Kütahya Dumlupınar University
Fakülte

Tıp Fakültesi

Kütahya Dumlupınar University

13

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Arşivlenen Tez

10 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tip 1 diyabetes mellitus hastalarında parvovirüs B19 enfeksiyon sıklığı

Parvovirüs B19 enfeksiyonu sonrası oluşan antikorların moleküler bazı mekanizmalar ile otoimmün mekanizmaların aktivasyonuna yol açabileceği bilinmektedir. Parvovirüs B19 enfeksiyonun birçok otoimmün hastalıkta oto-antikorlar oluşturabileceği gözlemlenmiştir. Parvovirüs B19 birçok otoimmün hastalığın etyolojisinde yer aldığı düşünülerek araştırmalar yapılmıştır. Bazı vaka sunumlarında Parvovirüs B19 enfeksiyonu sonrasında Tip 1 DM geliştiği rapor edilmiştir. Tip 1 DM' nin genetik bir zeminde bazı çevresel faktörlerin etkisiyle oluştuğu düşünülmektedir. Viral enfeksiyonlar, patogenezde rol aldığı düşünülen çevresel faktörlerdendir. Otoimmün bir hastalık olan Tip 1 DM' nin etyolojisinde Parvovirüs B19 enfeksiyonlarının rolü çalışmamızın esas amacını oluşturmaktadır. Bu çalışmada Tip 1 DM hastalarında Parvovirüs B19 sıklığı araştırılmıştır. Nisan 2016-Eylül 2016 tarihleri arasında Dumlupınar Üniversitesi Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma polikliniği ve iç hastalıkları polikliniklerine başvuran ve çalışmaya gönüllü olarak katılmayı kabul eden Tip 1 diyabetik hastalardan aydınlatılmış gönüllü olur formu alınarak gerçekleştirildi. Çalışmamıza 32 Tip 1 DM tanısı almış hasta ve 30 sağlıklı gönüllü (kontrol grubu) alınmıştır. Hastalardan rutin kan tetkikleri esnasında invaziv herhangi bir işlem uygulanmadan kan örnekleri alındı. Kan örnekleri -200C derecede muhafaza edilerek mikrobiyoloji laboratuvarlarında çalışıldı. Parvovirüs B19 IgM ve IgG ELİSA yöntemi kullanılarak manuel olarak çalışıldı. Bu çalışmanın sonucunda Tip 1 DM hastalığı olanlarda Parvovirus B19 IgG düzeyleri kontrol grubuna göre daha sık bulunmuştur. Parvovirüs B19 IgM düzeylerinde ise anlamlı bir fark bulunamamıştır.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 1Otoimmün hastalıklar+4
Hasan Hüseyin Gümüşçü
Kütahya Dumlupınar University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tip 2 diabetes mellituslu hastalarda tedavi şekline göre oksidatif stres durumunun ve yaşam kalitesinin karşılaştırılması

Amaç Diabetes Mellitus (DM) birçok sistemi etkileyen, kan şekeri yüksekliği ile seyreden endokrin bir hastalıktır. Hastalığın etyolojisinde, erken ve geç komplikasyonlarının oluşumunda oksidatif stresin rol oynadığı bilinmektedir. DM'li hastaların uzun dönemde, hastalığın seyrinden ve tedavinin ömür boyu devam etmesinden dolayı yaşam kalitelerinin etkilendiği gösterilmiştir. Hastalığın uygun tedavi ile kontrol altına alınması, komplikasyon gelişimini önlemekte, yaşam kalitesini de iyileştirmektedir. Bu çalışmanın amacı, Tip 2 DM'li hastalarda tedavi şekline göre oksidatif stres durumunun ve yaşam kalitesinin karşılaştırmaktı. Yöntem Çalışmaya Mayıs 2015 – Kasım 2015 tarihleri arasında Dumlıpınar Üniversitesi Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi dahiliye polikliniklerine başvuran, 45 oral antidiabetik (OAD) kullanan ve 45 insülin tedavisi alan, hipertansiyon (HT) dışında ek hastalığı olmayan, 40 – 60 yaş arası toplam 90 tip 2 DM hastası alındı. Hastalardan rutin tetkiklerine ek olarak Total Antioksidan Status (TAS), Total Oksidan Status (TOS) ve Paraoksonaz-1 (PON-1) değerlerinin ölçülmesi için venöz kan örnekleri alındı. Hastalara SF-36 yaşam kalitesi anketi yapıldı. İstatistiksel analizler GraphPad versiyon 6.05 kullanılarak yapıldı. P< 0.05 değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular İnsülin tedavisi alan grupta TOS ve hesaplanan OSI değerleri, OAD grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı biçimde yüksek saptandı (p<0,001 ve p<0,001). OAD grubunun PON-1 ortalamaları, insülin grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p:0.007). OAD grubunda SF-36 yaşam kalitesi anketinin fiziksel fonksiyon, sosyal fonksiyon ve ağrı alt ölçek skor ortalamaları, insülin grubunun ortalamalarından anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p<0,001, p:0.003 ve p:0.003). Çalışma hastalarının TAS ortalamaları ile AKŞ ve HbA1C arasında negatif korelasyon (r:-0.254, p:0.02 ve r:-0.260, p:0.01), TOS ortalamaları ile HbA1C ve trigliserid değerleri arasında pozitif korelasyon(r: 0.225, p:0.03 ve r: 0.225, p:0.03) ve OSI değerleri ile AKŞ ve HbA1C değerleri arasında da pozitif korelasyon saptandı (r:0.293, p:0.005 ve r:0.342, p:0.001). Sonuç Çalışmamızda OAD ve insülin tedavisi alan diabetik hastaları iki grup halinde karşılaştırdığımızda; insülin tedavisi alan grupta OAD alan gruba göre, oksidatif stres parametrelerinin daha yüksek, yaşam kalitesinin de daha kötü olduğu saptanmıştır. Bu sonuçların diabetin kronik komplikasyonlarıyla yakından ilişkili olabileceği ve literatür bilgisiyle de uyumlu olduğu görüşündeyiz.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Endokrin sistem hastalıkları+3
Orçun Küet
Kütahya Dumlupınar University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Anti vasküler endotelyal büyüme faktörü bevucizumab'ın nazal polipozis ve nazal mukoza üzerine etkileri

Amaç: Nazal polipozis prevalansı yüzde bir ile yüzde dört arasında değişmektedir Etyopatogenezi halen tam olarak anlaşılamamıştır. Doku kültür çalışmalarında vasküler endotelyal büyüme faktörünün (VEGF) nazal polipoziste ekspresyonunun arttığı gösterilmiştir. VEGF'nin angiogenezisi ve kapiller permeabiliteyi artırdığı gösterilmiştir. Hastalığın tedavisinde tıbbi ve cerrahi birçok yöntem denenmesine karşın halen nüksler görülebilmektedir. Nazal mukoza hastalıklarından inatçı epistaksislerle seyreden herediter hemorajik telenziektazide de anti-VEGF kullanımı bildirilmektedir. Çalışmamızın hipotezi, anti-VEG'nin neovaskülarizasyonu azaltarak nazal polip oluşumunu ve gelişimini önleyebileceği öngörüsüne dayanmaktadır. Bu maksatla hücresel immünitesi baskılanmış deney hayvanı (fare) modeli kullanıldı. İlacın nazal polipoziste etkinliği incelenirken, nazal mukoza üzerindeki etkilerini ve sistemik yan etkilerini de araştırmayı amaçladık. Yöntem: İnsanlardan elde edilen normal nazal mukoza ve nazal polip dokuları zenogreft yöntemiyle hücresel immünitesi olmayan Nude CD-1 farelere implante edildi. Sekiz fareden oluşan birinci grup kontrol grubu olarak alındı ve herhangi bir ilaç uygulanmadan nazal polip ve nazal mukoza örnekleri implante edildi. Sekiz farelik ikinci gruba sistemik (intraperitoneal) anti-VEGF bir ilaç olan (bevacizumab) uygulandı, üçüncü sekiz farelik gruba sadece nazal polip dokusu implante edildi ve ilacı polip üzerine uygulamayı sağlayan Alzet pompası ile topikal bevacizumab uygulandı ve son 8 farelik gruba sadece nazal mukoza implante edilerek Alzet pompası ile topikal olarak bevacizumab uygulandı. Tüm gruplardaki hayvanlar implantasyonu izleyen altıncı haftanın sonunda sakrifiye edilerek implante edilen polip ve nazal mukoza dokuları ve iç organ örnekleri çıkarılmak suretiyle histopatolojik inceleme için gönderildi. Bulgular: Bu çalışma ile, nazal polipozisin patogenezinde önemli rol oynayan bir mediatör olan VEGF'nin antagonisti bevucizumab'ın hücresel immünitesi işlevsiz olan fare modelinde nazal polipleri kontrol dokularına göre histolojik ölçütlete göre istatistik olarak anlamlı ölçüde gerilettiği gösterilmiştir. Bu etki, ilacın parenteral (i.p) kullanımı ile topikal kullanımında olduğundan daha belirgindir. Nazal mukoza ve polip üzerindeki etki mekanizmasının yeni damar oluşumunu azaltması ve dokuyu stabilize etmesine dayanıyor olması kuvvetle muhtemeldir. Diğer yandan, ilacın akciğer, karaciğer, mide ve böbreklerde işlev bozukluğu yapmayan toksisite bağlantılı minimal değişiklikler yaptığı saptanmıştır. Sonuç : Elde ettiğimiz sonuçlar, bevucizumab'ın tedavisi zor bir hastalık olan NP'de öncelikle topikal formda, insanlarda denenmeyi hak ettiği ve hastalığın tedavisinde önemli gelişmelere yol açabileceği kanaatindeyiz. Çalışmamızın bir diğer sonucu da immün sistemi baskılanmış deney hayvanı modelinin muhtelif kimyasalların hem topikal hem de sistemik preparatlarının etki ve yan etkilerinin test edilmesinde uygun bir model olarak kullanılabileceğini teyit ediyor olmasıdır.

BevacizumabBurunNazal mukoza+2
Onur Erdoğan
Kütahya Dumlupınar University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kafa travmalı geriatrik hastalarda prognozu etkileyen faktörlerin incelenmesi

Giriş: Kafa travmaları geriatrik hastalarda önemli morbidite,mortalite ve ekonomik kayıp sebebi olan bir sağlık sorunudur.Kafa travması ile acil servise başvuran 65 yaş üstü hastalardan, hayati tehlike ya da ciddi morbidite nedeni olabilecek intrakraniyal patolojileri tespit etmek acil servis hekimlerinin üzerinde dikkatle durması gereken görevleri arasında yer almalıdır. Amaç: Çalışmamızda 65 yaş üstü kafa travması tanısı alan hastalarda bilgisayarlı tomografide patolojik bulgu prevalansını değerlendirmeyi ve geriatrik kafa travmalı hastalarda prognozu etkileyen hematolojik faktörleri değerlendirmeyi amaçladık.Çalışmamızda ayrıca, geriatrik kafa travması konusunda ülkemizin epidemiyolojik verilerine katkıda bulunmak ve bu hastaların hastanede kalış süresini arttıran parametrelerin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamızda Dumlupınar Üniversitesi Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisine kafa travması nedeniyle başvuran ve bilgisayarlı tomografi incelemesi yapılan 65 yaş üstü hastalar geriye dönük olarak incelendi. Çalışmamıza dahil ettiğimiz vakaların,yaş,cinsiyet, travma oluş mekanizması,koagülopati,beyin bilgisayarlı tomografi sonuçları,lökosit sayısı,nötrofil/lenfosit oranı(NLO),trombosit/lenfosit oranı(TLO),taburculuk,yatış,sevk,ex durumları kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 320 hastanın 151'i erkek, 169'u kadın idi.Geriatrik popülasyonun kafa travmasıyla sıklıkla karşılaştığı nedenler arasında ise düşmelerin(%37.2) ve trafik kazalarının(%18.8) en sık nedenler olduğu belirlendi(%56).65 yaş üstü kafa travması olan hastalarda anormal Beyin BT bulgusu olan hasta sayısı 34 olup,geriatrik kafa travmalarında anormal Beyin BT prevalansı %10.6 saptandı.Bu oranın erken yaşlılık(65-74 yaş),orta yaşlılık(75-84 yaş),geç yaşlılık(85 yaş ve üstü) gruplarında anlamlı değişimi saptanmadı.Çalışmaya dahil edilen 320 hastanın 7'si ex olup,geriatrik kafa travmalarında mortalite oranı %2.2 olarak saptandı.Lökositoz,nötrofil/lenfosit oranı yüksekliği,koagülopati olması ve 75 yaş üstü geç yaşlılık dönemi morbidite ve mortaliteyi arttıran nedenler olarak tespit edildi. Sonuç:Geriatrik kafa travmalarında,kafa travmasının düşme veya trafik kazası sonrası yaşanması,lökositoz olması,nötrofil/lenfosit oranının yüksek olması,geç yaşlılık evresi hasta olması(75 yaş ve üstü) intrakraniyal patoloji riskini artırmaktadır.Kafa travmalı hastaları acil serviste değerlendirirken yaşını,travma mekanizması ve şiddetini sorgulamayı,kan tahlili alım ve bilgisayarlı tomografi çekim endikasyonlarını geniş tutmayı,acil servis gözlem süresini uzatmayı ve konsültan hekim desteği almayı planlamak akılcı bir yaklaşımdır. Anahtar kelimeler: Geriatrik kafa travması,nötrofil/lenfosit oranı,trombosit/lenfosit oranı,İNR,Bilgisayarlı Tomografi,Mortalite

GeriatriKafa yaralanmalarıKan trombositleri+4
Hasan Aydın
Kütahya Dumlupınar University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Multipl skleroz hastalarında talamik volüm ile kognitif fonksiyon arasındaki korelasyonun değerlendirilmesi

Multipl Skleroz (MS) hem gri hem de ak maddenin etkilendiği santral sinir sisteminin inflamasyon, demiyelinizasyon, aksonal kayıp, gliozisi ile karakterize, farklı klinik gidiş ve nörolojik bulguların görüldüğü kronik inflamatuar ve nörodejeneratif bir hastalığıdır. MS'te başlangıç yaşı hastaların 2/3 ünde 20-40 yaş arasında olup erkek/kadın oranı 2-3/1'dir. Etyolojisi hala kesin olarak bilinmemekle birlikte genetik ve çevresel süreçlerin tetiklediği otoimmün mekanizmaların patogenezde rol aldığı düşünülmektedir. Histopatolojisinde aksonların kısmen korunduğu demiyelinizasyon, inflamasyon, oligodendrosit kaybı ve gliozis ile giden patolojik süreç hakim olup son zamanlarda yapılan çalışmalarda normal görülen ak madde ve gri maddede de trakt spesifik patern yanı sıra inflamasyon alanındaki başlıca TH1, TH17 ve aktive mikroglialardan salınan sitokin, nitrit oksit gibi mediatörler ile birlikte aktive mikrogliaların direkt olarak yol açtığı hasar saptanmıştır. Talamus kortikal ve subkortikal alanlar arasında resiprokal iletişimde önemli bir yapı olup özellikle başta anterior ve dorsomedial nükleuslarının MS hastalarında etkilenmesi kognitif bozuklukla yakından ilişkilidir. MS hastalarında kognitif bozukluk %35-60 oranında görülmekte olup bu bozukluk özellikle dikkat, bellek ve yürütücü fonksiyon alanlarında olmaktadır. Çalışmaya Dumlupınar Üniversitesi Tıp Fakültesi Evliya Çelebi Eğitim Araştırma Hastanesi Nöroloji Anabilim Dalı'nda takipli son 3 ay içinde (Aralık 2015- Mart 2016) MRG'si yapılan, revize 2010 McDonald kriterlerine göre RRMS tanısı almış, 20-50 yaş arasında, sekonder sebeplere ve depresyona bağlı kognitif disfonksiyonu ve son 3 ay içinde akut relaps öyküsü olmayan ve/veya intravenöz yüksek doz kortikosteroid tedavisi almayan 36 hasta ile son 3 ay içinde baş ağrısı nedeniyle nöroloji polikliniğine başvuran nörolojik muayene ve MRG'si normal olan, sekonder sebeplere ve depresyona bağlı kognitif etkilenmesi olmayan 23 sağlıklı birey alındı. Hasta ve kontrol grubuna dikkat, bellek, yürütücü fonksiyonlar, dil ve vizyospasyal alanlara yönelik nöropsikometrik testler uygulandı. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ortalama hastalık süresi 2 yıl ve ortalama EDSS'si 2 olan erken evre RRMS hastalarında literatürle uyumlu olarak dikkat, bellek ve yürütücü fonksiyonlar alanlarında belirgin etkilenme olup bu etkilenme talamik alan ve korpus kallosum alanındaki azalma ve 3. ventrikül genişliğindeki artış ile korele olarak saptanmıştır. Kognitif rezervi düşük olan yani eğitim süresi 8 yılın altında olan MS hastalarında ise kognitif rezervi yüksek olanlara göre tüm kognitif alanlarda etkilenme saptanmıştır. Çalışmamız kognitif etkilenmenin görüntüleme yöntemleri ile erken dönemde değerlendirilebilmesi ve gelecekte derin gri madde etkilenimine yönelik önlemlerin hastalığın erken döneminden itibaren alınması yol gösterici olması amaçlamıştır.

BilişBiliş bozukluklarıKorelasyon+3
Selahattin Ayas
Kütahya Dumlupınar University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otoimmün tiroid hastalarında erythrovirus B19 (parvovirus B12) sıklığının araştırılması

Anti erythrovirus B19 (EVB19) antikorlarının moleküler taklit mekanizması ile otoantijenleri tanıması mümkün olabilir. Ayrıca EVB19 ilişkili yayınlanmış birçok otoimmün hastalıkta polispesifik veya organ spesifik otoantikorlar rapor edilmiştir. EVB19 birçok hastalığın patogenezinde suçlanmıştır. EVB19 özellikle otoimmün tiroid hastalıkların patogenezinde önemli yer teşkil etmektedir. Nitekim yapılan bazı olgu sunumlarında EVB19'un hashimoto tiroiditi ile ilişkili olabileceği gösterilmiştir. Graves hastalığı ve Hashimoto tiroiditi etyolojisi tam olarak bilinmemekle birlikte genetik ve çevresel faktörlerin etkileşimleri sonucunda oluştuğu düşünülmektedir. Enfeksiyonlar, patogenezde rol aldığı iddia edilen, ancak kanıtlanamayan çevresel faktörlerdendir. Parvovirus B19, patogenezde rol aldığı düşünülen ancak kanıtlanamamış viral enfeksiyon ajanıdır.Bu çalışmada Otoimmün tiroid hastalarında EVB19 sıklığı araştırılmıştır. Çalışmamız, Endokrinoloji ve İç Hastalıkları Polikliniklerinde izlenen ve çalısmaya katılmayı kabul eden hastalarda gerçekleştirildi. Çalışmaya yaş bakımından uyumlu 30 Hashimoto tiroiditli, 30 Graves hastalığı olan, 30 kontrol olmak üzere 90 kişi alındı. EVB19 IgG-IgM immünolojik ELİSA yöntemi kullanılarak manuel olarak çalışıldı ve spektrofotometri cihazında değerleri okundu. Bu çalışmanın sonucunda otoimmün tiroid hastalığı olanların Parvovirus B19 İmmünglobulin G-M (IgG-M) düzeylerinde kontrol grubuna göre anlamlı fark bulunmadı. Anahtar kelimeler: Graves Hastalığı, Hashimoto tiroiditi, Otoimmün tiroid hastalıkları, Parvovirus B19 IgG-IgM.

Enzime bağlı immünosorbent testiGraves hastalığıHashimoto hastalığı+4
Serdar Üçgün
Kütahya Dumlupınar University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yoğun bakım ünitesinde çalışan hemşirelerde çalışma ve dinlenme zamanları arasında kalp hızı değişkenliğinin karşılaştırılması

Amaç Vücudun fonksiyonel görevlerinin düzenlenmesinde otonomik sinir sisteminin önemli etkileri vardır. Otonomik sinir sistemi birbirinin çalışmasını dengeleyen sempatik ve parasempatik sinir sisteminden oluşur. Nöbet sistemi ile çalışan sağlık personelinde gündüz stres ve gece uykusuzluk nedeniyle bu otonomi bozulmaktadır. Özellikle nöbet geceleri baskın olması gereken parasempatik sistem baskılanmakta ve sonuçta vücutta stres ortamı oluşmaktadır. 24 saatlik elektrokardiyografi(EKG)-holter ile ölçülen kalp hızı değişkenliği sempatik ve parasempatik sistemin çalışmasını gösteren kolay ve girişimsel olmayan bir yöntemdir. Bu çalışmada nöbet ve istirahat olmak üzere 2 farklı günde yoğun bakım hemşirelerinin EKG Holter kaydını alarak aradaki kalp hızı değişkenliği farkını ölçmeyi planladık. Böylelikle nöbetlerinin vücudun çalışması üzerine oluşturduğu olumsuz durumları ve arttırdığı riskleri göstermeyi amaçladık. Yöntem Çalışmaya Dumlupınar Üniversitesi Kütahya Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi yoğun bakım ünitelerinde çalışan 51 hemşire dâhil edildi. Yoğun bakımda çalışan hemşireler vardiya sistemine göre çalışmaktadırlar. Nöbet günlerinde 24 saatlik (09.00-09.00) vardiya uygulanmakta ve nöbet ertesi günlerde ise nöbet izni kullanmaktadırlar. Bu çalışma hemşirelerin 24 saatlik hafta sonu vardiyası ve izin günlerinde istirahatteki 24 saatlik zaman diliminde yapıldı. Yirmidört saatlik vardiya günü çalışma grubunu ve istirahat günü ise kontrol grubunu oluşturmaktadır. Bu holter kayıtlarından ise kalp hızı değişkenliği parametleri olan 5 adet zaman alanı ve 7 adet frekans alanı değerleri elde edildi. Bulgular Kalp hızı parametreleri olan ortalama kalp hızı ve minimum kalp hızı değerleri nöbet günü lehine değeri anlamlı yüksek olacak şekilde saptandı. Toplam ortalama NN, gündüz ortalama NN ve gece ortalama NN değerleri ise istirahat günü lehine değeri yüksek olacak şekilde anlamlı çıkmıştır. Yirmidört saatlik kalp hızı değişkenliği parametrelerinden SDNN, SDANN, pNN50, TP, VLF, rMSSD, HF ve HFnu parasempatik sistemin indirekt belirteçleridir ve istirahat günü nöbet gününe kıyasla anlamlı olarak yüksek çıkmıştır. LFnu ve LF/HF oranı ise sempatik sistemin indirekt belirteçleri olup nöbet gününde istirahat gününe göre yüksek saptanmıştır. Gündüz vakti ve gece vakti kalp hızı değişkenliği parametreleri kıyaslandığında ise nöbet gününde istirahat gününe göre sempatik baskınlık görüldü. Ayrıca kalp hızı parametreleri 24 saat bazında kıyaslandığında ise nöbet günü sempatik sistemin, istirahat gününe nazaran daha yüksek olduğu görüldü. İstirahat ve nöbet günlerinin her ikisinde de gündüzleri geceye göre sempatik baskınlık olduğu izlendi. Nöbet gecelerinde sempatik baskınlığın oluşmasının, istirahat gecelerine nazaran daha erken saatlerde başladığı görüldü. Sonuç Sonuç olarak nöbet günlerinde sempatik aktivasyon artmaktadır. Bu etki 24 saaat boyunca devam etmektedir. Nöbet ya da istirahat gününden bağımsız olarak gündüz sempatik baskınlık, geceye göre daha fazla olmaktadır. Bu da sirkadiyen etkinin olduğunun göstergesi olarak yorumlandı. Ayrıca nöbet günlerinde geceleri sempatik etkinin başlama zamanının, istirahat gününe nazaran daha erken başlaması ise kortizol salınım zamanının daha erken başlamasıyla ilişkili olabileceği düşünüldü. Çalışmanın önemli kısıtlılıklarından biri katılımcı sayısının az olmasıdır ve daha ideal sonuçlar için geniş katılımcı grupları ile yapılacak çalışmalara ve yeni verilere gereksinim vardır. Anahtar kelimeler: Kalp hızı değişkenliği, otonom sinir sistemi, nöbet ve istirahat zamanı, yoğun bakım hemşiresi

DinlenmeHemşirelerHemşirelik araştırmaları+6
Mehmet Özgeyik
Kütahya Dumlupınar University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik karaciğer hastalığı bulunan olgularda özofagus varisi varlığı ve varis büyüklüğü ile hepatik ven akım hızının ilişkisi

Kronik Karaciğer Hastalığı Bulunan Olgularda Özofagus Varis Varlığı Ve Varis Büyüklüğü İle Hepatik Ven Akım Hızının İlişkisi Amaç: Siroz hastalarında ,özofagus varis varlığı ve büyüklüğü ile hepatik ven akım hızı, portal ven çapı, dalak boyutu ve trombosit sayısı arasında korelasyon olup olmadığını tespit etmek ve böylece hastaların takibinde yeni yöntemlerin gelişmesine katkıda bulunmaktır. Yöntem: Kliniğimize bir yıl içinde başvuran, siroz teşhisi olup varis kontrolü için ve siroz şüphesi olup varis varlığını araştırmak için özofagogastroskopi yapılan hastalar çalışmaya alındı. Hastaların endoskopiden sonra doppler ultrasonografileri yapıldı ve varis büyüklüğü ile hepatik ven akım hızı, trombosit sayısı, portal ven çapı ve dalak büyüklüğü arasındaki ilişki incelendi. Bulgular: Kriterlere uyan 76 hasta çalışmaya alındı. Bu hastaların 30'u erkek, 46'sı kadındı. Hastaların yaş ortalaması 61,15 idi. Hastalarda viral etyoloji, bunlardan da HCV ye bağlı siroz daha fazla idi. Trombosit sayısı, dalak çapı, portal ven çapı ve hepatik ven akım hızları, varis derecelerine göre üç grupta karşılaştırıldı, varis büyüklüğü ile parametreler arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı. Daha sonra hastalar; küçük varis grubu (evre 0 ve evre 1) ve büyük varis grubu(evre 2 ve evre 3) olarak ayrıldı ve aynı parametreler incelendi; dalak büyüklüğü, portal ven çapı ve trombosit sayısı açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu, öngördüğümüz şekilde hepatik ven akım hızları açısından anlamlı fark tespit edilmedi. Sonuç: Çalışmamızda, karaciğer sirozu etyolojisinde ülkemizde beklenilenden farklı olarak HCV birinci sıradaydı ve kadın hasta sayısı daha fazla idi. Dalak çapı, portal ven çapı büyük varis grubunda anlamlı şekilde daha büyüktü. Trombosit sayısı ise büyük varis grubunda anlamlı olarak daha düşük izlendi. Hepatik ven akım hızları ile varis büyüklüğü arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı. Kronik karaciğer hastalığı olan bireylerde endoskopik takibi daha aza indirecek, küçük varisleri tespit edebilen yöntemlere ihtiyaç vardır. Bu amaçla ultrasonografik yöntemler kullanılabilecek yöntemlerdir. Ancak bu çalışmaların daha büyük ve homojen hasta gruplarında yapılmaya ihtiyacı vardır. ANAHTAR KELİMELER:karaciğer sirozu,hepatik ven akım hızı,trombosit

Hepatik venlerKan akış hızıKan trombositleri+5
Gül Sena Topal
Kütahya Dumlupınar University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

CEO2 nanopartiküllerinin iskemik karaciğer hasarında izlenen inflamatuar süreçler üzerindeki etkileri

AMAÇ: Bu çalışmada, fare karaciğer iskemi reperfüzyon (İR) modeli öncesinde uygulanan antiinflamatuar özellikteki seryum dioksit (CeO2) nanopartiküllerinin iskemik karaciğer hasarında izlenen inflamatuar süreçler üzerindeki etkilerinin incelenmesi amaçlandı. YÖNTEM: Çalışmada kullanılan fare deney grupları, kontrol, sham, İR, çalışma grubu i.p (CeO2 nanopartiküllerin intraperitoneal uygulandığı) ve çalışma grubu o.g (CeO2 grubu nanopartiküllerinin oral gavaj yoluyla uygulandığı) olmak üzere 5 gruba (n=6) ayrılmıştır. İR hasarının saptanmasında plazma laktat dehidrogenaz (LDH), transaminaz (ALT, AST) düzeyleri tayin edildi. Karaciğer doku örneklerinde lipid peroksidasyonu, redükte ve okside glutatyon (GSH ve GSSG) düzeyleri, antioksidan enzim (katalaz, glutatyon-S transferaz, glutatyon redüktaz, glutatyon peroksidaz, süperoksit dismutaz) aktiviteleri ve nötrofil infiltrasyonunun parametresi olarak myeloperoksidaz (MPO) aktivitesi tayin edildi. İR ile indüklendiği öne sürülen proinflamatuar sitokin/kemokinlerin (TNF-, IL-1, IL-1, IL-2, IL-4, IL-6, IL-8, IL-10, IL-12, IL-17, IFN-) ve matriks metaloproteinazlarının (MMP-2 ve MMP-9) plazma düzeyleri belirlendi. BULGULAR: İR hasarı oluşturulan grupta kontrol ve sham gruplarıyla karşılaştırıldığında plazma LDH, AST ve ALT aktivitelerinde, doku lipid peroksidasyonunda ve doku MPO aktivitesinde artış; doku GSH düzeyinde düşüş, doku GSSG düzeyinde artış, doku antioksidan enzim düzeylerinde azalma; plazma prositokin ve kemokin düzeylerinde ve MMP–2 ve MMP–9 düzeylerinde artış gözlendi. İR protokolünden 24 saat önce CeO2 nanopartiküllerinin i.p. ve o.g. yolu ile uygulanmasının, çalışma gruplarında plazma LDH, AST ve ALT aktivitelerinde, doku lipid peroksidasyonunda ve MPO aktivitesinde azalmaya; doku GSH düzeyinde artışa, doku GSSG düzeyinde düşüşe; doku antioksidan enzim düzeylerinde artışa; plazma prositokin ve kemokin düzeylerinde ve plazma MMP-2 ve MMP-9 düzeylerinde düşüşe neden olduğu saptandı (p<0.001). CeO2 nanopartiküllerinin uygulama yolunun, ölçülen parametrelerin düzeyleri açısından istatistiksel olarak bir fark göstermediği saptandı. SONUÇ: Bu çalışmada elde edilen veriler, CeO2 nanopartiküllerinin İR hasarını önlemede ümit verici bir terapötik ajan olabileceğini önermektedir. Anahtar Kelimeler: İskemi reperfüzyon hasarı, CeO2 nanopartikülleri, karaciğer, fare, inflamasyon

FarelerHayvan deneyleriKaraciğer hastalıkları+7
Akile Zengin
Kütahya Dumlupınar University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pseudoeksfoliasyon sendromlu olgularda fakoemülsifikasyon cerrahisi sonrası görme keskinliği ve göz içi basınç değişimi

Amaç: Pseudoeksfoliasyon sendromlu (PES) olgularda fakoemülsifikasyon cerrahisi sonrası en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) ve göz içi basınç (GİB) değişimini incelemek. Yöntem: Kasım 2013 ve Mayıs 2017 arasında Dumlupınar Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda aynı cerrah tarafından fakoemülsifikasyon ameliyatı yapılan 749 olgu retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya dahil edilen 181 olgu 2 gruba ayrıldı. PES'li 61 olgu grup 1 PES olmayan 120 olgu grup 2 (kontrol) olarak belirlendi. Ameliyat öncesi ve sonrası EİDGK ve GİB değişimi 1. gün, 1. hafta ve 1. ayda değerlendirildi. Bulgular: Ameliyat sonrası ortalama EİDGK her iki grupta da benzer şekilde 1. gün, 1. hafta ve 1. ayda anlamlı olarak artış gösterdi (p<0.01). Ortalama EİDGK iki grup arasında tüm takiplerde istatistiksel anlamlı farklılık göstermedi. Ameliyat öncesi ortalama GİB, grup 1'de 17,51±3,57 mmHg, grup 2'de 17,54±3,82 mmHg idi. Ortalama GİB ameliyat sonrası 1. günde her iki grupta da hafif fakat istatistiksel olarak anlamsız artış gösterdi (sırasıyla, +1,08 ± 4,60 mmHg, p=0,071, ve +0,08 ± 3,54 mmHg, p=0,797). Ortalama GİB ameliyat sonrası 1. Hafta (sırasıyla, -0,60 ± 2,83 mmHg, p=0,107, ve -1,10 ± 2,60 mmHg, p<0,01) ve 1. ayda (sırasıyla, -2,42 ± 2,50 mmHg, p<0,01, ve -2,01 ± 2,69 mmHg, p<0,01) anlamlı düşüş gösterdi. Ortalama GİB iki grup arasında tüm takiplerde istatistiksel anlamlı farklılık göstermedi. Ameliyat sırasında komplikasyon olarak grup 1'de 1 olguda (%1,6), grup 2'de 1 olguda (%0,8) zonül diyalizi görüldü. Sonuç: GİB hem PES'li hem de PES olmayan gözlerde katarakt cerrahisi sonrası ilk günde geçici artma eğilimindedir. Bununla birlikte bir ay sonunda iki grupta da benzer şekilde anlamlı düşüş gösterir. PES'li gözler normal gözlere kıyasla katarakt cerrahisinde daha yüksek komplikasyon riski taşırlar ancak deneyimli cerrahlar ile komplikasyon oranları normal gözlerle benzerdir ve ameliyat sonrası aynı oranda görme keskinliği artışı sağlanır. Anahtar kelimeler: fakoemülsifikasyon, görme keskinliği, göz içi basıncı, pseudoeksfoliasyon sendromu

Cerrahi-gözFakoemülsifikasyonGörme keskinliği+2
Seyit Çevik
Kütahya Dumlupınar University
2017
00