kritik vaka toplama tekniği kullanılarak birebir görüşmeler yapılmıştır. Bu görüşmelerden elde edilen vakalardan oluşan Makyavelist Liderlik Davranış Listesi (MLDL) adı verilen ölçüm aracı geliştirilmiştir. İkinci çalışmada ise liderin Makyavelizm düzeyine göre algılanan liderlik etkililiği ve çalışan karanlık kişilik özellikleri ölçülmüştür. Araştırma bulgularına göre liderin Makyavelist davranışları ile algılanan liderlik etkililiği arasında negatif yönde, doğrusal bir ilişki olduğu görülmüştür. Ek olarak, karar ağacı yöntemiyle yapılan analizler sonucunda katılımcıların Makyavelizm düzeyi yüksek olduğunda, katılımcının yüksek Makyavelist lideri düşük Makyavelist lidere göre daha etkili bulduğu görülmüştür. Benzer şekilde, katılımcının Makyavelizm düzeyi düşük olduğunda, düşük Makyavelist lideri yüksek Makyavelist lidere göre daha etkili bulmaktadır. Araştırma bulguları ilgili alanyazın temelinde tartışılmıştır.
Mülteci ve sığınmacılarla çalışan meslek elemanlarında depresyon düzeyi, stres ve tükenmişlik belirtilerinin psikososyal risk faktörlerinin incelenmesi
Bu çalışmada, mülteci ve sığınmacılarla çalışan ve meslekleri gereği travmatik yaşam öyküleri dinleyen meslek elemanlarında ikincil travmatik stres, depresyon ve tükenmişlik belirtilerinin incelenmesi amaçlanmış olup, katılımcıların demografik özelliklerinin yordama etkisi istatistiki olarak kontrol edildikten sonra duygusal emek ve mağdurla özdeşim düzeylerinin yordayıcı etkisine bakılmıştır. Araştırma için 190 kadın (%66.7), 95 erkek (%33.3) olmak üzere 20-44 (Ort=28.3, ss=4.05) yaş aralığında 285 katılımcıdan veri toplanmıştır. Veri toplamak amacıyla Demografik Bilgi Formu, Travma Sonrası Stres Tanı Ölçeği-Bölüm 1, Mağdurla Özdeşim Anketi, İkincil Travmatik Stres Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri, Maslach Tükenmişlik Ölçeği ve Duygusal Emek Ölçeği uygulanmıştır. Araştırmada kullanılan değişkenlerin birbiri ile ilişkisini incelemek amacıyla Pearson Momentler Çarpımı Korelasyon Katsayısı Analizi yürütülmüş olup bağımlı değişkenlerin cinsiyet ve mesleki pozisyona göre farklılaşıp farklılaşmadığını test edebilmek amacıyla İki Yönlü Çok Değişkenli Varyans Analizi (MANOVA) yapılmıştır. İkincil travmatik stres, depresyon ve tükenmişlik düzeylerini anlamlı olarak yordayan değişkenleri incelemek amacıyla bir dizi Çoklu Hiyerarşik Regresyon Analizi yürütülmüştür. Bulgulara göre, kadınların erkeklere göre yüksek düzeyde depresyon ve ikincil travmatik stres belirtisi gösterdiği; erkeklerin ise daha yüksek düzeyde duygusal emek alt boyutlarından sahte duygular ve gizlenen duygular sergilediği sonucuna ulaşılmıştır. Mesleki pozisyona göre ise bağımlı değişken düzeylerinin farklılaşmadığı bulunmuştur. İkincil travmatik stres genel belirti düzeyi ile istemsiz etkilenmeler ve kaçınma alt boyut puanlarını mağdurla özdeşim ve sahte duygular düzeyinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yordadığı görülmüştür. İkincil travmatik stres aşırı uyarılmışlık alt boyut puanını ise sadece duygusal emek gizlenen duygular düzeyinin yordadığı saptanmıştır. Depresyon belirti düzeyini ise sadece duygusal emek alt boyutlarından sahte duygular düzeyinin yordadığı görülmüştür. Aynı şekilde, duygusal emek düzeylerinin farklı şekillerde tükenmişlik alt boyut puanları üzerinde anlamlı etkisinin olduğu bulunmuştur. Elde edilen bu bulgular, alanyazında yürütülen diğer çalışmalar da göz önünde bulundurularak tartışılmıştır. Anahtar Sözcükler İkincil Travmatik Stres, Depresyon, Tükenmişlik, Mağdurla Özdeşim, Duygusal Emek
Üniversite öğrencilerinde bağlanma stilleri, öz şefkat, stresle başa çıkma tarzları ve psikolojik belirtiler arasındaki ilişkiler
Mevcut çalışmada bağlanma stilleri, öz şefkat, stresle başa çıkma tarzları ve psikolojik belirtiler arasındaki ilişkileri incelemek ve psikolojik belirtilerin yordanmasında bağlanma stilleri, öz şefkat ve stresle başa çıkma tarzlarını bir arada ele alan aracı etkiye sahip anlamlı modeller oluşturmak hedeflenmiştir. Çalışmanın örneklemini yaşları 18-27 arasında değişen, Türkiye'nin çeşitli üniversitelerinde ve çeşitli bölümlerinde lisans eğitimine devam eden 465 üniversite öğrencisi oluşturmaktadır. Veriler ilk başta sınıf ortamında, ardından çevrimiçi olarak kolay örnekleme yoluyla toplanmıştır. Çalışmanın hedefleri doğrultusunda katılımcılara Demografik Bilgi Formu, Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri-II, Öz-Duyarlık Ölçeği, Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği ve Kısa Semptom Envanteri uygulanmıştır. Değişkenler arasındaki ilişkileri değerlendirmek için Pearson Momentler Çarpımı Korelasyon Analizi yapılmış ve değişkenler arasında anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Değişkenleri bir arada ele alan ve aracı etkiye dayalı modelleri test etmek için Seri Çoklu Aracı Değişken Analizi yapılmıştır. Bu analiz sonucunda öz şefkatin bağlanma stilleri ile psikolojik belirtiler arasındaki ilişkide tek başına aracı rolünün anlamlı olduğu görülmüştür. Buna ek olarak kaçınmacı bağlanma ile psikolojik belirtiler arasındaki ilişkide öz şefkat ve stresle başa çıkma tarzlarından çaresiz yaklaşımın seri aracı etkisinin anlamlı olduğu; kaygılı bağlanma ile psikolojik belirtiler arasındaki ilişkide çaresiz yaklaşımın tek başına aracı etkisinin ve öz şefkat ile çaresiz yaklaşımın seri aracı etkisinin anlamlı olduğu görülmüştür. Aracı etkiler karşılaştırıldığında en güçlü aracı etkiye öz şefkatin sahip olduğu; bunu sırasıyla öz şefkat-çaresiz yaklaşım seri aracı etkisinin ve çaresiz yaklaşım aracı etkisinin takip ettiği görülmüştür. Çalışmada elde edilen bulgular alanyazın ışığında tartışılmış ve son olarak çalışmanın klinik doğurguları ile sınırlılıklarına değinilerek gelecek çalışmalar için önerilere yer verilmiştir.
Üniversite öğrencilerinde çocukluk çağı travmasının depresif belirtiler ve kendine zarar verme davranışı ile ilişkisinde öz eleştirinin ve duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolünün incelenmesi
Mevcut çalışmada, üniversite öğrencilerinde çocukluk çağı travmasının depresif belirtiler ve kendine zarar verme davranışı ile ilişkisinde öz eleştirinin ve duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolünün incelenmesi hedeflenmiştir. Çalışmanın örneklemi 18-30 yaş aralığında, Türkiye'de üniversite öğrencisi olan 532 kişiden oluşmuştur. Çalışmanın hedefleri doğrultusunda katılımcılara, Demografik Bilgi Formu, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri, Kendine Zarar Verme Davranışı Değerlendirme Envanteri, Öz Eleştiri Ölçeği ve Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği uygulanmıştır. Çalışmadaki aracı değişken modellerini test etmek için Paralel Çoklu Aracı Değişken Analizi yapılmıştır. Yapılan analiz sonucunda, çocukluk çağı travmasının depresif belirtiler ile ilişkisinde öz eleştirinin ve duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolü anlamlı bulunmuştur. Ayrıca, bu iki değişken arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolünün öz eleştirinin aracı rolünden daha güçlü olduğu saptanmıştır. Bununla birlikte, çocukluk çağı travmasının kendine zarar verme davranışı ile ilişkisinde öz eleştirinin ve duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolünün anlamlı olduğu görülmüştür. İki değişken arasındaki ilişkide öz eleştiri ve duygu düzenleme güçlüğünün aracı rollerinin anlamlı bir fark göstermediği saptanmıştır. Çalışmada elde edilen bulgular alanyazın ışığında tartışılmıştır. Son olarak, çalışmanın klinik doğurgularına, sınırlılıklarına ve gelecek çalışmalar için önerilere değinilmiştir. Anahtar Sözcükler Çocukluk Çağı Travması, Depresif Belirti, Kendine Zarar Verme Davranışı, Öz Eleştiri, Duygu Düzenleme Güçlüğü
Çocukluk çağı travması ve kendine zarar verme davranışı arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğü, stres toleransı, öz-şefkat ve öz-tiksinmenin aracı rollerinin incelenmesi
Bu çalışmada intihar amacı taşımayan ve kasıtlı olarak yapılan kendine zarar verme davranışlarının risk faktörlerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu doğrultuda, 18 yaşından önce deneyimlenen cinsel istismar, fiziksel istismar, duygusal istismar, duygusal ihmal ve fiziksel ihmal yaşantılarından kendine zarar verme davranışlarında bulunmaya giden yolda duygu düzenleme güçlüğü, strese dayanma kapasitesi, öz-şefkat ve fiziksel ve davranışsal öz-tiksinmenin rolleri incelenmiştir. Çalışma Türkiye'nin çeşitli şehirlerindeki üniversitelerde eğitim gören 18-30 yaş aralığındaki 397 üniversite öğrencisi ile yürütülmüştür. Değişkenlerin değerlendirilmesinde Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği, Kendine Zarar Verme Davranışı Değerlendirme Envanteri, Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği, Sıkıntıya Dayanma Ölçeği, Öz-Anlayış Ölçeği ve Öz-Tiksinme Ölçeği-Gözden Geçirilmiş Form kullanılmıştır. Veriler hem sınıflarda yapılan ölçek uygulamalarıyla hem de internet üzerinden ölçek setinin linkinin paylaşılmasıyla toplanmıştır. Analizler neticesinde çocukluk dönemi duygusal istismar ve duygusal ihmal yaşantıları ile kendine zarar verme davranışı arasındaki ilişkide sırasıyla duygu düzenleme güçlüğü ve düşük öz-şefkat düzeyinin aracı rolü olduğu bulgusu elde edilmiştir. Bunun yanı sıra, çocukluk dönemi duygusal istismar ve duygusal ihmal yaşantıları ile kendine zarar verme davranışı arasındaki ilişkide sırasıyla duygu düzenleme güçlüğü ve yüksek davranışsal öz-tiksinme düzeyinin aracı rolü olduğu bulunmuştur. Bu sonuçlar, duygusal istismar, duygusal ihmal, duygu düzenleme güçlüğü, düşük öz-şefkat düzeyi ve davranışsal öztiksinmenin kendine zarar verme davranışları için risk faktörleri olduğuna işaret etmiştir. Ayrıca bu sonuçlar duygusal kötüye kullanım yaşantıları ile kendine zarar verme davranışları arasındaki ilişkiye ışık tutarak iki farklı gelişimsel yol açığa çıkarmıştır. Çalışmanın bütün bulguları alanyazın doğrultusunda tartışılmış; çalışmanın önemi, sınırlılıkları ve klinik doğurguları ve gelecek araştırmalar için öneriler ele alınmıştır.
Üniversite öğrencilerinde çocukluk çağı travmaları ve travma sonrası stres belirtileri arasındaki ilişkide belirsizliğe tahammülsüzlüğün düzenleyici rolünün incelenmesi
Bu tez çalışması kapsamında iki çalışma yürütülmüştür. İlk olarak Travma Sonrası Stres Tanı Ölçeği – 5'in Türkçe uyarlama ve geçerlik güvenirlik çalışması gerçekleştirilmiştir. İkinci çalışmada ise çocukluk çağı travmatik yaşantıları ile travma sonrası stres belirtileri ilişkisinde endişe ve kaygı duyarlılığı istatistiki olarak kontrol edildiğinde belirsizliğe tahammülsüzlüğün düzenleyici rolü araştırılmıştır. Ölçek uyarlama çalışmasında hayatlarında herhangi bir travmatik yaşantıya maruz kalmış 530 katılımcıdan Travma Sonrası Stres Tanı Ölçeği – 5, DSM-5 için Travma Sonrası Stres Bozukluğu Kontrol Listesi, Olay Etkisi Ölçeği-R, Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri ve Beck Depresyon Envanteri kullanılarak çevrimiçi yolla veri toplanmıştır. Temel eksenler faktör analizi sonucunda ölçeğin "girici düşünce", "kaçınma", "duygudurum ve bilişlerde değişim" ve "aşırı uyarılmışlık ve aşırı tepkisellik" olmak üzere dört faktörden oluştuğu tespit edilmiştir. Cronbach Alfa katsayıları tüm ölçek için .84 ve faktörler için .72 ile .89 arasında değişen katsayılar elde edilmiştir. Ölçeğin test-tekrar test güvenirliği için elde edilen korelasyon katsayılarının .67 ile .83 arasında değiştiği gözlenmiştir. Uyuşma ve ayrışma geçerliği için ölçeklerin korelasyon katsayıları Steiger'in Z-puanı hesaplanarak karşılaştırılmış ve elde edilen sonuç ölçeğin yapı geçerliğine yönelik kanıt olarak kullanılmıştır. Son olarak İşlem Karakteristik Eğrisi (ROC) analizi yapılarak en uygun kesme noktası 25.5 puan olarak belirtilenmiştir. Ölçeğin özgüllüğü .79, duyarlılığı ise .95 olarak bulunmuştur. İkinci çalışma kapsamında 475 üniversite öğrencisinden Belirsizliğe Tahammülsüzlük Ölçeği, Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği, Travma Sonrası Stres Tanı Ölçeği – 5, Penn Eyalet Endişe Ölçeği ve Anksiyete Duyarlılığı İndeksi-3 kullanılarak çevrimiçi yolla veri toplanmıştır. Değişkenlerin travma sonrası stres belirtileri üzerinde yordayıcı rolleri hiyerarşik regresyon analizleri ile araştırılmıştır. Buna göre "ileriye yönelik kaygı"nın "girici düşünce" alt boyutunu; "engelleyici kaygı"nın ise "duygudurum ve bilişlerde değişim" ve "aşırı uyarılmışlık ve aşırı tepkisellik" alt boyutlarını yordadığı bulunmuştur. "Kaçınma" alt boyutunun ise yordanmadığı tespit edilmiştir. Son olarak düzenleyici değişken analizi kullanılarak çocukluk çağı travmatik yaşantıları ile travma sonrası stres belirtileri ilişkisinde endişe ve kaygı duyarlılığı sabit tutulduğunda belirsizliğe tahammülsüzlüğün rolü incelenmiş ve model anlamlı bulunmuştur. Anahtar Sözcükler TSSTÖ-5, Travma sonrası stres belirtileri, belirsizliğe tahammülsüzlük, çocukluk çağı travmatik yaşantıları, endişe, kaygı duyarlılığı
Ölüme bağlı kayıp yaşantısı olan kişilerde travma sonrası büyümeyi yordayan değişkenlerin incelenmesi: Temel inançlar, ruminasyonlar ve öz-şefkat
Bu çalışmanın amacı ölüme bağlı kayıp yaşantısı olan yetişkinlerde temel inançların sarsılması ile travma sonrası büyüme arasındaki ilişkide istemli ruminasyonların aracı rolünü ve bu modelde temel inançların sarsılması ile istemli ruminasyonlar arasındaki ilişkide öz-şefkatin düzenleyici rolünü incelemektir. Bununla birlikte demografik bilgi formunda yer alan yas koşulları ile karmaşık yas ve travma sonrası büyüme arasındaki ilişkilerin ortaya çıkarılması da hedeflenmiştir. Çalışmanın örneklemini Türkiye'de yaşayan ve ölüme bağlı kayıp yaşantısı olan 18 yaş üzeri 475 katılımcı oluşturmaktadır. Katılımcılara araştırmanın amacı doğrultusunda, Demografik Bilgi Formu, Travma Sonrası Büyüme Ölçeği, Temel İnançlar Envanteri, Olay İlişkili Ruminasyonlar Envanteri, Öz-Anlayış Ölçeği ve Karmaşık Yas Envanteri (Revize Edilmiş Form) uygulanmıştır. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS 18.0 programı kullanılmış ve Hayes'in (2018) PROCESS eklentisinden yararlanılmıştır. Elde edilen verileri değerlendirmek için Pearson Momentler Çarpımı Korelasyon Analizi, Tek Yönlü Çok Değişkenli Varyans (MANOVA) Analizi, Basit Aracı Değişken Analizi, Düzenlenen Aracı Değişken Analizi ve Bağımsız Gruplar için T Testi gerçekleştirilmiştir. Analiz sonuçlarına göre, temel inançların sarsılması ve travma sonrası büyüme arasındaki ilişkide istemli ruminasyonların aracılık rolü olduğu ve bu modelde temel inançların sarsılması ile istemli ruminasyonlar arasındaki ilişkide öz-şefkatin düzenleyici rolü olduğu görülmüştür. Araştırma sorusu olarak belirlenen travma sonrası büyüme ile karmaşık yas arasında düşük düzeyde pozitif yönde anlamlı ilişkinin olduğu bulunmuştur. Travma sonrası büyüme ve karmaşık yasın birtakım demografik ve kayıp yaşantısına ilişkin özellikler ile ilişkisi olduğu görülmüştür. Son olarak çalışmada travmatik kayıp deneyimleyen yetişkinler için alt örneklem oluşturulmuş ve bazı analizler tekrarlanmıştır. Çalışmada elde edilen bulgular alanyazın ışığında tartışılmış, klinik doğurguları ve araştırmanın sınırlılıkları değerlendirilmiş ve gelecekte yapılacak araştırmalar için öneriler sunulmuştur.
Kendini mükemmeliyetçi gösterme eğilimi ile intihar düşüncesi arasındaki ilişkide öz şefkat, öz tiksinme ve sosyal desteğin aracı rolünün incelenmesi
İntihar, her geçen gün önemi daha çok anlaşılan bir halk sağlığı problemidir. İntiharı önlemede intihar düşüncesinin oluşumunda etki eden risk faktörlerinin ve koruyucu faktörlerin anlaşılması büyük önem taşımaktadır. Kendini mükemmeliyetçi gösterme eğilimi ise kişinin kusurlarını gizleyerek ve olumlu yönlerini ortaya çıkarmaya çalışarak kusursuz bir kendilik sergileme çabasını ifade eder. Mevcut çalışmada, kendini mükemmeliyetçi gösterme eğiliminin intihar düşüncesi ile ilişkisinde öz şefkat, öz tiksinme ve algılanan sosyal desteğin aracı rolünün incelenmesi hedeflenmiştir. Çalışmanın örneklemini 18 – 58 yaş aralığında Türkiye'de üniversite eğitimi görmekte olan 519 katılımcı oluşturmaktadır. Çalışmanın amaçları doğrultusunda katılımcılara, Demografik Bilgi Formu, Kendini Mükemmeliyetçi Gösterme Ölçeği, İntihar Düşüncesi Ölçeği, Öz Anlayış Ölçeği, Öz Tiksinme – Revize Ölçeği ve Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği uygulanmıştır. Çalışmanın hipotezlerine dayanarak oluşturulan aracı değişken modelinin test edilmesi amacıyla Yapısal Eşitlik Modeli kullanılmıştır. Yürütülen analiz sonucunda, kendini mükemmeliyetçi gösterme eğilimi ile intihar düşüncesi arasındaki ilişkide öz şefkat, öz tiksinme ve algılanan sosyal desteğin aracı rolleri anlamlı bulunmuştur. Değişkenler arasındaki dolaylı etkiler incelendiğinde, kendini mükemmeliyetçi gösterme eğiliminin öz şefkat ve öz tiksinme üzerinden intihar düşüncesini anlamlı şekilde yordadığı görülmüştür. Bunun yanında öz şefkat ve öz tiksinmenin algılanan sosyal destek üzerinden intihar düşüncesini anlamlı şekilde yordadıkları saptanmıştır. Ayrıca, kendini mükemmeliyetçi gösterme eğiliminin öz şefkat ile algılanan sosyal destek üzerinden ve öz tiksinme ve algılanan sosyal destek üzerinden intihar düşüncesini yordadığı görülmüştür. Bu bulgular kendini mükemmeliyetçi gösterme eğiliminin kişinin öz şefkat düzeyini düşürerek ve öz tiksinme düzeyini yükselterek algıladığı sosyal destek düzeyini düşürdüğü, azalan sosyal destek algısının ise kişinin intihar düşüncelerinin oluşmasına zemin açtığı şeklinde yorumlanmıştır.