
161
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Multiple skleroz hastalarında telerehabilitasyon yönteminin solunum fonksiyonları üzerindeki etkinliği
GİRİŞ VE AMAÇ: Multiple Skleroz, kronik bir otoimmün hastalıktır ve etkilenim sahasına ve hastalığın seyrine bağlı olarak solunum fonksiyonlarının olumsuz etkilendiği gösterilmiştir. Bu çalışmada MS hastalarında telerehabilitasyon yöntemi ile uygulanan solunum egzersizlerinin solunum fonksiyonları ile ilişkisini incelemek ve yorgunluk düzeyi, yaşam kalitesi ve fonksiyonellik düzeyi üzerindeki etkisini göstermek amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma kapsamında 50 MS hastası ilk değerlendirmelerin ardından telerehabilitasyon ve kontrol grubu olmak üzere 25 kişilik gruplara ayrılarak 8 hafta boyunca haftada 2 kez solunum egzersizi uygulanmıştır. Telerehabilitasyon grubu egzersizlerini çevrimiçi video görüntülü arama ile gerçekleştirmiş, kontrol grubu ise ev egzersizi olarak gerçekleştirmiştir. Yapılan değerlendirmelerde demografik verilerinin alınmasının ardından Solunum Fonksiyon Testi, Yorgunluk Şiddeti Ölçeği (YŞÖ), Multiple Skleroz Yaşam Kalitesi Ölçeği-54 (MSQL-54) ve 6 Dakika yürüme Testi (6DYT) uygulanmıştır. BULGULAR: Değerlendirme sonucu her iki grupta da FEV1(L), PEF (L), PEF (%), FEF%25-75 (L) değerlerinde anlamlı olarak artış görülmüştür. Ayrıca her iki grupta yorgunlukta azalma, yaşam kalitesinde ve 6 DYT mesafesinde artma görülmüştür. SONUÇ: Solunum egzersizlerinin MS hastalarında solunum fonksiyonları üzerinde olumlu etkisinin olduğu bu egzersizlerin telerehabilitasyon ile uygulanmasının anlamlı bir farkının olmadığı gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Multiple Skleroz, Multiple Skleroz Yaşam Kalitesi Ölçeği-54, Solunum Fonksiyon Testi, Telerehabilitasyon, Yorgunluk Şiddeti Ölçeği
Sıçanlarda ketojenik diyet ile aralıklı beslenmenin obezite ile ilişkili bazı biyokimyasal parametreler üzerine etkilerinin araştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada aralıklı oruç ve ketojenik diyetin obezite ve metabolik hastalık riskini artırdığı bilinen biyokimyasal parametreler ile ilişkilerini değerlendirmek amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Yirmi sekiz adet fazla kilolu Wistar Albino erkek sıçan rastgele standart diyet (SD), standart diyet+aralıklı oruç (SD+AO), ketojenik diyet (KD), ketojenik diyet+aralıklı oruç (KD+AO) şeklinde dört gruba ayrılmıştır (n=7). Aralıklı oruç yöntemi olarak alternatif dönüşümlü açlık (ADA) protokolü 30 gün süre ile uygulanmıştır. Sıçanlar standart sıçan yemi ve ketojenik diyetlerle beslenmiş, günlük enerji alımları izokalorik olarak ayarlanmıştır. Deney süresince vücut ağırlıkları, boy uzunlukları, beden kütle indeksleri (BKİ), açlık kan şekerleri (AKŞ) ve keton düzeyleri haftalık olarak kaydedilmiştir. Alınan serum örneklerinde adiponektin, leptin, insülin, açlık glikozu, lipit profili (HDL, LDL, TG, TCL) ve karaciğer enzim (AST, ALT) seviyeleri ölçülmüştür. BULGULAR: Deney sonunda kilo alımının en düşük SD+AO grubunda olduğu ve KD+AO grubunun onu takip ettiği gözlemlenmiştir (p<0,05). ADA uygulanan grupların BKİ değerleri diğer gruplardan düşük, kahverengi yağ dokuları ise yüksek bulunmuştur (p<0,05). KD+AO grubunun AKŞ değerleri deney süresince diğer gruplardan daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Serum insülin ve HOMA-IR ve leptin değerlerinin SD grubunda yüksek (p<0,05), adiponektin seviyelerinde ise anlamlılık bulunmamıştır (p>0,05). SD+AO, KD ve KD+AO gruplarının kan keton düzeyleri deney boyunca anlamlı artış göstermiştir (p<0,05). SD+AO ve KD+AO gruplarının HDL ve LDL seviyeleri SD grubuna kıyasla düşük bulunmuştur (p<0,05). KD uygulanan grupların TG ve TCL değerleri ve testis ağırlığı KD+AO grubunun ALT ve AST değerlerinin diğer gruplara kıyasla daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir (p<0,05). SONUÇ: Çalışma sonuçlarımız, aralıklı orucun tek başına veya ketojenik diyetle uygulanmasının obezite ve metabolik hastalık ilişkili biyokimyasal parametrelerde ve hormonlarda iyileşme sağladığı belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Aralıklı oruç ve ketojenik diyet, leptin, insülin, obezite, adiponektin
Probiyotik Lactobacillus rhamnosus GG'nin antidepresan etkilerinin araştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada kronik öngörülemeyen hafif stres modeliyle depresyon oluşturulan sıçanlarda probiyotik Lactobacillus rhamnosus GG (LGG), antidepresan ilaçlar olan bupropionun ve venlafaksinin tedavi edici etkileri araştırıldı ve elde edilen sonuçlar karşılaştırıldı. GEREÇ VE YÖNTEM: Her biri n=7 olmak üzere kontrol, stres, bupropion, venlafaksin, LGG, bupropion + stres, venlafaksin + stres, LGG + stres gruplarında toplam 56 adet erkek Wistar albino sıçan kullanıldı. Sıçanların deney süresince vücut ağırlıklarındaki değişimler kilo ölçümü yapılarak belirlendi. Depresif davranışları değerlendirmek amacıyla dört farklı davranış testi uygulandı (sükroz tercih testi, üç odalı sosyallik testi (sosyal etkileşim testi), yükseltilmiş artı labirent testi, zorunlu yüzme testi). Gastrik pH seviyeleri ölçüldü. Hipokampus dokusunda 5-HT1A, DRD1, ADRA-2A, GABA-A α1, CNR1, MC4R, NR3C2, NLRP3; ince bağırsak dokusunda NOD1 reseptör ekspresyon seviyeleri RT-PCR yöntemiyle belirlendi. Hipokampus dokusunda BDNF seviyeleri elisa kit kullanılarak belirlendi. Korteks ve ince bağırsak dokularında histopatolojik incelemeler yapıldı. BULGULAR: LGG, bupropion ve venlafaksin tedavisinin davranış testlerinin sonuçlarına göre antidepresan etkiye neden oldukları görüldü (p<0,05). LGG pH ve BDNF seviyelerini, 5-HT1A, DRD1, ADRA-2A, GABA-A α1, CNR1, NOD1 reseptör ekspresyon seviyelerini artırarak (p<0,05); bupropion BDNF seviyesini, ADRA-2A, CNR1, NOD1 reseptör ekspresyon seviyelerini artırarak ve NLRP3 reseptör ekspresyon seviyesini azaltarak (p<0,05); venlafaksin BDNF seviyesini, DRD1, ADRA-2A, GABA-A α1, CNR1 ekspresyon seviyelerini artırarak ve MC4R, NLRP3 reseptör ekspresyon seviyesini azaltarak (p<0,05) antidepresan etkilerin ortaya çıkmasına neden oldu. LGG, bupropion ve venlafaksin nörodejenerasyon seviyesini ve glial hücre aktivitesini azalttı. SONUÇ: LGG, potansiyel bir psikobiyotik bakteridir ve depresyon tedavisinde kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Depresyon, kronik stres, LGG, nörodejenerasyon, nörotransmitter reseptörleri
Deneysel olarak romatoid artrit modeli oluşturulmuş farelerde ganoderik asit a uygulamasının artrit parametreleri üzerine etkisi
GİRİŞ VE AMAÇ: Romatoid artrit (RA); artiküler kartilaj ve kemik dokusu tahribatı ile karakterize olduğu bilinen otoimmün bir hastalıktır. Günümüzde RA tedavisinde birçok ajan kullanılmaktadır. Geleneksel Çin Tıbbında uzun zamandır kullanılan ve önemli roller oynayan Ganoderma lucidum olarak bilinen bu mantarın deneysel RA'daki etkisi az bilinmektedir. Bu çalışmada Ganoderma Lucidum mantarının içeriğinde bulunan Ganoderik asit A (GAA)'nın deneysel olarak RA modeli oluşturulan farelerde RA üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: 1. gün Kontrol (K) grubuna serum fizyolojik (SF), AA (asetik asit) grubuna asetik asit; Deney (D), Düşük doz GAA (DGAA) ve Yüksek doz GAA (YGAA) gruplarına kollajen emülsiyonu intra artiküler (i.a) yolla ve tamamlanmış Freund adjuvant (CFA) ise subkutan (s.c) yolla uygulanmıştır. 22. gün işlemler tekrarlanmıştır bununla birlikte D, DGAA ve YGAA gruplarına CFA yerine tamamlanmamış Freund adjuvant s.c yolla uygulanmıştır. 22. günden itibaren 9 gün boyunca K, AA ve D gruplarına SF; DGAA ve YGAA grubuna ise belirlenen dozlarda gavaj yoluyla GAA uygulanmıştır. Artrit parametreleri ve histopatolojik değerlendirme yöntemleri kullanılarak GAA'nın deneysel RA modelinde tedavi edici etkisi değerlendirilmiştir. BULGULAR: D grubuna göre YGAA grubunda artrit skorunu önemli ölçüde düşürdüğü (p≤0,05), GAA gruplarının D grubuna göre diz eklemi sıcaklığında düşüşe sebep olduğu (p≤0,05), diz eklemi çevresinde azalmaya yol açtığı (p≤0,05), ağrıya bağlı parametreleri azalttığı (p≤0,05), ayrıca histopatolojik parametreleri iyileştirdiği (p≤0,05) gösterilmiştir. SONUÇ: GAA'nın deneysel RA'da artrit skorunu düşürdüğü, ödem ve inflamasyonu azalttığı, analjezik etkiye sebep olduğu, lokomotor aktivitesinde iyileşmeye sebep olduğu, eklem kıkırdağı ve kemik yapısında tahribatı azalttığı gözlemlenmiştir.
Behçet hastalığında potansiyel yeni bir belirteç
GİRİŞ VE AMAÇ: Yaşamı tehdit eden komplikasyonların yanı sıra nörolojik, vasküler tutulum gibi çeşitli sistemik belirtilere yol açabilen hatta belirgin semptomlar ile karakterize edilen otoimmün bir hastalık olan Behçet Hastalığı (BH)'nın patogenezi hala tam olarak anlaşılamadığından, klinik bulguların yanı sıra hastalık aktivitesinin tanımlanması ve takibinde yeni biyobelirteçlere ihtiyaç bulunmaktadır. Yeni keşfedilen bir adipokin olan Meteorin-like (Metrnl)'nin otoimmün ve inflamatuar hastalıklar ile ilişkisinin olabileceği ifade edilmektedir. Bu çalışmanın amacı, Behçet hastalarında Metrnl'in serum düzeylerinin saptanması ve Metrnl'in BH'nin aktivitesi ile olan ilişkisinin değerlendirilmesidir. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu araştırma, Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı ve Romatoloji Bilim Dalı polikliniğine 13 Nisan 2023 ile 01 Ekim 2023 tarihleri arasında başvuran 40 Behçet hastası ile yaş ve cinsiyet açısından benzer 30 sağlıklı katılımcı üzerinde gerçekleştirildi. BH tanısı, 2014 ICBD kriterlerine göre yapıldı. Serum Metrnl düzeyleri Western Blot analizi ile ölçüldü ve Image Lab (Version 6.0.1 build 34) programı kullanılarak analiz edildi. İstatistiksel analizler IBM SPSS Statistics 20 programı ile yapıldı, gruplar arasındaki farklar varyans analizi (ANOVA ve post-Hoc testleri) ile belirlendi (p<0,05 anlamlı kabul edildi). BULGULAR: Araştırma sonucunda, kontrol ve aktif BH gruplarında Metrnl protein ifadeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Ancak, pasif BH grubunda Metrnl ifadesinin kontrol ve aktif BH gruplarına göre anlamlı derecede düşük olduğu saptandı (p<0,05). SONUÇ: Elde edilen veriler Metrnl protein düzeylerinin BH'nin hastalık aktivitesinin bir göstergesi olarak kullanılabileceğini gösteren literatürdeki ilk araştırmadır. Aktif ve pasif BH grupları arasında Metrnl seviyelerindeki farklılıklar, BH'nin hastalık aktivitesine dair önemli bilgiler sunmaktadır. Bu sonuçlar, Metrnl'in BH'nin klinik seyrini izlemek için potansiyel bir biyobelirteç olarak değerlendirilebileceğini ve bu belirtecin de daha ileri araştırmalar ile değerlendirilmesinin gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Whey protein izolatinin siçanlarda kognitif fonksiyonlar ve oksidatif stres üzerine etkisi
Whey proteini izolatı, sporcularda performans artışı sağlamak amacıyla egzersiz öncesi ve sonrasında protein suplementi olarak kullanılmaktadır. Biyolojik değerinin yüksekliği ve özellikle triptofan, tirozin gibi amino asitler yönüyle zengin içeriği nedeniyle son yıllarda kognitif çalışmalarda kullanımı giderek artmaktadır. Çalışmada Wistar albino cinsi 4-6 haftalık / 180-200 g erişkin erkek sıçanlar kullanıldı. Deney hayvanları, Afyons Kocatepes sÜniversitesis sVeterinerlik FakültesissDeneys sHayvanlarıs sUygulamas ve sAraştırmas sMerkezindens elde edildi. Sıçanlar kontrol (n=10), sham (n=10) ve whey grubu (n=10) olmaks üzeres 3 grubas ayrıldı. Gruplar standart yem ve su koşullarında 30 gün süre ile beslendi. Whey grubuna, her gün 1 g whey proteini (6g/kg) ile hazırlanmış 2 cc' lik protein çözeltisi, sham grubuna ise 2 cc musluk suyu gavaj yoluyla verildi. Kontrol grubuna herhangi bir işlem uygulanmadı. Kısa ve uzun dönem bellek performanslarının değerlendirilmesinde ışın kollu labirent testi uygulandı. Testlerin tamamlanmasının ardından sakrifiye edilen hayvanların kan örnekleri alındı. Spektrofotometrik ölçümlerle TAS, TOS ve OSİ değerleri hesaplandı. Bellek testlerinde, sıçanların LGS, CGS, KDBH, UDBH performansları açısından gruplar arasında istatistiksel olaraks anlamlıs bir farklılıks tespits edilemedi (p>0,05). Biyokimyasal analiz sonuçlarına göre ise TOS ortalamaları whey grubunda diğer gruplardan anlamlı olarak düşük bulundu (p<0,05). TAS ve OSİ değerleri whey grubunda düşük bulunsa da istatistiksels olaraks anlamlıs değildi (p>0,05). Çalışmamızda whey proteini izolatının kognitif fonksiyonları ve oksidatif stresi etkilemediği sonucuna ulaşılmıştır. Daha iyi sonuçlara ulaşılabilmesi için whey proteininin uygulanma süresinin uzatılarak insanlarda ve hayvanlarda farklı testlerin gerçekleştirildiği daha fazla sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Whey Proteini İzolatı, Bilişsel fonksiyonlar, Bellek, Işın Kollu Labirent, Oksidatif Stres.
Yaş tip yaşa bağlı makula dejenerasyonu olan hastaların vitreus ve serumlarında PDGF, VEGF, PIGF ve B-FGF düzeylerinin önemi
Vasküler endotelial büyüme faktörü (VEGF-A), trombosit kaynaklı büyüme faktörü (PDGF), plasental büyüme faktörü (PlGF) ve fibroblast büyüme faktörü (FGF) fizyolojik olarak göz içi ve sistemik dolaşımda gösterdikleri etkileri ile fizyolojik süreçlerde yer almaktadır. Çalışmamızda yaş tip yaşa bağlı maküla dejenerasyonu (y-YBMD) hastalarında bazal vitreus ve serum VEGF-A, PDGF, PIGF, FGF düzeylerinin anti-VEGF tedavisi (intravitreal ranibizumab) sonrası değişiminin ortaya çıkarılması amaçlanmıştır. Yaş tip YBMD tanısı konulan 38 hastanın 38 gözü prospektif ve girişimsel bu çalışmaya dahil edildi. Bazal ve tedaviden sonra 1 ay aralar ile en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) ve santral maküla kalınlığı (SMK) ölçümleri alındı. Hastalara aylık intravitreal 0,5 mg/0,05ml ranibizumab enjeksiyonu uygulandı. Tanı anında, 1. ve 4. intravitreal enjeksiyondan bir gün sonra kan örneği, 1., 2, ve 4. intravitreal enjeksiyon sırasında ise vitreus örneği alınarak -80 C'de saklandı ve sonrasında (ELISA yöntemi ile) değerlendirildi. Çalışmayı tamamlayan 31 hastanın ortalama yaşı 70,96±7,69 (58-86) yıl idi. Hastaların 19'u (%61,3) kadın, 12'si (%38,7) erkekti. Epiretinal membran veya makula deliği tanısı ile vitreoretinal cerrahi uygulanan hastalardan vitreus alınan yaş ve cinsiyet karşılaştırmalı 17 kontrol bireyin ortalama yaşı 71,41±7,78 (60-82) yıl idi. Ortalama DEİGK ve SMK'nda istatistiksel olarak anlamlı düzelme gözlendi. Ortalama VEGF, PDGF ve PlGF değerleri 1. vitreus örneğinde sırasıyla 49,27±32,28, 27,86±16,29 ve 12,17±6,87 pg/mL iken, 2. vitreus örneğinde sırasıyla 23,61±10,56, 27,31±11,16 ve 11,08±6,07 pg/mL ve 3. vitreus örneğinde sırasıyla 20,66±7,74, 27,25±12,94 ve 13,50±8,98 pg/mL idi. Üç ölçüm arasındaki fark VEGF'te istatistiksel olarak anlamlı bulunurken PDGF ve PlGF'de anlamlı saptanmadı (sırasıyla p<0,001, p=0,82 ve p=0,13). 1. serum örneğinde ölçülen ortalama VEGF, PDGF, PlGF ve FGF değerleri sırasıyla 336,84±172,48, 3583,41±1492,95, 15,72±4,44 ve 2,77±1,74 pg/mL iken 2. serumda bu değerler sırasıyla 326.37±164.75, 3640,96±1458,84, 15,44±3,61 ve 2,80±1,72 pg/mL ve ilk intravitreal enjeksiyondan 3 ay sonra 4. intravitreal enjeksiyondan 24 saat sonra elde edilen 3.serumda bu değerler sırasıyla 320,34±170,99, 3428,80±1477,91, 14,99±4,01 ve 2,45±1,18 pg/mL olarak saptandı. Serum büyüme faktörlerinin ilk, ikinci ve üçüncü ölçümleri arasında anlamlı fark bulunmadı. Vitreus VEGF düzeyi kontrol grubundan daha yüksek izlendi (p=0.037). İntravitreal ranibizumab tedavisi göz içi VEGF düzeylerinde ilk 3 ay boyunca supresyona neden olurken, 1. ve 4. enjeksiyonun ertesi günü sistemik VEGF düzeylerinde anlamlı değişikliğe neden olmadı. Diğer faktörlerin vitreus ve serum değerlerinde tedaviye bağlı anlamlı değişiklik gözlenmedi. Kan VEGF ve FGF düzeyleri arasında pozitif korelasyon saptandı. Anahtar kelimeler: Yaşa Bağlı Makula Dejenerasyonu, PDGF, PlGF, VEGF, FGF, Vitreus, Serum
Ratlarda radyasyona bağlı beyin hasarında ramelteon'un olası tedavi edici etkisi
Kanser tedavisinde, en sık kullanılan tedavi metotlarından birisi radyoterapidir (RT). RT alan hastalarda akut dönemde başağrısıyla başlayıp ve geç dönemde demans, ölüme kadar giden sonuçlar olabilir. Uygulanan iyonlaştırıcı radyasyon, merkezi sinir sisteminde hücre içi reaktif oksijen türlerinin ve proinflamatuar sitokinlerin üretimini indükleyerek beyin doku ve çevresinde hücresel hasara yol açabilmektedir. Ramelteon (RML), antienflamatuar ve antioksidan etkileri olan bir melatonin reseptörü agonistidir. Bu çalışmada 10 Gray radyasyon uygulayarak oluşturulan beyin hasarında RML'nin olası tedavi edici etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada, kontrol grubu, radyasyon grubu, radyasyon ile RML uygulanan grup ve RML uygulanan grup olmak üzere ve her grupta 8 rat olacak şekilde toplamda 32 adet Wistar Albino cinsi dişi rat kullanıldı. Çalışmanın sonunda ratlardan alınan kan örneklerinden hemogram ölçümü gerçekleştirildi. İzole edilen beyin dokularının bir hemisferine ait korteks bölgelerinden beyin hasarını gözlemlemek amacıyla histopatolojik olarak hematoksilen-eozin (H-E) boyaması yapıldı. Oksidatif stresi ölçmek için total oksidan seviye (TOS) ve total antioksidan seviye (TAS) ve oksidatif stres indeksi (OSI) çalışıldı. Ayrıca tümör nekroz faktör- α (TNF-α), kaspaz-3, kaspaz-9 ve interlökin-10 (IL-10) seviyeleri ELISA yöntemiyle ölçülüp değerlendirildi. Histolojik inceleme sonuçlarına göre, radyasyon uygulanan gruplarda ödem, vakuolizasyon ve apoptotik cisimciklere kontrol grubuna oranla istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha fazla rastlanmıştır. Ancak RML uygulanan grupta bu görünümün anlamlı ölçüde azaldığı hücre bütünlüğünün korunduğu gözlemlenmiştir. RT grubunda, kontrol grubuna göre yükselme gösteren OSİ'nin RML tedavisiyle anlamlı olarak düştüğü (p<0.0001) gözlemlenmiştir. Kontrol grubuna kıyasla; TNF-α değerinin radyasyon uygulanan gruplarda yükseldiği, RML tedavisiyle anlamlı bir şekilde düştüğü (p<0.0001) saptanmıştır. IL-10 seviyesi, radyasyon uygulanan grupta kontrol grubuna göre anlamlı düşme (p=0.003) göstermekle beraber RML tedavisi uygulanan grupta anlamlı bir şekilde yükselmiştir (p<0.0001). Radyasyon uygulaması sonrası kontrol grubuna göre kaspaz-3 ve kaspaz-9 seviyelerinin yükseldiği ve bu yükselmenin RML tedavisiyle anlamlı olarak düştüğü (p<0.0001) görülmüştür. Elde ettiğimiz bu sonuçlar; RML'nin, radyotoksite kaynaklı beyin hasarında antienflamatuar, antiapopitotik ve antioksidatif etkileri ile koruyucu ve tedavi edici rolünün olabileceğini göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Radyasyon, Beyin Hasarı, Ramelteon, Oksidatif Stres, İnflamasyon, Apopitozis
Düşük yoğunluklu akut ve programlı yüzme egzersizi uygulanan ratlarda oksidan/antioksidan durum ve KASPAZ-3 düzeylerinin araştırılması
Farklı egzersiz türlerinin biyokimyasal süreçler üzerindeki etkilerini anlamak ve egzersiz programlarını kişisel veya klinik hedeflere göre optimize etmek amacıyla bu alanda yapılan araştırmalar önemlidir. Bu çalışma, programlı ve düşük yoğunluklu akut yüzme egzersizlerinin Wistar albino sıçanlarında oksidatif stres ve apoptoz üzerindeki etkilerini araştırmaktadır. Bu amaçla 30 erkek sıçan Kontrol (egzersiz yapmayan), Programlı Yüzme (günde 30 dakika, 20 gün boyunca) ve Akut Yüzme (tek seferlik 30 dakikalık yüzme) olacak şekilde üç gruba ayrıldı. Oksidatif stres belirteçleri, toplam antioksidan durumu (TAS), toplam oksidan durumu (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSI) ile birlikte, apoptoz belirteci olarak kaspaz-3 aktivitesi ölçüldü. Programlı yüzme, düşük yoğunluklu akut yüzme ve kontrol gruplarında kaspaz 3 seviyesi sırasıyla 15.3 ± 1.2 ng/mL, 9.2 ± 1.1 ve 8.5 ± 1.0 ng/mL ve p<0,05; OSI ise sırasıyla 2323,58±516,58; 2020,27±224,13; ve 1956,00±424,07 (p>0,05) olarak belirlendi. Bu çalışma, egzersiz protokollerinin hücresel adaptasyonlar ve biyokimyasal süreçler üzerindeki belirleyici rolünü ortaya koymakta olup, oksidatif stres ve apoptoz arasındaki etkileşimin daha iyi anlaşılması için egzersiz şiddeti ve süresinin titizlikle standardize edilmesi gerektiğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Egzersiz fizyolojisi; düşük yoğunluklu akut yüzme; programlı yüzme; antioksidan aktivite; kaspaz- 3
VEGF, HIF ve HO-1 anjiyogenetik moleküllerinin bir inflamatuar hastalık olan psöriatik artrit'teki rollerinin incelenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Psöriatik artrik fonksiyonel kayıplara yol açabilen kronik inflamatuar bir hastalıktır. Bu çalışmada VEGF, HIF ve HO-1 moleküllerinin psoriatik artritteki rollerinin incelenmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Romatoloji polikliniğe akut atak ile başvuran PsA tanılı 64 kişi hasta grubu olarak, bilinen kronik, romatolojik hastalığı olmayan yaş ve cinsiyet yönünden hasta grubuyla benzer özelliklerde 64 sağlıklı gönüllü kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Hasta grubunun muayene bulguları ile laboratuvar bulguları kaydedildi. Katılımcılardan alınan kan örneklerinde VEGF, HIF-1 ve HO-1 seviyeleri spektrofotometrik olarak ölçüldü. BULGULAR: Kontrol ve hasta grubu demografik özellikler açısından benzerdi. VEGF ve HIF-1 seviyeleri kontrol grubuna kıyasla hasta grubunda daha yüksekti (p<0,05). Hasta grubunun HO-1 seviyeleri ile kontrol grubu HO-1 seviyelerinin karşılaştırılmasında fark gözlenmedi (p<0,05). VEGF, HIF-1 ve HO-1 arasında pozitif korelasyon bulunurken (p<0,05), VEGF ve HIF-1 molekülleri ile ESH, CRP arasında pozitif ilişki bulundu (p<0,05). HIF molekülü ile DAS-28 arasında da pozitif ilişki olduğu bulundu (p<0,05). SONUÇ: Bulgularımıza göre PsA tanılı hastalarda VEGF ve HIF seviyelerinin sağlıklı bireylere kıyasla daha yüksek bulunması bu moleküllerin hastalığın etiyolojisinde rol oynadığını düşündürmektedir. VEGF, HIF-1 ve HO-1 arasında korelasyonun tespit edilmesi bu moleküllerin birlikte hareket ettiğini de düşündürmektedir. Özellikle HIF molekülünün hastalığın aktivitesinde güçlü bir rolü olabilir. Anahtar Kelimeler: Anjiyogenez, HIF, HO-1, Psoriatik Artrit, VEGF
Önkoşullanma ve nikotinamidin bilateral karotis oklüzyonu ile iskemi oluşturulan sıçanlarda serebral iskemi-reperfüzyonunda beyin hasarına karşı koruyucu etkilerinin araştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada serebral iskemi ve reperfüzyon beyin hasarına karşı nikotinamid ve iskemik önkoşullanmanın koruyucu etkilerini araştırmak amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: Otuz beş adet sıçan rastgele kontrol, önkoşullanmalı iskemi/reperfüzyon (İÖ+İR), iskemi/reperfüzyon (İR), önkoşullamalı iskemi/reperfüzyon+nikotinamid (İÖ+İR+N) ve iskemi/reperfüzyon+Nikotinamid (İR+N) olarak beş gruba ayrıldı. Serabral iskemi/reperfüzyon (SİR) bilateral kommon karotis arter (KKA) oklüzyonu ile sağlandı. İÖ+İR ve İÖ+İR+N gruplarına iskemiden 30 dk önce, 3 siklus 10 sn iskemi/30 sn reperfüzyon şeklinde iskemik önkoşullanma (İÖ) sonrasında 20 dk KKA oklüzyonu uygulandı. İR grubuna 20 dk iskemi, İÖ+İR+N ve İR+N gruplarına 500 mg/kg dozunda nikotinamid intraperitoneal verildi. 24 saatlik reperfüzyon periyodunun ardından hayvanlara nörolojik değerlendirme ve dikey çubuk testi uygulandı. Alınan kan ve beyin doku örneklerinde biyokimyasal olarak Malondialdehit (MDA), glutatyon (GSH) düzeyleri ve katalaz (KAT) aktivitesi ölçüldü. Histopatolojik değerlendirmelerde prefrontal korteks alanlarında kırmızı nöron, sateliosis ve spongiosis oranları belirlendi. BULGULAR: SİR sonrası MDA düzeyleri hem serumda hem de beyin dokusunda İR grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde artarken (p<0,05), beyin dokusunda GSH ve KAT aktivitesinin azaldığı görüldü (p<0,05). İR grubuna göre İR+N grubunda beyin ve serumda MDA düzeylerinin anlamlı olarak azaldığı görüldü (p<0,05). İÖ ile beraber nikotinamid uygulaması beyin dokusunda MDA düzeylerini anlamlı olarak azaltırken, GSH ve KAT aktivitesini artırdığı bulundu (p<0,05). İR grubuna kıyasla İÖ+İR, İÖ+İR+N, İR+N gruplarında prefrontal korteks alanlarının morfolojik ve nörolojik hasar boyutunun azaldığı bulundu (p<0,05). SONUÇ: Çalışma sonuçları, iskemik önkoşullanma ile beraber nikotinamid uygulamasının serebral iskemi/reperfüzyon hasarını hafiflettiğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Nikotinamid, Oksidatif stres, Önkoşullanma, Serebral iskemi/reperfüzyon
Tip 2 diyabetli sıçan modelinde elektro-akupunkturun (EA) hiperglisemi ve oksidatif stres üzerindeki etkisinin araştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada Tip 2 diyabet sıçan modelinde Elektro-akupunkturun (EA) hiperglisemi ve oksidatif stres üzerindeki etkilerini araştırmak amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: Otuzbeş Spurge-Dawley erkek sıçan beş gruba ayrıldı (n =7 ). Gruplar ; Normal yem ile beslenen grup kontrol (NY), Yüksek yağlı yem ile beslenen grup (YY),: Normal yem + elktro-akupunktur (N+EA) grubu: Normal yem ve 10 seans EA uygulanan grup. Diyabet (DM): 4 haftayüksek yağlı yem ile beslenen ve sonra 40 mg/kg streptozotosin (STZ) ile diyabet oluştruldu. Diyabet + elektro-akupunktur grubu (DM+EA); Bu grup deneyin ilk 4 haftasında yüksek yağlı yem ile beslendi ve sonra 40 mg/kg STZ ile, diyabet oluşturulduktan sonra 4 hafta içinde elektro-akupuktur bacaktaki Zusanli akupunktur noktaları (ST. 36) üzerine her üç gün de bir her seans 15 hz 30 dakika olarak uygulandı. Deneye başlamadan önce, diyabet modelinin oluşturulduğu haftada, elektro-akupunktur uygulandıktan sonraki ilk hafta ve deney sonunda ratların ağırlıkları alınarak kan şekerleri ölçüldü. Deney tamamlandıktan sonra hayvanlar anestezi altında intrakardiyak kan örnekleri alınarak dekapitize edilerek ötenazi edildi. Alınan kan örneklerinin plazmasında toplam antioksidan durumu (TAS), toplam oksidan durumu (TOS) ,oksidatif stres indeksi(OSİ) ve Malondialdehit (MDA) seviyeleri ölçüldü. BULGULAR: Elektro-akupunktur ile tedaviye başladıktan sonraki ilk haftanın sonunda ölçülen (VA3) vücut ağırlıklarının karşılaştırması yapıldığında; NY grubu ile karşılaştırıldığında DM ve DM+EA grupları arasında (sırasıyla p=0,000 ve p=0,001) anlamlı bir fark bulundu. Deney sonunda ölçülen vücut ağırlıklarının karşılaştırılmasında (VA4) ise NY grubu ile karşılaştırıldığında DM ve DM+EA grupları arasında istatistiksel anlamlılık bulunmadı, ve sadece NY grubuna kıyasla DM grubu arasında istatistiksel anlamlılık bulundu (p=0,006). STZ enjeksiyonu sonrası kan glukoz düzeyi (K) yükselmiştir, DM ve DM+EA gruplarında YY, NY ve N+EA gruplarına kıyasladığnda istatiksel olarak anlamlı bir fark göstermiştir (p<0,05, p<0,001). Deneyin sonunda gruplara ait Açlık kan glukozu seviyeleri karşılaştırıldığında (K4) DM grubunda ortalama kan şekeri düzeyleri azalış gösterdi NY, YY ve N+EA gruplarına kıyasla istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterdiği bulundu (sırasıyla p=0,003, p=0,005, p=0,003). Ancak DM ile DM +EA grubunda NY ile kıyasla istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermedi. TAS ortalamala düzeyleri, DM ile DM +EA, DM + EA ile NY ve DM ile YY arasında gruplar arasında ikili karşılaştırma yaparken istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur. DM+EA grubundaki ortalama değerleri DM grubu ve NY grubu değerlerinden daha yüksek olduğu görülmüştür. TAS ortalama değerlerinde NY +EA ile NY istatiksel bir anlamlılık bulunmamıştır. TOS ortalama değerlerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. OSİ ortalama değerlerine DM+EA ile DM, DM+EA ile NY ve DM ile YY istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmüştür. OSİ ortalama değeri DM+EA grubunda DM ve NY göre daha düşük görülmüştür. (MDA) ortalama değerlerinde bir anlamlı bir fark farklık bulunmamıştır. SONUÇ : Elektro-akupunktur uygulamalarının Tip 2 DM' sıçanlarda kan glikozunu düşürmesine karşın yeterli hipoglisemik etki oluşturmamıştır. Ancak uygulma sonuçlarımız toplam Antioksitan seviye üzerine pozitif etki göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Diyabet, Elektro-akupunktur, Hiperglisemi, Oksidatif Strses
Egzersiz proteinürisine neden olan oksidan stresin olası kaynakları
ÖZETEgzersiz sırasında artan oksijen tüketimi, serbest oksijen radikallerininüretimini de arttırmakta ve bazı istenmeyen etkilere neden olabilmektedir.Egzersiz sırasında ortaya çıkan serbest oksijen radikalleri aracılığıyla oluşanoksidan stresin egzersiz proteinürisine neden olduğu bölümümüzde dahaönce yapılan çalışmamızda, hem insanlarda hem de sıçanlarda gösterilmiştir.Egzersiz proteinürisine neden olan olası kaynakları ortaya koymak için,NADPH oksidaz ve ksantin oksidaz enzim inhibitörlerinin etkisi iki farklıçalışma şeklinde incelendi. lk gruba NADPH oksidaz inhibitörü olandifenileniyodonyum klorit (1.6mg/kg/gün) diğer gruba da ksantin oksidazinhibitörü olan oksipurinol (40mg/kg/gün) verilmesini takiben, her iki grupta dasıçanlara koşu bandında tüketici egzersiz yaptırıldı. Egzersizden sonrahayvanlar, 24 saatlik idrarlarının toplanması için metabolik kafeslere alındı.24 saatin sonrasında, toplanan idrarın yanında kan örnekleri ve böbrekdokusu da çıkarıldı. lk grupta NADPH oksidaz aktivitesi ve lökositaktivasyonu saptandı. kinci grupta da ksantin oksidaz aktivitesi tayin edildi.Oksidan stresi değerlendirmek için her iki grupta eritrosit ve böbrektiyobarbitürik asit türevlerine (TBARS), ve böbrek protein karbonilasyonunabakıldı. Proteinüri değerlendirmesi ise total idrar protein, β2-mikroglobulin vealbumin düzeyi ölçümleri ile yapıldı.NADPH oksidaz çalışmasında, Egzersiz grubunda idrarda total proteinatılımında ve albumin düzeyinde kontrol grubuna göre belirgin bir artışsaptanırken inhibitör tedavisiyle Egzersiz- nhibitör grubunda bu artış önlendi.Oksidan stres parametrelerinde de eritrosit TBARS hariç, böbrek TBARS veböbrek protein karbonilasyon düzeyinde Egzersiz grubunda anlamlı bir artıştespit edilirken bu artış inhibitör tedavisiyle önlendi. drar ve oksidan stresparametreleriyle uyumlu olarak lökosit ve böbrek NADPH oksidaz aktivitesiile lökosit aktivitesi de Egzersiz grubunda anlamlı bir şekilde arttı. nhibitörtedavisiyle de bu artış Egzersiz- nhibitör grubunda önlendi.Ksantin oksidaz çalışmasında da, Egzersiz grubunda, idarda total ptoteinatılımı ve albumin atılımı artarken bu artış inhibitör tedavisiyle Egzersiz-nhibitör grubunda önlenemedi. Oksidan stres parametrelerinde de Egzersizgrubunda eritrosit TBARS hariç böbrek TBARS ve böbrek proteinkarbonilasyonunda anlamlı olan artış inhibitör tedavisiyle Egzersiz- nhibitörgrubunda önlendi. Plazma ve böbrek ksantin oksidaz enziminin aktivitesiegzersiz ile artış göstermedi, fakat inhibitör tedavisiyle hem nhibitör hem deEgzersiz nhibitör grubunda bu aktivite önlendi.Bulgularımıza göre, egzersiz proteinürisi gelişiminde oksidan streskaynağı ksantin oksidaz enziminden çok, NADPH oksidaz enziminin rolüolduğunu işaret etmektedir.Anahtar kelimeler: Egzersiz, proteinüri, NADPH oksidaz, ksantin oksidaz,iv
Nitrik oksit sentaz inhibisyonuna bağlı hipertansiyon modelinde egzersizin çizgili kas rezistans arter yanıtlarına etkisi
ÖZETHipertansiyonda artmış arteriyel kan basıncı koroner kalp hastalığı, kalpyetmezliği ve renal hastalıklar gibi önemli hasarlara yol açar. Esansiyelhipertansiyonun etiyolojisine yönelik önemli hipotezlerinden biri haline gelenendotelyal disfonksiyon, hem insanlarda hem de hayvanlarda gösterilmiştir. Düzenlifiziksel aktivitenin hipertansif insanlardaki ve bazı hipertansiyon modelleriyle kanbasıncı arttırılan sıçanlardaki kan basıncını düşürücü etkileri bilinmektedir. Güçlü birdamar gevşetici olan nitrik oksit (NO) üretiminin bloke edildiği, NO sentaz (NOS)enzim inhibitörü verilen hipertansiyon modelinde de aerobik egzersizin kan basıncınıdüşürdüğü ortaya konmuştur.Bu çalışmada kan basıncının düzenlenmesinde önemli yeri olan dirençarterlerinin rolü ve egzersizin etkileri göz önüne alınarak, normotansif ve hipertansifsıçanlarda direnç arterlerinin yanıtlarında egzersize bağlı olası değişiklikleraraştırıldı. Bu amaçla kontrol, egzersiz, hipertansif ve hipertansif egzersiz olarak 4deney grubu oluşturuldu. Hipertansiyon, seçici olmayan NOS enzim inhibitörünün[NÏ-nitro-L-arginin metil ester (L-NAME) 25 mg.kg-1.gün-1] içme suyuna ilavesiyleoluşturuldu ve 6 hafta boyunca sürdürüldü. Egzersiz gruplarında antrenmanprotokolü hipertansiyonla eşzamanlı olarak haftada 5 gün, günde 1 saat yüzmeolarak uygulandı. Tüm hayvanlarda kan basıncı periyodik olarak non-invazivyöntemle kuyruktan ölçülerek takip edildi. Çalışmanın sonunda kas dokusundanelde edilen direnç arterleri telli miyograf ve basınç miyografı organ banyosudüzeneklerinde alınarak damar yanıtları incelendi. Bunun yanında izole edilen kasdokularında ve kas damarlarında NOS izoformlarının ekspresyonu da Western blotanaliziyle saptandı.Deney sonundaki kan basıncı değerleri her iki hipertansif grupta kontrolegöre yüksek bulunurken, hipertansif egzersiz grubu hipertansif gruba göre önemliölçüde kan basıncı düşüşü sergiledi. Endotelli protokollerde hipertansif gruptakidamarların asetilkolinle uyarılan gevşeme yanıtları değişik ajanlar varlığında (L-arginin, L-NAME) diğer gruplara göre düşüktü. Noradrenaline verilen kasılmacevapları ve sodyum nitroprussid ile uyarılan gevşeme yanıtları ise gruplar arasındahem endotelli hem de endotelsiz damarlarda farksızdı. Ayrıca solubl guanilat siklazinhibitörü varlığında ve tüm vazodilatör ajanların inhibe edildiği endotelliprotokollerde de gruplar arasında asetilkolin aracılı gevşeme yanıtları farksızbulundu. Akım aracılı gevşeme yanıtları hipertansif egzersiz grubunda egzersizledüzelirken, L-NAME varlığı gevşeme yanıtlarında belirgin azalma yarattı. Dirençdamarlarında, gevşeme yanıtlarına paralel bir bulgu olarak eNOS ekspresyonu daegzersiz yapan gruplarda artmış olarak bulundu. Kas ve damarlardaki nNOS ve kasdokusundaki iNOS izoformlarının ekspresyonu da gruplar arasında farksızdı.Sonuç olarak, 6 haftalık düzenli fiziksel aktivitenin NOS inhibisyonuylahipertansif hale getirilen sıçanlarda kan basıncını düşürdüğü teyit edilmiştir. Endotelkaynaklı NOS izoformunun ekspresyonundaki artış da göz önünde bulundurularak,direnç arterlerinin asetilkolin ve akımla uyarılan gevşeme yanıtlarına bakıldığındaNO aracılı gevşeme yolunun egzersiz yapan hipertansif grupta önem kazandığısöylenebilir.Anahtar kelimeler: hipertansiyon, L-NAME, egzersiz, NOS, miyografiv
Atorvastatin tedavisiyle plazma kolesterol konsantrasyonunun düşürülmesinin eritrosit mekaniğine etkileri
ATORVASTAT N TEDAV S YLE PLAZMA KOLESTEROLKONSANTRASYONUNUN DÜŞÜRÜLMES N N ER TROS TMEKAN Ğ NE ETK LERMehmet ÜyüklüAkdeniz Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Fizyoloji AD; ANTALYA3-Hidroksi-3-metilglutaril koenzim A (HMG-CoA) redüktaz inhibitörleri (statinler)yaygın bir şekilde kolesterol düşürücü ilaç olarak kullanılmaktadır. Bu enzimkolesterol biyosentez yolağının anahtar enzimidir ve HMG-CoA'nın mevalonatadönüşümünü katalizler. Bu çalışmanın amacı, normal diyetle beslenen kobaylardaatorvastatin uygulamasıyla ortaya çıkan hipokolesteroleminin eritrosit membranınınyapısına ve mekaniğine etkisini incelemektir. Atorvastatin izotonik fosfat tamponuiçinde gavajla, 20 mg/kg/gün tek doz 21 gün verilmiştir. Kardiyak ponksiyon ile kanörnekleri alındıktan sonra plazma total kolesterol, trigliserit, düşük dansititeli (LDL) veyüksek dansititeli (HDL) lipoprotein konsantrasyonları, eritrosit deformabilitesi,eritrosit membranı Na+-K+ ATPaz aktivitesi ve lipid kompozisyonu analizleri yapılmışve kontrol grubuyla karşılaştırılmıştır. Eritrosit deformabilitesi bir ektasitometrekullanılarak, lazer difraksiyon analizi ile değerlendirilmiştir. Eritrosit membranları eldeedildikten sonra Na+-K+ ATPaz aktivitesi, fosfat salınımı metoduna görespektrofotometrik olarak tayin edilmiştir. Eritrosit membranından lipidlerin eldesindensonra kolesterol ve fosfolipid miktarı enzimatik olarak ölçülmüştür. Üç haftalıkatorvastatin uygulamasından sonra plazma kolesterol, LDL ve trigliseritkonsantrasyonlarında önemli düşüşler görülmüştür (P<0.0001). Eritrosit membranıkolesterol miktarında önemli bir azalma (P<0.0001), fosfolipid miktarında (P<0.0001)ve Na+-K+ ATPaz aktivitesinde (P<0.0009) ise önemli bir artma meydana gelmiştir.Eritrosit deformabilitesinde ise herhangi bir değişiklik gözlenmemiştir. Bu çalışmanınsonuçları HMG-CoA redüktaz inhibitörü atorvastatinin, eritrosit membranı kolesterol-fosfolipid oranında ve Na+-K+ ATPaz aktivitesinde önemli değişmelere neden olduğuhalde eritrosit deformabilitesini etkilemediğini göstermiştir.Anahtar kelimeler: kolesterol, atorvastatin, eritrosit membranı, eritrositdeformabilitesi.
Deneysel parkinson hastalığının görsel uyarılma potansiyellerinde oluşturduğu değişikliklere dokosaheksaenoik asit (DHA)'in etkisi ve mekanizması
DENEYSEL PARK NSON HASTALIĞININ GÖRSEL UYARILMAPOTANS YELLER NDE OLUŞTURDUĞU DEĞ Ş KL KLEREDOKOSAHEKSAENO K AS T (DHA)' N ETK S ve MEKAN ZMASIÖzlem KöseAkdeniz Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Fizyoloji AD; ANTALYAParkinson hastalığında görsel uyarılma potansiyelleri (VEPs)'nin değiştiğisaptanmıştır. Dokosaheksaenoik Asit (DHA), beyin hücre membranlarında bulunan,sinirsel ve görsel fonksiyon için gerekli olan doymamış yağ asitidir. Bu çalışmanınamacı, deneysel Parkinson modeli oluşturulan farelerde meydana gelen VEPdeğişikliklerine DHA'nın etkisinin olup olmadığını araştırmak ve bu etkide lipidperoksidasyon (LP) ve antioksidan enzimlerin rolünü aydınlatmaktır. Çalışmada 10aylık erkek C57BL/6 fareler rasgele 4 gruba ayrılmıştır: Kontrol (K) grubu, DHAverilen grup (D), deneysel Parkinson oluşturulan grup (P), deneysel Parkinsonoluşturulan + DHA verilen grup (PD). DHA (36mg/kg/gün), 4 hafta boyunca gastrikgavaj yoluyla, MPTP (1-metil-4-fenil 1,2,3,6 tetrahidropiridin, 4x20mg/kg, 12 saataralıklarla, ip) uygulanmıştır. Motor aktivite çubuk testi ile, SN'deki dopaminerjikhücre ölümü ise Tirozin Hidroksilaz (TH) immünreaktif hücrelerinimmünohistokimyasal analizi ile tespit edilmiştir. VEP'ler hayvanların kafalarınasubdermal yerleştirilen iğne elektrodları ile kaydedilmiştir. Beyin ve retinadokularında, Süperoksit dismutaz (SOD), Glutatyon peroksidaz (GPx) ve Katalaz(CAT) enzim aktivite düzeyleri ticari kitler ile spektrofotometrik olarak,Tiyobarbitürik Asit Reaktif Madde (TBARS) düzeyleri ise spektroflorometrikyöntemle ölçülmüştür. DHA'nın deneysel Parkinsonda artan SN dopaminerjik hücreölümü üzerine düzeltici etki gösterirken, bozulan motor aktiviteyi düzeltmediği tespitedilmiştir. Deneysel Parkinsonda GPx enzim aktite düzeyleri değişmezken beyinSOD ve retina CAT düzeyleri azalmış, beyin TBARS düzeyi artmış, ancak DHA buparametreler üzerine düzeltici etki göstermemiştir. Deneysel PH'da VEPlatenslerinin önemli ölçüde uzadığı, bu uzama üzerine DHA alınımının düzelticietkisinin olduğu tespit edilmiştir. Bu çalışma MPTP ile oluşturulan deneysel fareParkinson modelinde bozulan VEP latensleri üzerine DHA'nın düzeltici etkisininvarlığını kanıtlamakta ancak bu etkinin antioksidan enzimler ve LP ile ilişkiliolmadığını göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Parkinson, MPTP, VEP, DHA, LP, antioksidan enzimler
Sıçanlarda sepsis öncesi oral nattokinase uygulamasının koagülasyon, eritrosit agregasyonu ve kan viskozitesine etkileri
Nattokinase (Nattokinaz) potent fibrinolitik aktivitesi oldugu gösterilmis, haslanmıs soya fasülyesinin Basillus subtilis natto kullanılarak fermente edilmesiyle elde edilen, Japonya'ya özgün geleneksel besin maddesi olan bir serin proteazdır. Bu deneysel çalısmanın amacı, sıçanlara sepsis öncesi 7 gün intragastrik nattokinaz verilmesinin plazma fibrinojen seviyesi, hemoreolojik parametreler ve mortalite üzerine etkilerinin incelenmesidir. Çalısmada 100 tane 180?250 gram agırlıgında Wistar tipi genç disi sıçan kullanıldı. Sıçanlardan 60 tanesi, 0.6 mg/gün dozda nattokinaz uygulanarak biyokimyasal ve reolojik parametrelerin analizi (Deney 1) amacıyla, 20 tanesi 6 mg/gün dozda nattokinaz uygulanarak biyokimyasal ve reolojik parametrelerin analizi (Deney 2) amacıyla, 20 tanesi ise hayatta kalma analizi (Deney 3) yapılması amacıyla farklı üç deneyde kullanıldı. Çalısmamızın sonucunda; 1. Düsük dozda (0.6 mg/gün) nattokinaz kullanılan Deney 1'de, nattokinaz uygulanan gruplarda plazma fibrinojen düzeyi, plazma viskozitesi ve eritrosit agregasyonunda istatistiksel olarak önemli olmayan azalma tespit edildi. Eritrosit deformabilitesi bulgularında ise gruplar arasında fark görülmedi. 2. Yüksek dozda (6 mg/gün) nattokinaz uygulanan sıçanlarda kan viskozitesi ve plazma fibrinojen degisikliklerinin arastırıldıgı Deney 2'de gruplar arasında önemli fark bulunmadı. 3. Nattokinaz+Çekal ligasyon ile Çekal ligasyon grupları arasında hayatta kalma sıklıgı ve yasam süresi açısından önemli fark bulunmadı. Sonuç olarak; sıçanlarda çekal ligasyon ve delme ile olusturulan intraabdominal sepsis öncesi 7 gün boyunca intragastrik nattokinaz verilmesi plazma fibrinojen seviyesi, kan ve plazma viskozitesi, eritrosit agregasyonu ve deformabilitesi ile sepsise baglı mortalite üzerine istatistiksel olarak anlamlı bir etki olusturmamıstır. Ancak farkın önemli olmamasının uygulanan nattokinaz dozu, uygulama süresi ve denek sayısı ile iliskili olabilecegi düsünülmüstür. Anahtar Kelimeler: Nattokinaz, sepsis, fibrinojen, viskozite, agregasyon
Hemolitik mekanik travmaya maruz bırakılan eritrositlerde nitrik oksidin ve potasyum kanal blokajının koruyucu etkisi
Shear forces effective in the normal mammalian circulatory system remain below the hemolytic threshold. However, mechanical trauma to red blood cells (RBC) during blood flow through artificial organs or extracorporeal circuits may exceed this threshold and results in hemolysis. It has been previously demonstrated that nitric oxide and potassium channel blockage play a protective role in non-hemolytical mechanical trauma to RBC. This study was designed to test if this protective effect can also be observed in hemolytic mechanical trauma to RBC. Heparinized venous blood samples were obtained from ten healty, adult donors. The hematocrits of all blood samples were adjusted to 0.4 L/L by recombining the packed RBC and outologus plasma and divided into five groups; Control, mechanical stres (MS), M.S.+Sodium nitroprussid (SNP), M.S.+Tetraethylammonium (TEA) and M.S.+Clotrimazole (CLT). M.S.+SNP, M.S.+TEA and M.S.+CLT groups were incubated in room temparature for 1 hour with SNP (10-4 M), TEA (10-7 M) and Clotrimazol (3X10-5 M) respectively. After incubation, blood samples from mechanical stres groups were pumped through a glass capillary (diameter= 0.06 cm; length= 33 cm) using a roller pump, to maintain a pressure gradient of 200 mmHg, for 30 minutes. At the end of the mechanical stres application, hemolysis ratio, RBC deformability and whole blood cell count were measured and cell morphology was analysed. Although the calculated wall shear stress within the capillary tube was below hemolytical threshold, 30 minutes flow of blood under these circumstances result in about 3% hemolysis monitored by the measurement of plasma hemoglobin. A series of 10 experiments revealed that the degree of hemolysis was not affected by including SNP, TEA or clotrimazole in the blood sample. Besides that, mechanical stress application did not cause significant alterations in RBC deformability or cell morphology. In conclusion, as the calculated shear stress in the capillary tube in the system was below the hemolytical threshold, the hemolysis was caused mainly by the roller pump used in the system. The findings of the present study showed that neither nitric oxide nor potassium channel blockage could prevent this mechanical damage. Key words: Shear stress, mechanical trauma, hemolysis, nitric oxide
İskemi-reperfüzyon uygulanan sıçan midesinde angiotensin II' nin inos ve COX-2 ekspresyonuna etkisi
Renin-anjiyotensin sistemi (RAS), vasküler homeostazisin düzenlenmesinde en önemli düzenleyici sistemdir. RAS'ın en önemli etkiye sahip üyesi olan Anjiyotensin II (Ang II)'nin, kardiyovasküler ve renal hastalıklarda aktif rol oynayan bir büyüme faktörü olup, son yıllarda yapılan deneysel çalışmalarla inflamatuar cevabın oluşumunda kilit rolü olduğu gösterilmiştir. Deneysel iskemi-reperfüzyon (I/R) modeli, iskemi ve reperfüzyon sürelerine bağlı olarak uygulandığı dokuda inflamatuar cevap oluşumunu tetikleyen bir modeldir. İskemi-reperfüzyona maruz kalan mide dokusunda inflamatuar cevabın oluşumu ile ilişkili enzimler olan iNOS, COX?2 ekspresyonunda Anjiyotensin II'nin rolünü açıklığa kavuşturmak amacıyla yapılan çalışmamızda, kontrol, I/R ve I/R + blokür grupları oluşturulmuştur. I/R gruplarına 30 dakika iskemi ve iskemiyi takiben 24 saat reperfüzyon uygulanmıştır. Blokür gruplarına ise I/R uygulamasından önce 5 gün, günde 2 defa AT1 reseptör blokürü; Candesartan (1 mg/kg/gün), AT2 reseptör blokürü; PD123319 (3 mg/kg/gün) veya ACE inhibitörü; Captopril (20 mg/kg/gün ) uygulanmış, takiben I/R yapılmıştır. Deneklerden alınan mide dokusunda, miyeloperoksidaz (MPO) aktivitesi, PGE2 ve NOx (nitrit+nitrat) miktarları, iNOS ve COX-2 ekspresyonları tesbit edilmiş, plazmada Ang II düzeyi ölçülmüştür. 30 dakika iskemi ve 24 saat reperfüzyon periyodunun ardından artmış olan MPO aktivitesi, candesartan kullanımı ile baskılanmıştır. I/R grubunda PGE2 miktarı azalmış, COX-2 ekspresyonu değişmemiştir. Candesartan ve PD123319 verilen I/R gruplarında ise COX-2 ekspresyonunda artış tespit edilmiştir. I/R'a bağlı olarak NOx miktarında değişiklik olmamasına karşın, iNOS ekspresyonunda gözlenen artış, candesartan ile baskılanmıştır. Deney gruplarının hiçbirinde, plazma Ang II düzeyinde değişiklik tespit edilmemiştir. Sonuç olarak; Anjiyotensin II AT1 reseptörü üzerinden etki ederek, I/R'a bağlı iNOS ekspresyonundaki artıştan sorumlu olabilir. Anahtar kelimeler: İskemi ve reperfüzyon, Anjiotensin II, iNOS, COX-2, candesartan, PD123319, captopril, inflamasyon.
Duvar kayma gerilimi değişikliklerine endotel hücrelerinin yanıtı: eritrosit agregasyonunun etkisi
Endotel hücreleri kan akımından kaynaklanan kayma gerilimine maruz kalırlar. Endotel hücrelerinde kayma geriliminin etkisiyle otokrin ve parakrin faktörlerin üretimi akut ve kronik olarak düzenlenir. Kayma geriliminin pek çok genin ekspresyonunu düzenlediği ve damar duvarının patofizyolojisinde önemli rolleri olduğu çok iyi bilinmektedir. Endotel hücreler üzerinde in vivo etki gösteren mekanik kuvvetler, bu hücreler üzerindeki kan akımından kaynaklanır ve duvar kayma gerilimi olarak ifade edilirler: duvar kayma geriliminin büyüklüğü, damar duvarına komşu sıvının hızı (duvar kayma hızı) ile bu alandaki sıvının vizkositesinin çarpımı ile belirlenir. Çeşitli çalışmalarda, hemodinamik koşullarda ve duvar kayma gerilimindeki değişikliklerin damar endotelinde NO sentezleyen mekanizmaları etkileyebileceği gösterilmiştir. Kanın akışkanlık özellikleri duvar kayma gerilimini etkileyen en önemli faktörlerden biridir. Sıçanlarda artmış eritrosit agregasyonunun iskelet kası küçük arterlerinde endotelyal nitrik oksit sentaz (eNOS) ekspresyonunu ve fonksiyonunu azalttığı ve kan basıncını arttırdığı gösterilmiştir. Potansiyel kayma gerilimi reseptörü olan eNOS'un, endotel hücrelerinde kayma gerilimi değişikliklerinin algılanmasında rol oynadığı bildirilmiştir. Bu çalışmada; cam kapiller tüplerin içine yerleştirilen endotel hücrelerinde eritrosit agregasyonunun arttırılmasıyla azalan duvar kayma gerilimine cevaben NO bağımlı mekanizmalardaki değişiklikler incelenmiştir. Çalışmada cam kapiller tüpler içine özel bir teknikle insan göbek kordonu kaynaklı venöz endotel hücreleri yerleştirilmiştir. Cam tüpler içinde kültür edilmiş endotel hücreleri sabit basınç koşullarında farklı karakterde kan örnekleriyle perfüze edilmiştir. Endotel hücreleriyle kaplanmış kapillerin perfüzyonu; normal insan kanı, plazma kapsamı değiştirilerek eritrosit agregasyonu arttırılmış kan (dextran grubu) ve eritrosit yüzey özellikleri değiştirilerek agregasyonu modifiye edilmiş (F98 grubu) eritrosit süspansiyonları kullanılarak yapılmıştır. Endotel hücreleriyle kaplı kapiller borular yukarıda belirtilen deney gruplarına uyumlu eritrosit süspansiyonlarıyla 30 dakika veya 6 saat boyunca perfüze edilmişlerdir. Perfüzyon sonrası endotel hücrelerinde eNOS protein ve mRNA ekspresyonları tayin edilmiştir. Ayrıca endotel hücrelerinde nitrit-nitrat düzeyleri ölçülmüştür. Cam kapiller tüpler içinde kültür edilmiş endotel hücrelerinde akıma cevaben NO üretiminin ve eNOS serin 1177 ekpresyonunun arttığı bulunmuştur. Kapiller tüplerin, eritrosit agregasyonu arttırılmış kan örnekleriyle perfüzyonu NO üretimini ve eNOS serin 1177 ekspresyonunu azaltmıştır. Bu deneysel veriler eritrosit agregasyonunun değiştirilmesiyle meydana gelen duvar kayma gerilimi değişikliklerinin, NO bağımlı mekanizmalarla izlenebileceğini göstermiştir. Anahtar kelimeler: Duvar kayma gerilimi, endotelyal nitrik oksit sentaz, nitrik oksit
Farklı deneysel epilepsi modellerinde TRP iyon kanallarının ve nörotrofik faktörlerin rolü: Moleküler ve elektrofizyolojik yaklaşımlar ile incelenmesi
Amaç: En yaygın nörolojik hastalıklardan biri olan epilepsi dünya çapında birçok bireyde görülmektedir. Bu çalışmada, farklı deneysel epilepsi modelleri kullanılarak TRP iyon kanalları ve bazı nörotrofik faktörlerin gen ifadeleri incelenerek epilepsideki rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Etik kurul onayı alınan çalışmamızda ergin Wistar albino ve WAG/Rij erkek sıçanlar kullanılarak toplamda 32 hayvan (n=8) çalışmaya dahil edildi. Gruplar Kontrol, Akut PTZ, Kronik PTZ (tutuşma) ve Absans Epilepsi modeli şeklinde oluşturuldu. Akut model için tek doz pentilentetrazol (PTZ) (50 mg/kg), kronik PTZ modeli için hayvanların tutuşma davranışları gözlenene kadar haftada üç kez PTZ (35 mg/kg) intraperitoneal olarak uygulandı. Absans epilepsi modeli ise kendiliğinden epileptiform aktivite oluşturmaktadır. Hayvanlardan 60 dakikalık elektrokortikogram kaydı alındıktan hemen sonra korteks ve hipokampus dokuları izole edildi. Hedef genlerin ekspresyon düzeyleri gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu yöntemi ile çalışıldı. Elde edilen veriler SPSS 20.0 yazılımı kullanılarak tek yönlü varyans analizi post-hoc LSD testiyle karşılaştırıldı. p<0,05'ten küçük olan değerler anlamlı kabul edildi. Bulgular: Korteks dokularında TRPM3, TRPM8, TRPV1, NGF genlerinin ekspresyonları kontrol grubuyla kıyaslandığında absans epilepsili grupta anlamlı şekilde artmıştır (p<0,05). Hipokampus dokularında TRPM2, TRPM8 genlerinin ekspresyonları kontrol grubuyla kıyaslandığında Akut PTZ ve Kronik PTZ gruplarında anlamlı şekilde azalmıştır (p<0,05). Hipokampus dokularında TRPM3 ve TRPV1 genleri kontrol grubuna kıyasla absans epilepsili grupta anlamlı şekilde artmıştır (p<0,05) ayrıca bu dokuda NGF geni de kontrole kıyasla Akut PTZ ve Kronik PTZ gruplarında anlamlı şekilde artmıştır (p<0,05). Sonuç: Farklı epilepsi modellerinde, TRP iyon kanalları ve büyüme faktörü gen ekspresyon seviyeleri farklı şekilde etkilenmektedir. TRPM3, TRPM8, TRPV1 ve NGF genlerinin artan ekspresyonları, absans epilepsisinin patofizyolojisinde önemli bir rol oynayabilir ve nöral ağlarda değişikliklere neden olabilir. Hipokampus dokusundaki düşük TRPM2 ve TRPM8 ekspresyonunun Akut PTZ ve Kronik PTZ epilepsi modelleriyle ilişkili olduğu görülmektedir. Bu çalışma, literatüre yeni bir bakış açısı getirmekte ve epilepsi üzerine yapılan araştırmalara katkı sağlamaktadır.
Deneysel olarak penisilin ile oluşturulmuş epilepsi modelinde karvakrol ve egzersizin koruyucu etkileri
Epilepsi, nöronal uyarıdaki dengesizliğin bir sonucu olarak tekrarlayan nöbetlerle karakterize, kronik nörolojik bir hastalıktır. Antiepileptik ilaçlar, genellikle merkezi sinir sistemini etkileyebilen istenmeyen semptomlara neden olmaktadır. Karvakrol ve egzersizin kombine kullanılması, sinir sistemini etkileyen hastalıklar üzerindeki potansiyel yararlı etkilerini inceleyen çalışmalar içinde yoktur. Bu çalışma ile karvakrol ve egzersizin kombine olarak epileptik nöbetler üzerine etkileri ECoG kayıtları ile incelenmiştir.Bu bilgiler ışığında çalışmamızda, karvakrol ve egzersizin penisilin-G ile deneysel olarak oluşturulacak epilepsi modelindeki protektif etkisinin olup olmadığı ECoG kayıtları ile incelenmesi amaçlanmıştır.Çalışmamızda 8-10 haftalık 200-250 gr ağırlığında Wistar albino erkek sıçan kullanılmıştır. Toplamda 49 adet erkek sıçan yedi farklı gruba ayrılmıştır (n=7).Grup-1 de epilepsi modeli,Grup-2 de Karvakrol(75 mg/kg oral)+Epilepsi modeli,Grup-3 Karvakrol (75 mg/kg oral)+Egzersiz(6 gün/hafta-6 hafta)+Epilepsi modeli,Grup-4 Egzersiz(6 gün/hafta-6 hafta)+Epilepsi modeli,Grup-5,Grup 6 Karvakrol (75 mg/kg oral)+Egzersiz(6 gün/hafta-6 hafta)+diazem+ Epilepsi modeli,Grup 7 diazem+Epilepsi modeli olup tüm gruplarda deneysel epilepsi modeli Penicilin-G (500 IU 2.5 µl, ic) enjeksiyonu ile oluşturulmuştur. ECoG kayıtları ile bazal aktivite, latens, spike ve amplitüd ölçümleri 2 saat boyunca kayda alındıktan sonra analiz yapılmıştır.Bulgulara göre egzersiz ve karvakrolün birlikte uygulanmasının epileptiform aktivite latensi üzerine anlamlı etkisi izlenmiş olup,diken dalga sıklığı ve genliği açısından da anlamlı sonuçlar izlenmiştir, (p<0,05).Ardından diseke edilen 48 hayvana ait beyin dokularındaki hipokampal nöronal yapılar doku takibinin ardından Hematoksilen-Eozin ile boyandı.CA1, CA2, CA3 bölgelerine ait histopatolojik bulgular kaydedildi ve incelendi.Piramidal tabakadaki nöronlar değerlendirilmiş olup egzersiz ve karvakrolün birlikte uygulandığında histopatolojik açıdan dejenerasyonu azalttığı izlenmiştir. ANAHTAR KELİMELER: Karvakrol,Epilepsi,Egzersiz
Deneysel olarak penisilin ve pentilentetrazol (PTZ) ile ı̇ndüklenmiş epilepsi modelinde lasidipinin antikonvülsan etkisi
Epilepsi tekrarlayan nöbetlerle karakterize nörolojik bir hastalıktır. Nörona aşırı kalsiyum girişi, epileptiform olayların gelişmesinde ilk adımdır. Bu çalışmanın amacı, kalsiyum kanal blokeri lasidipinin (LAS), penisilin (PEN) ve pentilentetrazol (PTZ) ile indüklenen deneysel epilepsi modeli üzerinde olası antikonvülsan etkilerini araştırmaktır. Bu çalışmada 2-4 aylık, 200-250 gram ağırlığında 63 adet Wistar albino erkek sıçan; kontrol (salin), kontrol (PTZ), PTZ+diazepam (DİA), PTZ+LAS, PTZ+LAS+DİA, kontrol (PEN), PEN+DİA, PEN+LAS ve PEN+LAS+DİA (n:7) 9 gruba ayrıldı. Pozitif kontrol gruplarına 5 mg/kg DİA (intraperitoneal), deney grubuna 4 mg/kg LAS (0,1 ml, ip.) uygulandı. Epileptiform aktivite için ratlara 50 mg/kg PTZ (ip.) enjekte edildi ve video kayıtları alındı. PEN modelinde epileptiform aktivite için 500 IU, 2,5 µl, intrakortikal PEN uygulanarak elektrokortikografi ölçümü yapıldı. Deney grupları miyoklonik jerk latensi, jeneralize tonik-klonik nöbet latensi, jeneralize tonik-klonik nöbet süresi, nöbet evreleri bakımından kontrol grubuna göre anlamlı ve yüksekti. LAS grubuna ait latens ortalaması kontrol grubuna göre daha anlamlı ve yüksek olduğu saptandı. Diken dalga genlikleri, PEN sonrası DİA grubu, kontrol grubu ile arasındaki fark anlamlı düzeyde düşüktü. Ortalama diken dalga sıklığı DİA ve LAS gruplarında, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük olduğu saptandı. Çalışmada değerlendirilen parametrelere göre lasidipinin, PEN ve PTZ ile oluşturulan epilepsi üzerine antikonvülsan etki göstermiştir. Lasidipinin antikonvülsan etki mekanizmasını açıklayabilmek için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Eskuletinin in-vivo ve ex-vivo sıçan migren modellerinde ağrı davranışı ve migren ağrısından sorumlu mekanizmalar üzerine etkileri
Sunulan çalışmada, kumarin türevlerinden Eskuletin isimli fitokimyasalın, sıçanlarda nitrogliserin (NTG) ile oluşturulan in-vivo ve ex-vivo migren modellerinde migren ile bağlantılı belirteçler üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. İn-vivo deneylerde Wistar erkek sıçanlar 7 gruba ayrıldı (n=7/grup). Migren modeli 10 mg/kg NTG (i.p.) uygulaması ile oluşturuldu. Migren modelinde Eskuletin'in farklı dozlarının (5, 10 ve 20 mg/kg) etkisi test edildi ve pozitif kontrol olarak migren ilacı sumatriptan uygulandı. Ayrıca Eskuletin'in tek başına etkisi de test edildi. Ex-vivo trigeminovasküler preparatlarda (n=8/grup) NTG ile indüklenen kalsitonin gen-ilişkili peptid (CGRP) salımı üzerine Eskuletin'in (100 μM) etkisi test edildi. Mekanik hiperaljezi von-Frey testi ile, in-vivo ve ex-vivo örneklerde CGRP ve beyin sapı c-Fos düzeyleri ELISA ile, meningeal mast hücreleri ise toluidine-blue boyaması ile değerlendirildi. Veriler one-way ANOVA ile analiz edildi. İn-vivo deneylerde Eskuletin, NTG'nin yol açtığı hiperaljeziyi, plazma ve trigeminal ganglion CGRP düzeylerini, beyin sapı CGRP ve c-fos düzeylerini ve mast hücre aktivasyonunu azalttı (p<0.05). Ex-vivo trigeminal gangliyon ve beyin sapı yapılarında Eskuletin, NTG'nin uyardığı CGRP salımını azalttı (p<0.001), ancak dural preparatlarda etkisiz kaldı. Pozitif kontrol olarak sumatriptan, in-vivo ve ex-vivo deneylerde NTG'nin etkilerini tersine çevirdi (p<0.01). Eskuletin'in in-vivo ve ex-vivo'da migren ağrısı ile ilişkili yapılardan migren mediyatörü CGRP'nin salımını azaltması ve nörojenik inflamasyonun önemli bileşeni olan meningeal mast hücre aktivasyonunu baskılaması migren tedavisinde çok hedefli yeni bir ilaç adayı olabileceğini önermektedir. İleride farklı migren modelleri ile çalışmaların ve klinik denemelerin yapılması Eskuletin'in anti-migren potansiyelinin daha fazla anlaşılmasına katkı sunacaktır.
Investigation of the antinociceptive and anti-neuroinflammatory effects of luteolin in invivo and ex-vivo rat models of migraine
This study aimed to examine the impact of luteolin on pain behavior and migraine mechanisms using in-vivo and ex-vivo migraine models in rats. In vivo, different doses of luteolin and the migraine drug sumatriptan were administered intraperitoneally to rats alone and in various combinations for 3 days. On the third day, 30 min after the last injections, the migraine model was established by NTG injection. In ex-vivo experiments, NTG, luteolin and sumatriptan were treated to hemiskull preparations alone and in different combinations. Pain sensitivity was assessed by von-Frey test. Meningeal mast cells were stained with toluidine blue and evaluated for number and degranulation. CGRP concentrations in trigeminal ganglia and ex-vivo supernatant samples, and brainstem CGRP and c-Fos concentrations were measured by ELISA. Data were analyzed by one-way or repeated measures ANOVA test. In vivo, luteolin alleviated NTG-induced mechanical hyperalgesia, brainstem c-Fos and trigeminal ganglion CGRP expression, and mast cell activation (p<0.01) but not brainstem CGRP expression and mast cell number. Luteolin also reduced NTG-induced CGRP release from ex-vivo preparations (p<0.05). Sumatriptan, as a positive control, prevented the NTG- evoked changes (p<0.01). Luteolin ameliorates pain behavior, c-Fos levels, and components of the neurogenic inflammation underlying migraine (such as CGRP and mast cell activation) in experimental migraine conditions. Our findings suggest that luteolin may be a promising candidate for the treatment of migraine in the future.
Deneysel olarak penisilin ile indüklenmiş epilepsi modelinde kuarsetin ve egzersizin etkileri
Epilepsi, asenkronize beyin aktivitesine bağlı kalıcı nöbetlerle karakterize bir bozukluktur. Araştırmalar oksidatif stresin epilepsi patofizyolojisinde rol oynadığını kanıtlamaktadır. Bu çalışmada flavonoid sınıfının üyesi olan ve güçlü antioksidan karakter gösteren quercetinin orta yoğunluklu aerobik egzersizle beraber uygulanmasının penisilinle oluşturulan epilepsi modelinde koruyucu etkileri araştırılmıştır. Çalışmaya 56 adet Wistar Albino cinsi 200- 250 gram erkek sıçan dahil edildi. Sıçanlar kontrol, diazepam, egzersiz, quercetin, egzersiz+diazepam, egzersiz+quercetin, diazepam+quercetin ve egzersiz+quercetin+diazepam şeklinde gruplandırıldı. Egzersiz gruplarına 6 hafta/ 6 gün 15 dakika koşu bandı egzersizi kademeli olarak yaptırıldı. Quercetin gruplarınaysa 6 hafta/6 gün 50 mg/kg kuarsetin oral gavajla uygulandı. 6 haftalık ön tedavi sonrası 2,5 μl intrakortikal penisilin verilerek epilepsi oluşturuldu. Diazepam gruplarında penisilin uygulamasından 5 dakika önce 5mg/kg intraperitoneal diazem uygulandır. 180 dakikalık ECoG'la epileptiform aktivitenin frekans, genlik ve latens değerleri kaydedildi. Epileptiform aktiviteye ait kayıtlar beşer dakikalık periyotlara ayrılıp gruplar arası farklılıklar inceledi. Penisilin sonrası epileptiform aktiviteye ait diken dalgalar 184–592. saniyeler arasında ortaya çıktı. Egzersiz+diazem grubunun latens ortalamaları diğer gruplarla karşılaştırıldığında göre daha yüksek olmasına karşın istatistiksel olarak anlamı değildi (P>0,05). Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında egzersiz+quercetin grubunun diken dalga sayısının ve diken dalga genliğinin istatistiksel olarak anlamlı olarak düştüğü görüldü. (P<0,05). Çalışmada düzenli egzersizle beraber quercetin takviyesinin antioksidan aktiviteleri arttırarak oksidatifin stresin yol açtığı epileptik aktivitede koruyucu olabileceği düşündürmüştür.
Opioiderjik sistem modülasyonunun deneysel migren modellerinde ağrı ve nörojenik inflamasyon üzerine etkileri ve mekanizmaları
Sunulan çalışmada doğal enkefalinaz inhibitörü olan spinorfin aracılığıyla endojen opioid sistem modülasyonunun in-vivo ve ex-vivo migren modellerinde migren ile ilişkili mekanizmalar üzerine etkisi araştırılmıştır. İn-vivo deney gruplarındaki sıçanlara 10 mg/kg nitrogliserin (NTG) intraperitoneal uygulanarak akut migren modeli oluşturuldu. NTG enjeksiyonundan 90 dakika sonra serum fizyolojik, spinorfinin düşük (0,5 mg/kg) ve yüksek (5 mg/kg) dozu, opioid reseptör antagonisti nalmefen (1 mg/kg) ve sumatriptan (600 μg/kg) ayrı ayrı veya birlikte gruplara göre uygulandı. Ex-vivo hemiskull preparatlarında kalsitonin gen ilişkili peptit (CGRP) salınımını indüklemek için kapsaisin (100 nM) uygulandı. Spinorfin (100 μM) ve in-vivo gruplarda test edilen diğer ilaçların hemiskull preparatlarında CGRP salınımı üzerine olan etkisi test edildi. Mekanik hiperaljezi von-Frey testi ile meningeal mast hücrelerinin sayı ve degranülasyonu ise toluidine-blue boyaması yapılarak belirlendi. CGRP ve c-Fos düzeyleri ELISA yöntemiyle analiz edildi. İn-vivo verilerin analizinde one-way ANOVA, ex-vivo verilerin analizinde tekrarlı ölçümler ANOVA kullanıldı. İn-vivo deneylerde spinorfin NTG kaynaklı hiperaljezi, meningeal mast hücre aktivasyonu, CGRP salınımı ve c-fos ekspresyonu düzeylerini azalttı (p<0.001). Nalmefen spinorfinin etkilerini bloke etti ve böylece spinorfinin bu etkileri endojen opioid sistemi aktive ederek gösterdiğini doğruladı (p<0.05). Ex-vivo hemiskull preparatlarında spinorfin kapsaisin ile indüklenen CGRP salınımını azaltırken (P<0.01) nalmefen spinorfinin etkisini bloke etti. Sumatriptan in-vivo deneylerde NTG kaynaklı etkileri (P<0.001) ex-vivo deneylerde de kapsaisinin etkisini inhibe etti (P<0.05). Spinorfin deneysel migren modellerinde nörojenik inflamasyonun bileşenleri olan CGRP ve mast hücre aktivasyonunu azaltarak antinosiseptif etki gösterdi. Bu sonuçlar spinorfinin vücudun doğal ağrı kesicileri olan opioidlerden enkefalinlerin düzeyini artırarak migren baş ağrısını iyileştirmede umut verici bir potansiyele sahip olduğunu göstermektedir.
Serebral palsili çocuklarda mast hücreleri ve pro-inflamatuar sitokinlerin hastalığın seyrindeki rolü
Serebral palsi kalıcı beyin hasarı ile karakterize kısıtlayıcı hastalıklardan biridir. İntrauterin veya 3 yaşından önceki patogenetik kaskatta inflamasyonun hastalığın patogenezinde etkili olduğu bilinmektedir ancak 3 yaşından sonraki çocukluk döneminde inflamatuar süreçlerin hastalığın seyri üzerindeki etkileri açık değildir. Sunulan çalışmada serebral palsili çocuklarda 3 yaşından sonraki çocukluk döneminde inflamatuar süreç ile hastalığın seyri arasındaki ilişki araştırılmıştır. Çalışmaya 3-18 yaş aralığında 30 serebral palsili ve 26 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Alınan venöz kan örneklerinde pro-inflamatuar sitokinlerden IL-1β, IL-6 ve IL-9 ve ayrıca mast hücre sayı ve aktivasyon belirteçlerinden triptaz beta-2 ve histamin düzeyleri ELISA ile ölçüldü. Veriler Mann-Whitney U testi ile karşılaştırıldı. Serebral palsili bireylerin plazma IL-1β, IL-6 ve histamin düzeyleri sağlıklı bireylerdekine göre daha yüksekti (p<0.05), ancak IL-9 ve triptaz beta-2 düzeyleri açısından anlamlı bir fark yoktu (p>0.05). IL-1β ve IL-6 düzeyleri serebral palsili kadınlarda kontrol grubundaki kadın ve erkeklere göre ayrıca IL-9 düzeyleri ise serebral palsili kadınlarda kontrol grubundaki kadınlara göre daha yüksekti (p<0.05). Pre-adölesan yaş grubundaki serebral palsili bireylerin IL-6 düzeyleri kontrol grubuna göre daha yüksekti (p<0.05). Pre-adölesan yaş grubundaki serebral palsili kadın bireylerin plazma IL-1β, IL-6 ve IL-9 düzeyleri kontrol grubundaki pre-adölesan ve adölesan yaş grubundaki kadın bireylerden daha yüksekti (p<0.05). Bulgularımız serebral palsili bireylerde hastalığın seyrinde mast hücre aktivasyonunu da içeren artmış inflamasyonun etkili olduğunu göstermektedir. Bu artmış inflamatuar yanıt kadın bireylerde daha etkilidir ve ergenliğe geçişle birlikte azalma eğilimindedir. Serebral palsili kadınlarda ergenliğe geçişle birlikte inflamatuar yanıttaki azalmadan erişkin dönemde düzeyi artan anti-inflamatuar özellikteki östrojenler sorumlu olabilir.
NBA takımlarının performanslarında sirkadiyen ritmin etkisinin incelenmesi
NBA'de mücadele eden profesyonel sporcular sıklıkla zaman dilimi değiştirilen seyahatlere maruz kalırlar. Bu zaman dilimi değişimleri sirkadiyen ritim (SR) faz kaymasına neden olmakta ve bu faz kaymalarıysa sportif performansı etkilemektdir. Bu çalışmanın amacı SR faz kaymalarının NBA takımlarının performansına etkilerini incelemektir. Ardışık 21 sezon boyunca oynanan 25.016 normal sezon maçı SR faz kayma hesaplamasına dahil edildi. Takım performansı üzerindeki SR faz kayması etkisini incelemek için takımlar yerel saate göre üç gruba ayrıldı: içsel saati yerel saatle aynı olan (YA); içsel saati yerel saatten ileride olan (Yİ) ve içsel saati yerel saatten geride olan (YG). Ayrıca rakiplerin içsel saati dikkate alınarak başka bir gruplama yaklaşımı daha uygulandı: içsel saati rakibin içsel saatiyle aynı olan (RA); içsel saati rakibin içsel saatinden ileride olan (Rİ) ve içsel saati rakibin içsel saatinden geride olan (RG). Analizler bütün maçlar için ve sadece 19:00-19:30 maçları için ayrı ayrı uygulandı. Bu grupları 25 basketbol oyun içi performans metriği açısından karşılaştırmak için 24.985 maç verisi kullanıldı. İstatistiksel analizler ev sahibi ve deplasman takımları için ayrı ayrı uygulandı. Ev sahibi takımlar için Yİ ve Rİ'nın bütün koşullar için en başarılı grup olduğu bulundu. Deplasman maçları için YA'nın en avantajlı grup olduğu belirlendi. Ancak RA, Rİ ve RG gruplarının hiç birisi diğerlerine göre bariz bir avantaj göstermedi. Bu sonuçlar normal sezon maçlarında daha batıdaki takımların ev sahibi oldukları maçlarda SR avantajına sahip olabileceklerini ortaya koymuştur. Ancak deplasman takımlarının performansının SR faz kaymasından daha çok seyahat yorgunluğundan etkilendiği düşünülmektedir. Son olarak, bu çalışmanın en önemli özelliği özgün metodolojik yaklaşımlarıdır. Dolayısıyla bu yöntemlerin ileride yapılacak çalışmalara kaynak olacağı ve egzersiz fizyolojisi alanında sıklıkla kullanılacağı düşünülmektedir.
Magnezyum l-treonatın Aß 1-42 peptidi uygulanarak alzheimer modeli oluşturulan sıçanlarda kognitif fonksiyonlar üzerine etkisi
Giriş ve Amaç Alzheimer hastalığı (AH) demans olgularının büyük bir çoğunluğunu oluşturmaktadır. Tam bir tedavisi bulunmamakla birlikte hastalığın seyrinin bazı tedavi modaliteleri ile yavaşlatılması hedeflenmektedir. Fizyopatolojisinde pek çok mekanizma olmakla birlikte bazı besinsel elementlerin AH için kilit rolü olduğunu savunan çalışmalar bulunmaktadır. Mineraller içerisinde en çok dikkati çeken Alzheimer için potansiyel risk faktörü olan magnezyumdur (Mg) . Mg eksikliği Alzheimer ve pek çok nörodejeneratif hastalıkla ilişkilidir. Bu çalışmanın amacı bir Mg bileşiği olan Magnezyum L-treonat ile AH tedavisinde kullanılan bir N-metil D-aspartat ( NMDA ) antagonisti olan memantinin , ayrı ayrı ve beraber uygulandığında amiloid beta (Aβ) 1-42 peptidi uygulanarak AH oluşturulan sıçanlarda kognitif fonksiyonlar üzerine olan etkilerinin karşılaştırılmasıdır. Yöntem Bu çalışmada toplam 42 adet 22-24 haftalık sağlıklı erkek Sprague Dawley ırkı sıçanlar kullanılmıştır. Çalışmada 14 günlük kafes arkadaşına alışma periyodunun ardından denekler rastgele kontrol, sham , Alzheimer, Alzheimer + Memantin, Alzheimer + Mg L-treonat , Alzheimer +Memantin + Mg L-treonat olmak üzere 6 gruba ayrılmıştır. Aβ1-42 peptidi AH modeli oluşturulacak olan sıçanlara intraserebroventriküler (ISV) enjeksiyon ile uygulanıp işlemden 2 hafta sonrasında memantin ve Mg L-treonat alacak olan grupların ilaç uygulamaları başlamıştır. Deneyin 45. gününde öğrenme bellek ve anksiyete seviyelerini değerlendirmek için davranış testleri yapılmıştır. Sonrasında denekler sakrifiye edilip hipokampus ve prefrontal kortekste beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF), Malondialdehid (MDA) , Total antioksidan kapasitesi (T-AOC), Tümör nekroz faktörü alfa (TNF-α) düzeyleri ölçülmüştür. Bulgular MWM testi 5.günde Alzheimer grubunun kontrol grubuna göre platform alanında geçirdiği sürenin azaldığı görüldü. (p<0,01).Alzheimer grubunda kontrole göre hipokampus ve prefrontal korteks dokularından bakılan MDA ve TNF-α seviyelerinin arttığı TAOC ve BDNF seviyelerinin ise azaldığı gözlendi.ALZ +Memantin ve ALZ +Mg L-treonat gruplarında Alzheimer grubuna kıyasla hipokampus BDNF düzeylerinin yükseldiği görülmüştür (p<0,05) .ALZ + Memantin +Mg L-treonat grubunda ise Alzheimer grubuna kıyasla hipokampus BDNF düzeyleri artarak kontrol grubunun BDNF seviyesine ulaştığı saptanmıştır (p<0,0001). ALZ +Memantin ,ALZ +Mg L-treonat ve ALZ +Memantin + Mg L-treonat gruplarının hipokampus MDA düzeyleri Alzheimer grubuna kıyasla azaldı (p<0,05). Alz+ Mem +Mg L-treonat grubunda hipokampus ve prefrontal korteks T-AOC düzeyleri Alzheimer grubuna göre yükselmiştir (p<0,05).ALZ +Mem , ALZ+Mg L-treonat ve ALZ+ Mem + Mg L-treonat gruplarının hipokampus ve prefrontal korteks TNF-α düzeyleri Alzheimer grubuna göre anlamlı olarak azaldığı görüldü. Sonuç Bu çalışmada Aß 1-42 peptidi uygulanarak AH modeli oluşturulan sıçanlarda Memantin ve Mg L-treonatın beraber verilmesinin ayrı ayrı verilmesine göre kognitif fonksiyonları daha olumlu yönde etkilediği görülmüştür. Bunu yanında çalışmamızda Aß 1-42 peptidi uygulanması ile indüklenen oksidatif stresin Memantin ve Mg L-treonatın birlikte verilmesi ile gerilediği görülmüştür. Literatürde AH modeli oluşturulan sıçanlarda Memantin ve Mg L-treonatın ayrı ayrı uygulandığı çalışmalara rastlanmıştır ve bu çalışmada her ikisinin kombine etkisinin değerlendirilmesi çalışmanın özgün değerini oluşturmaktadır. Bu anlamda Mg L-treonatın Alzheimer hastalarında Memantin tedavisiyle birlikte uygulanması tedavi etkinliğini arttıracaktır. Çalışma sonuçlarımızın bu alanda yeni deneysel araştırma ve çalışmalara ışık tutabileceği düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler :Alzheimer ,Magnezyum L-treonat, Memantin, Aß 1-42 peptid, sıçan
Sıçanlarda erken başlangıçlı yüksek yağlı diyete bağlı obezitede spirulina platensis'in metabolik ve davranışsal parametreler ile kognitif fonksiyon üzerine etkisinin incelenmesi
Obezite nedenli metabolik değişimler öğrenme ve bellek bozuklukları ve depresyon gibi davranışsal bozukluklara yol açabilir. Spirulina Platensis (SP) antioksidan, antiinflamatuar, nöroprotektif, antidiyabetik ve antiobezite özelliklere sahip mavi-yeşil bir mikroalgtir. Sirtuinler yaşlanma, apopitoz, enerji metabolizması, gen transkripsiyonu, hücre farklılaşması gibi çeşitli biyolojik fonksiyonları düzenleyen enzimlerdir. Bu çalışma yüksek yağlı diyete bağlı obezitede SP'in öğrenme ve bellek, depresyon gibi davranış parametreleri ve beyin TNF-α ve SİRT-1 seviyelerinde doza bağımlı etkisini belirlemek için yapıldı. 4 haftalık Sprague Dawley erkek ratlar 4 gruba ayrıldı; kontrol, yüksek yağlı diyet (YYD), YYD+SP150 (150mg/kg/gün), YYD+SP450 (450 mg/kg/gün). Kontrol grubu dışında ratlar 12 hafta boyunca %60 yüksek yağlı diyete maruz kaldı. Son 6 hafta SP ya da saline oral gavajla uygulandı. Öğrenme ve bellek Morris Su tankı testi kullanılarak değerlendirildi ve davranışsal performans yükseltilmiş artı labirent testi, açık alan ve zorunlu yüzme testleri kullanılarak değerlendirildi. Davranışsal testlerden sonra, ratlar sakrifiye edildi ve kan ve beyin dokuları alındı. Biyokimyasal değerlendirmeler ve Elisa testleri yapıldı. YYD grubu kontrol ve YYD+SP450 grubundan daha fazla ağırlık kazandı (p<0.05). YYD grubunda leptin anlamlı olarak daha yüksektir. Morris su labirenti testinde 12 haftalık YYD bilişsel bozulmaya neden olmadı. Açık alan ve yükseltilmiş artı labirent testinde katedilen mesafede anlamlı farklılık bulunmadı. Zorlu yüzme testinde hareketsiz geçirilen zaman YYD grubunda kontrol, YYD+SP150 ve YYD+450SP gruplarına göre anlamlı olarak yüksektir (p<0.05). Beyin bölgelerinde Sirt-1 seviyelerinde anlamlı farklılık bulunmadı. TNF-α seviyeleri YYD+SP450 grubunda prefrontal kortekste daha düşük bulundu. Amigdala ve hipokampüste anlamlı farklılık bulunmadı. Çalışmanın sonuçlarına göre kronik yüksek yağlı diyet ve Spirulina tedavisi öğrenme ve bellek fonksiyonunu etkilememektedir. Spirulina tedavisi Sirtuin-1 seviyelerini etkilemeden yüksek yağlı diyet nedenli depresif davranışı olumlu olarak etkilemektedir. Anahtar Sözcükler: davranış, obezite, sirtuin-1, spirulina, yüksek yağlı diyet
Sıçan renal iskemi reperfüzyon modelinde humaninin etkisi
Amaç: İskemi/Reperfüzyon (İ/R) hasarı, oluştuğu dokuda inflamasyon, reaktif oksijen ürünlerinin artışı, mitokondriyal disfonksiyon ve apoptoza neden olan patolojik bir durumdur ve böbrekte oluştuğunda renal tübüler hücre ölümü ve akut böbrek hasarıyla sonuçlanabilir. Mitokondriyal türevli bir peptid olan humanin (HN)'nin oksidatif stresi azalttığı, antiapoptotik ve antiinflamatuar etki gösterdiği bildirilmiştir. Bu tez çalışmasının amacı renal İ/R modelinde HN'nin İ/R hasarı üzerine olası etkilerinin ve bu etkilere aracılık eden mekanizmaların araştırılmasıdır. Yöntem: Sprague-Dawley erkek sıçanlar rastgele 4 gruba ayrıldı: 1. Sham (yalancı cerrahi), 2. İ/R, 3. HN-Sham, 4. HN-İ/R. İ/R gruplarında 45 dakika renal iskemi oluşuruldu ve reperfüzyondan 10 dk önce 2 mg/kg HN analoğu iv olarak uygulandı. 24 saatlik reperfüzyon sürecinde sıçanların idrarları toplandı ve ardından kan ve doku örnekleri de toplanarak deney sonlandırıldı. Böbrek fonksiyon testleri, böbrekte inflamasyon, oksidatif stres ve antioksidan sistem parametreleri ile mitokondriyal fonksiyonlar değerlendirildi. Böbrek doku hasarı ve apoptoz oranının değerlendirilmesinde histopatolojik yöntemler kullanıldı. Bulgular: İ/R gruplarında kan üre azotu, serum kreatininin, idrar albumin düzeyleri ile sodyum ve potasyum atılımları yüksek; kreatin klirensi ise düşük bulundu ve HN tedavisinden etkilenmedi. İ/R grubunda böbrek dokusunda yüksek bulunan malondialdehit düzeyi ve miyeloperoksidaz aktivitesi HN tedavisiyle azaldı. Yine İ/R grubunda azalmış bulunan glutatyon düzeyi ve süperoksit dismutaz enzim aktivitesi de HN-İR grubunda önemli düzeyde artış gösterdi. Ayrıca mitokondriyal kompleks 1 aktivitesi ve ATP düzeyleri HN-İ/R grubunda İ/R grubuna göre yüksekti. İ/R grubunda artan apoptotik hücre yüzdesinin HN-İ/R grubunda önemli düzeyde azaldığı saptandı. Sonuç: HN'nin renal İ/R hasarını, oksidatif stresi, inflamasyonu ve apoptozu azaltarak, antioksidan savunma sistemini ve mitokondriyal fonksiyonları koruyarak hafiflettiği gösterilmiştir.
Ex-vivo sıçan meningeal preparasyonlarında geçici reseptör potansiyel kanallarının kalsitonin gen-ilişkili peptid salınımı üzerine etkileri ve mekanizmalarının araştırılması
Migren kısıtlayıcı etkileri olan bir nörovasküler hastalıktır. Dura mater migren baş ağrısının kaynaklandığı yer olarak kabul edilmektedir. Dural trigeminal duysal sinirlerin periferik uçlarından salınan CGRP nörojenik inflamasyona yol açarak migren patofizyolojisinde önemli bir rol oynamaktadır. Dural afferentlerde bulunan geçici reseptör potansiyel (TRP) ve voltaja duyarlı potasyum (K+v) kanalları bu sinirlerin uyarılma eşiğini ve bunun sonucunda CGRP salınımını modüle ederek migren ağrısında fizyolojik bir görev üstlenebilir. Sunulan çalışmada, ex-vivo sıçan meningeal preparasyonlarında TRPV1, TRPV4, TRPA1, TRPM8 ve K+v kanallarının CGRP salınımı üzerine etkileri ve mekanizmaları araştırılmıştır. 39 erişkin wistar erkek sıçan (78 hemiskull) 13 gruba bölündü (n=6 hemiskull). Ex-vivo meningeal hemiskull preparasyonları hazırlandı. Farklı gruplardaki bu preparasyonlara, TRPV1 (1 μM,kapsaisin), TRPV4 (100 μM,4αPDD), TRPA1 (300 μM,Cinnamaldehyde) ve TRPM8 (300,μM Mentol) agonistleri ve antagonistleri (10 μM kapsazepin, 10 μM GSK-2193874, 50 μM HC-030031 ve 10 μM AMTB) ve K+v kanal açıcı (10 μM,Retigabine) uygulandı. Süperfüzatlardaki CGRP içeriği ELISA ile ölçüldü. Veriler paired t-testi ile analiz edildi. TRPV1, TRPV4, TRPA1 ve TRPM8 agonistleri meningeal preparasyonlarda CGRP salınımını anlamlı tetiklerken(P<0.05) bu etkiler antagonistleri olan kapsazepin, GSK-2193874, HC-030031 ve AMTB tarafından önlendi. Ayrıca K+v kanal açıcı Retigabine meningeal preparasyonlardaki bazal CGRP salınımını anlamlı azalttı(P<0.05) ve TRPV1, TRPV4, TRPA1 ve TRPM8 reseptör agonistlerinin yol açtığı CGRP salınımını önledi. Bulgularımız TRPV1, TRPV4, TRPA1 ve TRPM8 kanallarının migren baş ağrısının fizyolojisindeki fonksiyonel işlevlerini ve K+v kanallarının nosiseptif ateşlemeyi kontrol etmede önemli fizyolojik görevleri olduğunu ortaya çıkarmıştır. Farmakolojik olarak uygun TRP reseptör antagonistleri ve K+v kanal açıcılarının geliştirilmesi ileride migren tedavisinde yeni ve alternatif terapötik yaklaşımlar arasında yer alabilir.
Kronik aralıklı açlığın gastrointestinal motor fonksiyonlar üzerine ghrelin aracılı etkilerinin araştırılması
Amaç: Bu çalışma ile aralıklı açlık beslenme modelinin sıçanlarda gastrointestinal sistem üzerinde ghrelinerjik sistem aracılı etkisinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Yöntem: Bu çalışmada 20 erkek Sprague-Dawley sıçan kullanılmış; 10'u ad-libitum, 10'u ise 14 gün süreyle aralıklı açlık (AA) diyetine tabi tutulmuştur. GIS (ileum, fundus) dokularının kasılma ve gevşeme yanıtları organ banyosu yöntemiyle değerlendirilmiştir. Kasılma için bethanekol, gevşeme için SNP; elektriksel aktivite için ise EFS protokolü uygulanmıştır. Ayrıca mide-bağırsak geçiş süresi (GIT) ve katı mide boşalımı ölçülmüştür. Tüm hayvanlardan elde edilen plazmalardan ve GIS dokularından total ghrelin düzeyi ELISA yöntemiyle analiz edilmiştir. Protein miktarlarını gruplar arası karşılaştırabilmek adına Western-Blot yöntemi uygulanmıştır. Bulgular: Aralıklı açlıkta vücut ağırlığı azalmış, ağırlığa göre normalize edilen besin alımı artmış; katı mide boşalımı ve toplam gastrointestinal transit hızlanmıştır. Plazma ghrelin düzeyleri değişmezken, doku düzeyinde fundusta ghrelin ve ileumda GHSR sinyali artış eğilimi göstermiştir. Organ banyosunda fundusun spontan kasılma frekansı korunmuş, ileumda artmıştır; motilite indeksi her iki dokuda da benzerdir. Betanekol kasılmaları konsantrasyona bağlı artırmış, GHSR antagonisti yüksek konsantrasyonlarda yanıtı azaltmıştır; SNP fundusta belirgin, ileumda sınırlı gevşeme oluşturmuştur. EFS ile kasılmada fundusta grup farkı görülmezken, ileumda yüksek frekanslarda aralıklı açlık grubunun yanıtları daha büyüktür; EFS ile gevşemede grup farkı saptanmamıştır. Sonuç: Bu çalışma, sıçanlarda kronik aralıklı açlığın enterik ghrelin ekspresyonunu artırarak gastrointestinal motiliteyi uyardığını ve GI motor disfonksiyonlarda tamamlayıcı bir tedavi yaklaşımı potansiyeline işaret ettiğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: aralıklı açlık, gastrointestinal sistem, ghrelin, izole organ banyosu
Kafatası geçişli elektriksel beyin uyarımında kipleme teknikleri
Beynin kafatası dışından elektriksel olarak uyarılması, nörofizyolojik araştırmalarda, bilişsel sinirbilimde, nörolojik hastalıkların sağaltımında kullanılabilecek kolay erişilir, basit ve kullanışlı bir yöntem olarak değerlendirilmektedir. Beyin dokusundan geçen akımın nöronal ateşlemeyi kolaylaştırıp zorlaştırabilecek elektrik alanı oluşturabilmesine dayandırılan bu yöntem iyileştirilebilir ve uygulamaları sınanabilir olduğu için bir araştırma programı kurgulanmıştır. Değişik akım kipleme tekniklerini kullanabilmek için modüle edilmiş elektriksel beyin uyarıcıları tasarlanmıştır. Bu uyarıcı aygıtlarla atılganlık ölçümleri, bellek araştırmaları, ağrı ve duyu modülasyonu, epilepsi sağaltımı araştırmaları yapılmıştır. Bu araştırma çalışmalarının özgün katkısı, uyarım tekniği olarak genliği modüle edilmiş doğru akım kullanmak, bunu sağlayacak aygıtlar tasarlamak, deneysel araştırmalarda kanıtları güçlendirecek sahte uyarım denetimcisi geliştirmek olmuştur. Klinik ve temel araştırmalarda olumlu sonuçlarla birlikte, yararlılığı sorgulanabilecek, başarısız sonuçlar da gösterilmiştir. Kiplemeli beyin uyarımının literatürdeki benzer araştırmalardan farkı gösterilmiş, ancak kafatası geçişli uyarım tekniklerinin geliştirilmiş deneysel kurgular, kanıtlanabilir hipotezler ve geniş katılımlı çalışmalarla sınanması gerektiği görülmüştür.
Dinlenim durumu fonksiyonel manyetik rezonans görüntülemede düşük frekanslı dalgalanma genliklerinin (ALFF) anatomik ölçümler ve fonksiyonel bağlantısallık bulguları ile bağıntılarının araştırılması
Amaç: Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG), beynin yapısal ve fonksiyonel olarak incelenmesine olanak tanıyan bir nörogörüntüleme tekniğidir. Bu tezde anatomik MRG bulguları ile dinlenim durumu fonksiyonel MRG'den (fMRG) elde edilen Düşük Frekanslı Dalgalanma Genliği (ALFF) ve fonksiyonel bağlantısallık (FC) bulgularının karşılaştırmalı analizi amaçlanmıştır. Bu amaçla, ilerleyici nörodejenerasyona yol açan Alzheimer Hastalığı'nda üç yöntemin bulgularının birbirini tamamlayıcı özellikleri araştırılmıştır. Hastalar ve yöntem: Karşılaştırılan nörogörüntüleme yöntemleri, 33 Subjektif Kognitif Bozukluk (SKB), 34 Hafif Kognitif Bozukluk (HKB) ve 21 Alzheimer Hastalığı Demansı (AHD) tanılı hastanın verileri üzerinde değerlendirilmiştir. Anatomik MRG'ye voksel temelli morfometri (VBM) analizi uygulanarak gri madde yoğunlukları elde edilmiştir. Fonksiyonel MRG verisine ise ALFF ve istatistiksel anlamlı ALFF farkı gösteren bölgelerden yola çıkarak tohum temelli FC analizi uygulanmıştır. Bulgular: AHD grubunda HKB ve SKB gruplarına göre bilateral temporal, frontal, limbik ve serebellar alanlarda gri madde yoğunluğu azalması, ALFF ölçümündeyse sol hippokampus, sol parahippokampal girus, sol amigdala, sağ hippokampus ve sol superior temporal kutupta istatistiksel anlamlı artış saptanmıştır. Yüksek ALFF saptanan alanların gri madde yoğunluğunda en fazla azalma görülen alanlarla örtüşmesi nörodejenerasyonun yerel nöral aktivitede artışa yol açtığını göstermektedir. ALFF'nin arttığı sol parahippokampal girusta çevre alanlarla FC artışı, sağ hippokampusta ise sol frontal bölgeler ile negatif bir FC saptanmıştır. Sonuçlar: Nöron kaybının nöral aktivitede azalmadan çok artışa yol açması ve iki hemisferin nöral aktivitesini arttıran medyal temporal alanlarının fonksiyonel bağlantısallığının birbirine zıt yönde değişmesi, üç MRG ölçütünün entegratif değerlendirilmesinin nöropsikiyatrik bozuklukların altında yatan süreçlere ilişkin daha kapsamlı yorumlara ulaşma olanağı sunduğunu ortaya koymaktadır.
Hafif kognitif bozukluk tanılı parkinson hastalarında transkraniyal elektriksel uyarımın bilişsel fonksiyonların üzerine etkisi
Transkraniyal Doğru Akım Uyarımı uygulamasının sağlıklı yaşlı bireylerde bilişsel işlevlerin performansını arttırdığı gösterilmiş ve Alzheimer Hastalığı ya da Parkinson Hastalığı-Hafif Kognitif Bozuklukta etkili olduğuna ilişkin öncül kanıtlar bildirilmiştir. Bu çalışmada ilk kez Parkinson Hastalığı-Hafif Kognitif Bozukluk tanılı bireylerde dorsolateral prefrontal kortekse uygulanan bilateral transkraniyal Doğru Akım Uyarımı uygulamasının Olaya İlişkin Potansiyeller üzerine etkisi incelenmiştir. Çalışma seçkisiz çift-kör sham-kontrollü olarak tasarlanmıştır. Parkinson Hastalığı-Hafif Kognitif Bozukluk tanılı 26 katılımcı aktif ve sham gruplarına ayrıldıktan sonra nöropsikolojik ve elektrofizyolojik değerlendirme yapılmıştır. Katılımcılara 5 gün boyunca günde 2 kez 20 dakika aktif ya da sham prefrontal transkraniyal Doğru Akım Uyarımı uygulaması yapılmıştır. Uygulamalar tamamlandıktan hemen sonra ve bir ay sonrasında yeniden nöropsikolojik testler ve elektrofizyolojik ölçümler yapılarak sonuçlar karşılaştırılmıştır. Uygulamalardan sonra ve bir ay sonrasında aktif grupta Stroop testinde interferans süresinde azalma ve Wechsler Bellek Ölçeği gecikmiş anımsama skorlarında artma gözlenmiştir. Aktif grupta oddball testinde uygulama sonrasında ve uygulamalardan bir ay sonrasında davranışsal performansın yanı sıra dikkat ve ayırt etme becerisini gösteren N1 genliklerinde artma saptanmıştır. Aktif grupta Sürekli Performans Testi'nde davranışsal performansın yanısıra bilişsel kontrol ve performans monitörizasyonunu gösteren Basma koşulundaki N2 genliklerinde artma gözlenmiştir. Bu sonuçlar Parkinson Hastalığı-Hafif Kognitif Bozuklukta transkraniyal Doğru Akım Uyarımı uygulamasının klinik kullanım açısından ümit vadeden bir potansiyel taşıdığını göstermektedir.
Transkranyal doğru akım uyarımının dinlenim durumu ağı bağlantısallığı üzerindeki etkisinin meziyal temporal lob epilepsili olgularda incelenmesi
Katodal transkranyal doğru akım uyarımı (k-tDAU) fokal epilepsili hastalarda nöbet kontrolünde etkinliği araştırılan, girişimsel olmayan bir nöromodülasyon tekniğidir. Bu çalışmada k-tDAU'nun meziyal temporal lob epilepsililerde (MTLE) dinlenim durumu ağlarının (RSN) bağlantısallığına etkisi fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRG) yöntemiyle incelenerek, bu etkinin nöbet kontrolündeki rolünün anlaşılması, ayrıca k-tDAU'nun sağlıklı kontrol grubunda (SKG) işlevsel bağlantısallık (FC) üzerindeki uzun süreli etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 17 ilaca dirençli sol MTLE hastası ve 16 sağlıklı kontrol katılmıştır. RSN bağlantısallığı katodal tDAU öncesi ve sonrasında kaydedilen dinlenim durumu fMRG verileri yardımıyla hesaplanmıştır. SKG'de sol temporal loba hastalardan farklı olarak ardışık 3 gün uygulanan tekrarlı k-tDAU'nun uzun süreli etkisi 1. uyarım ve 3. uyarımın 7 (±2) gün sonrasındaki fMRG verileri arasındaki farka bakılarak incelenmiştir. Katodal tDAU, SKG ile karşılaştırıldığında sol MTLE'lilerde Dikkat Çekerlik Ağının (SN) anterior singulat bileşeninde ve sol putamen tohum bölgesinde FC'yi artırmaktadır. K-tDAU'nun temel etkisine bakıldığında Olağan Durum Ağı (DMN) ile SN bileşenleri arasındaki FC'yi artırdığı, DMN'nin kendi içindeki FC'yi ise azalttığı bulunmuştur. SKG'de uygulanan tekrarlı k-tDAU'nun FC üzerindeki uzun süreli etkisi sol anterior talamus ile sol temporal lob arasındaki işlevsel bağlantısallığın azalması yönünde bulunmuştur. Sonuçlar SKG ile karşılaştırıldığında sol MTLE'lilerde RSN'nin epileptik odağın olduğu hemisferde ve karşı hemisferde yaygın bir şekilde etkilendiğini göstermekte ve k-tDAU'nun etkisinin, bu çalışmada sol MTLE'lilerde nöbet odağının ipsilateralinde FC'yi artırarak sağladığı düşünülmektedir. SKG'de k-tDAU'nun anterior talamus çekirdeğinin işlevsel bağlantısallığı üzerindeki etkisinin 1 hafta sonra da korunması k-tDAU'nun işlevsel bağlantısallık üzerindeki etkisinin uzun süreli olabileceğini göstermekte ve bu yönüyle hasta grubunda terapötik amaçla kullanılabilecek bir yöntem olarak umut vadetmektedir.
Talasemi hastalarında hemoreolojik parametreler üzerine çinkonun etkisinin araştırılması
Amaç: Çalışmanın amacı, TM hastalarında hemoreolojik parametreler ile enzim aktiviteleri üzerine çinkonun etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya, 28 TM hastası ile 30 sağlıklı gönüllü (SG) dahil edildi. Deneklerden venöz kan alınarak, çinko inkübasyonundan önce ve sonra olmak üzere; eritrosit deformabilitesi ve agregasyonu, ozmotik deformabilite ile CAT, GPx, SOD ve MDA ölçüldü. Bulgular, hem TM ile SG grupları arasında, hem de inkübasyondan önceki değerleri başlangıç olarak kabul edilerek kendi içinde karşılaştırıldı. Bulgular: Bazı kayma kuvveti (SS) değerlerinde TM hastalarının başlangıç EI değerleri SG'e göre anlamlı olarak düşük bulundu. İnkübasyondan sonra bazı SS değerlerindeki EI değerlerinde, TM ve SG de anlamlı olarak artış görüldü. Başlangıç AMP değeri, TM hastalarının SG'e göre anlamlı olarak yüksek bulunurken, diğer eritrosit agregasyon parametrelerindeki farklar anlamlı görülmedi. İnkübasyondan sonra SG'nin AI değeri anlamlı olarak düşük, t½ değeri yüksek bulunurken TM hastalarının AMP değeri anlamlı olarak düşük bulundu. TM hastalarının başlangıç Omin, Omax ve Ohyper değerleri SG'e göre anlamlı olarak düşük bulundu. İnkübasyondan sonra, SG'nin ozmotik deformabilite parametrelerinde anlamlı bir fark görülmedi. Oysa, TM hastalarının EImax, Area, Omax değerlerinde, anlamlı bir azalma görüldü. TM ve SG gruplarının, başlangıç ve inkübasyondan sonra GPx, CAT, SOD ve MDA değerlerinde anlamlı bir değişiklik olmadı. Sonuç: Çalışmamız bize, TM hastalarının eritrositlerinde sağlıklı eritrositlere göre daha düşük eritrosit deformabilitesi ve ozmotik deformabilitesi ile daha yüksek bir eritrosit agregasyonu bulguları ile ifade edebileceğimiz eritrosit reolojik bozuklukları olduğunu gösterdi. İnkübasyondan sonra ise; her iki grupta da eritrosit deformabilitesinde artış, eritrosit agregasyonunda azalma görüldü. Çinkonun eritrositler üzerine bu olumlu etkisinin, hastaların lehine kullanılabileceğini düşünmekteyiz.
Nanoilaç olarak modifiye edilmiş seramidaz inhibitörlerinin in vitro kanser hücrelerinde toksik etkilerinin ve mekanizmasının araştırılması
Kanser sağlık alanında en fazla ilaç araştırmalarının yapıldığı ve yeni ilaçların klinik kullanımda hızla yer aldığı bir alandır. Son yıllarda nanopartikül bazlı ilaçların geliştirilmesi ile hem kanser hücrelerinde hedefe yönelik toksik etki sağlanması hem de sağlıklı hücrelerde daha düşük yan etkilerin meydana gelmesi istenmektedir. Bu amaçla hücre çoğalması ve farklılaşmasındaki sinyal iletilerinde çeşitli mekanizmaları ve molekülleri hedefleyen nanopartiküller geliştirilmektedir. Seramidaz, seramidi sfingozin 1-fosfat ve yağ asitlerine dönüştüren bir enzimdir. Asit seramidaz aktivitesinin tümörlü hücrelerde normal hücrelerle kıyaslandığında artmış olduğu gösterilmiştir. Ayrıca seramidazların aşırı ekspresyonu tümör hücrelerini tümör nekrozis faktör ve radyasyona karşı dirençli hale getirmektedir. Bu nedenlerle seramidaz inhibitörleri antikanser ilaç geliştirilmesinde önemli hedeflerdir. Bu çalışmada timidilat sentetaz üzerine etkilerinin yanında, seramidaz inhibitörleri de olan, florourasil (5-FU) ve karmofur nanotaşıyıcı sistemlere yüklenerek meme kanseri hücre serilerinde (MCF-7, MDA-MB-231) ve insan kordon veni endotel hücrelerinde (HUVECs) etkileri incelenmiştir. Bu amaçla biyouyumlu nanotaşıyıcı olan rosin esteri ve Poli-Etilen Glikol (PEG) kullanılmıştır. Nanopartiküllerin karakterizasyonu Taramalı Elektron Mikroskobu (SEM) ve Dinamik Işık Saçılımı (DLS) ile yapıldıktan sonra sitotoksik etkileri incelenmiştir. Elde edilen sonuçlara göre 10-100 μM konsantrasyon aralığında çalışılan nanopartiküllerin meme kanseri hücreleri üzerinde sitotoksik etkileri tespit edilmiştir. Nano 5-FU'nun ve nano karmofurun sitotoksik aktivitesinin MCF-7 hücre hattında MDA-MB-231 hücre hattına göre daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Ayrıca çalışmamızda, MCF-7 ve MDA-MB-231 hücrelerinde western blot ile yapılan protein analizinde, S1P, ASAH1 ve Bcl-2 proteinlerinin ekspresyonunda genel olarak kontrole göre azalma görülmektedir, özellikle S1P ve ASAH1 için nano karmofur'da daha yüksek oranda bir azalma söz konusudur. Çalışmamızdaki bu sonuçlara göre 5-FU ve karmofurun ASAH1 ve S1P üzerinden etki ederek hücre ölümünü gerçekleştirdiğini düşünmekteyiz. Ayrıca bu ilaçların nano taşıyıcılara yüklenmesi sonucu ASAH1ve S1P enzimlerinin sitotoksik etkilerinin de artabileceği bulgularımızda görülmektedir. Çalışmamızda sağlıklı HUVEC hücrelerinde ASAH1 ve S1P enzim seviyelerinde önemli bir değişiklik görülmemesi, nano bileşiklerimizin kanser hücreleri üzerinde kullanılabilir olduğunu desteklemektedir.
Yaşlıda sarkopeni ile ACTN3 R577X geni ilişkisi
Sarkopeni, yaşlanmayla birlikte iskelet kas kütlesi ve fonksiyonunda progresif jeneralize azalmayla karakterize bir durumdur. Çalışmamızın amacı Türk yaşlılarda iskelet kası kütlesi ve sarkopeni ile ACTN3 R577X geni ilişkisini incelemektir. Çalışmaya geriatri polikliniğine başvuran, 65 yaş üzerindeki hastalar dahil edildi. Sarkopeni tanısı EWGSOP2 kriterlerine göre konuldu. Tüm katılımcılardan kan örnekleri alındı, DNA izolasyonundan sonra polimorfizmlerin genotiplenmesi için RT-PCR yöntemi kullanıldı. Çalışmaya 65-99 yaş arası 197 katılımcı (ortalama yaş: 76,2±6,1 yaş) alındı. Olguların 151'i (%76,6) kadındı. ACTN3 XX genotipine sahip olanlar %23,9'du. Homozigot (RR) ve heterozigot (RX) genotipler sırasıyla %31 ve %45,2 olarak tespit edildi. SMMI(BMİ) olguların %50.8'inde düşük bulundu. SMMI normal grupta allel sıklığı (RR %33, RX %43, XX %24) ve SMMI düşük grupta allel sıklığı (RR% 29, RX% 47,% XX 24) (p=0,81) arasında fark saptanmadı. Katılımcıların %44,6'sında muhtemel sarkopeni, %29.4'ünde konfirme sarkopeni ve %19.2'sinde ciddi sarkopeni vardı. Tek değişkenli analizlerde, ACTN3 polimorfizminde muhtemel/konfirme/ciddi sarkopeni olan yaşlılar ile kontrol grubu (kas kuvveti ve kütlesi normal olan yaşlılar) arasında anlamlı bir fark tespit edilmedi. Regresyon analizlerinde ne düşük kas kütlesi ne de sarkopeninin ACTN3 R577X genotipleri ile ilişkili olmadığı görüldü. Lojistik regresyon analizinde kas kütlesi düşük olanlarda BMI daha yüksek bulunmuş, ortak değişkenlerin ayarlanmasından sonra anlamlılık devam etmiştir (OR=1.611; %95 CI=1.225-2.119, p=0.001). Çalışmamızda, Türk yaşlılarda kas kütlesi veya sarkopeni ile ACTN3 R577X gen polimorfizmi arasında anlamlı bir ilişki olmadığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Sarkopeni, ACTN3, el kavrama kuvveti, SMMI, kas kütlesi
Tek taraflı periferik fasiyal felç sonrası yüz morfometrisinde meydana gelen değişikliklerin analizinde kullanılan üçboyutlu analiz metotlarının karşılaştırılması
Amaç: Periferik yüz felci fasiyal sinirin hasarı sonucu mimik kaslarında fonksiyon kaybı ve beraberinde yüz asimetrisi ile ortaya çıkan bir klinik tablodur. Yüz asimetrisindeki değişimin objektif bir şekilde değerlendirilmesi hastalığın seyri ve tedavinin etkinliğinin takibinde önemlidir. Bu amaçla yüzün her iki yanında bulunan belirli landmarklar üzerinden hesaplanan iki (2B) ve üç boyutlu (3B) asimetri indeksleri kullanılmaktadır. Sık kullanılan bir diğer metot ise tüm yüz yüzeyinin ayna görüntüsü ile karşılaştırılarak yapılan asimetri analizidir. Çalışmamızın amacı bu üç metodun yüz asimetrisini belirlemedeki güvenilirliklerini ve etkinliğini test etmektir. Yöntem: Çalışmamızda tek taraflı periferik fasiyal felçli 17 hasta ve 20 sağlıklı gönüllünün yüzleri nötr (istirahat), kaş kaldırma, göz kapama, diş gösterme ve ıslık çalma hareketleri sırasında 3B yüzey tarayıcısı ile tarandı. Elde edilen görüntüler üzerinde belirlenen 3 orta hat ve 8 bilateral landmark kullanılarak felçli ve sağlıklı gruplarda 2B ve 3B-landmark tabanlı asimetri indeksleri hesaplandı. Ayrıca elde edilen 3B orijinal yüzey ve ayna görüntüsünün üst üste bindirilmesiyle yüzey asimetri analizleri gerçekleştirildi. Yapılan ölçümler iki farklı araştırmacı tarafından farklı zamanlarda tekrarlanarak metotların gözlemci içi ve gözlemciler arası güvenilirlikleri belirlendi. Sonuçlar istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Güvenilirlik testleri 3B yüzey analiz metodunun hem gözlemci içi hem de gözlemciler arası mükemmel düzeyde güvenilirliğe sahip olduğunu gösterirken, 2B ve 3B landmark tabanlı analizlerin orta ve iyi arasında değişen düzeyde güvenilirliğe sahip olduğunu ortaya koydu. 3B yüzey asimetri analizi sonuçları bütün yüz hareketleri için sağlıklı ve fasiyal felçli hastalar arasında anlamlı fark belirledi. Her bir landmark için hesaplanan 2B ve 3B landmark tabanlı asimetri analizleri ise nötr yüz ifadesinde iki grup arasında anlamlı bir fark belirleyemezken diğer hareketlerde bazı landmarklarda asimetri belirleyebildi. Sonuç: 3B yüzey analizinin sahip olduğu yüksek gözlemci içi ve gözlemciler arası güvenilirliği, felçli ve sağlıklı gruplar arasındaki yüz asimetrisini tüm yüz ifadeleri için başarılı bir şekilde göstermesi sebebiyle landmark tabanlı analizlere göre daha avantajlı olduğunu düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Fasiyal felç, 2B landmark tabanlı asimetri analizi, 3B landmark tabanlı asimetri analizi, 3B yüzey asimetri analizi
Sağlıklı gebelerden elde edilen eritrositlerin ATP aracılı gevşeme yanıtlarına olası etkisinin incelenmesi
Amaç:Eritrositlerde yapısal ve NO üretim kapasitesi bakımından endotel hücrelerindekine benzer aktif eNOS enzimi bulunmaktadır. Eritrositlerdeki eNOS enziminin ATP ile aktifleştiği gösterilmiştir. Fakat bu enzimin ATP aracılı vazodilatasyon yanıtında fonksiyonel önemi bilinmemektedir. Çalışmanın amacı eritrosit eNOS enziminin ATP'ye cevaben gelişen vazodilatasyon yanıtının fonksiyonel önemi ve gebelik koşullarında eritrosit eNOS enziminin rolünün araştırılmasıdır. Yöntem:30 adet Wistar sıçandan elde edilen aort halkaları organ banyosuna asıldı. Krebs Solüsyonu veya sağlıklı birey ve Gebeler elde edilen eritrositler varlığında ATP aracılı vazodilatasyon yanıtları incelendi.NOS enzim inhibitörü L-NAME,eNOS substratı L-arginin, arjinaz enzim inhibitörü varlığında tekrarlandı. Araştırmaya katılan sağlıklı ve gebe bireylerin kanında hücre içi NO oluşumu ve hücre içi eNOS aktivitesi değerlendirildi. Bulgular:Sağlıklı eritrositlerinin ATP aracılı gevşeme yanıtları Krebs Solüsyonuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Gebe eritrositlerinin ATP aracılı gevşeme yanıtları ise sağlıklı eritrositlerine göre azdı. Gebe eritrositlerine L-arginin ve ABH eklenmesi ATP aracılı gevşeme yanıtlarını arttırdı, Sağlıklı eritrositlerine bir etkisi olmadı. Tüm grupların ATP aracılı gevşeme yanıtları L-name eklenmesi ile azaldı. hücre içi NO oluşumu,hücre içi eNOS aktivitesi sonuçları organ banyosu sonuçları ile paraleldi. Sonuç:Bulgularımızda, ATP aracılı vazodilatasyon yanıtında endotel kaynaklı NO ile birlikte eritrosit eNOS enzimi tarafından üretilen NO'nun da rol aldığı ilk defa gösterilmiştir. Araştırmamızın, kan akımının lokal kontrolünde önemli bir yeri olan ATP aracılı vazodilatasyon mekanizmasına eritrosit penceresinden yeni bir katkı sağlayacağını umuyoruz. Öte yandan çalışmamız,eritrosit eNOS enzim aktivitesinin gebelik koşullarında kontrol koşullarından farklı şekilde düzenlendiğini ortaya koymuştur.
Eritrositlerin fenilefrin aracılı vasküler kasılma yanıtlarına katkısı
Amaç: Bu çalışmayla fenilefrin aracılı vazokonstriksiyonda eritrositlerin etkisinin incelenmesi ve bu etkinin mekanizmasının araştırılması amaçlanmıştır. Yöntemler: 8-10 haftalık Wistar ırkı albino sıçanlardan elde edilen torasik aorta segmentleri doku banyosuna asılarak, Krebs solüsyonu ve eritrosit süspansiyonu (%40 hematokrit) varlığında fenilefrin (10-9 - 3x10-4 M) konsantrasyon-yanıt eğrileri incelenmiştir. Eritrosit süspansiyonlarını hazırlamak için kan örnekleri 18-45 yaş arası sağlıklı gönüllülerden alınmıştır. Deney protokolleri non-selektif β ve selektif α1 adrenoseptör antagonisti Carvedilol, non-selektif siklooksijenaz inhibitörü İndometazin, Tromboksan A sentaz inhibitörü Dazoxiben, Tromboksan A2 reseptör antagonisti GR 32191B ve Prostaglandin F2α reseptör antagonisti AL 8810 varlığında tekrarlanmıştır. Bu ölçümlerin ardından doku banyosunda alınan örneklerde Tromboksan B2 ve serbest hemoglobin ölçümleri yapılmıştır. Bulgular: Sadece Krebs solüsyonuna kıyasla eritrosit süspansiyonlarının bulunduğu ortamda alınan kasılma yanıtlarının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir (p<0.001). Carvedilol tüm gruplarda vazokonstriksiyon yanıtlarını inhibe etmiştir (p<0.001). Eritrositlerin bulunduğu ortamda gerçekleşen kasılma yanıtlarındaki artış indometazin varlığında baskılanmıştır (p<0.01). Dazoxiben ve GR32191B varlığında eritrosit içeren ve içermeyen doku banyoları arasındaki yanıt farkının ortadan kalktığı bulunmuştur. AL8810 inkübasyonuyla eritrosit varlığında alınan vazokonstriksiyon yanıtlarının etkilenmediği görülmüştür (p<0.01). Fenilefrine cevaben eritrosit süspansiyonu grubunda Tromboksan B2 miktarının arttığı (p<0.001) ve serbest hemoglobin düzeylerinin gruplar arasında farklılık göstermediği bulunmuştur. Sonuç: Bu çalışma, fenilefrin aracılı aorta kasılma yanıtlarına eritrositlerin aracılık ettiğini göstermiştir. Eritrositler bu etkilerini adrenerjik reseptör aktivasyonu ile uyarılan ve siklooksijenaz yolağı ile üretilen Tromboksan-A2 salınımıyla gerçekleştirmektedir. Bu durum eritrositlerin vazoregülatör etkilerine eritrosit aracılı kasılma mekanizmasının da eklenmesini sağlayacaktır.
Karate kata kumite sporcularının denge becerilerinin karşılaştırılması ve dengenin karate performansı üzerine etkisinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı; karate kata-kumite sporcularının denge becerilerinin karşılaştırılması ve dengenin karate performansı üzerine etkisinin incelenmesidir. Bu araştırmanın örneklemini Türkiye Karate Federasyonu 2018 yılı lisanslı, turuncu kuşak ve üzeri toplamda 28 gönüllü sporcu (11-15 yaş aralığında, 13 erkek 15 bayan) oluşturmuştur. Katılımcılar Ölçümleri alınmak üzere Atatürk Stadyumu Karate salonuna davet edilmiş ve burada ölçümler alındıktan sonra kayıt edilmiştir. Katılımcıların Statik ve Dinamik Denge ölçümleri Antropometrik Ölçümlerinden iki hafta sonra kendi antrenman salonlarında 15 dakikalık ısınma periyodunu takiben ölçülmüş ve kayıt altına alınmıştır. Katılımcıların Statik Denge ölçümlerinde Flamingo Balance test bataryası kullanılmış ve gözler açık ve kapalı olmak üzere toplamda 4 ölçüm kayıt edilmiştir. Katılımcılara ölçümler arası 3dk tam dinlenme süresi verilmiştir. Katılımcıların Dinamik Denge ölçümleri Y denge testine göre uyarlanmış olan beş kollu düzenek ile ölçülmüştür. Gözler açık ve kapalı olmak üzere 6 yönde ölçümler kayıt altına alınmıştır. Ölçümler arası tam dinlenme ilkesine bağlı kalınmıştır. Sonuç olarak statik denge becerisi kata ve kumite performansını olumlu etkiler. Dinamik denge becerisi kata ve kumite performansını olumlu etkiler.
Serebral palsili çocuklarda bowen terapi tekniği'nin spastisite üzerine etkisi
Amaç: Spastisite, germe reflekslerinin hipereksitabilitesinden kaynaklanan tonik germe reflekslerinde hıza bağlı artışa neden olan bir motor bozukluktur. Serebral Palsili (SP) hastalarda gelişen spastisite, hastaların yaşamını olumsuz yönde etkilemektedir. Bu sebeple tedavi edilmesi önemlidir. Bowen terapi (BT), kas üzerindeki reseptörleri aktive edip germe reflekslerini uyararak kas lifi hizalaması, kas kasılması, gevşemesi ve motor ünite ateşlemesinin uygun şekilde düzenlemesini sağlamaktadır. BT bu etkileriyle, spastisite durumunda bir değişim yaratabilir ve spastisiteyi azaltabilir. Bu nedenle bizim çalışmamızın amacı, SP'li çocuklarda BT'nin spastisite üzerine etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 6-15 yaşları arasında (8,29±2,33 yıl) SP tanısı almış 14 çocuk dahil edilmiştir. Gruplar 7 çocuk çalışma, 7 çocuk kontrol grubunda olacak şekilde ikiye ayrılmıştır. Çalışma grubuna altı hafta boyunca haftada bir kez yaklaşık 20 dakika BT ve 20 dakikalık rutin fizyoterapi (RF) programı uygulanmıştır. Kontrol grubu katılımcılarına ise aynı sıklıkta 40 dakika yalnızca RF programı uygulanmıştır. Spastisite, üst ekstremite (el bileği, dirsek ve parmak fleksörleri) ve alt ekstremite (hamstringler, gastroknemiuslar ve kalça addüktörleri) kas grupları için uygulama öncesi ve sonrasında Modifiye Ashworth Skalası kullanılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışma tamamlandıktan sonra her kas tek tek değerlendirildiğinde spastisite skorlarında azalma saptanmıştır. Ancak tedavi sonrasında gözlenen değişim istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Üst ve alt ekstremite kaslarının spastisite skor ortalamaları alınarak total üst ve alt olarak hesaplandığında ise çalışma grubunda alt ekstremite totalinde spastisitede anlamlı azalma olduğu görülmüştür (p<0,05). Üst ekstremitedeki farklar ise anlamlı tespit edilmemiştir (p>0,05). Kontrol grubunun total alt ve üst ekstremite skorları karşılaştırıldığında, tedavi sürecinin sonunda hem alt hem de üst ekstremite spastisite skorlarında istatistiksel olarak anlamlı azalma olduğu görülmüştür (p<0,05). Sonuç: Bu çalışmada BT'nin tek başına spastisiteye olan etkileri net olarak belirlenememiştir. İlerdeki çalışmaların bu doğrultuda iki farklı tedavi şekli olan RF ve BT'nin etkilerini tam olarak karşılaştırabilmek için ayrı ayrı uygulanarak değerlendirilmesi ölçüm sonuçlarını daha net görebilmemizi sağlayacaktır.
Kardiyoloji uzmanlarının egzersiz alışkanlıklarının egzersiz reçetesi vermesine etkisi
Amaç: Bu çalışmada kardiyoloji uzmanlarının bireysel fiziksel aktivite yapma durumu, mesleğe yönelik özelliklerinin hastalarına egzersiz reçetesi verme davranışlarına etkisinin araştırılması amaçlanmaktadır. Hipotez: Türkiye'de çalışan kardiyoloji uzmanlarının bireysel fiziksel aktivite yapma düzeyi, sosyodemografik özellikleri, mesleğe yönelik özelliklerinin hastalarına egzersiz reçetesi verme davranışlarına etkisi vardır. Yöntem: Araştırma grubu kardiyoloji uzmanlarından oluşmaktadır. Veriler kardiyoloji uzmanlarının internet ortamında doldurduğu bir anketle toplanmıştır. Tüm kardiyoloji uzmanları çalışmaya katılmaları için ulusal kardiyoloji dernekleri aracılığıyla elektronik posta ile davet edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya 256 kardiyoloji uzmanı katılmıştır. Katılımcıların yaş ortalaması 41,6±8,4 idi. Katılımcılar ortalama 17,4 yıl hekim, 11,5 yıldır kardiyoloji uzmanı olarak çalışmaktadır. Hasta muayenesi için yaklaşık 11 dakika zaman ayırmaktadır. Katılımcıların %25,4'ü kadın, %74,6'sı erkektir. Katılımcıların %37,9'u şu an, %66,8'i geçmişte düzenli fiziksel aktivite/egzersiz/spor yaptığını belirtmiştir. Kardiyoloji uzmanlarının %80,1'inin hastaların egzersiz alışkanlıklarını sorguladığı, %96,5'inin sözlü olarak egzersiz önerdiği, %14,8'inin yazılı bir egzersiz reçetesi verdiği saptanmıştır. Egzersiz reçetesi vermeme nedenleri arasında zaman azlığı (%59,4), reçete verme konusunda kendini yeterli görmemek (%27,0), hastaların verilen reçeteyi uygulamayacağını düşünmek (%23,0), reçete verme konusunda kendini güvende hissetmemek (%10,9) öne çıkmaktadır. Hastalara egzersiz önerme davranışı erkek kardiyologlarda kadınlara göre, geçmişte düzenli fiziksel aktivite/egzersiz/spor yapanlarda yapmayanlara göre daha fazlaydı (p<0,05). Geçmişte egzersiz yapan kardiyologlar daha yüksek oranda hastalarına yazılı egzersiz reçetesi vermektedir (p<0,01). Üniversitede çalışanların hastalarına egzersiz önerisi verme durumu diğer kurumda çalışanlara göre daha yüksektir (p<0,05). Mesleğe yönelik diğer özelliklerin (hekimlik ve uzmanlık yılı, günde muayene edilen hasta sayısı, bir hastaya ayrılan süre) hastalara egzersiz önerisi ve egzersiz reçetesi verme davranışlarına etkisi olmadığı saptanmıştır (p>0,05). Sonuç: Kardiyoloji uzmanlarının büyük çoğunluğu sözlü olarak fiziksel aktivite/egzersiz/spor önermekle birlikte çok azı bu önerilerini reçete olarak vermektedir. Egzersiz reçetesi vermemenin en önemli iki nedeni olarak muayene için ayrılan zaman azlığı ve reçete verme konusunda kendini yeterli görmemek gösterilmektedir. Geçmişte egzersiz yapmak hastalara egzersiz önerisi ve egzersiz reçetesi verme davranışlarını olumlu yönde etkilemektedir.
Prenatal dönemde maruz kalınan elektromanyetik alanın davranış ve sinaptik proteinler üzerine etkisi ve çinko desteğinin rolü
Amaç: İnsanlar, yaşamları boyunca çeşitli kaynaklardan elektromanyetik alana (EMA) maruz kalmaktadırlar. Gelişim sürecindeki yavrular, çevresel etkenlerden daha kolay etkilenebileceği için EMA'nın gelişen beyinde yapısal ve fonksiyonel değişikliklerle birlikte davranış değişikliklerine neden olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı, prenatal ve postnatal dönemde EMA maruziyeti ile otizm benzeri davranışlar arasındaki bağlantıyı ve sinaptik proteinlerden NLGN3 ve SHANK3 ile ilişkisini varsa cinsiyet farklılığıyla birlikte ortaya koymak ve çinko desteğinin etkilerini araştırmaktır. Yöntem: Çalışmada dört grup gebe sıçandan doğan yavrular kullanıldı: Kontrol grubu (n=4), EMA grubu (n=6, 5 gün/hf, 4 saat/gün EMA maruziyeti uygulandı), Kontrol+Çinko grubu (n=3, 5 gün/hf, 5 mg/kg/gün dozunda çinko uygulandı), EMA+Çinko grubu (n=5, 5 gün/hf, 4 saat/gün EMA maruziyeti ve 5 mg/kg/gün dozunda çinko uygulandı). Yavru sıçanların EMA maruziyeti, gebeliğin ilk gününde başlatılıp postnatal 28. güne kadar sürdürüldü. 28 ve 42. günlerde davranış deneyleri uygulandı. Deneylerin ardından kan ve beyin dokusu örnekleri alındı. Kanda çinko seviyeleri, dokuda NLGN3 ve SHANK3 düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. Elektron mikroskobik inceleme ile beyin bölgelerindeki sinaptik yapılar incelendi. Bulgular: Davranış testleri, EMA maruziyetinin yavru sıçanlarda sosyal davranış üzerine etkisi olmadığını, fakat aktivite ve keşif davranışını olumsuz yönde etkilediğini ve anksiyete oluşumunu arttırdığını, bununla birlikte çinko desteğinin dişi yavrularda kısmi olarak olumlu etki sağlarken, erkek yavrularda olumlu etki sağlamadığını gösterdi. SHANK3 ve NLGN3 proteinleri EMA gruplarında anlamlı olarak düşük bulundu (p<0.05) ve çinko desteğinin olumlu etki oluşturmadığı gösterildi (p>0.05). Sonuç: Sonuç olarak; EMA maruziyeti, gelişen beyinde sinaptik proteinlerin seviyelerini değiştirerek cinsiyet farkıyla birlikte davranışsal değişikliklere yol açabilir. Farklı dozlarda kullanılabilecek çinko desteği, EMA'ya bağlı davranışsal ve yapısal etkilerin değerlendirilmesi açısından daha yararlı olacaktır.
Sıçanlarda streptozotosin ile oluşturulan diyabet modelinde glp-1'in anksiyete benzeri davranış ile ilişkisinin araştırılması
Giriş: Glukagon-benzeri peptid-1 (GLP-1), çoğunlukla distal ileumdan salgılanan, glukozla uyarılan insülin sentezini artıran ve glukagon sekresyonunu düşüren bir inkretindir. GLP-1, plazmadaki dipeptidil-peptidaz 4 (DPP-4) enzimi tarafından inaktive edilmektedir. GLP-1'in anksiyete üzerine etkisi belirsizdir. Anksiyetenin diyabetik kişilerde daha sık görüldüğü iyi bilinmektedir. Amaç: Bu çalışmanın amacı, diyabetik sıçanlarda GLP-1 ve anksiyete benzeri davranış ilişkisini araştırmaktır. Yöntem: Çalışmada kullanılan dişi Wistar Albino cinsi sıçanlar dört gruba ayrılmıştır; (1) Sitagliptin (DPP-4 enzim inhibitörü), (2) Diyabet+sitagliptin, (3) Diyabet, (4) Kontrol. Diyabet oluşturmak amacı ile streptozotosin (intraperitonal, tek doz, 40 mg/kg) verildi. Kırksekiz saat sonra kan glukoz düzeyi 250 mg/dl'den yüksek olan sıçanlar diyabetik olarak kabul edildi. Sitagliptin 21 gün boyunca 20mg/kg, oral yolla verildi. Deneklerin anksiyete seviyeleri açık alan ve yükseltilmiş artı labirent testleri ile değerlendirildi. Prefrontal korteks, ileum ve plazma GLP-1 ve GLP-1 reseptör seviyeleri ELISA ve immünohistolojik inceleme ile değerlendirildi. Bulgular: Diyabetik olmayan sıçanlarda sitagliptin anksiyete düzeylerini artırmış, prefrontal kortekste GLP-1 ve GLP-1 reseptör düzeyleri ile plazma GLP-1 düzeylerini azaltmıştır (p <0.05). Ayrıca, anksiyete ile prefrontal korteksteki GLP-1 reseptör düzeyleri arasında güçlü bir pozitif korelasyon bulunmuştur (r = 0.63, p <0.01). Diyabetik sıçanlar yükseltilmiş artı labirent testinde daha fazla anksiyete benzeri davranış sergilemiştir (p <0.05). Diyabetik sıçanlarda prefrontal kortekste GLP-1 reseptör düzeyleri azalmıştır (p <0.05). İleum GLP-1 ve GLP-1 reseptör düzeyleri ise diyabetik sıçanlarda düşük bulunmuştur (p <0.05). Diyabetiklerde sitagliptin anksiyete benzeri davranışı etkilememiş, prefrontal korteks ve ileum GLP-1 reseptör düzeylerini değiştirmemiş; ancak ileum GLP-1 düzeylerini azaltmıştır (p <0.05). Sonuç: GLP-1'in sağlıklı sıçanlarda prefrontal korteks GLP-1 seviyesi ile korele olarak anksiyete benzeri davranışı artırdığı, diyabetik sıçanlarda ise prefrontal korteks GLP-1 seviyelerini ve anksiyete benzeri davranışı etkilemediği görülmüştür. Anahtar sözcükler: GLP-1, anksiyete benzeri davranış, diyabet, sitagliptin
Epilepside nöropatik ağrı duyarlılığı ve gelişim mekanizmasının absans epileptik WAG/RIJ sıçanlarda periferal sinir hasarıyla tetiklenen modelde incelenmesi
Ağrı sendromlarının epilepsi ile birlikteliği oldukça sık görülmektedir. Bu sendromlar arasında periferik ya da merkezi sinir sisteminde oluşan bir lezyon ya da hastalık sonucu açığa çıkan nöropatik ağrı da bulunmaktadır. Ayrıca sinir sistemindeki inhibisyon ve eksitasyon arasındaki dengenin hem epileptik hem de nöropatik ağrılı kişilerde bozulması; bu iki durumun altında bazı ortak mekanizmaların yatıyor olabileceği sorusunu akla getirmektedir. Bu sorudan yola çıkarak gerçekleştirilen tezde, epilepsinin kronik bir ağrı durumu olan nöropatik ağrı modelinde ağrı duyarlılığını nasıl değiştirdiği ve bazı muhtemel gelişim mekanizmaları incelendi. Bu çalışma iki bölümden oluşmaktadır. İlk olarak, yaşa bağımlı başlangıçlı bir absans epilepsi modeli olan WAG/Rij ve onların ataları olan Wistar cinsi sıçanlarda nöropatik ağrı tetiklendi. Bunun için siyatik sinire kronik konstriksiyon zedelenme modeli kullanıldı. Ardından davranışsal ağrı testlerinden olan termal plantar test ve elektronik von Frey kullanılarak, nöropatik ağrının karakteristik fenomenlerinden olan hiperaljezi ve allodini değerlendirildi. İkinci kısımda ağrının üretildiği, taşındığı ve modüle edildiği duraklardan bazıları olan dorsal kök gangliyonu, trigeminal gangliyon, rostral ventromeduller medulla, retiküler talamik nükleus, periakuaduktal gri cevher ve anterior singulat korteksteki; transient reseptör potansiyeli vaniloid 1, N-metil D-aspartat, interlökin 1 beta ve nörokinin 1 reseptörlerine ait mRNA ifade seviyeleri gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyon yöntemiyle incelendi. Davranışsal ağrı deneylerinde siyatik sinir ligasyonunu takiben hem ısı hem de mekanik ağrı eşiği değerlerinde anlamlı düşüş tespit edildi. Bu ağrı duyarlılığı artışı sağlıklı Wistar ve WAG/Rij epileptik sıçanlarda uyumluydu. Moleküler analiz verileri, artmış ağrı duyarlılığı ile ideal bir uyum göstermedi. Bu tez çalışmasının bulguları epilepside nöropatik ağrı geliştiğini göstermektedir. Ancak bulgular nöropatiye santral ya da periferal mekanizmaların hangisinin daha belirgin katkısı olduğunu açıklayamamakta olup, bu modelde her iki mekanizmanın da bu fenomene katkısı olabileceği şeklinde yorumlanabilir. Anahtar kelimeler: Epilepsi, nöropatik ağrı, siyatik sinir hasarı, TRPV1