Mersin University
Fakülte

Tıp Fakültesi

Mersin University

47

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Arşivlenen Tez

10 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kasa invaze olmayan mesane kanseri nedeniyle intravezikal BCG tedavisi alan hastalarda serum fibronektin düzeyi ve fibronektin gen polimorfizminin değerlendirilmesi

Mesane kanserleri, dünya genelinde en sık saptanan kanserler arasında 10. sırada yer alan, sık nüks eden ve hastaları uzun süreli invaziv sürveyansa tabi tutan, genellikle invaziv olmayan tümörlerden, hastalığa özgü yüksek mortaliteye sahip agresif ve invaziv tümörlere kadar değişkenlik gösterebilen bir spektruma sahip olan tümörlerdir. Çalışmamızda kasa invaze olmayan mesane kanseri olan ve tedavide intravezikal BCG uygulanan hastalar ile herhangi bir malignitesi bulunmayan bireyler arasındaki, serum fibronektin düzeyleri ve fibronektin gen polimorfizmlerinin, mesane kanseri tanısındaki ve hastalığın tedaviye yanıtı üzerindeki etkilerini öngörebilmeyi amaçladık. Çalışmaya kasa invaze olmayan mesane kanseri nedeniyle intravezikal BCG tedavisi uygulanan 73 hasta ve herhangi bir malignitesi bulunmayan 56 birey dahil edildi. Bireylerin tamamının sosyodemografik verileri incelendi. Serum Fibronektin düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. Fibronektin geni RS10202709 ve RS 35343655 gen polimorfizmleri için ise PCR testi uygulandı. Sürekli ölçümler ve demografik faktörlere ait gruplar arası farklılıklar incelendi. Yaş, cinsiyet, sigara kullanımı ve vücut kitle indeksi bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık izlenmedi (Tablo 6 ve Tablo 9). Hasta grubunun fibronektin düzeyi ortalaması 76,794±66,998 ng/ml, kontrol grubunun fibronektin düzeyi ortalaması 50,486±25,156 ng/ml bulundu ve serum fibronektin düzeyleri bakımından bulunan bu farklılıklar istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,003). RS35343655 ve RS10202709 gen polimorfizmleri ile ortalama serum fibronektin düzeyleri ve intravezikal BCG tedavisine yanıt açısından ise istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmedi (Tablo 12, Tablo 13 ve Tablo 14). Sonuç olarak kasa invaze olmayan mesane kanserli hastalar ile kontrol grubu arasında, serum fibronektin düzeyleri arasındaki anlamlı bulunan bu farklılık, serum fibronektin düzeyinin, mesane kanseri tanı aşamasında bir tümör biyobelirteci gibi değerlendirilebileceğini, ancak fibronektin gen polimorfizmlerinin mesane kanseri tanısında veya tedaviye yanıtının değerlendirilmesinde prognostik bir öneminin olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar kelimeler: Mesane kanseri, serum fibronektin, gen polimorfizmleri, intravezikal BCG tedavisi

BCGFibronektinlerMesane hastalıkları+3
Ali Nebioğlu
Mersin University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Prostat kanseri olan hastalarda homeobox protein B13 (hoxb13) geni G84E mutasyonunun değerlendirilmesi

Prostat kanseri (PKa) günümüzde sıklığı giderek artan, tanı ve tedavisindeki yeniliklerle birlikte lokalize olarak yakalandığında tam olarak kür sağlanabilen bir hastalıktır. Erken tanı ve tarama amacıyla yüksek riskli erkeklerde 45 yaş üstüne, kalanlara 50 yaş üstüne prostat spesifik antijen (PSA) testi yapılması kılavuzlarda kuvvetle önerilmektedir. PKa insidansı, teşhisi ve tedavisinin artması, PSA testine ulaşılabilirliğin artması ile ilişkilendirilmektedir. PKa'nın genetik zemini ile ilişkili olabilecek muhtemel mutasyonlar üzerine son yıllarda pek çok klinik araştırmaya yer verilmektedir. Literatürde Homeobox Protein B13 (HOXB13) geni, PKa gelişiminde risk faktörü olabilecek bazı mutasyonlar barındıran genlerden biri olarak belirtilmiştir. Söz konusu gene ait nadir rastlanan ancak PKa patofizyolojisinde rol oynadığı düşünülen mutasyonlarından birisi de HOXB13 geni G84E (rs138213197) mutasyonudur. HOXB13 proteininin PKa oluşumundaki rolü ile ilgili pek çok farklı mekanizma açıklansa da günümüzde henüz belirli bir mekanizma ile ilgili fikir birliği oluşmamıştır. Güncel moleküler verilere göre G84E varyantının HOXB13 proteini ile MEIS proteinleri arasındaki etkileşimi değiştirerek PKa gelişimine neden olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda Türk toplumunda PKa ve HOXB13 geni G84E mutasyonu ilişkisinin prospektif değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'na başvuran PKa tanılı 150 hasta ve benign prostat hiperplazisi (BPH) tanılı 150 kontrol grubu dahil edildi. Hastalardan alınan demografik ve klinik veriler prospektif olarak incelendi ve kaydedildi. Çalışmaya katılmayı kabul eden hastalardan EDTA'lı tüplere alınan ve +4°C'de saklanan kan örneklerinden DNA izolasyonu, DNA izolasyon kiti kullanılarak (Roche Diagnostics, GmbHMannheim Almanya) yapıldı. Elde edilen DNA örneklerinde HOXB13 geni G84E mutasyonu (rs138213197) analizi, RT-PCR cihazı kullanılarak (Roche Diagnostics LightCycler 480, GmbH Mannheim, Almanya) gerçekleştirildi. Verilerin kodlanması ve istatistiksel analizleri SPSS 22 software (IBM SPSS Statistics, IBM Corporation, Chicago, IL) paket programında gerçekleştirildi. HOXB13 geni G84E mutasyonunda patolojik allel T idi. Elde edilen bulgulara göre kontrol grubunda hiçbir hastada mutasyon saptanmamışken, hasta grubunda 17 hastada, tamamında TC genotipinde olmak üzere G84E mutasyonu olduğu tespit edildi. Yapılan analize göre CC genotipine sahip olmanın prostat kanseri riskini 0.47 kat azalttığı sonucuna varıldı (OR=0.47, CI=0.415-0.532). Literatür verilerine göre erken tanı yaşı ve ailede PKa öyküsünün G84E varyantı taşıyıcılığı riskini arttığı bilinse de analizlerimize göre mutasyonu taşıyan ve taşımayan grupta tanı yaşı ve ailede PKa öyküsü açısından anlamlı bir fark saptanmadı. Buna karşın aile öyküsü pozitif bireylerde G84E mutasyonu taşıyıcılığının görece daha yüksek olduğu izlendi. Öte yandan oligometastatik hastalık tanılı tüm hastalar HOXB13 geni G84E mutasyonu taşımayan grupta idi (% 22.6 vs. % 0, p<0.001). ISUP derecesi, NCCN risk sınıflaması, tanı PSA'sı, TNM evresi gibi klinik özellikler ile G84E mutasyonu arasında ilişki saptanmadı. Son yıllarda PKa ile ilişkisi araştırılan moleküler ve genetik belirteçler arasında önemli bir yer tutan HOXB13 proteini G84E mutasyonu bugüne dek PKa'lı Türk erkekler üzerinde yapılan hiçbir çalışmada tespit edilmemiştir. Bu durum çalışmamızın özgün değerini arttırmaktadır. Elde ettiğimiz bulgular farklı etnik kökenlerde farklı varyantlarının PKa ile ilişkilendirildiği bilinen HOXB13 geninin, G84E mutasyonunun Türk ırkında PKa etiyolojisinde rol oynadığını desteklemekte ve literatür verisine katkı sunmaktadır.

GenlerMutasyonNeoplazmlar+2
Melih Bıyıkoğlu
Mersin University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Uzun etkili intramüsküler antipsikotik tedavisinin klinik değişkenler ve psikotrop ilaç kullanımına etkisinin incelenmesi

Psikotik belirti gösteren psikiyatrik bozukluklar toplumun tüm kesimlerinde görülebilen, kişinin işlevselliğini her alanda etkileyen, mortalite ve morbiditesi yüksek olan bir psikiyatrik hastalık grubudur. Bu hastalıkların sağaltımındaki temel yöntem ilaç tedavisidir. Tedavi uyumunun iyi olması ilaç tedavisinin işe yaraması için gerekli olan en önemli unsurdur. Kötü tedavi uyumu, psikozlu bireylerde yineleme oranlarının artması ve işlevselliğin bozulması ile yakından ilişkilidir. Uzun etkili antipsikotik enjeksiyon tedavisi kötü tedavi uyumu olan hastalar için oldukça iyi bir seçenektir. Yaptığımız çalışmanın amacı Mersin Üniversitesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğinde psikozun belirti olarak bulunduğu psikiyatrik bozukluklar ile takip edilen UEAP kullanan hastaların genel olarak klinik seyirlerini ve oral tedavi ihtiyaçlarını değerlendirmek, UEAP kullanmaya başlamadan önceki klinik seyirlerini ve oral tedavi ihtiyaçlarını kullanım sonrası ile karşılaştırmak, aynı zamanda halen UEAP kullanmakta olan hastalar ile sadece oral AP kullanan hastalar arasında karşılaştırma yapmaktı. Çalışmamıza UEAP kullanan 66 hasta ve sadece oral AP kullanan 65 hasta olmak üzere toplam 131 kişi dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik ve klinik veri formu, İçgörü Değerlendirme Ölçeği (İDÖ), Morisky İlaç Uyum Ölçeği, UKU (Udvalg for Kliniske Undersogelser) Yan Etki Değerlendirme Ölçeği, İşlevselliği Global Değerlendirme Ölçeği (İGD), Klinik Global Izlenim – Şiddet ve Yan Etki Ölçeği, Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. UEAP alan hastalara ve hastaların yakınlarına ek olarak tedavi memnuniyet skalası verilmiştir. Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların polikliniğimizde son 6 ay içinde bakılmış olan rutin kan tetkikleri (açlık kan şekeri, karaciğer fonksiyon testleri, trigliserid, total kolesterol, LDL kolesterol (düşük yoğunluklu lipoprotein), HDL kolesterol (yüksek yoğunluklu lipoprotein) ve prolaktin hormonu) değerlerinden faydalanılmıştır. UEAP alan hastaların UEAP başlanmadan önceki kan değerleri de çalışmaya dahil edilmiştir. İstatistiksel analizler SPSS Statistics 25.0 kullanılarak yapılmıştır. Çalışmamızın sonucunda UEAP kullanan grupta total oral AP, 2. kuşak oral AP, DDD sayılarının ve hastane yatış sayılarının kullanmayan gruba kıyasla daha az olduğu görülmüştür. UEAP kullanan grupta HL görülme sıklığının ve KVH için tedavi alma sıklığının kullanmayanlara göre daha az olduğu saptanmıştır. Ayrıca UEAP kullanan grubun UEAP öncesi klinik seyrinin ve hastalık şiddetinin sadece oral AP kullanan gruba göre daha kötü olduğu saptanmıştır. UEAP kullanan hastalara ve bakım verenlerine uygulanan TMS'de genellikle yüksek memnuniyet bildirildiği ve bakım verenlerin memnuniyet puanlarının hastalara göre anlamlı derecede daha yüsek olduğu görülmüştür. UEAP kullandıktan sonra hastaların epizot ve hastaneye yatış sayılarında UEAP başlanmadan öncesine göre azalma olduğu ve aynı zamanda 1. kuşak AP kullanımında da azalma olduğu görülmüştür. UEAP alanlarda laboratuvar değerlerinden sadece trigliserit değerinde anlamlı olarak azalma saptanmıştır. Tedavi uyumsuzluğu öyküsü olan ve sosyal destek yönünden yetersizliği olan hastalarda UEAP tercih etmek tedavi devamlılığı için oldukça iyi bir seçenektir. Bu şekilde oral psikotrop ilaç yükünde azalma sağlanabilir ve hastalık seyri daha iyi bir hale getirilebilir. Günümüzde UEAP'ler ile ilgili birçok çalışma yapılmış olmasına rağmen halen geniş örneklemli ve uzun süreli araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Uzun etkili antipsikotik, intramüsküler antipsikotik, depo antipsikotik, klinik değişkenler, psikotrop tedavi

Antipsikotik ilaçlarPsikiyatrik hastalarPsikiyatrik hastalıklar+4
Begüm Eser Uyar
Mersin University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yaygın anksiyete bozukluğu tanılı hastalarda eşlik eden yetişkin ayrılma anksiyetesi bozukluğu sıklığının araştırılması, çocukluk çağı travmatik yaşantıları ve erişkin bağlanma stilleri ile ilişkisinin incelenmesi

Yaygın anksiyete bozukluğu (YAB), belirli bir nesne, konum, organ, takıntılı düşünce gibi unsurlara odaklanan ve kişide genel bir ruhsal ve fizyolojik stres ile karakterize bir durumdur. Ayrılma anksiyetesi (AA) kişinin bir bağlanma nesnesinden ayrılma durumunda veya ayrılma beklentisi halinde yaşadığı kaygı halidir. Çocukluk çağında ayrılma anksiyetesi bozukluğu (AAB) tanısı alan hastaların yetişkinlikte gerçek bir ayrılık ya da kaygısı yaşadıklarında panik atak durumları yaşadıkları bildirilmiştir ve bu dönemde yaşanılan travmalar ve stres koşullları da anksiyete bozukluğu gelişiminde rol oynar. Çalışmamızda, YAB tanısı ile takip edilen hastalarda yetişkin AAB (YAAB) komorbiditesinin sıklığı, çocukluk çağı travmatik yaşantıların varlığının AAB tanısı ve yetişkin bağlanma stilleri ile ilişkisini incelemeyi amaçladık. Çalışmamıza 71 hasta ve sağlıklı 72 kişi dahil edildi. Katılımcılara sosyodemografik ve klinik veri formu, AA Belirti Envanteri, Yetişkin Ayrılma Anksiyetesi Anketi, Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri II, Çocukluk Çağı Ruhsal Travmaları Ölçeği ve Beck Anksiyete ölçeği uygulanarak veriler kaydedildi. Anket sonuçları, hasta ve kontrol grubu katılımcılar ve YAAB (+) ve YAAB (-) katılımcılar arasındaki farklar açısından değerlendirildi ve anket sonuçlarının korelasyonları incelendi. Kötü sosyoekonomik durum ile AAB tanısı alma arasında anlamlı ilişki gözlendi. Hasta grubundaki katılımcıların aile dışındaki kişilerden kaynaklanan travmatik olaylara daha fazla maruz kaldıkları gözlenirken YAAB (+) ve YAAB (-) katılımcılar arasında aile dışındaki kişilerden kaynaklanan travmatik olaylarla karşılaşma açısından bir fark gözlenmedi. Kontrol grubundaki katılımcılar ve YAAB (+) bireylerde çocukluklarına dair rahatsız edici anı sahibi olma oranı daha yüksek bulundu. Hasta grubunun çoğu ölçek puanı anlamlı olarak yüksek bulunurken, kontrol grubu içinde bile YAAB (+) katılımcıların birçok anket puanlarının çoğu anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Anket sonuçlarının çoğu birbiriyle aynı yönde koroleydi. Sonuç olarak, AAB tanısı olmamasına rağmen bireyler YAAB belirtileri gösterebilmektedir. Çocukluk çağı travmaları ve sosyoekonomik durum gibi farklı faktörler YAAB gelişimi için önemli risk faktörü olmaktadır.

AnksiyeteAyrılık kaygısıBağlanma+7
Meltem Kılıç
Mersin University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Karbapenem dirençli enterobacterales ile kolonize olan hastalarda enfeksiyon oluşumuna neden olan risk faktörlerinin değerlendirilmesi

Karbapenem dirençli Enterobacterales (CRE), halk sağlığına yönelik küresel önemli tehditlerden biridir. Çalışmamızda, hastanede yatan hastaların klinik örneklerinde üreyen Enterobacterales türlerinin klinik ve mikrobiyolojik özellikleri ve CRE ile kolonize olan hastalarda gelişen enfeksiyonlarda tanımlanmış risk faktörlerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamıza, Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde, Aralık 2022-Nisan 2023 tarihleri arasında servis ve yoğun bakım ünitelerinde yatmakta olan CRE üremesi tespit edilen, 18 yaş üstü erişkin 88 hasta dahil edildi. Hastaların verileri çalışma için hazırlanan hasta takip formuna (Ek-1) prospektif olarak kaydedildi. Hastalar klinik olarak değerlendirilerek kolonizasyon/enfeksiyon ayrımı yapıldı. Kolonizasyonu olan hastaların demografik özellikleri ve klinik sonuçları, CRE enfeksiyonu olanlar ile karşılaştırıldı ve enfeksiyon gelişimi açısından risk faktörleri araştırıldı. Enfeksiyon gelişiminde hastaların yaş, cinsiyet, komorbid durum, operasyon ve hospitalizasyon öyküsü, polimikrobiyal üreme arasında istatistiksel anlamlı bir fark olmadığı saptandı. İnvaziv girişim varlığının ve üriner sonda, nazogastrik sonda, arteryal katater uygulamalarının enfekte hastalarda anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu saptandı. Daha önce kullanılan antimikrobiyaller incelendiğinde; enfekte hastalarda linezolid kullanımının anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı. Enfekte vakalarda yoğun bakımda yatış ve mortalite oranı anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Çalışmamızda elde ettiğimiz veriler neticesinde CRE ile kolonizasyon sonrası enfeksiyon gelişimini önlemek için düzenli olarak sürveyans sonuçları takip edilmeli, hastalarla temas öncesi ve sonrasında standart önlemlere ve kılavuz önerilerine uyulmalı, antibiyotiklerin gereksiz tüketimi önlenmeli, gereksiz invaziv araç kullanımı ve girişimlerinden kaçınılmalıdır. Anahtar kelimeler: Enfeksiyon, Karbapenem dirençli Enterobacterales, Kolonizasyon, Risk faktörleri

EnfeksiyonlarEnterobacteriaceaeKarbapenemler+2
Sümeyye Aksu
Mersin University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Üriner sistem taş hastalığına bağlı gelişen renal parankimal ödem-inflamasyon ve fibrozun belirlenmesinde T1 haritalama manyetik rezonans görüntülemenin değeri

Üriner sistem taş hastalığı, özellikle obstrüksiyona yol açtığında, renal parankimal ödem, inflamasyon ve fibroz yoluyla böbrek hasarına neden olabilmektedir. Bu tür hasarların ortaya konmasında, böbreğe yönelik gerçekleştirilen T1 haritalama tekniği tanısal katkı sağlayabilir. Çalışmamızdaki temel amaç, tek taraflı renal pelvis – üreter taşı olan hastalarda, T1 haritalama manyetik rezonans görüntüleme (MRG) yöntemi ile taşın olduğu taraf ve diğer taraftaki böbrek parankiminin T1 relaksasyon zamanını ölçerek, taşa bağlı gelişmiş parankimal ödem-inflamasyon-fibrozu değerlendirmektir. Tek taraflı üriner yol taşı olan otuzbeş hasta T1 haritalama yöntemiyle prospektif olarak incelendi. Taş olan [taş (+)] ve olmayan [taş (-)] sistemde, böbrek kortekslerinin transvers ve koronal düzlemde T1 sinyal değerleri ölçüldü. Elde edilen sinyal değerleri; iki farklı radyolog tarafından yapılan ölçümlerin tutarlılığı, yaş, cinsiyet, taş bölgesi, taş boyutu, hidronefroz derecesi gibi parametrelere göre istatistiksel olarak değerlendirildi. Hastaların yaş ortalaması 41,11 ± 16,37 idi. 12 hasta kadın, 23 hasta erkekti. Taşların ortalama boyutu 670,71±1946,501 mm3'tü. İki radyolog tarafından yapılan T1 değeri ölçümleri yüksek oranda uyumlu bulundu (p<0.05). Transvers ve koronal görüntülerde ölçülen T1 değerleri taş (+) sistemde, taş (-) sisteme göre anlamlı derecede yüksekti (p<0.05). T1 değerleri açısından cinsiyetler arasında anlamlı farklılığın olduğu izlendi (p<0.05). Hidronefroz derecesinin T1 değerini etkilediği, transvers görüntüde ölçülen T1 değerinin ileri hidronefrozu olan hastalarda hafif ve orta derecede hidronefrozu olan hastalara göre anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı (p<0,01). Taş boyutu, taş bölgesi, hasta yaşı parametrelerinin T1 değerini etkilemediği izlendi. T1 değeri açısından, taş (+) sistem ile taş (-) sistem arasında pozitif yönlü ilişki bulundu. Sonuç olarak, T1 haritalama MRG'nin, üriner yol taşına bağlı renal parankimde ortaya çıkan ödem, inflamasyon, fibroz gibi değişiklikleri göstermede yardımcı bir yöntem olarak katkı sağlayabileceği düşünülmektedir.

FibrozHidronefrozManyetik rezonans görüntüleme+4
Hilal Bolat Çiftler
Mersin University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Acil servise başvuran akut kolesistit hastalarının şiddetini öngörmede immatür granülosit yüzdesinin değeri

Akut kolesistit, akut karın ağrısının en yaygın nedenlerinden biridir. Genel popülasyonun yaklaşık %10' unda safra kesesi taşı olduğu ve safra taşı olan kişilerin %20'sinin hayatları boyunca akut kolesistit semptomları ile acil servise başvurduğu tahmin edilmektedir. Akut kolesistitte ölüm oranı genel olarak 1'in altında olmakla birlikte, ağır/şiddetli kolesistit vakalarında bu oran %10' u geçebilir. Şiddetli olguları erken dönemde saptayabilen bir belirteç henüz bulunmamaktadır. Erken tanı ve tedavi prognoz açısından kritik önem taşımaktadır. Bu çalışmada, akut kolesistit hastalarında IG%' sinin, hastalık şiddeti ve hastane içi mortalite üzerine etkisi araştırıldı. Bu çalışma 01.01.2019 ile 30.06.2022 tarihleri arasında Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisi'ne karın ağrısı şikayeti ile başvuran, laboratuvar tetkikleri ve görüntüleme yöntemleri kullanılarak akut kolesistit tanısı alan hastalar dahil edilmiştir. Verileri retrospektif taranmıştır. Hastalar hafif, orta ve ağır/şiddetli olarak üç gruba ayrılmıştır. Ayrıca hastalar yaşayanlar ve hastane içerisinde ölenler olarak iki gruba ayrıldı. Hastaların demografik bilgileri (yaş, cinsiyet), acile başvuru anındaki CRP (C- Reaktif Protein), laktat dehidrogenaz (LDH) , kan şekeri, aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT), total bilirubin, direkt bilirubin, hematolojik parametrelerin değerleri (lökosit sayıları, nötrofil sayıları, lenfosit sayıları, trombosit sayıları, immatür granülosit sayısı ve immatür granülosit yüzdeleri) kaydedildi. Çalışmamıza akut kolesistit tanısı konulan 312 dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 56,60 ±15,80 olarak saptanmıştır. Hastaların 162'si (% 51.9) erkek, 150'si (%48.1) kadın idi. Hastalar; hastalık şiddetine göre sınıflandırıldığında 293'ü (%93.9) hafif/orta, 19'u (%6.1) şiddetli olarak bulunmuştur. Çalışmamıza dahil edilen hastaların 13'ü (%4.2) ölmüştür. İmmatür granülosit yüzde düzeyi (IG% düzeyi), ağır/şiddetli gruptaki hastalarda hafif-orta şiddetli gruplardaki hastalara göre daha yüksek bulunmuştur. Hastalık şiddetini öngörmek için yapılan ROC analizinde IG (immatür granülosit) için kesme değeri >0.1 ve üzeri alındığında; sensitivite %84.21, spesifite %77.47, pozitif prediktif değer (PPD) %19.51 ve negatif prediktif değer (NPD) %98.70 bulundu. (Area Under Curve (AUC)=0.817, p=0.0001). Hastane içi mortaliteyi öngörmek için yapılan ROC analizinde IG için kesme değeri >0.1 ve üzeri alındığında; sensitivite %76.92, spesifite %75.92, PPV %12.20 ve NPV %98.70 bulundu (AUC=0.785, p=0.0002). Lojistik regresyon sonuçlarına göre IG yüzde düzeyi yüksek olanların normale göre 9.497 kat daha fazla risk altında olduğu söylenebilmektedir (p=0.035). Bu çalışma, akut kolesistit hastalarında, hastalığın şiddetini ve hastane içi mortaliteyi öngörmede IG% düzeylerinin kullanılabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Akut kolesistit, immatür granülosit, prognoz, mortalite

Acil servis-hastaneAcil tıpHastalık şiddeti indeksi+4
Mert Cemre Ünal
Mersin University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tek akciğer ventilasyonu uygulamalarında çift lümenli endobronşiyal tüplerle tek lümenli endobronşiyal tüplerin karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmanın primer amacı tek akciğer ventilasyonu (TAV) uygulanacak göğüs cerrahisi hastalarında, entübasyon için kullanılan çift lümenli endobronşiyal tüp (Ç-LET) ve tek lümenli endobronşiyal tüp (T-LET) uygulamalarının postoperatif boğaz ağrısı ve ses kısıklığına etkilerinin karşılaştırılmasıdır. Sekonder amaçlar ise yeni kullanıma sunulan TLET'lerin yerleştirilme süresi, perioperatif malpozisyon, yeterli akciğer kollapsı sağlayıp sağlamadığı gibi klinik verilerini de Ç-LET'ler ile kıyaslamaktır. Material Metod: Tek merkezli, prospektif gözlemsel çalışmaya ASA I-III, 18-80 yaş arası ve elektif göğüs cerrahisi uygulanacak 56 hasta dahil edildi. Hastalar iki gruba ayrıldı; Ç-LET grubu (Grup D, n=28) ve T-LET grubu (Grup S, n=28). Ç-LET için uygun tüp boyutu CT'de krikoid çap ve ana bronş çapı ölçülerek kombine yöntemle belirlendi. Kadınlarda 7.5 mm, erkeklerde ise 8.0 mm çapında TLET'lerin kullanılması planlandı. Boğaz ağrısı ve ses kısıklığı sıklığı ve şiddeti ekstübasyon sonrası postoperatif 1. 24. ve 48. saatlerde değerlendirildi. Bulgular: Boğaz ağrısı ve ses kısıklığı sıklığı ve şiddeti bütün ölçüm zamanlarında; Grup S ile karşılaştırıldığında, Grup D'de daha fazla olmasına ragmen istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. İki grup arasında malpozisyon ve hipoksi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur. Grup S'de 4 hastada hipoksi gözlenirken, Grup D'de gözlenmemiştir (p=0,038). Grup S'de 11 ve Grup D'de 4 hastada malpozisyon gözlenmiştir (p=0,035). Her iki grupta entübasyon sonrası yerleştirilme süreleri ve akciğer kollaps kalitesi benzer bulunmuştur. Tartışma ve Sonuç: T-LET'ler, Ç-LET'lerle karşılaştırıldığında daha az boğaz ağrısı ve ses kısıklığı oluşturmasına ragmen, bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Hiçbir yöntemde şiddetli bir boğaz ağrısı veya ses kısıklığı rapor edilmemiştir. T-LET'lerde perioperatif daha fazla malpozisyon ve buna bağlı hipoksi görülmüştür. Her iki yöntemin de yerleştirilme süreleri ve akciğer kollaps kalitesi benzer olarak bulunmuştur. Sonuç olarak T-LET'lerin, daha ince ve yumuşak yapıda olmalarına ragmen, boğaz ağrısı ve ses kısıklığı açısından Ç-LET'lere bir üstünlükleri tespit edilememiştir. Yerleştirilme süreleri ve akciğer kollaps kaliteleri aynı olmasına ragmen, TAV sırasında T-LET'ler daha fazla malpozisyon ve hipoksemiye neden olmaktadır. TLET kullanım deneyiminin artması ve gelecekte yapılacak daha yüksek denekli randomize kontrollü çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: tek akciğer ventilasyonu; göğüs cerrahisi; boğaz ağrısı; çift lümenli endobronşiyal tüp; tek lümenli endobronşiyal tüp; ses kısıklığı; malpozisyon

AkciğerAkciğer hastalıklarıBronşlar+2
Mesut Barakazi
Mersin University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rozase hastalarında gastrointestinal sistem hastalıklarının değerlendirilmesi

Rozase, yüzün santralinde kalıcı eritem, papülopüstüler erüpsiyon, telenjiektatik damarlar, yüzde kuruluk, ödem ve yüzün farklı bölgelerinde fimatöz değişikliklere ek olarak oküler tutulum izlenebilen kronik inflamatuar bir deri hastalığıdır. Rozasenin gastrointestinal sistem dahil olmak üzere birçok sistemik hastalıkla birlikteliği görülmüştür. Gastrointestinal sistemin bağışıklık sistemi, metabolik ve sinir sistemi üzerine etkileri ile cilt homeostazını ve allostazını etkilediği, bağırsak mikrobiyomunun yalnızca bağırsak mukozasında değil tüm vücutta bağışıklık sisteminin dengesinde ve inflamasyon oluşumunda etkili olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda kliniğimize başvuran rozase tanılı hastalarda gastrointestinal sistem hastalıkları birlikteliği ve mikrobiyata ile rozase ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. 151 rozase tanılı hastada 2019 ROSCO ve 2002 NRS sınıflamasına göre rozase klinik özellikleri değerlendirilmiş ve hastalarda gastrointestinal semptomlar, ROMA-IV kriterleri ile İBS tanısı, gastrointestinal sistem hastalık prevalansları, "Helicobacter pylori" ve Demodeks varlığı araştırılmıştır. Çalışma sonucunda yüzde yanma batma hissi, papülopüstüler erüpsiyon ile gastrointestinal semptomların bazıları ilişkilendirilmiştir. "Helicobacter pylori" ve Demodeks varlığı ile gastrointestinal semptomlar ilişkisiz bulunmuştur. Demodikozis saptanan hastalarda oküler tutulum ve yüzde kuruluk daha fazla görülmüştür. Çalışmamızda hastalarda bildirilen şişkinlik/gaz, epigastrik bölgede ağrı ve yanma ve regürjitasyon oranları ülkemizden bildirilen prevalanslardan yüksek saptanmıştır. 7 (%4,6) hasta İBS tanısı almıştır. Çalışmamız literatürdeki gastrointestinal hastalıklar ve rozase birlikteliğini gösteren çalışmaları desteklemektedir. Rozase ilişkili komorbiditelerin ortaya koyulması rozase patogenezinin anlaşılması ve yeni tedavilerin geliştirilmesi konusunda aydınlatıcı olabilir.

Gastrointestinal hastalıklarGastrointestinal sistemGül hastalığı+1
Selen Gökçel
Mersin University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Alt servikal ve üst torakal vertebra pediküllerinin radyolojik morfometrik analizi

Servikotorasik bileşke (STB) servikal ve torakal omurgalar arasında geçiş alanı olması nedeniyle kendine özgü anatomik ve biyomekanik özelliklere sahip benzersiz bir bölgedir. Oldukça hareketli olan servikal bölgeden, göğüs kafesi tarafından hareketi kısıtlanan torakal bölgeye geçiş bölgesi olmasından dolayı STB'ye dinamik ve statik açıdan oldukça fazla yük binmektedir. Travma, tümörler, spondiloz, enfeksiyon ve iatrojenik nedenler STB'de en sık instabilite nedenlerini oluşturmaktadır. Karmaşık anatomisi nedeniyle bu bölgedeki hasarları direk grafiler ile saptamak oldukça zordur. Benzer şekilde serbest el tekniği ile pedikül vidası uygulanması esnasında da floroskopik görüntülemeler ile değerlendirme, komşu yapıların üst üste gelmesi ve görüntüde süperpoze olması nedeniyle zordur. Bu nedenle ameliyatı yapacak olan cerrah STB anatomisine, bu bölgedeki varyasyonlara ve pediküllerin seviyelere göre anatomik değişimine hakim olmalı ve cerrahi sırasında bu bilgiler doğrultusunda hareket ederek vidanın pedikül dışına çıkma ihtimalini en aza indirmelidir Bu çalışmada; Mayıs 2020 – Mayıs 2022 tarihleri arasında Mersin Üniversitesi Sağlık Araştırma ve Uygulama Hastanesi polikliniklerine başvuran hastalar değerlendirilmiştir. Çekilen kontrastlı bilgisayarlı tomografilerde (BT) STB vertebraları net olarak değerlendirilebilen hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmamız, alt servikal ve üst torakal vertebralara ait anatomik elemanların incelenmesinin planlandığı retrospektif tanımlayıcı bir araştırmadır. STB vertebraları net olarak değerlendirilebilen yaşları 19 ile 83 arasında değişen 50 kadın, 50 erkek olmak üzere toplam 100 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Her iki cinsiyette de T1 en kalın pedikül kalınlığına sahip vertebra (Erkeklerde T1 seviyesinde 8,78±1,15 mm, kadınlarda T1 seviyesinde 7,44±1,13 mm) olarak bulunmuş olup T4'e gidildikçe pedikül kalınlığı kademeli olarak azalmaktadır. Her iki cinsiyette de yüksekliği en fazla olan pedikül T3 vertebrasında (Erkeklerde T3 seviyesinde 13,04±2,29 mm, kadınlarda T3 seviyesinde 11,35±1,30 mm) bulunmuş olup C7'den T3'e gidildikçe pedikül yüksekliği kademeli olarak artmaktadır. Erkeklerde en uzun pedikül aksı T2 vertebrasında (34,48±2,22 mm), kadınlarda ise en uzun pedikül aksı T4 vertebrasında (31,44±2,92 mm) bulunmuş olup vertebralar arasında belirgin bir artış veya azalış paterni görülmemektedir. Her iki cinsiyette de aksiyel açısı en fazla olan pedikül C7 vertebrasında (Erkeklerde C7 seviyesinde 34,24±2,50⁰, kadınlarda C7 seviyesinde 33,96±3,72⁰) bulunmuş olup C7'den T4'e gidildikçe pedikül aksiyel açısı kademeli olarak azalmaktadır. Her iki cinsiyette de sagittal açısı en fazla olan pedikül T4 vertebrasında (Erkeklerde T4 seviyesinde kaudale doğru 8,40±2,99⁰, kadınlarda T4 seviyesinde kaudale doğru 9,06±5,22⁰) bulunmuş olup C7'den T4'e gidildikçe pedikül sagittal açısı kademeli olarak artmaktadır. Çalışmamızda C7-T4 arası vertebra pediküllerinin kalınlık, yükseklik, uzunluk, sagittal ve aksiyel açılarıyla birlikte vertebral arterin transvers foramene giriş noktası ve transvers foramen hipoplazisi değerlendirilmiştir. STB'ye yapılacak olan transpediküler vida ile füzyon cerrahilerinde kılavuz oluşturacak vida çapı, boyu ve açılarının ayrıntılı bir biçimde ortaya konulması ve vasküler varyasyonlar belirlenerek cerrahi sırasında oluşabilecek morbidite ve mortalitenin en aza indirilmesi hedeflenmiştir. Anahtar Kelimeler: alt servikal, pedikül, radyolojik anatomi, servikotorasik bileşke, üst torakal

AnatomiOmurgaPedikulus+5
Saygı Uygur
Mersin University
2023
00