Manisa Celal Bayar University
Anabilim Dalı

Dahiliye Anabilim Dalı

Manisa Celal Bayar University

37

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

37 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İmmünoterapi alan melanom, renal hücreli karsinom ve küçük hücreli dışı akciğer kanseri hastalarında gözlenen immünite ilişkili yan etki insidansı : Retrospektif analiz

Giriş ve Amaç: CTLA-4 (sitotoksik T hücre ilişkili antijen-4), PD-1 (programlanmış hücre ölümü-1), PD-L-1 (programlanmış ölüm ligandı-1) gibi immün denetim noktalarına karşı geliştirilmiş antikorların klinik kullanıma girmesi kanser tedavisinde umut vaadeden yeni bir dönemin habercisi olmuştur. Ancak immün denetim noktalarının bu şekilde bloke edilmesi kanser hücresine karşı gelişen bir immün yanıtla sonuçlansa da; bir yandan da immün toleransın kırılması ile immün ilişkili yan etkilerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Gereç ve Yöntem: 2009-2018 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Hastanesi Medikal Onkoloji Bilim Dalı Polikliniğine başvurmuş melanom, KHAK ve RCC tanılı hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. 1417 hastanın dosyaları retrospektif olarak taranarak, 89 hastaya ait veriler kaydedilmiş ve analizleri yapılmıştır. Bulgular: Cinsiyet, yaş, daha önce tedavi veya interferon alıp almama durumu ile yan etki gelişme oranları arasındaki ilişki incelendi ve gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Kombinasyon tedavisi olarak veya bir immünoterapi ilacına yanıtsızlık nedeniyle başka bir immünoterapi ilacına geçilmesi nedeniyle birden fazla immünoterapi ilacı alan hastalarla, sadece tek bir immünoterapi ilacı alanlar arasında yan etki gelişimi oranları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptandı, birden fazla immünoterapi alan hastalarda yan etki daha fazla görüldü (p=0,005). Herhangi bir immün aracılı yan etki gelişenlerde ve vitiligo gelişenlerde, mortalite istatistiksel olarak anlamlı derece düşük bulundu (sırasıyla p=0,013 ve p=0,001). Yan etki gelişen ve yan etki gelişmeyen gruplar arasında genel sağkalım süreleri karşılaştırıldı. Her iki grup arasında istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı (p=0,101). Ancak vitiligo tek başına ayrı olarak değerlendirildiğinde vitiligo gelişen hastalarda sağkalım süresi istatistiksel olarak daha yüksek saptandı (p=0,027). Nötrofil lenfosit oranı (NLO) 'na göre yan etki gelişme ve sağkalım durumları değerlendirildi. Hastalar NLO <5 ve ≥5 olarak iki grup olarak incelendi. Bazal NLO değerlerine göre iki grup arasında anlamlı fark saptamadı (p=0,584). Dokuzuncu hafta değerleri karşılaştırıldığında NLO ≥5 olan grupta sağkalım istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük saptandı (p:0,001). Yan etki gelişme oranları ise NLO değeri ile ilişkili bulunmadı. Sonuç: Kombinasyon tedavisi olarak veya yanıtsızlık nedeniyle diğer bir immünoterapi ajanına geçildiği için birden fazla immünoterapi ilacı almış olanlarda immün aracılı yan etki oranları tek bir immünoterapi ilacı alanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulundu. Herhangi bir immün aracılı yan etki gelişenlerde ve vitiligo gelişenlerde mortalite istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük saptanırken, sadece vitiligo gelişenler ayrı olarak değerlendirildiğinde bu hasta grubunda genel sağkalım süreleri de daha uzun bulundu.

Karsinoma-küçük hücreli olmayan-akciğerKarsinoma-renal hücreliMelanom+4
Damla Günenç
Ege University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Allojeneik kök hücre nakli yapılan hastalarda invaziv fungal enfeksiyon sıklığı ve sağ kalımının tek merkezli ve geriye dönük değerlendirilmesi

Amaç: Allojeneik hematopoetik kök hücre nakli yapılan hastalarda IFI görülme sıklığı yüksektir. Özellikle aplazi dönemi olmak üzere GVHD gibi risk faktörleri de IFI görülme riskini arttırır. Son dönemde kullanılmaya başlanılan yeni antifungal ajanlara rağmen IFI bu hastalarda önemli bir mortalite sebebidir. Antifungal profilaksi kullanılma sıklığı arttıkça özellikle IFI açısından riskli hasta grubunu belirlemenin önemi artmaktadır. Allojeneik nakil yapılan hastalarda risk faktörlerinin varlığına göre IFI sıklığı % 8-26, mortalite oranı da % 25 ile % 90 arasında değişmektedir. Bu tek merkezli çalışmada, allojeneik kök hücre nakli yapılan hastalarda fungal enfeksiyon sıklığının, risk faktörlerinin, kliniğinin, tedavisinin ve sağ kalımının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Bu çalışmaya Ege Üniversitesi hematoloji kliniğinde Ocak-2012 ile Aralık-2016 yılları arasında allojeneik kök hücre nakli yapılıp kriterleri karşılayan 154 hasta hastane bilgi sistemi ve hasta dosyaları taranarak alındı. 18 yaşından küçük olan ve allojeneik nakil yapılmayan hastalar çalışmaya alınmadı. 154 hasta üzerinden analizler yapıldı. Bulgular: Hastaların 92'si (%59,7) erkek, 62'si (%40,3) kadın hastalardı. Hastaların ortalama yaşı 41,87 ± 14,04 (yaş aralığı 18 - 67) idi. En sık nakil endikasyonu AML olarak görüldü (%37,7). Hastaların çoğunluğunu akut lösemi grubu oluşturmaktaydı (%53,3). Akut GVHD varlığı, GVHD için yüksek doz kortikosteroid kullanılması, CMV enfeksiyonu geçirilmesi anlamlı olarak IFI gelişimi için risk faktörü olarak bulunmuştur. Nötropeni süresinin uzun olması ve profilaktik antifungal kullanım süresinin kısa olması anlamlı olarak IFI gelişimi ve allojeneik nakil sonrası mortalite ile x ilişkili bulunmuştur. Donör tipi IFI gelişimi açısından anlamlı bulunmasa da mortalite açısından anlamlı bulundu. Akraba dışı nakillerde anlamlı olarak mortalite daha fazlaydı. IFI için kanıtlı, yüksek olası, olası hastalar ve nedeni bilinmeyen ateş için antifungal başlanan hastalar dahil edildi. İnsidans %48,7 olarak görüldü. Kanıtlı ve yüksek olası gruba bakıldığında diğer çalışmalarla benzer olarak %18,2 olarak görüldü. IFI'nin mortalitesi %24 olarak görüldü. Sonuç: Bizim çalışmamızda litaratürle benzer risk faktörleri bulundu. Benzer oranlarda IFI sıklığı ve mortalitesi görüldü. Sonuç olarak, allojeneik nakil yapılan hastalarda IFI gelişenleri inceleme fırsatı bulduk. Her merkezin kendi hastalarının IFI sıklığını değerlendirip hastaları için hangi tedavi stratejisinin daha yararlı olduğuna karar vermesi uygun bir seçenek olacaktır.

Emre Odabaş
Ege University
2018
00
Tıpta Yan Dal UzmanlıkAçık ErişimTR

Sağlıklı kadınlarda infradian ritim örneği gösteren menstrüel siklusun tiroid kan akımı ve tiroid volümü üzerine etkileri

Amaç: Bu çalışmanın amacı sağlıklı kadınlarda infradian ritim örneği gösteren menstrüel siklusun (MS) dört farklı periyodunda seks hormonları ve tiroid stimüle eden hormon (TSH) değiğikliklerine göre inferior tiroid arter (İTA)'den ölçülen tiroid kan akımı parametreleri ve tiroid volümü değişkenlikleri belirlemektir. Gereç ve Yöntemler: Düzenli menstrüel siklusu olan 21 ve 38 yaş arasında 22 sağlıklı kadın çalışmaya alındı. Her bir katılımcı menstrüel siklusun 3. günü (menstrüel kanama periyodu), 7. günü (foliküler faz), 14. günü (periovulatuvar periyod) ve 21. günü (luteal faz) değerlendirildi. Bütün incelemeler en az 12 saat açlık sonrası saat 06:00-08:00 saatleri arasında yapıldı. Kan örnekleri plazma estradiol (E2), progesteron (PG), luteinize edici hormone (LH), follikül stimule eden hormon (FSH), TSH, serbest triiyodotironin (sT3), serbest tiroksin (sT4), tiroglobulin (Tg) ölçümü için toplandı. Tüm olgulara MS'un farlı fazlarında toplam 4 kez konvansiyonel ultrasonografi ve doppler ultrasonografi yapıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan olguların ortalama yaşı 28,72 ± 5,72 yıl idi. TSH, Tg, peak systolic velocity (PSV), rezistans index (RI), pulsatil index (PI) ve tiroid volümü ortalama değerleri menstrüel siklusun 3. gün, 7. gün, 14. gün ve 21. gün istatistiksel olarak değerlendirildi. TSH, tiroid volümü ve PSV değerlerinde 3. ve 7. gün ile karşılaştırıldığında 14. günde istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı (sırasıyla, p=0,005, p=0,000, p=0,014 ve p=0,021, p=0,002, p=0,021). PI menstrüel siklusun 21. gününde minimal artış göstermekle beraber MS'un farklı dönemleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). RI, 14. ve 21. günde 3. gün ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı Ģekilde azalmaktaydı (sırasıyla, p=0,02, p=0,015). Tg seviyelerinde 7. ve 14. günde 3. gün ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı (sırasıyla, p=0,001, p=0,021). Menstrüel siklus sırasında sT3 ve sT4 seviyelerinde anlamlı değişiklik saptanmadı (tüm karşılaştırmalar için, p> 0.05). Ek olarak menstrüel siklus sırasında TSH seviyeleri ve LH, FSH, PG, E2, Tg seviyeleri ve TSH seviyeleri ve PSV, RI, PI, tiroid volümü arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmadı (tüm karşılaştırmalar için, p> 0.05). Sonuç: Menstrüel siklus boyunca TSH ve Tg ile birlikte inferior tiroid arter kan akım parametreleri ve tiroid volümünde değişiklikler olmaktadır. Bazı tiroid hastalıklarının ayırıcı tanısında doppler ultrasonografiden faydalanılmaktadır. Çalışmamızın sonuçlarına göre, tiroide yönelik doppler ultrasonografinin kullanıldığı alanlarda veya popülasyon çalışmaları yapılırken kadın olguların foliküler faz döneminde değerlendirilmesinin uygun olacağı görüşündeyiz. Anahtar Kelimeler: Menstrüel siklus, tiroid kan akımı, tiroid volümü

Ayten Oğuz
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Safra kesesi taşları ve safra kesesi polipleri ile metabolik sendrom ilişkisi

Amaç:Metabolik sendrom abdominal obezite, yüksek trigliserid, düşük yüksek dansiteli lipoprotein (HDL) kolesterol, yüksek glukoz ve hipertansiyon belirti ve bulgularını içeren, kardiyovasküler hastalık riskinde artışa neden olan risk faktörleri kompleksidir. Safra kesesi taşları yaşam kalitesini etkilemesinin yanında kolesistit, pankreatit, safra yolları tıkanıklığı ve safra kesesi kanseri geliştirme riskine ve önemli miktarda ekonomik harcamalara neden olan kronik bir hastalıktır. Safra kesesi polipleri hepatobiliyer ultrason görüntüleme sıklığının artması ile tanı koyulma oranı artan, safra kesesi kanseri gelişimi için risk faktörü olan bir durumdur. Ülkemizdeki ekonomik gelişmeler ve endüstrileşme sonucunda geleneksel yeme alışkanlığında değişme ve sedanter yaşamda artış olmuştur. Bu değişiklikler ile birlikte obezite ve metabolik sendrom prevalansında artış meydana gelmiştir. Metabolik sendrom parametrelerinin düzeltilmesi ile önemli ekonomik harcamalara neden olan ve safra kesesi kanseri gelişimi riskini artıran safra kesesi taşları ve safra kesesi poliplerinin prevalansında azalma meydana gelebilir. Biz de bu nedenle safra kesesi taşları ve safra kesesi polipleri ile metabolik sendromun ilişkisini incelemeyi amaçladık. Materyal ve metod:Çalışmaya Eylül 2016-Ocak 2017 tarihleri arasında Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Atatürk EAH Dahiliye, Gastroenteroloji ve Genel Cerrahi kliniklerine başvuran kişiler dahil edildi. Çalışma 60'ı safra kesesi taşı (20 erkek, 40 kadın), 16'sı safra kesesi polibi (6 erkek, 10 kadın), 63'ü kontrol grubunda (27 erkek, 36 kadın) olmak üzere toplam 139 katılımcıyla gerçekleştirildi. Katılımcıların boyu, kilosu, bel çevresi, beden kitle indeksi (BKİ), tansiyonları ölçüldü. En az 8 saatlik açlık sonrası alınan venöz kanda glukoz, trigliserid (TG), yüksek dansiteli lipoprotein (HDL) kolesterol, Hbs Ag analiz edildi. Kolesistektomili, pankreatit, major GİS operasyon öyküsü, safra kesesi duvar kalınlaşması, kronik böbrek hastalığı, gebe olanlar, Hbs Ag durumu bilinmeyenler, alkol, oral kontraseptif kullanımı olanlar ve araştırmaya katılmak istemeyenler çalışmaya dahil edilmedi. Metabolik sendrom tanısı IDF (International Diabetes Federation) 2006 kılavuzunda yayımlanan metabolik sendrom tanı kriterlerine göre koyuldu. Çalışma dizaynı kesitseldi. Bulgular:Çalışmaya alınan 139 hastanın 53'ü (%38.1) erkek, 86'sı (%61.9) kadındı. Hastaların yaş ortalaması 46.98±13.19 yıl olarak elde edildi. Grupların yaş ve cinsiyet dağılımı bakımından benzer olduğu görüldü (p>0.05). Gruplar SKB ve DKB'nin ilk ölçümleri açısından karşılaştırıldığında; safra kesesi taşı olan hastaların SKB düzeyinin kontrol grubundan daha düşük olduğu (p<0.05); DKB düzeyinin hem kontrol grubu hem de safra kesesi polip hastalarından daha düşük olduğu görüldü. Hastalar IDF kriterlerine göre incelendiğinde, kontrol grubunun %44.4'ünde (n=28); safra kesesi taşı olan hastaların %40'ında (n=24); safra kesesi polip hastalarının %43.8'inde (n=7) metabolik sendrom olduğu belirlendi. Gruplarda metabolik sendrom varlığına göre bir fark tespit edilmedi (χ2=0.261; p=0.878). Metabolik sendrom gözlenen hastaların %33.9'u (n=20) erkek, %66.1'i kadındı. 50 yaş üstü hastalarda metabolik sendromun görülme oranının daha yüksek olduğu belirlendi (χ2=6.042; p=0.014). BKİ yüksek olan grupta, metabolik sendrom görülme oranının daha yüksek olduğu saptandı (χ2=14.936; p<0.001). Kadınların %91.9'unun (n=79), erkeklerin %67.9'unun (n=36) bel çevresi kriterini karşıladığı ve kadınlarda bel çevresini karşılayanların oranının erkeklere göre daha fazla olduğu belirlendi (χ2=11.529; p=0.001). Sonuç:Çalışmamızın sonuçlarına göre safra kesesi taşları ve safra kesesi polipleri ile metabolik sendrom arasında ilişki görülmedi. Metabolik sendromun kadınlarda daha fazla olduğu görüldü. Metabolik sendrom görülme oranının yaş ve BKİ artışı ile arttığı tespit edildi.

KolelityazMetabolik sendromMetabolik sendrom+6
Mehmet Levent Yüksel
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut böbrek yetmezliğinde plazmaferezin rolü

Akut böbrek hasarı (ABH), kan üre azotu, kreatinin ve diğer üremik toksinlerin vücutta biriktiği ve glomerüler filtrasyon hızında (GFH) gelişen azalma ile karakterize durumdur. ABH kliniğine neden olan bazı hastalıkların tedavisinde plazmaferezin yeri olup plazmaferez (PZ) kandan uzaklaştırmak üzere hedeflenen kısmın plazma olduğunu tanımlar. Plazmaferez immünkompleksleri, antijenik yapıları plazmadan temizleyerek akut hasarın ilerlemesini önler. Ayrıca bu hastalarda plazmaferez, immünsupresif ve/veya immünmodülatör tedavinin etki gücünü artırır. Çalışmamızda merkezimize sistemik lupus eritematozus (SLE), vaskülit, hemolitik üremik sendrom (HÜS) ve trombotik trombositopenik purpuraya (TTP) bağlı akut böbrek hasarı kliniği ile başvuran hastalara uygulanan plazmaferez işleminin öncesi ve sonrasında erken ve geç dönemde böbrek fonksiyonlarına etkilerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya toplam 35 hasta dahil edildi. Hastaların 10'u (%28,6) ANCA+ vaskülit tanısı, 18'i (% 51,4) trombotik mikroanjiopati (TMA) tanısı, 7 hasta ise (% 20) SLE tanısı almış hastalardı. Hastalar plazmafereze alınmasının ortalama sayısı 9,43 ± 7,44 olarak bulundu. Hastaların plazmaferez öncesi ortalama GFH 23,14 ± 20,38 ml/dk olup plazmaferez sonrası birinci ay kontrolünde 62,77 ± 40,9 ml/dk, üçüncü ay kontrolünde 73,91 ± 41,79 ml/dk, birinci yıl kontrolünde 70,1 ± 41,02 ml/dk olarak saptandı (p=0,001).ANCA+ vaskülit hastalarında plazmaferez öncesi GFH 14,4 ± 9,54 ml/dk olup plazmaferez sonrası birinci ay kontrolünde GFH 31,7 ± 32,21 ml/dk; üçüncü ay kontrolünde 39 ± 33,07 ml/dk olarak saptanmış ve işlem öncesine göre GFH değerinde anlamlı yükselme izlenmiştir.TMA tanısı olan hastalar incelendiğinde plazmaferez öncesi GFH ortalama 26,89 ± 24,87 ml/dk, plazmaferez sonrası birinci ay ölçümü 84,17 ± 34,9 ml/dk, birinci yıl ölçümü 88 ± 37,3 ml/dk olarak bulunmuştur (p=0,001) (p=0,002). SLE tanılı hastalarda plazmaferez sonrasında ölçülen plazmaferez sonrası üçüncü ay ve birinci yıl kontrollerinde GFH 73,71 ± 37,97 ml/dk ve 74,57 ± 41,33 ml/dk olarak bulunmuş olup başlangıç düzeyine göre anlamlı iyileşme gözlenmiştir. Bu hastalarda erken dönemde plazmaferez ile GFH'ta anlamlı düşüş saptandığı gibi birinci yılın sonunda da böbrek fonksiyonları korunmuştur.

ANCAAkut böbrek hasarıBöbrek yetmezliği+4
Münir Murğ
Gaziantep University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik hepatit B hastalığının evreleri ile serum ürotensin-II arasındaki ilişki

Hepatit B virüs (HBV) enfeksiyonları tüm dünyada olduğu gibi Türkiye?de de önemli bir sağlık problemidir. Karaciğerde HBV ile diğer nedenler değişik mekanizmaları kullanarak hepatosit hasarına sebep olmakta ve bunun arkasından siroza kadar ilerleyen fibrozis süreci ortaya çıkmaktadır. Ürotensin-II ise RhoA Kinaz yolu üzerinden miyofibroblast hücrelerinde ve fibrozisde artışa neden olmaktadır. Bu çalışmada kronik hepatit B hastalığının evreleri ile serum ürotensin-II düzeyleri arasında ilişkinin olup olmadığının incelenmesi amacı ile kronik hepatit B?nin farklı evrelerinde olan (inaktif HBV taşıyıcı, kronik aktif hepatit B ve siroz) hastalarla sağlıklı gönüllülerde serum ürotensin-II düzeyleri çalışılarak, hastalık evrelerinde farklılık gösterip göstermediği araştrıldı. Bu çalışmaya, inaktif HBV taşıyıcısı (inaktif grup) 22 hasta, kronik hepatit B tanısı (kronik grup) olan 21 hasta ve karaciğer sirozu (siroz grubu) olan 20 hasta ve 16 yaş üzeri sağlıklı gönüllülerden oluşan (kontrol grubu) 20 kişi olmak üzere dört grup alınması planlandı. İnaktif gruptaki ürotensin-II düzeyi ortalaması 16,49±6,51 ng/ml, kronik gruptaki ürotensin-II düzeyi ortalaması 19,92±7,21 ng/ml, siroz grubundaki ürotensin-II düzeyi ortalaması 9,01±4,07 ng/ml, kontrol grubunun ürotensin-II düzeyi ortalaması 16,69±7,43 ng/ml, olarak bulundu. Ürotensin-II düzeyindeki bu farklılıklar bize hepatosit hasarının dolayısıyla aktif fibrozisin daha fazla olduğu kronik grupta ürotensin-II düzeyinin, hepatosit hasarı ve fibrozisin çok daha düşük olduğu veya olmadığı inaktif gruba kıyasla daha yüksek olmasının ürotensin-II düzeyinin aktif fibrozisle korele olduğu yönündeki düşüncemizi desteklemektedir. Siroz grubunun ürotensin-II düzeyi ortalamasının kronik gruba göre daha düşük düzeyde olduğu görüldü. Bu durum devam eden fibrotik sürecin tamalandığı ve fibrozisin tam olarak oluştuğu siroz grubunda, aktif fibroblastik aktivitenin azalması olarak yorumlanabilir. Özellikle aktif hepatosit hasarının ve fibrozis sürecinin devam ettiği kronik aktif HBV enfeksiyonu evresinde en yüksek seviyeye ulaşmış olması ürotensin-II?nin özellikle aktif süregelen fibrozis için bir gösterge olabileceğini düşündürtmektedir. Anahtar Kelimeler: İnaktif HBV taşıyıcılığı, Kronik aktif hepatit B, Siroz, Ürotensin-II

Hepatit BHepatit BKaraciğer+3
Mehmet Öz
Gaziantep University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Böbrek nakli alicilarinda homosistein, parathormon, aktif vitamin D3 ve kemik mineral dansitometrisi arasindaki ilişkinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Böbrek nakli kronik böbrek yetmezliğinde morbidite ve mortalite açısından en önde gelen tedavi yöntemidir. Böbrek nakli olan olgularda greft yaşam süresinin uzaması nedeniyle kronik komplikasyonlarla daha sık karşılaşılmaktadır. Osteopeni ve osteoporoz, böbrek nakli sonrası en sık görülen kemik hastalığı olup kemik mineral dansitometrisinde azalma ile karakterizedir ve nakil sonrası önemli morbidite-mortalite kaynağıdır. Nakil sonrası ilk 6 ayda önemli kemik kaybı gelişir. Kemik hastalığının ciddiyetini belirleyen en önemli faktörler; diyaliz süresi, sekonder hiperparatiroidizmin şiddeti, kullanılan immünsüpressif ilaçların dozu-süresi, böbrek fonksiyonları ve Vitamin D3 düzeyidir. Bu çalışmada böbrek nakli alıcılarında kükürtlü bir aminoasit olan homosisteinin, kemik ve mineral metabolizması ile ilişkili olan parathormon, aktif vitamin D3 ve kemik mineral dansitometri parametreleriyle ilişkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Nefroloji kliniğinde takip edilen 86 (%73,5)? sı erkek, 31 (%26,5)? i kadın toplam 117 böbrek nakilli hasta alındı. Çalışmaya katılmayı kabul eden hastalardan bilgilendirici yazılı onam alındı. Hastaların; yaş, cinsiyet, diyaliz süreleri, transplant süreleri, donör tipleri, kullandığı ilaçlar, transplant sonrası diyabet gelişimi kaydedildi. Hastalarda glukoz, BUN, kreatinin, kalsiyum, fosfor, sodyum, potasyum, parathormon, vitamin D3, albumin, homosistein, vitamin B12, folat, 24 saatlik idrarda protein ölçümleri yapıldı. Femur boynu ve vertebra kemik mineral yoğunluğunun Dual Energy X Ray Absorptiometry yöntemi ile ölçümleri yapıldı. Bulgular: Hastaların yapılan kemik mineral dansitometri sonuçlarına göre 14(%12,3)? ü normal, 41(%36,2)?i osteoporotik, 58(%51,3)? i osteopenik DEXA ölçümüne sahipti. Homosistein değeri ile hastaların kullandığı ilaçlardan rapamisin(p=0,05), statin(p=0,057), B bloker(p=0,01) arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Kullanılan ilaçlarla dexa femur ve vertebra arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Homosistein düzeyi ile BUN(p=0,002), kreatinin(p=0,001), vitamin B12(p<0,001) arasında istatiksel olarak anlamlı negatif bir ilişki saptandı. Ayrıca homosistein düzeyi ile proteinüri(p=0,031) arasında istatiksel olarak zayıf ama pozitif bir ilişki saptandı. D vitamini ile proteinüri(p=0,035) arasında negatif bir ilişki, serum albümin(p<0,001) ve kalsiyum (p:0,001) arasında ise pozitif ilişki saptandı. Serum homosistein düzeyi ile femur ve lumbal vertebra kemik dansitometrisi arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç: Homosistein düzeyi ile parathormon, vitamin D3 ve kemik mineral dansitometrisi arasında anlamlı bir ilişki saptanamamıştır. Böbrek nakli alıcılarında nakil sonrası dönemde KMD? de azalma saptandı. Serum homosistein düzeyi ile böbrek fonksiyonları arasında negatif bir ilişki bulunmuştur. Serum homosistein seviyesi ile B12 vitamini ve folat düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmış olup, B12 ve folat replasmanı ile serum homosistein seviyelerinin düşürülmesi tedavi seçeneklerinden birisi olabilir. Rapamisin kullananlarda daha düşük serum homosistein seviyesi saptanırken, statin ve B bloker kullananlarda daha yüksek serum homosistein seviyesi gözlemlendi. Kullanılan ilaçların serum homosistein düzeyini etkileyebileceği unutulmamalıdır. İdrar proteini ile serum homosistein seviyesi arasındaki pozitif bir ilişki daha önce hiçbir çalışmada gösterilmemiş olup mekanizmalarının ortaya konması için geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır.

BöbrekBöbrek nakliHomosistein+4
Esra Ateş
Çukurova University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Yoğun Bakım Ünitesinde izlenen onkoloji hastalarının prognozunu belirleyen faktörlerin prospektif olarak incelenmesi

Amaç: Çalışmanın amacı yoğun bakım ünitesinde takip edilen onkoloji hastalarının mortalitesine etki eden faktörlerin belirlenmesidir. Gereç ve yöntem: Bu çalışmada 2012-2014 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları A.D. yoğun bakım ünitesinde takip edilen ardışık 100 hasta prospektif olarak incelenmiştir. Mortaliteyi etkileyen faktörleri saptamak için APACHE II, SOFA 1. gün ve SOFA 3. gün skorları kullanılmıştır. 0., 1. 2. ve 3. gün laktat düzeyleri, magnezyum, fosfor, potasyum, BUN ve beta 2 mikroglobülin düzeyleri belirlenmiştir. Hastaların yoğun bakımda takip edildiği süre boyunca vazopressör, renal, solunumsal destek ihtiyacı, nötropeni ve enfeksiyöz etkenler ile mortalite arasındaki ilişki belirlenmiştir. Yoğun bakım takibinden çıkarılıp servise devredilen hastalar (Grup 1: 40 hasta) ve yoğun bakım takibinde ölen hastalar (Grup 2: 60 hasta) olmak üzere iki grupta incelenmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 17.0 (SPSS Inc. Chicago, Ill, USA) paket programı kullanıldı. Bulgular: Grup 1 ve Grup 2 'deki hastaların APACHE II değeri (p<0,001), SOFA 1. Gün ve SOFA 3. Gün skoru (p<0,001), Prediktif mortalite oranı (p<0,001), yoğun bakıma kabul anındaki laktat değerleri (p<0,001), vazopressör destek ihtiyacı, solunumsal destek ihtiyacı, (p<0,001), renal destek ihtiyacı (p<0,05), BUN düzeyi (p<0,05), K düzeyi (p<0,05), Mg düzeyi (p<0,05) ve Acinetobacter baumannii üremesi (p<0,05) ile hastaların yoğun bakım takiplerinde exitus olması arasında istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Ayrıca hastaların izlemi sırasında yeni yoğun bakım ünitesinde izlenen hastalarda mortalite daha az bulunmuştur. Sonuç: Çalışmada incelenen parametreler dikkate alındığında hastaların uzun dönem mortalitesi ve yoğun bakım mortalitesini belirleyebilmek amacıyla tek bir parametreden ziyade birden fazla parametreyi kapsayan yeni skorlama sistemlerine ihtiyaç vardır. Yoğun bakım ünitelerinin hastaların enfeksiyon riskini azaltmak ve mortalitenin düşürülmesi amacıyla yapılması gereken ilk adımın hastalar arasındaki kontaminasyonu önleyecek şekilde sağlık personelinin eğitimi ve hastaların ayrı odalarda takibin yapılması mortaliteyi anlamlı şekilde düşürmüştür.

APACHE skorlama sistemiBeta 2 mikroglobülinKanser hastaları+7
Ali Oğul
Çukurova University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obstrüktif sarılık ile başvuran olgularda kolanjit sıklığı ve etkenleri

Çalışmamızda Safra yollarında tıkanıklık varlığında akut kolanjit gelişim sıklığının tespiti, öykü, fizik muayene, laboratuvar ve görüntüleme bulgularının akut kolanjit varlığında tanıdaki yerlerinin belirlenmesi, kolanjiti kolaylaştıran ve etkileyen faktörleri, mikroorganizma profilini, tedavide drenaj ve antibiyoterapinin rolünün değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Amaç: Akut kolanjit tanısı, vakit kaybedilmeden tedavi edilmesi gereken, hayatı tehdit edici bir klinik durumdur. Tedavisi hastanın genel durumunun değerlendirilip, stabilize edilmesi, antibiyoterapi ve safra drenajının sağlanması olmak üzere üç farklı basamaktan oluşmaktadır. Antibiyoterapi rejimleri için uluslararası kabul edilmiş bir standart yoktur çünkü akut kolanjit kliniğine neden olan mikroorganizmalar bölgesel farklı dağılım ve direnç paterni göstermektedir. Çalışmamızda 3. Basamak merkezi olan üniversite hastanemize tıkanma ikteri ile başvuran hastalardaki akut kolanjit sıklığını, etken mikroorganizma dağılımını ve tedavide drenaj ve antibiyoterapinin etkinliğini saptamayı ve akut kolanjit tanısında fizik muayene ve laboratuvar bulgularının öneminin değerlendirilmesini hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 01.11.2013 ile 01.06.2014 tarihleri arasında safra yollarında tıkanıklığı bulunan 51 gönüllü hasta alınmıştır. Hastaların öyküleri alınıp, fizik muayeneleri yapıldıktan sonra, tam kan sayımları, karaciğer fonksiyon testleri paneli, tümör markerları ve inflamasyon göstergeleri istenmiştir. hastaların hepsinin USG (ultrasonografi) / BT (bilgisayarlı tomografi) / MR (manyetik rezonans) / MRCP (manyetik rezonans kolanjiyo pankreotografi)'nin en az biriyle görüntülemesi sağlanmıştır. ERCP (endoskopik retrograd kolanjio pankreatografi) aracılığı ile safra örnekleri alınmıştır. Klinik takipleri sırasında ateş yüksekliği mevcut olan hastaların kan kültürleri uygun teknik ile alınmıştır. Hastaların ERCP eşliğiyle safra drenajları sağlanmaya çalışılmıştır. Başvurdukları kliniklerin seçimlerine göre gereken olgularda farklı ampirik antibiyoterapiler başlanmış ise bu rejimler kaydedilmiştir. Bulgular: Çalışmaya alınmış safra yolu tıkanıklığı bulunan 51 hastanın 28'i (% 54,9'u) kadın, 23'ü (% 45,1'i) erkek idi. Hastaların yaş ortalaması 56,5±18,2 yıl olarak saptanmıştır. Tokyo kılavuzuna (TG13) göre (klinik bulgular, CRP (C-reaktif protein) ve diğer inflamasyon göstergelerine bakılarak) 19 (% 37,3) hastada akut kolanjit kliniği izlenmiştir. Çalışmaya alınan tüm olgularda ateş, sarılık ve karın ağrısı parametrelerinden oluşan Charcot triadıda (ateş, ikter ve karın ağrısı birlikteliği) değerlendirilmiştir. Olgular akut kolanjit klinikleri olup olmamasına göre iki gruba ayrılmıştır. Akut kolanjit kliniği mevcut olan hasta grubuyla, akut kolanjit kliniği olmayan hasta grubu karşılaştırıldığında fizik muayene ve semptomlardan ateş yüksekliği (p: 0,0001), ikter (p: 0,045), taşikardi (p: 0,008), antibiyoterapi alma (p: 0,008) ve ateş hissi öyküsü (p: 0,0001), kolanjit kliniği olan grupta, diğer gruba göre istatistiksel anlamlı farklılık gösterdiği izlenmiştir. Charcot triadı akut kolanjit kliniği mevcut olan 7 (% 36,8) hastalarda mevcut olup; kolanjit kliniği izlenmeyen diğer hasta grubundan istatistiksel anlamda daha sık (p: 0,0001) izlenmiş ve kolanjit gelişimi açısından riski 18 kat artırmış olarak saptanmıştır. Her iki grup arasında bakılan biyokimyasal parametrelerden akut kolanjiti olan gruptaki hastaların diğer gruba oranla CRP (p: 0,005), PCT (Prokalsitonin) (p: 0,008) değerlerinde artış ve Hct (Hematokrit) (p: 0,0001) değerlerinde ise azalma izlenmiştir. Tüm hastalardan gönderilen safra örneklerinden 39'unda (% 76,5) ve ateş yüksekliği tespit edilen 15 hastanın 4'üne (% 26,6) ait kan kültürü örneklerinde üreme saptanmıştır. Sadece akut kolanjiti mevcut olan hasta grubuna ait safra kültürlerinin 15'inde (% 78,9), kan kültürlerinin ise 4 (% 21,1) hastaya ait 5 örnekte üreme saptanmıştır. Safra kültür üremelerinin 30'u (% 76,9) polimikrobik, 9'u (23,1) ise monomikrobik olarak izlenmiştir. Gerek akut kolanjiti mevcut olan ve olmayan grup arasında gerek ise kan ve safra kültürleri arasında tek tek mikroorganizmaların dağılımı açısından istatistiksel anlamda farklılık saptanmamakla beraber, sıklık sıralarının değiştiği izlenmiştir. Her iki gruba ait tüm safra ve kan örneklerinin kültür üremelerinde elde edilen mikroorganizmalar sırasıyla 20 (% 39,2) escherichia coli, 18 (% 35,3) enterococcus, 14 (% 27,5) pseudomonas, 13 (% 25,5) klebsiella, 8 (% 15,7) streptecoccus, 3 (% 5,9) staphylococcus, 2 (% 3,9) citrobacter, 1 (% 2) acinetobacter, 1 (% 2) proteus, 1 (% 2) sphingomonas, 1 (% 2) aeromonas, 1 (% 2) gemella ve 2 (% 3,9) candidan oluşturmuştur. Kan kültürlerinde izole edilen mikroorganizmalar ise sırasıyla 3 (% 75) escherichia coli, 1 (% 25) klebsiella, 1 (% 25) pseudomonas, 1 (% 25) acinetobacter'den oluşmaktadır. Mikroorganizmaları genel olarak gram pozitif ve gram negatifler olarak sınıflandırarak yapılan çalışmaya göre gram pozitiflerin en çok tigesiklin ve vankomisine, gram negatiflerin ise çok amikasin ve colistine hassas olduğunu; yine gram pozitiflerin en çok seftriaksona, gram negatiflerin ise en çok seftriakson ve tigesikline dirençli oldugunu saptanmıştır. Akut kolanjit kliniği var olan ve 15'inde (% 78,9) safra kültüründe üreme saptanan gruptaki 19 (% 100) hastanın her birine ERCP ile safra drenajı sağlanmış ancak hastalardan 17'sine (% 89,5) eş zamalı antibiyoterapi uygulanmıştır. Bu hastalardan ikisi akut kolanjit nedeniyle eksitus olmuştur. Akut kolanjit kliniği izlenmeyen 32 hastadan 24'ünün (% 75) safra kültüründe üreme saptanmış, 17'sine (% 53,12) antibiyoterapi ve drenaj birlikte uygulanmıştır. Bu hastalardan biri gastrointestinal kanama nedeniyle eksitus olmuştur. Diğer hastalarında tamamının kliniği ve laboratuvar bulguları düzelmiş ve taburcu edilmiştir. Drenaj ile antibiyoterapi ve drenajdan oluşan tedavi seçenekleri arasında kliniğe yansıyan istatistiksel anlamda farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Safra yollarında çeşitli nedenlerle tıkanıklık oluşması her zaman akut kolanjit kliniği ile sonuçlanmamakla beraber kolanjit tabosunun tanısında Charcot triadı çok değerli bulunulmuştur. Safra yollarında tıkanma mevcut olgularda safra kültüründe üreme olması da her zaman akut kolanjit ile sonuçlanmaz iken akut kloanjit kliniği mevcut olguların safra kültür örneklerinde her zaman mikroorganizma izole edilemeyebilir. Bununla birlikte elde edilen üremelerde gastrointestinal sistemden kaynaklı kontaminasyon ön planda olduğu düşünülmektedir. Akut kolanjit kliniğinin tedavi parçalarından biri olan safra yolu drenajı tedavinin en önemli parçasıdır ve ERCP drenajı sağlamak ve tanıyı desteklemek adına tercih edilecek güvenilir ve başarılı bir yöntem olarak saptanmıştır Anahtar sözcükler: Kolestaz, akut kolanjit, koledokolitiaizis, ERCP.

Kolanjiyopankreatografi-endoskopik retrogradKoledok hastalıklarıKolestaz+5
Hilal Çaylı
Çukurova University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kliniğimizde tiroid nodülü ile takip edilen hastaların klinik-biyokimyasal-sonografik özellikleri ile histoloji-patoloji sonuçları arasındaki ilişkilerin değerlendirilmesi

Amaç: Tiroid nodüllerinin sıklığı dünya genelinde artmaktadır. Tiroid nodüllerinde malignite olasılığından dolayı TİİAB sıkça uygulanmaktadır. Bu çalışmada amacımız tiroid nodülü ile polikliniğimize başvuran ve TİİAB yapılan hastaların demografik, laboratuvar, ultrasonografik özellikleri ve TİİAB sonuçlarının cerrahi patoloji sonuçlarıyla korelasyonunu değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya TİİAB yapılan 400 hasta alınmıştır. Tüm hastaların yaş, cinsiyet, levotiroksin kullanımı, ATİ Kullanımı, baş-boyun RT öyküsü, ailede malign sendrom öyküsü, ailede tiroid kanseri öyküsü gibi özgeçmiş özellikleri ve sT3, sT4, TSH, anti-tpo, anti-tg, post-op/güncel sT4, post-op/güncel TSH olmak üzere laboratuvar sonuçları taranmıştır. Hastaların demografik bilgilerine ek olarak ultrasonografik özellikleri; tiroid bez boyutu, tiroid nodül sayısı, dominant nodül çapı, mikrokalsifikasyon, makrokalsifikasyon, kenar düzensizliği, halo varlığı, nodül içeriği, servikal LAP varlığı, intratorasik uzanımlı bez varlığı ve nodülün sintigrafide tutulum durumu incelenmiştir. Biyopsi sayısı, biyopsi sonucu ve cerrahi yapılmış ise cerrahi tipi ve cerrahi patoloji sonucu ve post-op komplikasyon verileri incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya alınan hastalardan % 86,5 (346)'i kadın, % 13,5 (54)'i erkekti. Hastaların yaş ortalamaları 51,45 idi. Çalışma sonucunda tiroid bez boyutunun erkeklerde kadınlara göre daha büyük olduğu görüldü. Yaşla birlikte atrofik bez ve multinodülarite görülme sıklığının arttığı saptandı. Mikrokalsifikasyonun ve solid karakterde nodülün kadınlarda daha sık gözlendiği, sintigrafik özelliklerine göre kadınlarda soğuk nodül görülme sıklığının da erkeklere oranla yüksek olduğu saptandı. Çalışma sonucunda levotiroksin kullanan, ileri yaş ve izoekoik nodüle sahip olan hastalarda benign olma olasılığı yüksek bulundu. Hastaların cerrahi patoloji sonuçları ile cinsiyet ve yaş bulguları arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık bulunmadı. Hastaların cerrahi patoloji sonuçları ile nodül çapı, tiroid bez boyutu, tiroid nodül sayısı, mikrokalsifikasyon, makrokalsifikasyon, ekojenite, halo varlığı, nodül içeriği, servikal LAP varlığı ve nodülün sintigrafide tutulum durumu bulguları arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmadı. Bu durumun benzer çalışmalara oranla hasta sayısı azlığından kaynaklanabileceği düşünüldü. Cerrahi yapılan hastalardan 18'inde tiroid nodül kenar düzensizliği olup, bu oran papiller karsinom grubunda yer alan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Sonuç: Çalışma sonucunda literatürle benzer şekilde tiroid nodüllerinin ileri yaşta sıklığının arttığı, kadınlarda daha sık görüldüğü saptanmıştır. İleri yaş, izoekoik nodül benign özellikler iken kenar düzensizliğinin malignite riskini artırdığı saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Tiroid Nodülü, Tiroid Kanseri, Tiroid İnce iğne Aspirasyon Biyopsisi, Tiroid Ultrasonografi

Biyopsi-iğneTiroid beziTiroid hastalıkları+3
Servet Başdoğan
Çukurova University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Küçük hücreli dışı akciğer karsinomunda yeni nesil dizileme yöntemi ile tedavi ve tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi

Küçük Hücreli Dışı Akciğer Karsinomunda Yeni Nesil Dizileme Yöntemi İle Tedavi ve Tedavi Sonuçlarının Değerlendirilmesi Amaç: Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanseri (KHDAK) tedavisinde hedefe yönelik tedavi ajanları konvasyonel tedavinin yanı sıra sıklıkla uygulanmaktadır. Bu çalışmada KHDAK'nin olası patogenezinde rol alan mutasyonların NGS ile tespiti ve prediktif özelliğe sahip hedef mutasyonlara yönelik uygun tedavi seçenekleri ile sitotoksik tedavi alan olguların bir yıllık izlemde progresyon ve sağ kalım üzerine etkilerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İleri evre KHDAK olan 100 hasta çalışmaya dahil edildi ve bu hastaların gene profilleri kayıt edildi. Hastalar hedefe yönelik tedavi ve klasik kemoterapi olarak aldıkları tedaviye göre gruplandırıldı. Bir yıllık izlemde progresyon görülme oranları, progresyonsuz sağ kalım süreleri ve sağ kalım süreleri incelendi. Bulgular: EGFR mutasyonu %26 oranında saptandı. Bir yıllık sağ kalım oranı %53,1 idi. Hedefe yönelik tedavi alanlarda ortanca progresyonsuz sağ kalım süresi 11 ay, klasik kemoterapi alanlarda 7 aydı (p=0,001). Mutasyon saptanmayıp klasik kemoterapi alanlarda bir yıl içerisinde progresyon görülme oranı %77,6, hedefe yönelik tedavi alanlarda %61,1 ve direnç nedeniyle klasik kemoterapi alanlarda %94,6 idi. Sonuç: Hedefe yönelik tedaviler klasik kemoterapi kombinasyonları ile karşılaştırıldığında küçük hücreli dışı akciğer kanserinde bir yıllık izlemde progresyonsuz sağ kalım süresini uzatmakta ve progresyon gelişme oranını azaltmaktadır. İleri Evre KHDAK tedavi öncesi gen analizi yapılması ve hedefe yönelik ilaçlar ile tedavinin kişiselleştirilmesi hastalarda sağ kalım üzerine olum etki sağlamaktadır. Anahtar sözcükler: Küçük hücreli dışı akciğer kanseri, Hedefe yönelik tedavi, Tirozin kinaz inhibitörü

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıDizi analizi+3
Mustafa Toğun
Çukurova University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Multipl myelomda hepsidin'in anemi potogenezindeki rolü ve klinik takipteli değeri

Giriş: Multipl myelomda anemi önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Anemi Multipl myelomda (MM) %80 oranında ilk bulgu olabilmektedir. Hepsidin karaciğerde üretilen, yapımı IL-6 tarafından indüklenen kronik hastalık anemisinde başlıca rol oynayan bir akut faz reaktanıdır. Hepsidin demirin bağırsaklardan absorpsiyonunu ve makrofajlardan salınımını engelleyerek anemiye neden olur. Sitokinler birçok hematolojik malign hastalıkta arttığı gibi MM'de de yükselmektedir. MM'de IL-6 düzeyi artmaktadır ve MM'de artan sitokinlerin ve akut faz reaktanlarının bu hastalıktaki görülen anemide önemli role sahip oldukları bilinmektedir. Ancak MM'deki aneminin patogenezi tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu bilgilerden yola çıkarak hepsidinin MM'de görülen anemideki rolünü, sitokinler ile ilişkisini ve hastalık aktivitesindeki değerini belirlemeyi planladık.Yöntem: Çalışmaya yeni tanı almış 29 MM hastası dahil edildi, Tanı esnasındaki serum hepsidin, TNF-alfa, IL-6 düzeyleri ve MM'de prognostik değeri olan hematoljik parametreler (ß2 mikroglobulin, CRP, LDH ve ESH (eritrosit sedimentasyon hızı) ve immunglobulinler) ölçüldü. 6 hasta hayatını kaybetmeleri nedeniyle çalışmayı tamamlayamadı. Kalan 23 hastada aynı parametreler 3-4 kür tedavi sonrası yeniden ölçüldü. Bu değerler 25 sağlıklı kontrol grubu verileri ile karşılaştırıldı.Bulgular: MM hastalarında tedavi sonrasındaki serum hepsidin ve IL-6 düzeylerinde anlamlı derecede azalma gördük (sırasıyla; p=0.008 ve p=0.021). Ancak tedavi sonrası değerler bile kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti. Serum TNF-alfa'nın tedavi öncesi ve sonrası değerleri arasında ve kontrol grubu ile karşılaştırıldığında gruplar arası analizlerde anlamlı fark bulamadık. Tedavi sonrası hemoglobin değerlerinde anlamlı artış görüldü (p=0.043). Hem tedavi öncesinde hem de tedavi sonrasında IL-6 ve Hepsidin düzeyleri arasında anlamlı ve pozitif yönde korelasyon tespit edildi. Tedavi öncesinde Hb ile hepsidin düzeyleri arasında anlamlı ve negatif yönde korelasyon vardı. Tedavi sonrasında ise bu iki değişken arasında anlamlı korelasyon tespit edilmedi. Bununla beraber tedavi sonrasında Hb düzeyleri anlamlı olarak arttı. MM'da prognostik kriter olarak kullanılan parametreler (LDH, ß2 mikroglobulin, ve CRP) ile hepsidin arasında anlamlı korelasyon tespit edilmedi. MM alt tiplerindeki hepsidin düzeyleri ile bu alt tiplerin kemik iliği plazma hücre oranları arasında anlamlı korelasyon yoktu.Sonuç: MM'da artmış IL-6 düzeyi ile hepsidin arasında anlamlı ilişki bulunmaktadır. İnflamasyonun azalması ile IL-6 ve hepsidin düzeyleri düşmektedir. Hepsidinin inflamasyon ile ilişkili olarak MM'de anemi patogenezinde direkt veya aracı rol oynadığı söylenebilir, Ancak MM'daki bilinen prognostik parametreler (LDH, CRP, ß2 mikroglobulin) ile hepsidin arasında bir ilişki ortaya çıkmamaktadır ancak hepsidinin diğer prognostik kriterler olan IL-6 ve anemi ile anlamlı ilişkisi hasta takibinde bir kriter olarak kullanımı uygun görülebilir. Bununla beraber Hepsidin'in akut faz reaktanı olarak kullanımı speküle edilebilir.Anahtar Kelimeler: Multipl myelom, Serum hepsidin, TNF-?, IL-6 düzeyi

Ramazan Geyik
Gaziantep University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gaziantep yöresindeki kolanjiokarsinom olgularının demografik ve klinik özellikleri

Bu çalışmada son 5 yıl içinde Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Kliniğinde kolanjiokarsinom tanısı alan hastaların demografik özellikleri, klinik seyirleri ve surveyleri ortaya koymak amacıyla kayıtları retrospektif olarak incelendi. Bu süre zarfında kliniğimizde kolanjiokarsinom tanısı alan 52 hastanın kayıtlarına ulaşılabildı.Hastaların 27'sı erkek (%51.9), 25'i bayandı (%48.07) ve kadın/erkek oranı 0.92 idi. Yaş ortalaması toplam 65.79+12.77 olup erkeklerde 62.18+13.55 kadınlarda ise 69.57+10.97 bulundu. En sık görülen semptom (%86.5) sarılık, ikinci sıklıkta kaşıntı (%30.7) idi.Modifiye Bismuth Corlette sınıflamasına göre 11 olgu Tip 1, 15 olgu Tip 2, 6 olgu Tip 3a, 14 olgu Tip 3b, 6 olgu Tip 4 olarak sınıflandırıldı. Burke T evreleme sistemine göre 27 olgu T1, 8 olgu T2, 17 olgu T3 olarak sınıflandırıldı.22 hastaya cerrahi işlem yapıldı. Yalnızca safra yolu rezeksiyonu 8 olguya, karaciğer rezeksiyonu ile birlikte safra yolu rezeksiyonu 14 olguya uygulandı. Karaciğer ve safra yolu rezeksiyonu ile birlikte; ek olarak pankreatikoduodenektomi 1, antrektomi 1, kaudat lobektomi 5 olguya uygulandı.Histopatolojik grade değerlendirmede; 7 olgu grade 1, 10 olgu grade 2, 5 olgu grade 3 olarak değerlendirildi. Tümörün safra yolu serozasına infiltrasyonu 20 olguda (pT2), lenf nodu metastazı (N1) 18 olguda, perinöral invazyon 12 olguda, vasküler invazyon 7 olguda, lenfatik invazyon 3 olguda, karaciğer invazyonu 10 olguda, antrum invazyonu 1 olguda, pankreas invazyonu 1 olguda görüldü.TNM evreleme sistemine göre Evre 1a (7 olgu), Evre 1b (11 olgu), Evre 2a (12 olgu), Evre 2b (9 olgu), Evre 3 (3 olgu) ve Evre 4 (10 olgu) olarak evrelendirildi. Morbidite ve mortalite oranları %77 ve %57 idi.Tüm olgularda ortalama yaşam süresi 9 ay olarak hesaplandı. Karaciğer rezeksiyonu uygulanan olgularda ortalama yaşam süresi 16 ay idi ve safra yolu rezeksiyonu uygulananlardan (ortalama yaşam süresi 8 ay) daha uzundu. Yaşam süresi üzerine etkili faktörlerin analizinde rezeksiyon tipi, negatif sınırlı cerrahi rezeksiyon ve perinöral invazyon istatiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05).Sonuç olarak; yöremizdeki KKA olgularının ileri yaşlarda ortaya çıktığı, cinsiyet farkının olmadığı ve tanı konulduğunda çoğunluğunun inoperabl olup sarılığın ana şikayet olduğu, sağkalım üzerine en etkili yöntemin cerrahi rezeksiyon tedavisi olduğu saptandı.Anahtar Kelimeler: Kolanjiokarsinom, Prognostik faktörler

Hüseyin Fehmi Vural
Gaziantep University
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Vardiyalı çalışan hemşirelerde diyabet riskinin belirlenmesi

Bu çalışma özel bir sağlık kuruluşunda çalışan hemşirelerde diyabet riskinin belirlenmesi ve vardiyalı çalışmanın diyabet riskine etkisini değerlendirmek amacıyla kesitsel tipte yapıldı. Araştırmaya özel bir sağlık grubunun İstanbul Hastaneleri?nde yatan hasta katı, yoğun bakım ünitesi, poliklinik, acil servis ve ameliyathane ünitelerinde çalışan 18 yaş üzeri 682 hemşire dahil edildi. Veriler, ?Genel Bilgi Formu?? ve Tip 2 Diyabet risk değerlendirme formu (Tip 2 Diyabet risk anketi (FINDRISK) ) aracılığı ile anket ve ölçüm yöntemleri kullanılarak toplandı. Araştırmaya katılanların yaş ortalaması 27,2±6,6 (18-52), BKİ ortalaması 22,6 ± 3,3 (15,63 ? 37,18) `dir. Katılımcıların toplam çalışma süresi ortalaması 6,00±7,220 yıl, toplam vardiyalı çalışma süresi ortalaması 5,00±5,366 yıldır. Vardiyalı çalışma süresi 0-2 yıl olanların %61,5?u (n:112) diyabet toplam risk skoru düşük risk, vardiyalı çalışma süresi>10 yıl üstü olanların ise % 43,7?sinin (n:76) yüksek/çok yüksek riskli olduğu ve vardiyalı çalışma süresi ile diyabet toplam risk skoru arasındaki ilişkinin ileri derecede anlamlı olduğu (p=0,000<0.05) bulundu. Vardiyalı çalışma süresi 3-9 yıl olanların diyabet riski, vardiyalı çalışma süresi 0-2 yıl olanlara göre OR=2,57 (1,31 ? 5,03) kat yüksekti (p=0,006<0,01). Vardiyalı çalışma süresi 10 yıldan fazla olanların diyabet riski, vardiyalı çalışma süresi 0-2 yıl olanlara göre OR=26,78 (12,58 ? 57,01) kat yüksek bulundu (p=0,000<0,01). Sonuç olarak; vardiyalı çalışma yılı arttıkça diyabet riskinde orta ve yüksek/çok yüksek risk oranları artmaktadır. Vardiyalı çalışma süresi 10 yıldan fazla olanların diyabet riskinin, vardiyalı çalışma süresi 0-2 yıl olanlara göre 26,78 kat yüksek olduğu bulundu. Gece vardiyasında çalışan hemşirelerin yıllık diyabet taramalarının yapılması ve diyabet koruma programlarına katılmaları önerilmektedir.

Diabetes mellitusHemşirelerHemşirelik+3
Serpil Türker Çekinmez
Acıbadem University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kalp transplantasyonu adayı hastalarda yorgunluk ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi

Bu çalışma kalp transplantasyonu adayı hastalarda yorgunluk ve yaşam kalitesini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Araştırmanın kapsamına Ekim 2012 ile Ocak 2013 tarihleri arasında araştırmaya alınma kriterlerine uygun, Sağlık Bakanlığı Dr Siyami Ersek Kalp Göğüs Kalp Damar Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesinde kalp nakli polikliniğinde ve kardiyoloji servislerinde takip edilen kalp transplantasyonu adayı 97 hasta dahil edildi. Araştırma verileri etik kurul onayı alındıktan sonra Yorgunluk İçin Görsel Benzerlik Ölçeği ve Avrupa Kanser Tedavi ve Organizasyon Komitesi Yaşam Kalitesi Ölçeği (EORTC QLQ-C30) soru-cevap ölçeği kullanılmıştır. Veriler hastalarla yüzyüze görüşülerek toplanmıştır. Hastaların yaş ortalamasının 41.5±10.4, %82.5 (n=80)?inin erkek, fiziksel aktiviteye göre kalp yetersizliğinin sınıfı %91.8 (n=89)?inin New York Heart Association (NYHA) II %62.9 (n=61)?unun kalp transplantasyonu adayı olma nedeni kardiyomiyopati bulundu. Çalışmamızda araştırmaya katılan hastaların yorgunluk alt boyutu 48.5±25.1, enerji alt boyutu ortalaması 31.1±10.5, genel yaşam kalitesi skoru ortalaması 57.9±23.5 bulundu. Hastaların deneyimledikleri yorgunluk semptomu arttıkça yaşam kalitesinin azaldığı saptandı (p=0.05). Sonuç olarak kalp transplantasyonu adayı hastaların yorgunluk semptomu ile enerji düzeyinin; ağrı, bulantı-kusma, halsizlik, dispne, fiziksel işlev, duygusal işlev, zihinsel işlev, sosyal işlev, genel işlev, iştah kaybının birbiri ile anlamlı ilişkileri olduğu; genel yaşam kalitesinin etkilendiği saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Kalp transplantasyonu, yorgunluk, yaşam kalitesi

KalpKalp hastalıklarıKalp nakli+2
Ayşe Kuvancı Demir
Acıbadem University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sepsisli hastalarda serum adiponektin ve kortizol düzeylerinin inflamasyon ve prognoz ile ilişkisi

Ağır sepsis ve septik şok yoğun bakımlarda halen en önemli ölüm nedenlerindendir. Bu nedenle günümüzde tanı ve prognoz göstergesi olabilecek belirteçlerin araştırmaları ve yeni tedavi seçenekleri önem kazanmaktadır.Sepsis ağır bir stres durumudur. Strese karşı yanıtta hipotalamo-pituiter-adrenal aks önemli yer tutar. Kortizol seviyesindeki artış vasküler reaktivitenin korunmasında, immün yanıtın düzenlenmesinde ve akut hastalık sırasında vücut dengesinin devamlılığının sağlanmasında önemlidir.Adiponektin yağ dokusundan salınan anti-inflamatuvar, insülin duyarlılaştırıcı ve anti-aterosklerotik etkileri olan; günümüzde diabetes mellitus, ateroskleroz, malignite ve sepsis gibi hastalıkların patogenezinde rol aldığı düşünülen bir adipositokindir.Bu çalışmada amacımız sepsis tanısı alan hastalarda vücudun stres cevabında etkili olan kortizol ve anti-inflamatuvar etkili adiponektinin metabolik parametreler, inflamasyon ve prognoz ile ilişkisini araştırmaktı. Bu nedenle Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Yoğun Bakım ünitesine ağır sepsis ve septik şok tanıları ile yatırılan 29 hasta, sepsis dışı bir nedenle yatırılan 23 hasta ve benzer yaşta ayaktan sağlıklı 24 kişi çalışmaya alındı. Üç grup arasında serum adiponektin düzeyi bakımından istatistiksel olarak farklılık yokken, ortalama adiponektin düzeyi septik şok grubunda bir miktar daha yüksekti. Sepsisten çıktıktan sonra bakılan serum adiponektin düzeyleri tanı anında bakılan düzeyine göre anlamlı artmış bulundu. Buna göre, adiponektinin inflamasyonu baskılamak ve vücuttaki dengeyi sağlamak için serum düzeylerinin arttığı kanısına vardık. Serum adiponektin düzeylerinin mortaliteye anlamlı bir etkisi olmadığını saptadık. Ancak, glukoz düzeyleri 200 mg/dl üzerinde olduğunda sağkalımı olumsuz etkilediğini bulduk.Sepsisli hastalarda sepsis olmayanlara göre serum kortizol düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksekti. Ek olarak, serum adiponektin düzeyi ile kortizol arasında pozitif bir korelasyon saptandı. Ayrıca, serum adiponektin düzeyi ile CRP düzeyi arasında negatif korelasyon mevcuttu.Tüm bu bulgular adiponektinin sepsiste inflamatuvar ve metabolik yanıtın bir parçası olarak rol oynadığını düşündürmektedir. Bulgularımız sepsisli hastalarda adiponektinin prognostik bir belirteç olarak kullanılabileceği kanısını uyandırsa da adiponektinin sepsiste prognostik bir belirteç ve tedavi seçeneği olarak kullanılabilmesi için daha fazla insan çalışmasına ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.

AdiponektinHidrokortizonPrognoz+3
Hacer Demir
Gazi University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sjögren sendromlu hastalarda sistolik ve diastolik kalp fonksiyonlarının klasik ve doku doppler ekokardiyografi ile değerlendirilmesi

Sjögren sendromu (SS) egzokrin bezlerin kronik lenfositik infiltrasyonu ile karakterize otoimmün bir hastalıktır. Tıbbi literatür incelendiğinde, SS'nin kalp fonksiyonları üzerine olan etkisini inceleyen bir çalışma yoktur. Bu nedenle, SS'li hastalarda sol ventrikül fonksiyonlarını incelemeyi amaçladık. Çalışmaya, SS tanısı ile takip edilen ve tümü kadınlardan oluşan 28 hasta alındı. 20 hasta Avrupa Amerika konsensus grup kriterlerine göre ?kesin SS? olarak sınıflandırıldı. Sekiz hasta ise 1993 Avrupa kriterlerine göre ?olası SS? olarak sınıflandırıldı. Hem hasta hem de kontrol grubu sistolik ve diastolik kalp fonksiyonları açısından, klasik (ejeksiyon fraksiyonu, E, A, E/A) ve doku Doppler (Sm, Em, Am, (E/A)m) ekokardiyografi ile değerlendirildi. Ortalama ejeksiyon fraksiyonu, kesin SS grubunda kontrol grubuna oranla daha düşük bulundu, ancak aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı düzeye ulaşmadı. Ortalama Sm değeri kesin SS ve kontrol grupları arasında benzerdi. Ortalama E değeri ve E/A oranı kesin SS grubunda kontrol grubuna oranla anlamlı düzeyde daha düşüktü. E/A oranı < 1 olan denek sıklığı, kesin SS grubunda kontrol grubuna oranla anlamlı düzeyde daha yüksekti. Kesin SS grubu kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, ortalama Am değeri anlamlı olarak yüksek iken, ortalama (E/A)m oranı anlamlı düzeyde düşük saptandı. E değeri haricinde tüm ekokardiyografik ölçümler olası SS ve kontrol grubu arasında benzerdi. Sonuç olarak, SS'li kadın hastalarda diastolik kalp fonksiyonları, klinik düzeyde kalp yetmezliği belirtileri olmaksızın kötü yönde etkilenmiş görünmektedir.

Kalp hastalıklarıKalp yetmezliği
Mehmet Derya Demirağ
Gazi University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Beslenme tiplerinin metabolik belirteçler, karaciğer ve böbrek yağlanması üzerine etkileri

Bitki temelli beslenme tiplerinin, alkol dışı yağlı karaciğer hastalığı, tip 2 diabetes mellitus ve hipertansiyon gibi kronik hastalıkların kontrolünde olumlu etkileri olduğuna yönelik bilgiler mevcuttur. Bu prospektif pilot çalışmada, bitki temelli diyetlerin, karaciğer, böbrek yağlanması ve metabolik belirteçler üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Başlangıçta hepçil olan 61 katılımcı, hepçil, vejetaryen ve vegan beslenme olmak üzere üç farklı gruba ayrılarak altı ay takip edilmiştir. Bu süreçte, katılımcıların günlük kalori, protein alımları, adım sayıları takip edilmiş ve diyet uyumları beslenme uzmanı eşliğinde kontrol edilmiştir. Başlangıçta ve altıncı ayda, kilo, kas ve yağ değişimleri için vücut kompozisyon analizleri, metabolik belirteçler için insülin direnci, serum lipid profili, karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri ve kan basıncı ölçümleri yapılmıştır. Bu süreçte, karaciğer ve böbrek yağlanmasındaki değişimi incelemek için manyetik rezonans görüntüleme yönteminde proton dansite yağ fraksiyonu programı kullanılmıştır. Altı aylık takip sonrası, sekiz katılımcı çalışmayı tamamlayamayarak çalışmadan ayrılmıştır, geriye kalan 53 kişinin verileri analiz edilmiştir. Çalışma sonucunda; vücut kütle indeksi, yağ ve kas oranı açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Altıncı ay ölçümlerinde başlangıç değerlerine kıyasla, vegan beslenen grupta HDL ve LDL değerlerinde anlamlı düzeyde azalma gözlenirken, vejetaryen ve hepçil beslenen gruplarda anlamlı değişim gözlenmedi. Proton dansite yağ fraksiyonu değerlerinde vegan beslenen grupta, vejetaryen ve hepçil beslenen gruplara kıyasla total karaciğer ve karaciğer segment 6'da anlamlı düzeyde azalma gözlenirken diğer karaciğer segmentleri ve total böbrek değerlerinde anlamlı fark saptanmadı. Sistolik ve diyastolik kan basınçları vegan grupta anlamlı düzeyde azalma gösterirken vejetaryen ve hepçil grupta anlamlı değişim saptanmadı. Bu çalışma, 6 ay boyunca vegan beslenen genç erişkinlerde karaciğer yağ içeriğinin azaldığına dair ön kanıtlar sunmaktadır. Vegan beslenmenin daha sağlıklı bir yaşam için potansiyel bazı etkileri olduğu görülse de bu etkilerin daha net anlaşılabilmesi için daha uzun takip süresine ve daha fazla katılımcı sayısına sahip çalışmalara ihtiyaç vardır.

Böbrek hastalıklarıDengeli beslenmeKaraciğer yağlanması+3
Begüm Güler Şentürk
Koç University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Güneydoğu Anadolu bölgesinde primer glomerülonefritli hastaların dağılımları, demografik özellikleri ve laboratuvar parametrelerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı; merkezimizde yapılan perkütan böbrek biyopsilerini inceleyerek bölgemizdeki primer glomerülonefrit (PGN) olgularının dağılımları, demografik özellikleri ve laboratuvar parametreleri hakkında bilgi sağlamak ve bölgemizdeki PGN epidemiyolojisini belirlemektir. Yöntem: Bu çalışmaya 1 Ocak 2016-1 Ocak 2020 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı Nefroloji Kliniğinde perkütan böbrek biyopsisi ile tanı konulan ve verilerine ulaşılabilen 148 erişkin PGN olgusu dahil edildi. Biyopsi örneğinden herhangi bir sebepten dolayı immünfloresan inceleme yapılamayan hastalar, biyopsi örneği non diagnositik olarak raporlanan hastalar, böbrek nakli öyküsü olup perkütan böbrek biyopsisi yapılan hastalar, malignite ön tanısıyla biyopsi yapılan hastalar ve tetkiklerine ulaşılamayan hastalar çalışmaya alınmadı. Bulgular: Hastaların genel yaş ortalaması 38.5±12.9 yıl olarak saptandı. Hastaların %50'si kadın, %50'si erkekti. Çalışmamızda biyopsilerin hem her iki cinsiyette hem de tüm yaş gruplarında sırasıyla nefrotik sendrom (%70.3), asemptomatik üriner anormallikler (%21.6) ve akut nefritik sendrom (%8.1) endikasyonlarıyla yapıldığı saptandı. En sık görülen PGN alt tipleri sırasıyla FSGS (%41.2) ve MGN (%18.9) olarak saptandı. Bunlardan sonra diğer tanıların sıklık sırası IgAN (%15.5), MPGN (%14.2), RPGN (%5.4) ve MDH (%4.7) şeklinde saptandı. En sık görülen PGN alt tipinin 60 yaşından küçük hastalarda FSGS, 60 yaşından büyük hastalarda ise MGN olduğu saptandı. En yüksek proteinüri ortalamasına sahip PGN alt tipinin MGN olduğu görüldü. Sonuç: Çalışmamız, Güneydoğu Anadolu Bölgesinde primer glomerülonefritlerin dağılımları, demografik özellikleri ve laboratuvar parametreleri hakkında yapılan ilk çalışma olup bölgemizin PGN epidemiyolojisi hakkında bilgi sağlamaktadır. Çalışmamızda elde ettiğimiz veriler ülkemizde ve dünyada yapılan birçok çalışmayla uyumlu bulundu.

BiyopsiBöbrek hastalıklarıDemografi+5
Ziya Öngören
Dicle University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hemodiyaliz ve sürekli ayaktan periton diyaliz tedavisi alan son dönem böbrek hastalarında kardiyovasküler risk faktörleri olarak lipidlerin ve lipoproteinlerin değerlendirilmesi

Giriş : Dislipidemi erişkin populasyon kadar son dönem böbrek hastaları içinde önemli bir KV risk faktörüdür. Bu amaçla hemodiyaliz ve sürekli ayaktan periton diyaliz tedavisi alan son dönem böbrek hastalarında kardiyovasküler risk faktörleri olarak lipidler ve lipoproteinlerin değerlendirilmesini amaçladık.Materyal ? Metod: Bu çalışmaya en az üç aydır diyaliz tedavisi alan, diyabetik olmayan 168 son dönem böbrek hastası dahil edildi. Hastaların demografik bilgi leri kaydedildi. VKI hesaplandı. Kan basınçları ölçüldü. 12 saatlik açlık periyo dundan sonra, diyaliz seansından önce tam kanda hemoglobin, trombosit ve löko sit, serumda üre, kreatinin, ürik asit, glukoz, Na, K, Ca, P ve Albumin,TK, TG, LDL-K, HDL-K, VLDL, apo A, apo B ve Lp(a) nefelometrik yöntemle çalışıldı.Bulgular: Çalışmaya SAPD grubunda 89 hasta (51 E, 38 K) ve HD grubunda 79 hasta (47E,32K) alındı. SAPD grubundaki hastaların yaş ortalaması 40,91±13,53 yıl, HD grubundaki hastaların ise 45,02±14,40 yıl (p = 0,058) olarak saptandı.Lipid parametrelerinden TG (p=0,023) ve VLDL (p=0,027) SAPD grubunda HD grubuna göre daha düşük, HDL-K (p<0,001) ve Apo A (p=0,001) SAPD grubunda HD grubuna göre daha yüksek saptandı.Her iki grupta TG, LDL-K ve HDL-K parametreleri normal değerlerde olan hasta oranı SAPD grubunda n=24 (%27,3) ve HD grubunda n = 9 (%11,4) p < 0,001 bulundu. Yüksek Apo A değeri ne sahip hasta oranı SAPD grubunda HD grubuna göre istatistiksel olarak daha fazla bulundu (p<0,001). Glukoz ve Apo B ile TK, TG, LDL-K arasında pozitif korelasyon, HDL ile negatif korelasyon olduğu saptandı.Sonuç: SAPD tedavisi alan hastaların HD tedavisi alan hastalara göre daha iyi serum TG, HDL-K ve Apo A seviyelerine sahip olduğunu saptadık. TK, TG ve LDL-K'un glukoz ve Apo B ile pozitif, HDL-K ile negatif korelasyon olduğunu bulduk.Anahtar kelimeler: Hemodiyaliz, Sürekli Ayaktan Periton Diyalizi, Dislipidemi, Kardiyovasküler risk faktörü

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronikKardiyovasküler hastalıklar+6
Ali Kemal Kadiroğlu
Dicle University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Nonalkolik steatohepatitte kemik mineral dansitesinin klinik ve laboratuvar parametreleriyle ilişkisi

GirişHepatik osteodistrofi kronik karaciğer hastalığının sık görülen bir komplikasyonu olup, prevalansı %13-70 arasında bildirilmiştir. İnsülin like growth faktör-1 (IGF-1) yetmezliği hepatik osteodistrofi gelişiminde rol oynayan faktörlerden biridir. Nonalkolik steatohepatit hepatit (NASH) gelişiminde de IGF-1 yetmezliğinin rolü olduğu düşünülür. Çalışmamızın amacı NASH ile kemik mineral dansitesi ve serum sitokin ile büyüme faktörleri seviyesi arasındaki ilişkiyi belirlemektir.Materyal ve MetodBu çalışmaya 2010 ve 2011 yılları arasında Dicle Üniversitesi Araştırma Hastanesinde histopatolojik olarak NASH tanısı alan 38 hasta ve herhangi bir organik hastalığı olmayan 42 sağlıklı kişi kontrol grubu olarak alındı. Hem NASH grubunun ve hem de kontrol grubunun rutin demografik özellikleri, klinik bulguları, tam kan sayımı, biyokimya tetkiklerine ilaveten osteoporoz ve steatohepatit gelişimine neden olabilen sürrenal, gonad ve tiroid fonksiyonlarına bakıldı. Bunlara ilaveten serum intakt parathormon (iPTH), 25-OH-vitamin D3, tümör nekrosis faktör alfa (TNF-?), interlökin-1 (IL-1), interlökin-6 (IL-6), IGF-1, insulin like growth faktör bağlayıcı protein-3 (IGFBP-3) düzeylerine bakıldı. Ayrıca her iki grubun lomber vertebra ve femur boynu kemik mineral dansitesi dual-energy x-ray absorbtiometry (DEXA) yöntemiyle ölçüldü.BulgularNASH grubunun 25' i erkek, 13' ü kadın ve yaş ortalaması 41±12 idi. Kontrol grubunun 25'i kadın, 17'si erkek ve yaş ortalaması 43±11 idi. NASH grubunun ortalama kilosu (p=0.001), boyu (p=0.004) ve bel çevresi (p=0.002) ve erkek hasta oranı (p=0.03) kontrol grubuna göre daha yüksekti. Laboratuvar parametrelerinden NASH grubunda kontrol grubuna göre serum glukoz düzeyi (p=0.007), trigliserid (p=0.001), ALT (p<0.0001), AST (p<0.001), ALP (P=0.021), GGT (p<0.001) ve ferritin düzeyi (p<0.001) anlamlı olarak yüksek saptandı. Serum TNF-?, IL-1, IL-6, IGF-1 ve IGFBP-3 düzeylerinde NASH ile kontrol grubu arasında anlamlı fark saptanmadı. Serum dihidroepiandrostenedion sulfat (DHEAS) (p=0.02), 25-OH- vitamin D3 (p=0,001) ve testosteron düzeyleri (0,013) NASH grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı. NASH grubunun lomber vertebra T skoru (p=0,004) ve Z skoru (p=0.011) kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı. Kemik mineral dansitesi ile karaciğer biyopsisindeki fibrosis evresi arasında herhangi bir ilişki saptanmadı.SonuçNASH gelişiminin kemik mineral dansitesini arttırdığı, kemik mineral dansitesindeki bu artışın serum sitokin düzeylerinden bağımsız olarak artmış 25-OH-vitamin D3, DHEAS ve testosteron düzeyiyle bağlantılı olabileceği saptandı.Anahtar Kelime: Nonalkolik steatohepatit, Hepatik Osteodistrofi, İnflamatuvar sitokinler, Kemik mineral dansitesi.

FibrozHepatitKaraciğer yağlanması+3
Muhammet Devran Işık
Dicle University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut böbrek hasarında bioelektrik impedans analiz cihazı ile tespit edilen vücut sıvı durumunun diğer volüm yükü belirteçleri ile karşılaştırılması

Giriş: Hipervolemi, akut böbrek hasarının(ABH) önemli komplikasyonlarından biridir. Erken dönemde tanı konulması ve tedavi edilmesi hayati önem taşır. Bu bağlamda son zamanlarda geliştirilen bioelektrik impedans cihazı ile vücut sıvı konfigürasyonu tespit edilebilmektedir. Bu çalışmada amacımız daha önce böbrek hasarı olmayan ABH`lı hastalarda vücut sıvı statusunu bioelektrik impedans analiz ile tespit ederek, diğer volüm belirteçleri olan vena kava inferior (VCİ) çapı ve N-terminal brain natriüretik peptit(NT-proBNP) ile ilişkisini değerlendirmektir. Materyal ? Metod: Bu çalışmaya 2011-2013 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Nefroloji kliniği-Nefroloji Yoğun Bakım Ünitesi - Genel Dahiliye Yoğun Bakım Ünitesine yatırılan ve tedavileri yapılan Akut Böbrek Hasarına sahip olan 100 hasta dahil edildi. Bioelektrik impedans cihazının yaptığı ölçüm parametrelerinden rölatif hidrasyon statusu (RHS) volüm durumunun belirlenmesinde esas alındı. Rölatif hidrasyon statusu, volüm fazlası (VF)/ ekstraselüler sıvı (ESS) oranı ile cihaz tarafından belirlendi. Hastalar grup 1: RHS %15?in altında ve grup 2: RHS %15?in üzerinde olanlar şeklinde ikiye ayrıldı. Hastalardan biyokimyasal, hematolojik parametreler için kan örnekleri alındı. Tüm hastalarda NT-proBNP düzeyi ve Ekokardiyografi cihazı ile kardiyak fonksiyonlar ve VCİ çapı ölçüldü. Bulgular:Yaptığımız çalışmada hastaların % 47?si erkek ve %53?ü kadındı. Hastaların %57?si prerenal, %35?i renal, %8?i ise postrenal etyolojiye sahipti.Grup1:51, grup 2: 49 hastadan oluştu. İki grup arasında üre, kreatinin, sodyum, potasyum, fosfor, intrasellüler sıvı, sistolik kan basıncı, diastolik kan basıncı, ejeksiyon fraksiyonu ve sol atrium çapı parametrelerinde anlamlı istatistiksel fark saptanmadı. Grup 2?de grup 1?e göre yaş, albumin, idrar volumü daha düşük, SVB, VF, RHS, TVS, ESS, VCI çapı ve LogNTproBNP düzeyleri yüksek saptandı. RHS ile SKB, TVS, ESS, LogNT-proBNP ve VCI arasında anlamlı pozitif korelasyon, yaş ve albumin arasında anlamlı negatif korelasyon tespit edildi. RHS ile en güçlü pozitif ilişki TBW (p=0,001) ile, negatif ilişki ise albumin (p=0,021) arasında olduğu tespit edildi. Sonuç: Akut böbrek hasarlı hastaların % 49?unda RHS ? %15 olduğu tespit edildi. RHS, VCI ve NT-proBNP ölçümleri ile pozitif korelasyon gösterdi. RHS?nin, en çok total vücut sıvısı ile pozitif ve serum albumin değeriyle negatif yönde etkileştiği saptandı. Bioelektrik impedans analiz ölçüm parametrelerinden olan RHS, vücut sıvı konfigürasyonunu göstermede etkili bir yöntem olarak görülmektedir.

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-akutEmpedans+3
Nizam Demir
Dicle University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Prolaktinomalı hastalarda kabergolin tedavisinin metabolik ve kardiyovasküler profile olan etkisi

Amaç: Hiperprolaktineminin reprodüktif sistem üzerindeki etkileri iyi bilinmekle birlikte, insülin direnci, obezite, dislipidemi, karaciğer yağlanması, hipertansiyon, ateroskleroz ve endotel disfonksiyonu gibi kardiyometabolik bozukluklarla da ilişkili olabileceği gösterilmiştir. Bu çalışmada prolaktinoma tanılı hastalarda uzun süreli kabergolin tedavisinin metabolik profil, non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı ve kardiyovasküler risk göstergeleri üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu tek merkezli, retrospektif gözlemsel çalışmaya, 2011–2023 yılları arasında Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Polikliniğinde prolaktinoma tanısı alan ve en az bir yıl kabergolin tedavisi uygulanan 18–65 yaş aralığındaki 243 hasta dahil edildi. Hastaların sosyodemografik ve klinik özellikleri, prolaktinoma ve kabergolin tedavisine ilişkin verileri, hormon düzeyleri, antropometrik ölçümleri, glisemik ve lipid parametreleri, karaciğer yağlanmasıyla ilişkili göstergeleri ve kardiyovasküler risk ölçümleri retrospektif olarak incelendi. Kabergolin tedavisinin başlangıcındaki, altıncı aydaki ve on ikinci aydaki veriler karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 33,20±9,76 yıl, %82,7'si kadın ve %81'i mikroprolaktinoma tanılıydı. Kabergolin tedavisine yanıt oranı %88,9 olup başlangıçtaki ortalama prolaktin düzeyi 237,71 µg/L idi. Prolaktin düzeyleri altıncı ve on ikinci aylarda anlamlı olarak azaldı (p<0,001). Tedavi sürecinde vücut kitle indeksi, bel çevresi, açlık kan şekeri, HOMA-IR ve diğer glisemik göstergelerde; total kolesterol, LDL kolesterol ve trigliserit düzeylerinde anlamlı iyileşmeler gözlendi. Karaciğer yağlanma indeksi ve ultrasonografik karaciğer yağlanma derecesi azaldı. Uzun dönem tedaviyle sistolik ve diyastolik kan basıncında anlamlı düşüş saptandı. C-reaktif protein, Framingham risk skoru, epikardiyal yağ doku kalınlığı ve karotid intima-media kalınlığı azalırken akım aracılı dilatasyon arttı; bu bulgular kardiyovasküler risk, ateroskleroz ve endotel disfonksiyonunda iyileşmeyle uyumluydu. Metabolik ve kardiyovasküler parametrelerdeki değişikliklerin çoğu ile prolaktin düzeyindeki azalma arasında anlamlı korelasyon bulunmadı. On ikinci ay ekokardiyografi verileri bulunan 29 hastanın dördünde (%13,8) kabergolinle ilişkili olabilecek kardiyak veya ekokardiyografik bulgular saptandı. Sonuç: Prolaktinomalı hastalarda hiperprolaktinemi olumsuz bir metabolik ve kardiyovasküler profille ilişkili görünmektedir. Kabergolin tedavisi; vücut ağırlığı, glisemik kontrol, insülin direnci, lipid profili, karaciğer yağlanması, kan basıncı, ateroskleroz ve endotel fonksiyonuyla ilişkili parametrelerde anlamlı iyileşme sağlamıştır. Bu iyileşmelerin prolaktin düzeyindeki azalmayla güçlü bir korelasyon göstermemesi, kabergolinin doğrudan kardiyometabolik etkilerinin olabileceğini düşündürmektedir. Bununla birlikte, olası kardiyak yan etkiler nedeniyle özellikle uzun süreli tedavi alan hastaların klinik ve ekokardiyografik olarak izlenmesi uygun olabilir.

HiperprolaktinemiKabergolinKardiyovasküler hastalıklar+2
Özgün Çiçek
Başkent University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Major histokompatibilite antijen bölgesini temsil ettiği düşünülen (TAG) single nükleotid polimorfizmlerinin HLA-B27'i tanımlamadaki geçerliliğinin değerlendirilmesi

Arkaplan: Ankilozan spondilit (AS) HLA-B27 ile güçlü bir ilişki göstermektedir. Bu etkileşimin en iyi bilinen hastalık ilişkisi olması ve 1973?den beri biliniyor olmasına rağmen HLA-B27 tiplendirmesi teknik olarak bazı güçlükler göstermektedir. Daha önce yapılan çalışmalarda Avrupalı ve Asyalı AS?li hastalarda, rs4349859 ve rs13202464 no?lu tek nükleotid polimorfizmlerinin (single nucleotide polymorphisms; SNPs) major histokompatibilite kompleksi ile (MHC) tag olduğu ve HLA-B27 tespitinde kullanılabileceği gösterilmiştir. Amaç: Bu çalışmanın amacı HLA-27 tespitinde daha önce bahsedilen SNP?lerin sensitivite ve spesifisitesini değerlendirmektir. Yöntem: Polimeraz zincir reaksiyonu restriksiyon fragmanı uzunluk polimorfizmi (polymerase chain reaction restriction fragment length polymorphism;(PCR-RFLP) yöntemi kullanılarak iki SNP (rs13202464 and rs4349859) genotiplendirildi. Bu genotiplendirme için gerekli primerler primer-BLAST arayüzü kullanılarak Primer3 algoritması ile dizayn edildi. PCR ürünleri BmrI ve Taq?I restriksiyon enzimleri ile sindirime uğratıldı. Gentiplerin kalite kontrolü için random seçilen bazı örnekler aynı zamanda ABI 3130 automated DNA sequencer cihazı kullanılarak sekanslandı. HLA-B27 analizi ticari olarak bulunan SSP-typing kit kullanılarak genotiplendirildi. SSP-tiplendirme sonuçları %2 agarose jel üzerinde gösterildi Sonuçlar: Çalışmaya toplamda modifiye New York kriterlerine göre AS olarak izlenen 207 hasta (%72 erkek, ortalama yaş 42.3 ± 10.8 ve 146 [%71] HLA-B27 pozitif) ve 32 sağlıklı kontrol (%78 erkek, ortalama yaş 52.7 ± 10.8 ve 2 [%6] HLA-B27 pozitif) dahil edildi. rs4349859 no?lu SNP için efekt alleli (A) yüksek spesifiteye sahipti (1.000) ancak sensitivite değeri 0.469 idi. rs13202464 no?lu SNP için efekt alleli (G) için spesifite 0.967 ve sensitivite 0.530 olarak hesaplandı. Yorum: Bu çalışmanın sonuçları daha önce HLA-B27 için oldukça güçlü tag olduğu bildirilen SNP?lerin, Türk popülasyonunda, klasik HLA-B27 tayin yöntemlerine göre avantajı olmadığını düşündürmektedir. Bizim toplumumuzda HLA-B27 ile daha güçlü ilişki gösteren SNP?lerin saptanabilmesi için başka çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Doku uygunluğuHLA B27 antijeniNükleotid+3
Mehmet Nedim Taş
Dokuz Eylül University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tiroid hormon disfonksiyonu olan hastalarda trombosit agregasyon bozukluğunun in vitro olarak ASPİ/ADP testleri ile değerlendirilmesi

Tiroid hormon bozukluğu genel popülasyonda sık karşılaşılan bir durumdur. Hemostaz ve tiroid hormonları arasındaki ilişki uzun yıllardır bilinmekle beraber, mekanizmalar halen tam olarak açıklığa kavuşturulabilmiş değildir. Literatürde tiroid hormon düzeylerinin primer hemostazı birçok basamakta etkilediği görülmektedir. Bu çalışmada tiroid hormon bozukluğunun trombosit agregasyonu üzerindeki etkisinin araştırılması hedeflenmiştir. Çalışmaya Aralık 2013 - Mart 2014 tarihleri arasında Endokrinoloji polikliniklerinde hipotiroidi ve hipertiroidi tanısı alan, henüz medikal tedavi almayan 37 hasta alınmıştır. Hasta grubu ile verilerin karşılaştırılması amacıyla 37 kişiden oluşan bir sağlıklı kontrol grubu da oluşturulmuştur. Yetmiş dört hastadan tiroid fonksiyon testleri, tam kan sayımları ile ASPİ (araşidonik asit indüklü agregasyon) ve ADP (adenozin difosfat indüklü agregasyon) testleri çalışılmıştır. Kontrol ve vaka grupları arasında ortalama ASPİ ve ADP düzeyleri istatistiksel olarak benzer bulundu (p=0,053 ve p=0,546). Hipertiroidi ve hipotiroidi tanısı olan hasta grupları arasında ortalama ASPİ ve ADP düzeyleri istatistiksel olarak benzerdi (p=0,490 ve p=0,803). ASPİ'deki değişimi en fazla yaşın etkilediği, yaş ilerledikçe ASPİ düzeylerinin azaldığı görüldü [B=-5,065; (%95 Güven Aralığı: -9,165 – -0,966) ve p=0,016] ve trombosit düzeyi arttıkça ASPİ düzeylerinin de arttığı görüldü [B=0,0008; (%95 Güven Aralığı: 0,0001 – 0,002) ve p=0,029]. ADP'deki değişimi ise sadece trombositin etkilediği, trombosit düzeyi arttıkça ADP düzeylerinin de arttığı görüldü [B=0,0007; (%95 Güven Aralığı: 0,0001 – 0,0013) ve p=0,024]. Sonuç olarak tiroid fonksiyon bozukluğuna sahip olmanın, henüz trombosit sayısında değişme yapmamış ise trombosit agregasyonunu tek başına etkilemediği görüldü. Araşidonik asit ile indüklü agregasyonu etkileyen ana etkenlerin yaş ve trombosit sayısı olduğu görülürken, adenozin difosfat ile indüklenmiş agregasyonda ana etkenin trombosit sayısı olduğu görüldü. Tiroid fonksiyon bozukluğu primer hemostaz testlerinden olan araşidonik asit ve adenozin difosfat indüklü agregasyonu etkilememektedir. Bu konuda daha fazla hasta sayısına sahip çalışmalara ihtiyaç vardır.

Adenozin difosfatAraşidonik asitlerHemostaz+5
Burcu Çelik
Başkent University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Böbrek nakli yapılan hastalarda fibromiyalji sendromu sıklığı ve ilişkili faktörlerin incelenmesi

ÖZET Fibromiyalji sendromu (FMS), kronik yaygın kas-iskelet ağrısı ile karakterize multisistemik bir hastalıktır. FMS'li hastalarda yaygın ağrının yanı sıra görülen yorgunluk, uyku bozukluğu, tutukluk, depresyon, anksiyete ve bilişsel disfonksiyon gibi komorbiditeler de görülmektedir. FMS'nin normal toplumda sıklığı %02-5,8'dir. Fibromiyalji sendromunun renal transplant hastalarında görülme sıklığı ve klinik seyri ile ilgili literatürde herhangi bir bilgi bulunmamaktadır Bu çalışmamızda böbrek nakli yapılan hastalarda FMS sıklığı ve FMS ilişkili faktörlerin incelenmesini hedefledik. Bu çalışmaya Ocak 1998 ile Aralık 2013 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesinde böbrek nakli olmuş, serum kreatinin değeri 2,5 mgr/dL altında olan osteoporotik olmayan, rejeksiyon kabul edilmeyen, CRP ve sedimentasyon yüksekliği olmayan düzenli poliklinik kontrolünde olan 128 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, medeni durumu, sigara öyküsü, primer hastalığı, kullandığı immunsüpresif tedavi rejimi kaydedildi. Fibromiyalji tanısı ACR 1990 kriterlerine göre konulmuştur. ACR sınıflama kriterlerini karşılamayan ancak tam olarak da normal denemeyecek bir grup "olası fibromiyalji" olarak adlandırılmıştır. Bu kriterler göz önüne alınarak 128 böbrek nakli yapılan hastalardan 13'ü ne FMS tanısı, 7'sine olası fibromiyalji tanısı konmuştur. Çalışmamızda FMS tanısı konan 13 hastanın tamamı kadındır, FMS grubunda anlamlı derecede fazla hastada aşırı halsizlik, irritabl barsak sendromu, hepsinde uyku bozukluğu, %46'sında depresyon, %30 oranında antidepresan tedavi kullanımı görülürken eklem şişliği, parastezi ve huzursuz bacak sendromu açısından istatistiksel olarak anlamlı fark görülmedi. Çalışmamızda FMS ve olası FMS tanısı alan hastaların "Fibromyalgia Impact Questionnaire-FIQ" skorlarının da FMS olmayan gruba göre anlamlı oranda yüksek olduğu (p<0,001) ve FIQ skoru arttıkça FMS sıklığının da arttığı gözlendi. Bu sonuç, FMS tanısı koymada FIQ skorunun tek başına, bağımsız bir risk faktörü olarak değerlendirilebileceğini göstermektedir. Sonuçta renal transplantlı 128 hastanın %10,15'inde fibromiyalji tanısı koymuş olduğumuzu gördük ki bu rakam genel toplum prevelansının 2 katı ya da daha fazlasını göstermektedir. Hatta olası fibromiyalji grubunu FMS grubuna katarsak FMS prevelansının Renal Transplatlı hastalarında çok daha yüksek olduğunu (%15,6) söyleyebiliriz. Bunun olası nedenlerini sorguladığımızda bu hasta grubunun çoklu ilaç kullanması, enfeksiyon ve rejeksiyon nedeni ile hastane ortamında çok sık bulunduğu, böbreği kaybetme korkusu, KBY ve renal transplantasyon süreçlerinin hastalarda sıklıkla psikosomatik sorunlara yol açması, kronik hastalık ve ciddi sorun süreçlerinin ağrı eşiklerini düşürebileceği akla gelmektedir. Anahtar Kelimeler: Renal transplantasyon, fibromiyalji sendromu

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek nakli+2
Firdevs Tuğba Bozkurt
Başkent University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

KML'li hastalarda ımatinib mesilat tedavisinin sonuçları ve izlemlerinin değerlendirilmesi

Dayanak ve amaç: Kronik myeloid lösemi (KML) tedavisinde; yaklaşık 5 yıl öncesine kadar tedavi seçenekleri olarak, lökosit sayısının azaltılmasına yönelik tedavi (busulfan, hydroxyurea gibi), Philadelphia (Ph) pozitif hücrelerin nonspesifik supresyonu interferon?alfa (IFN-?), IFN-? + cytarabine ve allojenik hematopoetik hücre nakli (AHHN) sayılmaktaydı. Bugün için imatinib mesilatın (IM-STI571) kullanıma girmesiyle KML tedavisinde ilk seçenek tedavi yerini almıştır. IM tedavisi ile daha iyi hematolojik, sitogenetik ve moleküler yanıt elde edilmekte ve daha iyi ortalama sağ kalım ve progresyonsuz sağ kalım sağlanmaktadır. Biz çalışmamızda Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi ve İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Hematoloji kliniğinde izlenen ve IM ile tedavi edilen 84 KML vakasında hematolojik, sitogenetik ve moleküler yanıtlar ile hastaların klavuzlara uygun şekilde izlenip izlenmediğini değerlendirdik.Materyal ve metod: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi ve İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma hastanesi hematoloji kliniğinde Ocak 1999-Mart 2010 tarihleri arasında izlenen 84 Ph (+) KML vakası çalışmaya alındı. Standart 400 mg/gün imatinib mesilat tedavisi alan hastaların hematolojik, sitogenetik ve moleküler yanıtları değerlendirildi.Bulgular: Hastaların 44'ü kadın (%52,4), 40'ı erkek (%47,6) idi. Yaşları 22-83 arasında ve yaş ortalamaları 52,98 (±14,8) yıl, ortanca yaş 54,5 olarak saptandı. Ortalama takip süreleri 47,4 ay ve tanı anında 80 hasta kronik fazda (%95,2), 4 hasta akselere fazda (%4,8) idi. Hematolojik yanıt ortalama 2.42 ayda sağlandı. Tam hematolojik yanıt (THY) oranı üçüncü ayda %88,1 olarak saptandı. Elde edilen THY altıncı ayda %90,8, 12.ayda %93 ve 18.ayda %96,9 olarak bulundu. 12. ayda 57 hastanın sitogenetiği bakılmıştı (%67,9). Bunların %75,4'ünde tam sitogenetik yanıt (TSY), üç hastada kısmi sitogenetik yanıt (KSY) (%5,3), üç hastada minör sitogenetik yanıt (MSY) (%5,3), bir hastada minimal sitogenetik yanıt (%1.8) elde edildi. Dört hastada ise sitogenetik yanıt elde edilemedi (%7,0). Üç hastada ise örnek yetersizdi (%5,3). 18. ayda hastaların 38'inin moleküler yanıtına bakılmıştı (%45,2). Bu hastaların 24'ünde tam moleküler yanıt (%63,2), 10 hastada major moleküler yanıt (%26,3), dört hastada ise moleküler yanıt alınamadı (%10,5). IM kullanımı esnasında, 22 hastada derece 3-4 hematolojik yan etki gelişirken (%26,2), 21 hastada gastrointestinal sistem ve hepatik yan etkiler (%25), 15 hastada süperfisiyel ödem (%17,9), 12 hastada rash (%14,3), 10 hastada periorbital ödem (%11,9), 9 hastada miyalji-artralji-kas krampları (%10,7), 3 hastada böbrek yetmezliği (%3,6) ve bir hastada kalp yetmezliği (%1,2) gözlendi. IM tedavisi altında bir hasta akselere faza, bir hasta blastik faza geçti. Üç hastanın yan etki, dokuz hastanın ilaç direnci, bir hastanın yan etki ve ilaç direnci nedeniyle ilacı değiştirildi (%15,5). Dört hasta Dasatinib, sekiz hasta Nilotinib, bir hasta ise Nilotinib ardından dirençli olması nedeniyle Dasatinib tedavisi aldı. Hastaların ortalama sağ kalım süreleri 48,54 ay (3-132 ay), tedavi başarısızlığına kadar geçen süre ise ortalama 30,67 ay (9-61 ay) olarak saptandı.Sonuç: Kronik faz KML'de imatinib mesilat halen tolere edilebilir ve etkin bir tedavi seçeneği olarak ilk sıradaki yerini korumaktadır. Yeni tirozin kinaz inhibitörleri dahil, daha etkin ve küratif tedavi için yeni çalışmaların yapılması ve hastaların takibinde özelliklede moleküler yanıt değerlendirilmesinde laboratuvar yöntemlerinde standardizasyon yapılmasıgerekmektedir.Anahtar kelimeler: KML, İmatinib mesilat, Ph kromozomu

Antineoplastik ajanlarKromozomlarLösemi-miyeloid-kronik-BCR-ABL pozitif+2
Emine Mercan
Dokuz Eylül University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Solid tümörlü hastalrda febril nötropeni atakları

Sitotoksik kemoterapötik ajanların klinik kullanımı, kanser hastalarında sağkalımı artırmıştır. Bununla birlikte, tedaviyle ilişkili kemik iliği baskılanması ve nötropeni, hastaları sıklıkla yaşamı tehdit eden enfeksiyonlara eğilimli hale getirir. Bu çalışmanın amacı, solid tümörü olan hastalarda ateşli nötropeni (FN) ataklarını değerlendirmek, mikroorganizmaları ve mortaliteyi etkileyen faktörleri belirlemektir. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Onkoloji Anabilim Dalı'nda Ocak 2011-Mayıs 2012 tarihleri arasında izlenen kanser hastalarında meydana gelen toplam 100 primer ateşli atak retrospektif olarak incelendi. FN atakları üç grupta sınıflandırıldı: Nedeni bilinmeyen ateş, klinik olarak belgelenmiş enfeksiyonlar ve mikrobiyolojik olarak belgelenmiş enfeksiyonlar. Uzamış nötropeni, Multinational Association for Supportive Care in Cancer (MASCC) skorunun <21 ve metastaz varlığının mortaliteyi arttırdığını bulduk. Üç grup enfeksiyon kategorisini de mortalite oranlarına göre karşılaştırdık, ancak bu gruplar arasında anlamlı bir fark gözlemlemedik. Maligniteli hastalar FN atakları sırasında ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Olası enfeksiyöz patojenlerin akılda tutulması ve hastaların MASCC skoru, nötropeni süresi ve metastatik durumunun değerlendirilmesi ve hemen ampirik antibiyotik tedavisine başlanması çok önemlidir.

Oktay Yapıcı
Akdeniz University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut miyokard infarktüste steptokinaz ile uygulanan fibrinoliz tedavisinin önemi

Mahmut Sedat Yıldız
Akdeniz University
1991
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tip 2 diabetes mellituslu hastaların birinci derece yakınlarında insülin direnci ve beta hücre fonksiyonu değerlendirilmesi

T P 2 D ABETES MELL TUSLU HASTALARINB R NC DERECE YAKINLARINDANSÜL N D RENC ve BETA HÜCRE FONKS YONU DEĞERLEND R LMESÖZETAmaç: Tip 2 Diabetes Mellitus gelişmesini önlemek günümüzde giderek önemi artan birhedeftir. Diyabet gelişimi için bazı riskli gruplar bilinmektedir. Tip 2 DM olan kişilerin birinciderece yakınları bu gruplardan en iyi bilinenidir. Çalışmamızda bozulmuş açlık glukozu (BAG)ve bozulmuş glukoz toleransı (BGT) gelişmeden önceki evrelerde, erken dönemdesaptanabilecek glukoz metabolizma bozukluğuna ait faktörlerin araştırılması planlandı. Tip 2DM gelişme riskinin erken dönemde belirlenmesi ve henüz rutin tetkiklere göre normal glukoztoleransı olarak değerlendirildiği dönemde, riskli hastaların saptanabilmesi için yol gösterecekerken bulguların araştırılması hedeflendi.Yöntemler: Çalışmaya Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinebaşvuran tip 2 DM tanılı hastaların birinci derece yakını olan 101 kişi çalışma grubu olarak vebirinci derece yakınında diyabet olmayan sağlıklı 97 kişi kontrol grubu olarak alındı. Glukozmetabolizması Amerikan Diyabet Cemiyeti (ADA) kriterlerine göre değerlendirildi. İnsülindirenci ve beta hücre fonksiyonları ise Homeostasis Model Assessment (HOMA) yöntemi iledeğerlendirildi.Bulgular: Çalışma grubunda normal glukoz toleransı (NGT) saptanan kişiler %69,3,BAG ve/ veya BGT %23,8 ve tip 2 DM %6,9 oranındaydı. Kontrol grubunda NGT saptanankişiler %63,9, BAG ve/ veya BGT %32 ve tip 2 DM %4,1 oranında idi. NGT, BAG ve /veyaBGT, tip 2 DM saptanması açısından çalışma ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarakanlamlı fark yoktu (χ2=2.114, p=0,347). Beta hücre fonksiyonları değerlendirildiğinde çalışmagrubunda ortalama %123,03±78,11; kontrol grubunda %94,73±39,98 olarak bulundu. Çalışmagrubunda beta hücre fonksiyonu değerlendirmesinde istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı.nsülin direnci ortalaması çalışma grubunda 3,3±3,4, kontrol grubunda 2,3±1,6 saptandı. nsülindirenci çalışma grubunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek değerlendirildi (t=2.514,p=0.013). Çalışma grubunda %47,5; kontrol grubunda %32 oranında insülin direnci bulundu.NGT olan kişilerin beta hücre fonksiyonları değerlendirildiğinde, çalışma grubundaHOMAβ ortalamaları %137±81,6; kontrol grubunda %101,5±44,2 hesaplandı. Çalışmagrubunda NGT olan kişilerde beta hücre fonksiyonu istatistiksel olarak anlamlı düzeydeartmış olarak saptandı (t=3.106, p=0.003). HOMA R ortalaması çalışma grubunda 2,8±2,2;kontrol grubunda 1,9±1,2 olarak hesaplandı. Çalışma grubunda insülin direnci istatistikselolarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı (t=3.027, p=0.003).Çalışma grubunda BGT saptanan kişilerin HOMAβ ortalamaları HOMA R ortalamalarıkarşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı fark yoktu (t=3.106, p=1,113). Tip 2 DM tanısı alankişilerde HOMAβ ve HOMA R ortalamaları karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı fark yoktu(p=0.130).Sonuç: Çalışmamızda birinci derece yakınlarında diyabet öyküsü olan ve olmayankişilerde saptanan BAG ve/ veya BGT ve tip 2 DM oranında anlamlı fark saptanmamıştır. NGT,BGT ve/ veya BAG safhalarında artmış insülin direncine paralel olarak beta hücrefonksiyonlarında artış saptandı. Tip 2 DM saptanan kişilerde ise beta hücre fonksiyonu kontrolgrubuna göre anlamlı düzeyde azalmıştı. Birinci derece yakınlarında diyabet öyküsü olanlardaaile öyküsü olmayanlara göre insülin direncinin daha yüksek oranda görüldüğü ve bu bulgununkişilerin normal glukoz toleransına sahip olduğu dönemden itibaren geçerli olduğu saptanmıştır.Birinci derece yakınında tip 2 diyabet öyküsü olması gibi risk taşıyan kişilerin erken dönemdeglukoz metabolizma bozukluğunun tanınması için açlık plazma glukoz düzeyleri ve OGTT iledeğerlendirmesi yeterli görülmemektedir. Bu kişilerde glukoz metabolizma bozukluğunun erkendönemde saptanması DM gelişme riskini önlemek için gerekli önlemlerin alınmasında yolgösterecektir. NGT saptanan risk grubu bu kişilerde insülin direncine yönelik araştırmayapılmasının ve güvenilir, kolay uygulanabilir bir test olması nedeniyle HOMA testininkullanılmasının uygun olacağı düşünülmektedir.

Bilgehan Yollu
Aydın Adnan Menderes University
2006
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Afyon Kocatepe Üniversitesi Hayvan Hastanesine muayene amaçlı getirilen köpeklerde kalp hastalıklarının ekokardiyografik prevalansı

Sunulan çalışma materyalini, Afyon Kocatepe Üniversitesi Hayvan Hastanesine muayene amaçlı getirilen, randomize seçilmiş, yaşları 4 ila 252 ay arasında değişen 58 köpek oluşturdu. Bu araştırmada, klinik olarak, köpeklerde kalp hastalıklarının görülme sıklığı ve dağılımının ekokoardiyografik muayene ile belirlenmesi amaçlandı. Çalışma sonucunda materyali oluşturan köpeklerden 14'üne edinsel kalp hastalığı tanısı kondu. Teşhis edilen kalp hastalıklarının dağılımı; mitral kapak regürgitasyonu (n=9), perikardiyal effüzyon (n=2), dilate kardiyomiyopati (n=1), mitral kapak stenozu (n=1) ve triküspit kapak yetmezliği (n=1) olarak belirlendi. Elde edilen sonuçlar çalışma grubunda en sık rastlanılan kardiyak hastalık olarak mitral yetmezliğe vurgu yapmaktadır. Çalışma verileri, herhangi bir nedenle veteriner hekime getirilen köpek hastaların %24.1'inde kalp hastalığına rastlandığını ortaya koydu. Veteriner klinik, poliklinik ve hayvan hastanelerine başvuran hastaların kardiyak yönlü de kontrollerinin sağlanması önerilir.

EkokardiyografiKalp hastalıklarıKöpekler+2
Gözde Zeliha Erdoğan
Afyon Kocatepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bolu il merkezi ̓ nde (Araştırılmamış) dispepsi prevalansı: Populasyona dayalı çalışma

Dispepsi ülkemizde ve tüm dünyada önemli sağlık sorunlarından biridir. Dispepsi sağlık harcamalarında artışa, iş gücü kaybına (böylece önemli bir mali kayba) ve zaman kaybına neden olmaktadır. Farklı patolojilere bağlı olarak ortaya çıkabilen, ayırıcı tanısı geniş bir semptomdur. Organik veya fonksiyonel bir nedene bağlı olabilir. Toplumun yaklaşık %25'ini etkiler. Ülkeler arasında dispepsi sıklığı değişmekle birlikte ortalama %13-48 arasındadır. Pek çok hastalık dispepsiye neden olabilir. Tüm vakaların %40'ında organik bir neden bulunur. Altta yatan neden %25'e varan oranda peptik ülserdir. Fonksiyonel dispepsinin patolojisi net değildir. Üst gastrointestinal motor ve duyusal bozuklukların etkili olduğu düşünülmektedir. Önemli bir iş verimliliği kaybı ve sağlık harcamaları nedeni olması ile Bolu İl'i Merkezi'nde araştırılmamış dispepsi prevalansını araştırmayı amaçladık. Bu amaçla yaptığımız çalışmaya 155'i erkek ve 173'ü kadın olmak üzere 328 kişi dahil edilmiştir. Olguların evlerine gidilerek onamları alındıktan sonra Roma III kriterlerine göre hazırlanan anket yüz yüze görüşme şeklinde uygulanmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin %47.3'ü erkek (n=155), %52.7'si kadın (n=173) olup katılımcıların yaş ortalaması 41.5±13.57, boy ortalaması 1.66±0.08 metre, VKI ortalaması 26.3±4.1 kg/m² olarak saptanmıştır. Olguların medeni durumuna bakıldığında; %76.5'i (n=251) evli, %20.1'i (n=66) hiç evlenmemiş, %3.4 ̓ ü (n=11) boşanmış/dul olarak belirlenmiştir. 141 kişi (%43) ilköğretim mezunu iken, okul bitirmemiş 17 kişi (%5), lise mezunu olan 92 kişi (%28), üniversite mezunu ise 78 kişidir. Katılımcıların meslek, öğrenim durumlarına göre sosyoekonomik düzey matriksi (Ek-3) kullanılarak SED (sosyoekonomik düzey) belirlenmiştir. Buna göre %15.5 ̓ i (n=51) düşük, %82.6 ̓sı (n=271) orta ve %1.8'i (n=6) yüksek SED'e sahiptir. Çalışma bitiminde Bolu İl Merkezi ̓ nde dispepsi prevalansı %18.6 olarak bulunmuştur Yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, eğitim ve sosyoekonomik düzey, çalışma durumu, medeni durum, sigara ve alkol kullanımının dispepsi sıklığını artırmadığı bulunmuştur. Bununla beraber dispepsisi olan bireylerde GÖRH, bulantı ve göğüs ağrısı anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Araştırılmamış dispepsi , dispepsi prevalansı, Bolu İl'i

BoluDispepsiPrevalans
Esma Özmen
Bolu Abant İzzet Baysal University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnsidental papiller tiroid karsinomlu hastaların preop nodül özellikleri ve tiroid fonksiyon testleri açısıdan değerlendirilmesi

Tiroid kanseri insidansı son yıllarda dünya çapında artış göstermiştir. Bu artışın nedeni ultrasonografik tetkiklerin ve patolojik değerlendirmelerin yaygın olarak uygulanmaya başlanmasıdır. Ancak tiroid kanser insidansında artış olmasına rağmen tiroid kanserine bağlı mortalitede artış olmamıştır. Tiroid karsinomlarının en sık görülen türü epitelyal tiroid karsinomlarından olan papiller tiroid karsinomlarıdır. Dünya Sağlık Örgütü tarafından yapılan tanımlamaya göre en büyük çapı ≤10 mm olan tümörler tiroid papiller mikrokarsinomları olarak (PTMK) adlandırılmaktadır. Tirotoksikoz, bası yapan guatr ya da multi nodüler guatr (MNG) gibi kanser dışı nedenlerle yapılan tiroidektomiler sonrasında patoloji spesmenin incelenmesi ile tesadüfen tanı alan tümörlere insidental papiller karsinom denmektedir. Bu tümörlerin klinik önemiyle ilgili birçok tartışmalı konu vardır. İnsidental PTMK sağkalım oranı hemen hemen genel popülasyon ile aynıdır. İnsidental tiroid karsinomu son yıllarda artış göstermekte ancak bu artışa rağmen bu olguların saptanması için henüz belirlenmiş spesifik özellikler ortaya konamamıştır. Çalışmamızda kliniğimizde tanı alan 250 insidental PTMK hastası ile total tiroidektomi sonrası benign patoloji rapor edilen 250 nodüler guatr hastası (kontrol grubu) retrospektif olarak taranmıştır. Her iki grup arasında preop nodül özellikleri ve tiroid fonksiyon testleri (TFT) açısından maligniteyi ön gören bir fark olup olmadığı değerlendirildi. Çalışmanın sonucunda malign ve benign gruplar arasında T3 değeri, nodül boyutları, nodül çap oranları, nodül ekojenitesi, EU-TIRADS skoru ve tiroid bez boyutları parametrelerinde istatistiksel anlamlı farklar tespit edildi. ANAHTAR SÖZCÜKLER: İnsidental tiroid papiller karsinomu, tiroid nodülü, Tiroid fonksiyon testleri

Cüneyt Beyaz
Recep Tayyip Erdoğan University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Penisilin alerjisi persistansında etkili olan faktörler

İstenmeyen ilaç reaksiyonları doktor reçetelerini ve pratiğini etkileyen ciddi bir toplum sağlığı sorunudur. İlaç aşırı duyarlılıklarına en sık neden olan ilaçlar arasında beta-laktam (BL) antibiyotikler ve nonsteroidal antiinflamatuar ilaçlar yer alır. Klinik pratikte BL antibiyotikler içerisinde en sık penisilin alerjisi ile ve her yaş grubunda karşılaşılmaktadır. Penisilin maruziyeti sonrası gelişen reaksiyonlar deri döküntüsü gibi hafif reaksiyonlardan anafilaksi gibi yaşamı tehdit edecek boyutta ciddi reaksiyonlara kadar çok geniş yelpazede olabilir. Bu yüzden bu ilaçların kullanımları gerek hekimler gerekse hastalarda tedirginlik yaratmaktadır. Birçok durumda gerçekten gerektiği halde penisilin yerine daha az etkili ve daha pahalı olan başka antibiyotikler kullanılmaktadır. Penisilin alerjisi olan bireylerin, ilaçlardan uzak durulması halinde, 5 yılda %50'sinde, 10 yılda %80'inde tolerans geliştiği gösterilmiştir fakat bu konudaki veriler kısıtlıdır. Diğer yandan hangi hastalarda deri testinin negatifleştiğine dair veri bulunmamaktadır. Her ne kadar penisilin alerjisinin persiste etme olasılığı sayısal olarak az olsa da, halen anafilaksi ve hatta ciddi/ölümcül anafilaksi nedenlerinin başında penisilin alerjileri yer almaktadır. Ölümcül sonuçları nedeniyle penisilin alerjisi persistansında etkili faktörlerin ortaya konması önem arz etmektedir.

Şafak Yıldırım
Recep Tayyip Erdoğan University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koledok darlıkları veya kitlelerinin histopatolojik tanısında ERCP tabanlı doku biyopsisi ve EUS-FNA'nın yerinin incelenmesi

Amaç: Koledokta darlık veya kitle saptanan hastalardan sadece ERCP tabanlı doku biyopsisi yapılan, sadece EUS-FNA veya ERCP sonrası EUS-FNA yapılan hastaların histopatolojik tanılarının retrospektif incelenmesi planlandı. Hastalar ve Yöntem: Çalışmaya 2015 ve 2022 yılları arasında başvuran, görüntülemelerinde koledok darlığı veya kitlesi olan 135 hasta dâhil edildi. Hastalar geriye dönük olarak taranarak hasta cinsiyeti ve yaşı, başvuru semptomları, yapılan görüntüleme sonuçları, stenoz lokalizasyonu, görüntülemede koledok genişliği, final teşhis sonucu, yapılan endoskopik prosedür, endoskopik prosedüre bağlı gelişen komplikasyonlar kaydedildi. Bulgular: Yapılan görüntülemelerde hastaların %28,15'inde (n=38) biliyer striktür, %25,19'unda (n=34) pankreatik kitle, %21,48'inde (n=29) periampuller kitle, %13,33'ünde (n=18) biliyer kitle ve %4,4'ünde (n=6) ise hiler LAP saptandı. ERCP tabanlı doku örneklemelerinin duyarlılık, özgüllük ve tanısal doğruluk oranları sırasıyla %76,62, %86,84 ve %80 idi. EUS-FNA'nın duyarlılık, özgüllük ve tanısal doğruluk oranlarının ise sırasıyla %97,50 %58,33 ve %88,46 idi. Tartışma ve Sonuç: Biliyer darlık konumuna göre tanısal performanları karşılaştırıldığında stenoz lokalizasyonu distal olan vakalarda EUS-FNA'nın duyarlılığı ve tanı doğruluk oranı yüksek saptanırken ERCP tabanlı doku örneklemelerinin özgüllüğü EUS-FNA'dan üstündü. Stenoz lokalizasyonu proksimal olan vakalarda ise ERCP ve EUS-FNA'nın duyarlılığı ve özgüllüğü arasında anlamlı bir fark saptanamadı. Literatürde koledok darlıklarında ve kitlelerinde ERCP tabanlı doku biyopsilerinin ve EUS-FNA'nın yerini araştıran birçok çalışma olsa da ülkemizde bununla ilgili çalışmalar kısıtlı sayıdadır. Bu nedenle çalışmamızın ülke verilerine katkı sağladığını düşünmekteyiz.

BiyopsiBiyopsi-iğneEndoskopi+7
Hilal Ünal
Ondokuz Mayıs University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Behçet hastalığında intertlökin-16(Il-16) ve AIRE gen mutasyonunun promotör metilasyon durumunun araştırılması

Giriş: Behçet Hastalığı ülkemizde sık görülen, özellikle genç erişkinlerde ciddi morbidite ile seyreden ve etiyopatogenezi hakkında henüz net bir fikir birliği sağlanamayan bir hastalıktır. Bu çalışmada Behçet Hastalığında interlökin-16 (IL-16) ve otoimmun regülatör genlerindeki (AIRE) epigenetik değişikliklerin belirlenmesi ve bu epigenetik değişimlerin hastalık mekanizmasıyla ilişkisininin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamıza Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Romatoloji Bilim Dalı Polikliniklerine başvuran 18 yaş üstü hastalar dahil edildi. Çalışma 2014 Uluslararası Behçet Hastalığı Kriterleri referans alınarak BH teşhisi konan 40 hasta ile 40 sağlıklı gönüllünün periferik kan örnekleri alınarak yapıldı. Gönüllülerden alınan kan örneklerinden DNA izolasyon kiti kullanılarak elde edilen genomik DNA'ların DNA konsantrasyonları ve saflıkları nanodrop ile ölçüldü. Sonrasında, DNA örnekleri, bisülfit modifikasyon kiti kullanılarak modifiye edildi. Daha sonra metilasyona spesifik PCR yöntemiyle, metilasyona özgül dizayn edilen primerler kullanılarak IL-16 ve AIRE genlerinin promotör metilasyon profilleri belirlendi. Çalışmanın sonuçları istatistiksel analiz programı ile değerlendirildi. Sonuçlar: Çalışmaya alınan Behçet Hastaları ve sağlıklı kontrol grubunun her ikisinde de IL-16'nın promotör bölgesi metile olarak saptandı ve IL-16 geninin ekspresyonunun güçlü olmadığı gösterildi. Diğer taraftan AIRE geninin promotör bölgesi sağlıklı tüm bireylerde metile iken, Behçet Hastalarının tümünde unmetile olarak saptandı. Tartışma: Çalışmamız hem AIRE geninin hem de IL-16'nın Behçet Hastalığındaki rolünü değerlendiren ilk araştırmadır. Çalışmamamızın sonuçlarına bakıldığında self toleransın gelişiminde ve sürdürülmesinde önemli rolü olduğu gösterilen AIRE geninin promotör bölgesinin unmetile olması, Behçet Hastalığında otoimmun regülatör geninin aktif hale geldiğini ve otoreaktif T hücreleri elimine eden otoimmün regülatuar protein üretimi yaptığını göstermektedir. Bu sonucun Behçet hastalığının otoimmun doğasına işaret ettiğini düşünmekteyiz. Çalışmamızın diğer bir sonucunda ise birçok romatizmal hastalığın patogenezinde rol alan IL-16'nın Behçet Hastalığı patogenezinde önemli bir rolünün olmadığı gösterilmiştir.

Behçet hastalığıEpigenetikGenler+1
Melih Akpunar
Ondokuz Mayıs University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Karbapenemaz üreten enterik bakteriler e-test(epsilometer test) ile doğrulanması ve hastane kökenli enfeksiyon tanısı alan olgularda risk faktörlerinin değerlendirilmesi

Enterobacteriaceae; insanda enfeksiyon etkeni olarak sıklıkla izole edilen, çok sayıda bakteri cinsini ve türünü içeren bir ailedir. Antimikrobiyal direnç son yıllarda tüm dünyada hastanede yatan hastalarda anlamlı derecede artış göstermiştir. Karbapenemleri hidrolize eden β-laktamazlar (karbapenemazlar) en güçlü β-laktamazlardır. Çalışmamızda, karbapenemaz dirençli olarak sonuçlanan enterik bakterilerin E-test yöntemiyle doğrulanması ve hastane kökenli enfeksiyon tanısı alan olgularda risk faktörlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı laboratuvarına Ağustos 2016-Ağustos 2017 tarihleri arasında çeşitli kliniklerden gönderilen otomatize sistemi sonucuna göre karbapenem dirençli Enterobacteriaceae ailesi üyesi olduğu saptanan 70 suş dahil edilmiştir. Bu suşlar E-test yöntemi ile MİK değerleri saptanarak EUCAST standartlarına göre duyarlı, orta derecede duyarlı ve dirençli olarak değerlendirildi. Hastane kökenli enfeksiyon tanısı alan hastaların risk faktörlerini değerlendirmek amacıyla daha önceden hazırlanmış olan standart forma demografik veriler kaydedildi. Çalışma sonucunda, 70 hastanın 50'inde (%71.4) izole edilen bakteri hastane kökenli enfeksiyon etkeni olarak kabul edilmiştir. Mikrobiyoloji laboratuvarına gönderilen izolatların kliniklere göre dağılımında, izolatların en sık Anestezi yoğun bakım ünitesinden (YBÜ) gönderildiği görülmüştür. Hem hastane kökenli enfeksiyon hem de kolonizasyon etkeni olarak en sık izole edilen bakteri K. Pneumoniae idi. Otomatize sistem sonucuna göre en yüksek direnç ertapenemde görülmüştür. İmipenem dirençli suşların %68'i, meropenem dirençli suşların %84.3'ü, ertapenem dirençli suşların %84.1'i, kolistin dirençli suşların %87.5'i E-test ile dirençli suşları saptama hususunda korelasyon göstermiştir. Hastane kökenli enfeksiyon tanısı alan hastaların komorbit durumlarınının değerlendirilmesinde, en sık görülen komorbid faktör hipertansiyondu. Çalışmamızda enfeksiyon tanı-tedavi süresince gelişen enfeksiyoz nedenler veya altta yatan diğer tıbbi nedenlere bağlı mortalite %36 oranında izlenmiştir Karbapenemaz dirençli enterik bakterilerin neden olduğu enfeksiyonlar ülkemizde de son yıllarda belirgin bir artış göstermiştir. Bazı temel politikaları uygulayarak, karbapenem direncinin yayılmasının azaltılabileceği düşünülerek hareket edilmelidir.

AntibiyotiklerAntibiyotikler-laktamBeta laktamazlar+7
Mehmet Çelik
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2018
00