Necmettin Erbakan University
Faculty

Meram Tıp Fakültesi

Necmettin Erbakan University

41

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periferik sinir onarımında yeni teknik: Onarım hattında yeni nörovasküler ilişkinin kurulması (Neo-nörovaskülarizasyon) sinir iyileşmesi ve kas atrofisi üzerindeki etkisi

Periferik sinir yaralanmaları ve onarım teknikleri günümüzde en çok üzerinde durulan konulardan birisidir. Sinir kesisi için önerilen altın standart onarım şekli gerilimsiz koaptasyon olmasına rağmen, bu yöntem her zaman uygulanamayabilir. Defektli sinir yaralanmalarında önerilen altın standart yöntem ise sinir otogrefti ile onarımdır; fakat bu yöntem ile elde edilen sonuçlar optimal olmaktan uzaktır. Alternatif olarak; ven kondüiti, yapay kondüitler, mezenkimal kök hücre veya VEGF destekli kondüitler denenmiştir. Sinir grefti veya diğer kondüitlerin temel kısıtlayıcı özelliği kendi vasküler kaynağının olmamasıdır. Bunun için pediküllü, prefabrike ve serbest sinir flepleri denenmiştir. Sinir fleplerin, normal sinir greftine göre daha üstün sonuçlar göstermesine rağmen, mikrocerrahi anastomoz gerektirmesi, flep seçeneklerinin kısıtlı olması ve tromboz geliştirebilmesi gibi dezavantajları da mevcuttur. Bu çalışmada, onarılan sinirin onarım hattını yanındaki brakial artere tespit ederek nörovaskülar ilişkiyi yeniden kurmayı, siniri vaskülarize etmeyi ve bunun hem histolojik hem de fonksiyonel iyileşme üzerindeki etkisini araştırmayı amaçladık. 7 grup üzerinde yapılan bu çalışmada, her grupta 7 rat olacak şekilde toplam 42 tane rat üzerinde yeni tanımladığımız tekniği araştırdık. 1. grup (Sham): 2. Grubun sol median sinirlerinden oluştu ve hiçbir cerrahi hasar görmedi. 2. grup (kontrol): bu gruptaki median sinirler kesildi ve primer koaptasyon şeklinde onarıldı. 3. grup (sinir grefti): bu gruptaki median sinirlerden 7 mm'lik segment çıkarıldı ve ters çevirilerek sinirin proksimal ve distal güdüklerine koapte edildi. 4. grup (ven grefti): bu gruptaki median sinirlerden 7 mm'lik segment çıkarıldı, defekt eksternal jugular venden alınan ven greftiyle onarıldı. 5. grup (primer koaptasyon + arterializasyon): bu gruptaki median sinirler primer koapte edildikten sonra brakial artere üç noktadan tespit edildi. 6. grup (sinir grefti + arterializasyon): bu grup 3. gruptan farklı olarak sinir grefti ve onarım hattının proksimali ve distali brakial artere tespit edildi. 7. grup (ven grefti + arterializasyon): bu grup 4. gruptan farklı olarak ven grefti ve onarım hattının proksimali ve distali brakial artere tespit edildi. Çalışmaya başlamadan önce tüm hayvanların ağırlıkları kaydedildi. Cerrahi işlemlerden 2 hafta sonra ağrılı uyaran, Von Frey ve çekme gücü testlerine haftalık bakıldı. Çalışma 13. haftada sonlandırıldı. Çalışmayı sonlandırmadan önce hayvanlar tekrar tartıldı, yürüme testi ve EMG testleri uygulandı. Örnekleri alırken damarların geçişinden emin olmak ve nabız ve tansiyon değerlerine bakmak için ratların brakial arterleri kateterize edildi. Daha sonra ratların FCR kas ağırlıkları kaydedildi. Histopatolojik ve immünhistokimyasal değerlendirme için ilk 4 grubun sadece sinirleri, diğer grupların ise sinirleri arterleriyle birlikte enblok şekilde alındı. Yakalama gücü testinde grup 3-6 karşılaştırmasında 8. haftadan itibaren, grup 3-7 de ise 7. haftadan itibaren anlamlı fark saptandı (p<0.05). Grup 4-5 karşılaştırmasında 4. haftada, grup 4-6 karşılaştırmasında ise 5. haftada anlamlı fark saptandı (p<0.05). Grup 4-7 karşılaştırmasında 6. haftadan itibaren anlamlı fark saptandı (p<0.05). Diğer karşılaştırmalarda anlamlı fark saptanamadı (p>0.05). Von Frey testinde grup 2-4 ve grup 4-6 karşılaştırmalarında 5. haftadan itibaren anlamlı fark saptandı (p<0.05). Grup 3-5, grup 4-5, grup 5-7 ve grup 6-7 karşılaştırmalarda 9. haftadan itibaren anlamlı fark saptandı (p<0.05). grup 3-6, grup 3-7 ve grup 4-7 karşılaştırmalarda 8. haftadan itibaren anlamlı fark saptandı (p<0.05). Sinir grefti yapılan grupların (grup 3 ve grup 6) arasında inflamasyon, fibrozis ve askonal dejenerasyon açısından anlamlı fark saptandı (p<0.05). Grup 3 sırayla, 1.57, 2.14 ve 1 ortalama değerlerle daha çok inflamasyon, fibrozis ve aksonal dejenerasyon gösterdi. Ven grefti yapılan grupların (grup 4 ve grup 7) arasında fibrozis, aksonal dejenerasyon, lif sayısı, miyelinizasyon, dezorganizasyon ve S100 boyanma yoğunluğu açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı(p<0.05). Kas ağırlığı, hayvan ağırlığı, yürüme testi ve EMG testinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanamadı (p>0.05). Sonuç olarak; onarım hattının vakülarize edilmesi, sinir grefti ve ven greftinde daha iyi fonksiyonel ve histolojik iyileşme sağladı. Literatürle uyumlu bir şekilde vaskülarize greftler, vaskülarize olmayan greftlere göre daha erken ve tam fonksiyonel iyileşme gösterdi. Duyusal iyileşme, 12. haftada hiç cerrahi yapılmayan sinirle aynıydı. Tanımladığımız teknik, literatürde yapılan vaskülarizasyon tekniklerinden farklı olarak, mikrocerrahi anastomoz gerektirmemekte, tromboz riski taşımamakta ve bu teknikle ven grefti gibi diğer sinir kondüitleri de vaskülarize edilebilmektedir. Ayrıca, bu teknikte kullanılan damarın adventisya tabakasındaki sinir ağı, arter akım yönü ve nabız dalgasının bu iyi sonuçlarda katkısının olduğunu düşünmekteyiz. Bu etkinin net bir şekilde ortaya konabilmesi için ek çalışmalara ihtiyaç vardır.

Cerrahi fleplerPeriferik sinir hasarlarıPeriferik sinirler+3
Mo'ath K. H. Zuhour
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Laparoskopik kolon cerrahisinde böbrek tübül hasarının KIM-1 molekülü ile değerlendirilmesi

Amaç: Kolon kanseri ülkemizde erkek ve kadınlarda en sık görülen 3. kanser türüdür. Kolon kanseri ameliyatlarında teknolojinin gelişmesiyle minimal invaziv tedavi seçenekleri ön plana çıkmıştır. Bu çalışmanın amacı laparoskopik kolon cerrahisinde oluşturulan artmış karın içi basıncında, böbrekte meydana gelebilecek hasarlanmaya en hassas cevap olan ve böbrek tübüllerinden salgılanan KIM-1(Kidney Injury Molecule-1) molekülü kullanılarak, açık prosedürler ile karışılaştırılması planlanmıştır. Materyal ve Metod: Çalışmamızda hastanemiz genel cerrahi kliniğine Kasım 2021-Mayıs 2022 tarihleri arasında başvuran, kolon kanseri tanısı konulup laparoskopik ve açık prosedürler ile opere edilen toplam 46 hasta dahil edilmiştir. Hastalar randomize prospektif olarak 10 laparoskopik sağ hemikolektomi (Grup 1), 8 açık sağ hemikolektomi (Grup 2), 8 laparoskopik anterior rezeksiyon (Grup 3), 11 açık anterior rezeksiyon (Grup 4) ve 9 laparoskopik low anterior rezeksiyon (Grup 5) olmak üzere beş gruba ayrılmıştır. Hastalardan preoperatif, postoperatif 4. saat ve postoperatif 14. gün idrar numuneleri alınarak idrar KIM-1 düzeyleri ve idrar kreatinin değeri ölçülmüştür. Daha sonra idrar KIM-1/Cr oranları hesaplanmıştır. Araştırma sonucu elde edilen veriler bilgisayar ortamında SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 18.0 paket programı ile analiz edildi. Sonuçlar: Opere edilen hastaların %50,0'ı (n=23) erkek, %50,0'ı (n=23) kadın hasta idi. Hastaların yaş ortalaması 61,65±11,94 yıl, VKI (vücut kitle indeksi) ortalaması 26,26±5,34 kg/m2 olarak saptandı. Çalışmaya dahil edilen hastaların %58,7'sine (n=27) laparoskopik cerrahi uygulanmıştı. Laparoskopik cerrahi uygulanan her hastada intraabdominal basınç 12 mmHg olarak belirlendi. Hastalara aynı anestezik ilaçlar operasyon süreleri ile korele olarak verildi. Açık cerrahi ve laparoskopik cerrahi uygulanan hasta gruplarında yaş, preop, postop 4. saat ve postop 14. gün idrar KIM-1/Cr düzeyleri, operasyon süreleri ve cinsiyet oranlarının benzer olduğu belirlendi (p>0,05). Çalışmaya dahil edilen laparoskopik cerrahi uygulanan hastalarda preop idrarda ölçülen KIM-1/ Cr düzeyi ile hasta yaşı arasında pozitif yönde düşük-orta düzeyde, postop 4.saatte idrarda ölçülen KIM-1/ Cr düzeyi ile hasta yaşı arasında ise pozitif yönde orta derecede korelasyon olduğu saptandı (r değerleri sırasıyla; r=0,365, r=0,477, p değerleri sırasıyla; p=0,047, p=0,008). LAR (laparoskopik anterior rezeksiyon) operasyonu geçiren hastaların postop 14. günde idrarda ölçülen KIM-1/Cr düzeyleri diğer laparoskopik operasyon geçiren hasta gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p=0,022). LSH (laparoskopik sağ hemikolektomi) operasyonu geçiren hastalarda postop 4. saatte idrarda ölçülen KIM-1/Cr düzeyi ile operasyon süresi arasında pozitif yönde iyi derecede istatistiksel olarak anlamlı korelasyon tespit edildi (r=0,673, p=0,033). LLAR (laparoskopik low anterior rezeksiyon) geçiren hastalarda SH (sağ hemikolektomi), AR (anterior rezeksiyon), LSH ve LAR geçiren hastalara göre preop idrarda çalışılan KIM-1/Cr düzeyi istatistiksel olarak anlamlı düşük saptandı (p=0,022). LAR geçiren hastalarda SH, AR, LSH ve LLAR geçiren hastalara göre postop 14. gün KIM-1/Cr düzeyi istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p=0,038). Tartışma: Çalışmamız sonucunda açık prosedür ve laparoskopik prosedür ile yapılan ameliyatlarda post operatif 4. saatte idrarda çalışılan KIM-1/Cr düzeyleri artmaktaydı. Post operatif 14. Günde ise LAR hariç diğer gruplarda pre operatif dönemden daha düşük idrar KIM-1/Cr düzeyleri olduğu görüldü. LAR grubunda idrar KIM-1/Cr değerinin yüksek olması hastaların preop dönemde de idrar KIM-1/Cr değerinin yüksek olduğu görülerek altta yatan renal patolojilere bağlı olabileceğini düşündürmektedir. Bu hastalar haricinde idrar KIM-1/Cr değerleri tüm gruplarda benzer çıkmış olup 5 grup arasında istatistiksel anlamlılık saptanmadı. Anahtar Kelimeler: Laparoskopik Kolon Cerrahisi, KIM-1, Renal Tübüler Hasar

Böbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıklarıCerrahi+3
Abdullah Gürhan Duyan
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İzole mitral kapak replasmanı yapılan ve iskemik olmayan mitral yetmezlik hastalarında sistemik immün-inflamasyon indeksinin prognoza etkisi

Amaç: Mitral yetmezlik, en sık görülen kalp kapak hastalıklarından biridir. Şiddetli mitral yetmezliğin ilerleyici sol ventrikül disfonksiyonu ve konjestif kalp yetmezliği ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Bu nedenle medikal tedavinin yetersiz olduğu durumlarda sol ventrikül disfonksiyonu gelişmeden cerrahi tedavi yapılması gerekmektedir. Mitral kapak replasmanı, kapak onarımının uygun olmadığı hastalarda günümüzde halen önemini korumaktadır. Mitral yetmezliğe bağlı kapak replasmanı yapılacak hastaların postoperatif prognozları hakkında fikir yürütebilmek için literatürde basit ve net verilere ihtiyaç vardır. Son zamanlarda kötü prognoz ve mortalite ile ilişkili olduğu yönünde çalışmalar olan Sistemik İmmün İnflamasyon İndeksi (Sİİ) değerinin bu anlamda prediktif bir belirteç olabileceği öngörülmüştür. Çalışmamızda primer şiddetli mitral yetmezlik nedeniyle izole mitral kapak replasmanı yapılan hastalarda Sİİ'nin erken dönem prognoza etkilerini incelemeyi amaçladık. Materyal-Metod: Ocak 2015, Aralık 2021 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniğinde izole mitral kapak replasmanı yapılan 176 hasta retrospektif olarak çalışmaya dahil edildi. 18 yaş altı hastalar, gebe/emziren kadınlar, sekonder veya akut mitral yetmezliği olan hastalar,mini torakotomi ile opere edilenler, geçirilmiş kardiyak cerrahi öyküsü olanlar, kombine kardiyak cerrahi uygulananlar, aktif enfeksiyon ve malignitesi olanlar, kronik inflamatuar ve otoimmün hastalığı olanlar çalışma dışı bırakıldı. Hastalar yaş gruplarına göre 18-49, 50-65, >65 yaş olarak 3 sınıfta; kullanılan kapak çeşidine göre mekanik ve biyoprotez olarak 2 ana grupta, bunlar da üç ayrı kapak markası çeşidine göre alt gruplarda incelendi. Hastaların preoperatif, postoperatif 1. ve 4. gün çalışılan hemogram testlerinden trombosit, lenfosit ve nötrofil sayıları ile Sİİ, Nötrofil/Lenfosit Oranı (NLR), Trombosit/Lenfosit Oranı (PLR) değerleri hesaplandı. Sonuçlarla hastaların postoperatif 30 günlük erken dönem prognoz ve mortalitesi arasındaki ilişki incelendi. Bulgular: 176 hastalık örneklem grubu 123 kişi kadın (%69,9), 53 kişi (%30,1) erkeklerden oluşmakta olup, tüm hastaların %,9,1 (n=16)'i exitus olarak kaydedilmiştir. Kullanılan kapak gruplarının %85,8'ini (n=151) mekanik, %14,2'sini (n=25) biyoprotez kapak grubu oluşturmaktadır. Yaş (p<0,001), preoperatif Sİİ (p=0,049), NLR (p=0,003) ve postoperatif 4. gün Sİİ (p=0,04), NLR (<0,001) değerleri ile 30 günlük mortalite arasında anlamlı pozitif ilişki görülmüştür. Yaş + preoperatif Sİİ (p<0,001), yaş+preoperatif NLR (p<0,001) ve yaş+postoperatif 4. gün NLR (p=0,001) kombinasyonlarının 30 günlük mortalite tespiti üzerinde anlamlı prediktif değerlerinin olduğu görülmüştür. Sonuç: İzole mitral kapak replasmanı yapılan hastalarda preoperatif bakılan ve basit parametreler olan Sİİ ve NLR değerleri ile 30 günlük erken dönem prognoz hakkında fikir yürütülebilir. Postoperatif 4. gün değerleri de bu sonucu destekler nitelikte olup daha geniş hasta popülasyonuyla prospektif ve randomize çalışmalar yapılmasına ihtiyaç vardır.

Cerrahi-kardiyovaskülerMitral kapakMitral kapak yetmezliği+3
Büşra Temel Yüksel
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoid artrit hastalarında işitsel ve koklear fonksiyonun değerlendirilmesi

Amaç: Romatoid artritli hastalarda hem sensörinöral hem de iletim tipi işitme kayıpları bildirilmiş olmakla beraber sensörinöral işitme kaybının daha yaygın olduğu (%24-60), bunun da romatoid artritin iç kulağı etkilemesine bağlı olarak meydana geldiği bildirilmiştir. Çalışmamızda romatid artritli hastalarda işitsel sistemin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma 2 gruptan oluşmuştur. Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi romatoloji kliniğine gelen seropozitif romatoid artrit tanısı alan 40 gönüllü katılımcı ve alınacak anamnez ile desteklenen ve normal işitmeye sahip 40 gönüllü katılımcı kontrol grubunu oluşturmuştur. Aralık 2021-Aralık 2022 tarihleri arasında 18-60 yaş aralığında tarafımıza yönlendirilen seropozitif romatoid artrit hastaları grubuna ve sağlıklı gruba tam bir kulak burun boğaz muayenesi sonrası saf ses odyometri, timpanometri, kontralateral ve ipsilateral akustik refleks testi ve TEOAE testi yapılmıştır. Saf ses odyometri testi ile hava yolu ve kemik yolu eşikleri, konuşmayı alma eşiği, konuşmayı ayırt etme yüzdesi, rahatsız edici ses yüksekliği seviyeleri, en rahat ses seviyeleri de değerlendirilmiştir. Yapılan her bir test sonucu gruplar arasında ayrı ayrı karşılaştırılmıştır. Bulgular: RA'lı hasta grubunda 13 hastada bilateral SNİK (%32,5),1 hastada tek taraflı SNİK olmak üzere toplamında 14 kişide (27 kulak, %33,75) SNİK tespit edildi.RA'lı hastaların 2'sinde bilateral mikst tip (%5) işitme kaybı olduğu görüldü. Kontrol grubunda ise 2 hastada (%5) bilateral SNİK tespit edildi. TEOAE testinde romatoid artrit hastalarının %32.5'i, kontrol grubunun ise %5'inin sağ kulağından cevap alınamamış olup gruplar arasındaki fark anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Sol kulağa yapılan TEOAE testinde ise RA'lı hastaların %25'inden, kontrol grubunun ise %5'inden cevap alınamamış olup gruplar arasındaki fark anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Gruplara göre yapılan konuşma odyometrisi testlerinde işitme açısından farklılık olup olmadığını belirlemek için yapılan istatistiksel analiz sonucunda RA hastalarında sağ ve sol kulak değerlerinin kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek olduğu, konuşma ayırt etme skorlarının da kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede düşük olduğu görüldü. Sonuç: Bu çalışmadan elde edilen veriler ısığında romatoid artritli hastalarda işitsel sistemin olumsuz yönde etkilendiği görülmüştür. Çoğunlukla da SNİK yapabileceği düşünülmektedir. Bundan dolayı RA tanısı konan hastalara odyolojik muayene ve tetkikler yapılıp olası bir tutulum olabileceği bilgisi verilmelidir. Bu yönde yapılan çalışmalar arttığında olası orta ve iç kulak tutulumu hakkında daha net veriler elde edilecektir. Düzenli izleme ve erken müdahale, daha fazla hasarın önlenmesine yardımcı olabilir ve başarılı tedavi şansını artırabilir.

Artrit-romatoidOdyometriİşitme bozuklukları+2
Taha Yasin Yıldız
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ürotelyal karsinomlar ve çevre non tümöral mukozalarında CD133, CD44, COX-2'nin immunhistokimyasal analizi ve non tümöral mukozaların malignite potansiyelinin belirlenmesi

Mesane kanseri dünyada en sık görülen 10. kanser türü olup kansere bağlı ölümler arasında 13. sırada yer almaktadır. Yüksek nüks riski mevcudiyeti dolayısıyla ve yaşam boyu takip gerektimesi diğer tümörlere nazaran tedavi maliyetlerini artırmaktadır. Son zamanlarda kanser kök hücreleri ile yapılan çalışmalar kök hücrelerin prognoz, nüks ve tedaviye cevapta kuvvetli ilişkinin olduğunu göstermiştir. Organizmada kanser kök hücrelerine dönüşüm, doku rejenerasyonu esnasında, toksinlere, enfeksiyonlara, radyasyona veya mutasyonlara neden olan metabolik etkilere cevap olarak başlayabilir veya hızlanabilir. CD133, CD44 kanser kök hücreleri içerisinde tanımlanan önemli belirteçlerdir. COX-2 inflamasyonla PGE2 aracılı kök hücrelerini aktive edebilir. Çalışmamızda Meram Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında ürotelyal karsinom (ÜK) ve kronik sistit (KS) tanısı almış olgular yeniden değerlendirildi. Olgulara immünhistokimyasal olarak CD133, CD44, COX-2 boyaları uygulandı. Elde edilen veriler klinikopatolojik parametrelerle istatiksel olarak karşılaştırıldı. CD133 boyaması ile papiller ürotelyal karsinom (PÜK) olgularında tümör içermeyen komşu mukozada, tümör alanına göre istatiksel olarak anlamlı pozitif ekspresyon saptandı (p=0,020). 60 yaş ve üzeri olguların tümöral alanlarında CD133 negatif ekspresyon oranı 60 yaşın altındaki olgulara göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p=0,021). Yüksek dereceli tümörlerde CD133 boyanma şiddetinin güçlü olması istatiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p=0,028). CD44 ile PÜK ve KÜK olgularında tümör içermeyen komşu mukozalarda, tümöral alana göre istatiksel olarak anlamlı pozitif ekspresyon saptandı (p<0,001, p=0,037). Yüksek dereceli tümörlerde ve lenf nodu metastazı olan olgularda CD44 boyanma şiddetinin güçlü olması istatiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p=0,035, p=0,015). Kronik sistit tanılı olgularda ise ürotelyal karsinomların normal komşu mukozalarına göre COX-2 boyanma şiddeti ve nihai ekspresyonu istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek idi (p=0,003). PÜK tanılı olguların normal mukozalarında COX-2 ekspresyon oranı KÜK tanılı olguların tümör içermeyen mukozaları ve kronik sistit tanılı olgulara göre istatistiksel olarak anlamlı olarak düşük saptandı (p<0,001). KÜK tanılı olguların tümöral alanında PÜK olgularının tümöral alanına göre COX-2 boyana şiddetinin güçlü olması istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,028). Yüksek dereceli tümörlerde COX-2 boyanma şiddetinin güçlü olması istatiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p= 0,027). Bütün bu veriler eşliğinde CD133, CD44, COX-2 moleküllerinin kötü prognozla ilişkili olabileceğini düşünmekteyiz.

Gen ifadesiKarsinomaMukozalar+4
Hatice Beyza Karakaya
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uzaktan sağlık hizmetlerinin kullanılmasına yönelik tutum ölçeği geliştirilmesi

Amaç: Bu çalışmada uzaktan sağlık hizmetlerinin kullanılmasına yönelik tutumu değerlendirmek için kullanılacak ölçeğin geliştirilmesi, geliştirilen ölçeğin güvenilirlik ve geçerlilik çalışmasının yapılması ve ölçekten alınan puan ile ilişkili olabilecek özelliklerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Konya ili Meram ilçesinde yer alan Aile Sağlığı Merkezlerine başvuran 18 yaş üstü 600 hasta ve hasta yakını ile gerçekleştirilen bu çalışma metodolojik türde tasarlanmıştır. Araştırmada veri toplamak için sosyo-demografik özellikler formu ve 5'li likert yapıda tasarlanan aday ölçek formu kullanılmıştır. Veri toplama formları katılımcılara gözlem altında uygulanmıştır. Veri analizi için SPSS ve R programları kullanılmıştır. İstatistiksel olarak p<0,05 olan durumlar anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya güvenilirlik ve Açıklayıcı Faktör Analiz (AFA) için 250 kişi, Doğrulayıcı Faktör Analizi (DFA) için 350 kişi, toplamda 600 kişi dâhil edildi. Aday ölçeğin tüm güvenilirlik ve geçerlilik analizlerinden elde edilen sonuçların yeterli düzeyde olduğu tespit edildi. Tek alt boyuttan ve 18 maddeden oluşan ölçeğin toplam açıklanan varyansının %53,8, Cronbach's Alpha katsayısının 0,947 olduğu bulundu. Ölçekten alınan puan ile çalışma durumu, kronik hastalık varlığı arasında anlamlı fark saptandı (p<0,05). Sonuç: Araştırma sonucunda "Uzaktan Sağlık Hizmetlerinin Kullanılmasına Yönelik Tutum Ölçeği" adında 18 sorudan oluşan 5'li likert yapıda yeni bir ölçme aracı geliştirilmiş, güvenilirlik ve geçerlilik analizleri yapılarak 18 yaş üstü bireylerde kullanılmaya uygun olduğu gösterilmiştir.

Güvenilirlik ve geçerlilikSağlık hizmetleriTeleterapi+4
Mehtap Yücel
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik rekürren karın ağrılı çocuklarda abdominal migren prevalansının değerlendirilmesi

Abdominal migren, çocukların %0,2-4,1'ini etkileyen fonksiyonel karın ağrısı bozukluğudur. Abdominal migren klinik bir tanıdır.Hastanın işlevselliğini önemli ölçüde etkiler. Tedavi önleyici tedbirlere odaklanır ve çoğunlukla ilaç dışı yaklaşımları içerir.Çocuk gastroenteroloji polikliniğine kronik rekürren karın ağrısı ile başvuran çocuklarda abdominal migren sıklığını değerlendirmeyi amaçladık. Kronik karın ağrısı ile gelen hastalar için abdominal migrenin ayırıcı tanı olarak akla getirilmesine katkıda bulunmak istedik. Araştırmamız Kasım 2021 ile Kasım 2022 tarihleri arasında, Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi çocuk gastroenterolojisi polikliniğinde gerçekleştirilmiş prospektif kesitsel bir çalışmadır. Çocuk gastroenterolojisi polikliniğine kronik rekürren karın ağrısı yakınmasıyla başvuran 4-18 yaş arası hastalar dahil edilmiştir. Çalışmanın ilk altı ayında dahil edilme kriterlerini karşılayan hastalar, sonraki altı ayda takip edilerek nihai tanıları kesinleştirildi.Nihai tanılarına göre olgular abdominal migren grubu, abdominal migren dışı fonksiyonel gastrointestinal sistem hastalık grubu ve organik hastalık grubu olarak üç gruba ayrıldı. Gruplar demografik ve klinik özellikler, laboratuvar ve görüntüleme bulguları bakımından değerlendirildi. Dahil edilme kriterlerini karşılayan 160 hastanın %62,50'si (n=100) kız, %37,50'si (n=60) erkek ve yaş ortalaması 138,83±47,86 aydı (min=60, maks=216). Boy z-skoru ortalaması -0,21±0,08, ağırlıkz-skoru ortalaması -0,38±0,09 ve vücut kitle indeksi z-skoru-0,29 (-1,28 -0,69) [ortanca (Q1-Q3)] idi. Çocuk gastroenterolojisi polikliniğine kronik karın ağrısı yakınması ile başvuran hastaların %8,12'si (n=13) abdominal migren tanısı aldı. Hastaların %47,50'si (n=76)abdominal migren dışı fonksiyonel gastrointestinal hastalıklar grubunu ve %44,38'i (n=71)organik hastalık grubunu oluşturmaktaydı.Ağrının lokalizasyonu, abdominal migren dışı fonksiyonel gastrointestinal sistem hastalıkları grubunda sıklıkla periumblikal bölgede, organik hastalık grubunda ise epigastrik bölgedeydi ve fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,000). Karın ağrısının süresi abdominal migren grubunda, diğer iki gruptan istatistiksel olarak anlamlı derecede daha uzundu (p=0,001). Laboratuvar ve görüntüleme bulguları bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmedi. Organik hastalık grubundaki olguların %26,76'sının, abdominal migren dışı fonksiyonel gastrointestinal hastalık grubundaki olguların ise %14,47'sinin abdominal migren tanı kriterlerinin hepsini karşıladığı tespit edildi. Abdominal migren klinik bir tanıdır. Tanı için belirli bir laboratuvar testi ya da görüntüleme yöntemi yoktur. Bu nedenle kronik rekürren karın ağrısı varlığında abdominal migren ayırıcı tanı olarak akılda tutulmalıdır. Ancak abdominal migren tanı kriterlerini karşılayan olgularda da, diğer fonksiyonel gastrointestinal sistem hastalıkları ve özellikle organik hastalıkların ekarte edilmesi önemlidir. Anahtar kelimeler:Abdominal migren, ağrı, çocuk

AğrıKarın ağrısıMigren hastalıkları+2
Ayşe Büşra Paydaş
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanserli ve kolorektal kanserli hastalarda kapesitabin ile birlikte PPI kullanımının sağkalıma etkisi

Amaç: Meme kanseri ve kolorektal kanser dünya genelinde en sık görülen başlıca kanserlerdendir. Kolorektal kanserli ve meme kanserli hastalarının tedavisinde kapesitabin içeren tedavi rejimleri oldukça önemli bir kısmı kapsamaktadır. Kapesitabin oral olarak alındığından diğer ilaçlar ile eş zamanlı kullanıldığında etkileşim gösterebilmektedir. Yapılan sınırlı çalışmalarda kapesitabin ile eş zamanlı ppi kullanımının sağkalımı azalttığı gösterilmiştir. Yapılan çalışmalar daha çok kolon kanseri üzerine yoğunlaşmış olup, bu alanda yapılan çalışmalar sınırlı sayıdadır. Bu çalışma ile kolon kanserli ve metastatik meme kanserli hastalarda kapesitabin eş zamanlı ppi kullanımının sağkalım üzerine negatif etkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ocak 2015 ile Aralık 2020 tarihleri arasında Meram Tıp Fakültesi Onkoloji Kliniğinde takip ve tedavisi yapılan 66 neoadjuvan-adjuvan kolon kanseri, 40 metastatik kolon kanseri ve 60 metastatik meme kanseri tanılı hasta demogrofik özellikler ve ppi kullanımına göre retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Bu çalışmaya 66'sı adjuvan-neoadjuvan kolon kanseri, 60'ı metastatik meme kanseri, 40'ı metastatik kolon kanseri olan toplam 166 hasta dahil edildi. Metastatik kolon kanseri olan hastaların %62,50'si (n=25) erkek, %37,50'si (n=15) kadındı. Bu gruptaki hastaların yarısı ppi kullanırken yarısı ppi kullanmıyordu. Metastatik kolon kanserli hastalar grubunda PPI kullanan hastaların ortalama sağkalım süresi 39,47 (CI: 30,06- 48,87) ay, PPI kullanmayan hastaların 44,29 (CI: 33,77-54,81) ay olarak belirlendi. PPI kullanımının sağkalım üzerine etkisi istatistiki olarak anlamlı bulunmadı (p=0,39) vi Metastatik kolon kanserli hastalar grubunda PPI kullanan hastaların ortalama progresyonsuz sağkalım süresi 15,92 (CI: 9,73-22,12) ay, PPI kullanmayan hastaların 21,88 (CI: 12,39-31,36) ay olarak belirlendi. PPI kullanımının progresyonsuz sağkalım üzerine etkisi istatistiki olarak anlamlı bulunmadı (p=0,80) Adjuvan- neoadjuvan kolon kanseri olan hastaların %63,60'ı (n=42) erkek, %36,40'ı (n=24) kadındı. Bu grupta 26 kişi ppi kullanırken, 40 kişi ppi kullanmıyordu. Adjuvan-neoadjuvan kolon kanserli hastalar grubunda PPI kullanan hastaların ortalama sağkalım süresi 84,44 (CI: 62,64-106,24) ay, PPI kullanmayan hastaların 78,58 (CI: 70,37- 86,78) ay olarak belirlendi. PPI kullanımının sağkalım üzerine etkisi istatistiki olarak anlamlı bulunmadı (p=0,85) Metastatik meme kanserli hastaların tamamı kadındı. 33 kişi ppi kullanırken, ppi kullanmayan 27 kişi vardı. Meme kanserli hasta grubunda PPI kullanan hastaların sağkalım süresi ortalama 105,21 (CI: 77,37-133,05) ay, PPI kullanmayan hastaların 139,13 (CI: 100,86-177,39) ay olarak belirlendi. Meme kanserli hastalarda PPI kullanımının sağkalım üzerine etkisi istatistiki olarak anlamlı bulunmadı (p=0,12) Meme kanseri grubunda PPI kullanan hastaların ortalama progresyonsuz sağkalım süresi 19,53 (CI: 12,99-26,06) ay, PPI kullanmayan hastaların 36,91 (CI: 21,44-52,39) ay olarak belirlendi. PPI kullanımının progresyonsuz sağkalım üzerine etkisi istatistiki olarak anlamlı bulunmadı (p=0,34) Sonuç: Çalışmamızda kapesitabin ile eş zamanlı ppi kullanımının kolon kanserli ve meme kanserli hastalarda progresyonsuz sağkalıma ve ortalama genel sağkalıma anlamlı negatif etkisi bulunmamıştır. Bu çalışmadaki en önemli kısıtlayıcı faktör hasta sayısının az olmasıdır. Anahtar Kelimeler: kolorektal kanser, meme kanseri, ppi, kapesitabin, sağkalım

KapesitabinKolon neoplazmlarıKolorektal neoplazmlar+5
Tahsin Furkan Polat
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde immunhistokimyasal CMTM6 ve PD-L1 'in klinikopatolojik ve prognostik önemi

Akciğer kanseri dünya çapında en sık görülen 2. kanserdir ve kanser nedenli ölümlerin en sık nedenidir. İmmün kontrol noktalarının tespit edilmesi ve immünoterapinin geliştirilmesiyle birlikte akciğer kanseri tedavisinde umut verici gelişmeler meydana gelmiştir. Programlanmış ölüm 1 (PD-1) / Programlanmış ölüm ligandı 1 (PD-L1) yolu, tümör mikroçevresi içinde immün toleransın başlatılmasını ve sürdürülmesini kontrol eder. CKLF-like MARVEL transmembrane domain containing 6 (CMTM6) bir tip 3 transmembran proteini olup PD-L1 protein düzenleyicisi olarak rol alır. Çalışmamızda Meram Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında 2015-2021 yılları arasında tanı almış 100 adet küçük hücreli dışı akciğer karsinomu (KHDAK) vakası değerlendirildi. Vakalara immünhistokimyasal CMTM6 ve PD-L1 boyaları uygulanarak veriler klinikopatolojik parametrelerle istatiksel olarak karşılaştırıldı. Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların H- PD-L1 skoru ortancası 10,00 (1. çeyrek:0,00- 3. Çeyrek:70,00), H-CMTM-6 skoru ortancası ise 40,00 (1. çeyrek:10,00- 3. Çeyrek:100,00) olarak tespit edildi. Tümör çapı ≥5 cm olan hastaların H-PD-L1 ve H-CMTM6 skorları tümör çapı <5 cm olan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (p=0,014, p=0,013). Histolojik tipi adenokarsinom olan hastaların hem H-PD-L1 hem de H-CMTM6 skorları skuamöz hücreli karsinom ve diğer karsinom tiplerine göre istatistiksel olarak anlamlı düşük saptandı (p=0,004, p=0,001). Tüm KHDAK vakaları için Grade 1 hastaların H-PD-L1 ve H-CMTM6 skorlarının, Grade 2 ve Grade 3 hasta gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı düşük olduğu bulundu (p=0,011, p=0,043). Klinik evre 1 hastaların H-PD-L1 skoru diğer evre (evre 2-3-4) hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı düşük saptandı (p=0,020). H-PD-L1 ve H-CMTM6 skorları arasında pozitif yönde iyi derecede korelasyon saptandı (r=0,636, p<0,001).Visseral plevra invazyonu olan hastaların visseral plevra invazyonu olmayan hastalara göre 2,478 kat (%95 GA=1,086-5,658, p=0,031), uzak metastazı olan hastaların ise uzak metastazı olmayan hastalara göre 2,202 kat (%95 GA=1,026-4,727, p=0,043) daha fazla ölüm riski olduğu belirlendi. Literatürde PD-L1 ile ilgili çok sayıda çalışma mevcut olup PD-L1'in düzenlenmesiyle ilgili sınırlı bilgi mevcuttur. Çalışmamızda H-PD-L1 ve H-CMTM6 skorları arasında pozitif yönde iyi derecede korelasyon saptanmıştır. Akciğer kanserinde CMTM6'yı prognostik bir belirteç ya da terapötik bir ajan olarak kullanabilmek için daha kapsamlı çalışmalar yapılması önemlidir.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıKarsinoma-küçük hücreli olmayan-akciğer+4
Seda Tas Ayçiçek
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Behçet Hastalığı'nda multimodal görüntüleme bulgularının karşılaştırılması

Amaç: Behçet Hastalığı (BH), ataklar ve remisyonlarla seyreden kronik okluziv tipte vaskülit ile karakterize multisistemik kronik bir hastalıktır. Primer olarak oral ve genital mukozayı, deriyi ve gözleri tutan BH'yin etyolojisi tam olarak bilinmemektedir. BH olan hastaların yaklaşık %70 inde oküler inflamasyon ortaya çıkmaktadır. Bunların çoğunluğunda panüveit ve retinal vaskülit görülmektedir. Vaskülit tanısında Fundus Flöresein Anjiyografi (FFA) altın standart tanı tetkikidir. Optik Koherens Tomografi (OKT), Optik Koherens Tomografi Anjiyografi (OKTA) maküla anatomisi, retina katmanları ve mikrovasküler değişiklikleri gösteren Behçet üveiti tanı ve takibinde kullanılan diğer görüntüleme yöntemleridir. Bu çalışmada BH'de üveit varlığında veya yokluğunda görüntüleme bulgularının karşılaştırılması, tanı ve takipte güvenilirliklerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: Şubat 2021 ve Şubat 2022 tarihleri arasında, Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi Göz Hastalıkları Kliniği'nde takip edilen, BH'ye sekonder gelişen üveiti olan hastalar, Romatoloji Kliniği'nde takip edilen üveit geçirmeyen Behçet hastaları ve rutin göz muayenesi için başvuran hastalar dahil edildi. Hastaların OKT ile santral maküler kalınlık (SMK), EDİ-OKT ile subfoveal koroidal kalınlık (SFKK), OKTA ile foveal avasküler zon alanı (FAZ), total derin kapiller pleksus dansitesi, total yüzeyel kapiller pleksus dansitesi, derin parafoveal kapiller pleksus dansitesi ve yüzeysel parafoveal kapiller pleksus dansitesi ve peripapiller kapiller pleksus dansitesi değerleri elde edildi. Ayrıca Behçet üveiti hastalarının FFA görüntülemeleri değerlendirildi. Optik disk tutulumu, makula tutulumu ve vasküler arkadlar esas alınarak yapılan ayrıma göre superior, inferior, temporal ve nasal alanlardaki tutulumlar puanlandırıldı. Her bir bölgedeki tutulum +1 puan olarak değerlendirildi. Bu puanlar gruplar arasında istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bu değerlerin görme keskinliği ve hastalık süresi ile korelasyonu değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 79 hastanın ve 39 kontrol grubunun toplam 236 gözü dahil edildi. Hastalar 18-63 yaş aralığında olup yaş ortalaması oküler tutulumu olan grupta 37.35 yıl, oküler tutulumu olmayan grupta 36,21 yıl, kontrol grubunda 33,79 yıl idi. Oküler tutulumu olan hastaların %48,6'sı kadın, % 51,4'ü erkek, oküler tutulumu olmayan grubun %35,7'si kadın, %64,3'ü erkek; kontrol grubunun %51.3'ü kadın, %48.7'si erkekti. Hastalık süresi oküler tutulumu olan grupta ortalama 6,49 yıl, oküler tutulumu olmayan grupta 6.71 yıldı. Grupların FAZ alanı, total yüzeysel kapiller pleksus dansitesi, total derin kapiller pleksus dansitesi, derin perifoveal kapiller pleksus dansitesi yüzeysel perifoveal kapiller pleksus dansitesi ve peripapiller kapiller pleksus dansitesi ortalamalarında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. Oküler tutulumu olan grupta kapiller pleksus dansiteleri diğer gruplara göre düşük; FAZ alanı diğer gruplardan yüksek saptandı. Oküler tutulumu olan grupta FFA değerlendirilmesi ile bu parametrelerin pozitif yönde (FAZ alanı dışında), FAZ alanının negatif yönde ilişkili olduğu görüldü. Sonuç: Optik koherens tomografi anjiyografi (OKTA), Behçet üveitinde tekrarlayan ataklar sonucu, nihai görme keskinliğiyle ilişkli maküler mikrovasküler değişiklikleri saptamada invaziv olmayan önemli bir görüntüleme yöntemidir. OKTA aynı zamanda oküler tutulumu olmayan Behçet Hastalarında da vaskülit nedeniyle azalan derin ve yüzeyel kapiller rezerv hakkında bilgi verebilir.

AnjiyografiBehçet sendromuFundus oculi+5
Şerife Nur Çiftci
Necmettin Erbakan University
2023
00