
82
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Farklı branş öğretmenlerinin beden eğitimi dersine ilişkin tutumlarının bazı değişkenlere göre incelenmesi: Tokat ili örneği
Bu çalışmanın amacı Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde bulunan okullarda görev yapan farklı branştaki öğretmenlerin, beden eğitimi dersine karşı tutumlarını bazı değişkenlere göre değerlendirilmesinin yapılması ve bu değerlendirme sonucunda çözüm önerileri getirmektir. Araştırmanın evreni Tokat ilindeki ilköğretim, ortaokul ve liselerde eğitim veren farklı branşlardaki öğretmenlerden oluşmaktadır. Araştırmanın örneklemi kolayda örneklem yöntemi ile belirlenmiş, 7106 öğretmen belirlenmiş olup dağıtılan anketlerden 420 tane geri dönüş sağlanmış olup yapılan incelemeler sonucunda 400 anket kullanılmaya uygun bulunmuştur. Bu çalışmada kullanılacak veriler anket formu ile elde edilmiştir. İki kısımdan oluşan anket formunun birinci kısmı demografik özelliklerle ilgili sorulardan oluşmaktadır. Anketin ikinci kısmı ise farklı branşlardaki öğretmenlerin beden eğitimi dersine ilişkin tutumlarının belirlenmesi amacıyla hazırlanan 5'li likert formunda sorular yer almaktadır. Araştırmada veri analizi SPSS paket programı ile yapılmıştır. Verilerin çözümlenmesinde frekans, yüzde, ortama gibi tanımlayıcı istatistik testleri yapılmıştır. Verilerin normallik testi yapılmış olup Kolmogorov-Smirnov testi sonucunda anlamlılık değeri 0,05 değerinden küçük olduğundan (0,00 < 0,05) verilerin normal dağılmadığına karar verilmiştir. Veriler normal dağılmadığı için Mann-Whitney U testi ve Kruskal Wallis testi yapılmıştır. Geçerlik ve güvenirliğin test edilmesi amacı ile Cronbach alfa katsayıları hesaplanmıştır. Ayrıca Anova testi ve Post Hoc çoklu karşılaştırma testlerinden olan Tamhome's T2 testinden faydalanılmıştır. Çalışmanın güvenilirlik testi yapılmış Cronbach Alpha değeri 0,955 bulunmuştur. Geçerlilik testinde iç güvenirlik testi uygulanmış sorular uzman kişilere gösterilmiş ve soruların geçerliliği test edilmiştir.
Subakut tiroidit hastalığında MIR375 ve MIR451a genlerinin ifade düzeylerinin araştırılması
Subakut tiroidit (SAT), tiroid ağrısının en yaygın nedenidir. SAT, kadınlarda erkeklere göre daha yüksek bir sıklık ile yıllık 100.000 bireyde ortalama 12.1 vakalık bir insidansa sahiptir. Mikro RNA (miRNA)'lar gen ifadesinin negatif düzenleyicileri olan endojen kısa tek sarmallı kodlanmayan RNA'lardır. Gen ifadesinin transkripsiyon sonrası düzenlenmesinde önemli bir rol oynarlar. Bu çalışmada dolaşımdaki iki miRNA'nın (MIR451A ve MIR375) ifade düzeylerinin SAT hastalığının tanı ve takibinde bir parametre olarak kullanılıp kullanılamayacağını araştırmayı amaçladık. Bu çalışmaya SAT tanısı konulan 50 hasta ve 41 sağlıklı birey dahil edildi. miRNA'ların ifade düzeyleri kantitatif gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (qRT-PCR) yöntemi ile belirlendi. miRNA'ların ifade verileri 2-ΔΔCt yöntemi ile hesaplandı. miRNA ifadesinin istatistiksel önemi t-testi ile değerlendirildi. MIR375-3p'nin ifade düzeyinin SAT hastaları ve sağlıklı kontroller arasında farklılık göstermezken (p>0.05), MIR451A'in ifade düzeyinin SAT hastaları ve sağlıklı kontroller arasında farklılık gösterdiği saptandı (p=0.049). Her iki MIR375-3p ve MIR451A ifade düzeylerinin, farklı hastalık evrelerinde (hipertiroidi, ötiroid, hipotiroidi) değişkenlik göstermediği belirlendi (p>0.05). SAT hastalarının klinik özellikleri ile MIR375-3p ve MIR451A'nın ifade düzeyleri arasında yapılan korelasyon analizinde de herhangi bir ilişkiye rastlanmadı. Sonuç olarak bu çalışmada dolaşımdaki MIR451A'nın ifade düzeyinin SAT hastalarında daha düşük olduğu saptandı ki bu durum MIR451A'nın SAT hastalığının patogenezinde etkili olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Subakut Tiroidit, MIR451A, MIR375
Gebelerde D vitamini eksikliği prevalansı ve D vitamini düzeyini etkileyen faktörlerin belirlenmesi: Yozgat ili örneği
Bu araştırma, gebelerde D vitamini eksikliği prevalansını ve D vitamini düzeyini etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla yapılmıştır. Kesitsel nitelikte olan araştırma, 09 Nisan 2021- 30 Eylül 2021 tarihleri arasında Yozgat Bozok Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği'ne gebelik tanısı ile başvuran ve doktor tarafından D vitamini tetkiki istenen 350 gebe ile tamamlanmıştır. Çalışmanın verileri "Tanıtım ve Değerlendirme Formu" kullanılarak yüz yüze görüşme tekniğiyle toplanmıştır. Araştırmaya katılan gebelerin tanımlayıcı özelliklerinin istatistikleri frekans, yüzde değerleri ile sunulmuştur. Veri dağılımının normalliği Kolmogorov Smirnov Testi ve Shapiro Wilk Testi ile belirlenmiştir. Serum D vitamini düzeyleri normal dağılmadığından karşılaştırmalarda bağımsız iki grup ortalamalarında Mann Whitney U Testi, ikiden fazla bağımsız grup ortalamalarında ise Kruskall Wallis H Testi uygulanmıştır. Sürekli değişkenler ortalama, standart sapma, minimum ve maximum, ortanca ve çeyrekler arası dağılım aralığı değerleri olarak ifade edilmiştir. p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Araştırma bulgularında gebelerin % 37.4'ünde D vitamini eksikliği, % 39.2'sinde D vitamini yetersizliği saptanmıştır ve % 23.4'ü normal serum 25(OH)D düzeyine sahiptir. Gebelerde eğitim durumu, trimester, D vitamini hakkında danışmanlık alma durumu, gebelikte D vitamini kullanma durumu, güneşlenme zamanı ve güneşe maruz kalan vücut bölgesi ile ortalama serum 25(OH)D düzeyleri arasında anlamlı fark bulunmuştur. Yaş, çalışma durumu, BKİ, gebelik ve doğum sayısı, gebelikte sigara kullanma durumu, tanısı konmuş hastalık varlığı, hergün düzenli olarak güneşe çıkma durumu, açık ortamda günlük güneşlenme süresi, güneş kremi kullanma durumu, ten rengi ve D vitamini diyet kaynaklarının tüketimi ile gebelerin ortalama serum 25(OH)D düzeyleri arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Gebeler arasında D vitamini eksikliği prevalansı yüksektir ve gebelikte D vitamini düzeyini etkileyen değiştirilebilir faktörler bulunmaktadır. Ebelerin D vitamini prevalansı ve D vitamini düzeyini etkileyen faktörler hakkındaki farkındalığı ve bilgisi ve bu bilginin antenatal bakıma entegre edilmesi, D vitamini eksikliğinin önlenmesi ve giderilmesi açısından önemlidir.
COVİD-19 pandemisinin sosyal hizmet çalışanlarının tükenmişlik ve mesleki doyum düzeylerine etkilerinin değerlendirilmesi
Sosyal adalet, insan hakları, toplumsal refahın sağlanması ve toplum içindeki farklılıklara duyulan saygı, sosyal hizmet mesleğinin merkezidir. Sosyal hizmet insanların yaşam kalitesini ve işlevselliğini en iyi seviyeye getirmeyi amaçlayan bir meslek ve disiplindir. Covid-19 sürecinde sosyal hizmetler daha fazla önemli hale gelmiştir. Olağanüstü bir duruma hazırlıksız yakalanan tüm dünya bazı olumsuzluklar ile karşı karşıya kalmıştır. Bunların en başında da çalışanların iş yükü, çalışma saatlerinin artışı ve Covid-19'un etkileri gelmektedir. Covid-19 pandemisinin sosyal hizmet çalışanlarının tükenmişlik ve mesleki doyum düzeylerine etkilerinin değerlendirilmesi ve sosyal hizmet kapsamında bütüncül bir değerlendirmenin sağlanması bu araştırmanın amacını oluşturmaktadır. Bu araştırma, Covid-19 pandemisi süresince sosyal hizmet kuruluşlarında aktif olarak çalışmış olan personelin, Covid-19 süreci ile İş Doyumu ve Tükenmişlik Düzeyleri arasındaki ilişkiyi belirlemeyi amaçlayan, kesitsel ve tanımlayıcı tipte bir araştırmadır. Bu çalışmanın evrenini, Tokat ilinde bulunan sosyal hizmet kuruluşlarında pandemi döneminde aktif olarak çalışmakta olan 420 personel oluşturmaktadır. Bu çalışmanın örneklemi ise Tokat il merkezindeki sosyal hizmet kuruluşlarında pandemi döneminde aktif olarak çalışan 220 kişi ile yapılmıştır. Veri toplama aracı olarak Sosyodemografik Anket, Çapri Tükenmişlik Ölçeği ve Minnesota İş Doyumu Ölçeği kullanılmıştır. Araştırmada t-testi, Tukey testi kullanılmış ve ortalamalar arasındaki farkın anlamlı olup olmadığı tek yönlü varyans analizi ile incelenmiştir. Çalışmaya katılan 220 katılımcının %61,8'i (n=136) erkek, %38,2'si (n=84) ise kadındır. Katılımcıların kurumlara göre dağılımı incelendiğinde %34,1'i Tokat Huzurevi Müdürlüğünde, %26,4'ü Tokat Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi Müdürlüğünde, %18,6'sı Tokat Çocuk Evleri Sitesi Müdürlüğünde, %10,9'u Tokat Aile ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğünde ve %10'u Tokat Sosyal Hizmet Merkezi Müdürlüğünde görev yapmaktadır. Katılımcıların yaş ortalaması 40 ± 4,1 olup, %12,9'u 22-30 yaş grubunda, %32,7'si 31-40 yaş grubunda, % 41,9'u 41-50 yaş grubunda ve %12,4'ü de 50+ yaş grubundadır. İçsel doyum ve dışsal doyum ile tükenmişlik düzeyleri kurumlara göre anlamlı düzeyde farklılık göstermemektedir (p>0,05). Diğer bir ifade ile farklı kurumlardaki kişilerin içsel doyum ve dışsal doyum düzeyi ile tükenmişlik düzeyleri benzerdir. Bağımsız gruplarda içsel doyum ve dışsal doyum ile tükenmişlik düzeyleri cinsiyete göre anlamlı düzeyde farklılık göstermemektedir (p>0,05). Diğer bir ifade ile kadın ve erkeklerin içsel doyum ve dışsal doyum düzeyi ile tükenmişlik düzeyleri birbirine yakındır. İçsel doyum düzeyi eğitim durumuna göre anlamlı düzeyde farklılık gösterirken (p<0,05), dışsal doyum ile tükenmişlik düzeyi eğitim durumuna göre anlamlı düzeyde farklılık göstermemektedir. Tükenmişlik ölçeğinin haftalık çalışma süresine göre anlamlı düzeyde farklılık gösterdiği görülürken (p<0,05), içsel ve dışsal doyum düzeyinin haftalık çalışma süresine göre anlamlı derecede farklılık göstermediği görülmüştür. İçsel ve dışsal doyum düzeyleri ile tükenmişlik düzeylerinin meslekte çalışma süresine göre anlamlı düzeyde farklılık göstermediği görülmüştür (p>0,05). Diğer bir ifade ile meslekte farklı çalışma sürelerine sahip kişilerin içsel ve dışsal doyum ile tükenmişlik düzeyleri benzer seviyededir. Çalışma sonucunda, 55 saat ve daha fazla haftalık çalışma süresi olanların tükenmişlik düzeylerinin diğer gruplardan anlamlı derecede daha yüksek olduğu, vardiyalı çalışmayanların içsel doyum düzeyinin vardiyalı çalışanlardan anlamlı derecede daha yüksek olduğu saptanmıştır. Sosyal hizmet çalışanlarına kendilerine zaman ayırmaları ve stresle başa çıkabilmeleri için fırsatlar sunulması önemlidir. Anahtar Kelimeler: Covid-19, Sosyal Hizmet, Tükenmişlik, Motivasyon.
İnşaat şantiyelerinde iş sağlığı ve güvenliği açısından risklerin değerlendirilmesi ve örnek risk analizi
İnşaat sektörü doğası gereği birçok riskli çalışma alanlarını içinde barındırır. Yapılan istatistik araştırması neticesinde ölümlü iş kazalarının en çok yaşandığı iş kolu olarak inşaat şantiyeleri karşımıza çıkmaktadır. Yaşanan kazaların sonuçlarını onarmak, önlemekten maddi ve manevi daha yıpratıcı bir süreçtir. Bu durumun fark edilmesiyle iş sağlığı ve güvenliği çalışmalarına proaktif yaklaşım geliştirilmiştir. İş kazalarının önlenmesi adına yapılacak ilk adım kapsamlı bir risk analizi çalışması gerçekleştirmektir. Kapsamlı ve titizlikle yönetilen risk değerlendirmesi süreci sonrasında şantiyelerdeki iş kazalarının en aza indirilmesi mümkündür. Yapılan bu çalışmanın amacı; sektörde çalışan iş sağlığı ve güvenliği profesyonellerine kapsamlı bir kaynak oluşturmak ve şantiyelerde karşılaşılabilecek tehlikeleri belirleyerek katkıda bulunmaktır. Bu tez kapsamında Tokat ili merkez ilçesinde bulunan 4000m2 inşaat alanına sahip küçük ölçekli bir şantiyede yapılan risk analizi çalışmasıyla tehlikeler belirlenmiştir. Yapılan çalışmada çok tehlikeli çalışma alanlarında sıkça kullanılan Fine-Kinney risk analizi yöntemi tercih edilmiştir. Risk analizi sonucunda 365 tane tehlike tanımı yapılmıştır. Belirlenen tehlikelerin sebep olabileceği riskler puanlanarak önem sırası oluşturulmuştur. Bu tehlikeli durumlardan 60 tanesi çok yüksek risk, 211 tanesi yüksek risk, 81 tanesi önemli risk, 11 tanesi orta risk ve 2 tanesi düşük risk olarak elde edilmiştir. Tüm riskli durumlar için uygun iş sağlığı ve güvenliği tedbirleri önerilmiştir. Ayrıca sonuç kısmında tez araştırması sırasında elde edilen bilgi ve gözlemlere dayanarak sektördeki iş sağlığı ve güvenliği boşluklarına çözüm önerilerinde bulunulmuştur.
Toplumumuzda fabella kemiğinin prevalansının ve lokalizasyonunun radyolojik olarak incelenmesi
Fabella, genellikle m. gastrocnemius kasının lateral başında bulunan ve lateral femoral kondilin posterior yüzüyle eklem yapan bir sesamoid kemiktir. Fabella sesamoid kemiğinin prevalansı popülasyonda %10-30 arasında değişir ve genellikle bilateral olarak bulunur. Bu çalışmanın amacı, fabella'nın Türk popülasyonundaki yaygınlığı, cinsiyet ve yaş gruplarına göre dağılımı, lateralizasyon özellikleri ve boyutu incelemektir. Bu çalışma için, Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Radyoloji Departmanı'na diz eklemi radyografi tetkiki için Kasım 2016 ile Mayıs 2021 tarihleri arasında başvuran 1000 kişinin (2000 diz görüntüsü) radyolojik görüntüleri ve hasta dosyaları retrospektif olarak incelendi. Fabella, toplam bireylerin %15.8'inde tespit edilmiştir. Cinsiyet bazında incelendiğinde, kadınlarda %14.9, erkeklerde ise %17.8 oranında görülmüştür. Cinsiyetler arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Orta yaşlı bireylerde en yüksek prevalans görülmüş, yaş ilerledikçe fabella görülme oranı artmıştır. Bilateral olarak tespit edilenlerin oranı %42 iken, unilateral olarak tespit edilenlerin oranı %58 olmuştur. Fabella genellikle unilateral olarak sağ ve sol tarafta yerleşmiştir. Diz ekleminde yerleşimi incelendiğinde, büyük çoğunluğu lateral tarafta yer almıştır. Fabella'nın boyutlarına bakıldığında, sol taraftaki fabella'nın superior-inferior (SI) çapının sağ tarafa göre daha büyük olduğu gözlenmiştir. Yaşla birlikte sol taraf fabella'nın SI çapının arttığı belirlenmiştir (p<0.05). Ancak, sağ ve sol tarafın anterior- v posterior (AP) çapları ile yaş arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Çalışmamız, diz eklemine yaklaşım sürecinde fabella kemiğinin varlığının dikkate alınması gerektiğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Fabella; Sesamoid; Radyografi; Diz Eklemi
Paranazal sinüs hacimlerinin yaş ve cinsiyete göre incelenmesi
Paranazal sinüsler, burun mukozasının kemikler içerisine gömülmesi ile oluşan dört çift boşluktur. Bu boşluklar, sinus frontalis, sinus sphenoidalis, sinus maxillaris ve cellulae ethmoidales olarak adlandırılır. Sinüsler, çeşitli hastalıkların patogenezinde önemli bir rol oynar. Ayrıca insan vücudundaki en sık anatomik varyasyonların görüldüğü bölgelerden biridir. Paranazal sinüslerin sınırlarını belirmek amacıyla bilgisayarlı tomografi (BT) kullanılır. Cavalieri prensibi, paranazal sinüsler gibi düzgün şekle sahip olmayan yapılara ait hacimlerin, doğru ve hızlı bir şekilde hesaplanmasına imkân tanır. Bu çalışmanın temel amacı, paranazal sinüs hacimlerini, yaş ve cinsiyete göre retrospektif bir şekilde incelemek ve nazal septum deviasyonunun (NSD) hacimlere etkisini değerlendirmektir. Bu çalışma için Tokat Gaziosmanpaşa Üniversite Hastanesine başvuran bireylerin BT görüntüleri tarandı. Picture Archiving and Communication System (PACS) üzerinden bireylerin yaşları, cinsiyetleri ve tanıları belirlendi. Çalışmaya toplamda 281 kişi dahil edildi, bunların 151'i kadın, 130'u erkekti. SECTRA' dan indirilen görüntüler ImageJ programından yararlanılarak incelendi. Her bir kesitteki alan hesaplanarak Cavalieri prensibi ile hacim ölçümleri yapıldı. Erkeklerin sinüs hacimlerinin, kadınların sinüs hacimlerinden anlamlı bir şekilde büyük olduğu tespit edildi (p<0,05). Erkeklerin sol sinus frontalis hacim değerinin sağ tarafa göre daha büyük olduğu tespit edildi (p<0,05). 0-17, 18-45 yaş gruplarının sol sinus maxillaris hacimleri, 65 yaş üstü bireylerden daha olduğu belirlendi (p<0,05). 18-45 yaş grubunun sağ sinus maxillaris hacimleri 65 yaş üstü bireylerden daha büyük olduğu görüldü (p<0,05). 46-65 yaş grubunun sol sinus frontalis hacim değeri sağ tarafa göre anlamlı şekilde büyüktü (p<0,05). NSD varlığı, sağa eğimli, sola eğimli veya S şekilli olması ise sinüslerin hacimlerini anlamlı bir şekilde etkilemedi (p>0,05). Çalışmamızda erkek bireylerin sinüs hacimleri daha büyük çıkmıştır. Yetişkin yaş gruplarının sinus maxillaris hacimleri 65 yaş üstüne göre daha büyüktür. Bu sonuçların cerrahi planlamada kolaylık sağlayabileceği ve olası riskleri en aza indirebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Sinus Frontalis, Sinus Sphenoidalis, Sinus Maxillaris, Hacim, Cavalieri Prensibi
Anal bölge hastalığı ve defekasyon düzensizliği olan yetişkin bireylerde anorektal açının ve pubokoksigeal hattın manyetik rezonans görüntüleri kullanılarak incelenmesi
Çalışmamızda anal bölge hastalıkları ve defekasyon düzensizliği olan bireylerde pelvik taban kaslarının önemini araştırmayı amaçladık. Musculus puborectalis, anüsü halka gibi sarıp, defekasyonun valsalva fazında kasılarak anorektal açıyı (ARA) daraltır ve defekasyonun son fazında gevşeyerek gaita çıkışına izin verir. Bu süreçte pelvik taban 2 cm'den az olacak şekilde hareketlenmelidir. Defekasyon fazları arasındaki ARA değişikliği 20 dereceden fazla olmamalıdır. Manyetik rezonans (MR) görüntülerinde pubokoksigeal çizgi (PCL) pelvik tabanın seviyesini temsil eder. Fekal inkontinans, kronik konstipasyon, anal fissür, hemoroid, anal apse, anal ve perianal fistül şikayeti ile alt batın MR (Sagittal, T2 sekans) defekografi çekilen 18 yaş üstü 392 hastanın görüntüleri üzerinde ARA, PCL ve ARA ile PCL arasındaki mesafe retrospektif olarak ölçüldü. ARA, anal kanalın orta çizgisi ile rektumun arka duvarına teğet olan çizgi arasındaki açının ölçülmesiyle hesaplandı. PCL, symphysis pubis'in alt sınırından son koksigeal ekleme bir çizgi çizilerek hesaplandı. Daha sonra PCL ile anorektal bileşke arasındaki mesafe ölçüldü. Ölçümler istirahatte, valsalvada ve defekasyonun son aşamasında tekrarlandı. Hastalar Dünya Sağlık Örgütü'nün yaş sınıflandırmasına ve Türkiye İstatistik Kurumu'nun belirlediği ortalama doğum ve menopoz yaşlarına göre gruplandırıldı. Hastaların tamamında valsalvada ARA yeterince daralmamıştı ve kadınlarda defekasyonun tüm evrelerinde açı daha genişti. ARA, 65 yaş ve üzeri hastalarda istirahatte, 45-64 yaş arası hastalarda ise defekasyonun son evresinde diğer yaş gruplarına göre daha genişti. Defekasyonun tüm aşamalarında PCL kadınlarda ve 45-64 yaş grubunda diğer yaş gruplarına göre daha uzundu. Valsalva ve son fazdaki pelvik taban düşüşü kadınlarda ve 45-64 yaş grubunda daha fazlaydı. Sonuçlarımız postmenopozal dönemde pelvik taban yetersizliğinin daha ileri düzeyde olduğunu göstermiştir. Anal bölge hastalıklarında pelvik taban kasları değerlendirilmeli ve pelvik taban rehabilitasyonu tedavi programına dahil edilmelidir. Anahtar Kelimeler: Konstipasyon, Fekal İnkontinans, Anüs Hastalıkları, Anorektal Açı, Pubokoksigeal Hat
Laparotomi uygulanan sıçanlarda cerrahi yara iyileşmesi üzerine kalkon-imid türevinin etkisinin araştırılması
Yara iyileşmesi organizmanın travmatik bir hasar nedeni ile oluşan yarayı onarması için verdiği yanıta denir. Bu çalışmada, yeni sentezlenmiş olan Kalkon-imid türevinin laparotomi uygulanan sıçanlarda yara iyileşmesi üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla çalışma için 48 adet sağlıklı erkek wistar albino sıçan kullanılmıştır. Deneyde kontrol grubuna herhangi bir deneysel işlem uygulanmamıştır. 1. ve 2. Şam grubuna %1 oranında DMSO IP yolla verilip sıçanlar sırasıyla 7. ve 14. günde sakrifiye edilmiştir. Diğer gruplarda batın duvarı laparotomi ile açılmış ve 25-50 mg/kg-kalkon uygulanmış ve 7. ve 14. günün sonunda sakrifiye edilmiştir. Sıçanların serumlarında Toplam Antioksidan Seviyesinin ve Toplam Oksidan Seviyesinin ölçümü yapılmıştır. Periton dokusundan MDA düzeyi, SOD ve GSH-Px enzim aktivitesi çalışılmıştır. IGF-I, EGF, FGF, TGF-β doku ve serum düzeyleri ELISA yöntemiyle belirlenmiştir. Doku örnekleri immünohistokimyasal boyama yöntemi ile histolojik olarak değerlendirilmiştir. Grupların serum protein MDA, SOD, GSH-PX Düzeylerinin karşılaştırdığımızda; grup-2 ve grup-3 GSH-PX serum düzeylerinin grup-4 GSH-PX serum düzeylerinden anlamlı düzeyde yüksek bulundu (sırasıyla: p<0.001 ve p<0.05). Doku protein MDA, SOD, GSH-PX Düzeylerinin karşılaştırıldığında; grup 2 ve grup 3 doku MDA değerlerinin Şam-2 grubundan anlamlı düzeyde düşük bulundu (P<0.05). Grup-4 doku GSH-PX değerleri şam-2 ve grup-2 doku GSH-PX değerlerinden anlamlı düzeyde düşük bulundu (p<0.001).Grupların doku TGF-β, IGF, FGF ve EGF düzeyleri arasında anlamlı farklılık bulundu (p<0.05). Sonuç olarak yara iyileşmesinde kalkon uygulamasının oksidatif stres ve sistemik iflamasyonu arttırmakta ve serbest oksijen radikallerinin aşırı oluşumuna cevap olarak antioksidan kapasitede önemli değişiklikler meydana gelmektedir. Kalkon türevinin laparotomi uygulanan sıçanlarda erken dönem yara iyileşmesinde büyüme faktörleri ve antioksidan kapasiteyi arttırarak olumlu yönde değiştirdiği bulundu.
Os trigonum görülme sıklığı ve dağılımının radyografik olarak incelenmesi
Os trigonum sekonder kemikleşme sırasında talusla birleşemeyen bir aksesuar kemiktir. Os trigonum oranı literatürde farklı gruplar arasında farklısıklık oranında görülmektedir. Yanlış ön teşhislerin engellenmesi için os trigonum'un lokalizasyonunun iyi bilinmesi gerekmektedir. Bu çalışmanın amacı toplumumuzda os trigonum sıklığını ve dağılımını saptamaktır. Bu amaç için Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi'neçeşitli sebeplerle başvuran hastalarınOcak 2017-Ocak 2019 tarihleri arasında çekilentüm ayak ve ayak bileği röntgenleri incelendi.Toplamda 4654 hasta çalışmaya dahil edildi.Bu kişilerin %7.7'de os trigonum mevcuttu. Erkek hastalar (%8.9),kadın hastalara (%6.5) göre daha fazla oranda os trigonuma sahipti.İncelenen tüm olgular arasında sağ ayakta %7.7, sol ayakta %7.7 oranında görüldü. 360 os trigonumlu bireyden bilateral grafisi bulunan 71 hasta içerisinde her iki ayakta da görülme sıklığı %43.7(31 kişi), hastaların sol ayaklarında%33.8 (24 kişi), sağ ayaklarında % 22.5 (16 kişi)olarak görüldü. Os trigonumlu hastalarda en sık şikayetin %44.7 ile ağrı olduğu ortaya çıktı. Bu çalışma göstermektedirki os trigonum toplumumuzda önemli bir sıklıkta bulunmaktadır. Etiyolojisi saptanamayan ayak ağrılarına doğru tanı koyabilmek için klinisyenler os trigonum varlığını gözönünde bulundurmalıdırlar.Bu araştırmayla bölgemizdeki os trigonum sıklığı ve dağılımı hakkında genel bir değerlendirme yapılmıştır. Anahtar Kelimeler: Bilek, Ayak, Os trigonum, Aksesuar kemik, Radyografi