
712
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Görsel sanatlarda nesne ve mekan ilişkisi
Bu çalışma, nesnelerin mekan ile arasındaki bağlamları dönemsel olarak ele alan, sanatçıların nesneleri hangi alanda nasıl kullandıkları, Marchel Duchamp'ın hazır nesnenin sanat eseri olabilme kavramını, Joseph Beuys'un hazır nesne kullanımı ile sanat eseri ortaya çıkarma fikrini kendi işlerimdeki nesnelerin mekân boyutunda kavramsal anlamlara dönüşmesini sağlayan temel fikri oluşturma sürecimi nasıl etkilediğini ele alır. Çalışma, üç bölümden oluşmaktadır. I. Bölüm, nesne nedir ve mekan nedir sorularının açıklandığı ve nesnenin natürmort ile ilişkisi ile başlayan, natürmort sanatçılarının kompozisyonlarında kullandıkları nesnelerin mekan ile bağlamlarını irdelemektedir. II. Bölüm ise, endüstri ürünü nesne kullanımlarının hazır nesne kullanan sanatçıların hazır nesnenin sanat eseri olabilme durumunu ele almaya çalışıyor. III. Bölüm ise çalışmalarımda sanat nesnelerimi oluşturma sürecimde yaşadığım ve gözlemlediğim durumları ortaya koyduğum, çalışmalarımın hazır nesne ile bağlantılarının görselleri ile anlatımları arasında bağlantıların açıklanmasını, bu sürecimin oluşmasındaki çocukluğumda demir atölyesinde büyümenin bilinçaltımda oluşturduğu demir heykel düşünesinin sanatımı nasıl etkilediği açıklanacaktır.
Resimde gösteri ve gösteriş imgeleri
Bu tez kapsamında gösteri ve gösterişçi tüketim kavramları aralarında bir ilişki olduğu varsayılarak, „moda‟, „kitsch‟, „fetişizm‟ gibi başka kavramlar üzerinden incelenmiş ve sanat tarihindeki bazı örnekler üzerinden değerlendirilmiştir. İnsanoğlu, tarih boyunca toplumsal ilişkileri içerisinde itibarını kanıtlama biçimi olarak tükettiği nesnelere ve gerçekleştirdiği eylemlere değer atfetmiş, gösteriş yaparken itibarını bu şekilde sergilemiştir. Bu durumun, bir resmin imgesel yapısında ne şekilde karşımıza çıktığı bu tez bağlamında incelenmiştir. Eylemlerin ve nesnelerin kendini ön plana attığı, görünür olmanın önemli olduğu bir dünyada değerler, işlevselliklerin önüne geçmiş ve sonunda edilgen insanoğlunu etkisi altına alarak onun kontrolünden çıkıp, ilişkilerini etkilemiştir. Gösteri sahnelenen bir oyuna benzetilebilir. Sahne, bir nesne veya insanın üzerine kurulur ve karşısında edilgen izleyiciler ister. Gösteri, onların duygu ve arzularını talep ederken sanatı bir araç olarak kullanır ve izleyicilerinin yönlerini istediği biçimde tayin eder.
Çalışmanın sanatsal temsilleri
Geçmişten bugüne insanlığın ayrılmaz bir parçası olan çalışma faaliyeti, insan bedeni ile doğrudan ilişkili bir durumdur. Çeşitli ihtiyaçların karşılanması için girişilmek zorunda kalınan bu durum bize çok normal gelmeye başlasa da bedenin ve derinin hissizleşip yabancılaşması bir sorunsala dönüşmektedir. Toplumsal çelişkiler ve bireyin yabancılaşması ile ilgili konularda oldukça duyarlı olan Sanatçı için bu durum üzerinde çalışılacak önemli bir kavramsal içerik haline gelmiştir. Çalışma eylemi ile insan bedeni arasındaki ilişkiyi sanatsal açıdan ele almak için, konu ile bağlantılı olabilecek eserler incelenmiş ve literatür taramalarından destek alınmıştır. Farklı dönemlerde farklı etkilere maruz kalan çalışan bedenin bütün şartlarda nesneleştiriyor olması yapılan araştırmalar ve incelenen eserler tarafından desteklenmiştir. Araştırmalar kapsamında yapılan sanatsal üretimler, çalışan bedenin nesneleşmesi bağlamında beden ve nesne arasındaki ilişkiyi sorgulatacak nitelikte olmuştur. Tez sürecindeki sanatsal üretimlerde çalışan birey nesne olarak imgeleştiriliştir. Sanatçıya göre çalışma eylemi, şartlara bağlı etkisi azalıp artsa da insanı duyulardan uzaklaştırması insani özelliklerini azalttığı anlamına gelmektedir. Bu yüzden daha çok iş malzemeleri üzerinde yapılan üretimler hem çalışanla hem de nesne kavramına bir bağ niteliği oluşturacak şekilde ele alınmıştır. Üretimlerde resim, video ve yerleştirme gibi farklı alanlar üzerinden anlam arayışına girilmiştir.
Videoya sızan resim
Video sanatı günümüz sanatının en önemli ifade biçimlerinden biridir. Yaşadığımız yüzyılın sürekli gelişen canlı yapısı ve sosyal, kültürel, ekonomik, teknolojik, bilimsel ilerlemeler sanat arayışlarına çeşitlilik kazandırmıştır. Bu canlı yapı, sanatçıların farklı teknik ve üsluplar kullanarak yeni görsel anlatımlar yaratmasına olanak sağlamıştır. Bu noktada çağdaş sanat nesneleri ve yapıtları, bir düşünce nesnesine dönüşürken, bu dönüşümü takip eden gelişmeler sanatçılara yeni yaklaşım olanakları sunmuştur. Video sanatının kendine özgü ifade biçimi, onu sinemadan ayırırken; bu özelliği, aynı zamanda sanatçının da sınırlarını genişletmektedir. Teknolojinin ve geleneksel sanat unsurlarının bir arada kullanılması, daha yenilikçi yaklaşımlara imkân sağlamaktadır. Burada "yenilik" ile vurgulanmak istenen geçmiş, bugün ve gelecek arasında imge köprüleri kurmaktır. Sanatçıların geleneksel sanat dilini çağdaş teknolojilerle birleştirmeleri, yeni imge yorumları ortaya koymalarını sağlamıştır. Bu tezin ana motifi de gelenek ve yenilik arasında köprüler kurmaya, yeni imge kolajları oluşturmaya odaklıdır. Resim, yağlı boya, kolaj gibi kadim ifade teknikleri ile teknolojinin sanata sunduğu yeni ifade olanaklarını birleştirmek ve bunlar arasında ilişkilenmeler kurmak bu tezin problem edindiği bir diğer noktadır.
Yaşamsal bir kolaj-köşebaşı hikayeleri
Araştırmanın özünü oluşturan hikâye kavramının ortaya çıkmasında, benliğimde ve belleğimde vurucu izler bırakan yaşantı parçaları rol oynamıştır. Yaşamımın ve bazı yaşantıların kırılgan yönü, hikâyelerin üzerimde bıraktığı etkiler, sanat ve hikâye ilişkisi üzerine incelemeler yapıp, bu incelemeler sonucunda görsel sanatlar bağlamında ürettiğim çalışmalarımın var olmasına sebebiyet vermiştir. Hikâye nesiller boyunca bir şeyleri iletmenin en eski yöntemlerinden biri olmuştur. Tarihsel serüvenine odaklandığımızda, geçmişten günümüze insanların yaşantılarını, tecrübelerini, tüm değerlerini aktarma eğiliminde etkin rol oynayan hikâye, her dönemde yeni teknikleri bünyesinde bulundurarak varlığını canlı kılmaktadır. Yaşam- ölüm- yaşam ekseninde döngüsünü sürdürmüş olan hikâye, sözlü kültür öncesi, sözlü kültür ve yazılı kültür, dijital çağ olmak üzere her dönemde yeni tekniklerle donanmış ve bu teknikler hikâyenin belleği işlevi gören yeni formlarla çeşitlenmiştir. Araştırmada hikâyenin tarihsel serüveninin ve hikâyeler oluşturan hayatların, benliğim ve insanlar üzerindeki etkileri irdelenmiştir. Otobiyografik anılar, toplumsal cinsiyet, savaş, ötekileşme, acı, melankoli gibi yaşanmışlık içeren kavramlarla oluşturulmuş yapıtlar, sanat ve sanatçı bağlamında incelenmiştir. Bir var olma biçimi olarak, yaşamın içinde kendimi biçimlendirip, anlamlandırıp, tanımladığım yer olan hikâyeler sanatsal uygularımda varlığını sürdürmektedir. Farklı zaman ve mekânlardan toplanmış görsel, işitsel, nesne ve düşünce parçalarıyla bütünleştirdiğim, biçimlendirip, anlamlandırdığım sanatsal uygulamalarım çözümlemeleriyle sunulmaktadır.
Yer yapıt bütünleşikliği
Bu raporda, yer-yapıt bütünleşikliği bağlamında üretilen uygulamalar geçmişten günümüze kadar sanat tarihi ve günümüz dinamikleri referans alınarak incelenmiştir. Temellerini ilk topluluklara kadar dayandırabileceğimiz yer-yapıt bütünleşikliği, bugünkü anlamlarını 1960'larda sanat kurumlarına karşı geliştirdiği tavırlarla kazanmıştır. İlk başlarda mekânın fiziksel bileşenleriyle sınırlı anlatım dili olan yer-yapıt bütünleşikliği zamanla yerin sosyo-ekonomik, toplumsal, tarihsel gibi anlamlarını da konu edinerek dönüşüm geçirmiştir. Bu dönüşüm sürecinde yeryüzü sanatı, kavramsal sanat, beden sanatı, enstalasyon gibi diğer sanat pratikleri ile iç içe geçmiş ve çoğu zaman uygulamalarda izleyicinin rolü önemsenmiştir. Yer-yapıt bütünleşikliğinde karşılıklı aidiyet söz konusu olduğundan mekâna anlamı kazandıran yapıt, yapıta anlamı kazandıran mekandır. Bu nedenle mekânın tarihsel, toplumsal gibi anlamlarıyla ilişki kurulurken fiziksel koşulları göz önünde bulundurulur. Bu raporda yer-yapıt bütünleşiklği bağlamında uygulamalar yapılmıştır. Bu uygulamalar kamusal alan, kurumsal mekân, sanal ortam gibi yerlerde gerçekleştirilmiştir. Uygulamalarda deneyselliğe önem verilmiş ve birçok sanat pratiği kullanılmıştır.
Beton dünya
Araştırmanın temeli ülkemizde meydana gelen belediye yönetimine, kayyumlar atanmasıyla birlikte belediye binalarının güvenliğini sağlamak amacıyla belediye önlerine yerleştirilen beton bariyerlerdir. İçinde yaşadığımız kentlerdeki ''beton yığınların'' durumu ortadayken söz konusu beton bariyerlerin de suni bitkilerle süslenmesi sorunun daha da görünür olmasını sağladı. Araştırma neticesinde sermayenin yapılaşma ile ilişkisinin tarım devrine kadar uzanması o dönemdeki ketlerin günümüz kent anlayışının da temelini oluşturmaktadır. Özelikle de günümüz kentlerin sermaye artırımı adına yapılan sabit sermaye, yine aynı doğrultuda ekonomik krizlerin önüne geçme adına yapılan doğal katliamlardır. Üretim aşamasında gerekli olan doğal olmayan enerji kaynaklarının kullanımı doğal felaketlerin temelini oluşturmaktadır. Doğal çevre üzerinde gerçekleşen bu yıkımın nasıl ve ne doğrultuda gerçekleştiği tezin varlık nedenini ortaya koymaktadır.
Kişisel bir aidiyet meselesi: Ev, yurt, çadır
İnsan kendisini bekleyen bir mekanın, bir aidiyetin içine doğar. Bu ilk aidiyet, hepimizin en temel tecrübesi olan ev ve ailedir. İlerleyen zamanlarda bulunduğumuz mekanlardan ayrılıp başka mekanları da deneyimleriz. Ancak günümüzün yaşam tarsi özneyi evin dışında farklı bir yere konumlandırır ve zamanla aidiyet algısına farklı bir yön verebilir. Geçmişteki aidiyet hissinden bu denli köklü bir kopuşun oluşması sebebiyle bireylerin güçlü aidiyet hissetmesi mümkün görünmemektedir. Çalışmanın temel mekanlarından ikincisi olan yurt ise, evin bir simülasyonu gibidir. Ev hissi vermeyi vaad eden ancak ev olmayan bir taklit mekandır. Yurdun sunduğu durum gerçek ve sahne arasındadır. Barınma ihtiyacından doğan, yeniden üretmek ve devam ettirmek için oluşturululan yurtlar, otoriter bir disipline sahiptir. Her şey aynı düzende tekrarladığı için; günler çeşitli yeniden canlandırma, tekrarlama ve oynatma süreçlerinin yaşandığı bir atmosferde ilerler. Bu düzene maruz kalan bireyler; bulundukları duruma katılmakta, zamanla ayak uydurmakta ve her anı tekrar etmektedirler. Bu çalışma vesilesiyle aidiyet kavramıyla hesaplaşmak; bu hesaplaşmadan yeni bir bakış açısıyla çıkma fırsatıdır.
Kurgu mekanda zaman-mekan-yüzey ilişkileri
Tüm yaşamların merkezinde yer alan mekan ve zaman pek çok yüzyılda pek çok düşünür tarafından anlaşılmaya çalışılmış ve üzerine düşünceler üretilmiştir. Kimi zaman birbirinden ayrı kimi zaman da birlikte var oldukları düşünülen mekan ve zaman, günümüzde kendisine dahil olan pek çok anlamla birlikte kurgusal yapıya bürünmüştür. Bu anlamda kurgusal nitelikler taşıyan sanat yapıtının yüzeyi ise resimden sinemaya, edebiyata kadar kurgu mekanın varlık alanını oluşturur ve böylece düşünsel olanın, yüzeye tutunarak gerçekliğe bağlandığı görülür. Araştırmada, mekan-zamanın tarihsel süreç içindeki yansımaları ve bugüne kadar geçirdiği değişimler ışığında, yüzey/ara mekan olan sanat yapıtı aracılığıyla kurgu mekana dönüşmesi irdelenmiştir. Yapılan okumalarla da desteklenen, içinde bulunduğumuz fiziksel mekan-zaman ve algılanan kişisel mekan-zamanın, arasındaki birbirlerini var eden sarmal yapı üzerinden ele alınan kurgu mekanın yüzey aracılığıyla sonsuza görünmeyene uzandığı bir süreç izlenmiştir. Tez kapsamında yer alan uygulama çalışmalarıyla, hem tüm bu araştırmalar desteklenmiş hem de uygulama çalışmaları araştırmanın gelişmesine şekil vermiştir. Böylece aynı zamanda varoluşsal bir alan da olan kurgu mekanda mekanın artık katı sınırlarının dışına çıkarak neden-sonuç ilişkilerinin aranmadığı düşüncelerle üretilmeye, organik ve fraktal geometrilerle yansıtılmaya başlandığı görülmüştür. Belirli sınırlara uyma zorunluluğu ortadan kalkan mekan, kurgu kavramını da devreye sokarak parçalanmanın ve birleşmenin, ışığın ve gölgenin, yansımaların, tekrarların hatta sonsuzluğun mekanı olan kurgu mekanın oluşmasına da zemin hazırlamıştır. Anahtar sözcükler: Sanat, kurgu mekan, zaman, yüzey, labirent, monad, alef, sınırlar, sonsuzluk
Aidiyet ve sınır kavramlarının sanattaki yansımaları
Aidiyet kavramı bireyin kim olduğunu tanımlar. İlişkinlik anlamına gelen aidiyet, kişinin kendini ifade etmesinde, toplumda yer bulmasında önemli rol oynamaktadır. Bireysel aidiyetin oluşması için mekansal aidiyetin düzenlenmiş olması gerekmektedir. Birey ve mekan ilişkisinde, mekanın kişiye ait birleşenlerinin olması, yer kimliğini oluşturur. İnsanlar tarih boyunca birçok nedenden dolayı bulundukları yerden ayrılmak durumunda kalmışlardır. Bu ayrılma durumunun aidiyet ve mekân ihtiyacı üzerindeki etkisi/sonuçları gözle görülür boyutta önemlidir. Toplumsal hiyerarşinin etkilerini modern çağda görmek mümkündür. Tüm dünyada, bir sınıflandırılma biçimi olan hiyerarşi, toplumda bir düzen ve uyum sağlama amacındadır. Toplumdaki üyelerin sorumluluklarını alan ve bir uyum oluşturan hiyerarşik yapı, günümüzde bozulmalar yaşamış; sınırlar, göç, mültecilik, kimlik ve aidiyet gibi kavramların zedelenmesine yol açmıştır. Sınır, iki ülkenin coğrafi bitiş noktalarını belirleyen ayrımdır. Fiziki sınırların önemi, insani duyguların önüne geçtiğinde, aidiyet duygusunun gelişimini engellemiştir. Tez içerisinde modern çağda fiziki sınırların, insan hallerini nasıl etkilediğini, aidiyetin ne olduğunu, göç ve göçebelik hallerinin sanatçılar tarafından nasıl ele alındığı incelenmiştir. Tez çalışmasında sınır kavramı üzerinden, sanatçıların bu noktada neler yaptıkları araştırılmıştır. Aidiyet kavramının üzerine yapılan sorgulamalar sonucunda, sınırların ne olduğu üzerine hem uygulamalı hem yazınsal araştırmalar incelenmiştir.
Antroposen çağında sanat ve yeni ihtimaller
Antroposen (İnsan Çağı) olarak adlandırılan hem yeni jeolojik çağa hem de insan eliyle dünya üzerindeki geri dönülmez yıkıma işaret eden, ekonomik, siyasi birçok anlatıyı barındıran bir kıyamet sahnesinin içindeyiz. Yaşadığımız çağın yıkıntıları arasında beliren, bambaşka patikalar, yer değiştiren kavramlar ve yeni dünya ihtimallerinin izi çağdaş sanat üretimlerinde de karşılığını buluyor. İnsan Çağı; şu an içinde bulunduğumuz jeopolitik dönemi işaret ederken, insan sonrası ise bu döneme dair kuramları kapsayan bir şemsiye kavramdır. Bu tezde de İnsan Sonrasına dair kavramların sanat üretimlerinde hangi fikir ve biçimlerde oluştuğu, dünyanın sonunun çağdaş sanat için ne anlama geldiği tartışılır. Çağın gerçeği dönemin şüphe içindeki ruhunda, "hipernesneler" üzerinden araştırılır. İnsanlara kıyasla zaman ve uzamda büyük oranda yayılmış olan şeyler 'hipernesne' olarak isimlendirilir. Bu durumda hipernesne, sönmekte olan bir yıldız, insan üretimi plastik bir pipet, hatta tüm dünyayı etkisi altına alan bir salgın hastalık olabilir. Kendini feshetmeye hazırlanan hümanizmin ardından ortaya atılan tezler; yoldaş türler, insan ve insan olmayanlar, canlı ve cansız varoluşlar, ilişkisellik üzerine kurulu yeni yol haritaları ile karşılaşılır. Bu haritalar bizi, sanat üretimleri üzerinden İnsan Sonrası dönemin olasılık ve imkanlarıyla tanıştırır.
Grotesk mizaç ve çarpıtma
Sanatsal ve kültürel gelişimin köklü değişiklikler ile yoluna devam ettiği tarihsel süreçte grotesk kavramı farklı bağlamlar ile bu değişikliklerin bir parçası olmaya devam etmiştir. Barındırdığı anlamlar pek çok yazar, sanatçı ve kuramcı tarafından irdelenmiştir. Kavram, ilk işaret etiği mağara süslemeleri tanımından uzaklaşarak, bugün bağlantı kurduğu tekinsizlik, karnavalesk, iğrençlik ve öteki gibi kavramlar ile yakınlıklar oluşturmuştur. Kavramın ifade ettiği anlamlar göz önünde bulundurulduğunda bu tez çalışmasının amacı kavramın tanımını yapmaya çalışmaktan uzak bir biçimde, estetik çatısı altında ifade ettiği anlamların sanatsal uygulama biçimlerini incelemektir. Tez araştırması kapsamında bu çalışmanın Grotesk Kavramı isimli birinci bölümünde Grotesk kavramının kelime kökeni ve tarihsel süreçte yer aldığı kuramsal gelişimi, bütüncül bir yaklaşım oluşturularak kavramın aldığı anlamların ifade bulduğu sanat eserleri ile birlikte incelenmiştir. Kavramın kuramsal kökeni araştırılırken, literatür tarama yöntemi kullanılmıştır. Çalışmanın Grotesk Mizaç isimli İkinci Bölümünde Grotesk kavramını tanımlayan bağlamların edebiyatçılar ve sanatçılar tarafından bir ifade biçimi olarak ele alınması incelenmektedir. Grotesk kavramının, içerisinde yer alarak kendi tanım aralığını oluşturduğu tekinsiz, karnavalesk ve iğrenç kavramları, bir mizaç olarak yakınlık kurdukları sanatsal çalışmalar ile bütüncül bir şekilde incelenerek ulaşılan sonuçlar, Bir dizi sanat çalışmasının oluşturulmasında kullanılmıştır. Çalışmanın Çarpıtma isimli Üçüncü Bölümünde, ağırlıklı olarak tez araştırması kapsamında gerçekleştirilen sanat çalışmaları, Dünyadaki diğer çalışma örnekleri ile birlikte bütüncül bir perspektiften ele alınarak çarpıtma öğelerinin grotesk mizaç ile birlikte kullanımı incelenmiştir.
Sanat yapıtında birey ve nesne ilişkisi
Bu araştırma; geçmişten günümüze pek çok tartışmayı da beraberinde getiren birey sorunsalını, sanat tarihinin faklı dönem ve disiplinlerinden (resim, heykel, fotoğraf, sinema, enstalasyon) edinilen çeşitli göstergelerle irdelemeyi amaçlamaktadır. Sanat, yapısı gereği yorumlanmaya açık olduğundan ve bu yorumlamayı güçlendirmek için sanatsal yaratının içine nesne faktörü de eklenmiştir. Dolayısıyla bu iki kavram (birey ve nesne) tezin ana gövdesini oluşturmuş ve sanat bağlamında ele alınmıştır. Çalışmanın başında birey ve nesne kavramlarını ayrı ayrı ele alarak anlamları çeşitli düşünürlerden edinilen anekdotlarla; Antik Yunan medeniyetinden Modernizme kadar olan süreç araştırılmaya çalışılmıştır. Bir sonraki aşamada, plastik/görsel sanatlar dahilinde oluşturulmuş yapıtların içinde yer alan figürleri, 'yaşadığı çağı temsil eden bireyler' olarak ele alınmaya çalışılmıştır. Çünkü, sanatı oluşturan özne ve sanatın içinde yer alan imgeler de kendi çağını yansıtan göstergelere sahip olduğu bilinmektedir. Rönesans ve Romantizm dönemleri arasında bireye duyulan arzunun, yirminci yüzyıl ve sonrasında, özellikle de bugünün dünyasında nasıl başka bir duygu durumuna dönüştürüldüğü ve nasıl başka arayışlara yöneltildiği gibi pek çok sorunun cevaplanmasına olanak sağlanmaya çalışılmıştır. Birey, somut bir şekilde yazılı göstergelerle (bireye dair hukuk sisteminde bulunan yasalar) koruma altına alınıp şekillenen bir yapıda olduğu düşünülse de aslında yazılı olmayan kültürün daha büyük bir etkisinin olduğu yapılan araştırmalar ve çeşitli düşünürlerden aktarılan savlarla bu sonuca ulaşılmıştır. Buna rağmen yeni bir kültür inşası oluşturmaya çalışan modernizm de bireyi tek tipleştirmeye ve basitleştirmeye yönelik çeşitli handikapları da bu çalışmada görebilmek mümkündür. Ayrıca birey kavramıyla beraber ortaya çıkan bireysellik, nesneleşme, statü, varoluş ve kimlik gibi kavramlara da değinilmiştir. Bu kavramlara dair sanat ortamındaki yansımaları ele alınıp yorumlanmıştır. Görsel sanatlar çerçevesinde bireyi tanımak, ruh halini anlamak ve yorumlamak için nesne faktöründen yardım alınmıştır. Nesnelerin temsil edilebilirlik vasfından büyük ölçüde yararlanılmış, nesneler dünyasındaki bireyin konumu da sorgulanmaya çalışılmış ve bu bağlamda farklı tekniklerde uygulamalar gerçekleştirilmiştir.
Sokak sanatında: İçerisi-dışarısı
Sanat tarihinde çok da eskilere dayanmayan sokak sanatı, yıkıcı ve eleştirel tavrı ile kısa sürede tüm dünyaya yayılmıştır. Doğası gereği kamusal alanı kullanan sokak sanatçıları zamanla galeri, müze ve sanal medya gibi platformlarda yerini almıştır. Sokak sanatçılarının yeni yerler keşfetme arayışı beni de alternatif mekânlar arama yoluna sokmuştur. Ayrıca sokak sanatının uygulandığı alanlara farklı bir yaklaşım getirilmek istenmiştir. Ölçeği değiştirilen mekânlar yeniden modellenmiş veya fotoğraflanan alanlar üzerine uygulamalarda bulunulmuştur. Bu da sokak sanatı adına alternatif yollar ve mekânlar üretilmesini sağlamıştır. Bu tezde sokak sanatının geçmişine inilmiş ve kamusal alanın genel olarak ne olduğu konusu üzerinde durulmuştur. Tez süresince sokak sanatının içindeki değişimlerde kendimi nerede konumlandırdığımın genel bir çerçevesi çizilmiştir. Tez kapsamında üretilen çalışmaların kamusal alanda sergilenmesi planlanmış fakat pandemi şartları sebebiyle oda gibi sınırları belli bir alana taşınmıştır. Dolayısı ile tezin araştırma konularından biri olan kamusal alan deneyimi bu dönemde yaşanılan alana, belli kent mekânları modellenip veya fotoğraf çıktısı alınıp üzerine grafitiler yapılarak deneyimlenmiştir. Tez süresince yaşamda hiçbir şeyin durağan kalmadığı, her şeyin sürekli değişime uğradığı görülmüştür. Bu bağlamda da sokak sanatı tekniklerini kullanmak için sadece kamusal alanlara çıkılmasına gerek olmadığı ve yeni yolların da üretilebileceği görülmüştür.
Doğallığın yitirilmesi ve yeniden tesisi bağlamında sanatta ölü beden
Ölüm ve beden kavramları sanat tarihinden süregelen önemli iki kavram olmuştur. Bu iki kavram ayrı ayrı ele alındığı gibi bir bütün olarak da birçok defa üzerlerinde durulmuştur. Bedene sanat malzemesi olmak gibi birçok işlev yüklenmiş ve beden birçok ifadenin yerine kullanılmıştır. Bu kullanımlara değinilerek ölü bedenin konumuna ilişkin arayışlar gerçekleştirilmiştir. Konunun ana meselelerinden biri olan doğallık ifadesi de ölü beden üzerinden araştırılmış, ölü bedenin doğal olma sürecine odaklanılmıştır. Tez kapsamı oluşturulurken ölü bedenin ifade biçimleri merak konusu olmuştur. Kapsam dahilinde beden formunun ölüm ile ilişkisi üzerinde durulmuştur. Metnin temeli oluşturulurken Sartre, Steven Derek, Schopenhauer ve Jankelevitch gibi düşünürlerin ölüm ve beden üzerine düşüncelerinden yola çıkarak argümanlar oluşturulmuştur. Bedenin kullanım şekilleri üzerinden görsel ve yazınsal örneklerle desteklenen uygulama çalışmaları oluşturulmuş ve ölü beden imgesi oluşturulmuştur. Çalışmalarda beden formu belirli düşünce şekilleri ile değişim göstermiş ve bir süreç içerisine girmiştir. Devamında ölü bedenin doğal olma süreci ele alınmış ve bedenin tabiatla birleşimi üzerinde düşünceler oluşturulmuştur. Sanatsal çalışmalar bu düşünce temelli oluşturulmuş ve evrimleşmiştir.
Aidiyet/aidiyetsizlik ilişkisinde nesne ve mekân
Aidiyet kavramı; bireyin yakın çevresiyle, toplumla, mekânla ve nesneyle bağ kurması olarak tanımlanabilir. Aidiyet bağı, kişiden kişiye farklılık gösterir ve sahip olunması gereken en temel ihtiyaçlardan biri olarak görünür. Bu sebeple tezde aidiyet ihtiyacı temel bir ihtiyaç olarak ele alınarak aidiyet ihtiyacının tamamlanmasında rol oynayan birey, toplum, nesne ve mekân meseleleri irdelenmiştir. Aidiyet kavramı psikoloji ve sosyoloji disiplinlerinin temel konuları arasında olduğu için tezin kavramsal çerçevesi oluşturulurken psikolojik ve sosyolojik yaklaşımlardan faydalanılmıştır. Kavramın çeşitli dönemlerde sanat alanına da konu olduğu gözlemlenmiştir. Sanat tarihsel incelemeler nesne ve mekân meselesini ön planda tutan, mekânla bütünleşik yapıda üretilen veya yerleştirildiği mekânla iletişim halinde olan eserlerin dâhil edildiği, mekâna özgü sanat kapsamında yapılmıştır. Öncelikle mekâna özgü sanatın kapsamı ve tarihsel referansları irdelenmiştir. Daha sonra ait olma ve ait olamama problemlerinin eserlere nasıl yansıtıldığı tartışılmıştır. Daha çok mekânsal problemlere atıfta bulunan sanatçıların, özünde ait olma durumunu barındıran çalışmalarına yer verilmiştir. Sanatçıların mekâna yönelik olarak gerçekleştirdikleri müdahaleler; kişisel alan, kamusal alan ve galeri mekânı bağlamlarında irdelenmiştir. Son olarak aidiyet ve aidiyetsizlik kavramları kapsamında, mekân deneyimlerini yansıtan mekânla ilişkili çalışmalar yapılmıştır. Konu doğrultusunda oluşturulan çalışmaların yapılış aşamaları ve ortaya çıkış süreçleri anlatılmıştır. Araştırmada, nesne ve mekân meselesinin hem bireyin günlük yaşantısında hem de sanat alanında aidiyet kavramı ile ilişkili bir yapıda olduğu gözlemlenmiştir. Eserlerin mekâna yerleşme çabalarının bireyin yerleşme çabalarıyla örtüştüğü sonucuna varılmıştır.
Mülteci sorunlarının sanatsal anlatımı
Tarih boyunca göçün birden fazla nedeni olmuştur. Doğal ya da yapay göçlerin nedenleri insanları daima felakete sürüklemiştir. Özellikle savaşlar insanlık tarihinde her zaman yıkım olarak anılmıştır. Sosyal, politik, ekonomik ve tarihi olarak ele alınan savaşlar her çağa tanıklık eden sanatın odaklandığı alanlardan birisini oluşturur. Tarihsel kaynaklara aktardığı görsel kayıtlarla önemli bir arşiv rolü gören sanatın çok yönlü pragmatik olduğu gerçeği aşikardır. Yakın tarihimizde yaşanan Suriye savaşı ve beraberinde getirdiği mülteci sorunu, küreselleşen dünyanın önemli ve ortak bir sorunu olmuştur. Etkileri çok yönlü olan; sosyal, siyasi, politik, ekonomik, coğrafi gibi birçok alanı etkileyen mülteci sorunu, toplumsal sorunlara duyarsız kalamayan sanatın da ana temalarından birini oluşturmuştur. Sanatçılar uluslararası platformlarda bireysel ve sosyal manifestolarla sorunun ciddiliğini duyulur kılmak için sanatlarını icra etmektedirler. Mülteciler hakkındaki küresel krizin büyüklüğünü yansıtan sanatsal aktiviteler, mültecilere olan tutumu değiştirmede katkıda bulunur ve sorunun rahatsız edici sunumlarıyla beraber yetkililere ulaşmada bir köprü görevi görür. Çalışmanın amacı; mülteci sorununu geçmiş ile bugün arasında değerlendirerek, sanatın mülteci sorunu karşısındaki sorgulayıcı, düşündürücü, çare bulucu, onarıcı ve yapıcı rolünün etkilerini uluslararası alanda gerçekleştirilen sanat eserlerinden referanslar sunarak, ulusal alanda gerçekleştirilen birtakım sanatsal etkileşim ve ürünler üzerinden somut yargılara varmak ve çözümleyici katkılar sunmaktır. Bu bağlamda, Malatya kent genelinde, Malatya Mülteci Kampı'nda ve İzmir Torbalı'da yaşayan mültecilerin yaşamları ele alınarak birtakım incelemelerde bulunulmuş, sanatın toplumsal sorunlar karşısındaki yapılandırmacı rolü üzerinden somut verilere ulaşılmıştır.
Grotesk anlatımda delilik, gülme ve iğrençlik
"Grotesk anlatımda delilik, gülme ve iğrençlik" adlı bu çalışmada, eril dilin bu üç öğe üzerine inşa edilmiş ilişkileri araştırılmıştır. Grotesk sanat bağlamında ortaya çıkan biçimler aşırı abartılı, güldüren, maskaracı, itibarsızlaştıran, alaya alan yıkıcı sert imgeler olarak görülmektedir. Grotesk dilin politik yönü, halk kültürü ile ilişkili yapısı ve dönemlerin toplumsal yapısıyla beraber uğradığı başkalaşımın sanat bağlamında ilişkileri örneklerle açıklanmıştır. Araştırmada, söz konusu öğelerin mizah ve şiddet diline karşı yaklaşımlarıyla çok daha sertleşen özelliği de irdelenmiştir. Nitekim çatışmalı dil olarak görülmesinin sınırlara ilgisinden kaynaklı bu anlatım, her dönemde anarşist tavır olarak kabul edilmesine, biçimi uyumsuzluk ve rahatsızlık veren ihmalkâr konumlandırılmasına sebep olmuştur. Grotesk anlatımda deli-lik, gülme ve iğrençliğin ihlal anlatılanlar kapsamında bakıldığında, sapkın olarak görüldüğü anlaşılabilir. İhmalkâr bu anlatılar, her tür aşırı söylemin ve verili veya çizilmiş toplumsal ahlaki-etik sınırların dışında olan söylemler bütününden kaynaklıdır. Bu söylemler grotesk anlatımda alçaltıcı bir sunum ile eleştirilir. Çünkü grotesk anlatım, kabul edilemez olanı, zıt kutupların arasında gerilimi ve göreceliğini gösterir. Öyle ki karşılık verdiği ifadeler kutsal, yüce ve mutlak olanın itibarsızlaştıran söylemleri kendinden barından öğelerle şirazeden çıkaran yorumlamalarla algıları alt üst eder. Söz konusu ifadelerin toplumun gerek ahlaki, gerekse fikri çatışmaların belirlediği bir sınır ve sınırları aşan öğeleriyle ilişkili olması etkiyi çok daha artırdığı görülmektedir. Bu tez kapsamında delilik, gülme ve iğrençlik anlatımlarının düşünsel arka planları irdelenmiş, geçmişten günümüze konunun özüne uygun sanat örnekleri incelenmiş ve bir dizi resim, heykel ve enstalasyonlarla konu hakkında kişisel görüş oluşturulmuştur. Kişisel anlatımlarımda grotesk biçimlerin; metaforik, alegorik, ironi ve sert mizah ile yergi öğeleri ön plana çıkarılmıştır.
Yaratma edimi ve bilinçdışının iç dış ilişkisi
Yaratma edimi için ön koşul dış dünyanın nesneleri ile karşılaşma olmalıdır. Karşılaşma istekler doğrultusunda kendini gösterir. 20. yüzyılın başlamasıyla birlikte sanat çevresinde yaratma edimi yoğunluk kazanmıştır. Sanatçılar kültürel veya dini içerikli eserler vermeyi bırakıp, dış dünyanın nesnelerini izlemişler ve bu nesneleri kendi iç dünyalarına katarak, yaratıcı edimi yakalamışlardır. Sanatçılar, karşılaşma ve deneyimlerini yaratma arzularıyla birlikte duygu dolu boyuta taşımışlar ve yeni bir sanat anlayışı oluşturmuşlardır. Tezin konusu, sanatçı imge dünyasını inşa ederken eser üzerindeki figürlerin veya nesnelerin bilinçsiz, mantık dışı durumlarını ön plana çıkarılması ve bunları sanat yapıtında dolaylı veya doğrudan yansıtılmasıdır. Buradaki bilinçdışı kavramı Rollo May, bireyin gerçekleyemeyeceği veya gerçeklemeyeceği eylem ve farkındalık gizilgüçleri, Donald Kuspit ise "ruhun en uzak derinlikleri ile imgeyi sıra dışı boyutlara getirilmesi" tanımlamaları çevresinde incelenmiştir. Bu tanımlamalar doğrultusunda, kişisel deneyimlerim ve karşılaşmalarım, uygulamalı çalışmalarla aktarılmaya çalışılmış ve iç dünyanın duygusal boyutları ön plana çıkarılmıştır. Araştırmada hedeflenen, benlik kavramının sanat eseri oluşumdaki katkılarını göstermektedir. Benlik olgusu çocukluk döneminde olgunlaşmaya başlar ve bu dönemdeki anıların bilinçdışı (ruhun derinlikleri) yönü önemli yer tutar. Sanatçı, kendini ifade edebilmesi için özgün deneyimlere ve farklı karşılaşmalara gereksinim duyar. Araştırma kapsamında bu deneyim ve karşılaşmaların duygusal yönü ile bilinçdışının birleşmesi sonucu ortaya çıkan sıra dışı görünümler önemli yer tutar. Sanatçı, dışın ürünü olan her şeyi iç dünyasında yeniden yaratır. Bu iç ve dış arasındaki ilişkileri anlatan Donald Kuspit'in açıklamalarından yararlanılmıştır. Kuspit, içsel gerçekliğin geleneksel formundan ziyade, soyut yönünü inceleyen bir sanat eleştirmenidir. Bu tanımlama, uygulamalı çalışmalarımı doğrudan içine çekmektedir. Çünkü iç dünyanın soyut yönü, genel olarak tüm çalışmalarımda görsel formlarla aktarılmaya çalışılmıştır.
Görsel kültürün izinde: Resim sanatından örneklerle nesnelerin bireysel algıya etkileri üzerinden plastik yorumlar
Bu tez çalışmasında gündelik yaşamın bir parçası olan tüketim nesnelerinin resimsel yansımalarına odaklanmaktadır. Çalışmada nesne-özne ilişkisi üzerinden popüler kültür ile tüketim nesnesi arasında kurulan bağ incelenerek araştırmaya yön verilmiştir. Resim sanatında nesneyi tema edinen sanatçıların eserleri incelenmiştir. Tezin ilk bölümünde özne- nesne tanımı üzerine durulmuştur. Nesne kavramının plastik sanatlarda yeri ve önemi incelenmiştir. Devamında ise toplum, kültür, popüler kültür ve tüketim kültürü tanımı yapılmıştır. İkinci bölümde sanat akımları ve sanatçılar hakkında incelemeler yer almaktadır. İkinci bölümün diğer başlığı olan gündelik yaşam nesneleri sanatçı eser ekseninde incelenmiştir. Tezin üçüncü bölümü, uygulamalar kısımda ise günlük hayatın içerisinde bireysel anlamda dikkat çeken ve ifade aracına dönüştürülebilecek sıradan ve tüketim nesneleri üzerinden üretilen çalışmalar yer almaktadır. Sonuç kısımda ise tezin genel kapsamında elde edilen veriler değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Gündelik yaşam, Tüketim, Popüler Kültür, Nesne
Toplumsal gertçekçi sanatçılardan Nuri İyem, Neşet Günal, Nedim Günsür, Aydın Ayan ve Nedret Sekban'ın sanat anlayışı ve eserlerinin ontolojik açıdan çözümlenmesi
Türk resim sanatının toplumsal gerçekçi sanatçıları Neşet Günal, Nedim Günsür, Nuri İyem, Aydın Ayan, ve Nedret Sekban'ın eserlerini ontolojik açıdan detaylı bir şekilde inceleyerek, bu sanatçıların sanatsal dilini anlama amacını taşımaktadır. nitel bir yöntem olan doküman incelemesi yöntemine dayanmaktadır. Araştırmanın kapsamlı sonuçları şu şekildedir: Neşet Günal'ın eserlerinde, kırsal yaşam ve emeğin sembolizmi ön plandadır. Günal, çiftçilerin ve köylülerin günlük yaşamlarını, tarım sahnelerini, ve toplumsal adaletsizliklere dair derin bir eleştiriyi eserlerinde belirgin bir Şekilde ortaya koymaktadır. Renk ve figüratif anlatımıyla Günal, varlık değerlerine vurgu yaparak izleyiciyi düşündürmeyi amaçlamaktadır. Nedim Günsür'ün eserlerinde, şehir yaşamının karmaşıklığı ve insan ilişkileri detaylı bir şekilde işlenir. Günsür, modern hayatın getirdiği izolasyonu ve yabancılaşmayı sıkça ele almıştır. Kompozisyonlarındaki detaylı görsellik, izleyiciyi düşündürmeye teşvik eder. Nuri İyem, genellikle kadın figürlerini merkeze alarak onları sembolik bir derinlikle tasvir eder. İyem'in eserlerindeki dramatik atmosfer, yoğun bir duygusal deneyim sağlayarak, kadınların güçlü ve hassas yanlarını bir araya getirmektedir. Aydın Ayan'ın eserleri, genellikle savaş sonrası dönemi ve toplumsal dönüşümü yansıtır. Sanatçı, sıklıkla savaşın yıkıcı etkilerini ve insanların bu zorlu dönemdeki yaşam mücadelelerini resmetmektedir. Nedret Sekban'ın eserleri daha çok doğa ve insan arasındaki ilişkiyi işler. Deniz, gökyüzü ve kırsal manzaralar, sanatçının eserlerinde belirgin motiflerdir. Sekban'ın eserlerinin en dikkat çekici yönü, doğanın, insanın duygusal ve psikolojik durumunu nasıl yansıttığını anlamaya odaklanmasıdır. Bu beş sanatçının eserleri incelendiğinde, Türk resim sanatının toplumsal gerçekçilik sanat eğilimi, çeşitli yönleri ve derinliği ile göze çarpmaktadır. Eserler, toplumun çeşitli katmanlarından alınan imgelerle zenginleştirilmiş ve ontolojik değerlerle derinleştirilmiştir. Renk, kompozisyon, sembolizm ve temalar, her sanatçının kendi özgün anlatımını yaratmasına yardımcı olmuştur. Bu araştırma sınırlı sayıda sanatçının eserlerini içermekte ve sadece ontolojik açıdan bir analiz yapmaktadır. Daha geniş bir perspektiften bakabilmek için, gelecekteki araştırmalarda bu sanatçıların diğer sanatsal ve kültürel bağlamları da dikkate alınmalıdır. Ayrıca, ontolojik açıdan yapılan analizlerin yanı sıra sanatçıların biyografik ve sosyal etkilerini inceleyen çalışmalara ihtiyaç vardır. Türk resim sanatının toplumsal gerçekçi sanatçılarının, eserlerinin özgün dilini ve toplumsal mesajını anlamak, sanatın derinliğine inmek ve izleyiciyi düşündürmek, eserleri ontolojik açıdan analiz etmeye yönelik bir adım olmuştur. yapılan bu analizler, sanat tarihine ve kültürüne önemli bir katkıda bulunmayı amaçlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Ontolojik Çözümleme, Toplumsal Gerçekçilik, Türk Resim Sanatı.
Kültürel mirasın aktarımında 7-9 yaş grubu çocuk resimlerinin Karatepe Aslantaş Açık Hava Müzesi taş anıt eserleriyle karşılaştırmalı bir değerlendirmesi
"Kültürel Mirasın Aktarımında 7-9 Yaş Grubu Çocuk Resimlerinin Karatepe-Aslantaş Açık Hava Müzesi Taş Anıt Eserleriyle Karşılaştırmalı Bir Değerlendirmesi'' başlıklı çalışmanın konusu, gelecek kuşaklara kültürel mirasın aktarılmasında bir araç olarak çocuk resimlerinin işlevini irdelemektir. Bu amaç doğrultusunda Osmaniye ili sınırları içinde yer alan ve Geç Hitit Döneminin görkemli eserlerinin yer aldığı Karatepe-Aslantaş Açık Hava Müzesi araştırma alanı olarak seçilmiştir. Arkeolog Halet Çambel'in yaşamı boyunca kurulması için emek ve mücadele verdiği bu müze, ayrıksı sergileme yöntemleriyle dünyanın sayılı arkeolojik açık hava alanlarından birisidir. Çocuğun sanatsal gelişimi evrelerinden şematik dönemi temsil eden 7-9 yaş grubundan çocukların katılımıyla müze acık hava alanında Hitit eserlerinin çizimleri gerçekleştirilmiştir. Çalışma öncesi çocuklara müze tanıtımı yapılmış ve Hitit uygarlığı ile ilgili bilgilendirmelerde bulunulmuş ve kültürel mirasın önemi anlatılmıştır. Çocuk resimleri, "Resim Değerlendirme Ölçeği" yardımıyla, alanla ilgili üç uzman tarafından değerlendirilmiştir. Uzman değerlendirmeleri incelendiğinde, çocukların resim aracılığıyla kültürel mirasın aktarımını başarılı şekilde gerçekleştirdikleri görülmüştür. Bu araştırmada yer alan çocuklar, Hitit eserlerinin anlamlarını öğrenmiş, müzelerin gerekliliğini anlamış, müzedeki eserlerin çevreyle olan ilişkisini kurmuş ve kültürel mirasın önemini kavramışlardır. Anahtar kelimeler: Kültürel Miras, Çocuk Resimleri, Geç Hitit Dönemi, Karatepe-Aslantaş Açık Hava Müzesi
Sanat psikolojisi açısından Pablo Picasso'nun mavi ve pembe dönem resimlerinin karşılaştırmalı bir değerlendirmesi
Sanat psikolojisi, sanat bilimlerinin kapsamlı bir alt disiplini olarak, 19. yüzyılın ortalarında ilk araştırmalarla başlamış ve 1950'den sonra ise bağımsız bir alan olarak belirginleşmiştir. Sanatta ruhsal incelemeler ise antik çağlardan günümüze dek uzanır ve sanat çözümlemeleri konusunda temel yapı taşlarından biri olarak kabul edilir. Sanat Psikolojisi disiplini, ruhsal konulardaki teorileri temel alarak, sanatçının kişiliğini ve eserlerini analiz etmeye yönelik bir yaklaşım sunar. Antik Yunan'dan itibaren ruhsal inceleme literatüründe yer alan "mimesis" (yansıtma) ve "katarsis" (duygusal boşalım) gibi kavramlar, bu alanın temel taşlarındandır. Pablo Picasso'nun hayatıyla ilgili birçok kitap, tez ve araştırma mevcuttur. Bu çalışmaların konuları genellikle Picasso'nun temelini oluşturduğu kübizm akımına aittir. Bu araştırmanın özgünlüğü ise Pablo Picasso'nun yaşamının eserleriyle birlikte incelenmiş olmasıdır. Sanatçının kullandığı teknikler, ifadeler ve stiller dönemine ve psikolojik durumuna bağlı olarak incelenmiştir. Çalışma, konu özelindeki literatürü oluşturan yabancı kaynaklar, dipnotlar ve Picasso'nun önemli eserlerinin görselleri ile desteklenmiştir. Araştırma yapılırken, Picasso'nun sanat yaşamında kırılma noktalarını oluşturan Mavi ve Pembe döneme odaklanılmıştır. "Resim Değerlendirme Ölçeği" kullanılarak üç uzman tarafından Picasso'nın mavi ve pembe dönemlerine ait toplam 20 resim çalışması değerlendirilmiş ve bu görüşler istatistik programları ile kapsamlı bir analize tabii tutulmuştur.
Türk resminde oryantalist eğilimler ve Osman Hamdi Bey'in eserlerine yansımaları
Bu tez, Türk resmindeki oryantalist eğilimleri ve Osman Hamdi Bey'in eserlerindeki yansımalarını incelemektedir. Oryantalizm, Batı sanatında Doğu'nun bir imgesini ve algısını yaratma çabası olarak ortaya çıkmıştır ve bu süreç Türk resmini çeşitli şekillerde etkilemiştir. Tez, öncelikle Oryantalizmin tanımını ve tarihsel gelişimini, bu hareketin Batı'da nasıl şekillendiğini ve önemli ressamların eserlerindeki ortak özellikleri incelemektedir. İkinci bölümde, Türk resmindeki oryantalist etkilerin, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Batılı ressamların etkisinin ve bu temaların Türk ressamlarının eserlerinde nasıl yer bulduğunun ayrıntılı bir analizi sunulmaktadır. Osman Hamdi Bey'in eserleri özellikle kültürel etkileşim ve figüratif anlayış açısından öne çıkmaktadır; eserleri Doğu ve Batı'nın sentezini başarıyla yansıtmaktadır. Tez ayrıca Osman Hamdi Bey'in eserleri ile diğer Türk ressamların eserleri arasındaki ortak temaları ve özellikleri vurgulamaktadır ve oryantalist eğilimlerin Türk sanatında nasıl bir dönüşüm sürecine yol açtığını ortaya koymaktadır. Son bölümde ise sonuçlar değerlendirilip analiz edilerek, sanatçıların kimlik arayışı, toplumsal yansımaları ve kültürel anlam derinliği açısından Türk resminde oryantalist eğilimlerin önemi vurgulanmıştır. Bu çalışma, sanat tarihi konusunda önemli bir bakış açısı sunmayı, oryantalizmin Türk sanatındaki yerini ve Osman Hamdi Bey'in bu harekete katkılarını ortaya koymayı amaçlamaktadır.
İbrahim Çallı portrelerinin renk ve ışık etkisi bakımından incelenmesi
İbrahim Çallı, Türk resim sanatının önde gelen isimlerinden biri olarak, portrelerinde renk ve ışık kullanımındaki ustalığı ile dikkat çekmektedir. Çallı'nın eserlerinde, özellikle renk ve ışığın etkisi önemli bir rol oynar ve bu unsurlar sanatçının duygusal ifadelerini ve karakteristik tarzını belirginleştirir. Bu çalışmada, Çallı'nın portrelerinde renk ve ışık etkisinin nasıl kullanıldığı, hangi tekniklerin tercih edildiği ve bu kullanımın sanatçıya özgü tarzını nasıl şekillendirdiği incelenmiştir. Çallı, portrelerinde genellikle canlı ve sıcak renk paletlerini tercih eder. Bu renkler, portrenin merkezindeki figürlerin duygusal derinliğini ve canlılığını yansıtmak için kullanılır. Sanatçının renk seçimi, yalnızca görsel bir etki yaratmakla kalmaz, aynı zamanda portrelerdeki kişilik özelliklerini ve ruh hallerini de vurgular. Çallı'nın renk paleti, izleyiciyi portreye çeker ve portredeki figürlerle arasında bir bağ kurar. Işık kullanımı ise Çallı'nın portrelerinde bir diğer dikkat çekici unsurdur. Çallı, ışığı portrelerinde dramatik bir araç olarak kullanır ve bu sayede figürlerin üç boyutlu etkisini artırır. Işık ve gölge oyunları, figürlerin yüz hatlarını ve ifadelerini belirginleştirir. Çallı, genellikle doğal ışık kaynaklarını tercih eder ve bu ışığı figürlerin üzerindeki detayları ortaya çıkarmak için ustalıkla kullanır. Işığın bu etkili kullanımı, portrelerdeki derinlik hissini güçlendirir ve izleyicinin figürlerle daha güçlü bir empati kurmasını sağlar. Çallı'nın portrelerinde renk ve ışık etkisinin incelenmesi, sanatçının kendine özgü tarzının ve tekniklerinin anlaşılmasını sağlar. Çallı, renk ve ışığı kullanarak figürlerine hayat verir ve izleyiciyi portrelerindeki duygusal dünyaya davet eder. Bu inceleme, Çallı'nın sanatındaki ustalığın ve yenilikçi yaklaşımının anlaşılmasına katkıda bulunur.
İnas Sanayi-i Nefise Mektebi'nde eğitim alan öncü kadın sanatçıların çağdaş Türk resim sanatına katkıları; Fahrelnissa Zeid örneği
Bu araştırma da, çağdaş Türk resim sanatında önemli bir role sahip olan, kadın ressamların yerini ve önemini objektif ve bilimsel bir şekilde ortaya çıkarmak amaçlanmıştır. Pek çok sanatçının yetiştiği İnas Sanayi-i Nefise Mektebi'nde eğitim alan bazı kadın sanatçılar kendi alanlarında yollarını belirleseler de, erkek sanatçıların gölgesinde kaldıkları görülmüştür. Bu bakımdan bu araştırma önem arz etmiştir. İnas Sanayi-i Nefise Mektebi'nin odağından ele aldığımız araştırmada, kadın ressamlarımızın hayatlarına, eserlerine ve sanat üretmek adına verdikleri mücadelelere değinilerek, bu okulda eğitim alan kadın sanatçılardan bazılarına, kendi alanlarında ilk ve öncü kabul edildikleri için yer verilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde sanat eğitimine İnas Sanayi-i Nefise Mektebi'nde başlayan, Fahrelnissa Zeid, Cumhuriyet Dönemi'nde Türk resminin özellikle modernleşme sürecinde soyut resme eğilerek dikkat çekmiştir. Dünyanın birçok şehrinde açtığı sergilerle ses getiren Fahrelnissa Zeid'in, sanat anlayışı, arayışları, soyut resme evirilmesi ve sanatıyla aynı paralellikte olan hayatı kronolojik olarak yansıtılmıştır. Bu doğrultuda çağdaş Türk resim sanatına sunduğu katkılardan bahsedilmiştir.
Portre sanatında sembolizmin tinsellik açısından değerlendirilmesi
Sanat tarihi bir bütün olarak incelendiğinde farklı dini inançlar ve kültürler boyunca, insanların duyguları, düşünceleri ve hislerini resim sanatında semboller ve simgeler kullanarak ifade ettikleri görülmektedir. Tarihsel gelişmeler ve değişimlerle birlikte, sanatçılar ifadelerini güçlendirmek amacıyla biçimi bozmuş, ancak görünenin ötesindeki tin'i aktarabilmek için yalnızca biçime bağlı kalmamış, renk faktörünü ve dini, ruhsal simgeleri ön plana çıkarmışlardır. Sanatçılar, renklerin anlamları, boyaların uygulanış biçimleri ve kullandıkları tinsel öğelerle yaşanmışlıkları, duyguları ve düşünceleri, görünenin ötesinde bir üslupla yansıtmışlardır. Bu bağlamda sembolik ve tinsel öğeler içeren portreler ve bunları üreten sanatçıların eserleri, bulundukları dönem, akım ve çağın etkileri ile sanatçının kendine has anlayışı içinde anlamlandırılabilir ancak. Resim sanatında rengin ifade biçimi, tin ve sembolizmi nasıl yansıttığı Edmund Feldman'ın 'araştırıcı sanat eleştirisi' yöntemi esas alınarak incelenmiştir. Sembolizmin modern resim portrelerindeki yansımaları incelenmiş ve bu yansımaların çoğunlukla 'tinsellik' ile ilişkili olduğu görülmüştür. Ayrıca, tezi yapılandırma sürecinde 'resim değerlendirme ölçeği' kullanılarak yapılan analizlerin bilimsel bir temele dayandırılması amaçlanmıştır.
Resim sanatında 'Güzellik miti'nin dönüşümü
Resim sanatında "güzellik miti", sanat tarihi açısından önemli bir yere sahiptir ve zamanla farklı dönemlerde değişim göstermiştir. Estetik bilimin temel kavramı olan 'güzel' söz konusu olduğunda, doğa ve sanat güzelliği arasında bir ilişki kurar. Antik Dönem'de güzellik, ideal formların ve simetrinin yüceltilmesiyle öne çıkmıştır. Bu dönemde sanat eserlerinde mitolojik figürler ve tanrılar sıkça yer almış, güzellik anlayışı metafizik temellere dayanmıştır. Rönesans Dönemi'nde ise insan merkezli bir güzellik anlayışı gelişmiş, insan anatomisi ve doğa gözlemleri sanatın temelini oluşturmuştur. Bu dönemde, sanatçılar mitolojik temaları tekrar ele almış ve klasik üslubu canlandırmıştır. Barok Dönemi'nde sanatçılar, dinamik kompozisyonlar ve dramatik ışık-gölge kullanımıyla duygusal ifadeleri vurgulamıştır. Güzellik, sadece fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal ve duygusal bir derinlik kazanmıştır. Rokoko Dönemi'nde ise güzellik, zarafet ve süslemecilikle birleşerek daha hafif ve eğlenceli bir forma bürünmüştür. Bu dönemde, aşk ve gündelik yaşam sahneleri sanatın ana temaları olmuştur. Modern Sanat, güzellik kavramını sorgulayan ve yeniden tanımlayan birçok akımı içerir. İzlenimcilik, duyguların ve anlık izlenimlerin ön planda olduğu bir yaklaşımla, geleneksel güzellik anlayışından uzaklaşmıştır. Ekspresyonizm, sanatçının iç dünyasını ve duygusal tepkilerini vurgulamış, güzellik kavramını sübjektif bir zemine oturtmuştur. Kübizm ise formun parçalanması ve yeniden inşası ile güzelliği, geometrik soyutlamalarla ifade etmiştir. Sonuç olarak, güzellik miti, resim sanatında zamanla evrim geçirmiş ve her dönemde farklı anlamlar kazanmıştır. İnceleme, oldukça genel ve geniş alanı kapsayan bir çerçeveye sahiptir. Bu nedenle, konu ile ilgili mevcut literatürün derinlemesine tarandığı ve eleştirel olarak gözden geçirilip yorumlandığı bir tez olarak hazırlanmıştır.
Dışavurumcu üretim biçimi olarak Ünal Kuş'un resimleri
Dışavurumculuk akımı birçok disiplini kapsarken, en güçlü ifade biçimlerine görsel sanatlarda ulaşmıştır. Dışavurumculuk yalnızca bir akım değil, aynı zamanda insanın iç dünyasıyla ilgili olan bir dünya görüşüdür. Bu görüşle doğanın ve toplumun subjektif bir gerçekle yansıtılması savunulmuştur. Dışavurumcu biçimsel ve içeriksel özellikler daha çok sanatçının duygularıyla gelişen, yoğun renk, karşıt değerler ve deformasyonlarla yapılanmıştır. Dışavurumculuk kavram ve tarihsel gelişiminin de incelendiği bu tezin amacı Ünal Kuş'un dışavurumcu üretim biçimi olarak resimlerini incelemektir. Dışavurumculuk akımı ve Ünal Kuş'un resimlerine ilişkin veriler, literatür taraması, sanatçıyla görüşmeler ve gözlem yöntemleriyle elde edilmiştir. Dışavurumculuk ve tarihsel gelişimi bağlamında yapılan incelemelerde ele alınan birçok resim, Ünal Kuş'un resimlerinin plastik çözümlemesine destek olacak biçimde seçilmiştir. Bu çalışmada, Ünal Kuş'un sanat serüveni, resimsel tavrı ve Dışavurumcu üretim biçimi bağlamında ele alınan Bisikletli Kız, Cesur İlişkiler, Diyalog resimlerinde plastik çözümlemeler yapılmıştır. Resimlerinde birçok sembol kullanan sanatçının çizgileri, duygularını aktarabilmesi adına, anlatım aracı olmuştur. Sanatçının kullandığı renkler, kompozisyon tercihleri ve biçimsel deformasyonlar ise duyguları ifade eden simgelere bağlı olarak ruhani tepkilerle gelişmiştir. Bu gelişim resmin teması ve sanatçının öznel yaklaşımıyla, içgüdüye dayandırılmıştır. Bu çalışma sanatçının, bulunduğumuz dönemde figür ve nesneleri sanatın diliyle, dışavurumcu yaklaşımının ortaya koyulması ve sanatçı hakkında bugüne kadar kapsamlı bilgilere rastlanmaması açısından literatürdeki eksikliğin giderilmesini sağlayacaktır.
Resim sanatı bağlamında disiplin aşırılığın bir göstergesi olarak mekan
20. yüzyılda bilimsel ve kültürel gelişmelerle yaşanan değişimlerin etkisiyle, sanat disiplinleri arasında yeni durumlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu yeni durumlar 'disiplinlerarası', 'multidisipliner' ve 'disiplinaşırı' gibi terimler ile tanımlanmaktadır. 20. yüzyılda sanat pratiklerinin birbirleriyle olan ilişkileri, disiplinlerarası yapılara zemin hazırlamış ve multidisipliner üretme biçimlerinin oluşmasını sağlamıştır. Bu ortamlararası yapılar birçok akımın ve hareketin etkileşimleri sonucunda ortaya çıktığı görülür. Disiplinlerarası yapıda sanatçı birçok disiplinden yararlanarak tek bir sanatçı odaklı çalışırken, multidisipliner yapıda farklı disiplinden kişilerin iş odaklı üretimi ve etkileşimi söz konusudur. Bugün üretilen her şey, kendi disiplininin sınırını aşan bir noktada olup, başka alanların olanağını içinde barındıran ve pratiğinde uygulayan yapıya sahiptir. Disiplinaşırılık, bir disiplin odağında diğer disiplinlerin o odak içerisinde ya da sürecinde doğrudan gösterimine dayanır. Sürekli yeni medyumların eklenmesiyle birlikte resim sanatının bir disiplin olarak varlığı, çeşitli disiplinlerin medyum olarak katılımı ile disiplinaşırı bağlamlara uğramakta ve günümüz sanatında disiplinlerin ortaya koyduğu işler, disiplinaşırı olarak bakmayı zorunlu kılmaktadır. Bu çalışma, yapısal bir araştırma olarak; resim sanatı ile mekân kavramı arasındaki yapısal ilişkiyi, disiplinaşırılık kavramı üzerinden bir bağlam kurulmaya çalışılacaktır. Araştırmada mekân kavramı resim sanatı bağlamında ele alınacak, disiplinaşırılığın bir göstergesi olarak varlık tabakaları ortaya konmaya çalışılacaktır. Bu araştırma bağlamında mekân kavramı, resim sanatı bağlamında incelenecek olan çalışmanın paradigması olacaktır. Günümüzde artık sanatçı (ressam), resim temelli yola çıkarak bir mimarinin, sesin ya da dijital teknolojilerin olanağında resimsel üretimler yapabilmektedir. Farklı algı aralığında yer alan medyumlar artık resmin içinde bir yer işgal etmeye başlamaktadır. Bu konuda çeşitli disiplinlerin çoklu algı ve çoklu zekâ gibi kavramlarla, bu duruma kendi perspektiflerinden baktıkları görülmektedir. Sanatçı artık nesnel dünyanın sunduklarına eşit bir uzaklıkta yer alır. Kendi pratiğinin öz nitelikleri dolayımında bir mekânı ya da bir metni kendi pratiğinden bakışla kurabilir. Resim pratiğinden mekâna bakıldığında hala resimden söz edilebilir noktada olunduğu görülmektedir. Bu araştırmada, mekân olgusunu resim sanatı bağlamında bir disiplinaşırılık olarak ele almak ve resim disiplini olanağında mekânı bir aşırılık olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Bu aşırılık, sanatçının kendi algı aralığının olanağı olan medyumun aşılması anlamına da gelmektedir. "Resim Sanatı Bağlamında Disiplinaşırılığın Bir Göstergesi Olarak Mekân" başlıklı çalışmada, resim sanatı çerçevesinden, mekân: disiplinaşırılık olarak yanılsama mekân, reel mekân ve sanal mekân olmak üzere üç aksta incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Disiplinaşırılık, Mekân, Yanılsama mekân, Reel mekân, Sanal mekân
Düşsel ifade biçimi bağlamında espas öğesinin yorumlanmasına yönelik resimsel arayışlar
Düş gücü, bireyin gerçekliğin ötesine ulaşma arzusunu gerçekleştiren bir araç olarak, insanlık tarihi boyunca önemini korumuştur. Birey, somut dünyanın sınırlarını aşarak hem dünyayı anlamlandırmak hem de daha derin bir kavrayış elde etmek amacıyla düşü ve düşlemi etkin bir araç olarak kullanmıştır. Resim sanatı ise, sanatçının gerçekliğin ötesine geçme arzusunu somut bir biçimde dışa vurma olanağı sağlayarak, bu sürecin görsel bir ifade biçimi haline gelmesine imkân vermiştir. Sanatçı, bu süreçte espas, ritim, denge, armoni gibi plastik öğeleri kullanarak eserini yaratmakta ve bu öğelerin uygulanış biçimi, eserin özgünlüğünü belirleyen en önemli etkenlerden biri olmaktadır. Bu araştırma, doğa izlenimlerini ve deneyimlerini, uygulama çalışmaları yoluyla özgün bir plastik dile dönüştürerek aktarmayı hedeflemektedir. Bu bağlamda, düş ve espas kavramları araştırmanın odak noktası olmuş; oluşturulan kompozisyonlar, bu iki kavramın etrafında şekillendirilmiştir. Ayrıca araştırma sürecinde, ilgili literatürden faydalanılarak bu kavramlar üzerine çalışan sanatçılar ve teknikleri, detaylı bir şekilde incelenmiştir. Araştırmanın birinci bölümünde, amaç, önem, problem cümlesi, alt problemler, sayıltılar, sınırlılıklar, tanımlar ve yöntem başlıkları altında, konunun genel çerçevesi detaylı bir şekilde ortaya konulmaya çalışılmıştır. İkinci bölümde düş kavramı ele alınmış, özellikle 18 ve 20. yüzyılları arasında şekillenen, insanın iç dünyasına yönelerek biçimlenen sanat anlayışı ve bu anlayışın toplumsal ve bilimsel gelişmelerle olan ilişkisi bağlamında incelenmiştir. Üçüncü bölümde, resim sanatının 14 ve 21. yüzyıllar arasında sürekli değişim gösteren görsel niteliği ele alınmış; bu değişim sürecinde espasın nasıl ve hangi dinamiklere bağlı olarak biçimlendiği ile eserin plastik yapısına olan etkisi detaylı bir şekilde incelenmiştir. Dördüncü bölümde, tez kapsamında yapılan çalışmaların oluşumunu belirleyen sürece dair genel bilgiler sunulmuş; bu süreç, 3 adet fotoğraf ve 6 adet tuval resmi üzerinden detaylı olarak açıklanmıştır. Bölümün devamında, teze ilişkin tuval üzerine yağlı boya ve akrilik boya kullanılarak yapılan toplam 15 adet çalışma sunulmuş; bu çalışmalar, plastik değerler açısından kapsamlı biçimde analiz edilmiştir. Sonuç bölümünde, tez kapsamında ele alınan konuya ilişkin gerçekleştirilen literatür araştırmaları özetlenmiş; ardından konuya dair yapılan uygulama çalışmalarından elde edilen bulgulara yer verilmiştir.
Biçim yüzey ilişkilendirmeleri bağlamında geleneksel kadın görünümlerine yönelik resimsel betimlemeler
Bu çalışma, Anadolu kültüründe önemli yer tutan geleneksel kadın giysilerinin resim sanatındaki temsilini ve bu giysilerin biçim-yüzey ilişkisi bağlamında nasıl sanatsal bir forma dönüştüğünü incelemektedir. Geleneksel giysiler, tarih boyunca yalnızca işlevsel bir obje olmanın ötesinde, aynı zamanda estetik ve sosyo-kültürel bir anlatı aracı olarak değerlendirilmiştir. Bu bağlamda, kadınların toplumsal kimlikleri, inançları ve kültürel değerleri, giysiler aracılığıyla görsel sanatlarda bir ifade biçimine dönüşmüş, sanatçılar tarafından estetik bir malzeme olarak kullanılmıştır. Araştırmanın temelini oluşturan saha çalışmaları, Malatya Öncü Köyü'nde gerçekleştirilmiş olup, köy kadınlarının geleneksel giyim tarzları üzerinden hem kültürel hem de sanatsal veri toplanmıştır. Bu giysiler, Anadolu insanının tarihsel ve toplumsal belleğini taşıyan unsurlar olarak değerlendirilmiş, araştırmacı tarafından yeniden yorumlanarak estetik bir form kazanmaları sağlanmıştır. İkinci bölümde, geleneksel yaşam içerisinde kadın ve Malatya yöresinin geleneksel yaşam biçimi içerisindeki kadın giysileri ele alınmış; saha çalışmaları, bu giysilerin toplumsal ve kültürel bağlamdaki önemi üzerine odaklanmıştır. Üçüncü bölümde, resim sanatında biçim ve yüzey ilişkisi bağlamında kadın figürü incelenmiş; Batı ve Türk resim sanatındaki yansımaları karşılaştırılmıştır. Dördüncü bölümde ise çalışmalara yönelik düşünsel ve duygusal altyapı açıklanmış ve eserlerin sanatsal çözümlemelerine yer verilmiştir. Bu yapı, araştırmacının geleneksel giysiler ile kişisel ve kültürel geçmişi arasındaki bağı ele alarak, bu giysilerin sanatsal bir dışavurum ve duygusal bir anlatı aracı olarak nasıl kullanıldığını ortaya koymaktadır. Bu tez, geleneksel kadın giysilerinin resim sanatındaki estetik işlevini ve kültürel anlamlarını ele almakta; bu giysilerin günümüz çağdaş sanat anlayışıyla nasıl yeniden yorumlanabildiğini analiz etmektedir. Sonuç olarak, geleneksel giysi kültürü, resim sanatında sadece estetik bir form değil, aynı zamanda toplumsal belleği ve kültürel değerleri yaşatan önemli bir anlatı aracı olarak kabul edilmektedir. Anahtar Kelimeler: Geleneksel Kadın Giysileri, Biçim-Yüzey İlişkisi, Anadolu Kültürü, Resim Sanatı.
Çizginin arkeolojisi ve Levent Vadisi mağarlarında güncel sanata yönelik sezgisel algoritmalar: Mağara 2.0
Sanat, insanın varoluşunu anlamlandırma çabalarının en etkili araçlarından biri olarak tüm yaşanmış zamanlar boyunca insan kaderine eşlik etmiş güçlü bir insan etkinliğidir. Aslında bu çaba insanın, varlık ve yokluk bilinciyle hesaplaşmasının somut bir tezahürü olarak değerlendirilmelidir. Yaşanmış zamanlar boyunca çizgi, insan zihninin yaratıcı potansiyelinin ve dünyayı kavrama çabasının önemli bir göstergesi olarak öne çıkmaktadır. İnsan kendini, var olan doğal ifade biçimleri dışında bilgi birikimleri, etkileşim içinde olduğu kültürel çevre, yer ve zaman, ekonomi, iklim siyaset gibi onlarca etkenin biçimlendirdiği ve tüm içselliği ile kişiselleştirdiği ifade biçimleri ile ortaya koyar. Tarih boyunca bu ortaya koyuşun en önemli araçlarından biri sanat olmuştur. Sanat, doğasında var olan geniş arka plan ile tüm uyarıcılara kendi diliyle cevap verme kabiliyeti sağladığından, anlamlı bir var oluş zemini olarak hep tercih edile gelmiştir. İlk sanatçılar, doğanın kendi başına var olan düzenine yaratıcı bir müdahalede bulunarak, ona varoluşlarının izlerini taşıyan anlamlar eklemiş ve düşlerinden yeni bir evren inşa etme iddiasını ilk önce çizgi ile somutlaştırmıştır. İnsan, sezgilerinin ve yaratıcı zihninin olanaklarını kullanarak yeryüzündeki varlık iddiasını güçlendirmeyi başarmıştır. Bu araştırma, Paleolitik Çağın yaratıcı zihinleriyle empati kurarak ve güncel sanatın imkanlarını kullanarak yaratıcı zihnin doğasını anlamaya çalışmaktadır. Bu nedenle düşünce deneyleri yapmak ve sanat eserleri üretmek için Paleolitik çağ sanatının üretildiği doğal çevreye benzerliği nedeniyle Levent Vadisi ve mağaraları kullanılmıştır. Levent Vadisi'nde gerçekleştirilen düşünce deneyleri, bu yaratıcı sürecin ardındaki zihinsel ve duygusal dinamikleri anlamak için değerli verilere ulaşılmasını sağlamıştır. Mağaraların derin sessizliği ve karanlığı, insanın içine yönelmesine ve özü ile düşünsel bağlar kurmasına olanak tanımıştır. Bu ortamda üretilen çizgiler, estetik bir arayışın ötesinde, insanın varoluşsal sorularına yanıt bulma çabasını anlamaya yöneliktir. İlk sanatçılar için çizginin, bir düşünce biçimi ve bir anlam yaratma pratiği olduğu değerlendirilmektedir. Araştırma süresince çizginin hem teknik hem de kavramsal olarak insanın yaratıcı eylemleriyle nasıl bütünleştiğini görme imkânı ortaya çıkmıştır. Araştırma sürecinde birtakım hipotezler ortaya konmuş ve bu hipotezler bir bilimsel metot olarak fenomenolojinin imkanları ile bilimsel bir zemine oturtulmaya çalışılmıştır. Varılan en önemli sonuçlardan biri, çizginin icadına dair rüyalar, gölgeler ve yansımalar hipotezidir. Bu hipoteze göre çizginin icadı, insanın merak ve anlam arayışına dayanmaktadır. Yaratıcı zihinler, gördükleri rüyalardan, gözlemledikleri gölgeler ve yansımalardan doğanın anlamlı bir alternatifini çizgi ile yaratabileceklerini düşünmüş olmalıdırlar. Bu şekilde Zihinlerin yarattığı imgeler ile mimetik bir tavır geliştirmiş ve yeryüzündeki ilk anlamlı tasvirleri yaratmış olabilirler. Bu süreçte çizgi, ontolojik olarak bir şeyi diğer her şeyden ayırarak algılamamızın ve biçim tayin etmemizin bir aracı olmaktan çıkıp imgelerin varlığını görünür kılmaya yarayan, insanın yaratıcı tavrının en önemli aracına dönüşmüştür. Çizginin arkeolojisi yapılıp tabaka tabaka tüm yaşanmış zamanların yaratıcı tavırları irdelendiğinde, ulaşılan bu sonucun haklılığı daha da pekişmektedir. Yani ontolojik olarak sanatın özü çizgidir, denilebilir. Bu araştırma, sanat alan yazınının genelinde Paleolitik Çağ sanatçısının çizgilerini saf aklın ürünü olarak göremeyen anlatıları bilimsel zeminde eleştirerek, bu sanat örneklerinin, insan dehasının yeryüzündeki en eski parıltıları olarak bilinmesine katkı sağlamak istemektedir. Kendilerine özgü estetik ve plastik kavrayışlarıyla bugünün dünyasını yaratmamız için bize yol açan Paleolitik Çağın sanatçılarının yaratıcı zihinlerini anlamak için sıra dışı gayret gösteren bu araştırma, bu yolla geleceğin sanatının inşasına anlamlı bir katkı yapma niyetindedir. Sonuç olarak; çizgi, ister insanın varoluş iddiasının bir kanıtı olarak ele alınsın, ister, bir iz bırakma eğiliminin tezahürü olarak yaşamı anlama ve anlamlandırmanın bir aracı ya da isterse bir enformasyon biçimi olarak adlandırılsın; insanoğlu kendi öyküsünü anlatmak için çizgiyi kullanmaya devam edecektir. Belki de yaratıcı zihinlerin en saplantılı tutkusu başka zihinleri kendi gerçekliğine ikna etmek istemesidir. Anahtar Kelimeler: Çizgi, Yaratıcı zihin, Güncel Sanat, Fenomenoloji, Sanat Felsefesi, Sanat.
Geleneksel Anadolu mimarisine ait kapı yüzeylerinde kullanılan simge ve sembollerin resimsel çözümlemeleri
Medeniyetlerin beşiği olan Anadolu, birçok kültüre ev sahipliği yapmış, geçmişten günümüze ulaşan bu topraklar üzerinde yaşamış her uygarlık bir iz bırakmıştır. Bu uygarlıklar yaratmış oldukları kültürel zenginlikleri kullanarak bunları yaşamlarına yansıtmışlardır. Bu kültürel zenginliklere ait unsurları, eşyaları, kıyafetleri, kap, kaçak vb. kullanım materyallerinin yanı sıra mimarilerine de yansıtmışlar, kendine has kültürlerini yansıtan simge ve sembolleri aynı zamanda ifade dili olarak kullanmışlardır. Kullanılan bu simge-semboller ve onların anlamları resim sanatına da konu olmuştur. Yapılan bu tez çalışmasında Geleneksel Anadolu Mimarisine ait bir eleman olan kapı nesnesi ve onun üzerinde yer alan simge ve semboller literatür taraması yapılarak ortaya konulmuş, bununla birlikte bu simge ve sembollerden yola çıkılarak sanatsal uygulamalar yapılmıştır. Bu bağlamda on iki adet tuval üzerine yağlıboya tekniğiyle çalışma ortaya konulmuştur.
Müzik enstrümanlarının 20. yüzyıl batı resim sanatı içerisindeki yeri ve resimsel yorumlamalar
Bu araştırma, 20. yüzyıl görsel sanatlarında müzik enstrümanlarının temsilini, estetik, tarihsel ve düşünsel bağlamları içinde analiz eden bütüncül bir araştırmadır. Müzik ile görsel sanatlar arasındaki ilişki, yalnızca biçimsel benzerlikler ya da yüzeysel esinlenmelerle sınırlı kalmayıp, sanatın doğasına dair felsefi sorulara kadar uzanan derinlikli bir etkileşim alanı yaratmıştır. Bu etkileşim, 20. yüzyıl boyunca farklı sanat akımlarının estetik yönelimlerine bağlı olarak değişen biçimlerde ortaya çıkmıştır. Araştırma, sanatta müzik enstrümanlarının yerini tekil örnekler üzerinden değil, bu temsillerin arkasındaki kültürel ve kuramsal bağlamı temel alarak sorgulamaktadır. Müzik ve resim gibi iki ayrı sanatsal ifade biçiminin bir araya gelişi, görsel betimlemeden ibaret değildir. Aksine müziksel yapıların ritim, tempo, armoni gibi unsurların plastik dile aktarılması yoluyla bir duyular arası geçiş alanı oluşmuştur. Bu bağlamda enstrüman hem bir görsel motif hem de duyumsal bir çağrışım düzlemi olarak sanat eserlerinde yer bulmuştur. Batı resim sanatında enstrümanların işlevi çoğu zaman nesne temsiliyle sınırlı kalmayıp yapıtın bütünsel anlamını belirleyen simgesel bir yapı taşı hâline gelmiştir. Bu araştırmada, bir yandan 20. yüzyıl sanatı boyunca müzik ve enstrümanları konu alan sanatçıların eserleri incelenirken bir yandan da on adet resim üretilerek müzik ve resim sanatı arasındaki ilişkinin güncel formları incelenmeye çalışılmıştır. Üretilen bu yeni resimlerin plastik dilinin yorumlanması müzik imgeleri ile resim yapan bir sanatçının yaklaşımlarına ilişkin yeni çözümlemeler yapılabilmesini sağlamıştır. Sonuç olarak araştırmada, müzik enstrümanlarını 20. yüzyıl sanatı bağlamında yalnızca biçimsel ya da nesnel nitelikleriyle değil, sanatın kavramsal inşasında üstlendikleri düşünsel, eleştirel ve estetik işlevleri ile birlikte değerlendirmek mümkün hale gelmiş böylece enstrümanlar, görsel dilin içerik üretme kapasitesi içinde anlam yüklü göstergelere dönüşmüştür. Anahtar sözcükler: Sanat, Resim, Müzik, 20. Yüzyıl, Enstrüman.
Resim sanatında el imgesinin farklı anlam ve ifade biçimleri
Günlük hayatımızda etkin kullandığımız uzuvlardan biri olan ellerimizin, resim sanatında nasıl yer aldığı, içerik ve biçimi nasıl etkilediği, anlam ve ifade olanaklarının araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda, birinci bölüm ile ellerin anatomik yapısı, kemik, kas, damar ve derinin işlevleri açıklanarak incelenmiş, sanatsal anatomide elin beden içindeki yeri, oranları ve biçimsel özellikleri açıklanmış, elin, insanın evrimi sürecindeki rolü ve evrim aşamasındaki değişiklikler ile edindiği hareket yeteneği araştırılmıştır. Ayrıca iletişimdeki ve beden dilindeki önemi ellerin duruş biçimlerinin aldığı anlamlar ile açıklanmıştır. İkinci bölümde, sembol ve imge kavramlarının farklı tanımları yer almış, imge ve sembol arasındaki ortak noktalar ve farklar açıklanmaya çalışılmıştır. Elin sembol olarak kullanım alanları örneklerle incelenerek imge ile sembol arasındaki farkların anlaşılması amaçlanmıştır. Üçüncü bölümde ise, el imgesinin resim sanatında yer alan farklı anlam ve ifade biçimleri, kavramsal başlıklar altında toplanarak, resim sanatı tarihinden örnekler ile incelenmiştir. Bu başlıklar altında; Mağara dönemi ve ilkel toplulukların bıraktığı el izi örneklerinin neden ve hangi teknikler ile yapıldığı ulaşılan bilgiler doğrultusunda aktarılmıştır. Tanrısal gücün sembolik ifadeleri olan tanrı-tanrıça heykelleri, mitolojik tanrıların tasvirleri ve semavi dinlerin yaratma eyleminde metafor olarak kullandığı el imgesinin, anlatımı ne şekilde desteklediği örnekler ile incelenmiştir. Toplumsal düzenin dîni anlayış içinde oluşturulmasında yer alan resimler ve bu öğretilerin aktarılmasında yer alan el imgesinin rolü araştırılmıştır. Rönesans ile yayılan hümanizm düşüncesi, aklın öne çıkması ve bilimsel çalışmalar ışığında gelişen resim sanatında, anatomik çalışmalar ile sağlanan gelişmeler ve bunların yansımaları el özelinde örnekler ile yer almıştır. Üretim ve insan üzerine yoğunlaşan sanatçılardan ve emek üzerine yapılmış olan eserlerinden örnekler incelenirken ellerin üretim içindeki önemi ve anlatıma sağladığı katkılar araştırılmaya çalışılmıştır. Elin önemli fonksiyonlarından olan gizleme/örtme ve gösterme/işaret etme gibi özellikleri ile resim sanatında anlatım gücünü arttıran bir imge olarak nasıl yer aldığı eser örnekleri ile anlaşılmaya çalışılmıştır. Geleneksel yöntemlerin dışına çıkılarak, farklı yöntem ve malzemeler ile yapılan deneysel uygulamalarda, birbirinden farklı fikirlerin aktarılabilmesi için el imgesinin ifade gücünden ne şekilde yararlanıldığı araştırılmıştır.
Gerçekçilikten yeni gerçekçiliğe
Bu araştırmada, 18. yüzyılın ikinci yarısında toplumsal anlamda gerçekçi eğilimleri olan sanatçılardan başlanılarak, 19. Yüzyılın ikinci yarısında resimsel anlamda ortaya çıkan "Gerçekçilik" kavramından, 1960'larda farklı bir üslupla gündeme gelen "Yeni Gerçekçilik" akımına ve Yeni Gerçekçiliğe etkisi olan, diğer akım ve yeni sanatsal teknikler araştırılmıştır. "Batı Gerçekçiliği" olarak başlayan birinci bölümde, Gerçekçilik (Realizm) öncesi bu konuda sanat eseri üreten Francisco Goya, Theodore Gericault, Eugene Delacroix gibi sanatçıların yaşadıkları dönem ve gerçekçilik kapsamına giren eserleri incelenmiştir. 19. Yüzyılın ortalarına doğru klasik ve romantik eğilimlerden, somut gerçeklere dayanan, sanattan bir devrim sayılan Gustave Courbet'in "Gerçekçilik" akımı anlatılmıştır. Bu temel sayılabilecek "Gerçekçilik" akımından, farklı ülkelerde farklı sanatçılar tarafından uygulanan, ancak benzer dili kullandıkları "Toplumsal gerçekçilik", "Eleştirel Gerçekçilik" ve daha çok Rusya-Meksika'da ideolojik olarak benimsenen "Toplumcu Gerçekçilik"e nasıl dönüştüğü anlatılmıştır. 20. Yüzyıl ilk çeyreğinden alınarak, son çeyreğine kadar olan sanatın genel eğilimlerinin anlatılmasıyla başlayan ikinci bölümde, modernleşmeyle birlikte kent yaşamının ve onun sunduğu endüstrileşmeye, makineleşme ile başlayan seri üretime ve Dünya savaşlarının yaratmış olduğu süreçlere tepki duyan "Dada" ve "Pop Sanat" gibi akımlar anlatılmıştır. Sanatçılar tarafından yeni arayışların çok fazla görülebildiği bu dönemin sanat hareketliliği içinde yeni teknikler olan "Kolaj", "Asamblaj", "Fotomontaj" ve "Hazır Nesne" kullanımları anlatılmıştır. Son bölümde, 1950'li yıllar Batı sanatında "Dada"nın temelleri üzerinde şekillenen, çağdaşı olan "Pop Sanat"la benzer teknik ve ifade yollarını kullanan, Fakat modern hayatla sanat arasındaki sınırları yok etmek üzere 1960 yılında eleştirmen Pierre Restany'ın bir araya getirdiği bir gurup olan, "Yeni Gerçekçilik" akımına ve sanatçılarına yer verilmiştir.
Resim sanatında kadın figürü betimlemeleri
Bu araştırmada resim sanatında kadın figürü betimlemeleri ele alınmıştır. Araştırmanın konusu, bilinen insanlık tarihi içinde, insan eliyle yapılmış olması ve biricikliği bakımından sanat eseri olarak da görülen, bulunmuş ilk arkeolojik kadın formlarından, günümüz sanatına yansımış kadın figürlerine kadar geniş bir yelpazade değerlendirilmiştir. Seçilmiş örneklerde kadın figürünün, sanat eserlerine yansıtılmasının ardındaki toplumun sosyolojik, ekonomik ve politik durumları okunmaya çalışılmıştır. Bu araştırma için çeşitli bilimsel kitaplar, dergi ve internette yayınlanmış makaleler, yayınlanmış tezler, videolar ve müze web sayfaları taranmıştır. Araştırma beş bölüme ayrılmıştır. Araştırmanın birinci bölümünde, ilk insan inanışlarının sanatsal ürünü Venüs heykelciklerinden başlayarak Rönesansa kadar olan süreçte, sanatın daha çok dini inanışların somut olarak kendisini ifade etme durumunda ortaya çıkmış kadın figürleri üzerinde durulmuştur. Çıplaklık ile Nü arasındaki fark ikinci bölümde ele alınmıştır. Araştırmanın üçüncü bölümünde 15. yüzyıldan itibaren, Reform hareketleri ve Karşı Reform hareketlerinin resim sanatını nasıl etkilediği tartışılmıştır. Ayrıca Protestan inancının geliştiği yerlerde yaşanan toplumsal değişim, kadın figürü üzerinden açıklanmaya çalışılmıştır. Dördüncü bölümde aydınlanma felsefesi ile sanayi devriminin oluşturduğu yeni toplumsal yapı ve yönetim biçimlerinin değişimi ele alınmıştır. Beşinci bölümde ise endüstri ve sanayi devriminin insanı yaşamak zorunda bıraktığı modern hayatın sanata yansıması ile postmodern sanatı oluşturan etkenler, kadın betimlemeleri referans alınarak değerlendirilmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kadın Figürü, Resim Sanatı, Anaerkil, Ortaçağ, Modernizim.
Sanat tarihinde paradigmatik kırılmalar ve resim sanatına yansımaları
Bu çalışmanın amacı, sanat tarihinin kırılma noktalarına ve bu kırılmaların ardında yatan içinde bulunulan dönemin güç ilişkilerinin neden olduğu dinamiklere odaklanmak ve özgürlükçü, çoğunlukçu bir ortamda, resim sanatının çağdaş sanat sunumları içerisindeki yerini vurgulamaktır. Sanat tarihi toplumun sosyal ve ekonomik ilişkilerini belirleyen güç ilişkilerinden bağımsız değerlendirilemez. Batı sanatı, tarih boyunca düşünce yapılarındaki bu kırılmalar sonucu farklı biçimlerde şekillenmiştir. Çağdaş sanat yaklaşımına kadar geçen süre içinde bütün sanat dönemleri hâkim akımların, büyük anlatıların etkisinde biçimlenmiştir. Ancak, çağdaş sanatla birlikte sanat gündelik hayatla bağlarını, yaşanılan dönemin gerçekliği ile tekrar kurmuş ve herkesi kapsayan bir niteliğe bürünmüştür. Bu anlayışın açtığı özgürlük alanı geçmişteki sanat anlayışından farklı olarak herkese sanatçı ve her şeye de sanat eseri olabilme yolunu açmıştır. Çağdaş sanatın gelenekselin tam karşısında şekillendiğini ileri süren tezlere rağmen çağdaş sanatın içinde barındırdığı özgürlük ve çoğulculuk karakteri, resmin ve sanatın sonu gibi karamsar tezleri çürütmüştür. Günümüzde, geleneksel yöntemlerden dijital teknolojinin sağladığı yeni imkânlara kadar her türlü sunum yöntemi uygulanabilir durumdadır. Aksi, çağdaş sanatın avangardlarının eleştirdikleri, modern sanatın seçkinciliği sorununu tekrar doğuracaktır. Ancak, avangard çıkışların sanatçılara sağladığı özgürlük alanının, kapitalizmin ve kültür endüstrisinin kontrolünde olduğu da yadsınamaz bir gerçekliktir. Çağdaş sanatın özgürlükçülüğü ve çoğulculuğu bir kazanım olmakla birlikte sanatın ve sanatçıların para ile kurduğu ilişki sanatın metalaşması sorununu, sanat ve hayatın kültür endüstrisi koşullarında birleşmesini de gündeme getirmiştir. Çağdaş sanatın bu iki farklı gerçekliği ekseninde oluşan gerilim, günümüz sanatının karakterini oluşturmaktadır. Anahtar Kelimeler: mimesis, estetik, çağdaş, modernizm, postmodernizm, çoğulculuk
Çağdaş Türk resim sanatında kuş imgesinin hareket bağlamında incelenmesi
Bu araştırmada, resmin temelini oluşturan ve tasarım elemanları olarak da ifade edilen çizgi, biçim, ışık-gölge ve renk öğelerinin hareket ilkesi ile olan ilişkisinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda hareket ilkesi, Çağdaş Türk Resim Sanatı kapsamında kuş imgesini ön plana çıkaran sanatçıların eserleri üzerinden değerlendirilmeye çalışılmıştır. Değerlendirmeye alınan eserlerdeki hareket ilkesi, resmin biçim elemanları göz önünde bulundurularak çözümlenmiştir. Bu bağlamda araştırmanın ilk bölümünde, resmin biçim elemanlarının hareket ilkesi ile olan ilişkisi açıklanmaya çalışılmıştır. İkinci bölümde, tuval resminde hareketin oluşum biçimlerinin tarihsel serüveni, Fütürizm ve Op Art sanat akımları çerçevesinde incelenmiştir. Üçüncü ve son bölümde ise, Çağdaş Türk Resim Sanatında hareket olgusu, kuş temalı resimler bağlamında ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Türk Resim Sanatı, Fütürizm, Optik Sanat, Kuş İmgesi, Hareket
Sanat, iktidar, beden
İnsan türünün en yaratıcı üretim ve eylem biçimlerinin bir bölümünün somutlaşmış biçimi/yansıması olan sanat, her dönemde yalnızca sanatçının hür iradesiyle var olan bir niteliğe sahip değildir. Etki gücünü her alanda gösteren iktidar olgusu, sanat üzerinde de bazı dönemlerde varlığını sanat yapıtları üzerinden de somutlaştırmıştır. İktidar kavramı geniş çerçevede düşünüldüğünde, yüzyıllar boyunca insanı dolayısıyla onun yaratıcı üretim sürecinin sonucu olan sanatı doğrudan ya da dolaylı pek çok biçimde etkilemiştir. Kavramı Münci Kapani'nin açıkladığı biçimde "başkalarının davranışlarını etkileyebilme, kontrol edebilme olanağı' olarak düşündüğümüzde bu etkileşim durumunun izini (iktidar-birey ilişkisi bağlamında) tarih öncesi döneme kadar sürmek mümkündür. Bu ilişkide iktidar, birey üzerinde güç ve etkiye sahip her şey olarak düşünülebilir ve tarih öncesi dönemden de referans alınabilir. Literatür tarandığında insanların mağara yüzeylerine hayvan figürleri çizmeleri konusundaki genel varsayım insan türünün başka bir tür karşısında güç elde etme isteğidir. Varsayımdan hareketle, mağara duvarlarına kaydedilen bu veriler insanın başka bir türle olan güç savaşının göstergelerindendir. Zamanla, topluluk bilincinin oluşmasına paralel olarakyeni iktidar biçimlerinin (dinsel, siyasal, ekonomik) doğuşuyla, sanat ve sanatçı üzerindeki etkileri de farklılaşmıştır. İktidarın yaptırım gücü, yapıtlarının iktidarın amaçları doğrultusunda üretilmesi ve kullanılmasına neden olabilmiştir. Sanat, dinsel, politik, ekonomik çıkarlara hizmet eden bir araç olarak uzunca bir süre kullanılmıştır. Sanatın, dine hizmet için kullandığı dönemlerde, sanatçıların mesajı halka iletmek için kullandıkları en önemli araç insan bedeni olmuştur. Siyasetin, yönetim biçimlerinin sanatı bir propaganda aracına dönüştürdükleri dönemde de, insan bedeni kitleleri etkilemek amacıyla doğrudan mesajları iletecek biçimde resmedilmiş ya da biçimlendirilmiştir. Yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren ise bedenin sanatta kullanım biçimi radikal bir değişime uğramıştır. Beden, sanatçının yalnızca resmettiği ya da biçimlendirdiği bir öge değil, canlı yapısıyla doğrudan bir sanat nesnesi olarak sanat tarihi sayfasında yerini alır. Bedenin, sanat arenasında devrim niteliğindeki bu yeni sunum biçimi, sanatçının sadece yeni yada farklı olanı arayışından doğan bir sonuç değildir. Yüzyıllardır iktidarın dolayısıyla sanatın nesnesi olarak kullanılan beden artık iktidarın karşısında bir güç olarak somut varlığıyla ve aracısız bir biçimde görülmektedir. Değişen dünya konjonktürüyle birlikte sanatçının sanat arenasında daha çağdaş ve radikal üretimlere imza attığı gözlemlenmektedir. İktidar biçimlerine muhalif duruşlarıyla dikkat çeken sanat hareketlerinin yaratıcısı olarak sanatçı birey, artık gücünü bir hamiden, kiliseden ya da bir diktatörün sempatisinden değil, kendi özgür iradesinden almaktadır. Burada özgürlük kavramı sınırlarını tamamen sanatçının belirlediği bir kavram olmamakla birlikte, önceki dönemlere göre önemli ölçüde çerçevesi genişletilmiş bir kavram olarak düşünülmelidir. Anahtar Sözcükler:Sanat, iktidar, beden
Toplum sanat ilişkisi ve süreç
Bu sanatta yeterlik tezi, sanat yoluyla kamusal alan oluşturulabilir mi sorunsalını irdelemektedir ve Anadolu Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından desteklenen bir proje çalışmasıdır. Kamuyla beraber yapılan sanat türü olan yeni tip kamusal sanatın özellikleri incelenerek, projenin kapsamı belirlenmiştir. Projenin yöntemi olarak literatür taraması kullanıldığı gibi, bu konuda çalışan kişilerle birebir görüşmeler yapılmış ve proje dahilinde 43 kişinin katıldığı Anadolu Üniversitesi Çağdaş Sanatlar Müzesinde 'Kamusal Alanda Diyalog' isimli bir sergi oluşturulmuştur. Toplum Sanat İlişkisi ve Süreç Tez Projesi üç bölümden oluşmaktadır. Birinci Bölümde, kamusal alan ve kamusal sanatın ortak kelimesi, 'kamusal'ın anlamsal değerlendirmesi yapılmış, projenin bu kavramlarla ilişkisi belirlenmiştir. Projenin geleneksel kamusal sanat çalışmalarından farklı olarak, ilişkilere dayanması ve kamusal alanda kamuyla beraber kamu için yapılan bir sanat türü olan yeni tip kamusal sanatın özelliklerini içermesi ele alınmıştır. İkinci Bölümde ise, sanatın, geleneksel özelliklerinden koparak, toplumla yapılan sanat çalışmalarına giden yolu açan, sanat içindeki kavramlar ve sanat çalışmaları incelenmiştir. Özellikle tarihsel avangard ve avangard gibi akımlardan örnekler verilmiştir. İkinci Bölümün son kısmında ise, yeni tip kamusal sanat olarak tanımlanan sanat çalışmalarına yöneltilen eleştiriler üzerinde durulmuştur. Üçüncü ve son bölümde, toplumun ve günlük yaşantının, yeni tip kamusal sanata ve projenin oluşumuna katkısı araştırılmıştır. Projenin, toplumla birebir ilişkili olan bir sanat türünü ele alması, toplum ve sanatın buluşmasıyla ilgili saptamalar içeren verilerin ortaya çıkmasını sağlanmıştır. Bu araştırmayla, Eskişehir'deki kamu kurum yöneticileri, üniversite rektörleri, sivil toplum örgütleri yöneticileri, Eskişehir'in en eski esnafı, tek kadın milli piyango satıcısı, en eski lületaşı ustası, gibi toplum içerisinde var olan karakterlerin birbirleriyle ve sanat öğrencileriyle buluşması temel alınmıştır. Bu bağlamda karşılıklı gerçekleşen etkileşimle birlikte, Kamusal Alanda Diyalog Sergisinde sergilenen portre resimler ortaya çıkmıştır. Böylelikle katılımcıların, resimler yoluyla, kendilerinin ve birbirlerinin farkına vardıkları kabul edilebilir. Araştırmanın adında da var olduğu gibi, insanlar arasında gerçekleşen diyalog temelinde, sanat ve toplum ilişkileri üzerine, öğrencilerin ve araştırmacının deneyimler elde etmesi yönünde, toplum, sanat ve süreç kavramlarıyla ilgili, resim sanatı eğitiminde de kullanılacak pek çok veri ortaya konmuştur. Anahtar Kelimeler: Kamu, Kamusal, Sanat, Toplum, Yeni tip kamusal sanat, Diyaloğa dayalı sanat.
Çağdaş sanatta groteskin estetiği
21.yy sanatını kısımlara ayırmayı, çerçeveye sokmayı amaçlayan tutum, kavramsal, çağdaş, postmodern, güncel gibi bazen eserlerin bulunduğu zamana, bazen de içeriklerine dair, anlamları üzerinde fikir birliğine varılmamış pek çok terim kullanır. Bu terimler genellikle, sanat tarihini teşkil eden, üslup, anlayış, ideoloji vb. ile paslaşan kavramlardır. Bunların yanı sıra insanın özü ve doğasıyla ilgili olduğu düşünülen korku, iğrenme, güzel, çirkin, gibi dürtüler ve grotesk gibi onlara bağlı kavramlar sanat tarihini kısımlara ayıran/ ayırdığı düşünülen sınırları aşarak, kendilerine şu ya da bu şekilde her dönemde yer bulmuştur. Bu ezeli kavramların varoluşları, nasıl algılandıkları, anlamlarındaki değişim ve dönüşümse eserlerin analizinde, farklı perspektiflerin oluşumuna zemin hazırlamaktadır. Grotesk gibi pek çok anlamı eş zamanlı çağıran ve içinde bulunduğu döneme göre şekil değiştiren bir sıfat/isim/kavram/… ise eser analizinde başkalaşmış sonuçlar elde edilmesini sağlar. Bu anlamda araştırmada grotesk ve groteski meydana getiren çelişkilere açılım getirilmiştir. Anahtar Sözcükler: Çirkin, İğrenç, Tekinsiz, Grotesk
Geç Osmanlı çağdaşlaşma sürecinde toplumsal ve siyasal dönüşümlerin resim sanatına yansıması
Geç Osmanlı döneminde çağdaşlaşma çabalarıyla Türk resim sanatının gelişimi arasında yakın bir ilişki vardır. Erken dönem çağdaş Türk resim sanatında Osmanlı ressamları, 19. yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa'da görülmeye başlayan sanatsal üslup ve akademik yaklaşımlara göre manzara, natürmort ve figüratif resimler yapmıştır. 19. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak Osmanlı'da toplumsal ve siyasal olaylar, dinamik, zaman zaman çatışmacı bir şekilde ortaya çıkmıştır. Osmanlı sanatçılarının siyasi ve toplumsal konulara ilgileri, Osmanlı yöneticilerinin ve toplumunun sahip olduğu kültürel, siyasi, ekonomik ve toplumsal çağdaşlaşma deneyimleriyle yakından ilişkili olduğu için; toplumsal ve siyasi konular birkaç sanatçı tarafından resmedilmiştir. Osmanlı çağdaşlaşma çabası kültürel sonuçlarıyla birlikte, Sultan II. Mahmud döneminde devlet politikası olarak başlamıştır. Tanzimat Fermanı'ndan sonra reform ve çağdaşlaşma süreciyle birlikte, Osmanlı toplumu 1876 yılında Kanun-ı Esasi'nin ilanıyla anayasal ve parlamenter yönetim biçimini kısa süreli de olsa yaşamıştır. Sultan II. Abdülhamid döneminde ise, gelenekçi muhafazakâr yöneticilerle genç kuşak reformcu aydınlar arasında demokratik çağdaşlaşma konusunda mücadeleler olmuştur. Bu çatışma süreci kültürel boyutta edebiyat ve sanat alanında da hissedilmiştir. Bu araştırmanın amacı, erken dönem çağdaş Türk resim sanatında toplumsal ve siyasi dönüşümlerin sanatçı ve yapıtları üzerinde etkilerini belirlemeye çalışmaktır. Bu araştırma 1838 ve 1918 yılları arasında Osmanlı ressamları tarafından yapılan yapıtlarla sınırlıdır.
Avrupa resim sanatında ölümcül kadın figürler
Anadolu Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından desteklenen bu projede, Avrupa sanat tarihinin 9. yüzyıl ile 20.yüzyıl tarihleri arasını kapsayan süreçte oluşturulmuş resimler içinde yer alan "Femme Fatale/Ölümcül Kadın" figürleri, patriarkal düşünüşün varlığını kanıtlayan en önemli örnekler olarak görülmüş ve incelenmiştir. İnsanlık tarihinin en eski dönemlerinde kadın, toplayıcılığı ile klan ekonomisine katkısı, doğayı tanıması nedeniyle hastaları iyileştirmesi, doğurganlığı ile insanlığın devamını sağlaması gibi ayrıcalıklı özellikleri ile Ana Tanrıçalık statüsünde yer almıştır. Yeryüzü coğrafyasının değişen yapısı nedeniyle çoban topluluklarının, tarım yapan çiftçi toplulukları üzerinde hakimiyet kurması, tarihte ilk sınıflı toplumsal yapının oluşması ile sonuçlanmıştır. İnsanların yöneten ve yönetilenler olarak sınıflara ayrılması patriarkal bir düşünce biçiminin gelişmeye başlaması için ortam hazırlamış, kadın yaratıcı bir kimlik olarak oturduğu kraliçelik tahtından yavaş yavaş indirilmiştir. Bu değişim Mezopotamya uygarlıklarının inanç ritüellerine yansıyarak Avrupa düşünce biçiminin temellerini oluşturan Yunan–Roma mitolojisine aktarılmış, kadının ikincil konumu Medea, Clytemnestra, Medusa gibi "Femme Fatale/Ölümcül Kadın" karakterler ile kendini göstermiştir. Roma imparatorluğunun Hristiyanlığı resmi din ilan etmesi ile birlikte Yahudi–Hıristiyanlığın kutsal metinlerini de etkileyen mizojini, skolastik düşüncenin hakim olduğu Ortaçağ Gotik resimlerinde Havva, Salome, Judith gibi karakterler üzerinden sürdürülmüştür. Dolayısıyla Avrupa Resim Tarihinin iki önemli kaynağı olan Yunan-Roma mitleri ile Eski-Yeni Ahit öyküleri, Rönesans, Maniyerizm, Barok, Rokoko, Yeni Klasizm dönemleri içerisinde yapılmış kompozisyonlarda yer alan kadın figürlerini de negatif anlamlar ve yüklenen sıfatlar anlamında güçlü bir şekilde etkilemiştir. Sanatçının özgürleşmeye başladığı ya da özgürleştiği modern süreçler olan Romantizm, Realizm, Empresyonizm, Ekspresyonizm, Art Nouveau, Pre-Rafaelistler, Sürrealizm, Kübizm, Primitifler ve 20. Yüzyıl sanatlarında da söz konusu olan erkil düşünceler, yerini koruyarak hatta güçlenerek "Femme Fatale/Ölümcül Kadın" figürlerinin oluşmasında önemli olmuştur. Mizojininin varlığını sorgulayan bu araştırmadan elde edilen argümanlar, araştırmacının uygulama çalışmalarını temellendirmiş, "Büyükbabamın Ölümcül Kadınları" adlı resim serisini biçim-içerik açısından beslemiştir. Anahtar Kelimeler: Femme Fatale, Ölümcül Kadın, Alegorik, Tematik, Edebi, Lirik, Didaktik
Resimsel bir ifade aracı olarak ışık boyama
18. yüzyılla birlikte ışığa duyarlı kimyasalların gelişmesi ve 19. yüzyılın ilk yarısında ilkel örneklerine rastlanmaya başlanan fotoğraf makinesiyle ışık "yakalanabilir" olmuştur. Bu gelişme ışık algısının değişmesinde rol oynamış ve ışığı yakalayabilecek teknolojiler sayesinde ışıkla form vermek/oluşturmak sanatın konularından biri olma şansı elde etmiştir. Fotoğraf ve sinema teknolojisi alışılmamış yollarla buna olanak sağlarken hem bu yeni malzemeden yararlanmak hem de form üzerinde boya resimde olduğu kadar kontrol sağlamak isteyen sanatçılar, ışığı boya, fotoğraf filmini tuval gibi kullanmaya çalışmıştır. Pek çok farklı isimle anılmaya başlayan ışık boyama için döneminde Picasso ve Matisse gibi sanatçılarla medya tanınırlığı sağlanmaya çalışılsa da ışık boyama sanatçılarının, görünmez bir boyayı görünmez bir tuvale sürmeye benzettiği tekniğin yaygınlaşmasında Picasso'nun ışığı(!) dahi yeterli olmamıştır. Dijital fotoğraf çağı ise pek çok hafızada fotoğraf makinesiyle yapılan ışıklı numara olarak kaldığı söylenebilecek ışık boyamayı yeni bir döneme taşımıştır. Film çağından (analog çağdan) sonra dijital çağ, ışık boyamanın görünmez kaldığı süreyi kısaltan, bir "kurtarıcı" olmuştur. Neredeyse bir buçuk asır öncesiyle karşılaştırıldığında, 21. yüzyılda görülen, elektrikli ışık kaynaklarının zenginliği ise disiplin mi, teknik mi olduğuna karar verilememiş bu "alanı"; ışığı, zamanı ve hareketi forma dönüştüren, tanımlanmamış ve pek tanınmamış bir yığın haline getirmiştir. Araştırma bu yığını olabildiğince açıklamaya ve çoğu zaman devrin hilecisi Photoshop'la karıştırılan ışık boyamaları çözümlemeye çalışmıştır. Işık boyamanın resimsel bir ifade biçimi olarak kullanılabileceği, ağırlıklı olarak form oluşturmakta sunduğu olanaklar perspektifinden incelenmiş, ışık boyamanın biçimsel etkileri ve uygulama yöntemleri bu kapsamda değerlendirilmeye tabi tutulmuştur. Bu değerlendirme ve incelemeler doğrultusunda ışık boyamanın bir resim yapma yöntemi olabileceği savunulmuştur.
Coğrafi yapı ve manzara resmi ilişkisi üzerine görsel çözümler: Malatya örneği
BATTAL, Mehmet, Coğrafi Yapı ve Manzara Resmi İlişkisi Üzerine Görsel Çözümler: Malatya Örneği, Yüksek Lisans Tezi, Malatya, 2026. Bu araştırma, coğrafi yapının manzara resimlerindeki temsil biçimlerine odaklanmakta ve sanat ile doğa arasındaki yapısal ilişkiyi çok yönlü olarak incelemektedir. Tarihsel süreç içinde manzara betimlemesinin, yalnızca estetik bir öğe değil, aynı zamanda coğrafi bilgi ve algının da bir yansıması olduğu söylenebilir. Coğrafi yapının biçimsel özellikleri, sanatçıların manzara kompozisyonuna yaklaşımını doğrudan etkilemiştir. Dağlar, nehirler, vadiler gibi doğal ögeler hem biçimsel hem de içerik yönünden resim sanatına katkıda bulunmuştur. Araştırmada, coğrafi yapının estetik yorumlara nasıl zemin hazırladığı ve farklı zamanlarda bu ilişkinin nasıl dönüştüğü sistematik bir yapısal çözümlemeyle incelenmiştir. Araştırmanın amacı, coğrafi yapının sanatçının algı ve üretim sürecindeki rolünü ortaya çıkarmak ve manzara resminin sadece sanatsal bir üretim değil, aynı zamanda coğrafi bir anlatı formu da olduğunu ortaya koymaktır. Bu araştırma nitel bir araştırma yöntemiyle yapılmış olup verilere ulaşmak için literatür taraması yapılmıştır. Araştırama dört bölümden oluşmaktadır: Birinci bölümde, problem durumu, problem cümlesi, alt problemler, araştırmanın amacı, araştırmanın önemi, araştırmanın yöntemi gibi başlıklar yer alırken ikinci bölümde coğrafi yapı ve Malatya coğrafyası ele alınmıştır. Üçüncü bölümde ise resim sanatı tarihinde coğrafi yapının yeri irdelenmiştir. Son olarak dördüncü bölümde, araştırmacı tarafından yüksek lisans ders aşamasında üretilen iki adet çalışma ile tez kapsamında gerçekleştirilen on adet resim uygulaması incelenmiştir. Araştırma sonucunda, coğrafi yapının sanatçının mekân algısını doğrudan etkilediği belirlenmiştir. Ayrıca, Malatya'nın topoğrafik yapısı ile iklim koşullarının şekillendirdiği doğal çevrenin, manzara resminde karakteristik bir estetik dil sunduğu anlaşılmıştır. Bu dil hem yöresel özellikler taşımakta hem de evrensel peyzaj sanatının ilkeleriyle uyumlu bir ifade sahası sunmaktadır.
Düşlerin resimsel yorumu
Bu rapor kapsamında ele alınan düş kavramı, temelini, insanın kendi içinde yaşadığı düş ve gerçek kurgusundan alır. Düş ve gerçek, bu anlamda aslında bütünüyle iç içedir ve farkındalığın yarattığı farklılıklarla kurguya ve anlatıma yansır. Yani insan, düşün ve gerçeğin ne kadar farkındaysa, anlatımı o kadar bu farkındalığı ve kendini anlatır. Kurgulanan, buradan yola çıkarak, tümevarım ya da tümdengelim şeklinde, konuyla bütün ya da tamamen alakasız görünür.Çalışmanın birinci bölümünde düş ve gerçek, öncelikle kavram olarak ele alınmış, gerçek ve mecaz anlamda tanımlarından yola çıkılmış, aslında vizyonun gelişmesine bağlı olarak öğrenilenin ve öğretilenin ve her insanın tarihsel sürecinin bir sonu olarak oluşan bilinçlerin yaratılarından, genel olarak söz edilmiştir. Bu yaratıların, nasıl ortaya çıkıp, nasıl geliştiği, bilinçli ya da bilinçsiz ele alınan, seçilen figürlerin ve kavramların, aslında insanın geçmişiyle ve düşleriyle bir bütün oluşturduğu, bunlardan bağımsız düşünülünce anlamını yitirdiği vurgulanmaya çalışılmıştır. Hem bir bütünden, hem de bu bütünü oluşturan parçalardan söz edilmiş, gerek tümevarım gerekse tümdengelim düşünce biçimleriyle konuya yaklaşılmış, `biz mi düşlerimizin belirleyicisiyiz yoksa düşlerimiz mi bizi belirliyor? Bizi diğerlerinden farklı yapan düşlerimiz mi?' sorularına yanıt verilmeye çalışılmıştır. İkinci bölümde düş ve gerçek kavramları sanat tarihi süreci içerisinde değerlendirilmiş ve farklı tarzlarda çalışan sanatçılara ve akımlara yer verilmiştir. Özellikle dada ve gerçeküstücülük üzerinde durulmuş ve bu tarzlarda çalışan sanatçıların düş kavramıyla ilgili düşünceleri vurgulamaya çalışılmıştır. Üçüncü bölümde ise tez konusu kapsamında yapılan resimler, kavramsal açıdan değerlendirilmiş, resimlerde yer alan kavramların anlamları ve resimlerde yer alış amaçları üzerinde durulmuştur. Resimlerin plastik çözümlemeleri yapılmış, resimler, açık-koyu, renk, mekân, armoni ve biçim anlamında değerlendirilmiştir.
Sanat eğitiminin risk altındaki çocuklar üzerindeki etkisi
Bu çalışmada; Sanat Eğitimi'nin risk altındaki çocuklar üzerindeki etkisi incelenmiş, bu konuyla ilgili yurt içinde ve yurt dışında yapılmış çalışmalar incelenmiştir. Bu araştırmada, Risk Altındaki Çocuklarımızı Kültür ve Sanatla Geliştirme Derneği (RİSKADER)'ne bağlı merkezler ve buralardan eğitim alan çocuk ve gençlerin gelişim süreçleri incelenerek, bu çalışmaların sanat eğitimindeki yeri ve öneminin çocuklar üzerindeki etkisinin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Araştırma, konuyla ilgili kavramsal bilgilerin açıklanmasının ardından; Risk Altındaki Çocuklarımızı Kültür ve Sanatla Geliştirme Derneğinin sanat merkezlerinde uygulanan eğitim programlarının incelenmesini; görüşmeler, gözlemler ve araştırmalar sonucunda Riskader'e bağlı sanat merkezlerindeki eğitim Programı'nın risk altındaki çocuklar üzerindeki etkisine ilişkin elde edilen bulguları ve sonuçları içermektedir. Konu dahilinde; gözlem, görüşme, literatür taraması, doküman analizi gibi veri toplama teknikleri kullanılmış; durumun tespitinin yapılması için betimsel bir yol izlenmiştir. Konuyla ilgili fotoğraflara da araştırmada yer verilmiştir. Araştırma sonunda Riskader'in, sanat eğitimi açısından çeşitli sorunların yaşandığı Türkiye'de bir Malatya örneği olarak; sanat eğitiminin risk altındaki çocuklar üzerindeki olumlu etkisinin olduğu, Riskader'in, uygulamaya geçirdiği özgün sanat eğitimi modeliyle öğrencilere yararlı olduğu gözlemlenmiştir. Riskader derneğinin sanat eğitimi açısından yeterli imkânlara ve çağdaş bir sanat eğitimi anlayışına sahip olduğu tespit edilmiş ve Türkiye genelinde daha da yaygınlaştırılması önerilmiştir. Anahtar Sözcükler: Sanat, Sanat eğitimi, Risk Altındaki Çocuk.
Çarpık kent yaşamından kesitler
Rene Maunier'nin tanımıyla " kent, nüfusuna oranla coğrafi temeli dar olan ve aileler, meslek grupları, sosyal sınıflar, mezhepler vs. gibi çeşitli heterojen grupları içine alan karmaşık bir yerleşme grubudur" (Aktaran Yörükan; 1968:14-17).Kent dışında metropol, megalopolis gibi daha büyük yerleşim yerleri vardır. Metropolis, ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel anlamda bölgenin merkezi olacak kadar büyük ve nüfus yoğunluğunun yoğun olduğu yerleşim yerleridir. Megalopolis ise metropol şekilde gelişen ve onu da aşacak büyüklükte olup uluslararası önemi olan, dünyanın sembol yerleşim yerlerine denir.Mağara döneminin ilk izlerine MÖ 15.000'lerde yapıldığı düşünülen mağara resimlerinde rastlanılsa da, ilk yerleşim tarım kültürüne sahip olmalarından dolayı Neolitik Çağ'da (MÖ 8.000-5500) yaşanmıştır. İlk kentsel yerleşim ise Mısır, Sümer, Mezopotamya gibi büyük uygarlıklarda meydana gelmiştir. Rönesans Dönemi'yle başlayan tarihsel yenilikler, ilerlemeler, icatlar sosyal hayata ve kente yansımıştır. Rönesans, Reform Hareketleri, Aydınlanma Felsefesi, Fransız Devrimi, Sanayi Devrimi, Pozitivist Bilim ve Varoluşçuluk felsefesi yepyeni bir dünya görüşü, toplumsal yapılanma başlatmıştır. XIX. yy.da Sanayi Devrimi'yle iş dünyasındaki değişiklik, iş alanlarının artması, ekonomik yenilikler kapitalizmin temellerini oluşturup dallanıp budaklanmasına ve ekonomi, siyasal, toplumsal alanda çok büyük yeniliklerin meydana gelmesine sebep olmuştur. 1800'lerde özellikle İngiltere'de yaşanan bu hızlı değişim kentleşme sürecinin başlamasını sağlamış, sonrasında da Avrupa ülkeleri başta olmak üzere dünyaya yayılmıştır. Kentleşme süreci, kapitalizmin gücüyle yaşanan teknolojik ilerlemeler ve ekonomik güçlenmeler ülkelere, gelişmiş, gelişmekte olan ve az gelişmiş ülke sınıflamasını yaptırmaktadır. Mekanik ve betonarme yaşamla, kapitalizmin tüketim çılgınlığıyla, kitle iletişim araçlarının gücüyle, çağdaşlaşma adına moda furyasının viibulaşıcı hastalık gibi yayılmasıyla globalleşme ve küreselleşme oluşmaya başlamaktadır. Gelişmiş ülkeler 1800-1850 yıllarından sonra kentleşme sürecinde hızla ilerlerken; Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler bu ülkeleri 50 veya 100 yıl geriden takip etmiştir. Birinci dünya ülkeleri kapitalizmin getirdiği tüketim kültürünü adım adım yaşarken ikinci ve üçüncü dünya ülkeleri bu süreci atlamalarla yaşadığı için daha abes durumlarla karşılaşmaktadır. Bu nedenle de gelişmekte olan ülkeler temelini sağlayamadığı bir süreçte birçok olumsuzluk ve karışıklıkla hızla büyümektedir. Bu hızlı ilerleme çarpık kentleşme, göç, gecekondu, anomi (kişisel düzensizlik veya karmaşa), yabancılaşma, kültürel kimliği kaybetme, doğa tahribi, modaya ve kapitalizme esir olma gibi birçok sorunu meydana getirmektedir. XIX. ve XX. yy.da yaşanan bütün bu yenilikler hızlı ve çarpık kentleşmekte olan yaşam merkezlerinde yok olan insani duyarlılıklar, hasta bireyler, kimliksiz kişilikler ve yalnız bireylerden oluşan kitleler oluşturmaktadır. Birey kendi eliyle var ettiği kentte, kent öznesi olarak intihar etmektedir. Hızlı kentleşmenin meydana getirdiği yeni yaşam alanlarının ve artan sorunlarının içinde yaşayan bireyler, psikolojik ve fiziksel anlamda yıpranma yaşadıkları için böyle bir konu ele alınmak istenmiştir. Plastik sanatlarda son zamanlarda ele alınan çağın bu sorunları birçok sanat türünde yorumlanmıştır. Bu nedenle ve konunun yaşamımıza yakınlığından dolayı kent konusu belirlenen çerçevede araştırılıp plastik sanatların öğeleriyle ele alınmıştır. Kentin çarpıklığı, karmaşıklığı, yoğunluğu, hızı, dinamiği ve kirliliği çalışmalarda tuval üzerine plastik unsurlarla çözümlenmiş, yorumlanmış ve yansıtılmıştır. Böylece çarpık kentleşmenin var ettiği sorunlar, bunalımlar, karmaşıklıklar ve kirlilikler resim dili ile bir farkındalık oluşturmak amacıyla ifade edilmeye çalışılmaktadır.Anahtar Sözcükler: kent, çarpık kentleşme, sanat