
57
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
İleri yaşam dönemlerinde erkeklerde yeniden evlenme
Araştırmanın amacı, erkeklerin biten evliliklerinin ardından ileri yaşam döneminde yeniden evlenmeye nasıl ve neden karar verdiklerini, bu süreçleri erkeklik değerleri bağlamında nasıl deneyimlediklerini incelemekltedir. Bu tez çalışması, yeniden evlenmenin, erkekler tarafından hangi durumlarda "yaşlanma ve erkeklik deneyimi" ile ilişkilendirildiği ve yeniden evlilik tercihinin aile ilişkilerinde erkeklik inşasını nasıl anlamlı kıldığı konusuna odaklanmaktadır. Yeniden evlenme, özellikle ileri yaşam dönemiyle birlikte erkekler için, toplumsal cinsiyet kimliklerinin yeniden inşası ve müzakere edilmesi sürecinde önemli bir rol oynar. İlk evlilikten farklı olarak, yeniden evlilikler genellikle daha karmaşık sosyal, ekonomik ve duygusal dinamikleri içerir. Bu bağlamda, yeniden evlilik, erkeklik kimliklerinin ve toplumsal cinsiyet rollerinin nasıl dönüştüğünü anlamak için önemli bir fırsat sunar. Yeniden evlenen yaşlı erkekler, toplumsal normlar, kişisel beklentiler ve aile dinamikleri arasında denge kurmaya çalışırken, hegemonik erkeklik ideallerini nasıl yeniden müzakere ettiklerini ve uyarladıklarını gözlemlemek mümkündür. Tez çalışması, üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm, tez konusuna ilişkin kavramsal ve kuramsal çerçeveyi içermektedir. İkinci bölümde araştırma yöntemine ilişkin ayrıntılar sunulmakta ve üçüncü bölümde ise elde edilen bulguların analizi yer almaktadır. Nicel ve nitel yöntemlerin birlikte kullanıldığı bu araştırma, ileri yaşam dönemlerinde yeniden evliliğin erkeklikler bağlamında karmaşık ve çok boyutlu bir deneyim olduğunu ortaya koymakta ve bu süreçte duygusal, sosyal ve pratik yaşam gereksinimlerinin karşılanmasının önemini vurgulamaktadır. Sonuç olarak, ileri yaşam dönemlerindeki erkeklerde yeniden evlenmenin toplumsal cinsiyet bağlamında anlamlandırılması için yaşam seyri perspektifinin önemi vurgulanabilir. Elde edilen bulgular, toplumsal cinsiyet ve erkeklik rollerinin evlilik dinamikleri üzerindeki etkisine dikkat çekerek, evlilik birliğinin erkeklik değerleri üzerinden nasıl kurulduğunu göstermiştir. Genel hatlarıyla bu bulgular karşılıklı anlayış ve saygının hem erkekler hem de kadınlar için daha mutlu ve uyumlu ilişkiler sağladığını göstermektedir. Yeniden evlenen erkeklerin görüşleri, evlilikte açık iletişim, dürüstlük ve karşılıklı saygının önemini ön plana çıkarmaktadır. Öte taraftan egemen erkeklik değerleri bağlamında yaşlanma olgusunun bu erkekler için güçsüzlük ve olumsuz bir deneyim olarak algılandığı söylenebilir. Yaşlanma ile hegemonik erkeklik değerlerinin zayıflaması, yeniden evlilik yoluyla heteronormatif aile ilişkilerini tekrar kurma eğilimine yol açmaktadır. Dolayısıyla erkeklik değerlerinin korunması ya da yaşlanmayla birlikte kaybolan unsurların tekrar kazanılması bakımından yeniden evlilik toplumsal cinsiyet ilişkilerinin dönüşmesine neden olan bir etki göstermektedir.
Uluslararası göç ve suç korkusu: Kadınlar üzerine bir araştırma
Korkunun bireysel olduğu düşünülse de suç korkusu sosyal bir problem olup kişinin sadece psikolojik sağlığını, iş ve özel hayatını olumsuz etkilememekte, aynı zamanda toplumsal hayatla entegrasyonuna engel olmakta, kimi zaman toplumsal düzeni de tehdit etmektedir. Korkularımız da suç unsuru da asırlardır var olmasına rağmen suç korkusu son bir asırdır araştırılmaya başlanmış, erken dönem çalışmalar suçun varlığı ile suç korkusunun ortaya çıktığına odaklanmıştır. Ancak suç korkusu, suç tehdidi olmadığı zamanlarda da kendini göstermiştir. Suç korkusu konusunda yapılan çalışmalar kadınların erkeklerden daha çok suç korkusuna sahip olduğu yönündedir. Kadınların suç korkusunu daha fazla yaşamaları toplumsal cinsiyet normları ve toplumsal cinsiyetin inşası ile yakından ilgilidir. Suç korkusunun sadece kadınlarda değil toplumdaki göçmenler gibi diğer dezavantajlı bireylerde de yaygın olduğu görülmektedir. Dünya'da ve Türkiye'de giderek artan uluslararası göçmen nüfusu dikkate alındığında suç korkusunun sadece bireyin yaşamını değil toplumsal düzeni de olumsuz etkileyebileceği aşikardır. Bu bağlamda bu çalışmada kadın ve göçmen olarak çifte dezavantaja sahip göçmen kadınların suç korkusuna ilişkin deneyimlerinin anlaşılması amaçlanmaktadır. Bu amaçla çalışmada; bireylerin yaşadıkları deneyimleri, dünyayı algılama ve anlamlandırma şekillerini keşfetmeye, anlamaya ve yorumlamaya imkan veren niteliksel araştırma yöntemi benimsenmiş, Antalya'ya uluslararası göç ile gelen toplam 38 kadınla derinlemesine görüşme yapılmış ve elde edilen veriler MAXQDA programında analiz edilerek literatürle birlikte yorumlanmıştır. Çalışmada göç eden kadınların suç korkusu kadınlık ve göç pratikleriyle ilişki içerisinde anlaşılmaya çalışılmıştır. Araştırma verileri göçmen kadınların dezavantajlı konumları ile suç korkusu arasında erkek fail ve cinsel suçlar temelinde ilişki kurduğunu ve bu bağlamda korkularının kaynağının asıl olarak kadın olmakla ilgili olduğunu göstermekle birlikte dil bilmeme, kültürel farklılık, sosyal destekten yoksunluk, yabancı kadın algısı ve yasal haklarını bilmeme gibi unsurların göçmen kadınların suç korkusuna etkisi olduğu da bulgulanmıştır. Anahtar kelimeler: Suç Korkusu, Kadın Göçmen, Toplumsal Cinsiyet, Uluslararası Göç
Canlı organ donörü olmak: Kadın deneyimleri üzerine bir araştırma
Organ nakli tıbbın evriminde önemli bir dönüm noktasını temsil etmekle birlikte 20. yüzyıl boyunca beden algımızı derinden etkileyerek insan vücudunu muazzam bir projenin içine dahil etmiştir. Bu çalışma, genellikle sadece tıbbi boyutuyla ele alınan canlı organ nakli uygulamalarının hem toplumsal ve etik boyutuna hem de toplumsal cinsiyetle olan ilişikisine odaklanmaktadır. Araştırmada sosyal bir olgu olarak canlıdan gerçekleşen organ nakli uygulamaları, kadın çalışmaları perspektifiyle toplumsal cinsiyet rolleri ve feminist etik, bağlamında incelenmiştir. Araştırmada canlı organ donörlüğü fenomeninin toplumsal beklentiler ve bireylerin özgür iradeleri üzerindeki etkileri, kadınların deneyimleri üzerinden ele alınmaktadır. Çalışmanın temel amacı, kadınların organ bağışı deneyimlerini toplumsal cinsiyet bağlamında anlamak ve yorumlamaktır. Araştırma nitel araştırma yöntemi ve fenomenolojik desen kullanılarak gerçekleştirilmiş olup 18-55 yaş arası amaçlı örneklem ile belirlenen 18 kadın donörle derinlemesine görüşmeler aracılığıyla veri toplamıştır. Kadınların bedenlerinin bir parçası olan organlarını gönüllü olarak başkasına verme deneyimleri kadın çalışmaları bağlamında incelenmiş ve betimsel analiz ile yorumlanmıştır. Sahadan elde edilen veriler özerklik, aile ilişkileri, annelik, ameliyat deneyimi, beden, benlik ve bakım vb. temalar çerçevesinde analiz edilmiştir. Araştırma sonuçları, donörlük deneyiminin canlı organ donörü olmuş kadınların yaşamları üzerinde geniş çaplı etkilere sahip olduğunu göstermektedir. Çalışma sonucunda organ bağışının önemine dikkat çekilerek özellikle kadavra bağışçı sayısının artırılmasının gerekliliği vurgulanmaktadır. Anahtar kelimeler: Organ Nakli, Canlı Organ Donörü, Feminist Biyoetik, Toplumsal Cinsiyet
Kadın odaklı sivil toplum kuruluşları için bir siberfeminist alan olarak sosyal medya
Gelişen teknoloji ve küresel olayların bir sonucu olarak internet ve sosyal medya, feminist aktivizmin temel mecralarından biri haline gelmiştir ve bu bağlamda siberfeminizm kavramı önem kazanmıştır. Çalışma kadın odaklı sivil toplum kuruluşları tarafından sosyal medyanın siberfeminist bir aktivizm alanı olarak kullanılma biçimlerini ve kadın örgütleri üyelerinin bu alandaki deneyimlerini konu edinmektedir. Buradan hareketle bu çalışma, kadın odaklı sivil toplum kuruluşları tarafından sosyal medyanın siberfeminist bir aktivizm alanı olarak nasıl ve hangi motivasyonla kullanıldığını, kadın örgütleri üyeleriyle yapılan görüşmeler yoluyla ortaya çıkarmak, bu durumun altında yatan özü bulmak ve betimlemek üzere tasarlanmıştır. Tez çalışması bu hedeften hareketle kadın odaklı sivil toplum kuruluşlarından katılımcılarla gerçekleştirilen bir alan araştırmasının sonucudur. Nitel yöntem benimsenerek yapılan araştırma, kadın odaklı STK'lerden 30 katılımcı ile yarı yapılandırılmış derinlemesine görüşmelerden elde edilen nitel verileri içermektedir. Bu bağlamda çalışma kapsamında derinlemesine görüşmeler yapılan STK üyelerinin demografik özelliklerine değinilmesinin ardından sivil toplum kuruluşlarının faaliyet alanlarıyla katılımcıların mensubu oldukları STK'ye sundukları katkı ve sonucunda kendilerini nasıl hissettikleri, gündelik hayat, siberfeminizm, internet ve kadın hareketi ve katılımcıların kadın hareketinin geleceğine dair görüşleri ne odaklanılarak tartışılmıştır. Bu doktora tezi kapsamında elde edilen veriler sonucunda; kadınların dijital alandaki varlığını güçlendirerek toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamayı amaçlayan siberfeminizm kuramının, kadın odaklı STK'ler aracılığıyla toplumsal dönüşüm ve kadınların ekonomik, sosyal ve politik güçlenmesine katkı sağladığını göstermiştir. Özellikle, kadını ekonomik açıdan güçlendirme, kadın dayanışması ve örgütlenme, farkındalık oluşturma ve politika üretme gibi alanlarda STK'lerin önemli bir rol üstlendiği belirlenmiştir. Bu bulgular, kadın odaklı sivil toplum kuruluşlarının faaliyetlerinin toplumsal dönüşüm ve kadınların güçlenmesi açısından önemli olduğunu ortaya çıkarmıştır. Anahtar kelimeler: Siberfeminizm, kadın odaklı STK'ler, sosyal medya
İkili cinsiyet sisteminin ötesi: Türkiye'de non-binary olmak
Cinsiyet kimliğine dayalı ayrımcılık ulusal ve küresel düzeyde ciddi bir sorundur. Cinsiyet kimlikleri yaygın heteronormatif düzende ikili bir sistemde değerlendirilmektedir. Oysaki kendini ikili cinsiyet sisteminin dışında tanımlayan insanların varlığı ve görünürlüğü her geçen gün artmaktadır. Non-binary cinsiyet kimliklerine ilişkin farkındalık ve görünürlükteki artışa rağmen, farklı cinsiyet kimliklerine ilişkin yaygın bir kafa karışıklığı ve bu kimliklerin toplumda, medyada ve araştırmalarda temsiline ilişkin eksiklikler devam etmektedir. Bu tez çalışması kapsamında Türkiye bağlamında non-binarylerin cinsiyet kimlik gelişim deneyimlerinin derinlemesine incelenmesi ve queer bir perspektifle değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Nitel araştırma yöntemlerinden Yorumlayıcı Fenomenolojik Analiz (YFA) deseninin kullanıldığı bu çalışmada amaçlı örnekleme yöntemi ile veriler toplanmıştır. Kendini ikili cinsiyet sisteminde tanımlamayan 11 gönüllü katılımcı ile yaklaşık 45 ila 75 dakikalık yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Bu görüşmelerde non-binarylerin cinsiyet kimliklerine dair ilk farkındalık deneyimleri, farkındalıktan kabul sürecine kadar yaşantıları, bu süreçteki duyguları ve davranışları, kimliklerini ifade biçimleri gibi sorulara yanıt aranmıştır. Görüşmelerden elde edilen veriler Yorumlayıcı Fenomenolojik Analiz (YFA) ile değerlendirilmiştir. Yapılan analiz sonucunda (1) "Kimlik gelişiminin dönüm noktaları" üst teması "Duyarlılaşma", "Bocalama-ikili tahayyül", "İkilik dışı kimlik inşası", "Otantik kimliği gerçekleştirme" ve "Süreğen keşif" alt temaları ile; (2) "Kimlik gelişimini etkileyen faktörler" üst teması "Cisheteronormatif sistem", "Yasal haklar" ve "Ayrımcılık ve ötekileştirme" alt temaları ile iki üst tema elde edilmiştir. Çalışma sonucunda oluşan temalar non-binary cinsiyet kimlik gelişimi hakkında temel bir çerçeve oluştursa da her katılımcının deneyiminin kendi özgü olduğu ve doğrusal gerçekleşmediği görülmüştür. Elde edilen bulgular, alan yazın doğrultusunda tartışılmıştır.
Tragedya ve yeniden yazımlarda çocuk katili anne ve kurban olarak kurgulanan Medea'nın toplumsal cinsiyet ekseninde çözümlenmesi
Bu çalışmanın amacı, bir kadın imge olan Medea karakterini, feminist kuram ışığında inceleyerek, antikçağdan günümüze ataerkil toplumlarda kadına yüklenen toplumsal cinsiyet rollerinin kadında yarattığı tahribatların çözümlemesini yapmaktır. Bu amaç doğrultusunda, sanatın pek çok alanında resmedilen katil anne miti ile yeniden yazımda uyarlanan kurban Medea analizlerinin yapılması hedeflenir. Bu bağlamada Yunan ve Roma örneği Medealar'ı Ch. Wolf tarafından 1996 yılında yazılan Medea: Sesler eseri ile karşılaştırarak mitlerin günümüz kadın temsiline olan etkisi incelenmektedir. Bu tez çalışması, tarihsel art alanı belirlemek amacıyla Medea'yı eserlerine konu eden iki yazar olan Yunan Euripides ve Romalı Seneca'nın yaşadıkları dönemlerde Atina ve Roma toplumlarında kadın algısının ortaya konulması ile başlayacaktır. İkinci bölümde, günümüz yeniden yazım Medea örneği olan Christa Wolf Medea:Sesler ederi incelenerek Antik Dönem örnekleriyle karşılaştırılacaktır. Tragedyaların yazıldığı dönemin özellikleri ile modern dünya edebiyatındaki yeniden yazım eserleri kadın perspektifinden incelenerek feminist bir figür olan Medea'nın sergilediği duruş feminist kuram yaklaşımıyla, günümüz insanının kadına yaklaşımı açısından incelenecektir.
Yakını yoğun bakım ünitesine yatan kadın bakım vericilerin toplumsal cinsiyet rolleri bağlamında duyguları ve bakım deneyimleri: Nitel bir inceleme
Toplumsal cinsiyet rollerinin kadına yüklediği görevlerden biri de bakım verme işi olarak karşımıza çıkmaktadır. Ataerkil sistem tarafından şefkatli, duygusal, merhametli olma rolleriyle yaşamına başlayan kadınlar için birincil bakım veren olmak kaçınılmaz olarak sorumluluk alanlarına girmektedir. Bakım yükü altında ezilen kadınlar ise çeşitli olumsuz duygu ve deneyimlerle baş etmek durumunda kalmaktadır. Bu çalışma, yakını yoğun bakım ünitesinde yatan kadın bakım verenlerin bakım işi yoğun bakım ünitesine geçtiğinde hissettiği duygular ve deneyimlere odaklanmaktadır. Burdur Bucak Devlet Hastanesi yoğun bakım ünitesinde yakını yatmakta olan 20 kadın çalışmaya katılmıştır. Araştırma nitel araştırma tekniği ile yürütülmüştür. Katılımcılara yarı yapılandırılmış görüşme soruları yöneltilmiş olup süreçte hissettikleri duygu ve deneyimler incelenmeye çalışılmıştır. Ses kaydı alınan görüşmeler daha sonra yazıya aktarılıp içerik analizine tabi tutulmuştur. Araştırma bulgularında yakını yoğun bakım ünitesinde yatmakta olan kadın bakım verenlerin, üzüntü, tedirginlik, umutsuzluk, suçluluk, kaygı, yoksunluk, çaresizlik ve korku duygularını hissettikleri bulunmuştur. Kadın bakım verenlerin fiziksel olarak ağrı ve uykusuzlukla baş etmek durumunda kaldığı da bulgular arasındadır. Ayrıca bakım veren kadınların kendi ihtiyaçlarını geri plana attıkları ve bakım konusunda sorumluluk hissettikleri de görülmüştür.
Köy enstitüsü mezunu yazarların romanlarında kadının yeri
Bu tezde 1945-1980 yılları arasında Cumhuriyet Edebiyatı yazarlarından Köy Enstitüsü mezunu yazarlarından toplumsal gerçekçi yazarlar Talip Apaydın, Fakir Baykurt, Kemal Bilbaşar ve Ümit Kaftancıoğlu'nun toplamda 8 tane romanı nitel veri araştırma yöntemleriyle incelenerek toplumsal cinsiyet bakış açısıyla derinlemesine ve karşılaştırılmalı analizi ve incelemesi amaçlanmıştır. Bu tezin diğer bir amacı, 1945-1980 yılları arasındaki toplumsal değişimler ve toplumsal konjoktörün köy edebiyatı romancılığına toplumsal cinsiyet açısından nasıl yansıdığını araştırmaktır. Bu tezde, ilgili bu 4 yazarın incelenen 2'şer romanının söylem analizi bu tezin metodolojisinde belirtilen kriterlere bağlı olarak toplumsal cinsiyet bağlamında gerçekleştirilmiştir. Köy Enstitüleri, var oluş sürecinde her ne kadar toplumsal cinsiyet eşitliğine dair karma eğitim imkanı sunsalar da bu tezde görüleceği üzere Köy Enstitüsü mezunu olan bu yazarların romanlarında da görüleceği üzere toplumsal cinsiyet eşitsizliğini yansıtan bir tutum sergiledikleri görülecektir. Köy Enstitüsü mezunlarının öne çıkan yazarlarının hepsi erkek olmakla birlikte multidipliner biçimde toplumsal cinsiyet bakış açısıyla yazılan bu tezde, bu tezde bahsi geçen yazarların ilgili romanlarında kadın figürlerinin, imajlarının ve temsiliyetlerinin nasıl ele alındığı incelenmiştir. Bu köy romanlarının hepsinde kırsal alanda toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dayalı ataerkil(patriarkal) sistemin zihniyetinin varlığına rastlanılacaktır. Bu yazarların, incelenen köy romanlarında eril dilin kullanımın ve ataerkil edebi üslubun yaygınlığı görülecektir. Köy Enstitülerinin var oluş sürecinde, kırsal alandaki sosyolojik ve iktisadi değişimler, bu köy romanlarında köy romanlarının yazıldığı dönemdeki kadının aile ve kırsal yaşamda da değişiklere yol açtığı için bu köy romanlarında kadının yeri toplumsal cinsiyet bağlamında kadının aile ve kırsal yaşam içerisinde de değişikliğe yol açtığı görülecektir.
Kadın özel güvenlik görevlilerinin alanda yaşadığı sorunlar ve çözüm önerileri: Batı Akdeniz örneği
Toplumların kültürel yapısı, gelenek ve görenekleri ile dinî inançlarına bağlı olarak kadın ve erkeklere yüklenen sorumluluklar, kadın ve erkeğin yaşadığı toplumdaki cinsiyet rollerini belirlemektedir. Kimi toplumlarda soyut bir kavram olmaktan öteye geçemeyen ve esnek bir yapıya sahip olan bu roller kimi toplumlarda ise daha katı ve biyolojik temelli bir anlayışa sahip olabilmektedir. Paleolitik, Neolitik, Kalkolitik, Tunç (Sümer Dönemi), Orta, Yeni, Yakın ve Dijital Çağ olmak üzere tarihsel süreç ile birlikte kadınların iş yaşamına katılımı incelediğinde, belli dönemlerde ve belli nüfuza sahip olanlar hariç olmak üzere çoğunlukla kadınların geri, ikincil ve hatta yedek işgücü olarak kullanıldığı, toplumsal etkinliklere katılım, eğitim hakkı ve üst düzey pozisyonlarda bulunmalarının engellendiği görülmektedir. Bu çalışma ile kadınların iş yaşamında karşılaştığı sorunlardan cinsiyet ayrımcılığı, eğitim ve mesleki eğitimde eşitsizlik, iş bulmada eşitsizlik, cam tavan sendromu, cam uçurum, cam duvar, cinsel taciz, psikolojik taciz (mobbing), sosyal haklardan yararlanmada eşitsizlik, kayıt dışı çalıştırma, ücretlendirmede eşitsizlik gibi metafor ve etmenler incelenmiş ve bunların kadın özel güvenlik görevlilerinin yaşadığı sorunlar ile benzerlikleri ortaya konularak çözüm önerileri sunulmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda Antalya (10), Burdur (10) ve Isparta (10) olmak üzere toplam (30) kadın özel güvenlik görevlisi ile bilgi oluşturma ilgilerinden hermonetik ilgiye ve araştırma paradigmalarından yorumlayıcı paradigmaya dayalı bütüncül çoklu durum desenli nitel betimsel bir durum çalışması yapılmıştır. Yapılan çalışma neticesi elde edilen bulgular doğrultusunda hazırlanan çözüm önerileri, araştırmacılar için öneriler ve uygulayıcılar için öneriler başlığı altında ele alınmıştır.
Yaşlı kadınların boş zaman deneyimleri
Bu doktora tezi, yaşlı kadınların boş zaman deneyimlerini, boş zamanlarını nasıl anlamlandırdıkları ve tanımladıklarını, toplumsal cinsiyet perspektifinden incelemeyi amaçlamaktadır. Yaşlı kadınların hane halkı içerisindeki bakım ve ev içi sorumlulukları boş zaman deneyimlerinde kendini göstermektedir. Bu bağlamda bu doktora tezi, yaş ve toplumsal cinsiyet kesişimselliğinde boş zaman deneyimlerine nasıl yansıdığını araştırmaktadır. Çalışma, aynı zamanda toplumsal cinsiyetin yaşlı kadınların boş zamanını nasıl şekillendirdiğini incelemektedir. Emekli olmak gibi yaşam döngülerinin yaşlı kadınların boş zaman kullanımını nasıl değiştirdiği ve dönüştürdüğünü ele almaktadır. Bunun yanı sıra, yaşlı kadınların medeni durumlarının boş zaman pratiklerine nasıl yansıdığı anlamak da hedeflenmektedir. Araştırma, nitel araştırma yöntemiyle gerçekleştirilmiştir. Nitel araştırma desenlerinden fenomenolojik araştırma deseni benimsenmiştir. Saha çalışması Kırklareli'nin Lüleburgaz ilçesinde gerçekleştirilmiş olup 65 yaş üstü 40 kadına ulaşılmıştır. Elde edilen verilerin analizin tematik analizin aşamaları kullanılmıştır. Verileri analizi MAXQDA programı ile gerçekleştirilmiştir. Analizin sonucunda zamanın ve boş zamanın anlamı, boş zaman deneyimleri, yaşam döngüleri ve boş zaman, gündelik hayat ve boş zaman, boş zaman kısıtlayıcıları olmak üzere beş ana tema belirlenmiştir. Bulgular, yaşlı kadınların boş zamanı anlamlandırmada toplumsal cinsiyet rollerinin yansıdığını göstermektedir. Boş zaman deneyimlerini ise yaş, eğitim ve medeni durumlarına göre çeşitlilik göstermekle birlikte çoğunlukla özel alanda değerlendirildiğini ortaya koymaktadır. Bunun yanı sıra, çalışma dul ve boşanmış yaşlı kadınların boş zamanda özgürleştiğini vurgulamaktadır. Ayrıca yaşlı kadınların boş zamanlarını kısıtlayan unsurların sağlık sorunları, pandemi dönemini etkileri, toplumsal cinsiyet rolleri, yas süreçleri, ekonomik sıkıntıları ve çevresel faktörler olduğunu öne sürmektedir.
Çingene/Roman kadınların emek anlatılarında çoklu dezavantajlılıkların görünümleri
Çingene/Roman kadınların emek anlatılarında belirginleşen ve emek tartışmasını diğer çoklu dezavantajlılıklarla birlikte düşünmeyi gerektiren kadınların emeğe ilişkin anlamlandırmaları bağlamında bu tez çalışmasında, Çingene/Roman kadınların deneyimlerine yoksulluk, sosyal dışlanma, etnisite ve toplumsal cinsiyet bağlamlarında kesişimsel bir biçimde yaklaşılmaktadır. Çalışmada kadın deneyimlerinin özgül durumlarını hesaba katarak bu deneyimlere içkin anlamlandırmaları çoklu dezavantajlılıkların farklı görünümlerini deneyimleyen bireylerin kendi anlatılarından hareketle tartışmak amaçlanmıştır. Edirne ili, ilçeleri ve köylerinde amaçlı örneklem ile belirlenen 60 kadın katılımcı ile yarı yapılandırılmış derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Bu görüşmelere ek olarak saha araştırması sırasında katılımcılara ulaşma bağlamında kaynaklık eden ve sahanın dinamiğinin bir parçası olan üç erkek ile yapılan görüşmeler de ikincil veri olarak kullanılmıştır. Ayrıca her görüşmeden sonra araştırmacı tarafından yazılan görüşme notları ve sahaya dair gözlemler de görüşme notlarıyla ilişkilendirilerek analiz edilmiştir. Bu çerçevede çalışma kadın emeği bağlamından hareketle emeğe ilişkin dinamikleri etkileyen çoklu dezavantajlılıkları odağa alarak bu dezavantajlılıkların farklı tezahürlerinin kurulduğu zeminleri görünür kılmaktadır. Saha gözlemlerinden ve katılımcıların emek anlatılarında ön plana çıkan söylemlerden hareketle, eğitim başta olmak üzere, erken evlilikler, sağlığa erişime ilişkin problemler, erken yaşta güvencesiz ve düzensiz istihdama katılma, sosyal dışlanma, yoksulluk, sosyalleşme biçimlerinin mekanla olan ilişkisi, kır/kent yaşamına ilişkin deneyimler, göç anlatıları, ev içi emek, bakım emeği ve annelik deneyimlerine ilişkin anlamlandırmaların ön plana çıktığı görülmektedir. Eğitime erişememe, erken yaşta evlenme, toplumsal cinsiyet rolleri ile şekillenen deneyimler; dışlanma ve yoksulluklarla engellenen sosyalleşme deneyimleri ve mekân dışına çıkma pratikleri kadınların emek süreçlerinin şekillenmesinde etkilidir. Bu bağlamda Çingene/Roman kadınlar, eğitime erişimin önünde ayrışmaya ve yoksulluğa dayalı engellerin olmadığı, erken evliliklerin eğitim ve buna bağlı sosyalleşmeler ile dönüşüme uğradığı, kamusal yaşamı eşit yurttaşlar olarak deneyimledikleri bir yaşam; düzenli, güvenceli ve emeklerinin görünür olduğu istihdam talebini ortaya koymaktadırlar. Var olan problemlere ilişkin kendi sorgulamaları ve bu koşulları deneyimleyenler olarak getirdikleri çözüm önerileri ve gelecek beklentileri yapılacak çalışmalara ve geliştirilecek politikalara birincil deneyimlerden bir yaklaşım sunması bağlamında anlamlıdır.
Toplumsal cinsiyet ideolojisi ve annelik: İnfertilite tedavisi gören kadınların deneyimleri
Annelik rolünün kadın kimliğinin merkezinde konumlandığı toplumlarda, infertilite deneyimi kadınlar için derin bir psikososyal meydan okuma niteliği taşımaktadır. Bu çalışma, infertilite tedavisi gören kadınların annelikle ilgili yaşantılarını toplumsal cinsiyet ideolojisi bağlamında derinlemesine inceleyerek, bu deneyimlerden hareketle özgün bir kuramsal model geliştirmeyi amaçlamaktadır. Araştırmada nitel bir tasarım benimsenmiş ve yapılandırmacı temellendirilmiş kuram yaklaşımı uygulanmıştır. Bu kapsamda, farklı sosyoekonomik özelliklere sahip primer infertilite tanısı almış 25 kadınla derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilerek veri toplanmıştır. Katılımcılar kuramsal örnekleme yoluyla belirlenmiş; veri toplama sürecinde temellendirilmiş kuram ilkelerine uygun olarak kuramsal örnekleme stratejisi kullanılmıştır. Toplanan veriler açık, eksenel ve seçici kodlama teknikleriyle analiz edilmiş; veri analizi ile örnekleme süreci eşzamanlı ilerletilerek kavramsal doygunluğa ulaşılmıştır. Analiz sonucunda, katılımcıların infertilite sürecindeki çok katmanlı deneyimlerini yansıtan bir çekirdek kategori ve yedi ana tema belirlenmiştir. Bu temalar, toplumsal cinsiyet rolleri ve annelik baskısından sosyal stigma ve yalnızlığa; beden algısıyla ilgili çatışmalardan evlilik ilişkilerinde yaşanan gerilimlere; kadın bedeninin tıbbileştirilmesinin getirdiği zorluklardan belirsizlik ve duygusal başa çıkma stratejilerine uzanan geniş bir yelpazeyi içermektedir. Ayrıca, kadınlık kimliğinin yeniden inşası teması, infertilite sürecinin kadınların kendilik algıları ve kimliklerini nasıl dönüştürdüğünü gözler önüne sermektedir. Bulgular, infertilite deneyiminin salt biyomedikal bir durum olmayıp ataerkil normlar, kültürel beklentiler ve psikososyal zorluklarla örülü karmaşık bir yaşam deneyimi olduğunu ortaya koymaktadır. Bu süreçte kadınlar, toplumsal beklentiler ile öznel gerçeklikleri arasında sürekli bir müzakere yürüterek kadınlık tanımlarını yeniden şekillendirmektedir. Araştırma, infertilite olgusuna sosyokültürel bir perspektiften yaklaşarak literatüre özgün bir saha çalışması kazandırmaktadır. Ortaya konulan bu araştırma, kadınların yaşadığı çok boyutlu güçlüklerin anlaşılmasına katkı sunmakta ve hem akademik alanda hem de uygulamada daha kapsayıcı, duyarlı yaklaşımların geliştirilmesine ışık tutmaktadır. Anahtar Kelimeler: Toplumsal cinsiyet, annelik, kadınlık kimliği, infertilite, ataerkillik, üreme teknolojileri, beden, temellendirilmiş kuram
Erkeklerin anlatılarında kadınlık imgesi, şiddet ve erkeklik tanımlamaları
Erkekliğe toplumsal olarak atfedilen iktidar, güç ve tahakküm biçimlerinin kadın-erkek ilişkileri üzerinden anlaşılması önem arz etmektedir. Erkeklerin, kadına yönelik şiddet uygulamasının arka planında yer alan bu hegemonya dinamiklerinin toplumsal ve kültürel nedenlerinin anlaşılması, şiddetin ortadan kaldırılması için bir gerekliliktir. Bu araştırmanın amacı, erkeklerin deneyimleri üzerinden hegemonik erkekliği anlamak, erkeklerin kadınlığa ilişkin tanımlamaları ve kadına yönelik şiddet konusuna yaklaşımlarının irdelenmesi oluşturmaktadır. Bu araştırmada, erkeklerin çocukluk yaşamlarındaki aile ilişkileri, anne ve baba ilişkileri, yetişkinlikte evlilik ilişkileri bağlamında şekillenen ataerkil hiyerarşik ilişki sistemi incelenmektedir. Ayrıca, araştırmada "erkeklik" ve "kadınlık" tanımlamalarına yüklenen kurguların toplumsal, kültürel ve ataerkil ağ içerisindeki alandaki temsiliyetinin derinlemesine irdelenmektedir. Buradan hareketle araştırmanın konusuna uygun olarak seçilen Uşak Aile ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü'ne bağlı Şiddet Önleme ve İzleme Merkezi Müdürlüğü'nün resmi kayıtlarından elde edilen veriler çerçevesinde seçilen aleyhinde 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun kapsamından tedbir kararı bulunan 37 erkek ile derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Nitel araştırma yöntemi uygulanan araştırmada, erkeklerin yaşam öykülerine ve şiddet deneyimlerine odaklanılmıştır. Bu doktora tez araştırmasında öncelikle, katılımcıların demografik bilgileri derlenmiş, ardından çocukluk ve aile yaşantıları ve evlilik/birliktelik yaşantıları üzerinden gündelik yaşamdaki kadınlık ve erkeklik tanımlamaları derinleştirilmiştir. Ayrıca, şiddet uygulayan kimliğinin tanımlanma biçimleri ile erkeklik normlarına odaklanılmış ve şiddet eksenindeki erkeklik kodlarının neler olduğuna değinilerek, erkeklerin şiddete karşı çözüm önerilerinden elde edilen veriler tartışılmıştır. Bu verilerin sonucuna göre, erkeklerin toplumsal olarak beslenen iktidar kurgularının şiddet ile ilişkilendirilen en önemli aktör sayıldıkları görülmektedir. Bu iktidar biçiminin çocuklukta aile ilişkileri ile kurulduğu, yetişkinlikte kadın ve erkek ilişkileri ile meşrulaştığı ve yeniden üretildiği sonucuna varılmaktadır.
Romantik ilişkilerde kadın ve erkek perspektifinden kıskançlık
Bu araştırma, romantik ilişkilerde ortaya çıkan kıskançlığın bireysel deneyimler üzerinden nasıl yaşandığını ve bu deneyimlerin toplumsal cinsiyet rolleriyle nasıl kesiştiğini incelemektedir. Kıskançlık tarihsel olarak aşk, mülkiyet ve denetimle ilişkilendirilen günümüzde ise toplumsal normlar, duygusal şiddet ve cinsiyet temelli güç ilişkileri bağlamında yeniden tartışılan çok boyutlu bir duygudur. Çalışma, kıskançlığın nasıl anlamlandırıldığı, hangi davranış örüntüleriyle ifade edildiği ve güvenle nasıl ilişkilendiği sorularına odaklanır. Araştırmada Yorumlayıcı Fenomenolojik Analiz (IPA) yöntemi tercih edilerek kültürel açıdan farklılık gösteren iki şehirde (Antalya ve Van) yaşayan ve ilişki türleri çeşitlilik arz eden kadın ve erkek katılımcılarla derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Veriler Feminist Kuram ve Yatırım Kuramı çerçevesinde analiz edilmiştir. Bulgular, kıskançlığın yaygın bir deneyim olduğunu özellikle üçüncü kişilerle kurulan yakın etkileşimlerin tetikleyici rol oynadığını göstermektedir. Kıskançlığın ifadesinde cinsiyet farklılıklarının belirgin olduğu, kültürel normların yaş ve eğitim düzeyi gibi bireysel değişkenlerle birlikte bu deneyimi belirgin biçimde etkilediği görülmüştür. Sonuç olarak çalışma, kıskançlığın bireysel bir duygu olmanın ötesinde toplumsal ve kültürel düzeyde anlam kazanan bir olgu olduğunu ortaya koyarak literatüre özgün bir katkı sunmaktadır. romantik kıskançlık, feminizm, toplumsal cinsiyet, ataerkil sistem
Kadınların ve erkeklerin tek başına seyahat deneyimlerinin toplumsal cinsiyet bağlamında analizi
Toplumsal yaşamın deneyimlenme şekillerini biçimlendiren toplumsal cinsiyet ilişkileri, kadınların ve erkeklerin boş zaman deneyimleri üzerinde de doğrudan etkili olmaktadır. Çalışma kapsamında kadınların ve erkeklerin ataerkil toplumsal düzenlemeler üzerinden şekillenen tek başına seyahat deneyimleri incelenerek, bu deneyimlerdeki farklılık ve benzerliklerin araştırılması amaçlanmıştır. Turistik deneyimin bir boş zaman etkinliği olarak kadın çalışmaları ve toplumsal cinsiyet perspektifi ile ele alındığı, tek başına seyahat sürecinin toplumsal olarak inşa edilen kadınlık ve erkeklik normlarından nasıl etkilendiğine odaklanan bu doktora tezinde öncelikle turistik deneyim, turist tipolojileri ve tek başına seyahat deneyimi üzerine yapılmış çalışmalar irdelenmiştir. Daha önce yapılmış çalışmalar çerçevesinde tek başına seyahat ve toplumsal cinsiyet ilişkisi ele alınarak, deneyimin cinsiyetlendirilmiş boyutları açığa çıkarılmıştır. Tek başına seyahat deneyiminin öne çıkan bileşenleri detaylı bir şekilde açıklanarak, toplumsal cinsiyet bağlamında yeniden yapılandırılmış olan turizmin eril ve dişil boyutları kavramları üzerinde durulmuştur. Kadınların ve erkeklerin tek başına seyahat deneyimlerinin toplumsal cinsiyet boyutunun çözümlenmesi amacı doğrultusunda gerçekleştirilen bu çalışmada niteliksel araştırma yöntemi benimsenmiştir. Kartopu örnekleme tekniği ile daha önce boş zaman değerlendirme amaçlı tek başına seyahat etmiş olan 26 kadın, 20 erkek olmak üzere 46 görüşmeciye ulaşılmış ve derinlemesine görüşme gerçekleştirilmiştir. Görüşme verileri, MAXQDA Analytics Pro 2020 programında kodlanarak analiz edilmiştir. Konuya ilişkin daha önce yapılmış çalışmalardan farklı olarak tek başına seyahatin deneyimsel boyutlarının hem kadınları hem de erkekleri kapsayacak şekilde ele alındığı bu doktora tezi kapsamında elde edilen veriler sonucunda; gündelik hayatta karşılaşılan toplumsal cinsiyete dayalı mekânsal-zamansal kısıtlayıcıların tek başına seyahat süreçleri üzerinde önemli bir şekilde etkili olduğu, ataerkil kontrol sistemi tarafından sürekli yeniden üretilen korku coğrafyasının kadınların seyahat sırasındaki hareketliliklerini güvenlik kaygıları üzerinden şekillendirdiği, toplumsal olarak ise tek başına seyahatin cinsiyetlendirilmiş bir faaliyet olarak yapılandırıldığı ortaya çıkmıştır.
Toplumsal cinsiyet bağlamında iş-aile çatışması: Kadın kabin memurlarına yönelik bir araştırma
Toplumsal cinsiyet rolleri akıl ve gücün erkeğin; duygusal olma, alttan alma iyi bakım verme gibi özelliklerin de kadının özellikleri olduğunu belirlemiştir. Bu sebeple kriz anlarında kadınların daha faydalı olabilecekleri düşüncesi bazı mesleklerin kadın işi olarak görülmesine yol açmıştır. Kabin memurluğu da yolcu ile birebir iletişim kurulan ve yolcu memnuniyetinin ön planda tutulduğu, kadının ise gerekli iletişimi sağlama konusunda daha iyi olacağı düşünülen ve toplumda kadın işi olarak algılanan mesleklerden biridir. Tüm bunların yanında kadınların ev içi sorumlulukları da devam etmektedir. İş-aile çatışması bireylerin iş hayatında ve aile hayatlarında üstlendikleri roller arasında denge sağlanamadığında yaşanmaktadır. Toplumsal cinsiyet rolleri düşünüldüğünde kadınların iş-aile çatışması yaşaması daha sık rastlanılan bir durumdur. Bu çalışmada özellikle toplumsal cinsiyet rolleri, ataerkil aile yapısı, iş-aile çatışması, kavramlarına değinilerek, kabin memurları kadınların tüm bu kavramlar bağlamında yaşadıkları sıkışıklık ve kendini var etmek için başvurduğu yöntemlerin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın bulgularına göre kadınlar toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda bilinçlenmiş olsa dahi ataerkil anlayış kadının hem iş hem aile hayatını olumsuz etkilemektedir. Kadınların iş hayatında hem erkekten hem kadından cinsiyetçi tavırlar gördüğü, iş hayatında cinsel tacize ve mobbinge maruz kaldığı, aile hayatının ise çalışma şartlarından ve getirdiklerinden olumsuz etkilendiği tespit edilmiştir. Kabin memurluğu mesleğinin zorlu şartlar ve toplumsal cinsiyet bağlamında yaşanan olumsuz tecrübeler ile azalan tahammül seviyesinin aile hayatını olumsuz etkilediği anlaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Toplumsal cinsiyet, ataerkil aile yapısı, kabin memurluğu, iş-aile çatışması
Bir kadınlık deneyimi olarak premenstrüel sendromun romantik ilişkilere yansıması: Nitel bir araştırma
Bu araştırmada, premenstrüel sendromun toplumsal cinsiyet çerçevesinde kadınlar tarafından nasıl deneyimlenip anlamlandırıldığının romantik ilişkileri bağlamında analiz edilmesi amaçlanmıştır. Hem ikili cinsiyet rollerini içermesi hem de yakınlık ve paylaşım ortamı sağlaması açısından cinsiyete spesifik deneyimlerin rahatça gözlemlenmesine fırsat verdiği düşünülen heteroseksüel romantik ilişkiler ise araştırmanın bağlamına uygun görülmüştür. Araştırmada nitel araştırma yöntemi benimsenmiş olup güdümlü örneklem yoluyla ulaşılan; premenstrüel sendromdan etkilendiği bilinen ve romantik bir ilişki içerisinde bulunan 18-49 yaş aralığındaki 23 kadınla, yarı yapılandırılmış soru formu ile yüz yüze derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Veriler eleştirel söylem analizi yoluyla anlamlı hale getirilmiş, bulguları oluşturan 3 ana ve 9 alt tema ise betimsel analizle belirlenmiştir. Bulgular fenomenolojik feminist bakış açısıyla sunulmuştur. Bulgular; "Bir Kadınlık Deneyimi Olarak PMS", "Toplumsal Cinsiyet ve PMS", "Romantik İlişki Bağlamında PMS" ana temaları altında incelenmiştir. Sonuç olarak sağlık sisteminin kadın-erkek biyolojik cinsiyetlerine özgü hastalık tanımlamalarında yanlı davrandığı, biyolojik cinsiyet temelli tanımlamalara giderken toplumsal cinsiyet rol kabullerini pekiştirdiği ve bu sebeple deneyimlere dair algıları biçimlendirdiğine ulaşılmıştır. Ayrıca PMS'nin toplumsal cinsiyet ön kabulleri, toplumsal cinsiyet algısı ve heteroseksüel romantik ilişkideki tutum, problem çözme stilleri, ilişki algısı gibi etkenlerden etkilendiği ve onları etkileyebildiği, algısal bir gerçeklik ifade ettiği görülmüştür. Ataerkil kodların gölgesinde yaşanan kadınlık deneyimlerinin kavramsal ve kuramsal gerçekliğinin daha derinindeki fenomenolojik gerçekliğinin görünen alana çıkarılması bu araştırmanın önemini ortaya koymaktadır. PMS ve benzeri kadınlık deneyimlerine dair cinsiyetçi söylemlerin engellenmesi için toplumsal düzeyde farkındalık çalışmaları; kadınların medikal, psikolojik ve sosyal bilincini yükseltmek için bu kapsamdaki hizmetlere ulaşımlarının kolaylaştırılması; PMS'nin literatüre işlenirken yeniden gözden geçirilmesi, heteroseksüel romantik ilişkilerdeki geleneksel toplumsal cinsiyet ön kabullerinin güçlü olumsuz etkisinin psikoeğitim çalışmaları ile fark ettirilmesi önerilebilir.
Eurıpıdes'ın Medeıa tragedyası ile Pasolını'nı̇n Medea filmine yönelik feminist bı̇r okuma
"Medeia", Euripides tarafından yazılan Antik Yunan'dan günümüze ulaşan ve sahnelenmeye devam edilen ünlü bir tragedyadır. Kocası uğruna cinayet işlemeyi dahi göze alan Medeia'nın, uğruna savaştığı her şeyi kaybetmesi ile herkesin gözünde bir evlat katiline dönüşmesi sürecinde yaşadığı buhran Euripides'in eserinin özünü oluşturur. Eser ayrıca döneminde Batı'nın Doğu'ya bakışını yansıtması açısından da önem arz etmektedir. Arketipler ve mitlerin birbirini beslediği bu tragedya ve Medeia karakterinin günümüzdeki etkisi ve önemi oldukça büyüktür. Antik Dönemde yaşayan güçlü, yalnız ancak bağımsız bir kadın profili çizen Medeia karakteri ve onun eylemleri, toplumsal cinsiyetin beraberinde getirdiği çifte standartlara boyun eğmek yerine bir başkaldırı niteliği taşımaktadır. Yazıldığı dönemden bağımsız olmayan bir bağlamda ataerkil sistemin yarattığı baskı, dışlanma ve ikiyüzlülük karşısında yaşadığı buhran ve mücadele günümüzde Medeia'nın feminist ve devrimci bir ikon olarak öne çıkmasına yol açmıştır. Bu çalışmanın amacı Euripides'in "Medeia" tragedyasını feminist eksende çözümleyerek erkek egemen Antik Yunan toplumunda kadına yüklenen toplumsal cinsiyet rollerine ve ön yargılarına direnişi ortaya koymaktır. Bunun yanı sıra Pier Paolo Pasolini'nin 1969 yılında çektiği aynı isimli film uyarlaması feminist analiz çerçevesinde incelenerek mitlerin ve arketiplerin yüzyıllar sonrasında sinemasal kadın temsillerine etkileri ve ataerkil kodlara direniş odakları araştırılmak istenmektedir. Toplumsal kodların inşa edilmesi, yeniden üretilerek toplumda devamlılığının sağlanması ya da yok edilmesi konusunda sanat eserlerinin öneminin göz ardı edilmesi mümkün değildir. Bu nedenle, toplumda ataerkil kodların izini sürerken edebi eserler ve sinemanın feminist bakış açısıyla analizi oldukça gereklidir. Tarihsel bağlamda temsil edilmenin biçimlerini analiz etmek ve eleştirmek, eril tarih yazıcılığının içinde kadınlara alan açmayı ve var olan bakış açışının değişmesine ön ayak olmayı mümkün kılmaktadır. Bu nedenle Antik Dönem Yunan dünyasının ataerkil yapısı içinde yazılan Medeia gibi güçlü bir kadın karakterin analizi ve günümüze yansımasının incelenmesi ve modern sinemanın en etkili yönetmenlerinden biri olan Pasolini'nin uyarlamasının feminist bakış açısıyla incelenmesi çok büyük önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Euripides/Medeia, Antik Yunan, ataerki, mitler, Pasolini/Medea, modern sinema
Down sendromu tanısına sahip çocukların annelerinin, travma sonrası büyüme bağlamında deneyimlerinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı, Down sendromu tanısına sahip çocukların annelerinin travma sonrası büyüme bağlamında deneyimlerini inceleyebilmek ve annelik kavramıyla ilişkisinin feminist bir perspektif ile ortaya konulabilmektir. Nitel araştırma yöntemlerinden gömülü teori deseninin kullanıldığı bu araştırmada, kuram oluşturma amacı taşıması sebebiyle örnekleme yöntemlerinden amaçlı örnekleme yöntemi ile veriler toplanmıştır. Down Sendromu tanısına sahip çocuklarının özel eğitim hizmetinden yararlanma amacıyla bulunduğu kurum ve vakıflardaki 30 gönüllü kadın ile derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Görüşmede açık uçlu soru formu kullanılmıştır. Veri toplama aşamasında karşılaştırılmalı analiz prensibine bağlı kalınarak, görüşmeler neticesinde elde edilen veriler Strauss ve Corbin (1998) tarafından önerilen yaklaşım ile analiz edilmiştir. Elde edilen verilerin analizleri sonucunda Down Sendromu tanısına sahip çocukların annelerinde travma sonrası büyümenin mevcut olduğu ve katılımcıların travma sonrası büyümenin 5 farklı alanında değişimler yaşadığı tespit edilmiştir. Ayrıca toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bakıma yansımaları olarak kadınların, çocuklarının bakımı için işten çıkmak zorunda kaldıkları ve eviçi işler ile birlikte bakım sorumluluğunu tek başına yüklendikleri, yaşadıkları ekonomik bağımlılık nedeniyle boşanmak isteyen kadınların eşlerinden boşanamadıkları tespit edilmiştir. Babaların bu süreçte finansal sağlayıcı olarak görev yaptığı ve sadece kamusal alanlarda eşlerine destek oldukları belirlenmiştir. Tam zamanlı anne olarak işlevsel hale gelen kadınlar, çocukları konusunda hassaslaşmış ve onları tanrının ödülü olarak görmüşlerdir. Kendi anneliklerini ise bu bağlamda kutsallaştırmışlardır. Çocuklarına mükemmel annelik yapmak isteyen kadınlar çocukları konusunda çeşitli endişeler barındırmakta ve insanlar konusunda seçici davranmaktalar. Tanıya ilişkin bilgi eksikli, sağlık çalışanları ile çevrenin özensiz davranışları ve eğitim eksikliği kadınların yaşadıkları süreci zorlaştırırken, sosyal çevreden (eş, aile arkadaş) destek bulma tam tersi bir etkiye sahiptir. Son olarak kadınlar, okul, özel eğitim, hastane, kafe gibi mekanlarda hemcinsleriyle yan yana gelmişler ve Down Sendromuna ilişkin tüm bildiklerini birbirleri ile paylaşarak mücadele ortaklığı yaşadıkları tespit edilmiştir. Anahtar kelimler: Travma sonrası büyüme, Down Sendromu, annelik, bakım, gömülü teori
Uluslararası metinlerde yardımcı üreme tekniklerinin feminist kuram çerçevesinde eleştirisi
Yardımcı üreme teknikleri, bilimsel ilerlemelerin etkisiyle son kırk yılda hızla gelişmekle kalmamış, küreselleşme, sosyal düzen ve toplumsal cinsiyetteki dönüşümler aracılığıyla sınır ötesi boyuta ulaşmıştır. Yardımcı üreme tekniklerine ilişkin devlet politikaları genel olarak yasaklama ve eylemsizlik üzerine olup; bu teknikleri meşru olarak kabul edilen devletlerde ise ebeveynliğin statüsünün düzenlenmesi şeklindedir. Üreme ve ailevi ilişkilerin düzenlenmesi konusu, devletlerin ulus inşası ve sosyal politikalarının izlerini taşımaktadır. Zira yardımcı üreme teknikleri birçok ülkede anayasal ilkeleri işaret eden ve dahası, aile ilişkileri, soybağı, milliyet ve vatandaşlık bağları gibi, genel olarak devletlerin iç yargı yetkisi olarak kabul edilen konuların hedefindedir. Ancak farklı ülkelerdeki farklı uygulamalar üreme teknolojileri için uluslararası bir boşluk yaratmıştır. Bu nedenle uygulamaların yeknesaklığı için uluslararası koordinasyon gereklidir. Bu bağlamda çalışmada, ilk olarak yardımcı üreme tekniklerine ilişkin genel bilgilere yer verilmiş; ikinci olarak devletlerin birbiri ile çatışan yasal düzenlemeleri karşısında doğan hukuksal problemlerin çözümü için uluslararası metinler incelenmiştir. Son olarak üreme yeteneklerinin varlığı bakımından yardımcı üreme tekniklerinde özne konumunda olan kadınların, bu uluslararası boşluktaki durumu, mevcut ve muhtemel sorunları feminist kuram çerçevesinde tartışılmıştır.
Toplumsal cinsiyet rolleri açısından erken yaşta evlilikler: Antalya ili Kadın Konukevleri örneği
Biyolojik cinsiyet kavramı kadın ve erkek arasında görülen biyolojik farklılıkların altını çizerken, toplumsal cinsiyet kavramı bu iki cins arasındaki toplumsal farklılıkları içerir. Kadın ve erkeğe toplumsal yapı tarafından öğretilen rol ve konumlar üzerinde duran toplumsal cinsiyet tartışmaları, bireylerin kadın ve erkek olmaları sebebiyle karşı karşıya kaldıkları farklı davranışları ve uygulamaları inceler. Zamana ve görüldüğü topluma göre farklılık gösteren bu tür uygulamaların gündelik yaşama pek çok yansıması bulunmaktadır. Dünya genelinde hemen hemen her toplumda hâkim olan ataerkil yapının toplum yaşamında görülme şekillerinden biri de toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılıktır. Kadına yönelik şiddet başta gelmek üzere, farklı tür ve şekillerde ki cinsiyetçi uygulamaların varlığını yoğun bir şekilde sürdürdüğü bilinmektedir. Bu çalışmada, cinsiyetler arası ayrımcılık türlerinden biri olan kız çocuklarının erken yaşta evlendirilmesi konusu incelenmektedir. Çalışma öncelikle toplumsal cinsiyet konusunu farklı yönleriyle analiz edecek, evlilik, aile kavramları ve Türk aile yapısı üzerinde durulacak, toplumsal cinsiyet ayrımcılığının bir yansıması olarak şiddet ve kadına yönelik aile içi şiddet üzerinde durulacak ve ardından çocuk gelin sorunu ele alınacaktır. Çalışma ayrıntılandırılırken konuya dair istatistiki bilgiler verilmiş ve çocuk yaşta evliliğin sebep ve sonuçlarına değinilmiştir. Kız çocukların evlendirilmesi sorununa yönelik genel bir çerçeve sunmayı amaçlayan bu çalışma ile erken evlenen kadınların yaşam deneyimlerinden yola çıkılarak içinde yer aldıkları ataerkil toplum düzeni ile erken evlilikler arasındaki bağlantılar Antalya İli merkez ilçelerinde bulunan Kadın Konukevlerinde kalmakta olan kadınlar özelinde keşfedilmeye çalışılacaktır.
Bir kadınlık deneyimi olarak menopoz
Menopoz kadınların hayatlarındaki önemli dönüm noktalarından birisidir. Kadınlar bu dönemde biyolojik olarak değişimler yaşadıkları gibi ruhsal ve sosyal anlamda da bazı değişimler yaşayabilmektedirler. Menopoz doğal bir süreç iken, günümüzde tıbbın alanı içerisine girmiş ve bu yaklaşımla menopoz tıbbileşmiştir. Bu çalışmanın amacı kadınların menopoz sürecini nasıl yaşadıklarını ve anlamlandırdıklarını araştırarak; toplumsal cinsiyet perspektifinden menopozu bir kadınlık deneyimi olarak ele almaktır. Bu çalışmada ayrıca günümüzde giderek tıbbileşen bir alan olarak menopoza dikkat çekilmektedir. Nitel araştırma yönteminin benimsendiği bu çalışma kapsamında Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalına başvuran post-menopoz dönemindeki gönüllü 21 katılımcıyla, yarı yapılandırılmış soru formu ile yüz yüze mülakatlar gerçekleştirilmiştir. Akdeniz Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi(BAP) tarafından çeşitli materyal desteği sağlanmış olup; fenomenolojik yaklaşım teorik arka planda kullanılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre kadınların çoğunluğu menopoz sürecini doğal bir kadınlık deneyimi olarak görmektedirler. Adet döngüsünün bitişi anlamına gelen menopoz kadınlar tarafından olumlu algılarla aktarılmış olup adet döngüsünün sonlanmış olmasından gündelik hayatın olumlu yönde etkilendiği belirtilmiştir. Kadınlar, menopoza girmiş olmalarının partnerleriyle yakın ilişkileri ve cinsel yaşamları üzerinde olumsuz deneyimlere yol açmadığını belirterek çoğunlukla kadınların sorumluluğuna bırakılan gebeliği önleyici teknikleri artık kullanmak zorunda olmamalarının memnuniyet verici olduğuna dikkat çekmişlerdir. Kadınlar, olumlu olarak niteledikleri söz konusu deneyimlerin yanında menopoz sürecine ilişkin bazı olumsuz deneyimlerini de dile getirmişlerdir. Menopoza giriş, kilo alma riskini de taşıdığı için kadınlar bu durumdan sağlıklarının ve fiziksel görünümlerinin olumsuz etkileneceği endişelerini paylaşmışlardır. Sonuç olarak genel olarak menopoz kadınlar için doğal bir süreç olarak deneyimlenmekle birlikte bazı sıkıntıları da barındırmaktadır. Anahtar Kelimler: Menopoz, kadınlık, sağlık, tıbbileşme, cinsellik, yaşlılık
Meslek seçiminde toplumsal cinsiyet rollerinin etkisi: Hemşirelik mesleği örneği
Çalışma hayatında çeşitli meslek grupları bulunmaktadır. Hem kadınlar hem de erkekler bu meslek gruplarında istihdam edilmektedir. Ancak mesleklerde kadın ve erkek oranlarının dengeli olmadığı bilinen bir gerçektir. Kadınlık ve erkeklik rollerine göre meslekler de cinsiyete göre ayrıştırılmıştır. Bu ayrışma, belirli meslek gruplarında kadınların veya erkeklerin oranlarının fazla olmasını ifade etmektedir. Cinsiyete göre meslek kimliklerinin belirlenmesi mesleklerin cinsiyetlendirilmesine neden olmaktadır., Ataerkil yapıda tıp alanının eril hale gelmesi, kadınları profesyonel mesleklerin dışında tutulması hemşirelik mesleğinin dünya genelinde kadın mesleği olarak tanımlanmasına neden olmuştur. Bu çalışmanın amacı, kadın ve erkek hemşirelerin gözünden toplumsal cinsiyet rollerinin meslek seçimindeki etkisini kadın çalışmaları ve toplumsal cinsiyet perspektifinden incelemektir Ayrıca çalışma hemşirelik mesleğindeki cinsiyet değişimini toplumsal cinsiyet bağlamında irdelemektedir. Bu doğrultuda önce meslek kavramı, meslek seçimi ve toplumsal cinsiyet rolleri kavramları açıklanmıştır. Kepez Devlet Hastanesi'nde sekiz kadın, sekiz erkek, toplam 16 hemşire ile nitel veri toplama tekniği olan derinlemesine görüşme tekniği ile görüşme yapılmıştır. Görüşme sonunda elde edilen bulgular feminist kuramlar kapsamında yorumlanmıştır. Araştırma bulgularına göre toplumsal cinsiyet rolleri meslek seçimini etkilemektedir. Anne ve eş rollerinden dolayı kadınların çalışma hayatının olumsuz etkilendiği ve hemşirelik mesleğinin kadınlara uygun olmadığı konusunda katılımcılar hemfikirdir. Ancak araştırmaya katılan erkek ve kadın hemşirelerin çoğu, mesleklerin cinsiyeti olmaması gerektiğini ifade etmişlerdir. Ancak toplumsal cinsiyet rollerinin meslek seçimini etkilediği bulgulanmıştır. Ayrıca araştırma sonunda kadınların aile yaşamını ve çocuğunu ihmal etmeyeceği bir meslek seçmesi gerektiğine yönelik toplumsal algının yaygın olduğu görülmüştür. Bu algıdan dolayı katılımcıların çoğu hemşirelik mesleğinin kadınlara uygun olmadığını ifade etmiştir. Kadın katılımcılar tümünün erkeklerin hemşirelik mesleğine girmesinden memnun oldukları tespit edilmiştir. Kadın hemşirelerin erkeklerin hemşirelik mesleğinde hegemonya kurma olasılığının farkında olmadığı görülmüştür. Kadın ve erkek her alanda eşit olmalı ve erkek üstünlüğü son bulmalıdır. Ayrıca çalışma hayatında kadınlık ve erkeklik rollere göre iş bölümü ve meslek seçimi yapılmamalıdır. Bu algı ile kadınlar çalışma hayatındadaha çok söz sahibi olabileceklerdir.
Turizm sektöründe çalışan kadınların yaşadıkları sorunlar ve zorluklar: Antalya örneği
Günümüz çalışma yaşamında küreselleşmenin etkisi ve insan kaynaklarının gelişimine verilen önemin artmasıyla birlikte kadınların yönetim kademelerine gelme amacı ile hem kendi gelişimlerine hem de çalışma yaşamına verdikleri emek ve yatırım artarak devam etmektedir. Kadınların çalışma yaşamında vermiş oldukları tüm emekler zaman zaman sekteye uğratılarak kadınların sadece alt kademelerde veya kadın işi olarak atfedilmiş mesleklerde yoğunlaşmalarına neden olmuştur. Teknik bilgi ve beceri gerektiren işlerin erkeklere, sabır ve zahmet gerektiren işlerin ise kadınlara affedilmiş olması birçok sektörde olduğu gibi Turizm Sektöründe de bazı mesleklerde yoğunlaşma ve cinsiyet ayrımcılığına neden olmaktadır. Turizm sektörünün de emek-yoğun bir hizmet sektörü olması, kadınlara bazı departmanlar da yoğun olarak ihtiyaç duyulması, zahmetli ve sabır gerektiren bir çalışma alanı olması nedeni ile kadınların sadece bu emek-yoğun mesleklerde yoğunlaşması, cinsiyet ayrımcılığının bir sonucu olmakla birlikte ataerkil toplum bakış açısının etkisiyle turizm sektöründe de yaşanan toplumsal cinsiyet ayrımcılığının nedenlerini oluşturmaktadır Turizm sektöründe konaklama hizmetlerinde çalışan kadınların hem alana giriş yaparken hem de çalışma yaşamları boyunca yaşadıkları zorlukları ve engelleri ortaya çıkarmak bu çalışmanın temel amacını teşkil etmektedir. Nitel bir araştırma yöntemine dayanan bu çalışmada feminist metodolojiye uygun olarak değerlendirilmesine ilişkin açıklamalar ve bilgiler verilmiştir. Feminist yöntem; kadın odaklı bir araştırma yöntemi olmakla birlikte aynı zamanda "kadın bakış açısı" esas alınarak yapılan araştırma yöntemidir. Antalya ilinde turizm sektöründe konaklama hizmetlerinde çalışan 12 kadın katılımcı ile görüşmeler yapılmıştır. Yarı yapılandırılmış sorular ile derinlemesine görüşme sonucu katılımcıların konaklama hizmetlerin de çalışan kadınların çalışma hayatında yaşadıkları zorluklar ile ilgili düşünce ve görüşleri elde edilerek, sonuçlar bu verilere göre yorumlanmıştır. Ayrıca elde edilen bulgular, kadın çalışmaları ve toplumsal cinsiyet perspektifinde değerlendirilerek açıklanmıştır. Sonuçlar göstermektedir ki; toplumsal cinsiyet ve ataerkil anlayışın etkileri turizm sektöründe görülmekte ve sektörde çalışan kadınların çalışma hayatlarına olumsuz etkilerinin olduğu görülebilmektedir. Ancak turizm sektörünün cinsiyeti yoktur ve toplumda her alanda olması gerektiği gibi çalışma yaşamında da kadın erkek eşit olmalıdır. Bu toplumsal algı ile kadınlar çalışma hayatında daha çok söz sahibi olabileceklerdir. Anahtar Kelimeler: Kadın, Turizm, Toplumsal Cinsiyet, Ataerkillik.
Beliren yetişkinlerin romantik ilişkilerde problem çözme becerilerinin toplumsal cinsiyet bağlamında incelenmesi
Bu araştırmada amaç, beliren yetişkinlik döneminde bireylerin romantik ilişki deneyimleri ile problem çözme becerilerini incelemek ve toplumsal cinsiyet bağlamda değerlendirmelerde bulunmaktır. Nitel araştırma yönteminin benimsendiği bu çalışmada Antalya'da yaşayan beliren yetişkinlerle görüşülmüştür. Katılımcılara kartopu tekniği ile ulaşılmıştır. Amaçlı örnekleme tekniğiyle belirlenen 30 beliren yetişkin ile derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir Araştırma kriterlerleri; katılımcıların 18-26 yaş arasında, romantik ilişki deneyimine sahip olmalarıdır. Çalışma 30 katılımcı ile yapılmıştır. Görüşmede yarı yapılandırılmış soru formu kullanılmıştır. Araştırma sonucunda, beliren yetişkinlerin romantik ilişki deneyimlerine ilişkin olarak problem çözme becerilerine, öz kök aile ile ilişkilerine ve toplumsal cinsiyet rollerine ulaşılmıştır. Görüşülen beliren yetişkinlerin, deneyimledikleri romantik ilişkilerde, yaşadıkları problemlerin kısa ve uzun vadede devam eden iki türü olduğu anlaşılmıştır. Uzun süre devam eden problemlerin toplumsal kabuller ile ilişkili olduğu gözlemlenirken kısa süreli problemlerin ise bireylerin günlük hayatın akışında baskın taraf olma çabasından kaynaklandığı anlaşılmıştır. Erkekler, partnerlerinin ilişkide her şeyi sorun ettiklerini belirtirken kadınlar ise partnerlerinin çoğunlukla problemlerden kaçtıklarını ve çözümü kendilerine bıraktıklarını ifade etmişlerdir. İlişki dinamikleri içerisinde kadının ve erkeğin toplumsallaşma sürecinde bir ilişkiyi sürdürmek için çeşitli kodlarla donatıldığı anlaşılmıştır. Bu kodlar katılımcıların söylemlerden çıkarılmaktadır. Aynı zamanda katılımcılar, cinsiyet rollerinin doğru olmadığını ifade etseler de pratikte o roller ile yaşamayı hayatın bir parçası haline getirdikleri görülmüştür.
Erkek egemen mesleklerde kadın: Antalya'da ulaşım (taksi, otobüs, tramvay) sektöründe kadın şoförler örneği
Tarih boyunca meslekler çoğunlukla cinsiyete göre ayrılmıştır. Günümüzde pek çok sektörde olduğu gibi erkek egemenliğin hüküm sürdüğü ve cinsiyet ayrımına maruz kalan bir diğer sektör de ulaşımdır. Cinsiyet eşitliğine yönelik olumlu gelişmeler çeşitli mesleklerde giderek artsa da, baskın kültürün topluma aşıladığı bu zihniyet ulaşım sektöründe hala varlığını devam ettirmektedir. Kadının otobüs şoförlüğü, vatmanlık, taksi şoförlüğü gibi mesleklerde çalışmaması gerektiğine ilişkin anlayış, gelenek ve göreneklerin yanı sıra kültürel ve dini değer yargılarıyla da temellendirilmektedir. Bu koşullar altında ulaşım sektöründe kariyer yapmayı planlayan kadınlar endişelerine yenik düşüp bu hayallerinden vazgeçebilmektedir. Tüm bunlara rağmen ulaşım sektöründe çalışan kadınların sayısında dişe dokunur bir artış gözlenmektedir. Çalışmanın amacı ulaşımda çalışmayı tercih eden kadınların mesleği seçme hikâyelerinden yola çıkarak, sektörü sevme nedenlerini araştırmak, bu süreçte yaşadıkları avantajlı ve dezavantajlı durumları ortaya koymak ve bu alanda çalışmayı düşünen kadınlara sağlıklı seçimler yapabilmeleri bakımından katılımcıların deneyimlerini aktarmalarına yardımcı olmaktır. Bu doğrultuda Antalya ilinde faaliyet gösteren 6'sı otobüs şoförü, 6'sı vatman ve 2'si taksi şoförü olmak üzere toplamda 14 kadına ulaşılarak konuyla ilgili derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Sonuçlar göstermektedir ki, bu alanda çalıştırılan kadın sayısı az olduğu gibi pozitif ayrımcılık uygulamaları da yetersiz kalmaktadır. Ayrıca katılımcıların iş hayatında karşılaştıkları türlü sıkıntıların yanı sıra, iş-aile dengelerini de düzgün bir şekilde kurmaya çalıştıkları görülmektedir. Fakat tüm bu olumsuz durumları kendi yöntemlerince bir çözüme kavuşturan katılımcıların, toplum nezdinde olumlu bir imaj edindiği ve mesleklerini her geçen gün daha çok severek yaptıkları anlaşılmaktadır. Anahtar Kelimeler: Ulaşım Sektörü, Toplumsal Cinsiyet Rolleri, Kadın Şoför.
Evlilik benzeri birlikte yaşam modellerinin feminist hukuk perspektifinden incelenmesi: Antalya örneği
Bu çalışmada, kadınların evlilik benzeri birlikte yaşam modellerini nasıl deneyimlediklerini anlamak amacıyla öncelikle dünyada ve Türkiye'de evlilik benzeri birlikte yaşam modellerini konu alan kavramsal yaklaşımlar ele alınmıştır. Çalışma süreci boyunca kuramsal yaklaşım olarak feminist hukuk perspektifinden faydalanılmıştır. Bu çerçevede niteliksel araştırma yönteminin kullanıldığı çalışmada fenomenolojik araştırma deseni ve feminist perspektif dikkate alınarak on kadınla yüz yüze derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Kadınların evlilik benzeri birlikte yaşam modellerini nasıl anlamlandırdıklarını tespit etmek amacıyla kadınların anlatıları, çalışmada belirlenen araştırma soruları etrafında değerlendirilmiştir. Görüşmelerle elde edilen veriler sonucunda evlilik benzeri birlikte yaşam modellerinin yorumlandığı üç ana tema belirlenmiştir. Evlilik benzeri birlikte yaşam modellerinin tercih nedenleri, evlilik ile evlilik benzeri birlikte yaşam modelleri arasındaki ilişki ve evlilik benzeri birlikte yaşam modellerinin toplumsal yönü olarak sınıflandırılarak üç başlık altında bu birlikteliklerin deneyimlenme biçimleri feminist perspektiften irdelenmiştir. Çalışmanın bulguları evlilik benzeri birlikte yaşam modellerinin tercih nedenlerinde önceki evlilik deneyimlerinin önemini göstermektedir. Eğitim ve ekonomik koşullardaki değişimler, kadınların bu birlikteliklerde toplumsal cinsiyet rollerini farklı algılamasına ve deneyimlemesine sebep olmaktadır. Nitekim hukuk ve sosyal güvenlik alanlarında temel bir düzenleme olmadıkça kadınların bu birlikteliklerinde de mağduriyet riski taşıdıkları dikkat çekmektedir. Anahtar sözcükler: Evlilik, Evlilik Benzeri Birlikte Yaşam Modelleri, Feminist hukuk.
Yeşim Ustaoğlu sinemasında kadının mekânda temsili
Sinema sanatı, ortaya çıktığı ilk andan itibaren kitlesellik açısından hiçbir sanat dalının ulaşamayacağı bir noktaya ulaştı ve bu durum zaman içerisinde hızını hiç kaybetmedi. Sinema insanları sadece eğlendiren, onların keyifli zaman geçirmesini sağlayan bir araç olmadı, aynı zamanda insanları bilgilendiren, onları çeşitli konularda bilinçlendiren bir işleve de sahip oldu. Kadınların toplumsal mücadelesi, sinemanın bir sanat dalı olarak dünya sahnesinde belirmesinden önce mevcuttu, bu mücadele sinemanın varlığı ile kesişti ve sonrasında da devam etti. Sinema sanatının da desteğini alma ve mücadelesinde sinemanın gücünden yararlanma konusunda her daim ısrarcı olan kadın mücadelesinin hala alacağı epeyce yolun olduğu konusunda bir şüpheye yer olmadığı açıktır. Kadınların tarih boyunca verdikleri özgürleşme ve insan haklarının iki toplumsal cinsiyet arasında eşit olarak paylaşılması mücadelesi insanlık tarihinin en uzun soluklu ve en ısrarcı toplumsal direnişlerinden biridir. Kadınların özgürlük arayışı insanların farklı kimlikleriyle bir araya gelebildikleri kentlerde yoğunlaşmış ve kentler her türlü sosyal mücadelenin olduğu gibi kadın direnişinin de merkezi haline dönüşmüştür. Coğrafyamızın tarihinde de özellikle Batı etkisinin belirginleşmeye başladığı 19. yy'dan itibaren kadın mücadelesi görünür olmaya başlamıştır. Pek çok toplumsal alanda olduğu gibi erkek egemen bir anlayışı yansıtan sinema da kadınların mücadelesi sonucu dönüşmeye başlamıştır. Feminist anlayışın belirleyici olduğu kadın odaklı anlatım, sinemayı da kadın özgürlük mücadelesinin önemli bir alanı haline getirmiştir. Kadınların kentlerde özgürleşme arayışı sinema üzerinden önemli bir aktarım ve gösterim şansı elde etmiştir. Ülkemizin sinema geleneğinde de erkek egemen kodlar belirleyici haldedir. Özellikle 1990'ların ikinci yarısından itibaren yükselişe geçen "Yeni Türkiye Sineması" akımı da bu bakımdan çok ciddi bir değişim yaratma olanağı bulamamıştır. Ancak bu akımın kurucu isimlerinden olarak görebileceğimiz Yeşim Ustaoğlu bu konuda ayrı bir yerde durmaktadır. Kendisini feminist olarak tanımlamasa da, özellikle kariyerinin son dönemlerinde kadın sorunlarını odağına alan filmler çekmiş ve kadınların yaşadığı sorunları dert edinen ürünler ortaya koymuştur. Bu çalışmada Yeşim Ustaoğlu'nun son üç filmi olan Pandora'nın Kutusu, Araf ve Tereddüt içerik analizi yöntemi ile incelenmiş ve kadın mücadelesinin kentsel alandaki özgürleşme pratiklerinin bu filmlerde nasıl yansıtıldığı irdelenmeye çalışılmıştır. Tezin bütününde kadınların kentte özgürleşme mücadelesi, sinemada bunun yansımaları ve sinemamızda da Yeşim Ustaoğlu eserleri özelinde nasıl işlendiği gibi konulara değinilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kent Hakkı, Feminizm, Feminist Film Kuramı, Yeşim Ustaoğlu sineması
Canlandırma filmlerinde toplumsal cinsiyet rolleri: 2000 sonrası Disney ve Pixar filmleri üzerinden bir analiz
Çalışmanın amacı, hedef kitlesi çocuklar olan canlandırma filmlerinde yer alan güçlü kadın temsillerinin toplumsal cinsiyet kalıplarının ne derece dışına çıkabildiklerini, ataerkil toplumsal cinsiyet rollerinin yeniden üretilip üretilmediğini ve bu rollerin kadınlar için pozitif bir değişime uğrayıp uğramadığını ortaya koymaktır. Bu çalışmada öne sürülen sav, canlandırma filmlerinin kadın-erkek rolleri üstü kapalı olarak tekrar tekrar ürettiği ve kadınların güçlü imajlarla temsil edilmelerine rağmen hala ataerkil toplumsal cinsiyet kalıplarının taşıyıcısı olarak konumlandırıldıkları, dolayısıyla çok küçük yaşlardan itibaren çocukların zihinlerine toplumsal cinsiyet kalıplarının yerleştirildiğidir. Bu kapsamda canlandırma filmlerindeki kadın temsilinin incelenmesi için, öncelikle toplumsal cinsiyet ve feminizm kavramları ele alınmıştır. Toplumsal cinsiyet ve çocuk ilişkisi, medya temelinde incelenmiştir. Sinema genelinde ve canlandırma filmleri özelinde kadın temsilleri üzerinden sunulan ideolojiler ele alınmıştır. Canlandırma sinemasının tarihsel değişimi ve gelişimi, literatürdeki kaynaklara dayanarak incelenmiştir. Çalışmada, çocukların kimlik inşalarında önemli rol oynayan canlandırma filmlerinin 2000 yılı sonrasında güçlü kadın başkarakterlere yer vermelerine rağmen, toplumsal cinsiyet kalıplarını yansıtan ve var olan düzenin devamlılığını sağlamak için erkek egemen ideolojiyi tekrar tekrar üreten araçlar olmaya devam ettikleri sonucuna varılmıştır. Kadınları at binen, ok atan, maceracı karakterler olarak kurgulayan canlandırma filmlerinin yüzeyde kadın temsilini değiştirmiş gibi göründükleri, ancak derinde ataerkil ideolojinin temsilciliğini aşamadıkları tespit edilmiştir.
İntihar olgularının toplumsal cinsiyet bağlamında incelenmesi: Antalya ili örneği
Sosyal, psikolojik, ekonomik, kültürel, tıbbi vb. boyutlarıyla intihar önemli sosyal problemlerden biridir. Toplum tarafından inşa edilen toplumsal cinsiyet ile intihar olgusu arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçlayan bu çalışmada 2015 yılında Antalya İl sınırları içinde acil yardım hizmeti veren Antalya 112 Acil Çağrı Merkezi'ne gelen intihar ve intihar girişimi olgularına ait çağrıların değerlendirilmesi, sosyo-demografik özelliklerinin ortaya konulması, verilerin toplumsal cinsiyet bağlamında çözümlenmesi ve yorumlanması hedeflenmektedir. Çalışmada, 764 intihar ve intihar girişimine ait vaka formu ve ses kaydı içerik çözümlemesi tekniğiyle değerlendirilmiştir. Araştırmadan elde edilen veriler çözümlendiğinde kadınların erkeklerden daha fazla intihar girişiminde bulunmalarına karşın erkeklerin kadınlardan dört kat daha fazla intiharı tamamladıkları anlaşılmıştır. Antalya'ya ilişkin bu veriler Türkiye ve diğer toplumlarla benzerlik göstererek "erkekler intihar eder, kadınlar intihar girişiminde bulunur" tezini ispatlamaktadır. Araştırmada erkeksi bir davranış kalıbı olarak ateşli silah kullanımı sonucu ölümler erkeklerde daha fazla görülürken pasif bir yöntem olarak ilaç alarak intihar etme kadınlarda yaygın bulunmuştur. İntihar ve intihar girişimlerinin nedenlerinin de toplumsal cinsiyete göre değiştiği, aile içi şiddet nedeniyle intihar eden ya da intihar girişiminde bulunanların çoğunluğunu kadınların, maddi zorluk ve ekonomik başarısızlık nedeniyle intihar eden ya da intihar girişiminde bulunanların tamamının erkeklerden oluştuğu gözlenmiştir. Sonuç olarak intihar ve toplumsal cinsiyet ilişkisini araştıran bu çalışmada hem kadının hem de erkeğin hayatına son vermeyi seçerken, hatta hangi yöntemle son vereceğine karar verirken bile toplum tarafından kabul görmüş ve ritüelleşmiş referanslardan ilham aldığı ve her ne kadar bireysel bir kurgu gibi görünse de aslında tüm bu sürecin toplum tarafından sosyal olarak inşa edilen ataerkil değerler sistemi ve toplumsal cinsiyet rejimi tarafından nasıl etkilendiği araştırma verilerinden anlaşılmaktadır.
Türkiye'de kadına yönelik şiddetin önlenmesinde yasal mevzuat, emniyet birimlerindeki uygulama ve Antalya örneği
Kadına yönelik şiddet, geçmişten günümüze tüm dünya da olduğu gibi ülkemiz özelinde de çözülmesi gereken en önemli sorunlardan biridir. Bu sorunun çözümüne yönelik gerek ulusal gerekse uluslararası arenada yeni düzenlemeler yapılmasına, akademik çevrelerce sorunun tespiti ve çözümüne yönelik toplum dinamiklerini harekete geçirmek adına birçok alanda çalışma yürütülmesine rağmen, kadına yönelik şiddet halen toplumsal bir sorun olarak güncelliğini korumaktadır. Yapılan yasal düzenlemeler ile şiddet gören ya da şiddet tehdidi altında bulunan kadınlara yönelik birçok alanda olumlu gelişmeler yaşandığı görülmektedir. Ancak ataerkil anlayış ve toplumsal baskından kaynaklı sorunlar, şikâyet mekanizmasının işlemesinde ve dolayısıyla bu sorunun çözümünde olumsuzluklar yaşanmasına neden olmaktadır. Şiddet mağduru kadınlara yönelik emniyet birimlerindeki uygulamaları açıklayan bu çalışmada, şiddete maruz kalmış (8) kadın ile nitel görüşme yapılmış ve bu görüşmeler ile kadınların şiddet algıları, şiddet karşısındaki tutum ve davranışları, şiddet mağduru kadınlara yönelik yapılan yasal düzenlemeler açıklanmaya çalışılmış ve görüşme yapılan kadınlardan elde edilen bulgular akademik literatür çerçevesinde yorumlanmıştır. Yapılan görüşmeler sonucu toplumun her statüsünden, bölgesinden ve eğitim seviyesinden kadının halen şiddete maruz kalabildiği görülebilmektedir. Şiddet gören kadınların büyük bir kısmının evliliğinin devamını sağlamak, toplumda dışlanmamak ve çocuklarından ayrılmamak için şiddete sessiz kalmayı tercih ettikleri söylenebilir. Toplumsal bir sorun olan şiddetin sadece şiddet mağduru kadınlara yönelik yasal düzenlemelerle çözülemeyeceği, şiddet uygulayan erkeklerinde bu çözümün bir parçası olması gerektiği ve kadının hayatının her evresinde ekonomik bağımsızlığa sahip olmasının önemli olduğu söylenebilir.
Sığınmaevlerinde kalan kadınların sığınmaevi sonrası yaşamlarına ilişkin ihtiyaç, beklenti ve gelecek planları: Antalya Büyükşehir Belediyesi Kadın Sığınmaevi örneği
Geçmişten beri Dünya'da ve Türkiye'de, her kültürde görülen kadına yönelik şiddet olgusu, kadın hareketinin 19. yy.'da ivme kazanmasından sonra görünür hale gelmiş, uluslararası düzeyde yasal düzenlemelerde bir insan hakları ihlali olarak tanınmasıyla birlikte, kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılmasına ilişkin önlemler alınmaya başlanmıştır. Kadın sığınmaevleri de, aile içinde şiddete maruz kalan kadınların şiddetten uzak bir yaşam kurabilmeleri için, kadın hareketlerinin çabaları sonucu açılmış ve sonrasında devletin bu konudaki yükümlülüklerinin kabul edilmesiyle yaygınlaşmıştır. Kadınların sığınmaevine gelmesine sebep olan şiddetle başetmede geçmişte kullandığı stratejilerin, sığınmaevi deneyimlerinin ve sığınmaevinin sağladığı destek ve katkıların, geçirdiği güçlenme sürecinin, sığınmaevi sonrası gelecek planları ve hayalleri üzerinde etkisinin olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı, sığınmaevinde kalan kadınların, sığınmaevi sonrası gelecek planlarının, yaşam beklentilerinin, hayallerinin neler olduğunun; kalmakta olduğu süreçte ve sonrasında sığınmaevinden, diğer kurumlardan, aile ve sosyal çevresinden ve devletten barınma, iş, gelir, çocuk bakımı, eğitim, psiko-sosyal destek ve rehberlik vb. alanlarda beklentilerinin neler olduğunun ortaya konmasıdır. Yukarıda tanımlanan çerçeve içerisinde yürütülen saha araştırmasında Antalya Büyükşehir Belediyesi Kadın Sığınmaevinde Şubat 2017- Şubat 2018 tarihleri arasında kalan 24 kadın ile yarı yapılandırılmış derinlemesine görüşme yapılmıştır. Kadınların, sığınmaevi sürecinden aldıkları hizmet ve destekler ile sığınmaevi sonrası planları, hayalleri ve sığınmaevinden ayrılarak yeni bir yaşam düzeni kurmakla ilgili beklentilerinin; kadınların deneyimleri, anlatıları ve algıları üzerinden anlaşılması hedeflenmiştir. Sığınmaevinden hizmet alan kadınlar, düşük eğitim düzeyine ve düşük sosyo-ekonomik düzeye sahip, çoğunlukla eşlerinden ve/veya aile üyelerinden şiddet görmeleri, bazen de sosyo-ekonomik yetersizlik nedeniyle şiddete uğrama riskiyle sokakta kalmaları sonucu sığınmaevine gelen ve birçoğu çocuklu olup okul öncesi çağda çocukları yanında olan ya da şiddetten kaçarak bırakmak zorunda kaldığı çocuklarını yanlarına almak isteyen kadınlardır. Kadınlar, sığınmaevine gelmeden önce şiddetle mücadele için farklı yöntemlere başvurmuş; genellikle aile desteğinden yoksun olmaları, ekonomik açıdan güçlü olmamaları, sığınmaevi desteğinden veya sığınmaevine çocuklarıyla başvurabileceklerinden habersiz olmaları nedeniyle şiddet ortamından ayrılamamışlardır. Sosyo-ekonomik yetersizlik içinde olan kadınların şiddetten uzak bağımsız bir yaşam kurabilmeleri için sığınmaevi sürecinde sosyal yardımlara, ekonomik güçlenmeye ve çocuklarının bakımı konusunda desteğe ihtiyacı vardır. Aslında bütün kadınlar kendine ait bir yaşam düzeni kurmayı istemekte, bunun için gerekli desteği alamadıkları için kök aile yanına yerleşme ya da sığınmaevinde kalma süresini uzatma yollarını düşünmektedirler. Kadınlar, bir süre kiralarının ödenmesini veya ücretsiz/düşük ücretli olarak kalabilecekleri konut tahsis edilmesini, küçük yaşta çocuğu olanlar kreş veya okul sonrası çocuk bakım desteği beklemektediler.
Popüler kültürde mizojini: Örnek bir yerli dizide mizojini etkilerinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı önemli bir popüler kültür unsuru niteliği kazanan televizyon dizilerinde kadına yönelik mizojinik unsurların ne sıklıkla kullanıldığını tespit ederek özellikle çok izlenen yerli diziler aracılığı ile kadına yönelik olumsuz görüş ve davranışların ve erkek egemen kültürün nasıl pekiştirildiğini, tekrar tekrar yaratıldığını belirlemektir. Topluma, popüler kültür unsurları yoluyla yansıtılan kadın düşmanlığı (mizojini) kadına yönelik nefret, düşmanlık, kadının cinsiyet özellikleri sebebiyle aşağılanması, cinsel bir nesne olarak görülmesi ve kadına yönelik şiddetin tüm çeşitlerini meşru göstermektedir. Kitle iletişim araçları, popüler kültürü besleyen ve yayan en önemli araçlardır. Bu araçlar vasıtasıyla, mizojinik unsurlar toplumda yagınlaşmakta ve pekiştirilmektedir. Bunların başlıcalarından biri olan televizyon, kolay ulaşılması ve yaygın kullanımı nedeniyle büyük etkiye sahiptir. Başta televizyon olmak üzere, bütün kitle iletişim araçları tarafından yayınlanan diziler, filmler, programlar, reklamlar ve video klipler toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve kadın düşmanlığına neden olan içerikler sunmaktadırlar. Bu bağlamda, televizyonda, mizojinik unsurların en etkili ve kolayca izleyiciye iletilmesini sağlayan televizyon dizilerinin üzerinde hassasiyetle durulması gerektiğine inanılmaktadır. Bu çalışma, örnek bir yerli dizi ele alınarak, popüler kültürde kadın düşmanlığını incelemek üzere gerçekleştirilmiştir. Bu amaçla, çalışmanın örneklemini oluşturan yerli dizi, bu alanda incelenen literatür kapsamında elde edilen kavramsal çerçeve temel alınarak, kadın düşmanlığı içeren temalar bakımından derinlemesine incelenmiştir. Bu doğrultuda, kadın düşmanlığının kökenlerinin nereye dayandığı, bunun sebep olduğu tutum ve davranışların neler olduğu ve bunların hangi sonuçları doğurduğu bağlamında oluşturulan on altı temanın izi sürülmüş ve bu temalara ilişkin veriler ortaya konulmuştur. Çalışmanın birinci bölümünde, yapılan literatür incelemesine dayanarak, kadın düşmanlığı kavramına ilişkin bilgilere yer verilmektedir. İkinci bölümde kadın düşmanlığının popüler kültür araçlarında nasıl yansıtıldığına değinilmiştir. Son bölüm olan üçüncü bölümde ise çalışmanın yöntem ve bulgularına yer verilmiştir. Bu çalışma, popüler yerli dizilerde, kadın düşmanlığının nasıl ve ne sıklıkta sunulduğunu ve yaratılan kadın düşmanı tavrın, toplumu nasıl etkilediği ve mevcut erkek egemen yapının kadın düşmanlığını popüler yerli diziler yoluyla, nasıl ortaya çıkardığını ve desteklediğini göstermek amacıyla planlanmış ve yürütülmüştür. Sonuç olarak, çok izlenen yerli dizide, şiddet başta olmak üzere, toplam on altı mizojinik temaya sık sık rastlandığı tespit edilmiştir. Bu 16 mizojinik temanın, inceleme konusu olan çok izlenen yerli dizi Paramparça'nın 24 bölümünde, toplamda 448 kez, bölüm başına ortalama yaklaşık 18 kez yer aldığı hesaplanmıştır. Bu bulgu mizojinik bakış açısının, belli bir süre toplumun en çok izlediği dizi niteliğini koruyan bir programın her bir haftalık bölümünde kadın, erkek, çocuk tüm izleyicilerin zihnine kazındığını ve toplumda var olan mizojinik eğilimleri pekiştirdiğini göstermektedir. Yani, toplumda halihazırda var olan mizojinik eğilimin, televizyon dizileri aracılığı ile pekiştirildiği sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kadın Düşmanlığı (Mizojini), Popüler Kültür, Popüler Yerli Dizi
Eğitim ve öğretim ekseninde toplumsal cinsiyet kaynaklı eşitsizliklerin izdüşümleri
Toplumsal yaşamın pek çok alanı üzerinde belirleyici olan eğitim, toplumsal cinsiyet rollerinin oluşumunda da etkili olabilmektedir. Önemli bir toplumsallaşma aracı olarak eğitim, mevcut cinsiyete dayalı işbölümünü geleneksel değer ve normlara dayalı olarak yeniden üretebileceği gibi adalet temelinde kadın-erkek eşitliğinin benimsenmesine katkı sunabilir. Bu nedenle okullar, sahip oldukları kültürel iklim ve bilgi aktarım süreçleri ile geleneksel cinsiyetçi kalıp yargı ve egemen değerlerin varlığını korumasında ya da eşitlik yönünde değiştirilmesinde önemli bir role sahiptir. Bu yüksek lisans tez çalışmasında, Türk eğitim sisteminde toplumsal cinsiyet kaynaklı eşitsizliklerin var olup olmadığı ve varsa bu eşitsizliklerin eğitim aracılığı ile pekiştirilme biçimleri temel problemler olarak ele alınmıştır. Antalya'da gerçekleştirilen ve niteliksel araştırma modelinin benimsendiği çalışmada derinlemesine görüşme tekniği ile yarı yapılandırılmış görüşme formu aracılığıyla, öğretmen ve idarecilerle görüşmeler yapılmıştır. Bu bağlamda, katılımcılarla yapılan görüşmelerin çözümlemelerinden elde edilen örnekler ve anlatılar tematik olarak kategorize edilmiştir. Böylece toplumsal cinsiyet kaynaklı eşitsizliklerin eğitim-öğretim sistemindeki açık ya da örtük izdüşümlerinin olup olmadığının araştırılması, varsa toplumsal cinsiyete dayalı eşitsizliklerin okul ortamındaki yansımalarının ve eğitim döngüsü içinde yeniden üretiliş biçimlerinin saptanması amaçlanmıştır. Antalya'nın merkez ilçesi olan Kepez'deki bir ortaokulda gerçekleştirilen ve Akdeniz Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimi tarafından desteklenen bu araştırmanın sonuçları arasında göre, eğitimde dikey bir ayrışmanın var olduğu, genellikle okul yönetimde erkeklerin yer alması, kadınların okul ortamında ve sınıflarda disiplin ve otorite kurma konusunda erkeklerle kıyaslandığında daha yetersiz oldukları algısı bulunmaktadır. Araştırma bulgularından bir diğeri ise hem kadın hem de erkek öğrencilerin argo konuşmalarına tanık olan katılımcı öğretmenlerin, en fazla kadınlardaki argo konuşmaları yadırgamakta olmalarıdır. Ek olarak erkek öğrencilerin daha fazla fiziksel yaptırımlarla karşılaşmakta oldukları vurgulanmıştır.
Şiddet mağduru kadınların şiddet deneyimleri ve baş etme stratejileri: Antalya örneği
Şiddet yasası olarak da bilinen 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanunda şiddet: Bireylerin fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik açıdan zarar görmesiyle, acı çekmesiyle sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel hareketleri, buna yönelik tehdit ve baskıyı ya da özgürlüğün keyfî engellenmesini de içeren, toplumsal, kamusal veya özel alanda meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik, sözlü veya ekonomik her türlü tutum ve davranıştır. Şiddetin her türü araştırılması ve dikkat edilmesi gereken bir konu olmasına rağmen; bu çalışmada kadına yönelik şiddet ayrıntılı olarak incelenecektir. Ataerkil toplumlarda şiddete en fazla maruz kalanlar; kadınlar ve beraberindeki çocuklardır. Bu araştırmanın amacı; şiddete maruz kalan kadınların bu süreci nasıl değerlendirdiklerini ve baş ettiklerini ortaya koymaktır. Çalışma grubu Antalya ili Muratpaşa ilçesinde yaşayan 18 yaşından büyük ve hayatlarında bir kez şiddete maruz kalmış 19 kadın oluşturmuştur. Çalışma nitel metodoloji kullanılarak yapılmıştır. Çalışmanın sonucunda, katılımcıların yasaların düzenlenmesi ve cezaların arttırılması yönünde devletten beklentilerinin olduğu saptanmıştır. Bu da yasaların şiddeti önlemede veya minimum düzeye indirmede yetersiz olduğunu göstermektedir. Katılımcılara şiddetle nasıl baş edilir sorusu yöneltilmiş olup; şiddetle başa çıkmanın en etkili yönteminin haklarını öğrenmek ve uygulamanın olduğu saptanmıştır.
LGBT bireylerin yaşlılık dönemlerine ilişkin beklentileri, ihtiyaçları ve talepleri
Ülkemizde LGBT yaşlıların hem gerontolojik çalışmalarda hem de LGBT alanında görmezden gelindiği gözlemlenmiştir. LGBT bireylerle ilgili çalışmalar genellikle gençler ile yapılmakta yaşlılık dönemleri üzerinde durulmamaktadır. Araştırmanın amacı 40 yaş ve üzeri LGBT bireylerin yaşlılık dönemlerine ilişkin ihtiyaçlarını, beklentilerini ve taleplerini belirlemektir. Çalışmada eleştirel gerontoloji ve yaşam döngüsü perspektifi ile katılımcıların deneyimlerini anlamak için nitel araştırma yöntemi kullanılmıştır. Çalışma, Antalya (7 kişi), İzmir (4kişi), İstanbul (5 kişi), Ankara (4 kişi), Mersin (4 kişi) ve Gaziantep (4 kişi) olmak üzere 6 farklı ilde toplamda 28 kişi ile görüşülerek yarı yapılandırılmış mülakat tekniği ile gerçekleştirilmiştir. Katılımcıların 11'i trans kadın, 8'i gey, 6'sı lezbiyen ve 3'ü trans erkek olarak cinsel kimliklerini beyan etmişlerdir. Minimum yaşları 40, maksimum yaşları ise 65'tir. Elde edilen verilen tematik analiz tekniği ile analiz edilmiştir. Verilerin analizinde MaxQDA analiz programı kullanılmıştır. Sosyal ağlar, yaşlılık algıları, yaşamsal sorunlar, kaygılar, yaşanmışlıklar, beklentiler, ihtiyaçlar, talepler, yaşlılık hayalleri, yaşam sonlarınken planları olmak üzere 10 ana tema belirlenerek irdelenmiştir. Anahtar Kelimeler: LGBT, yaşlılık, nitel araştırma, tematik analiz, MaxQDA
Kadın çalışmaları bağlamında Dede Korkut Kitabı'nın incelenmesi
Dede Korkut Kitabı, Oğuzların günümüze ulaşan tek yazılı destanıdır ve Türklerin eski yaşantısına dair izlerin, mitsel kökenlerin yer aldığı edebî, tarihî, sosyolojik bir kaynaktır. Bu önemli özellikleri nedeniyle birçok araştırmanın konusu olan eserin "kadın karakterleri" de defaatle incelenmiştir. Ancak bu çalışmalar, genellikle birbirini takip eder ve aynı sınıflandırmaları içerir niteliktedir. Ayrıca çalışmalar; ataerkil bir söylemle ve eserdeki kadın karakterleri, toplumsal cinsiyet kalıp yargılarına göre idealize etmeye yönelik olarak hazırlanmıştır; normatif ve özcü bakış açıları içermektedir. Bu söylem; yazıya, üretiminden çok sonra geçirilen bir destan metnini eleştirel gözle okumaktan uzaktır ve ataerkil yapı çerçevesinde belirlenen cinsiyete dayalı iş bölümünü yeniden üretmeye yöneliktir. Hâlbuki metin; farklı kadınlık biçimlerinin, tarihsel bir dönem/metinde var olan toplumsal cinsiyet rollerinin takip edilebilmesine imkân sağlayabilmektedir. Buradan hareketle araştırmanın amacı; eserdeki kadın karakterleri, kadın bakış açısıyla yeniden okumaya tabi tutmaktır. Bu yeniden okuma sürecinde, hem metindeki kadın karakterler hem de metindeki kadın karakterler üzerine yapılan çalışmalar; feminist teorinin ve toplumsal cinsiyet perspektifinin sağladığı kuramsal altyapı ile ayrıntılı bir biçimde analiz edilmeye çalışılmıştır. Bu çerçevede, çalışmanın birinci bölümünde, feminist hareketten ayrı tutulamayan feminist kuram ve toplumsal cinsiyet hakkında bilgi verilmiştir. Daha sonra araştırma nesnesi olan Dede Korkut Kitabı hakkında bilgi verilerek yapılan analizlerin tarihsel ve sosyolojik çerçevesi çizilmeye çalışılmıştır. Son olarak ise araştırma tasarımı; feminist eleştirel yaklaşım ve nitel araştırma süreçleri tanıtılmış; içerik analizi ile metindeki kadın karakterler; aile, evlilik (eş, sevgili, nişanlı), annelik ve ötekilik temaları kapsamında ele alınmıştır. Bu çalışma ile feminist kurama yaslanarak bir kadın okur eylemi gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Böylece gelenekselleşmiş kadın rolünün temelinde gösterilen unsurların, geleneğin ta kendisi olarak sunulan bir eserde dahi bugün algılandığı biçimde olmadığı; toplumsal cinsiyet rollerinin zamana ve sınıfa göre değişebileceği gibi belli bir tarihsel öznenin de tekdüze bir varoluş içermeyebileceği; ayrıca söz konusu olan kadın özneyse bu varoluş üzerindeki eril tahakkümün etkilerini dikkate alma zorunluluğu ortaya konmuştur.
Kadın konukevinde kalan kadınların anlatılarında ataerkillik ve erkeklik imgesi
Bu araştırmanın amacı, Burdur Kadın Konukevi Müdürlüğünden hizmet alan 37 kadın örneğinde, ataerkil bir toplum düzeninde erkeklik imgesinin nasıl oluştuğu, geliştirildiği ve sürdürüldüğüne ilişkin temaların feminist bakış açısı ile incelenmesidir. Niteliksel araştırma deseninin kullanıldığı bu araştırmada, Burdur Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü'ne bağlı Kadın Konukevi Müdürlüğü'nden şiddete maruz kalma veya barınma ihtiyacı nedenleriyle hizmet alan 37 kadın ile derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Görüşmede açık uçlu soru formu aracılığıyla alınan bilgiler, kuramsal çerçevede değerlendirilerek yorumlanmıştır. Araştırmanın sonuçlarına göre kadınların erkeklik imgeleri üç ana başlıkta değerlendirilmiştir: Çocuklukta aile ve yakın çevre ile yaşantılarda oluşturulması; yetişkinliklerinde evlilik yaşantılarıyla meşrulaştırılması; bu imgelerin sıradanlaşan gündelik yaşam pratikleriyle sürdürülmesi. Çocukluk yaşantılarında erkeklik imgesinin inşasında aile içi ilişkiler, ailedeki rol modeller, ailedeki erkek bireyler ile iletişim şekilleri ve eğitim olanaklarına erişim gibi hususların önemli olduğu anlaşılmaktadır. Bu hususlar çerçevesinde, çocukluk yaşantılarında erkeklik imgesi; toplumsal cinsiyet rolleri bağlamında şekillenerek, şiddet, güç ve iktidar ekseninde kurulmaktadır. Çocukluk yaşantılarında inşa edilen erkeklik imgesinin yetişkinlik yaşantılarında meşrulaştırıldığı saptanmıştır. Bu meşrulaştırma evresinin ise evlilik yaşamı içerisindeki (eş ile ilişkiler, ekonomik durum, sosyal yaşam, aile ilişkilerinin evliliğe yansımaları, evlilik dışı ilişkiler, cinsel şiddet, erkeğin kadın bedeni üzerindeki kontrolü ve kuşaklararası şiddet aktarımı, ataerkilliğin yeniden üretimi vs.) ilişki örüntüleriyle ortaya çıktığı görülmüştür. Erkeklik imgesinin meşrulaştırılması süreçlerinde de, aynı çocukluk yaşantılarında olduğu gibi şiddete vurgu yapılması, şiddet/güç/iktidar olgularının ataerkilliğin yeniden üretiminde etkili olduğunu göstermiştir. Çocukluk yaşantılarında inşa edilip ve evlilik yaşantılarında meşrulaştırılan erkeklik imgesinin sürdürülmesi, gündelik yaşam pratikleriyle mümkün kılınmaktadır. Araştırmaya katılan kadınların konuyla ilgili gündelik yaşam pratiklerinin de erkeklik ve kadınlık tanımlamaları, toplumsal cinsiyet eşitliğine ilişkin söylemleri, çocuklarını yetiştirme şekilleri, geçmiş yaşantılara ilişkin pişmanlıklar ve kadın konukevi süreci ile ilgili temalar etrafında şekillendiği görülmüştür.
Medyada kadın asker temsilinin toplumsal cinsiyet bağlamında incelenmesi
Kurumların toplumsal cinsiyet kalıplarını yeniden üreten mekanizmalar olması bağlamında Türk toplumunda ordu kültürü, sosyo-kültürel yapıyı, yaşam şeklini ve anlayış örüntülerini biçimlendiren bir özelliğe sahiptir. Ordu ve silahlı kuvvetler genelde maskülen bir alan ve askerlik erkek mesleği olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle çalışmada toplumsal cinsiyet örüntülerinin en keskin hissedildiği, erkekliğin yeniden inşa edildiği ve yeniden üretildiği bir alan olması nedeniyle Türk ordusunda görev alan kadın askerler ele alınmıştır. Kadının toplum içindeki yeri ve geleneksel rolüne ilişkin tanımlamaların rahatça gözlemlenebildiği medya, kadının toplumsal cinsiyetinin analiz edilmesinde önemli bir role sahiptir. Bu sebeple çalışmada medya toplumsal gerçekliği yansıtan önemli bir araç olduğu için, medyada toplumsal cinsiyet temsili kadın askerlerin medyada yer alma biçimleri üzerinden analiz edilmiştir. Çalışmada, medyada kadın askerlerin temsilinde kadınların genel olarak maskülen bir iş olarak görülen ve zor olan askerlik mesleğini layıkıyla yerine getirdikleri vurgusu yapılmakla birlikte kadına atfedilen toplumsal cinsiyet rolleri olan iyi ve fedakâr anne ve eş olma rolleri üzerinde durularak üstü kapalı da olsa toplumsal cinsiyet ayrımcılığının yapılmaya devam edildiği ve kadınların profesyonel anlamda askerlik yapmasının sıra dışı bir olaymış gibi gösterilmeye çalışıldığı, kadının asker kimliğiyle yüceltildiği, diğer yandan da medyanın toplumsal cinsiyet örüntülerini yeniden ürettiği, cinsiyetçi bir dil kullandığı iddia edilmektedir. Çalışmanın amacı, Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli kadın subay ve astsubayların medyada temsil ediliş biçimlerinin toplumsal cinsiyet bağlamında incelenmesidir. Ataerkil ideolojiler tarafından meydana getirildiği düşünülen kadının toplumsal konumunun ve bu çerçevede kurgulanan imajının yazılı ve görsel medyada kadın askerler ile ilgili yapılan haber ve röportajlar aracılığıyla detaylı bir incelemesinin yapılacağı çalışmada medyanın toplumsal cinsiyet örüntülerini yeniden üreten önemli bir araç olduğunun gösterilmesi amaçlanmaktadır. Tez için öncelikle literatür taraması yapılmıştır. Sonrasında yazılı ve görsel medyada kadın askerler ile ilgili yer alan haber ve röportajlar incelenerek medya metinlerinin içerik çözümlemesi yapılmıştır. Kadın askerlerin toplumsal cinsiyet bağlamında nasıl temsil edildikleri, medyanın kadın askerler ile ilgili yapılan haber ve röportajlarda cinsiyetçi bir dil kullanıp kullanmadığı ortaya konulmuştur. Haber ve röportajlar (random) örnekleme yöntemi (rastgele/tesadüfî örnekleme) ile seçilmiştir. Elde edilen sonuçlar çözümlenip analiz edilmiştir.
Yerel yazılı basında çalışan kadın gazetecilere yönelik mobbing ve mücadele yöntemleri: Antalya örneği
İş yaşamında kadına yönelik cinsiyet ayrımcılığı; kadınların cinsiyetlerinden dolayı çalışma yaşamında dışlanması, bunun sonucunda işyerindeki koşullar ve diğer çalışanların tutumlarının kimi zaman mobbing şeklinde kendini göstermesidir. Cinsiyetçilik, geleneksel olarak kadından beklenen rollerin ideoloji olarak kabul edilmesi ve cinsiyetlerin ön yargılar çerçeve¬sinde tanımlanmasıyla kadını dar bir alanda çerçevelemektedir. Bu nedenle cinsiyet ayrımcılığını bir çeşit "yeni ırkçılık" olarak ifade etmek mümkündür. İş yaşamının kronik sorunlarından biri olan, en alttan en üste kadar tüm görev statülerinde kadınların yaşadığı önemli zorluklardan biri olan mobbing, genellikle hizmet sektörleri başta olmak üzere her işyerinde görülebilmektedir. Kadına yönelik mobbing "emek uygarlığında" kadınların "korumasız yapılar" içerisinde kalmasında neden olmaktadır. Ancak asıl sorun iş yaşamında yerini almaya ve pekiştirmeye devam eden kadının mobbing ile yetersizliğe mecbur edilmesi ve ikincil statüde görülmesidir. Kadınların cinsiyet temelli ayrımcılık ve mobbing nedeniyle yaşadıkları zorlukların aşılabilmesi için mücadele yöntemi olarak öncelikle işletmeler ve sivil toplum kurumlarının girişimleriyle farkındalığın geliştirilmesi veyasal alanda daha etkili mücadele araçlarının devreye alınması gerektiği düşünülmektedir. Bu çalışmada Antalya ilinde faaliyet gösteren yerel yazılı basında görev yapan kadınların mobbinge ve cinsiyetçi ayrımcılığa maruz kalma durumu araştırılmıştır. Bu kapsamda altı kadın ve altı erkek gazeteci ile yarı yapılandırılmış görüşme soruları üzerinden derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Araştırma sonucunda kadın gazetecilerin, kadına yönelik mobbinge ve cinsiyetçi ayrımcılığa maruz kaldıkları tespit edilmiş ve bu durumla bireysel olarak mücadele etmeye çalıştıkları görülmüştür.
XVII. dönem erkek milletvekili eşlerinin toplumsal cinsiyet rol algıları
Baskın kültür tarafından belirlenmiş erkek egemen toplumsal cinsiyet rolleri, kadınları hem özel alanda hem kamusal alanda olumsuz etkileyebilmektedir. Ataerkil toplumlarda kadının evli olmasının, özellikle de statü sahibi bir kişiyle evli olmasının onu diğer kadınlardan daha güçlü yapması beklenir. Ancak ailenin ortak çıkarları doğrultusunda kadınların erkek iktidarını sürdürmek adına pek çok ödün vermesi kaçınılmaz olur. Verilen bu ödünlerin niteliği ve boyutu ise kadının aile yapısı, eğitim durumu, çalışma yaşamı, ekonomik durumu ve kendi tutum ve algısının nasıl olduğuna göre farklılık göstermektedir. Bu çalışmada öncelikle toplumsal cinsiyet, ataerkillik ve statü kavramlarına değinilerek, özel ve kamusal alanda kadına biçilen ikincil rol açıklanmış ve bu doğrultuda politikacılarla evli kadınların özel ve kamusal alandaki ikincil konumlarını ve bunun sebeplerini toplumsal cinsiyet perspektifinden değerlendirmek amaçlanmıştır. Ayrıca bu çalışma kapsamında politikacı eşlerinin tutum ve algılarına da değinilerek politikacı eşi olmanın getirdiği avantaj ve dezavantajlara yer verilmiştir. Ardından nitel veri toplama tekniklerinden biri olan derinlemesine görüşme tekniği kullanılarak, altısı çalışan –ya da emekli- altısı ev kadını olmak üzere toplam 12 eski milletvekili eşi ile görüşmeler yapılmıştır. Ulaşılan bulgular feminist kuram çerçevesinde değerlendirilmiştir. Ulaşılan bulgular feminist kuram çerçevesinde değerlendirilmiştir. Sonuçlar, toplumsal cinsiyet ve ataerkil anlayışın kadın yaşamını gerek özel alanda gerek kamusal alanda olumsuz yönde etkilemesinin yanı sıra politikacı eşi olmanın da farklı mağduriyetlere sebep olabildiğini göstermiştir.
Antalya Aksu ilçesinde çalışan öğretmenlerin toplumsal cinsiyet, erkeklik ve kadınlık tanımlamaları üzerine bir çalışma
Toplumumuzun genelinde yaygın olan ataerkil anlayış ve toplumsal cinsiyet rollerine bakış açısındaki sınırlılık ve bilgi eksikliği, toplumun ilerleyişinde ve şekillenmesinde rol oynayan, genç nesillerin yaşamın ileriki yıllarına hazırlanmasında büyük pay sahibi olan öğretmenler arasında da yaygındır. Günlük hayatta kullanılan cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramları toplumun genelinde birbirinin yerine kullanılmaktadır. Bu kavramların farklı anlamları olduğunun bilinmesi ve toplumun her kesimine dokunma şansı olan öğretmenlerin de bu kavramları doğru şekilde kullanması gerekmektedir. Bu tez kapsamında, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okullarda çalışan öğretmenlerin Toplumsal Cinsiyet, Erkeklik ve Kadınlık Tanımlamaları arasındaki farklılıkları bilip bilmediklerini ve öğretmenlerin bu kavramlara bakış açılarını öğrenmeyi amaçlamaktadır. Bu kapsamda öncelikle cinsiyet, toplumsal cinsiyet, kadın, erkek ve ataerkillik kavramları açıklanmıştır. Araştırma yöntemi olarak bir nitel veri toplama yöntemi olan derinlemesine görüşme yöntemi tercih edilmiştir. Antalya İli Aksu İlçesinde müdürlük, müdür yardımcılığı ve öğretmenlik yapan 8 kadın 8 erkek olmak üzere toplam 16 kişiyle görüşülmüştür. Sonuçlar göstermektedir ki; öğretmenler toplumsal cinsiyet ile ilgili kavramlarda bilgi karmaşası yaşamaktadır. Ayrıca, öğretmenler cinsiyet ayrımcılığı yapmadıkları yönünde görüş belirtmiş olsalar da, görüşmelerin analizi yapıldığında istemsiz olarak ayrımcılık yaptıkları sonucuna ulaşılmıştır. Alacakları doğru bir eğitim sayesinde okullarda sürekli olarak yeniden üretilen toplumsal cinsiyet kalıpyargıları sönme eğilimi gösterecektir. Bu değişim ise kadının toplumdaki 'öteki' konumundan sıyrılmasını ve toplumda her alanda erkek ile eşit olmasını sağlayacaktır. Kadına yapılan şiddete kadar uzanan kalıpyargıların azaltılması için toplumsal farkındalık yaratılmalı ve özellikle okullarda uygulanmakta olan programlardan, öğretmenlerin üniversitelerde aldıkları eğitimlere, ders kitaplarından aile eğitimlerine kadar planlı bir şekilde mücadele etmeye devam edilmelidir.
1990 – 2007 yılları arası hükümetlerin kadına dair politikalarının Türkiye yazılı basınına yansıması
Bu çalışmada, Türkiye'de 1990 – 2007 dönemleri arasındaki hükümetler tarafından yürütülen kadına yönelik politikaların ve alınan kararların, Türk yazılı basınına gazeteler özelinde, nasıl yansıdığı analiz edilmektedir. Farklı kesimlere hitap eden üç gazetenin haber başlıkları, metinleri ve görselleri söylem analizi çerçevesinde incelenmiş, ataerkil kuram ve kadın çalışmaları perspektifine uygun olarak yorumlanmıştır. Tek bir günlük basımıyla bile milyonlarca insana ulaşabilen gazetelerin ülkenin gündeminden önemli konuları kamuoyuna yansıtırken, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini de yeniden üretmekte ve ataerkil toplum düzenini korumaktadır. Toplumun kadından beklentilerini, haberlerin içinde doğal bir durum gibi vermekte, okuyucunun düşüncelerini etkilemekte ve bu süreci sürekli olarak yenilemektedir. Bu çerçeveden bakarak, Milliyet, Cumhuriyet ve Hürriyet gazetelerinin kadına dair söylemlerinin üretim şekilleri incelenmiş ve üçünün de birbirinden farklı tutumları olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Sonuç olarak, bu üç gazetenin, ataerkil düzeni ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğini inşası netleştirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kadın Politikaları, Hükümetler, İktidar Medya İlişkisi, Yazılı Basın.
Toplumsal cinsiyet rolleri bağlamında sağlık alanında kadın yöneticiler
Günümüzde yaşanan gelişmelerle kadınlar, çalışma yaşamında daha çok yer almaktadırlar. Ancak Türkiye'de toplumun ataerkil anlayışı ve toplumsal cinsiyet rollerine bağlı olarak üst düzey yönetici kademelerinde yeterince kadın lider bulunmamaktadır. Liderliği her disiplin kendi açısından tanımlar ve toplumsal kültür, bilgi ve bakış açısına göre farklı anlamlar yükler. Yönetim kademesindeki faaliyetlerin sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesi için önemli olan, yöneticilerin liderlik özelliklerini sürdürebilmeleri ve yönetimde kadın erkek eşitliğine özen gösterilmesidir. Bu çalışmanın amacı, sağlık alanında yer alan kadın ve erkek yöneticilerdeki liderlik bulgularını kadın çalışmaları ve toplumsal cinsiyet perspektifinde açıklayarak, liderlik özelliklerinde kadın erkek farkını ortaya koymaktır. Bu kapsamda öncelikle liderlik, kadın liderliği, ataerkillik, cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramları açıklanmış ve asıl araştırmaya temel oluşturacak diğer bir çalışma ile Türkiye'de üniversite hastanelerindeki yönetici sayılarına yer verilmiştir. Sonrasında bir nitel veri toplama tekniği olan derinlemesine görüşme tekniği ile Akdeniz Üniversitesi Hastanesi'nde yönetim kademelerinde yer alan başhekim yardımcılığı ve müdürlük yapan 11 kadın 11 erkek olmak üzere toplam 22 kişi ile görüşülmüştür. Elde edilen bulgular feminist kuramlar çerçevesinde yorumlanmıştır. Araştırmamızın bulguları göstermektedir ki; toplumsal cinsiyet ve aterkil anlayışın etkileri yönetim kademelerinde de görülmektedir. Kadın ve erkek katılımcıların, ataerkil anlayışın hakim olduğu toplumsal yapılarda, kadınların çalışma yaşamının olumsuz etkilendiği ve lider olmasının zorlaştığı konusunda hemfikir olduğu tespit edilmiştir. Toplumsal algı, kadının kendini algılayışını da etkilemekte, kadınlar kendilerini öncelikli olarak bir eş ve bir anne olarak görebilmektedirler. Ancak araştırmaya katılan tüm erkek ve kadın yöneticiler, liderliğin cinsiyetinin olmadığını, yönetsel başarının kişinin kendi çaba ve isteği ile gerçekleşebileceğini ifade etmişlerdir. Toplumda her alanda olması gerektiği gibi iş yaşamında da kadın erkek eşit olmalıdır. Bu toplumsal algı ile kadınlar yönetimde daha çok söz sahibi olabileceklerdir.
Work-family conflict and coping strategies of employed women in a public institution
This study aims to examine work family conflict experienced by employed mothers, and coping strategies developed by them. This study centers on gender as explanatory variable and it is set within the framework of Feminist Standpoint Theory to reflect women's experience as the starting point. The fieldwork of the study is based on accounts of depth interviews from 15 working mothers employed in a public institution in Ankara. By conducting this method, this study reveals employed women's feelings and routines in a detailed way. This study also analyses employed women's work-family conflict admitting socially and culturally constructed gender role ideology as a base. This study sets forth antecedents of work-family conflict as gendered division of labor at home, unavailable and inaccessible public facilities for childcare, working place conditions such as inflexible long working hours and workload and attitudes of colleagues, as well as employers/managers. Adopted coping strategies are the product of gender-oriented relations and reinforce gender inequality between couples. This study also focuses on emotional distress and intense feeling of guilt by employed women as a result of work-family conflict. Lastly, policy recommendations are submitted in order to reduce work family conflict and to establish women-friendly environments.
Kadınların eğitim seviyesinin ailedeki finansal katılımları ve ekonomik şiddet deneyimleri üzerindeki rolü
This study aims to investigate the role of women's education level in their participation in financial decision-making process and access to resources by considering women's perceptions, experiences, reactions and coping strategies of economic violence in the family. The data is collected through in-depth interviews; 30 married women participate in this research. 15 of them have university education, while 15 of them have high school education. The findings can be briefly expressed through four main themes, which are namely women's participation in the labour market, social support, versatile identity construction and access to information. Firstly, education provides a possibility to strengthen through such opportunities as allowing an occupation, quality of job and economic independency. Secondly, women, who have more social support such as family support and social network, both feel and become stronger in case of domestic violence. Thirdly, women with higher education establish versatile identities based on work as well as home, and in the case of destruction of one of their identities based on home, women stay stronger. It makes possible to oppose violence including economic form. Lastly, higher educated women have easier access to information of economic violence and rights. In light of all discussions in the study, even though both groups of women are exposed to various forms of economic violence in their families, higher educated women have more financial participation. In a parallel manner they experience economic violence less than the other group, and they signify and cope with it in their families easier.
Feminist Alternatif yeni medyada kolektif kimlik: 5harfliler.com örneği
This thesis assesses 5harfliler.com, a feminist alternative new media product, in terms of its construction of a collective identity. The focus will be on the construction of the collective identity in the feminist alternative new media opposing the major discourses in power and the property of the collective identity being positioned in a discursive framework. This research indicates the applicability of the theories on collective identity construction to the feminist alternative new media. It raises the question of whether 5harfliler fosters an identity construction in its challenge to dominant discourses of patriarchal power through discursive productions. Thus, the study deploys a discourse analysis of the articles on website's prominent topics. As a result of the discourse analysis, it is seen that 5harfliler is a place of problematization in which patriarchal codes are contested through discursive productions, yet these productions do not meet the factors for the construction of a collective identity.
Fıtrat kavramı üzerinden kurgulanan kadınlık, Türkiye'de kadın vaizler örneği
This thesis aims to analyze how womanhood has been constructed with the concept of fıtrat through the professional activities of female preachers who work at Diyanet İşleri Başkanlığı. The main objective of the study is to examine the policy of increasing employment of women and activities for them at the institution since 2004. A specific focus is given to the transformation of the institution under the rule of the AKP government, especially by 2010, since its duties and responsibilities were expanded to include women, family, and disadvantageous groups. Meanwhile, AKP favored a more dominant position in politics for the instrumentalization of various state institutions. Since the first public declaration of R.T. Erdoğan about his disbelief in gender equality in 2010, together with a particular Islamic reference to the concept of fıtrat, the gender policies and discourses of AKP have been increasingly framed within the scope of this concept. The concept of fıtrat has been mobilized together with the conceptualization of gender justice for challenging gender equality. The works of female preachers, especially in the Family and Religious Guidance Bureaus connected to Diyanet İşleri Başkanlığı, have been redesigned to disseminate the gender ideology of the AKP government. To understand the construction of proper womanhood within and through the profession, in-depth interviews were conducted with thirteen women who work at Diyanet İşleri Başkanlığı. The life narratives of women are analyzed in terms of their perspectives on the concept of fıtrat, gender justice, and women's employment concerning women's roles and responsibilities.
Liseli erkek öğrencilerin bakış açısından okulda erkekliğin inşası
This study aims to investigate the construction of high school boys' masculinities in school setting and to reveal what side the school takes and how it positions itself in the process of fictionalizing masculinities. The data were collected through semi-structured interviews with male students and observations at various parts of the two schools. In depth interviews were conducted with 15 male students. Observations were conducted in classroom settings in different courses and the other parts of the school such as canteen, schoolyard and corridors. The interviews and observations were realized within a period of 4 months. Content analysis was employed through Nvivo 10 software that is used to analyze the qualitative data collected. The findings indicated that school environment and practices mostly support hegemonic masculinity. As the superior masculinity model among other masculinities, hegemonic masculinity can be defined as the indication of superior position of males in society. It was also revealed that both the hegemonic masculinity model that is supported by school and the other masculinity types existing in school setting come forth through body and meanings attributed to the actions of body. Keywords: Masculinity Studies, Masculinities, Construction of Masculinities at School, Gender and Education
Toplumsal cinsiyet ve profesyonel başarı: Klasik müzik orkestralarındaki Türk kadın orkestra şefleri
Women's position in classical music orchestras has been characterized by gendered representations and exclusion in conducting (as a male-dominated field). This thesis study problematizes the numerical underrepresentation of women as conductors in the classical music orchestras by focusing on the Turkish case. Based on the insights from the analysis of women's situation as conductors in classical music sector in the West and the explanatory frameworks driving from a gender perspective, this thesis inquired into the education and career paths of the Turkish female classical music conductors to answer the questions of 'Why there has been a scarcity of women among conductors in classical music orchestras' and 'Whether and in what ways women's gendered experiences have created specific challenges and obstacles for aspiring women musicians in the long road to professional achievement and recognition in a male-dominated sector'. An interview survey with the Turkish female orchestra conductors (and selected male conductors) aimed at uncovering the experiences, perceptions and explanations regarding the impact of gender stereotypes and the challenges for women. The study contends that similar to the gendered dynamics in the Western orchestras, despite the existence of formal institutional barriers, women's minority position within classical orchestras are shaped by a number of social, cultural and institutional factors. These highlight the lingering significance of gender-based stereotypes, roles and expectations, the effect of the scarcity of role models for women in the profession as well as the masculine norms which heavily associated with the identity and status of the conductor in the orchestras.