
1,363
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Bir II. Alman İmparatorluğu projesi: Kaiser Wilhelm Anıtı'ndan Alman çeşmesine
2. Alman İmparatorluğu Kayzeri II. Wilhelm 1898 yılında Osmanlı topraklarına yaptığı geziden sonra gördüğü ilgi ve sevginin de etkisiyle dönemin sultanı II. Abdülhamid ve İstanbul halkına bir çeşme hediye etmeye karar vermiştir. İstanbul'un tarihi yönden en önemli merkezlerinden biri olan Sultanahmet Meydanı'nda yapılmasına karar verilen çeşme 1901 yılında tamamlanmış ve görkemli bir devlet töreni ile açılmıştır. Çeşme ilk bakışta, onu çevresindeki diğer yapılardan ayıran mimari özelliklere sahiptir ama tasarımı hakkında bir araştırma aslında Neo-Bizans prensiplerini tekrarlayan tasarımı ile en azından bulunduğu meydan, Roma ve Bizans döneminin Hipodromu ile ilişki kurduğunu gösterir. Gene de Alman Çeşmesi'nin inşası Alman güdümlü olarak gerçekleşmiştir. Çeşmenin biçimlenişi Alman kültürünün bir ürünüdür. Bu hem taşıdığı sembolizmin ve anıtsallığının Osmanlı kültürü tarafından bilinen ve kabul edilen parametreler içinden değil Alman 19. yüzyılının anıt kavramından gelmesinden, hem de Alman hükümdarının 19. yüzyıl Avrupa kültürü içinde doğan önceliklerinin bir sembolü olmasındandır. Bu ihtiyaçlar 19. yüzyıl Avrupa'sını biçimlendiren politik milliyetçilik ve ekonomik emperyalizm akımlarından ve bunların yarattığı bazen monarşiyi besleyen, bazen tehlikeye sokan yeni düşünce ve yönetim sistemlerinden gelmektedir. Bu çalışma çeşmenin inşasının arkasındaki bütün bu politik, ekonomik ve sanatsal etkileri araştırarak çeşmeyi 19. yüzyıl Alman kültürü çerçevesinde tekrar anlamayı amaçlamaktadır. Dönemin politik ve ekonomik gerçekliği Alman İmparatorluğu odağa oturtularak açıklandıktan sonra bu dönemde Alman topraklarına hakim olan mimari akımlar ve Alman anıtları incelenmiş, Alman Çeşmesi bu veriler kapsamında ele alınmıştır. Osmanlı kültürünün bütün bu süreç içindeki yeri de böylece anlaşılmaya çalışılmıştır. Araştırmanın sonunda yaratılan çerçeve içinden bakıldığında çeşmenin Osmanlı toplumunun gündelik ihtiyaçlarından doğan bir eserden çok yabancı bir ülke içinde yapılmış, kolonyalist izler taşıyan bir Alman anıtı ve bu dönemde Alman topraklarında inşa edilen anıtlarda da görüldüğü gibi kişisel olarak II. Wilhelm'in bir eseri olduğu görülmektedir. Çeşmenin tasarımının temelinde yatan en önemli etki onu inşa eden hükümdardır ve tasarımın bütün kararları onun istek ve ihtiyaçları yönünde gerçekleşir. II. Wilhelm'in üslup ve biçim konusundaki kararları kişisel inanç ve hayallerinden doğmaktadır. Alman Çeşmesi'nin tasarımının temelini oluşturan baldaken strüktürü Kayzer'in kutsallık ve hanedanlık sembolü olduğuna inandığı bir plan tipidir. Neo-Bizans üslubu ise Bizans kültürünün Hristiyan tarihi içinde sahip olduğu, bu kültürün doğuşuna ve oluşumuna ev sahipliği etmiş olmasından gelen saf Hristiyan ruhunu biçimlendirişi ile onun tercih ettiği üsluplardandır. İki ülkenin hükümdarları arasındaki dostluğun çeşmenin yapımının gerekçesi olması dışında Osmanlı İmparatorluğu'nun çeşmenin yapımında etkisi yapılacağı yerin kararıyla sınırlıdır. Diğer bütün kararlarda Alman Kayzeri tekil olarak etkili olmuştur. Çeşmenin sadece içme suyu dağıtan dinlenme banklarına sahip bir şehir mobilyası olarak tasarımı Osmanlı kültürünün sınırlarının dışında biçimlenen, Avrupa kültürünün ihtiyaçlarına cevap veren bir eser olduğunu göstermektedir. Çeşmenin bu ihraç edilmişliği taşıdığı anlam ve kavramların Osmanlı hayatına tercüme edilememiş olmasından da anlaşılır. Alman halkı çeşmenin inşasından ülkeler ve halkları arasındaki dostluğun ilerlemesi gibi kazançlar umarken çeşme Osmanlı halkı tarafından ilgisizlikle karşılanmıştır. Yapının anıtsallığı ve bu anıtsallık kavramının Alman kültürü içinde karşılığı olan gündelik hayat ve özel günlerdeki aidiyeti Osmanlı hayatı içinde kendine yer bulamamıştır. Çeşme, iki kültürün karşı karşıya geldiği ve bir çatışma olmasa da aktif bir iletişimin de kurulamadığı bir diyalog olmuştur.
Bir eylem/eğlen[ce] laboratuvarı olarak fun palace: Mekansal deneyim açılımları ve yansımaları
Gündelik hayatta boş zamanın (leisure time) değerlendirilişindeki oyun dolu aktivitelerin eylemselliği, mekanı ve mekânsal deneyimi nasıl dönüştürür? Bu dönüşüm, mimarlığa ne gibi katkılar getirir? Bu sorular çerçevesinde tez çalışması, hayal gücüne ve özgürlüğe dayanan oyunun eylemselliğindeki dönüştürücü gücün mimarlıkta açtığı aralıkları inceleme düşüncesiyle başladı. Bu düşünce doğrultusunda birbirinin ardından gelen Fun Palace ve Pompidou Kültür Merkezi gibi iki önemli mimari örneklerde oyunun eylemi, mekanı ve mekânsal deneyimi nasıl açtığı tespit edilmeye çalışıldı. Bu tespitlerden yola çıkarak bugünün problemini oluşturan kamusal mekandaki deneyim yoksunluğunun aslında mimarlığa ve deneyime dair ne gibi potansiyellere sahip olabileceği gösterilmeye çalışıldı. Gündelik hayatın önemli bir meselesini oluşturan boş zaman ve çalışma zamanı arasındaki ilişkinin değişimi, sosyo-politik ve ticari amaçlarla yönlendirilen yeni bir zihniyeti ortaya çıkartır. Bu zihniyet, insanın hayal gücüne ve özgürlüğüne dayalı eylemselliğini kapalı ve tanımlı parçalardan oluşan mekânsal kurgularla şekillendirir. Bu durum, gündelik hayatta boş zamanın değerlendirildiği kamusal mekanı, mekânsal deneyimin yoksun hale geldiği tüketim modellerine dönüştürür. Tez, kamusal mekândaki mekânsal deneyim yoksunluğunu tersine dönüştürecek gücü, oyun dolu aktivitelerin eylemselliğindeki imkanların mekana ve mekânsal deneyime getirdiği açılımlarda ve mimari katkılarda arayacaktır. Oyun kavramının özgürlüğe ve hayal gücüne dayalı eylemselliği, insan odaklı mimarlığın oluşumunu sağlayan mekânsal kurguyu etkiler. Mekansal kurgunun zamanın bilinmezliği ve bu bilinmezliğe karşı esneklik anlayışıyla tasarlanması, çeşitli mekânsal olasılıkların yaratımına ortam hazırlayacak bir mimarlık laboratuvarı oluşturur. Bu mimarlık laboratuvarına tarihten bir örnek olarak Fun Palace, oyunun eylemselliğindeki çeşitliliği mekana ve mekânsal deneyime taşır. Fun Palace projesinde oyun dolu aktivitelerin eylemselliği, oyunun hayal gücü ve özgürlüğü ile çeşitlenerek çoğalır, değişir ve dönüşür. Geleceğin bilinmezliği içinde bu durum, oyunun eylemselliğini hem eğlenceli hale getirir hem de bu eylemselliğin esnek bir şekilde yerleşebileceği sabit ve esnek parçalardan oluşan eğlenceli bir mekânsal kurgu yaratır. Böylece mimarlık laboratuvarı, eylemselliğin eğlenceli hale geldiği farklı oyun senaryolarına ve mekânsal kurgularına ortam hazırlayan bir eylem / eğlen[ce] laboratuvarı haline gelir. Bir eylem / eğlen[ce] laboratuvarı olarak Fun Palace, mekânsal deneyimin açılımını ve farklı mimari anlayışlarını ortaya çıkaran bir mekânsal deney – deneyim ortamıdır. Bu ortam, bugünün yıldız mimarları diyebileceğimiz isimlerin projelerine ilham kaynağı olur. Bu projelerden bir tanesi de Pompidou Kültür Merkezi'dir. Pompidou Kültür Merkezi, Paris şehrindeki tarihsel bir alanda "kültür merkezi" tasarlamak amacıyla açılan yarışmada birinci olmuş ve uygulanmış bir projedir. Proje, muhafazakar bölgeyi ve yarışma programını ele alışıyla dikkat çeker. Pompidou Kültür Merkezi, oyuna dayalı kültürel eylemselliğin eğlence anlayışıyla tasarlandığı bir mekânsal kurgudur. Proje, tüm bürokratik engellere rağmen esnek bir iç mekan organizasyon tasarlamaya çalışır. Bu esneklik anlayışı çerçevesinde oluşturulmak istenen açık kat düzeni için tüm mekanik ve servis donanımlar cepheye taşınır. Böylece binanın strüktürel çerçeve ve cephe strüktürü olmak üzere iki bölgenin arasında farklı mekânsal kurguların yer alabileceği alışılmadık bir tasarım gerçekleşir. Bu tasarım, non-facade (cephe olmayan)'dır. Non-facade, hem çeşitli mekânsal kurgulara imkan verdiği için mekânsal deneyimin açılımına katkı sağlar hem de devasa renkli görünümüyle bir etki alanı oluşturur. Mekansal deneyimleri ve yansımaları içeren Pompidou Kültür Merkezi, oyun kavramının eylemselliğindeki özgürlük ve hayal gücü gibi esasları düşünerek Fun Palace'ın etki alanında tasarlanır. Bu tasarım ile hem tarihsel çevreye hem geleneksel kültüre hem mimarlığa hem klasik yapım teknolojilerine meydan okur. Pompidou Kültür Merkezi'ne bu gücü veren şey, oyunun eylemselliğidir. Bu yüzden mekânsal deneyimin yoksunlaşmasına neden olan tüketime yönelik sınırlı aktivitelerin eylemselliği, oyun kavramının dönüştürücü gücü ile bir daha düşünülmelidir. Oyunun eylemselliğindeki keşif ve keyif ile deneyime kapalı mekânsal ortamlara tekrar bakılmalıdır. Tez, yıllardır üzerinde konuşulan iki önemli projeyi oyun üzerinden bugünün mekânsal deneyim yoksunluğu ile tartışmayı hedeflemektedir.
Mekansal bilişim: Mekan dizim yönteminin Beyazıt, İstanbul kapsamında uygulanması
Designing cities depends upon how we conceived cites, in this regard focusing on the cognitive approach of urban spaces, which has an essential role in urban design, is necessary and undoubtedly determining factors that influence spatial cognition are important too. In this point of view this study preliminary illustrated the cognitive map of people about the area and spatial configuration of urban space through the case study of Beyazit area settled in the historical part of Istanbul. The aim is finding the answers of these questions: • What is the cognitive representation of people about Beyazit area? • Whether the syntactical properties of the area have a role in predicting the level of perceiving and memorability of the spaces or not? This study investigated spatial cognition of Beyazit area in association with syntactical attributes of it. In order to achieve the objectives, two research studies, cognitive mapping and space syntax analyzing, were performed in this study. Research findings were obtained by investigating the results from subjective and objective perspectives respectively. In the cognitive mapping process the technique of sketch mapping was utilized and additionally recognition task which is one of the cognitive mapping technique was done in order to underpin the results drew from analyzing the sketch maps. Also the spatial configuration of the area was analyzed through space syntax method and described syntactically by three spatial properties of integration, connectivity and intelligibility. Comparison of the findings drew from cognition and space syntax approaches enabled determination of whether the syntactical attributes of space are in association with cognitive representations or not. Overall, the results of the correlational study indicated that there is a positive association between cognitive representation and spatial configuration. In this context this thesis directs attentions to the cognition and space syntax approaches. Every chapter draws on issues relevant to these approaches, arguments about cognition started by defining of the spatial cognition. It refers to the knowledge, which is related to the thought process; these processes of gaining knowledge include, acquisition, storage, retrieval, manipulation and use of information gathered from the environment. According to Moore (1976), Spatial cognition sometimes has being seen as a subset of environmental cognition, which refers to the awareness, impressions, information, images, and beliefs that people have about the environments. Environmental cognition concerns the way we acquire, organize, store, and recall information about locations, distances, and arrangements in the physical environment. Perception is another term, which is common in cognitive studies and is often being used instead of environmental cognition to indicate the ability of human to comprehend, interpret, and evaluate the physical world that surrounds us. As Passini (1984), stated environmental perception is more related to 'sensory information', whereas environment cognition or recognition is considered, as 'memory information' therefore it can be stated that cognition is more intellectual than perception. Cognitive map is another notion, which is explicated as a mental representation of the world around us resulting from experience, direct and indirect learning, and knowledge integration and processing. In reality, researchers in different fields may use different terms such as mental maps, mental image, and mental pictures, which have the same meaning as cognitive maps. Nonetheless many different arguments point to the mental image, all of them have common idea that mental image is a by-product of thinking and it is an important component of cognition. Lynch's arguments about mental image points to this fact that mental image is formed in the process of perceiving environment, he named it as legibility. Lynch (1960), examined legibility of the city use of mental maps; he found that there are five physical elements (paths, landmarks, districts, nodes, edges), which have important role in creating legible place. There is variety of techniques to apprehend the cognitive map which sketch mapping is one which is developed by Lynch. Another approach, which was utilized in this study, is space syntax. The review of the theory on space syntax and the relevant issues provides an essential starting point for the research, this session discussed about the term of spatial configuration, defined it as spatial relations taking into account other relations, further more in order to generate a field for a practical study through space syntax methodology, it investigate the explanation of syntactical properties of the urban layout. The chapter that follows take up with exploring relation between space syntax and cognition and reviewing previous studies about this issue in order to find the common area for these two approaches; for example understanding and readably of the cites were argued by noted the term of legibility from cognition perspective and intelligibility form space syntax perspective. Finally in the last chapter the whole procedure for dealing with data collection and analyzing them was explained. The results drew from inferring the cognitive maps were inverted to the quantitative data in order to execute correlational study. The comparison of the scores obtained from cognitive mapping and space syntax analyses enabled the determination the relationship between the routes' scores from cognitive mapping and their syntactic values in the present map, which are the base research issues. In the light of formal measures derived from space syntax, the research findings recapitulate that there is a positive correlation between spatial configuration of Beyazit urban area with the degree of memorability of spaces, and it would be possible to predict the degree of memorability of the spaces according to their syntactic values.
Kuzey Marmara Otoyolu Garipçe yarmasının mühendislik jeolojisi ve kazı şevlerinin analizi
Kuzey Marmara Otoyolu kapsamında yapılacak olan güzergah çalışmaları Asya yakasında Poyraz-Paşaköy otoyolu ile Çamlık-Reşadiye bağlantı yolu, Avrupa yakasında ise Odayeri-Garipçe otoyolu ile İstoç-Odayeri Bağlantı yollarından oluşmaktadır. Bu projenin Odayeri-Paşaköy bölümünde yaklaşık 115 km uzunluğa sahip Kuzey Marmara Otoyolu yer almaktadır. Karayolu güzergahının amacı mevcut olan trafiği azaltmak ve ulaşım problemini giderebilmektir. Bu tez kapsamında Kuzey Marmara Otoyolu Garipçe yarmasının mühendislik jeolojisi ve kazı şevlerinin analizi değerlendirilmiştir. Garipçe yarmasının bulunduğu zemin ve kaya birimlerinin mühendislik jeolojisi özellikleri incelenmiştir. Inceleme alanının veri tabanlarının olşturulması amacıyla 9 adet mekanik sondaj, sismik çalışmalar ile saha çalışmaları ve laboratuvar deneyleri yapılmıştır. Sondajlar ile korele edilen jeofizik çalışmalar ışığında inceleme alanının jeolojisi yorumlanmıştır. Mühendislik jeolojisi çalışmaları sonucu şev duraylılığı açısından meydana gelebilecek sorunlar üzerinde durulmuştur. Kinematik analiz çalışmaları ile andezit birimlerinin düzlemsel kayma, kama kayması ve devrilme durumları sağ ve sol şevler için ayrı ayrı incelenmiştir. Yarma içerisinde kritik olarak belirlenen kesitlerde zemin ve kaya birimleri için hesaplanmış olan parametreler ile Plaxis programı yardımıyla stabilite analiz çalışmaları yapılmıştır. Analizler statik ve dinamik (depremli) durum için ayrı ayrı incelenmiştir. Kesit üzerinde en büyük kayma çemberi çizdirilerek kritik olan bölge belirlenmiş ve o noktalardaki güvenlik sayıları elde edilmiştir. Yarmalarda uzun dönemde duraylılığı sağlayacak koşullar göz önüne alınmıştır. Araştırma Mühendislik Hizmetleri Teknik Şartnamesine göre uzun dönem (statik) için güvenlik sayısı 1.5'den büyük, uzun dönem (dinamik) için güvenlik sayısı ise 1.1'dem büyük olmalıdır.Bu değerlere uygun olmayan güvenlik sayıları değerleri ile karşılaşıldığında iyileştirme yollarına başvurulmuştur. Garipçe yarması için belirlenen şev oranları 1. palyeden önce 2Y/3D, 1. palye ile 2. palye arası 3Y/2D, 2 palyeden sonra 2Y/1D olarak belirlenmiştir. Km:86+330 kesitinde yapılan stabilite analiz çalışması sonucunda statik ve dinamik durumlarda yarmanın güvenlik sayısının uygun değere sahip olmadığı tespit edilmiştir. Zemin çivisi ve püskürtme beton ile iyileştirme yapılan yarmanın statik durumda 1.74, dinamik durumda 1.37 değerleri elde edilmiş ve güvenli olduğu belirlenmiştir. Km:86+590 kesitinde yapılan stabilite analiz sonucunda statik ve dinamik durumlardaki güvenlik sayıları açısından herhangi bir problemin olmadığı görülmektedir. Ancak yarmada Garipçe formasyonuna ait ayrışmış andezit birimlerine rastlanılan aralıkta destek sisteminin kullanılması şevin duraylılığı açısından yararlı olacaktır.
Küçük sahil yerleşimlerinde su temininde çoklu karar analizleriyle desalinasyon teknolojisinin entegrasyonu
Günümüzde insanlar tarafından su çevrimine göre suyun kullanımı ihtiyacı doğal koşullar ve jeolojik yapı ile ilişkili olarak önemli oranda farklılıklar göstermektedir. Yüzeysel su kaynakları açısından fakir olan bölgeler ve yerleşim yerlerindeki hızlı nüfus artışı bu problemin temelini oluşturmaktadır. Bu problemde mühendisleri su temininde farklı çözümler bulmaya yönlendirmiştir. 20. yüzyılın sonundan itibaren sürekli gelişim göstermekte olan desalinasyon teknolojisi ise su temininde yaşanan sıkıntıyı giderebilecek önemli bir gelişmedir. Bu proses farklı fiziksel, kimyasal yöntemler kullanarak miktar açısında hiç sorun teşkil etmeyen deniz suyunun tatlılaştırılmasını yani tuzunun giderilmesini sağlamaktadır. Özellikle sahil bölgelerinde bulunan küçük yerleşim yerlerinde yaz dönemlerinde nüfus patlaması sonucu artmakta olan su ihtiyacını karşılamak için deniz suyundan çok kademeli ani damıtma (MSF), çok etkili damıtma (MED), ters osmoz (RO), vb. desalinasyon teknikleri ile yüzeysel su kaynaklarını destekleyerek su temini için bir model oluşturmak amacıyla bu çalışma ortaya konmuştur. Ele alınan senaryodaki hangi seçeneğin uygun olabileceği yapılan çok kriterli analizler ile bulanık analitik hiyerarşi prosesi (FAHP) yöntemi kullanılarak tespit edilmiştir. Bu şekilde karar verecek olan kişiye ya da kurumlara yardım edileceği düşünülmektedir. Bu amaç çerçevesinde bu çalışmanın kapsamında ise öncelikle ikinci bölümde su temini için gerekli olan su alma yapıları ve iletimi konusunda inceleme yapılmıştır. Ardından ise tuzdan arındırma seçeneği üzerinde üçüncü bölümde ayrıntılı bir şekilde bahsedilmiştir. Bu bölümde öncelikle desalinasyon teknolojisinin tarihçesi ve dünya üzerindeki kapasitesi hakkında bilgi verildikten sonra deniz suyu özellikleri hakkında inceleme yapılmıştır. Bundan sonrada termal ve membran teknolojiler hakkında bilgi verilmiş olup enerji tüketimi ve çevresel etkileri üzerinde durulduktan sonra bahsedilen desalinasyon tekniklerinin karşılaştırılması ile bu bölüm sonlandırılmıştır. Desalinasyon hakkında bilgi verildikten sonra ise dördüncü bölümde bu çalışmada uygulanacak olan yöntemin temeli olan bulanık mantık ve analitik hiyerarşi prosesi hakkında açıklamalarda bulunulmuştur. Beşinci bölümde ise bu çalışmada kullanılacak olan FAHP yöntemi hakkında ayrıntılı bir şekilde açıklamalarda bulunulmuş olup uygulamada izlenecek çözüm yaklaşımının verilmesiyle bu bölüm sonlandırılmıştır. Ardından altıncı bölümde ise FAHP yöntemi ile Antalya'nın Kaş ilçesi için bir su yönetim modeli oluşturulmuştur. Bu model neticesinde hangi seçeneğin ilçede uygulanmasına yönelik bir tercih sıralaması elde edilmiş olup sadece desalinasyon ile su temininin uygun olacağı görülmüştür.
Elektrik ark fırını cürufunun karayolu esnek üstyapı bitümlü temel tabakasında agrega olarak değerlendirilmesi
Yüksek lisans tez çalışması olarak sunulan bu çalışmada, elektrik ark fırını cürufunun bitümlü temel tabakasında agrega olarak kullanımı Karayolu Teknik Şartnamesi 2013'te bulunan bitümlü temel kriterleri göz önüne alarak değerlendirilmiştir. İnşaat sektörünün ülke ekonomisindeki yeri gün geçtikçe artmaktadır. Bununla beraber inşaat sektöründe kullanılan malzemelerin tüketimi de bu ivmeyle birlikte artmaktadır. Ülke kaynaklarımızın sınırlı olduğu göz önüne alındığında bir çok sektörde yapıldığı gibi geri dönüşümü mümkün olan atık maddeleri kullanımı hem çevremize hemde üretim maliyetlerimizi olumlu yönde etkiler. Çalışmanın birinci bölümünde tezin amacı ve kapsamı açıklanmış ikini bölümde ise karayolu üstyapısı hakkında bilgi verilmiştir. Üçüncü bölümde ise esnek üstyapıda kullanılan malzemeler ve bunların özellikleri verilmiştir. Bu bölümde bitüm hakkında genel bilgiler verilirken agregaların esnek üstyapı tabakalarında kullanımları ayrı ayrı incelenmiş ve agregaların üstyapı tabakalarında kullanımına ilişkin Karayolu Teknik Şartnamesi 2013'te yer alan gradasyon limitleri, sıkıştırma kriteleri ve fiziksel özelliklerinin şartname limitleri ve deney standartları çizelgeler halinde sunulmuştur. Dördüncü bölümde Türkiye'de ve dünyada demir çelik sektörü ve demir çelik üretimi anlatılmıştır. Bu bölümde demir çelik üretimi hakkında istatistiki bilgiler verilmiş ve demir çelik üretim işlemleri anlatılmak istenmiştir. Beşinci bölümde cüruf oluşumu ve cürufun günümüzde kullanım alanı anlatılmıştır. Kullanım alanlarıyla ilgili istatistiki bilgiler verilmiş ve cüruf oluşumu detaylandırılarak anlatılmıştır. Altıncı bölümde EAF cürufunun ve doğal agreganın laboratuvar çalışması anlatılmıştır. Deney esnasında kullanılan malzemeler anlatılmış ve bitümlü temelde Karayolu Teknik Şartnamesi 2013'te yer alan elek analizi, özgül ağırlık ve su emme deneyi, aşınma (Los Angeles) deneyi, hava tesirine karşı donma çözülme deneyi, kil topakları ve ufalanabilir tane oranı deneyi, yassılık indeksi deneyi, soyulma mukavemeti deneyi, organik madde deneyi ve metilen mavisi deneyi olan agrega deneyleri ve penetrasyon deneyi ve agrega deneyi olan bitüm deneylerinin yapım aşamaları açıklanmıştır. Daha sonrada Marshall deneyinin yapım aşamaları ve hesap yöntemi anlatılmıştır. Yedinci bölümde ise, altıncı bölümde yer alan agrega, bitüm ve marshall deneyinin sonuçları hesaplanmış ve şartname limitleriyle karşılaştırılmıştır. Sonuç bölümü olan sekizinci bölümde deney sonuçları değerlendirilmiş ve bitümlü temel tabakasında EAF cürufunun kullanılabilirliği ile ilgili sonuçlar verilmiştir.
İçten yanmalı motorlarda yanma gürültüsü
Günümüz otomotiv sektörünün rekabetçi yapısı araçların müşteri beklentilerini karşılayabilmeleri için gün geçtikçe iyileştirme yapmaya zorlamaktadır. Bu geliştirmelerin en önemli ayağını da motor ve aktarma organları sistemleri oluşturmaktadır. Motor tasarımında müşteri ve yasal zorunluluklar açısından geliştirilmesi beklenen en temel özellikler; performans, emisyon, yakıt tüketimi, titreşim ve gürültü seviyeleridir. İçten yanmalı motorların sebep olduğu titreşim ve gürültü, taşıtların konfor performansını önemli oranda düşürmektedir. İçten yanmalı motorların yaratığı gürültü temel olarak üç kısımdan oluşur. Bunlar mekanik gürültüler, yardımcı ekipman gürültüleri ve yanma gürültüsüdür. Motor kaynaklı gürültülerin iyileştirilmesi istenirse çalışmaya en baskın kısım olan yanma gürültüsünden başlamak gerekir. Yanma gürültüsü üzerinde yapılacak çalışmalar hem motor performansı hem de konfor açısından optimum tasarımın sağlanmasına imkan verir ve otomotiv mühendislerinin üzerinde çalışması gereken önemli noktalardan biridir. Yapılan literatür araştırmalarının sonucunda yanma gürültüsünün yanma odası içindeki silindir içi basınç değerlerinin etkisiyle oluştuğu görülmüştür Tez kapsamında yanma gürültüsünü simulasyon programları ve deneysel ölçüm sonuçları ile bulunup, korelasyon sağlanarak, optimum motor yanma gürültüsünü elde etmek hedeflenmektedir. Bunu sağlamak için de yanma gürültüsünün motor gürültüsü içinde baskın olduğu 500 – 5000 Hz aralığındaki katkısını korele eden akustik ve yapısal CAE modeli oluşturmak gerekmektedir. Tez kapsamında deneysel çalışmalar olarak, yarı anekoik odada motor üzerinden gürültü, ivme ölçer ve silindir içi basınç datası toplanmıştır. Krank açısına bağlı olarak her bir motor devri için toplanan silindir içi basınç datası hem zaman hem de frekans alanında detaylı olarak incelenmiştir. Krank açısına bağlı silindir içi basıncı frekans alanına çevrildiğinde düşük frekanslarda maksimum silindir içi basıncı, orta frekans aralığında silindir içi basınç eğrisinin birinci türevi, yüksek frekans aralığında silindir içi basınç eğrisinin ikinci türevinin etkin olduğu literatür araştırmalarından öğrenilmiştir. Motorun etrafından toplanan mikrofon dataları kullanılarak ses gücü seviyesi hesaplanmıştır. Girdi fonksiyonu olan silindir içi basıncının hangi frekanslarda hangi parametrelerden etkilendiği görüldükten sonra, gürültü oluşumunda transfer mekanizması görevinde olan motor sisteminin frekansa bağlı tepkisini korele etmek için, sonlu eleman çalışmalarının ilk ayağı olan yapısal sonlu eleman modeli oluşturulmuştur. Yapısal sonlu eleman modelinde motor bloğu üst ölü noktaları ve motor takozu aktif kısımları için sonlu eleman modeli sonuçları tüm ve ikinci motor mertebeleri için kıyaslanmıştır. İkinci motor mertebelerinde deneysel ölçümler ile korele sonuçlar elde edilmiş ve yapısal sonlu eleman modelinin korelasyonu sağlanmıştır. Akustik sonlu eleman modeli oluşturulması kısmında ilk olarak baz motor konfigürasyonu için BEM modeli oluşturulur. BEM modeli üzerine yapısal sonlu eleman modeli üzerinden alınan yüzey hızları çıktısı uygulanılarak. Mikrofon lokasyonlarındaki ses basıncı seviyeleri hesaplatılmış olur. Her bir mikrofon lokasyonu için deneysel ölçümler ile akustik sonlu eleman gürültü değerleri kıyaslanmıştır. Deneysel ölçümlerde mekanik ve akış kaynaklı gürültülerinde de etkileri olduğu düşünüldüğünde akustik sonlu eleman analizi ile beklenen yönde sonuçlar elde edilmiştir. Tüm bu çalışmalar neticesinde kalibrasyon parametrelerinda yapılacak değişiklikten etkilenecek olan yanma gürültüsünün katkısı sonlu eleman yöntemi ile hesaplatılmış ve korelasyonu görülmüştür. Bu sebeple kalibrasyon parametrelerinde yapılacak optimizasyonun yanma gürültüsüne etkisi, yüksek maliyet ve zaman gerektiren deneysel ölçümlerden ziyade sonlu eleman yöntemiyle hızlı ve düşük maliyetle yapılmasının faydalı olacağı düşünülmektedir.
Görme engelli ilkokul öğrencileri için yeni ürün geliştirme sürecinde tasarım: Yenilenebilir braille ekranlı elektronik okuyucu örneği
İnsanların hayatlarında bilgi ve bilgiye erişim kavramları belki de tarih boyunca hiç olmadığı kadar büyük bir yer kaplar hale gelmiştir. Günümüzde insanlar çok çeşitli kaynaklar aracılığıyla bilgi edinebilmekte ve çeşitli araçlar kullanarak mevcut bilgi havuzuna katkıda bulunabilmektedir. Okuryazarlık genel anlamıyla kişinin okuyup yazabilme eylemini gerçekleştirip gerçekleştiremediğini anlatmak için kullanılan bir kavram olsa da artık çok daha geniş bir bağlamda değerlendirilmektedir. Okuryazarlık yalnızca bir veriyi okuyabilme veya yazabilmeyi değil aynı zamanda dili kullanabilmeyi, sayıları, görselleri ve diğer kaynakları anlamlandırabilmeyi, bunları yorumlayabilmeyi ve daha etkili iletişim kurmayı da sağlamaktadır. Bu nedenle kişinin okuryazar olup olmaması onun sadece eğitsel durumuyla değil sosyal konumuyla da ilgili önemli veriler sağlayan bir gösterge durumundadır. Bilgiye erişim ve okuryazarlık birbirine doğrudan bağlıdır. Okuryazar olmayan kişiler bilgiye erişimde kullanılan en önemli aracı olan yazıyı ve dolayısıyla yazılı verileri anlamlandıramamakta ve bunun sonucunda bilgiye erişememektedir. Braille alfabesi görme engelli bireylerin dış dünyaya açılan en önemli kapılarından biri olarak görülmektedir ancak Braille okuryazarlık oranının özellikle son 60 senelik dönemde dünya genelinde ve ülkemizde hızlı bir şekilde düştüğü görülmektedir. Dünya üzerinde bulunan yaklaşık 285.000.000, ülkemizde bulunan 1.000.000'ı aşkın görme engelli bireyin Braille alfabesine yeterince önem vermemesi durumunda alfabenin unutulmaya yüz tutacağı düşünülmektedir. Görme engelli bireylerin Braille okuryazarlık oranının hızlı bir şekilde düşüyor olmasının çeşitli nedenleri bulunmaktadır. Bu nedenlerin bir sonucu olarak görme engelli bireyler arasındaki Braille okuryazarlık oranı %10 seviyesinin de aşağısına düşmüştür ve bu düşüşün devam edeceği öngörülmektedir. Çalışma Braille okuryazarlığındaki düşüşü temel alarak ortaya çıkmıştır. Mevcut problemin çözümü için çeşitli öneriler getirilebilmesi adına durum detaylı bir şekilde incelenmiştir. Elde edilen veriler Braille okuryazarlığındaki düşüşün hem çevresel etmenlerden hem de görme engelli bireylerden kaynaklandığını göstermektedir. Okuryazarlık oranını etkileyen çevresel etmenler yetersiz ve niteliksiz eğitsel kaynaklar, eğitmenlerin gerekli donanıma sahip olmaması, elverişsiz eğitim ortamı, düşük kullanılabilirliğe sahip ürünler gibi çeşitli başlıklar halinde sıralanabilir. Düşüşü tetikleyen ve görme engelli bireylere doğrudan bağlı olan nedenler arasında ise okuryazarlığın metin okuma teknolojisi gibi çeşitli diğer araçlarla ikame edilmeye çalışılması, Braille okuryazarlığının getirilerinden haberdar olunmadığı için eğitime önem verilmemesi ve eğitimin göz ardı edilmesi gibi faktörler bulunmaktadır. Ancak mevcut durumun yaşanmasında en büyük etkinin çevresel etmenlerden kaynaklandığı görülmüştür. Braille okuryazarlığının önemi ve görme engelli bireylerin yaşamları üzerindeki etkilerini göstermek için çeşitli istatistiki veriler ve araştırmalardan yararlanılmıştır. Bu veriler göstermektedir ki Braille okuryazarı olan görme engelli bireyler, okuryazar olmayan görme engelli bireylere göre daha yüksek eğitim seviyesine sahiptir, işgücüne katılım oranları daha fazladır ve bunun sonucu olarak daha çok görme engelli birey ekonomik bağımsızlıklarına kavuşmuş durumdadır. Mevcut durumdan hareketle daha çok görme engelli bireyin Braille alfabesini öğrenebilmesini sağlamak için çeşitli ürün önerileri getirilmiştir. Yapılan çalışma bu öneriler içerisinde bulunan elektronik Braille okuyucusu fikrinin ürün geliştirme süreci sonrasında prototipinin üretilmesi için gerçekleştirilen aşamaları ve bu sürecin altyapısını oluşturan teorik bilgileri içermektedir. Çalışmanın üçüncü bölümü ürün geliştirme süreçleri ve bu süreçleri gerçekleştiren çalışma gruplarının yapılarını ele alır. Bu bölümde incelenen ürün geliştirme süreçleri ve süreçlere ait aşamalar ile araştırma kapsamında yapılmış örnek olay çalışmasında izlenen sürece dair altyapı oluşturulmuştur. Bölüm kapsamında ayrıca çalışma gruplarına, onların iletişimsel ve organizasyonel yapılarına da değinilmiştir. Çalışma gruplarının yapıları öngörülen ürün geliştirme süreci aşamalarını ve aktivitelerini doğrudan etkilemektedir. Sürecin verimli bir şekilde ilerleyebilmesi adına uygun yapının kurulması büyük önem taşımaktadır. Çalışma kapsamında gerçekleştirilen ürün geliştirme süreci işbirlikçi tasarım açısından iki farklı bakış açısıyla değerlendirilmiştir. Bunlardan birincisi araştırmaya konu ürün geliştirme sürecinin farklı disiplinlerden üç kişinin bir araya getirilmesi ile oluşturulan çalışma grubu tarafından gerçekleştirilmesidir. Uygulanan işbirlikçi tasarım sarmalı ile tasarım ve tasarımcının süreçte diğer alanlarla ve bu alanlardan sorumlu kişilerle ilişkisi incelenmiş, söz konusu alanların birbirlerine göre konumları ve gerek ikili gerekse üçlü bağlantıları irdelenmiştir. Bahsedilen süreç görme engelli bireylere yönelik yardımcı teknoloji barındıran bir ürün geliştirmek üzere gerçekleştirilmiştir. Bu nedenle görme engelli bireyler çalışmanın başlangıcından itibaren süreçte bulunmuş ve sürecin gidişatını büyük ölçüde etkilemiştir. Gerek mevcut durumun sağlıklı bir şekilde analiz edilmesi gerekse karşılaşılan sorunlara makul çözüm önerilerinin getirilmesi için görme engelli bireylerin süreçte bulunmaları önemli bir rol oynamaktadır. Gerçekleştirilen vaka çalışması, mevcut problem için getirilen çözüm önerileri arasından seçilen bir fikrin ürün geliştirme aşamasına geçirilmesi ve sonucunda ürün prototipinin oluşturulması esnasında yapılan aktiviteleri içermektedir. Bu bölümde problemin belirlenmesinin ardından gerek tasarımcının gerçekleştirdiği kişisel çalışmalara gerekse Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı'ndan alınan Teknogirişim Sermayesi Desteği'nin ardından oluşturulan çalışma grubu ile yapılan ürün geliştirme aktivitelerine değinilmektedir. Bu bölümde tüm süreç detaylarıyla ortaya konulmuş, böylece benzer bir çalışma için şablon oluşturulması hedeflenmiştir. Çalışmanın son bölümünde elde edilen veriler değerlendirilmiş, özel bir hedef kitleye yönelik ürün geliştirme süreçlerinde tasarımın nasıl konumlandığı ve nasıl konumlandırılması gerektiği ile ilgili çeşitli yorum ve çıkarımlarda bulunulmuştur.
Yeni kalgon bazlı sıvı kristal polimerlerin sentezi ve incelenmesi
Side chain liquid crystalline polymers (SCLCPs), which combine the unique properties of low-molar mass liquid crystals and polymers, have been the subject of intensive research mainly due to their interesting electrical and optical properties which makes them good candidates for applications in microelectronic devices ranging from optical data storage and nonlinear optics. Side chain liquid-crystalline polymers (LCPs) are usually prepared by covalently linking rigid mesogens to a polymer backbone through flexible spacers. In thesis, new chalcone compound and its methacrylate monomer were synthesized aand characterized. 1-(4-hydroxyphenyl)-3-(pyridin-4-yl)prop-2-en-1-one as a chalcone compound was synthesized by using Claisen-Schmidt method. 1-(4-hydroxyphenyl)-3-(pyridin-4-yl)prop-2-en-1-one was reacted with methacryloyl chloride to obtain monomer. This chalcone based monomer was polymerized by using free radical polymerization method. Chalcone side chain liquid crystalline polymer was prepared by using intermolecular hydrogen bonding concept. For this purpose, firstly H-bonded crystalline polymer was synthesized starting from tertiary amine containing methacrylate based polymers as H-bond acceptor and 4'-(-hydroxyalkoxy)-4-cyanobiphenyl derivatives as H-bond donor. Synthesis of Hydrogen Bond Donors: 8-(4-Cyanobiphenyl-4'-oxy) octan-1-ol (LC8) and 11-(4-Cyanobiphenyl-4'-oxy) undecan-1-ol (LC11) were synthesized. The structure of the LC8 and LC11 were characterized by FT-IR and 1H-NMR spectroscopy. Preparation of chalcone based liquid crystalline polymers Chalcone based polymer and LC8 or LC11 were employed as a hydrogen bond acceptor and a hydrogen bond donors, respectively to yield hydrogen bonded liquid crystalline polymers. The structure of the side chain liquid crystalline polymers formed by intermolecular H-bonding between nitrogen of amine of the polymer and hydroxyl group of the hydrogen donors. The hydrogen bonded methacrylate based polymers were characterized by FT-IR spectroscopy, DSC and POM methods. According to the FT-IR spectra of the polymers hydrogen bonding donors and acceptors located so that intramolecular hydrogen bonding is favored, display slightly broadened O-H stretching absorption in the 3200 to 3500 cm-1 range. The phase behavior of all the hydrogen bonded liquid crystalline polymer was studied using a combination of DSC and POM. DSC thermograms were obtained in second heating cycles. The samples were heated with a scan rate of 10°C/min in an N2 atmosphere. POM (X200) studies also confirmed DSC results along with the results of phase transitions. Also, 1-(4-hydroxyphenyl)-3-(pyridin-4-yl)prop-2-en-1-one was interacted with LC8 and LC11 to compare with liquid crystaline polymers.
Karayel insansız hava aracının statik ve dinamik analizleri
Tezde öncelikle insansız hava araçlarının 2. Dünya Savaşı'dan günümüze kadar olan dönemdeki gelişimi, kulanıldığı alanlar ve insansız hava araçları örnekleri gibi bilgileri içeren kısa tarihçesi anlatılmıştır. Sonraki bölümlerde ise Vestel Savunma Sanayii'nin(VSS) geliştirmekte olduğu Karayel adlı insansız hava aracının; tanıtımı, sonlu elemanlar modelinin oluşturulması, yükleme ve sınır koşullarının uygulanması, statik ve dinamik analizlerinin yapılışı ve elde edilen sonuçları açıklanmıştır. Karayel'in sonlu elemanlar modeli oluşturulurken kullanılan programlar MSC Nastran/Patran 2010'dur. Aracın sonlu elemanlar modeli oluşturulurken bazı hususlara dikkat edilmiştir. SEM'ni oluşturan elemanların çoğunluğu 2 boyutlu dörtgen elemanlardır. Oluşturulan dörtgen elemanlar, 4 adet kıstasa göre oluşturulmuştur. Bunlar; açıklık oranı(aspect ratio), eleman çarpılması(element warping), yamukluk(skew), sivrilme(taper)'dir. Analiz sürelerini kısaltmak için ise rib'lerin ve frame'lerin flanş'ları bir boyutlu beam eleman olarak modellenmiştir. Ayrıca aracın yapısal olarak dayanımı olmayan parçaları ise sıfır boyutlu kütle elemanlar olarak modellenmiştir. Araçta metalik ve kompozit malzemeler kullanılmıştır. Ancak sınai mülkiyet haklarından ötürü malzeme özellikleri ve katman bilgileri paylaşılmayacaktır. Bu tezde, Karayel aracının yükleme koşullarından 2 tane farklı kritik koşul ele alınmıştır. Her koşul için uygulanacak olan basınç yükleri, Vestel Savunma Sanayii tarafından hesaplanmış, hesaplanan basınç yükleri sonlu eleman modelindeki ilgili elmanlar ile ilişkilendirilmiştir. SEM oluşturulduktan sonra modelin düzgün çalıştığını kontrol edebilmek için birtakım test analizleri yapılmıştır. Yapılan test analizlerinden model başarıyla geçmiştir. Test analizlerinden sonra ilk olarak aracın modal analizi yapılmıştır. Yapılan modal analiz sonucunda aracın normal modlarının olduğu frekanslar ile araçtaki titreşim kaynağı olan yapıların frekanslarının farklı olduğu görülmüştür. Bu sayede araçta rezonans olmayacağı anlaşılmıştır. Daha sonra aracın statik analizleri yapılmıştır. Yapılan statik analiz sonucunda elde edilen gerilme değerleri, ilgili izotropik malzemelerin dayanım değerleri ile karşılaştırılmıştır. Karşılaştırma sonucunda izotropik malzemeden yapılan yapılarda herhangi bir göçmenin (failure) olmayacağı anlaşılmıştır. Ancak aracın büyük bir bölümü kompozit yapıdır ve kompozit malzemenin dayanımlarının doğrudan gerilmeler ile karşılaştırılması yanlış değerlendirmelere yol açabilmektedir. Bu nedenle kompozit için yapılar beş ayrı göçme kriterine göre analiz edilerek tasarlanmıştır. Hesaplar Python 4.3.4'da yazılan kod vasıtasıyla yapılmıştır. Bu kod her bir kompozit eleman için beş ayrı göçme kriterini uygulayarak rezerv faktörünü (RF) hesaplamakta ve sonuçları "csv" dosyası olarak listelemektedir. Yapılan RF hesapları sonucunda aracın herhangi bir kompozit yapısında göçme olmadığı görülmüştür. Aracın kanadı VSS tarafından üretilmiş ve deplasman testi yapılmıştır. Yapılan testin yüklemesi Karayel sonlu elemanlar modelinde de uygulanmış ve elde edilen sonuçlar test ölçümleriyle karşılaştırılmıştır. Yapılan karşılaştırmalara göre test ve analiz değerlerinin oldukça yakın korelasyon gösterdiği görülmüştür. Yapılan tüm bu analiz ve testler sonucunda Karayel taktik insansız hava aracı karşılacağı yüklemeler karşısında herhangi bir göçmeye uğramayacağı görülmüştür. Ayrıca testler ile analiz sonuçlarının birbirlerine yakınlığı da aracın sonlu elemanlar modelinin düzgün çalıştığının ve sonlu elemanlar modeli oluşturulurken uyulan kriterlerin doğru olduğunun göstergesidir.