
86
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Retinal ven tıkanıklığında optik koherens tomografi anjiografi ile iskemi riskinin değerlendirilmesi
AMAÇ: RVDT geçirmiş hastaların OKT-A cihazı ile DKP ve YKP tabakalarının DY değerlerine bakarak iskeminin ön bulgusunu saptamak. GEREÇ VE YÖNTEM: çalışmamızda RVDT geçirmiş 30 olgunun hasta gözlerinin ilk geliş, 3, 6 ve 9'cu ayda alınmış OKT-A görüntüleri incelenmiştir. Kontrol grubu olarak aynı hasta grubunun sağlam gözlerinin OKT-A görüntüleri alınmıştır. Çalışmamızda hasta gözlerin YKP ve DKP DY değerleri etkilenmemiş sağlam gözler ile ve kontroller arası kendi içinde karşılaştırılmıştır. Ayrıca OKT SAK değeri, OKT-A santral kadran DY ve GK korelasyonu da yapılmıştır. BULGULAR: Bu çalışmada YKP tabakasında hasta gözün santral kadranı hariç diğer kadranlarında sağlam göze göre belirgin bir değişiklik görülmemiştir. İlk kontrol santral kadran YKP-DY bir sonrakı konrollere göre yüksek seyretmiştir (p<0.001). DKP tabakasına baktığımızda hasta grubunun sağlam göze göre santral kadran DY'de artma (p<0.001), superior kadran DY'de ise azalma görümektedir (p<0.025). Hasta grubunu alt ve üst arkuat ven tıkanıklığı olarak ayırdığımızda, YKP tabakasında santral kadran hariç belirgin bir değişiklik saptanmazken, DKP de santral kadran DY değerinde artış, etkilenen kadranın DY'de ise azalma görülmekteydi. Korelasyon analizinde ise OKT-A santral kadran YKP-DY değeri ile OKT-SAK arasında 9 ay boyunca pozitif korelasyon seyretmiştir (p ≤ 0.01). DKP tabakasında ise 3. ve 6. aylarda pozitif korelasyon görülmüştür (p ≤ 0.01). GK'nın YKP santral kadran DY değeri ile 3. ve 6. aylarda, DKP tabasında ise ilk geliş ve 3 ayda negatif korelasyonu izlenmiştir (p ≤ 0.01). GK'nın OKT-SAK ile korelasyonu 9 ay boyunca hep pozitifdi (p ≤ 0.01). SONUÇ: YKP tabakasında santral kadran DY'nin artışı dışında diğer kadranlarda belirgin değişiklik görülmemiştir. DKP tabakasının DY'si ise 9 ay boyunca etkilenen kadranda sağlam göze göre düşük seyretmiştir. Burdan DKP tabakasının iskemiye daha hassas olduğu kanıtına vara biliriz. GK ile santral kadran DY korelasyonuna baktığımızda da DKP tabakasında bu korelasyon daha net görülmekteydi. İlk aylarda MÖ'den dolayı negatif korelasyon izlenmekte, ödem çekildikten sonra ise DY'deki kayıp cihaz tarafından daha net seçildiği için, bu korelasyon kaybolmaktadır. Hasta sayısının yetersiz olması ve iskemik formda RVDT olgularının olmaması çalışmanın kısıtlılıklarındadır. Bu yüzden DY'nin iskemik formda uzun dönemde nasıl etkileneciğini bilmek için ilave çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Postmenopozal kadınların fiziksel aktivite düzeylerinin vazomotor semptomlar ile kan parametreleri arasındaki ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Fiziksel aktivite, her yaş döneminde olduğu gibi; menopoz dönemindeki kadınlar için de birçok fayda sağladığı bilinmektedir. Menopoz dönemindeki kadınlar için fiziksel aktivite, sağlığı korumak ve yaşam kalitesini artırmak, menopoz semptomlarını hafifletmek açısından büyük önem taşır. Menopoz, kadınların hormonal dengelerinde önemli değişikliklere yol açar ve bu durum kan değerlerini de etkileyebilir. Bu çalışma ile fiziksel aktiviteyi etkileyen etmenleri, fiziksel aktivitenin; kadınlarda hormonal değişimlerin getirdiği menopoz semptomlarına etkisini ve kan parametreleri üzerine etkilerini görmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi etik kurulunun 24.10.2023 tarihli 2023/497 sayılı kararı ile onaylandı. Çalışmanın evrenini Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Polikliniğine 30.01.2024-10.09.2024 tarihleri arasında başvuran 257 postmenopozal kadın dahil edildi. Çalışmaya katılmayı kabul eden kadınlara onayı alındıktan sonra sosyodemografik anket formu, Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (IPAQ), Menopoz Semptomlarını Değerlendirme Ölçeği (MSDÖ) yüz yüze görüşme tekniği ile uygulandı. Kadınların VKİ, bel çevresi, tansiyon ölçümleri yapılıp kayıt altına alındı. Hastalardan alınan biyokimya tetkikleri not edildi. Tüm veriler SPSS 21.0 istatistik paket programı kullanılarak değerlendirildi. İstatistiksel anlamlılık p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmada yer alan katılımcıların yaşları ortalaması 56,72±6,82 yıl olarak bulundu. VKİ'leri ortalaması 31,01±4,69 kg/m2 idi. Yapılan değerlendirmeye göre katılımcıların %23,3'ünün (n=60) inaktif olduğu, %61,5'inin (n=158) minimal aktif olduğu ve %15,2'sinin (n=39) çok aktif olduğu görüldü. Katılımcıların menopoz semptomlarını değerlendirme ölçeğinin; somatik şikayetler alt boyutundan aldıkları puanların ortalaması 6,68±3,05, psikolojik şikayetler alt boyutundan aldıkları puan ortalaması 6,65±3,12, ürogenital şikayetler alt boyutundan aldıkları puan ortalaması 3,86±2,55 olarak belirlendi. Toplam puan ortalaması 17,20±6,74 idi. Katılımcıların toplam Metabolik Eşdeğer (MET) 90 (dk/hafta) puanı arttıkça TG, Total- K, LDL-K, Açlık Glukozu, İnsülin, Homosistein, HOMA-IR, RDW değerleri anlamlı şekilde azalmaktaydı (sırasıyla r=-0,280; p=<0,001, r=-0,150; p=0,016, r=-0,179; p=0,004, r=-0,203; p=0,001, r=-0,177; p=0,004, r=-0,267; p<0,001, r=-0,234; p<0,001, r=-0,167; P=0,007). Toplam Metabolik Eşdeğer (MET) (dk/hafta) puanı arttıkça HDL-K, Folat değerleri anlamlı şekilde artmaktaydı (sırasıyla r=0,229; p<0,001, r= 0,158; p=0,011). Toplam MET (dk/hafta) puanı ile menopoz semptomları total ve alt grup puanları arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0,117). Sonuç: Sedanter yaşam tarzı ve fiziksel aktivite yetersizliği önemli bir sağlık sorunudur. Aile hekimleri olarak birinci basamakta hastaya bütüncül yaklaşmalı menopoz sonrası dönemde kadınlara; menopoz semptomlarının hafifletilmesi, yaşam kalitesinin artırılması, lipid profili, açlık şekeri, insülin, homosistein düzeylerinin iyileştirilmesi için uygun egzersiz programları önerilmelidir. Anahtar Kelimeler: Menopoz, Menopoz Semptomları, Fiziksel Aktivite, Lipid Profili, Homosistein
Akromegali tanısı ile takip edilen hastaların antropometrik, biyokimyasal, radyolojik verilerinin ve hepatosteatoz sıklığının retrospektif bir değerlendirmesi
Amaç: Akromegali, genellikle bir hipofiz adenomuna bağlı olarak büyüme hormonu (GH) ve insülin benzeri büyüme faktör-1 (IGF-1) fazlalığı ile karakterize, nadir görülen bir endokrinolojik hastalıktır. Bu çalışmanın amacı, akromegali tanısı ile takip edilen hastaların antropometrik, biyokimyasal ve radyolojik verilerini inceleyerek hepatosteatoz sıklığını ve hastalığın klinik seyri ile olan ilişkisini değerlendirmektir. Yöntem: Bu çalışma, 2018-2024 yılları arasında Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Polikliniği'nde takip edilen 70 akromegali hastasının retrospektif verilerini kapsamaktadır. Hastaların demografik, laboratuvar, radyolojik bulguları, ameliyat ve patoloji raporları ile alınan tedavi yöntemleri incelenmiştir.Toplanan veriler bilgisayar ortamında SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 18.0 paket programı ile analiz edildi. Bulgular:Hastaların ortalama yaşı 52,77±12,95 yıl olup, hastalık tanısı konulma yaşı 43,67±12,55 olarak bulunmuştur.Hipofiz adenomu saptanan hastaların %85,0'ı makroadenom %15,0'ı mikroadenom olarak bulunmuştur. Hastaların %94,2'sinde cerrahi tedavi uygulanmış olup, cerrahi sonrası %30,7'sinde remisyon sağlanmıştır.Hepatosteatoz sıklığı %45,4 olup hepatosteatoz olma durumu remisyonda olan hastalarda aktif hastalığı olanlara göre daha fazla saptansa da istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı görüldü(p>0,05).Tanı anında hastaların %74,6'sında (n=44) akral bölgelerde ve yüzde büyüme, %42,4'ünde (n=25) baş ağrısı gibi semptomların eşlik ettiği ancak makroadenom-mikroadenom karşılaştırmasında anlamlı fark olmadığı görüldü.Aktif hastalığı olan grupta kolon polibi varlığı remisyondaki hastalara kıyasla anlamlı yüksek olduğu görüldü. Çalışmamızda, ameliyat sonrası 6. ayda ölçülen IGF-1 düzeylerinin, remisyona giren hastalara kıyasla nüks eden hastalarda anlamlı olarak yüksek olduğu tespit edilmiştir (p=0,046) Sonuç:Çalışmamızda akromegali tanısı ile takip edilen hastaların diabetes mellitus,hipertansiyon,osteoporoz,malignite vb. birçok komorbidite ile karşı karşıya olduğunu ve bu durumun biyokimyasal olarak aktif hastalık olması durumunda daha yüksek düzeylere ulaşabileceğini gösterdik.Öte yandan aktif hastalık durumlarında IGF-1 düzeylerindeki yüksekliğin hepatosteatoza karşı koruyucu olabileceğini ön gördük.Literatür verilerine dayanarak lipodistrofi ve hepatosteatoz tedavisinde siklik IGF-1 replasmanının tedavi edici etkisini göstermek için daha geniş popülasyonlar üzerinde yapılacak çalışmalarla desteklenmesine ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.
Kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda biyokimyasal parametreler ile serum kinürenin yolağı, vücut kompozisyonu, kas kütlesi ve osteoporoz arasındaki ilişki
Amaç: ÇalıĢmamızın amacı; KBH olan bireylerde kinürenin yolağı metabolitlerinin biyokimyasal parametreler, osteoporoz ve vücut kompozisyonu üzerine etkisi ve ayrıca bu parametrelerin birbirleriyle olan iliĢkisini incelemektir. Yöntem: ÇalıĢmamız tek merkez, prospektif ve kontrollü bir çalıĢma olarak planlandı. ÇalıĢmamıza Ocak 2024 -Kasım 2024 tarihleri arasında Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Polikliniğinde ve Nefroloji servisinde yatan 18 yaĢ üzeri, GFR<60 ml/dk olup diyalize girmeyen KBH olan 100 kiĢi, diyalize giren KBH olan 60 kiĢi ve Selçuk Üniveristesi Tıp Fakültesi Ġç Hastalıkları Polikiniği'ne baĢvuran bilinen KBH'si bulunmayan kontrol grubu olarak 42 kiĢi olmak üzere toplam 202 hasta dahil edildi. ÇalıĢmamızdaki katılımcılar KDIGO 2012 kılavuzu KBH GFH evrelerine göre gruplandırıldı. Evre 5 olan 72, Evre 4 olan 26, Evre 3b olan 27 ve Evre 3a olan 35 hasta seçildi. Toplamda 10 diyaliz hastası mobilizasyon kısıtlılığı ve hasta uyumsuzluğu nedeniyle kemik dansitometresi çekilemediği için çalıĢmadan çıkarıldı. Toplamda 192 hasta ile çalıĢma tamamlandı. Hastaların çalıĢma baĢlangıcında yaĢ, cinsiyet,ek hastalıkları, kullandığı ilaçları, kaydedildi. Hastalardan GFH, kreatinin, üre, albümin, sodyum, potasyum, kalsiyum, fosfor, magnezyum, klor, ürik asit, total protein, glukoz, alkalen fosfataz, hemogram, CRP, Parathotmon, d vitamini, B12 vitamini, folat, ferritin, venöz kan gazı, spot idrar mikroalbümin/kreatinin, spot idrar protein/kreatinin çalıĢıldı. Ayrıca rutin kontrol sırasında alınan atık kanlar atılmayıp, uygun koĢullarda saklanarak 3- OH antranilik asit, 3-OH kinürenin, kinürenik asit, kinürenin ve triptofan düzeyi çalıĢıldı. Hastaların Hemodiyaliz Ünitesi'nde bulunan biyoempedans cihazı ile bel çevresi, kalça çevresi, boy, kilo, vücut yağ kütlesi, yağsız kütle ölçümü, total vücut sıvı, hücre içi sıvı, hücre dıĢı sıvı, 3. BoĢluk sıvısı, vücut kütle indeksi, bazal metabolizma hızı, beslenme indeksi ile vücut kompozisyon analizi yapıldı. Bunlara ek olarak hastalara kemik mineral dansitometresi ölçümü yapıldı ve osteoporoz tespit edilen hastalara tedavi baĢlandı. Tüm veriler SPSS 21.0 istatistik paket programı kullanılarak değerlendirildi. Verilerin hesaplanmasında sayı, yüzde, ortalama, standart sapma gibi ölçütler kullanıldı. Sayısal değiĢkenler arasındaki iliĢkiyi değerlendirmek için Pearson korelasyon analizlerinden yararlanıldı. Anlamlılık düzeyi p<0,005 alındı. 76 Bulgular: ÇalıĢmaya dahil edilen toplam 192 hastanın KBH grubunun %52,7'si erkek, %47,3'ü kadın bireylerden oluĢmaktaydı. Kontrol grubunun ise %45,2'si erkek, %54,8'i kadındı. Hastaların yaĢ ortalaması KBH grubunda 59,43±10,73, kontrol grubunda 56,64±5,31 olarak tespit edildi. KBH grubunda kinürenin yolağı metabolitleri olan 3-OH antranik asit, kinürenik asit, kinürenin düzeylerinin kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek, triptofan düzeyinin ise istatistiksel olarak anlamlı düĢük olduğu tespit edildi. KBH grubu evrelere göre karĢılaĢtırıldığında kinürenin düzeyi, Evre 5 de KBH' nin diğer evrelerine göre istatiksel olarak anlamlı yüksek saptandı. Triptofan düzeyinin Evre 5 de KBH' nin diğer evrelerine göre istatiksel olarak anlamlı düĢük olduğu görüldü. KBH grubunda kinürenik asit, kinürenin düzeyiile GFR düzeyi arasında negatif yönde, kreatin düzeyi arasında ise pozitif yönde iliĢki tespit edildi. Triptofan düzeyi ile GFR düzeyi arasında pozitif yönde, kreatin düzeyi arasında ise negatif yönde iliĢki mevcuttu. KBH grubundaki diyaliz hastalarında 3-OH Antranilik asit, 3-OH kinürenin, Kinürenik asit ve kinürenin düzeylerinin diyaliz öncesinde diyaliz sonrasına göre istatiksel olarak anlamlı yüksek olduğu görüldü. KBH grubunda bel çevresi, kalça çevresi, vücut kitle indeksi, bel/kalça oranı, total vücut sıvısı ve hücre dıĢı sıvı kontrol grubuna kıyasla yüksek bulundu. KBH grubunda L1-L2, L1-L3, L2-L3, L3-L4, boyun, üst boyun, WARDS skoru, trokanter ve toplam T skorları kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı düĢük saptandı. KBH grubunda kinürenik asit düzeyi ile L3, L4, L1-L4, L2-L3, L2-L4, L3-L4 T skorları arasında negatif yönde istatiksel olarak anlamlı düĢük önemsiz korelasyon bulundu. KBH grubunda triptofan düzeyi ile L3, L4, L1-L4, L2-L3, L2-L4, L3-L4 ve trokanter T skorları arasında pozitif yönde istatiksel olarak anlamlı düĢük önemsiz korelasyon saptandı. Sonuç: ÇalıĢmamızda KBH olan bireylerde triptofan katabolizması sonucu oluĢan metabolitlerin (kinürenin yolu) arttığını saptadık. KBH evre 5'de bu metabolitlerin en yüksek düzeyde olduğu görüldü. Bu moleküller ile kreatin düzeyi arasında pozitif yönde, eGFR ile negatif yönde korelasyon saptadık. ÇalıĢmamızda triptofan katabolizması sonucu oluĢan metabolitlerinden kinürenik asit ile osteoporoz ve KMD arasında negatif yönlü, triptofan ile pozitif yönlü iliĢki olduğunu saptadık. Literatürde triptofan katabolizması sonucu oluĢan metabolitler ile osteoporoz ve KMD arasındaki iliĢkiyi araĢtıran hayvan üzerinde yapılan çalıĢmalar mevcut olup insan üzerinde yapılan çalıĢmalar kısıtlıdır. KBH' de triptofan katabolizması (kinürenin yolu) ve osteoporoz iliĢkisi hakkındaki çalıĢmaların geniĢletilmesi, gelecekte kinürenin yolunu osteoporoz tedavisi için potansiyel bir hedef haline getirmekle kalmayıp, KBH erken evrelerinde osteoporoz geliĢmesinin önlenmesinde de yararlı olabilir.
İskemik ve hemorajik inme klinik parametrelerinin iklime bağlı faktörlerle ilişkisi
Amaç: İklim değişikliğinin bilinen iki sonucu küresel ısınma ve hava kirliliğidir. Çalışmamızın amacı iklim değişikliği meteorolojik ve hava kalitesi faktörlerin iskemik ve hemorajik inme insidansıyla ilişkisini ve klinik parametreler üzerindeki etkisini araştırmaktır. Gereç ve yöntem: 01 Ocak 2022 – 31 Aralık 2023 tarihleri arasında Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Kliniği servis ve yoğun bakımda 18 yaş üzerinde, ayrıntılı sistemik ve nörolojik muayene, kranial görüntüleme (kranial CT ve / veya MR ) yapıldıktan sonra iskemik ve hemorajik inme tanılarıyla takip edilen 671 iskemik inme, 58 hemorajik inme toplamda 729 inme vakası retrospektif olarak çalışmaya dahil edildi. Hemorajik ve iskemik inme olarak sınıflandırılan hastaların insidansının aylara ve mevsimlere göre dağılımı demografik, klinik parametrelerle meteorolojik ve hava kalitesi verileri arasındaki ilişki incelendi. Bulgular: Eylül ayında erkek hastalarda hemorajik inme görülme sıklığı iskemik inme görülme sıklığından istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (6/31, %19.35'e karşı 26/361, %7.20, p=.018). Mevsimlere göre iskemik inme sıklığı kıyas edildiğinde, kış (%27.12) ve ilkbahar (%28.17) aylarındaki iskemik inme sıklığının sonbahar (%19.67) mevsimindekine kıyasla anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. Mevsimlere göre hemorajik inme yüklerinde de anlamlı bir değişim saptanamadı. Meteorolojik parametrelere göre hemorajik ve iskemik inme yükleri arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. İskemik inme vakalarında, günlük maksimum sıcaklık(°C), günlük minimum sıcaklık(°C), günlük ortalama sıcaklık(°C) ve buhar basıncı(hPa) ile NIHSS skoru arasında anlamlı ve negatif korelasyon saptandı (Spearman rho=–0.098, p=.011, Spearman rho=–0.087 p=. 025, Spearman rho=–0.122 p=.002, Spearman rho=–0.107 p=.005). İskemik inme vakalarında, günlük maksimum sıcaklık(°C), günlük minimum sıcaklık(°C), günlük ortalama sıcaklık(°C) ve günlük buhar basıncı (hPa) ile RANKIN skoru arasında istatiksel olarak anlamlı ve negatif ilişki saptandı (Spearman rho=–0.087 p=.025 Spearman rho=–0.092 p=.018, Spearman rho=–0.122 p=.002,Spearman rho=–0.079 p=.040). İskemik inme vakalarında klinik ve laboratuvar parametreler değerlendirildiğinde; günlük maksimum sıcaklık(°C), günlük minimum sıcaklık(°C) ve günlük ortalama sıcaklık ile sistolik basınç arasında istatiksel olarak anlamlı ve negatif ilişki saptandı ( Spearman rho=–0.114 p=.003, Spearman rho=–0.103 p=.008, Spearman rho=–0.114 p=.003). İskemik inme vakalarında günlük ortalama nispi nem(%) ile sistolik ve diyastolik kan basıncı kan basıncı arasında pozitif korelasyon belirlendi ( Spearman rho=0.120 p=.002, Spearman rho=0.077 p=.042). İskemik inme vakalarında günlük maksimum sıcaklık(°C), günlük minimum sıcaklık(°C), günlük ortalama sıcaklık (°C) ve günlük buhar basıncı (hPa) ile LDL değeri arasında istatiksel olarak anlamlı ve negatif bir ilişki saptandı (Spearman rho=–0.117 p=.018, Spearman rho=–0.100 p=.044, Spearman rho=–0.102 p=.041, Spearman rho=0.113 p=.024). Hemorajik inme ile hastaneye gelen vakalar için PM10 düzeyi ile hemoglobin değeri arasında istatistiksel olarak anlamlı ve negatif korelasyon (Spearman rho=–0.259, p=.049). İskemik inme vakaları için SO2 düzeyi ile NIHSS arasında istatiksel olarak anlamlı bir pozitif ilişki vardı (Spearman rho=0.086, p=.025). İskemik inme vakalarında O3 düzeyi ile sistolik kan basıncı arasında istatiksel olarak anlamlı ve negatif ilişki belirlendi (Spearman rho=-0.085, p=.027). İskemik inme vakalarında SO2 düzeyi ile trigliserit düzeyi arasında istatiksel olarak anlamlı ve negatif bir ilişki vardı (Spearman rho=-0.120, p=.024). İskemik inmede vakalarında yaş, DM ( 3 kat) ve hemoglobin anlamlı risk faktörü olarak belirlendi (p=<.001, p=<.001, p=.034). Hemorajik inme vakalarında sistolik ve diyastolik kan basıncı artt Sonuçlar: Kış ve ilkbaharda iskemik inme, sonbahara göre daha fazladır. Eylül'de erkeklerde hemorajik inme daha sık görülmüştür. Günlük maksimum, minimum, ortalama sıcaklık, buhar basıncı ve çevresel parametreler, iskemi inme şiddeti (NIHSS) ve fonksiyonelliği (RANKIN) ile ilişkilidir. İskemik inme vakalarında, SO2 düzeyi ile NIHSS arasında anlamlı pozitif bir ilişki bulunmuştur, bu da hava kirliliğinin inme şiddetini artırabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca, O3 düzeyi ile sistolik kan basıncı arasında negatif bir ilişki saptanmış, SO2 düzeyi ile trigliserit düzeyi arasında ise negatif ilişki belirlenmiştir. Yaş, diyabet (DM) ve hemoglobin düzeyleri iskemik inme için önemli risk faktörleri olarak belirlenmiştir. Hemorajik inme vakalarında ise, sistolik ve diyastolik kan basıncı inme riskini artırıcı faktörler olarak öne çıkmıştır. Bu bulgular, çevresel faktörlerin ve klinik risk parametrelerinin inme vakalarının yönetiminde önemli bir rol oynadığını ve sağlık politikalarının bu faktörleri göz önünde bulundurarak şekillendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: İklim değişikliği, iskemik inme ,hemorajik inme, meteorolojik parametreler, hava kalitesi
Tendon greftinin kemik tünel içindeki iyileşmesine mezenkimal kök hücre kaynaklı eksozom ve 3 boyutlu hyaluronan bazlı skafoldun etkisi: Deneysel çalışma
Amaç: Bu çalışmada; biyouyumlu, parçalanabilen, yüksek mekanik özelliğe sahip, mezenkimal kök hücrelerin adezyon ve çoğalmasına izin veren üç boyutlu hyalüronan bazlı skafoldun ve mezenkimal kök hücrelerden elde edilmiş eksozomların tendon greftinin kemik tünel içindeki iyileşmesine etkisinin değerlendirilmesi, fizyolojik katmanlara sahip entez ünitesinin oluşturulması amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Bu çalışma Selçuk Üniversitesi Deneysel Tıp Uygulama ve Araştırma Merkez (SÜDAM) Hayvan Deneyleri Etik Kurulu'ndan alınan onay 26.07.2024 tarihli ve 2024-53 sayılı karar ile yürütülmüş olup araştırmanın hayvan deneyleri Selçuk Üniversitesi Deneysel Tıp Uygulama ve Araştırma Merkez'inde gerçekleştirilmiş prospektif bir çalışmadır. Toplamda 4 grup oluşturuldu. 1. Gruba sadece cerrahi, 2. Gruba cerrahiye ek olarak mezenkimal kök hücre (MKH) kaynaklı eksozom, 3.Gruba cerrahiye ek olarak 3 boyutlu hyaluronan bazlı polikaprolakton (PCL) yapılı skafold ve 4.Gruba ise eksozom implante edilen skafold uygulandı. Örneklerin yarısı 4. haftada ve diğer yarısı 8. haftada alındı. Histolojik, immünhistokimyasal ve biyomekanik değerlendirmeler gerçekleştirildi. Bulgular: Çalışmada toplamda 64 deney hayvanı kullanılmıştır. Her grupta eşit sayıda (16 rat, n=32) olacak şekilde dört gruba Grup 1 (Kontrol),Grup 2 (Eksozom), Grup 3 (Skafold), Grup 4 (Eksozom ve Skafold) ayrılmıştır. Uygulamaların vaskülarite üzerine etkisi incelendiğinde 4. hafta örneklerinde; Eksozom ve Skafold grubunun, Kontrol grubuna göre anlamlı üstün olduğu (p<0,05) görülürken, 8.hafta örneklerinde Eksozom grubu ile Eksozom ve Skafold grubunun, Kontrol grubuna üstün olduğu görüldü. (p<0,05) Uygulamaların hücresel aktivite üzerine etkisi incelendiğinde 4. ve 8. haftalardaki örneklerde; Grup 2 ve Grup 4'ün, Grup 1'e göre anlamlık yüksekliği tespit edildi. (p<0,05) Aynı şekilde kollajen fibril sürekliliği, paralelliği ve yoğunluğu üzerine etkisinin her iki dönem sonuçları incelendiğinde, Eksozom grubu ile Eksozom ve Skafold grubunun sadece cerrahi yapılan Kontrol grubuna göre istatistiksel üstünlüğü saptandı. İmmünhistokimyasal incelemelerde FGF-2 (fibroblast büyüme faktörü 2) ve BMP-2 (kemik morfogenik protein 2) boyamaları açısından 4. ve 8. hafta örneklerinde Grup 2 ve Grup 4'ün, kontrol grubu olan Grup 1'e olan üstünlüğü anlamlı bulundu. (p<0,05) Buna ek olarak FGF-2 ve BMP-2 boyamaları açısından her iki dönemde Eksozom ve Skafold grubu, cerrahiye ek olarak sadece skafold uygulanan Skafold grubuna göre anlamlı yüksek görüldü. 8. hafta örneklerinde BMP-2 boyanmasının Skafold grubunda, Kontrol grubuna göre anlamlı yüksekliği tespit edildi. Biyomekanik değerlendirme açısından 4. ve 8. hafta yapılan kopma kuvveti sonuçlarına göre; cerrahiye ek uygulama yapılan Grup 2,Grup 3 ve Grup 4 örneklerinin yalnızca cerrahi yapılan Kontrol grubuna göre anlamlı üstünlüğü görüldü. (p<0,05) Üstün grupların kendi aralarında değerlendirimesinde ise Eksozom ve Skafold grubunun, sadece eksozom uygulanan ve sadece skafold uygulanan Grup 2 ve Grup 3' e göre yüksekliği anlamlı bulundu. Sonuç: Bu çalışma, 3 boyutlu hyalüronik asit bazlı PCL ve TCP skafoldlar üzerine implante edilen mezenkimal kök hücre kaynaklı eksozomların, rat tendon-kemik tüneli modelindeki tendon grefti iyileşmesini önemli ölçüde iyileştirdiğini göstermektedir. Elde edilen bulgular, bu tedavi kombinasyonunun entez bölgesi iyileşmesine katkı sağladığını ve potansiyel olarak tendon-kemik iyileşmesinde etkili bir strateji sunduğunu ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Tendon-kemik bileşkesi, eksozom, hyaluron bazlı skafold
Ratlarda benzalkonyum klorür ile oluşturulan deneysel kuru göz modelinde kırlangıç otunun terapötik etkinliğinin araştırılması
GEREÇ-YÖNTEM: Çalışmamızda sağlıklı 46 yetişkin Wistar Albino türü dişi rat kullanıldı. Denekler; Kontrol, Kuru Göz (KG), Loteprednol (L), 1/1 Kırlangıç Otu özütü (K1/1), 1/10 Kırlangıç Otu özütü (K1/10) ve 1/100 Kırlangıç Otu özütü (K1/100) olmak üzere 6 gruba ayrıldı. Kontrol grubu hariç diğer gruplardaki tüm deneklerin korneal yüzeyine %0.2'lik BAK 14 gün boyunca günde 2 kez olmak üzere damlatılıp evoporatif tipte kuru göz modeli oluşturuldu. Kontrol grubuna 28 gün boyunca dengeli tuz solüsyonu uygulandı. LOT grubuna 15.günden itibaren deney sonuna kadar günde 2 kez %0.5 Loteprednol etobonat oftalmik solüsyon, K1/1 grubuna 1/1 oranında Kırlangıç otu özütü 14., 21. ve 28. günlerde haftada 1'er kez, K1/10 grubuna 1/10 oranında Kırlangıç otu özütü 14., 21. ve 28. günlerde haftada 1'er kez, K1/100 grubuna 1/100 oranında Kırlangıç otu özütü 14., 21. ve 28. günlerde haftada 1'er kez uygulandı. Fenol kırmızısı pamuk ipliği, korneal floresein boyanma ve modifiye Cochet-Bonnet esteziometre'den oluşan değerlendirme testleri 0., 14., 21., ve 28. günlerde birer defa olmak üzere aynı zaman diliminde ve aynı araştırıcı tarafından uygulandı. 29. gün denekler sakrifiye edildi. Eksize edilen kornea örnekleri histopatolojik ve biyokimyasal analizler için kullanıldı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak hesaplandı ve p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Deneyin sonlandırıldığı 4.haftada fenol kırmızısı pamuk ipliği testi açısından KG ile Kontrol ve KG ile K1/10 grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (P<0.05). Korneal floresein boyanma skorları değerlendirildiğinde KG ile diğer tüm gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görüldü (P<0.05). Modifiye Cochet-Bonnet esteziometre sonuçları açısından KG ile diğer tüm gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görüldü (P<0.05). KG grubunda stromal kollajende orta derecede dejenerasyon ve hafif epitelyal dejenerasyon olduğu görüldü. Tedavi uygulanan grupların hepsinin AQP-1 düzeyleri KG grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu. K1/10 ve K1/100 grubunun AQP-1 değerleri Kontrol grubuna göre de istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (P<0.05). Tedavi uygulanan grupların hepsinin AQP-5 düzeyleri KG grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu. LOT ve K1/100 grubunun AQP-5 seviyeleri Kontrol grubuna göre de istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (P<0.05). Tedavi uygulanan grupların hepsinin MMP-2 düzeyleri KG ve Kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (P<0.05). Tedavi uygulanan grupların hepsinin MMP-9 düzeyleri KG grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (P<0.05). Tedavi uygulanan grupların hepsinin TIMP-2 düzeyleri KG grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu(P<0.05). Tedavi uygulanan grupların hepsinin NFKB düzeyleri KG grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (P<0.05). Tedavi uygulanan gruplardan LOT, K1/10 ve K1/100'ün IFN-γ düzeyleri KG grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (P<0.05). Tedavi uygulanan gruplardan sadece K1/10 grubunun TNF-α değeri KG grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (P<0.05). Tedavi uygulanan grupların hepsinin İL-1β düzeyleri KG grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (P<0.05). SONUÇ: Sonuç olarak KGS üzerine terapötik etkinliği araştırılan Kırlangıç otunun, uygulanan 3 farklı konsantrasyonunun da klinik değerlendirme testleriyle biyokimyasal ve histopatolojik analizler ışığında tedavi edici olumlu etkiler gösterdiği görülmektedir. 1/10 oranında dilüe edilmiş konsantrasyonun (K1/10) ise en olumlu etkiyi gösterdiği tespit edilmiştir. 2. sırada 1/100 oranında dilüe edilmiş konsantrasyon, 3. sırada da 1/1 yani dilüe edilmemiş saf konsantrasyon yer almaktadır. Ayrıca 3 konsantrasyonun da deneklerde herhangi bir yan etki oluşturmadığı da belirlenmiştir. Halk arasında popüler olarak oftalmik uygulama alanı bulunan Kırlangıç otunun literatürde bu alanda çalışması mevcut değildir. Kırlangıç otunun terapötik etkisi ilk defa bu çalışma ile deneysel bir KGS modelinde araştırılmıştır. Bu açıdan bakıldığında çalışmamızın sonuçlarının yapılması planlanan yeni çalışmalara, bu alanda çalışma yapan akademisyenlere, literatüre ve klinik pratiğe ışık tutup, katkı sağlayacağı düşünülmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Kuru Göz, Kırlangıç Otu, Benzalkonyum Klorür, Rat
Tavşanlarda oluşturulan künt kafa travması modelinde nörofilament hafif zincir (NFL) düzeylerinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada amacımız deneysel olarak tavşanlarda oluşturulan hafif, orta ve ağır şiddette künt kafa travmasında beyinde oluşan hasarı belirlemek üzere serum, BOS ve beyin dokusundaki Nöroflament hafif zincir (NFL) düzeylerinin ve beyin dokusundaki apopitotik değişiklerin araştırmasıdır. Yöntem: Çalışmamızda tavşanlarda kafa travması modeli oluşturulurken Marmarou'nun impakt akselerasyon modeli kullanılmıştır. Kontrol, hafif – orta ve ağır olmak üzere dört örneklem grubu çalışılmış ve serum – BOS düzeyleri 4. Ve 12.saatte çalışılarak istatistiksel olarak gruplar arasında karşılaştırılmıştır. Bulgular: Serum (4. ve 12. saatler), BOS 12. saat ve BEYİN 12. saat NFL düzey ölçümleri travma (n=21) ve kontrol (n=6) grupları arasında kıyaslanmış ve NFL düzeylerinin hiçbirinde, travma ve kontrol grupları arasındaki ikili kıyaslamada anlamlı bir farklılık görülmemiştir (tümünde p>0,05). Diğer taraftan dört grup arasında kıyaslamada NFL ölçümlerinde dört grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Apopitozis indekslerine bakıldığıda ise travma düzeyi arttıkça medyan değerlerinin de arttığı , istatistiksel olarak belirgin anlamlı farklılığın ise kontrol grubu –ağır travma ve hafif –ağır travma grupları arasında görüldüğü anlaşılmıştır (p = 0,002). Sonuç: Çalışmamızda her ne kadar travma grubunda ve serum – BOS düzeylerinin 12.saatinde artış görülse de, ilgili farklılıklar istatistiksel olarak anlamlı düzeyde görülmemiştir. Travma grubunda istatisiksel olarak anlamlı olmayan artış paternlerinin olması ve literatür verileri de dikkate alındığında serum NFL düzeylerinin travma gruplarının belirlenmesi ve özellikle uzun soluklu klinik takiplerde halen umut vaad eden bir biyomarker olabileceği anlaşılmıştır. Anahtar Sözcükler: kafa travması, beyin hasarı, NFL, nörofilament hafif zincir, deneysel , künt kafa travması modeli.
Gebelik yaşına göre aşırı büyük fetuslarda fetal pankreas boyutu ilişkisinin prospektif araştırılması
Amaç: Bu çalışmada, pregestasyonel veya gestasyonel diyabet tanısı olmayan gebelik yaşına göre büyük fetüslerle gebelik yaşına göre normal büyüklükte olan fetusların fetal pankreas boyutları arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Çalışmanın amacı, fetal pankreas ölçümlerinin prenatal dönemde gebelik yaşına göre büyük fetüs öngörüsünde kullanılabilirliğini araştırmak ve fetal büyüme paternlerinin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlamaktır. Çalışmanın Yapıldığı Yer: Selçuk Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Gebe polikliniği Gereç ve Yöntem: Çalışma, 28–40. gebelik haftaları arasında, 18–40 yaş aralığında olan tekil gebelikler üzerinde yürütülmüş prospektif bir gözlemsel çalışmadır. Gebelik yaşına göre büyük fetüs grubuna, tahmini fetal ağırlığı %90 persentilin üzerinde olan fetüsler, kontrol grubuna ise tahmini fetal ağırlığı %10–90 persentil aralığında olan fetüsler dahil edilmiştir. Tüm fetal pankreas ölçümleri ultrasonografi ile gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Gebelik yaşına göre büyük fetüs grubunda fetal pankreas uzunluğu, genişliği ve alanı; kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Ayrıca, gebelik haftası ilerledikçe pankreas boyutlarında lineer artış gözlenmiş, bu artış gebelik yaşına göre büyük fetüs grubunda daha belirgin olmuştur. Pankreas uzunluğu/AC oranı, gebelik yaşına göre büyük fetüs grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p = 0.004). Pankreas genişliği/AC oranı ise gruplar arasında marjinal düzeyde farklılık göstermiştir (p = 0.064), ancak gebelik haftasına göre yapılan regresyon analizinde anlamlı ilişki saptanmıştır (p = 0.042). Regresyon analizine göre, gebelik haftası sabit tutulduğunda, gebelik yaşına göre büyük fetüs grubunda pankreas uzunluğu/AC oranı ortalama 0.0063 birim, pankreas genişliği/AC oranı ise 0.0027 birim daha yüksek bulunmuştur. Sonuç: Çalışma bulguları, fetal pankreas boyutlarının gestasyonel yaşla birlikte arttığını ve bu artışın gebelik yaşına göre büyük fetüslerde daha belirgin olduğunu göstermektedir. Elde edilen veriler, fetal pankreasın ultrasonografik değerlendirmesinin prenatal dönemde gebelik yaşına göre büyük fetüs öngörüsünde yardımcı olabileceğini düşündürmektedir. Bu sonuçlar, fetal metabolik durumun değerlendirilmesi ve olası perinatal risklerin erken tanısı açısından klinik değere sahiptir. Anahtar Kelimeler: Fetal pankreas, gebelik yaşına göre büyük fetüs, makrozomi, gebelik, ultrasonografi, fetal biyometri
Psoriasis hastalarındaki tırnak tutulumu ile vestibüler sistem ilişkisinin incelenmesi
Psoriasiste, iç kulak tutulumunun olduğu bilinmektedir. Özellikle psoriatik artriti bulunan hastalarda vestibüler sistemin ciddi şekilde etkilendiğine dair kanıtlar vardır. Psoriatik artrit hastalarının %32 ila %97'sinde tırnak tutulumu olduğu bilinmektedir. Distal interfalengeal eklem ile tırnağın yakın komşulukta olması nedeniyle benzer şekilde tırnak tutulumunun vestibüler sistemi etkilediği yönünde önemli bir bulgu olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle çalışmamız psoriasis hastalarındaki tırnak tutulumunun vestibüler sistem üzerine etkisinin incelenmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışmamız prospektif, randomize paralel çift kollu (1:1) deneysel çalışma olarak tasarlandı. Çalışmamızı Mayıs 2024 ile Mayıs 2025 tarihleri arasında Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Polikliniğine başvuran ve psoriasis tanısı alan hastalar oluşturmaktadır. Çalışmanın örneklemi 18-65 yaş aralığındaki bilinen işitme ve denge sistemi patolojisi bulunmayan ve son altı ay içerisinde fototerapi, asitretin ve metotreksat tedavisi almamış 31 tırnak tutulumu olan ve 30 tırnak tutulumu olmayan (kontrol grubu) hastadan oluşmaktadır. Dermatoloji polikliniğine başvuran hastalar psoriasis açısından kapsamlı bir şekilde değerlendirildi. Değerlendirmede Psoriasis Takip Formu, psoriasis şiddetini belirlemek için Psoriasis Alan Şiddet İndeksi (PAŞİ) ve tırnak tutulum şiddetini belirlemek için Tırnak Psoriasisi Şiddet İndeksi (NAPŞİ) kullanıldı. Ardından kulak burun boğaz hekimi tarafından hastalar değerlendirildi. Dahil edilme kriterlerini karşılayan hastaların vestibüler değerlendirmesi Cervikal Vestibüler Uyarılmış Miyojenik Potansiyel testi (cVEMP), oküler Vestibüler Uyarılmış Miyojenik Potansiyel testi (oVEMP) ve Video Baş İtme Testi (vHIT) ile gerçekleştirildi. Hastaların gruplara atanmasında polikliniğe başvurma zamanı göz önünde bulundurularak rastgelelik sağlandı. Çalışmamız sonucunda cVEMP test sonuçlarında tırnak tutulumu ve kotrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı tespit edildi (p>0.05). oVEMP testinde, tırnak tutulumu ve kotrol grubu arasında sağ P1 Latans (p=0.009), sağ P1-N1 Latans farkının (p=0.043) ve sol P1-N1 Latans farkının (p=0.017) kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde azaldığı tespit edildi. oVEMP testinde sol P1 Latans süresi ile PAŞİ skoru arasında negatif yönlü zayıf bir ilişki saptandı (p<0.05). vHIT test sonuçlarında tırnak tutulumu ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p>0.05). Çalışmamızda, psoriasis hastaları arasında tırnak tutulumunun subklinik vestibüler sistem patolojiler için önemli bir bulgu olduğu sonucuna varılmıştır. Bu doğrultuda tırnak tutulumu olan hastaların, düşme gibi vestibüler sistem patolojilerin olası sonuçları açısından değerlendirilmesi önerilir.