150
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Normal basınçlı hidrosefali tanısında kullanılan radyolojik parametrelerin karşılaştırılması
Normal basınçlı hidrosefali (NBH) prevelansı yaş ile birlikte artan demans nedenleri arasında tedavi edilebilmesiyle birçok demans nedeninden ayrılan önemli bir nörolojik hastalıktır. Bu nedenle erken tanı bu hastalığın seyrinde oldukça kritiktir. Radyoloji alanındaki teknolojik gelişmelerle birlikte çok sayıda tanı yöntemi tanımlanmıştır. Bu çalışma NBH'da kullanılan kesitsel yöntemlerle değerlendirilen radyolojik parametrelerin NBH tanısındaki etkinliklerinin karşılaştırılması ve NBH tanısında kullanılan yeni bir parametre olan anteroposterior lateral ventrikül indeksi'nin (ALVI) tanıdaki etkinliğini tartışmak amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya 2013 Haziran ve 2022 Aralık arasında Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesine NBH klinik semptomları ile başvuran ve yapılan LP sonucu klinik bulgularda gerileme gözlenmiş, beyin omirilik sıvısı açılış basıncı normal sınırlarda 25 hastayı ve bilinen nörolojik rahatsızlığı olmayan, kranial MRG'lerinde yaşa bağlı atrofi dışında patoloji izlenmeyen 30 adet kontrol grubu dahil edilmiştir. Literatürde evan indeksi(EI), kallozal açı (KA),lateral ventrikül temporal horn genişliği ile ilgili çok sayıda çalışma olmakla birlikte yakın zamanda tanımlanmış olan ALVI ile ilgili henüz yeterli çalışma yoktur. Çalışmamızda EI,KA ve lateral ventrikül temporal horn genişliği ile ALVI'nın NBH'da tanıdaki yeterliliklerini tartıştık.Ayrıca lateral ventrikül dilatasyonun dolaylı bir göstergesi olabileceğini düşündüğümüz lateral ventrikül kraniokaudal uzunluğunu da diğer parametreler ile birlikte değerlendirdik. Sonuç olarak ALVI'nın tarama metodu olarak EI, KA ve lateral ventrikül temporal horn genişliği ile birlikte değerlendirildiğinde; ALVI'nın NBH tanısında sensitivitesinin ve spesifitesinin yüksek olduğu, tekrarlanabilmesi ve ölçüm kolaylığı nedeniyle tarama metodu olarak kullanılabileceğini düşünüyoruz.
Adrenal lezyonların karakterizasyonunda 3T MRG'de kimyasal kayma görüntüleme için kullanılan sekansların (2 ve 3 boyutlu dual gradient eko, 3 boyutlu dual gradient eko dixon) 1.5t MRG'de kimyasal kayma görüntüleme için kullanılan 2 boyutlu dual gradient eko sekansı ile karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: İnsidental adrenal lezyonlar günlük radyoloji pratiğinde sık olarak karşılaşılmakta olup çoğunluğunu benign adenomlar oluşturmaktadır. Ancak primer malignitesi bilinen olgularda adrenal adenom ile adenom dışı lezyonların ayrımının yapılması kritik öneme sahiptir. Bu konuda 1.5T MRG'de sekans parametreleri yapılan çalışmalar ile optimize edilmişken, 3T MRG'de ise kullanılacak optimal sekans hakkında görüş birliği bulunmamaktadır. Çalışmamızda 3T MRG'de kimyasal kayma görüntüleme (KKG) için kullanılabilen 2D spoiled gradient eko (sGRE), 3D VIBE ve 3D VIBE two point Dixon sekanslarının adrenal adenomlardaki mikroskobik yağı göstermedeki etkinliğini ve adenom ile adenom dışı lezyonları ayırt edebilme yeteneğini 1.5T MRG'de KKG için kullanılan 2D sGRE sekansı ile karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya 77 hastadaki 97 adrenal lezyon dahil edildi. Olguların yaşları 32-77 yıl arasında değişmekteydi (ortalama 59.05 yıl). 52 olgu kadın, 25 olgu erkekti. Tüm olgular bölümümüzde mevcut olan 1.5T ve 3T MRG cihazları ile incelendi. 1.5T MRG cihazında KKG 2D sGRE sekansı ile elde olundu. 3T MRG cihazında ise adrenal lezyona yönelik 2D sGRE, 3D VIBE ve 3D VIBE two point Dixon sekansları uygulandı. Tüm hastalarda 1.5T ve 3T cihazlarda elde edilen karşıt faz/iç faz görüntüler ve Dixon sekansından elde edilen sadece su/sadece yağ içeren görüntüler iş istasyonunda yan yana koyularak ölçüm yapılacak kesitler belirlendi. Tüm sekanslar için sinyal intensite indeks (SII) değeri ve Dixon sekansı için yağ fraksiyonu hesaplandı. Tüm lezyonlar için hesaplanan SII/yağ fraksiyonu değerleriyle sekansların adrenal adenom ile adenom dışı lezyonları ayırmadaki performansları ve adrenal adenom için her bir sekanstan elde edilen Sİİ değerleri arasında anlamlı fark olup olmadığı sırsıyla ROC eğrisi analizi ve Wilcoxon işaretli sıra testi ile istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 77 hastanın 66'sında bulunan 78 lezyona adenom tanısı konuldu. Elli sekiz olgudaki 67 lezyon en az 12 aylık MRG takibinde herhangi bir boyutunda %10'dan fazla artış görülmemesi ile tanı alırken, 8 olgudaki 11 lezyon ise kontrastsız BT'de 10 HU değerin altında dansite değerlerine sahip olması ile adenom tanısı aldı. Geriye kalan 11 olgudaki 19 adenom dışı lezyondan 18 tanesine metastaz, 1 tanesine ise feokromositoma tanısı konuldu. Dokuz hastada bulunan 17 metastatik lezyon, primer malignite öyküsü bilinen olgularda lezyonların takipte gelişmesi nedeniyle tanı alırken, 2 olgudaki 2 lezyon cerrahi operasyon sonucunda histopatolojik olarak metastaz ve feokromositoma tanısı aldı. Adrenal adenom ile uyumlu olarak değerlendirilen lezyonların 1.5T 2D sGRE, 3T 2D sGRE, 3D VIBE ve 3D VIBE-Dixon sekanslarındaki ortalama SII değerleri ve standart sapmaları sırası ile 72.32±13.66, 58.44±11.25, 69.11±11.39, 57.76±13.17 olarak hesaplandı. 1.5T MRG de elde edilen ortalama Sİİ değeri ile 3T MRG deki üç sekanstan elde edilen ortalama SII değerleri arasında Wilcoxon işaretli sıra testi ile yapılan analizde istatistiksel anlamlı farklılık bulundu (p=0.001). 3T 2D sGRE ve 3D VIBE-Dixon sekanslarındaki ortalama Sİİ değerleri arasında ise istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p=0.685). Çalışmada kullanılan her bir sekansın adrenal adenom ile adenom dışı lezyonu ayırmadaki performansı ROC eğrisi analizi ile değerlendirildi. 1.5T 2D sGRE, 3T 2D sGRE, 3D VIBE ve 3D VIBE-Dixon sekanslarındaki duyarlılık/özgüllük/doğruluk değerleri sırası ile %100/100/100, %97.4/89.5/95.9, %98.7/94.7/98, %98.7/94.7/98 olarak hesaplandı. Ayrıca 3D VIBE-Dixon sekansından elde edilen yağ fraksiyonu değerinin duyarlılık/özgüllük/doğruluk değerleri sırası ile %98.7/100/99 olarak hesaplandı. Sonuç: 1.5T ve 3T MRG' de elde olunan KKG arasında adrenal lezyonların karakterizasyonu açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık olmamakla birlikte çalışmamızda sekans parametreleri optimize edilmiş 1.5T MRG'de duyarlılık/özgüllük/doğruluk değerleri daha yüksek olarak saptandı.
Böbrek ve mesane kitlelerinin malign benign ayrımının difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme ile değerlendirilmesi
ÖZETBu çalışmada 12'si mesane, 24'ü renal olmak üzere toplam 36 olgu üzerindeADC değerleri çalışılmıştır.Mesane kitlesi olan 52-82 yaş aralığında toplam 12 olgunun kitle ADC değerlerinormal mesane duvarı ADC değerleri ile karşılaştırılmıştır. Olgularımızdan 11'i erkek, sadecebiri kadındı. 11 kitlenin histopatolojisi karsinomla uyumlu olup ADC değerleri ile patolojisikorelasyon gösterdi. Bu kitlelerin ortalama ADC değerleri (1,098x10-3 mm2/s), normalmesane duvarından alınan ortalama ADC değerlerinden (1,979x10-3 mm2/s) belirgin düşükolup, aralarında istatiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0.0001). Sadece bir olguda benignpatoloji geldi. Bu olgu prostat hipertrofisine sekonder mesane anterior duvarda diffüz duvarkalınlaşması olan 63 yaşında erkekti. Lokal duvar kalınlaşması olan bölgenin ADC değeri2.10x10-3 mm2/s olup malign kitlelerin ADC değerinden belirgin yüksekti. Bu sonuçlar damesane kitlelerinin benign malign ayrımında DAG'nin değerli olabileceğini göstermektedir.Böbrek kitleli olan grubumuz 6-80 yaş aralığında, 16 erkek, 8 kadın olmak üzeretoplam 24 olgudan oluşmaktaydı. Bu kitlelerin 15'i malign (10 renal hücreli karsinom, 1Wilm's tümörü, 1 transizyonel hücreli karsinom, 2 non hodking lenfoma, 1 nöroblastom) ve9'u benign (2 anjiomyolipom, 2 basit kist, 2 böbrek absesi, 1 Bertini kolumnar hipertrofisi, 2kistik nefroma) klinikopatolojik özellik göstermekteydi. Malign benign ayırımı yapılmaksızıntüm kitlelerin ortalama ADC değerleri 1,385 x10-3 mm2/s, normal böbrek parankiminin ADCdeğerleri ise 2.096 x10-3 mm2/s, bulunmuştur. Malign kitlelerin ortalama ADC değerleri(1.005x10-3 mm2/s), normal böbrek parankiminin ADC değerlerinden (2.096 x10-3 mm2/s)belirgin düşük olup bu değerler arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur(p<0.0001). Benign kitlelerin ortalama ADC değerleri (2.245x10-3 mm2/s) normal böbrekparankiminin ADC değerlerinden yüksek bulunmuştur.Olgularımızın çoğunda diğer radyolojik görüntüleme modaliteleri ile benignmalign kitle ön tanısı doğru şekilde yapılmış olup DAG ile de korelasyon göstermiştir. Ancakkitle şüphesi olan bir olguda ADC değerlerinin normal böbrek parankimi ile benzer olmasıile Bertini kolumnar hipertrofisi tanınmış ve patolojik olarak korele edilmiştir. Malign böbrekkitlelerinin histopatolojileri ile ADC değerlerini karşılaştırdığımızda en düşük değerleri nonhodking lenfoma ve nöroblastom olgularında tespit ettik ve renal hücreli karsinomlarınortalama ADC değerleri ise bunlardan daha yüksekti.Bu değerler bize renal ve mesane kitlelerin malign benign ayrımında DAG'ningüvenilir olarak kullanılabileceğini göstermektedir.66
Multipl skleroz hastalığında aktif plağı olan ve olmayan hastalarda koroid pleksus görünür difüzyon katsayısı değerlerinin ölçülmesi ve kontrol grubu ile karşılaştırılması
Multipl skleroz otorekatif T lenfositlerin periferden santral sinir sistemine geçerek glial hücrelere ve nöronlar immün yanıt oluşturması ile ortaya çıkan kronik inflamatuar demyelinizan bir hastalıktır. T lenfositlerin santral sinir sistemine geçişinde koroid pleksuslar anahtar rol almaktadır. Daha önce koroid pleksusun tutulumunu difüzyon ağırlıklı görüntüleme ile değerlendiren çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışma ile multipl skleroz hastalarında koroid pleksusta oluşan inflamasyonun difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme ile saptanabilirliğini araştırdık. Ocak 2020 ile Ağustos 2023 arasında görüntülemesi bulunan, çalışma kriterlerine uyan 60 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar aktif plağı olan 30 kişi ve aktif plağı olmayan 30 kişi olarak iki gruba ayrıldı. Kontrol grubu amacıyla aynı tarih aralığında 30 kişiden oluşan sağlıklı kontrol gubu oluşturuldu. Koroid pleksus ADC değerleri sağ ve sol için ayrı ayrı ölçüldü. Her gruptaki toplam 60 ADC ölçümü One Way Anova testi ile gruplar arasında karşılaştırıldı. Aktif plağı olan ve aktif plağı olmayan grupların karşılaştırılmasında p=0.92, aktif plağı olan ve sağlıklı kontrol grubunun karşılaştırılmasında p=0.69, aktif plağı olmayan ve sağlıklı kontrol grubunun karşılaştırılmasında p=0.90 olarak hesaplanmış olup hiçbir grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuçların anlamsız çıkmasında hasta sayısının az olması ve teknik sınırlılıkların yer alabileceği düşünüldü. Diğer yandan koroid pleksus tutulumunun değerlendirilmesinde ADC değerlerinin yeterli olmayabileceği de göz önünde bulundurulmalıdır. Bu konuda yeterli veri elde edilebilmesi için geniş kapsamlı çalışmalar ihtiyaç vardır.
Behçet hastalığında renal renkli doppler inceleme
Haziran 2001 ile Mayıs 2002 tarihleri arasında înonü Üniversitesi Turgut Ozal Tıp Merkezi Göz Hastalıkları ve Dermatoloji Ana Bilim Dallarında Behçet hastalığı tanısı ile takip edilen 32 hasta ve karşılaş örma amacı ile aynı yaş ve cinsiyette 32 gönüllüden oluşan kontrol grubu prospeküf çalışmaya alındı. Her iki grupta 18 erkek ve 14 kadın bulunmaktaydı. Behçet hastalarının yaşları 17 ile 54 arasında değişmekte olup ortalamaları 34.88 idi. IControl grubunun yaşlan 16 ile 54 arasında değişmekte olup ortalamaları 34.69 dur.Behçet grubunda hastalık süresi 1-20 yıl arasında değişiyordu. (Ortalama 8-5 yıl ) Renal tutulum göstergeleri olarak albümin, kreatinin ve kan üre azotu (BUN) bakıldı. İncelemede ATL HDI 5000 doppler cihazı kullanıldı. 3.5 MHz lık sektör probla inceleme yapıldı. Gri skala USG ile her İki böbreğin kontur, parankım yapısı, ekojenitesı ve boyutları değerlendirildi. Ortalama parankım kalınlıkları not edildi. Doppler incelemede her iki renal arterin proksimal kesiminden (aort çıkışından itibaren ilk 2 cm) ve ınterlober arterler araş tırıldı. Her iki renal arter debilerini değerlendirmek amacı ile bilateral renal arter çaplarını Doppler inceleme seviyesinde ölçtük. Doppler parametreleri Pİk sistoük akım hızı (PSV), Diastol sonu akım hızı (EDV), Zaman aralığı ortalama akım hızı (TAM), Sistol diastol oranı (S/D), Rezistans indeksi (RI), Pulsatilıte indeksi (Pl), Akselerasyon zamanı (AT) ve ml/dk cinsinden her iki renal arter debisi (RAD) akım örneklen alındıktan sonra cihaz tarafından otomatik olarak hesaplandı. Her iki böbrekte renal arter pik sıstolik abm hızı / aorta pik sistolık akım hızı (Reno aortik oran) hesaplandı. İstatistiksel incelemede SPSS for Windows 10.0 paket programı, student's t testi şeklinde grupların karşılaştınlmasında kullanıldı. Behçet hastalannda BUN, Kreatinin ve Albümin değerlen normal sınırlardaydı. Gri skala incelemede 7 yıl ve daha uzun süredir Behçet hastalığı tanısı alan grubun renal parankımlen kontrol grubundan daha ince olup fark anlamlıydı. Renkli doppler incelemede, Behçet hastalarının TAM değerleri 7 yıl ve daha uzun hastalık süresi grubunda daha düşüktü. Her iki renal arter çaplan Behçet grubunda hastalık süresinden bağımsız olarak daha küçüktü. Çalışmamızda renal arterlere ait makroskobik tutulum (anevnzma veya oklüzyon) saptanmadı. Makroskobik tutulum varlığı doppler verilen ile değerlendirildi.Erkek olgularda renal arter çaplarında azalma ve debilerde düşüş kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlıydı. Kadın olgularda yalnızca sol renal arter çaplarında azalma anlamlı butundu. Yine her iki renal arter debîleri erkek Behçet hastalarında kontrollere göre düşüktür Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular : Erkek hastalarda renal tutulumun daha belirgin olması, hastalık süresinin uzaması ile kronik değişikliklerin ve renal parankım hasarının belirgin hale gelmesidir. Behçet hastalığının renal tutulum görünümlerinde glomerülonetritis, interstisyel nernüs, ve daha az sıklıkla amıloidozisde renai parankım hasan ve nefron kaybı gözlenebilmektedir. Ayrıca Behçet hastalarının sistolık arteryel tansiyon değerlen kontrol grubu ile kıyaslandığında daha yüksek değerde olmasına karşın aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Albumin, BUN, Kreatinin gibi biyokimyasal parametrelen değiştirecek kadar belirgin renal tutulum bulunmamıştır.
Behçet hastalığında beyin parankim değişikliklerinin difüzyon ağırlıklı MR görüntüleme ile değerlendirilmesi
ÖZET AMAÇ Bu çalışmada; Behçet hastalarında beyinde konvansiyonel MRG ile gösterilemeyen mikroskopik düzeydeki değişikliklerin varlığını saptamak için difüzyon ağırlıklı görüntüleme kullandık. GEREÇ VE YÖNTEM Nörolojik muayene bulgularına göre 3 gruba ayrılan (1. grup hiçbir nörolojik şikayetleri ve bulgusu olmayan Behçet hastaları, 2. grup nörolojik şikayetleri olan, fakat nörolojik bulguları olmayan Behçet hastalan, 3. grup ise (NB olarak kabul edilen) nörolojik şikayetleri ve bulgusu olan ) Behçet hastalan (n=32) ve kontrol grubuna (n=20) 1.5 Tesla MRG cihazı ile inceleme yapıldı. Hasta ve kontrol gruplarına aksiyel T2 ağırlıklı konvansiyonel turbo spin eko sekansı ve iki farklı 'b' değeri (0, 1000 s/mm ) ile single-shot echo-planar pulse sekansıyla DAG incelemesi yapıldı. Bu görüntülerden ADC haritası software kullanılarak otomatik olarak elde edildi. Ortalama ADC değeri hastalarda ve kontrol grubunda 22 normal görünen bölgeden: bilateral; frontal, oksipital, temporal, paryetal beyaz cevherler, kaudat nükleus, putamen, talamus, pons, lateral ventriküldeki (ön boynuz, orta kısım, arka boynuz) BOS'dan region of interest (ROI) yerleştirilerek elde edildi. BULGULAR Behçet hastalannın ve kontrol grubunun ortalama ADC değerlerinin karşılaştırmasında; bilateral frontal, oksipital, temporal beyaz cevherlerde ve sağ talamusta istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0.05). Bu bölgelerin ortalama ADC değerleri kontrol grubundan daha yüksek ölçüldü. ADC değerleri Grup 2 ile Grup 3, Grup 1 ile kontrol grubu (Grup 4) kıyaslandığında farklılık gözlenmedi. Bu bölgelerin dışında kalan diğer 15 bölgenin ortalama ADC değerleri, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark göstermemektedir. SONUÇ Beyaz cevherlerde ve sağ talamusda ortalama ADC değerlerinin artması, Behçet hastalarındaki vaskülitin sonucu gelişen hipoperfüzyon ve hipoperfüzyonun yol açtığı sekonder demyelinizasyon ile açıklanabilir. DAG bulgulannın, özellikle Behçet hastalarının tanısında ve tedavisinin yönlendirilmesinde yaralı olacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Difüzyon ağırlıklı görüntüleme, Beyin, Behçet hastalığı 39
3T MR cihazında glial tümörlerin evrelendirilmesinde difüzyon tensör görüntülemenin etkinliği
Amaç: Glial tümörlerin, tek başına konvansiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) ile evrelendirilmesi ve peritümöral invazyonun saptanması oldukça güçlük taşımaktadır. Difüzyon Tensör Görüntüleme (DTG), konvansiyonel MRG' de saptanamayan mikrostrüktürel düzeydeki hücresel değişiklikleri gösterebilir. Bu çalışmada amaç, DTG ile ölçülen FA ve ADC değerlerinin, glial tümörlerin evrelendirilmesinde ve peritümöral invazyonu saptamadaki etkinliğini değerlendirmektir.Gereç ve Yöntem: Yaşları 25-81 arası değişen ( ortalama 51.18 ), 23'ü erkek 10'u kadın 33 hastadaki glial tümör lezyonu konvansiyonel MRG ve DTG ile retrospektif olarak değerlendirildi. Histopatolojik olarak, çalışma grubu içerisinde 12 olgu düşük evre, 21 olgu yüksek evreli glial tümör tanısı alan hastalardan oluşmaktaydı.Konvansiyonel MRG ile kitlelerin morfolojik özellikleri ve ayırıcı tanıda yararlı olabilecek intratümöral kistik, hemorajik ve nekrotik alan gibi özellikleri ve kontrast tutulum paternleri belirlendi. DTG'de kitlelerin kistik, nekrotik, hemorajik alan içermeyen ve yoğun kontrastlanan solid kısmından, komşu 1 ve 2 cm parankimden ve simetriğindeki normal parankimden ROI (region of interest)' ler kullanılarak FA ve ADC ölçümleri yapıldı. Bulgular histopatolojik sonuçlar ile karşılaştırıldı.Bulgular:Konvansiyonel beyin MRG bulguları ile glial tümörde yüksek ve düşük evre ayırıcı tanısında duyarlılık %63, seçicilik %100 bulundu. Konvansiyonel MR inceleme düşük evreli tümörleri ayırtetmede daha duyarlı bulundu.DTG' de, yüksek ve düşük evreli glial tümörlerden ölçülen ölçülen FA ve ADC değerleri normal doku ile karşılaştırıldığında; istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.001).Komşu 1 ve 2 cm parankimden yapılan FA ve ADC ölçümleri normal doku ile karşılaştırıldığında; FA ölçümleri istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). ADC değerlerine bakıldığında ise yalnızca yüksek evre için komşu 1 cm' den yapılan ölçümler istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05).Yüksek ve düşük evreli glial tümörler aralarında değerlendirildiğinde, sadece tümör içinden ölçülen FA değerleri istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Komşu parankimden ölçülen ADC ve FA değerleri anlamlı bulunmadı.Sonuç:Glial tümörlerin evrelendirilmesinde ve peritümöral invazyonun saptanmasında, DTG, konvansiyonel beyin MRG bulgularına oldukça önemli katkılar sağlamaktadır. DTG' de ölçülen FA değerleri, düşük ve yüksek evre ayrımında ve peritümöral invazyonu saptamada, ADC' ye oranla daha önemli bilgiler vermektedir. Pre-operatif dönemde non-invaziv olarak, düşük-yüksek evre ayrımının, ve peritümöral invazyonun belirlenebilmesi, gereksiz biyopsi endikasyonunu ortadan kaldırmakta, ameliyat öncesi cerraha yol göstermekte ve mortaliteyi önemli ölçüde azaltmaktadır.
Diz içi eklem patolojilerinin 3 Tesla MRG bulguları ile artroskopi sonuçlarının karşılaştırılması
Çağımızda aktif yaşam ve spor faaliyetlerinin artmasına sekonder sıklıkla yaralanan eklemlerden biri de diz eklemidir. Anterior ve posterior krusiat ligament, menisküs yırtıkları, kıkırdak lezyonları, diz ekleminde en sık karşılaştığımız yaralanma tiplerindendir. Aralık 2005 ? Aralık 2010 tarihleri arasında toplam 161 hastaya ait 170 diz MRG değerlendirilerek altın standart olan artroskopi ile karşılaştırılmıştır. Amacımız 3T MRG'nin diz içi eklem patolojilerinden; meniskal yapıları, kartilaj ve ligamentlerin strüktürel yapılarını değerlendirmedeki etkinliğini göstermektir. MRG bulgularının duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif tahmini değer ile tutarlılık oranları hesaplanmıştır. Gözlemciler içi, gözlemciler arası ve artroskopi ile yapılan karşılaştırmalarda tutarlılık hesaplamasında kappa istatistikleri kullanılmıştır. Menisküs yırtıklarını saptamada MRG'nin duyarlılığı gözlem 1a, 1b ve gözlem 2 için sırasıyla % 91.3- % 89.8- %79.6 bulunurken, özgüllük oranları sırasıyla % 90.4- % 92.5 ve %88.8 idi. AKL tam kat yırtığını belirlemede için MRG'nin duyarlılığı gözlem 1a, 1b ve gözlem 2 için sırasıyla % 99.3- % 100- %100 bulunurken, özgüllük oranları sırasıyla % 82.6- % 82.6 ve %82.6 idi. Gözlem 1a, gözlem 1b, gözlem 2'nin kondromalazi varlığı açısından yapılan değerlendirmesinde kappa değerleri sırasıyla; 0.429, 0.488, 0.489 ölçülmüş olup orta derecede uyumlu bulunmuştur. Sonuçta; MR görüntüleme menisküs lezyonu ve AKL yırtığı tanısında literatür ile uyumlu olarak yeterli bulunmuştur ancak kıkırdak hasarının teşhisinde yetersiz bulunmuştur. Bu yetersizliğin nedeni, bir çok çalışmada da belirtildiği gibi kıkırdak hasarının tanısında henüz MRG'nin yeterli olmamasından kaynaklanmaktadır. Ancak kıkırdak fizyolojisinin gösterilmeye başlandığı ileri MR teknikleri ile bu yetersizlikler de giderek azalmaktadır. Anahtar sözcükler: MRG, Artroskopi, Diz, Menisküs, Ligament, Kıkırdak
Benign ve malign vertebral çökme fraktürü tanısında multiparametrik spinal MR görüntülemenin etkinliğinin retrospektif değerlendirilmesi
Vertebral çökme fraktürleri özellikle yaşlı hastalarda sık görülen, etyolojisinde travma – osteoporoz benzeri benign veya primer tümör – metastaz – multipl myelom benzeri malign süreçlerin yer alabileceği bir hastalıktır. Manyetik rezonans (MR) incelemesi; benign veya malign çökme ayrımında kullanılabilen bir görüntüleme yöntemidir. Genellikle konvansiyonel sekanslar (T1, T2, yağ baskılı teknikler) tanı açısından kullanılmakla birlikte diffüzyon MR, dinamik kontrastlı perfüzyon MR gibi ileri teknikler de son yıllarda ayrım açısından tercih edilmeye başlanmıştır. Buna karşın, malignite şüphesi giderilmeyen olgularda patolojik verifikasyon gerekebilmektedir. Bu çalışmada difüzyon, perfüzyon MR ve konvansiyonel teknikler kullanılarak yapılan multiparametrik spinal MR'ın vertebral çökme fraktürlerinin benign-malign ayrımındaki etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmaya, vertebra çökme fraktürü olan, vertebra biyopsisi ve vertebral biyopsi öncesinde multiparametrik MR incelemesi yapılmış 42 hasta dahil edildi. T1-T2 sekanslardaki bulgular, kantitatif diffüzyon ve perfüzyon MR bulguları ve perfüzyon MR eğri tipleri kullanılarak tümöral, multipl myelom, benign ve malign çökme kategorisindeki lezyonların ayrımındaki başarı değerlendirildi. Tümöral, myelom ve benign çökme grupları arasında ve benign – non-benign çökme grupları arasında perfüzyon MR eğri tipi, Ktrans, Kep ve ADC parametrelerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0,000-0,02). ROC analizinde benign ve malign çökme ayrımında en yüksek sensitivite ve spesifisite değerleri Ktrans için %73,9 ve %77,8, Kep için %88 ve %77,8, ADC için %63 ve %87, saptanan ADC, Ktrans ve Kep cut off değerlerine göre yapılan multiparametrik değerlendirmede ise %91,30 ve %96,29 olarak bulundu. Kantitatif ADC, Kep ve Ktrans analizine ait kombine bilgiler multiparametrik spinal MR ile benign – malign çökme ayrımı yüksek tanısal doğruluk ile yapılabilir. İçerisinde yer alan her bir tekniğin birlikte kullanımı ile vertebral çökmelerin etyolojisinde rol oynayabilecek maligniteler daha yüksek doğrulukla saptanabilir ve sadece tanı amaçlı yapılacak invaziv işlemlere gereksinim azalabilir. Anahtar Kelimeler: Vertebra çökme fraktürü, MR perfüzyon, ADC, Kep, Ktrans
Vezikoüreteral reflü hastalığı bulunan çocuk hastalarda böbrek parankiminin elastografi ile değerlendirilmesi
Vezikoüreteral reflü (VUR) hastalığında en önemli komplikasyon böbrekte skar varlığıdır ve tespitinde dimerkapto süksinik asitten (DMSA) faydalanılmaktadır. Biz bu çalışmamızda pediyatrik VUR hastalarında skar varlığı tespitinde elastografinin tanıya katkısını araştırmayı amaçladık. Bunun için son bir yıl içerisinde raporlanmış DMSA tetkikleri bulunan 50 pediyatrik VUR hastası ve 21 sağlıklı çocukçalışmaya dahil edildi. Hasta ve kontrol gruplarındaki böbrekler "böbrek ünitesi" ismi ile araştırmaya dahil edildi. Hasta grubunda evre 3,4 ve 5 reflüsü bulunan böbrekler "ileri evre böbrek ünitesi" olarak tanımlandı. "İleri evre böbrek üniteleri" skarlı ve skarsız olarak kendi içinde ikiye ayrıldı. Hasta popülasyonundaki evre 1 ve 2 reflüsü bulunan böbrekler "erken evre böbrek ünitesi"olarak, tek taraflı reflüsü olan hastalarda reflü olmayan taraftaki böbrekler "kontralateral böbrek ünitesi" olarak tanımlandı. 21 kişilik kontrol grubundaki toplam 42 böbrek ünitesi ise "kontrol böbrek ünitesi" olarak tanımlandı. 3 hastada soliter böbrek yapısı mevcuttu ve toplam 139 böbrek ünitesi ile araştırma yapıldı.Böbreklerin üst, orta ve alt zonlarına elastografi değerlendirmesi yapılmıştı. Ölçümler sırasında kapsülden ve mümkün olduğunca medulladan kaçınarak korteksi değerlendirmek için her zona üç adet ilgi alanı(ROI) yerleştirildi. Her böbrek ünitesinde toplam 9 ölçüm gerçekleştirilip parankimin ortalama shearwave elastografi (SWE) hızları m/sn cinsinden kaydedildi. Yapılan karşılaştırmada ileri evre skarlı böbrek ünitelerinin SWE hızlarının diğer gruplardan anlamlı oranda yüksek olduğu tespit edildi (p<0.05). Bu karşılaştırmaya yönelik yapılan "Receiver Operating Characteristic" (ROC) analizinde SWE hızı için 2.06 m/sn değerinin skarlı böbrek ünitelerini skarsız ileri evre böbrek ünitelerinden ayırmada duyarlılığı %83.7 özgüllüğü %76.5olarak hesaplandı. SWE tekniği renal parankimin değerlendirilmesinde umut vaat eden, tekrarlanabilir, kolay uygulanabilir, non-invaziv bir tanısal görüntüleme yöntemidir. Yaptığımız çalışmanın bu konu üzerinde daha geniş kapsamlı ve kontrollü çalışmalara ışık tutacağını, ayrıca SWE incelemesinin skar oluşumunun tespitinde DMSA'ya alternatif olarak kullanılabilecek umut vadeden bir yöntem olduğunu düşünüyoruz.
Paranazal sinüs ve nazal kavite varyasyonlarının bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Multiplanar görüntüleme kullanarak paranazal sinüs bilgisayarlı tomografi (BT) taramalarını değerlendirmek bu bölgenin karmaşık anatomisinin ve birçok anatomik varyasyonun daha iyi anlaşılmasını sağlar. Radyologların bu anatomik varyasyonları tanımasının kritik klinik sonuçları olacağının farkında olmaları önemlidir. Radyolog ve cerrah arasındaki iletişim, değerlendirmelerin genel kalitesini iyileştirerek daha iyi cerrahi sonuçlar sağlar(1). Bu çalışmada özellikle tehlikeli olabilecek varyasyonların cerrahi öncesi tanınması, tespiti ve buna bağlı olası komplikasyonların önlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda Ocak 2020-Aralık 2021 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Eğitim Araştırma Hastanesi Radyoloji polikliniğinde paranazal sinüs BT'si çekilen yaşları 18-84 arasında değişen 402 (177 kadın, 225 erkek) olgunun paranazal sinüs BT'leri retrospektif olarak incelendi. Sinüs cerrahisi öyküsü olan olgular, 18 yaşından küçük olgular, sinonazal masif polipozis, ciddi sinüs enflamatuar hastalığı, konjenital majör anomalisi, fibroosseöz lezyonu ve sinüs malignitesi bulunan olgular çalışmaya dahil edilmedi. Çalışmamızda en sık saptanan anatomik varyasyon %77,6 (n=312) ile ager nazi hücresi oldu. En az tespit edilen anatomik varyasyonlar ise %0 (n=0) ile pnömotize alt konka ve unsinat proçes (UP) agenezisi varyasyonları oldu. Ayrıca literatürde nadir olarak bildirilen ve çalışılan bifid alt konka, bifid UP, alt konka hipoplazisi ve anterior etmoid arter kanalı ile lamina paprisea dehissansı (LP) çalışılmış olup literatüre katkı sağlayacağımızı düşünmekteyiz. Çalışmamızda özellikle multiplanar yapılan değerlendirmenin varyasyon değerlendirmesinde tartışmasız çok değerli bir görüntüleme metodu olduğu birkez daha vurgulanmıştır. Anahtar kelimeler: Paranazal sinüs, anatomik varyasyon, bilgisayarlı tomografi, sfenoid sinüs, fonksiyonel endoskopik sinüs cerrahisi.
Renal arter stenozu tanısında 3 boyutlu MR anjiografik inceleme
ÖZET Renal Arter Stenozu Tanısında Üç Boyutlu MR Anjiografik İnceleme Renal arter stenozu hipertansiyon ve renal yetmezliğin tedavi edilebilen bir nedenidir. Bu çalışmanın amacı, gadolinyum kullanılarak yapılan MR anjiografinin renal arter stenozu tanısındaki rolünü değerlendirmektir. Toplam 31 hastada 60 ana renal arter MR anjiografi ve DSA ile değerlendirilmiş ve MR anjiografi sonuçları altın standart olan DSA sonuçları ile karşılaştırılmıştır. Kullanılan sekans 3-TOF SPGR sekansı olup kullanılan parametreler ise şunlardır: TE: minimum, sapma açısı: 40°, FOV: 36-42 cm, NEX:1. 0,2 mmol/kg dozunda gadolinyum intravenöz bolus tarzında verildikten sonra 0,7 mm kesit kalınlığı, 1,2 mm kesit aralığı kullanılarak kesitler alınmıştır. MR anjiografi sonuçlan volüm rendering (VR), maksimum intensite projeksiyon (MIP) ve 3-D protokollerinde incelenmiş olup sonuçlar DSA sonuçlan ile karşılaştırılmıştır. Toplam 60 renal arterin tamamı tüm MR görüntüleme yöntemlerinde saptanmıştır. VR ve MIP yönteminde tüm aksesuar renal arterler saptanmış olup, 3-D yönteminde 1 aksesuar renal arter saptanamamıştır. Aynca poststenotik dilatasyon da araştırılmıştır. MR anjiografide VR protokolünün sensitivitesi % 86,7, spesifitesi % 90, MIP protokolünün sensitivitesi %80, spesifitesi % 90, 3-D yönteminin sensitivitesi % 80, spesifitesi % 90 olarak hesaplanmıştır. MR anjiografinin renal arter stenozu tanısında güvenilir bir yöntem olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Sözcükler : DSA, Hipertansiyon, MR anjiografi, Renal arter stenozu
Parotis bezi kitlelerinde bilgisayarlı tomografi
ÖZET 1990-1997 yılları arasında 8 yıllık süre içerisinde Ç.Ü. Tıp Fakültesi Radyodiagnostik Anabilim Dalı'na parotis kitlesi ön tanısıyla gönderilen 52 hastaya BT inceleme yapıldı ve hastaların radyolojik tanılarıyla histopatolojik tanıları karşılaştırıldı. Bu çalışmanın amacı, parotis bezi kitlesi ön tanıh hastalarda kitlelerin saptanmasında, lokalizasyonlarının belirlenmesinde, çevre yapılarla ilişkilerinin değerlendirilmesinde ve kitle natürünün ortaya konmasında BT'nin yeterliliğini değerlendirmektir. Çalışma kapsamına alınan 52 olgunun 48'i(%92.3) parotis bezinin intrensek, 4'ü (%7.69) ise ekstrensek kitlesi olarak saptandı. İntrensek özellikteki 48 olgunun 42'si (%87,33) histopatolojik olarak neoplastik, 6'sı (% 12.49) non-neoplastik karakterdeydi. Neoplastik olguların 27'si (%64.28) benign, 15'i (%35.71) maligndi. Radyolojik tanılar ile histopatolojik tanılar karşılaştırıldığında BT'nin kitlelerin natürünü %92.85 sensitivite ile saptadığı görüldü. Sonuç olarak; BT, parotis kitlelerinin varlığını, lokalizasyonunu, yayılımını, komşuluklarını ve eşlik eden patolojileri yüksek doğruluk oranına ulaşarak gösteren ve tedavinin planlanmasında etkili olarak yararlanılan gerekli ve genellikle yeterli bir yöntemdir. Kitle natürünün belirlenmesinde ise sensitivite daha düşük seyretmektedir. Anahtar Kelimeler: Parotis bezi, Parotis bezi tümörler, Bilgisayarlı Tomografi.
Pediatrik hastalarda perkütan üriner girişimler
Amaç: Çalışmanın amacı, üriner traktus obstrüksiyonu olan bebek ve çocuklarda görüntüleme kılavuzluğunda perkütan üriner girişimlerin etkinliğini saptamaktır.Gereç ve Yöntem: Kasım 2004-Haziran 2008 tarihleri arasında üriner sistem obstrüksiyonu mevcut olan 25 bebek ve çocukta (15 gün-11 yaş arası) toplam 31 böbreğe görüntüleme kılavuzluğunda perkütan girişim uygulandı. Üriner traktusa ilk giriş 22 Gauge çaplı ince iğne ile ultrasonografi kılavuzluğunda yapıldı. Sonrasında işlem fluoroskopi kılavuzluğunda koaksiyel mikroponksiyon tekniği ile tamamlandı. 17 böbreğe perkütan nefrostomi, 6 böbreğe perkütan nefroüreterostomi ve 8 böbreğe perkütan nefroüreterosistostomi ile üriner drenaj sağlandı. Bir hastaya perkütan üreteral balon dilatasyon uygulandı ve bir hastaya ise perkütan double J kateter yerleştirildi. İzleyen günlerde kateterlerin yerinden çıkmasını engellemek düşüncesiyle kateterler üriner traktusda mümkün olduğunca distale yerleştirildi.Bulgular: 9 hastada ve 10 böbrekte üriner obstrüksiyon üreteropelvik bileşke darlığına, 11 hastada ve 13 böbrekte ise üreterovezikal bileşke darlığına bağlı idi. Bir hastada hem üreteropelvik bileşke darlığı hem de üreterovezikal bileşke darlığı mevcuttu. Bir hastada renal tüberküloza bağlı sağ böbrekte proksimal, 1 hastada pelvik tümöre bağlı sol böbrekte distal ve 1 hastada yine pelvik tümöre bağlı iki taraflı distal darlıklar mevcuttu. Tüm hastalarda işlem teknik olarak başarı ile gerçekleştirildi. İşleme bağlı minör komplikasyon olarak 8 hastada (% 32) kendini sınırlayıcı hematüri görüldü. Üreterovezikal darlığı mevcut bir hastada distal üreter perforasyonu gözlendi. Ancak kateterizasyonla giderildi. İzlemde tüm hastalarda üriner drenajın etkili olarak sağlandığı görüldü.Sonuç: Üriner traktus obstrüksiyonlarında görüntüleme kılavuzluğunda yapılan perkütan drenaj işlemleri pediatrik yaş grubunda güvenli ve etkilidir. Erişkin hastalardan farklı olarak, çocukluk yaş grubunda yerleştirilen kateterin stabilizasyonunu sağlamak amacıyla drenaj kateterinin mümkün olduğunca distale yerleştirilmesi gerekmektedir.
Subklavyen arter tıkayıcı hastalıklarında endovasküler tedavi
Amaç: Subklavyen arter tıkayıcı hastalıklarının endovasküler tedavisinde majör komplikasyon oranı cerrahiye göre daha düşüktür ve işlem daha az invazivdir. Endovasküler tedavi ile cerrahi tedavinin patensi süreleri ve teknik başarı oranları benzerlik göstermekle beraber teknolojik gelişimler sayesinde son zamanlarda endovasküler tedavi daha çok tercih edilen yöntem haline gelmiştir. Bu çalışmanın amacı, subklavyen arter obstrüksiyonlarında endovasküler tedavinin başarısını ve klinik sonuçları değerlendirmek ve bu sonuçları cerrahi tedavi yöntemleri ile karşılaştırmaktır.Gereç ve Yöntem: 1994-2009 yılları arasında mevcut klinik semptomları ile hastaneye başvuran ve görüntüleme yöntemleri (Doppler US, DSA) ile subklavyen arter stenozu ve/veya oklüzyonu saptanan 14'ü (% 37,8) kadın, 23'ü (% 62,2) erkek olan ve yaşları 22-82 (ortalama 56,4) yaş arasında değişen 37 hastada mevcut 38 lezyona PTA ve/veya stent ile endovasküler tedavi uygulandı. Tedavi sonrasında hastaların 1. gün ile 1, 3, 6 ve 12. aylarda ve sonrasında ise bir yıllık periyotlarla klinik ve Doppler US ile takipleri yapıldı.Bulgular: Lezyonların 32'si sol (% 84,2), 6'sı sağ (% 15,8) yeleşimli olup 7'si (% 18,4) oklüzyon, 31'i (% 81,6) stenoz idi. Ortalama stenoz oranı Doppler US'de % 77,4, DSA'da ise % 83,2 idi. Stenotik lezyonlar için teknik başarı % 100 idi. 3 oklüde lezyon geçilemediğinden dolayı bu hastalara endovasküler tedavi yapılamadığından dolayı oklüzyonlar için teknik başarı % 70'di. Komplikasyon olarak işlem sırasında bir hastada ekstravazasyon ve subklavyen arter proksimalinde trombotik oklüzyon gelişmesi üzerine ekstravazasyon mevcut segmente stent greft ve proksimale ise ayrı bir stent implantasyonu yapıldı. Bir hastada ise distal embolizasyon gelişmesi üzerine 1,5 saat boyunca 5 mg t-PA infüzyonu yapıldı ve parsiyel rekanalizasyon sağlandı. Takibi yapılabilen hastalarda erken (0-3 ay) ve orta (3-6 ay) dönem için primer ve sekonder patensi oranı % 100 iken geç (6-12 ay) dönem için primer patensi % 95,5, sekonder patensi ise % 100 olarak bulundu.Sonuç: Subklavyen arter tıkayıcı hastalıklarında endovasküler tedavi teknik ve klinik olarak cerrahi tedaviye alternatif etkin ve güvenli bir yöntemdir.Anahtar kelimeler: Subklavyen arter, Endovasküler Tedavi, Stent, Balon Anjioplasti, Stenoz, Oklüzyon,
Supraaortik multiple stenozlarda eş zamanlı balon anjioplasti ve stent implantasyonu
Amaç : Supraaortik multiple stenozlarda endovasküler tedavi daha az invaziv bir yöntem olup, komplikasyon oranı cerrahi tedaviye oranla daha düşüktür. Endovaskuler tedavi yöntemleri 1980'li yıllarda başlayan girişimsel radyolojideki gelişmeler sonucu giderek artan oranlarda cerrahi tedaviye benzer başarı oranları nedeniyle günümüzde cerrahi tedavinin yerini almaktadır. Çalışmamızın amacı supraaortik multiple stenotik lezyonlarda eş zamanlı yapılan endovasküler tedavinin başarısı ile komplikasyonlarını değerlendirmek ve bu sonuçları cerrahi tedavi sonuçları ile karşılaştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Çalışmada 2004-2009 yılları arasında supraaortik çok sayıda stenozu olan ve en az iki lezyona stent veya stent ve balon anjioplasti tedavisi uygulanan, 6' sı kadın (% 18), 28 i erkek (% 82), 19 ile 82 (ort 59,9 ) yaş aralığında 34 hasta alındı. Toplam 72 lezyon mevcuttu. Karotis arter stentleme işlemi yapılırken emboli koruma filtresi kullanıldı. Hastalar tedavi sonrasında 1. gün, 1, 3, 6 ve 12. aylarda ve sonrasında yılda bir olmak üzere Doppler US ile takip edildi. Anlamlı restenoz saptanan hastalara tekrar girişim yapıldı.Bulgular: Teknik başarı oranımız % 100 oranında idi. Toplam 72 lezyon mevcut olup bunların 51'i (% 70,8) karotid arter, 12'si (% 16,7) vertebral arter, 8'i (% 11,1) subklavyan arter ve 1'i (% 1,4) brakiosefalik arterde idi. Lezyonlardan en sık 13 hastada (% 38) bilateral internal karotid arter lezyonu mevcuttu. 27 hastada (% 79) koruma filtresi kullanıldı, 4 hastada (% 11,8) filtre içinde embolik materyal saptandı. işlem sırasında 6 hastada (% 17,6) bradikardi ve hipotansiyon gelişti, 2 hastada (% 5,9) asistoli, 1 hastada (% 2,9) aritmi görüldü. Bradikardi ve asistoli atropinle tedavi edildi. 1 hastada (% 2,9) boyunda hematom gelişti kaplı stent ile tedavi edildi. 1 hastada (% 2,9) inguinal psödoanevrizma gelişti, hasta opere oldu. 3 hastaya restenoz nedeniyle tekrar girişim yapıldı.Sonuç: Supraaortik multiple stenozlarda eş zamanlı yapılan balon anjioplasti ve stent implantasyonu cerrahi tedaviye alternatif uygun ve en az cerrahi kadar başarılı minimal invaziv bir yöntemdir.Anahtar kelimeler: Endovasküler tedavi, stent, balon anjioplasti, serebral iskemi, arteryel stenoz, karotid arter stentleme, supraaortik stenoz.
Orak hücre anemili hastalarda transkraniyal doppler incelemesi
Amaç: Bu çalışmada orak hücre anemili çocuklar ile sağlıklı çocukların beyin kan akım hızlarını ölçerek farklılıklarını ortaya koymayı ve inme riskini belirlemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Şubat 2010 ? Mayıs 2011 tarihleri arasında, yaşları 3 ile 20 arasında değişen, 38'i erkek, 42'si kadın olmak üzere orak hücre anemili 40 hasta ve kontrol grubu olarak 40 sağlıklı çocuk alındı. Hasta ve kontrol grubunda Transkraniyal Doppler cihazı ile transtemporal ve oksipital pencereden beynin ana damarları değerlendirildi. Hasta ve kontrol grubunun verileri karşılaştırılıp, orak hücre anemili çocukların sonuçları STOP kriterlerine göre sınıflandırıldı.Bulgular: Orak hücre anemili çocuklarda sağlıklı bireylere göre gerek vertebrobaziler sistemde gerekse karotid sistemde anlamlı derecede hız artışı mevcuttur.(p>0,05) Serebral arterlerin ortalama kan akım hızları ile yaş arasında negatif korelasyon saptanmıştır.(p<0,01) Orak hücre anemili grupta beynin iki taraflı alınan ölçümlerinde orta serebral arter ortalama kan akım hızı farklılık gösterirken, kontrol grubunda farklılık izlenmemiştir. Ayrıca orak hücre anemili 3 (% 7,5) çocukta orta serebral arter ortalama kan akım hızı 170 cm/sn'den yüksek bulundu. Bu çocuklar STOP kriterlerine göre borderline kabul edilerek üç aylık peryodlarla takip edildi. Takip sonucunda transfüzyon ihtiyacı izlenmedi.Sonuç: Orak hücre anemili çocuklarda inme riskini belirlemede ve bu çocukların takiplerinde Transkraniyal doppler etkin,ucuz ve non invaziv bir yöntemdir.Anahtar kelimeler: Transkraniyal doppler,Orak hücre anemi,Orak hücre anemide inme.
Alt ekstremite yetmezlik tedavisinde EVLA ve EVLA ile eş zamanlı skleroterapinin erken dönem semptom ve komplikasyonlara etkisi
Amaç: Bu çalışmadaki amacımız kliniğimizde alt ekstremite venöz yetmezliği nedeniyle tedavi edilen ve iki ayrı tedavi yöntemi (tek başına EVLA ve EVLA ile eş zamanlı köpük skleroterapisi) seçilen hastalarda bu iki yöntemin erken dönem işlem başarısı, gözlenen erken dönem semptom ve komplikasyonlar, hasta memnuniyeti üzerine etkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 26 Ocak-15 Ağustos 2012 tarihleri arasında trunkal yetmezlik tanısı konularak EVLA (grup 1) ve EVLA ile eş zamanlı köpük skleroterapi (grup 2) uygulanan 3 aylık takipleri yapılan yaşları 14-80 arasında değişen, 40 erkek 65 kadın olmak üzere toplam 105 hasta dahil edildi. Otuzsekiz hastada bilateral olmak üzere 143 ekstremitenin 73'üne sadece EVLA, 70'ine EVLA ile eş zamanlı köpük skleroterapi uygulandı. Hastaya bağlı faktörler (yaş, cinsiyet, BMI), anatomik ve klinik değerlendirmeler (CEAP, VCSS, VAS, HŞS) ve RDUS parametreleri kullanıldı. Hastalar 1. haftada klinik ve RDUS ile değerlendirildi. Birinci ay kontrolünde yalnızca klinik değerlendirme yapıldı. Üçüncü ayda klinik değerlendirme ve RDUS inceleme yapıldı, VCSS HŞS ve CEAP değerlendirilmesi tekrar edildi. Bulgular: Üçüncü ay kontrolünde her iki grubta birer toplam 2 ekstremitede rekanalizasyon izlendi, 141 (% 98,6) trunkal ven total oklüze idi. Grup 1'de ilk ay % 15 oranında rezidiv varis görülürken grup 2'de %19 oranında saptandı ve skleroterapi uygulandı. Hasta yaşı, BMI ve uygulanan tümesan miktarı, tedavi edilen damar sayısına bakılmaksızın grup 1 ve grup 2'de tedavi sonrası ağrı skorları açısından farklılık saptanmadı. Birinci hafta kontrollerinde grup 1'de hastaların % 63'ünde, grup 2'de %67,1'inde ekimoz gelişti. İşlem sonrası ekimoz gelişimi açısından istatiksel olarak iki grup arasında anlamlı fark yoktu (p=0,613). Üçüncü ay kontrolünde grup 1'de parestezi 2 (%2,7) ekstremitede saptanırken, grup 2'de gözlenmedi. Skleroterapiye sekonder hiperpigmentasyon grup 2'de 7 ekstremitede (%4,9) mevcuttu. Major komplikasyon olarak derin ven trombozu grup 2'de 1 ekstremitede (%1,4) izlendi. Üçüncü ay takibinde tekrarlanan VCSS, HŞS ve CEAP değerlendirmelerinde tedavi öncesine göre her iki grupta istatistiksel olarak anlamlı düşme saptandı. Sonuç: Tek başına EVLA yapılanlarla EVLA ve eş zamanlı köpük skleroterapi yapılanlar arasında işlem sonrası ağrı, rezidiv varis ve diğer semptomlar açısından anlamlı fark oluşmamaktadır. Buna karşı EVLA ve eş zamanlı skleroterapi hiperpigmentasyon ve DVT riskini arttırmaktadır. Bu nedenle EVLA yapılması gereken hastalarda skleroterapinin daha geç dönemde yapılması daha uygun olacaktır.
Karotis arter aterosklerotik plaklarda shearwave elastografi
Amaç: SWE yeni kullanılmaya başlanan bir USG tekniğidir. Klinik çalışmamızda SWE görüntülemenin Young modülünü kullanarak karotis plaklarındaki temsil edilen sertlik değerleri ile risk gruplarının, klinik bulguların ve demografik verilerin karşılaştırılması ve potansiyel klinik faydasının gösterilmesi hedef alınmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya katılan hastalara TOSHIBA APLIO 500 marka ve model ultrasonografi cihazı 8-13 MHz yüzeyel hertz frekansa sahip lineer probu ile tüm hastaların rutin klinik B-Mode ultrasonografileri yapıldı (Şekil 3). Hastalara sırasıyla B-Mode ultrasonografi, doppler ultrasonografi ve sonoelastografi işlemi aynı seansta tek radyolog tarafından yapıldı. ICAlümenlerinden pik sistolik akım hızı, diyastolik akım hızı, sistolik akım hız oranları ve diyastolik akım hız oranları değerlendirildi. Karotis RDUS ile darlık derecesi tablo 1 de verilen kriterlere uygun şekilde ölçüldü (Şekil 4). Karotid plak üzerinde shear wave sonoelastografi ölçümü aksiyel kesitte 2 farklı noktadan yapılarak ortalamaları alındı (Şekil 5). ROI çapı 2 mm olarak standardize edildi. SWE ölçüm bölgesi kutusu karotisi içerecek şekilde ayarlandı. Kutucuk transvers alanda daha geniş tutularak ölçüm standardize edildi. Hastaların Karotis RDUS, plakların sonografik görüntüleri ve Shear Wave görüntüleri ölçüm değerleri hastanemizdeki PACS (Picture Archiving Comunication System) sistemine kaydedildi. Plaklar, aynı taraflı beyin hemisferinde 6 ay içerisinde nörolojik semptom olmasına göre semptomatik ve asemptomatik olarak ayrıldı. Verilerin değerlendirilmesinde IBM SPSS Statistics 22.0 istatistik programı kullanıldı. İstatistik anlamlılık düzeyi p<0.05 kabul edildi. Bulgular: Hastaların demografik bulguları, klinik özellikleri, laboratuvar bulguları CDUS bulgularıyla ölçülen darlık dereceleri, inme geçirme öyküleri ile SWE değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuç: SWE nispeten yeni bir USG tekniğidir. Karotis plaklarındaki sertlik farklarının değerlendirilmesi plak boyutu ve morfolojisi gibi çeşitli faktörleri dikkate alan plak stabilitesinin değerlendirilmesine büyük katkı sağlamaktadır. Bu çalışmamızda Karotis plakları olan hastalarda klinik ve laboratuvar verileri, demografik verileri, CDUS ile ölçtüğümüz darlık derecelerini SWE bulguları ile ilişkisini araştırdık. Ancak anlamlı bir korelasyon saptamadık. Hasta sayısının ve çeşitliliğinin kısıtlılığı nedeniyle bu konuda daha geniş klinik parametre ve benzer görüntüleme yöntemlerini içeren kontrollü prospektif çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar kelimeler: Karotis Arter Plak, shear wave, elastografi, ultrason
Meme kanserinin MRG ve PET/BT bulgularının moleküler alt tiplere göre değerlendirilmesi
AMAÇ Çalışmamızda, invaziv meme kanseri tanılı olgularda F18-FDG PET/BT ve MRG verilerinin moleküler alt tipleri belirlemede tanısal değeri araştırılmıştır. Ayrıca kitlenin patolojik hacmi ile PET/BT ve MRG hacimleri arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. GEREÇ VE YÖNTEM Merkezimizde tedavi öncesi PET/BT, MRG incelemesi ve histopatolojik tanısı bulunan toplam 51 kadın hastadaki 55 primer invaziv meme kanseri kitlesi retrospektif olarak değerlendirilmiştir. FDG PET/bulgularından SUVmax, SUVmean, MImean, MTV ve HU değerleri; MRG bulgularından kitlenin şekli, kenar özelliği, internal kontrastlanma özelliği, dinamik kontrast eğri tipi ve ADC değerleri (2013 BI-RADS MRG sınıflaması baz alınmıştır) ile moleküler alt tipler (alt tipler luminal A, luminal B, c-erbB-2 pozitif ve tripl negatif olmak üzere dört grupta sınıflandırılmıştır) arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Ayrıca kitlenin patolojik hacmi ile MTV ve FTV arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. BULGULAR İnvaziv meme kanserinin luminal B alt tipinin, luminal A alt tipine göre daha yüksek SUVmax ve SUVmean değerlerine (sırasıyla p= 0,002; p= 0,017); tripl negatif alt tipinin luminal A alt tipine göre daha yüksek SUVmax değerine (p= 0,028) sahip olduğu saptanmıştır. Kitlenin patolojik hacmi ile SUVmean değeri arasında güçlü dereceli istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki gösterilmiştir (p= 0,019, r= 0,720). SUVmax ile ADC değeri arasında negatif yönde zayıf dereceli istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir (p= 0,001; r= -0,384). MTV ile FTV arasında pozitif yönde güçlü dereceli (p= 0,000; r= 0,857); MTV ile kitlenin patolojik hacmi arasında pozitif yönde güçlü dereceli (p= 0,006, r= 0,796); FTV ile kitlenin patolojik hacmi arasında pozitif yönde güçlü dereceli (p= 0,006, r= 0,921) istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. SONUÇ Çalışmamızda, moleküler alt tipleri öngörmede SUVmax değerinin, MRG bulgularından üstün olduğu gösterilmiştir. Kitlenin patolojik hacmini öngörmede MRG'nin PET/BT'den üstün olduğu tespit edilmiştir.
Psöriyatik artritli olgularda entesopatinin shearwave elastografi ve diğer sonografik bulgularının değerlendirilmesi
Amaç: Psöriyatik artrit tanılı hastaların ultarasonografik, sonoelastografik bulgularının hastalık aktivitesi ile karışılaştırılması, hangi ultrasonografik bulgunun hastalık aktivitesi ile korele olduğu ve takipte kullanılabileceğinin araştırılması bu verilerin literatürdeki verilerle karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Psöriyatik artirtli olgularının eklem tutulumlarında sonoelastografinin önemi ve takipte kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi ve hastaların takiplerinde kullanılabilecek yeni indekslerin geliştirlmesi de araştırmanın diğer amaçları içerisindedir. Gereç ve Yöntem: Hastanemiz Romatoloji Bilim Dalı Polikliniğinde takibi yapılan PsA tanılı hastalara yüzeyel patella ve quadriceps tendonlarından Toshiba Aplio 500 marka cihaz ile ultrasonografi görüntüleri ve SWE değerleri elde edildi. Hastaların fizik muayene bulguları, cilt lezyonlarının değerlendirilmesi için PASI (Psoriasis Area and Severity Index ), hastaların demografik ve klinik özellikleri (yaş, cinsiyet, eritrosit sedimentasyon hızı, CRP düzeyi ), klinik gidişat ( tanı yaşı, son durumu vb), kullanılan tedaviler ( non steroid antiinflmatuar ilaçlarlar, DMARDs, biyolik ajanlar vb.) hastane arşivlerinden öğrenildi ve bu bulgular hastalık aktivitesinin değerlendirilmesi amacıyla kullanıldı. Klinik aktivite, ultrasonografi ve SWE verileri arasındaki ilişki IBM-SPSS 20 programı ile istatistiksel olarak değerlendirildi. İstatistik anlamlılık düzeyi olarak p<0.05 kabul edildi. Bulgular: Hastaların demografik bulguları, klinik özellikleri , PsA ya yönelik kullandıkları tedaviler, klinik gidişatları, PASi ile quadriceps ve patellar tendon kalınlıkları SWE değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuç: SWE tendon, kas, sinir ve ligamanları içeren çeşitli kas ve iskelet dokusundaki hastalıkların ciddiyetini belirlemede ve tedavi takibininde gelecek vaad eden bir görüntüleme yöntemidir. Biz de bu çalışmada psöriazis hastalarında klinik ve laboratuar verileri ile değerlendirilen hastalık aktivitesinin, pateller ve kuadriseps tendonun B mod US ve SWE bulguları ile ilişkisini araştırdık, ancak anlamlı bir koralesyon saptamadık. Hasta sayısının ve çeşitliliğinin kısıtlılığı nedeniyle bu konuda daha geniş anatomik bölgeleri içeren kontrollü prospektif çalışmalara gereksinim vardır., Anahtar kelimeler: Psöriyatik artrit; entezit, ultrasonografi; shear wave
Shear wave elastografi ve t2* haritalamanın erken evre troklear kıkırdak hasarı tanısına katkısı
Amaç: Erken diz patellofemoral osteoartrit hastalarında femoral troklear kıkırdağı MR T2* haritalama ve ultrason shear wave elastografi yöntemlerini kullanarak incelemek ve bu iki tekniğin tanıya katkısını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Teknik değerlendirmeler Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda Siemens marka 3T MRG cihazı (Siemens Magnetom Skyra, Germany) ile herhangi bir nedenle klinik branşlar tarafından istenilen diz MRG incelemeleri üzerinden prospektif olarak yapıldı. MRG'de troklear kıkırdak yapısı değerlendirilerek normal bulguları olan 41 olgu ve erken kartilaj hasarı bulguları olan 41 olguya MRG T2* haritalama, gri skala ultrason ve VTQ/ARFI yöntemiyle shear wave elastografi yapıldı. Troklear kıkırdakta T2* haritalamada relaksasyon zamanı ölçümleri aksiyel planda medial kondil (MK), lateral kondil (LK) ve interkondiler (İK) alandan olmak üzere 3 bölgeden 5 mm2 ROI'ler kullanılarak aynı kesit alanından 3 değer ölçülerek ortalamaları kaydedildi. Shear wave elastografi yönteminde troklear kıkırdak shear wave hız ölçümleri aksiyel planda MK, LK ve İK alandan olmak üzere 3 bölgeden önceden belirlenmiş 5x5 mm'lik ROI'ler kullanılarak aynı kesit alanından 3 değer ölçülerek ortalamaları kaydedildi. Her iki inceleme için de troklear kıkırdağın MK, LK ve İK bölgeden kalınlıkları ölçüldü. Bulgular: Ultrasonda kıkırdak kalınlıkları açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık saptandı. Kıkırdak kalınlıklarının çalışma grubunda normal gruba göre MK (p=0,002), İK (p=0,002) ve LK'de (p=0,001) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek değerler oldukları gözlendi. MRG incelemede kıkırdak kalınlıkları açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık saptandı. Kıkırdak kalınlıklarının çalışma grubunda normal gruba göre MK (p=0,003), İK (p=0,001) ve LK'de (p=0,001) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek değerler ölçüldü. Shear wave hız değeri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık izlendi. Shear wave hız değerinin çalışma grubunda normal gruba göre MK (p=0,023), İK (p=0,001) ve LK'de (p=0,753) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük değerler ölçüldü. T2* haritalama değeri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık gözlendi. T2* haritalama değerinin çalışma grubunda normal gruba göre MK (p=0,001), İK (p=0,001) ve LK'de (p=0,001) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek değerler oldukları tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda erken kartilaj hasarı bulguları olan grupta hem gri skala ultrason hem de MRG'de kıkırdak kalınlığında artış izlenmiştir. Patolojik grupta kıkırdaktaki yumuşamaya sekonder shear wave hız değerlerinde düşüş ve T2* haritalamada transvers relaksasyon zamanında uzama görülmüştür. Shear wave elastografi ve MRG T2* haritalama tekniklerinin diz OA hastalarında özellikle erken evrede troklear kıkırdaktaki değişiklerin değerlendirilmesinde güvenilir yöntemler olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Osteoartrit, Shear wave elastografi, Troklear kıkırdak, T2* haritalama, MRG
Ekstrakranial karotid arter darlıklarının bilgisayarlı tomografik anjiyografi ile değerlendirilmesi
iÖZETEKSTRAKRAN AL KAROT D ARTER DARLIKLARININ B LG SAYARLITOMOGRAF K ANJ YOGRAF LE DEĞERLEND R LMESDr. Mustafa DEM ROĞLUUzmanlık Tezi, Radyodiagnostik Anabilim DalıTez Yöneticisi: Yrd. Doç. Dr. Ayhan ÖZKURMart 2007, 61 sayfaÇalışmamıza Şubat 2006 ile Haziran 2006 tarihleri arasında, geçici iskemik atak, inmeöyküsü, baş dönmesi, dengesizlik, hemipleji gibi sebeplerle farklı kliniklerden, GaziantepÜniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyodiagnostik Anabilim Dalına refere edilen 37hastanın ana, internal ve eksternal karotid arterleri, bilgisayarlı tomografik anjiografi (BTA)ve dijital subtraksiyon anjiografi (DSA) ile görüntülenmeleri yapıldı. Çalışmada BTA' nınekstrakra-nial karotid arter darlığına ilişkin tanısal değeri araştırıldı ve elde edilen sonuçlarDSA bulguları ile karşılaştırıldı.Aksiyel BTA, volüm rendering tekniği (VRT) BTA ve DSA ile toplam 37 hastada 58karotid arter lezyonu incelendi.Darlık kategorilerinin belirlenmesinde DSA ile aksiyel BTA imajlarının % 96, VRTBTA imajlarının % 94 oranında uyumlu olduğu görüldü. Elde edilen sonuçlar daha önce bukonuda yapılmış olan çalışma sonuçları ile büyük ölçüde korelasyon gösterdi.Oklüzyonlarda aksiyel BTA ve VRT-BTA imajlarının duyarlılığı ve özgünlüğünün %100 olduğu saptandı.% 70-99 oranındaki darlıklarda aksiyel BTA ve VRT-BTA görüntülerinin duyarlılığı veözgünlüğünün % 100 olduğu saptandı.Damarı çevreleyen veya rezidüel lümenin yanında yoğun kalsifikasyon olmasıdurumunda VRT yöntemi başarılı olarak kullanılabilmektedir.BTA' da aksiyel kesitlerle, uygun pencere genişliği ve düzeyi sağlandığında, muralkalsifikasyon ve kontrast madde ayrımı kolaylıkla yapılabilmekte, M P ve SSD imajlarındalümeni çevreleyerek değerlendirmeyi imkansız kılan kalsifikasyonların varlığında bilerezidüel lümen rahatlıkla seçilebilmektedir. Elde edilen bulgular sonucunda BTA' da endoğru bilgilerin aksiyel kaynak kesitlerden sağlandığı sonucuna varıldı.Anahtar kelimeler : Karotid arter, Stenoz, BT anjiografi
Karaciğer Kitlelerinin Multidetektör Bilgisayarlı Tomografi ile Dinamik İncelemesi
ÖZETKARACİĞER KİTLELERİNİN MULTİDETEKTÖRBİLGİSAYARLI TOMOGRAFİ İLEDİNAMİK İNCELEMESİDr. M. Suat DURAKOĞLUGİLUzmanlık Tezi, Radyodiagnostik Anabilim DalıTez Yöneticisi: Doç. Dr. Reşat KERVANCIOĞLUŞubat 2008, 117 sayfaRadyodiagnostik Anabilim Dalı'na fokal karaciğer kitlesi ön tanısı veya bilinen malignitesi olup karaciğer metastazı şüphesi ile gönderilen 127 olguya multidetektör bilgisayarlı tomografi (MDBT) ile kontrastsız incelemeyi takiben dört fazlı (erken ve geç arteryel, portal ve geç faz) dinamik kontrastlı inceleme yapıldı. Hemanjiomlu olgularda 10. ve 20. dk'larda ek kesitler alındı. Lezyonların her bir fazdaki boyanma paternleri (hipodens, hiperdens ve izodens) ve kontrastlanma miktarları (minimal, minimal-orta, orta, orta-belirgin, belirgin ) değerlendirildi ve istatistiksel analizleri yapıldı.127 olgunun 20'si (%15.7) hemanjiom, 16'sı (%12.5) HSK, (13'ü hiper, 3'ü hipovasküler), 82'si (%64.5) metastaz (77'si hipo, 5'i hipervasküler), 3'ü rejenerasyon nodülü, 3'ü basit kist, 2 `si (%1.6) psödo lezyon ve 1'i (%0.8) hamartomdu. 20 olgudaki 31 hemanjiomun tümü kontrastsız incelemede total hipodens, erken arteryel fazda %70.9'u (minimal ve orta derecede), geç arteryel ve portal fazlarda %100'ü (belirgin derecede) periferal nodüler hiperdens ve geç fazda %100'ü hiper veya izodensdi (minimal ve orta-belirgin derecelerde). HSK'lı 16 olgunun erken arteryel fazda 2'si izodens, 13'ü hipodens, 1'i hiperdens; geç arteryelde 3'ü hipodens, 13'ü hiperdens; portal fazda 8'i hipodens, 8'i hiperdens ve geç fazda 14'ü hipodens, 2'si izodensdi. 13 hipervasküler HSK'nın 11'i erken arteryel fazda minimal ve minimal-orta, 12'si geç arteryelde belirgin, 8'i portal fazda belirgin ve 12'si geç fazda minimal-orta derecede kontrastlandı. 13 hipervasküler HSK'da en belirgin kontrastlanma düzeyine geç arteryel (%92.3) ve geç arteryel ve portal fazı kapsayan iki fazlı çalışmada (%100) ulaşıldı. HSK'lı olguların 8'inde venöz, 6'sında kapsül dışına invazyon ve 6'sında kapsüler boyanma saptandı. 77 hipovasküler metastazın erken arteryel fazda %96.1'i, geç arteryelde %98.7'si, portal fazda %100'ü ve geç fazda %98.7'si hipodens boyanma paterni; erken arteryel fazda %100'ü minimal, geç arteryelde %72.7'si minimal-orta, portal fazda %92.2'si orta ve geç fazda %84.4'ü minimal-orta derecelerde kontrastlanma gösterdi.Dinamik MDBT karaciğer kitlelerinin saptanması, lokalizasyonlarının belirlenmesi, karakterizasyonları ve tedavilerinin planlanması ile birlikte hepatik perfüzyon bozukluklarının görüntülenmesinde seçkin bir görüntüleme yöntemidir. Geç arteryel fazlı trifazik inceleme yeterli fazik inceleme olarak kabul edilebilir. Hemanjiomlar için ilave geç kesitler gerekebilir.Anahtar Kelimeler: Karaciğer fokal kitleleri, Multidetektör BT
Yaygın parankimal akciğer hastalıklarının saptanmasında yüksek rezolüsyonlu Bt: Konvansiyonel bt ile karşılaştırılmalı değerlendirme
Alt ekstremite tıkayıcı arter hastalıklarında renkli doppler us: DSA ile karşılaştırımalı değerlendirilme
Epilepsilerin değerlendirilmesinde bilgisayarlı tomografi ile manyetik rezonans görüntülemenin yeri ve önemi
İnfantlarda bilgisayarlı tomografide tespit edilen serebral patalojik olayların ultrasonografi ve renkli doppler ultrasonografi ile değerlendrilmesi
Baş boyun patalojilerinde bilgisayarlı tomografi bulgularının histopatolojik sonuçlarla karşılaştırılması
Küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde konvansiyonel bilgisayarlı tomografi ile yapılan radyolojik evrelemenin patalojik evreleme ile karşılaştırılması
Beyin kitlelerinin tanısında MR spektroskopinin yeri ile kısa ve uzun TE MR spektroskopinin karşılaştırılması
Alt ekstremite venöz yetmezliğin renkli Doppler ultrasonografi ile değerlendirilmesinde değişik pozisyonda yapılan incelemelerin karşılaştırılması
Çalışmamızda valsalva manevrası ile ayakta ve supin pozisyonda yapılan incelemelerin sonuçlarının, hastaların klinik tabloları ile birlikte değerlendirilmesini ve aralarında anlamlı fark olup olmadığının ortaya konulmasını amaçladıkÇalışmamız, venöz hastalık ön tanısı ile renkli doppler ultrason (DU) için sevk edilen 100 hastanın 200 ekstremitesi ile 25 sağlıklı gönüllünün 50 ekstremitesinin incelenmesi ile elde edilen bilgilerle yapıldı. Hastalar CEAP sınıflamasına göre gruplandırıldı. CEAP'a göre C0 ve C1 kategorisine giren toplam 65 hasta Grup A, CEAP'a göre kategori C2-C6 olan 35 hasta ise Grup B, 25 sağlıklı gönüllüden oluşan kontrol grubuna da Grup C adı verildi. 500 msn'den uzun süren ters yönde akım patolojik olarak değerlendirildi. Tüm gruplarda her bir ven için her iki pozisyonda elde edilen sonuçlar T testi ile karşılaştırıldıA grubunda supinde reflüsü olan, ayakta reflü bulunmayanların oranı AFV (Ana femoral ven ) için 107'de 83 (%77.5), YFV (Yüzeyel femoral ven ) için 29'da 18 (%62) ve DFV (derin femoral ven ) için 30'da 25 (%83.3) tir. B grubunda, bu oranlar AFV için 30'da 18 (%60), YFV için 14'de 9 (%64.2) ve DFV için 7'de 7 (%100) dir. C grubunda bu oranlar, AFV için 30'da 23 (%76.6), YFV için 4'de 4 (%100) ve DFV için 4'de 4 (%100) tür. A grubu hastalarda bu oranlar VSM (Vena safena magna) proksimal için 23'de 9 (%39.1), VSM distal için 20'de 8 (%40) idi. B grubunda, VSM'da supinde reflü tespit edilen, ayakta reflü izlenmeyenlerin oranı, proksimal segmentte 32'de 1 (%3.1), distal segmentte ise bu oran 30'da 1 (%3.3) dir. Supinde ve ayakta reflü saptanmayan hastaların oranı A grubunda AFV için 50'de 48 (%96), YFV'de 128'de 119 (%92.9), DFV için 127'de 123 (%96.8),VSM proksimal kesim için 134'de 129 (%96.2), VSM distal kesim için ise 137'de 132 (%96.3) tür. B grubu hastalarda da benzer sonuçlar elde edilmiştir. AFV'de 13'de 10 (%76.9), YFV'de 29'da 26 (%89.6), DFV'de 36'da 33 (% 91.6), VSM proksimalde 11'de 10 (%90.9) ve VSM distalde 13'de 9 (%69.2) bacakta supinde reflü tespit edilememişse ayakta da reflü gözlenmemiştir. Kontrol grubunda bu oranlar daha da artmıştırSonuç olarak, venöz bozukluk ön tanısı ile renkli DU için gönderilen hastaları incelemeye başlamadan önce hastanın klinik evresini belirlemek gereksiz yere hastayı ayakta inceleme ihtiyacını azaltacak olup, özellikle VSM' da supinde valsalva ile reflü tespit edildiğinde ve supinde reflü saptanamayan hastalarda ayakta incelemeye gerek kalmayabileceğini düşünmekteyiz. Bununla birlikte özellikle derin venöz sistem venlerinde, özellikle AFV'de reflü saptandığında hastanın mutlaka ayakta da incelenmesini önermekteyiz.Anahtar Kelimeler: Venöz, Doppler, Ultrason, Supin, Ayakta
Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile yapılan radyolojik evrelemenin PET/CT ve patolojik evreleme ile karşılaştırılması
Mediastinoskopi ve/veya torakotomi sonrası küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) tanılı olgularda çok kesitli BT (ÇKBT) ile yapılan evrelemenin PET/BT ve patolojik evreleme ile karşılaştırılması amaçlandıÇalışmaya alınan 80'i erkek, 7'si kadın toplam 87 olguda American Joint Committee on Cancer'in (AJCC) kabul ettiği TNM sınıflaması kullanıldı. 87 olgu evrelemenin N, 82'si ise T komponenti yönünden değerlendirildi. T sınıflamada toraks duvarı ve mediastinal invazyon kriterleri dikkate alındı. ÇKBT'de nodal çapın 10 mm ve üzeri, PET/BT'de ise SUV'un 2.5'dan yukarı değerleri patolojik kabul edildi. Sonuçlar patolojik bulgularla karşılaştırıldı. İstatistiksel analizlerde Ki-Kare ve McNemar testleri kullanıldıÇKBT ve PET/BT'de sırasıyla 66 (%80.4) ve 64 (%78.0) olgunun T sınıflaması değişmezken, ÇKBT'de 8'er (%9.7), PET/BT'de 9'ar (%11) olguda düşük ve yüksek T evresi saptandı. T3 için ÇKBT ve PET/BT'nin sırasıyla duyarlılığı %100-91.6, özgüllükleri %91.4, PPD'si %66.6-64.7, NPD'si %100-98.4, doğruluğu %92.6-91.4; T4 için ise sırasıyla duyarlılıkları %76.9, özgüllüğü %97.1-95.6, PPD'si %83.3-76.9, NPD'si %95.7-95.6, doğruluğu %93.9-96.2 hesaplandı. Genel N sınıflamasında ÇKBT ve PET/BT'nin sırasıyla duyarlılığı %67.7-66.8, özgüllükleri %86, PPD'si %73.0-59.3, NPD'si %87.9-88.5, doğrulukları %84; sadece N2 için sırasıyla duyarlılığı %61.1-66.6, özgüllüğü %84.0-89.8, PPD'si %50.0-63.1, NPD'si %89.2-91.1, doğruluğu %79.3-85.0; N2 ve N3 birlikteliğinde sırasıyla duyarlılığı %65.0-70.0, özgüllükleri %92.8, PPD'si %54.1-56.0, NPD'si %95.3-95.9, doğruluğu %89.6-90.2 idi. Genel evrelemede (T+N) ise her iki yöntemin sırasıyla duyarlılığı %67.0-63.4, özgüllüğü %94.3-92.6, PPD'si %67.0-63.4, NPD'si %94.3-92.6, doğruluğu %76.4-74.9 hesaplandıGenel T, N ve kombine T+N değerlendirilmelerinde her iki yöntemin sonuçları arasında anlamlı fark bulunmadı. PET/BT'de T komponenti değerlendirilmesinde BT görüntülerinin önemli katkısı vardır. N2 ve N2+N3 değerlendirmede PET/BT daha güvenilir, N1 için ise her iki yöntem güvenilir değildir. Mediastinal nodal değerlendirmede ÇKBT ve PET/BT'de NPD'nin yüksekliği torakotomi öncesi ilave tetkik gerektirmediğini, PPD'nin düşüklüğü ise pozitif nodal tutulum için mediastinal örnekleme gerektirdiğini desteklemektedir.Anahtar Kelimeler: KHDAK, Evreleme, ÇKBT, PET/BT
Kohlear implant adaylarının implant öncesinde yapılmış olan bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntülemelerinin değerlendirilmesi
Konvansiyonel işitme cihazlarından yarar göremeyecek kadar ileri düzeyde sensörinöral işitme kaybı olan hastalarda kohlear implant uygulaması ile işitme sağlanabilmektedir. Kohlear implant adaylarında kohlear sinir ve kohlea varlığının gösterilmesi gerektiğinden operasyon öncesinde bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kritik öneme sahiptir. Ayrıca radyolojik değerlendirme ile işitme kaybının etyolojisi ve anatomik varyasyonlar saptanabileceğinden olası komplikasyonlar ve operasyon başarısı da önceden tahmin edilebilir. Bu retrospektif çalışmadaki amacımız, kohlear implant adaylarının ameliyat öncesi çekilen BT ve MRG incelemelerinde dikkat edilmesi gereken noktaları, karşılaşılabilecek patoloji ve varyasyonları, bizim olgularımızda tespit ettiğimiz bulgularla birlikte literatür ışığında tartışmaktır.Çalışmamızda Radyodiagnostik Anabilim Dalımızda BT veya MRG tetkikleri yapılan 100 kohlear implant adayı değerlendirildi. Olguların 44'ünün sadece BT, 56'sının ise hem BT hem MRG incelemesi bulunmaktaydı. BT görüntülerinin değerlendirilmesinde 23 olguya ait 46 kulakta (%23) konjenital, 5 olguya ait 9 kulakta (%4.5) ise akkiz olmak üzere toplamda 54 kulakta (%27.5) kohleovestibüler patoloji saptandı. Kohlear anomalilerin saptanmasında ve sınıflandırılmasında iki modalite arasında fark saptanmadı. Temporal kemiğin detaylı anatomik yapısı, fasiyal sinirin temporal kemikteki seyri ve juguler bulbun konumu ancak BT ile gösterilebildi. Kohlear sinirin direk görüntülenmesi ve santral patolojilerin değerlendirilmesi ise sadece MRG ile mümkün oldu. Ayrıca kohlear obliterasyon MRG ile daha erken dönemde saptanabildi.Sonuç olarak, temporal kemiğin ve iç kulağın görüntülenmesinde her iki modalite birbirinden farklı ancak birbirini tamamlayıcı bilgiler sunmaktadır. Bu nedenle kohlear implant adaylarının preoperatif radyolojik değerlendirilmesinin hem BT hem MRG'yi kapsaması gerektiği düşüncesindeyiz.
Küçük hücreli dışı akciğer kanseri evrelemesinde gözlemciler arasındaki uyumun değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinin evrelendirmesinde radyologların hastaların tanı ve tedaviyi yönlendirmedeki rolü araştırılmıştır.Yöntem: Hastanemizde küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanısı almış 25 hastanın BT filmleri retrospektif olarak birbirinden bağımsız 3 radyolog tarafından değerlendirildi. Gözlemcilerden olguları Amerikan Kanser Evreleme Birliği'nce kabul edilen TNM evreleme sistemine göre hazırlanmış bir data formu doldurarak değerlendirmeleri istendi. Bulgular kappa istatistik testiyle değerlendirildi.Bulgular: Gözlemciler arasında en düşük uyum oranları; tümör çapının tespiti, tümörün visseral plevrayla çevrili olup olmadığının değerlendirilmesi, satellit nodül, aynı taraf peribronşial LAP ve özafagus invazyonunun değerlendirilmesinde; en yüksek uyum oranları ise; kalp invazyonu ve hangi kalp odacığının invaze olduğunun değerlendirilmesi, trakea invazyonu, karşı taraf hiler LAP, sürrenal ve karaciğer metastazının değerlendirilmesinde saptanmıştır. Ayrıca aynı taraf peribronşial LAP ve aynı lob içerisinde satellit nodülün değerlendirilmesinde ise istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0,015 ve p=0,020). Kalp invazyonu, hangi kalp odacığının invaze olduğu ve trakea invazyonunun değerlendirilmesinde 1. gözlemciyle 3. gözlemci arasında; karşı taraf hiler LAP'ın değerlendirilmesinde 2. gözlemci ile 3. gözlemci arasında mükemmel uyum olduğu saptanmıştır (k=1,00). Tümörün visseral plevrayla çevrili olup olmadığının değerlendirilmesinde 1. gözlemci ile 2. gözlemci arasında; tüm akciğer atelektazisinin değerlendirilmesinde 2. gözlemci ile 3. gözlemci arasında belirgin uyumsuzluk saptanmıştır (k=-0,076, k=-0,040).Sonuçlar: Küçük hücreli dışı akciğer kanserinin evrelemesinde radyologlar arasında değerlendirme farklılıkları bulunabilmektedir. Bu durum hastalığın yakalanma evresini ve tedavi protokolünü belirlemede önemlidir.Anahtar kelimeler: Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde evreleme, gözlemciler arası uyum, kappa testi
Subklinik hipotiroidili hastalarda erken aterosklerozun saptanmasında karotis intima-media kalınlığının önemi
Amaç: Subklinik hipotiroidi ( SKH ) kardiyovasküler hastalık için artmış riskle ilişkilidir. Bu çalışmada normotansif ve sigara içmeyen SKH' lı hastaların karotis intima - media kalınlıklarını ( İMK ) ölçüp; ötiroid , sağlıklı kişilerle karşılaştırarak SKH'nın erken ateroskleroz için risk faktörü olarak kabul edilebilirliğini değerlendirmeyi ve karotis İMK' sı ile serum lipid değerleri, tiroid sitümülan hormon ( TSH ) ve yaş ile arasındaki ilişkiyi göstermeyi amaçladıkYöntem: Bu çalışma prospektif olarak tasarlandı. Çalışma grubunu Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahiliye A . D' de izlenen hastalar oluşturdu. SKH'sı olan 56 olgu ve tiroid fonksiyonları normal 56 kontrol grubu çalışmaya alındı. 50 yaşın üstü, obez ( BMI > 30 kg / m2 ), sigara içenler, hipertansiyonu olanlar, dibetes mellitusu olanlar, renal ve hepatik yetmezliği ve diğer sistemik hastalığı olanlar çalışma dışı bırakıldı. Her iki gruptaki hastaların beden kitle indeksi ( BMI ), total kolesterol ( TK ), LDL kolesterol ( LDL- K ), HDL kolesterol ( HDL- K ), trigliserit ( TG ) ve karotis İMK ölçümleri yapılıp birbirleriyle karşılaştırıldı.Bulgular: Hasta ve kontrol grubu karşılaştırıldığında; yaş, BMI, TG, HDL- K , serbest T3 ( ST3 ), serbest T4 ( ST4 ) değerleri arasında anlamlı fark saptanmamıştır. SKH'lı hastalardaki karotis İMK, TK, LDL- K ve TSH değerleri kontrol grubuyla karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Karotis İMK artışıyla yaş arasında orta derecede, serum TK ve LDL- K değeri arasında ise zayıf bir ilişki saptanmıştırSonuçlar: SKH ile ateroskleroz arasındaki ilişki hala belirsizdir. Bu durumun aydınlatılması önemlidir; çünkü SKH günümüzde yaygın olarak görülen bir hastalıktır. L- T4 tedavisinin uygun SKH'lı kişilerde yapılması ateroskleroz gelişimini engelleyebilir. Ultrasonografi İMK' yı ölçmede kullanılan kolay, ucuz ve noninvaziv bir yöntemdir. SKH'lı hastalarda karotis İMK' sı ölçülerek yüksek bulunan hastalarda kardiyovasküler hastalıklar açısından riski azaltmak için L- T4 tedavisinin verilmesinin morbidite ve mortaliteyi önemli ölçüde azaltacağına inanmaktayız. Ancak konuyu daha iyi netleştirebilmek için, daha geniş kapsamlı, tedavi- plasebo kontrollü, prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyoruzAnahtar kelimeler: Subklinik hipotiroidi, erken ateroskleroz, karotis intima - media kalınlığı
Erişkinlerde patellar tendon elastikiyetinin dekatlara göre shear wave elastografi ile değerlendirilmesi
Çalışmamızın amacı, normal patellar tendonu shear wave elastografi ile değerlendirmek ve tendon elastikiyetinin yaş ile birlikte değişip değişmediğini saptamaktır. Çalışmaya 74'ü kadın ve 61'i erkek olmak üzere toplam 135 sağlıklı gönüllü birey dahil edilmiştir. Olgular dekatlara göre 20-29 yaş (1.Grup), 30-39 yaş (2.Grup), 40-49 yaş (3.Grup), 50-59 yaş (4.Grup) ve 60-69 yaş (5.Grup) olarak gruplandırılmıştır. Siemens Acuson-S2000 US cihazı ile 9L4 (4-9 MHz) lineer prob kullanılarak patellar tendonun uzunluğu ve üst, orta ve alt kısımlarda kalınlıkları ölçülmüştür. Virtual Touch Quantification (VTQ/ARFI) yöntemiyle üst, orta ve alt bölgenin elastografisi yapıldı ve sonuçlar birbirleriyle karşılaştırılmıştır. Olguların radyolojik parametreleri, BMI değerleri ile de karşılaştırılmıştır. Erkeklerde kadınlara göre tüm yaş gruplarında patellar tendon uzunluğu, kalınlığı ve SWV değerleri yüksek bulundu (p = 0,001). Yaş grubu arttıkça shear wave hızında istatistiksel olarak anlamlı azalma bulundu (p = 0,001). BMI ile SWV arasında zayıf negatif korelasyon bulundu. Çalışmamızın sonucunda, patellar tendon sertliğinde yaş ile birlikte istatistiksel olarak anlamlı azalma bulunmuştur. Bu konuda daha ileri çalışmalar yapılması daha net bilgilere ulaşılmasını sağlayacaktır. Sonuç olarak ultrason elastografi, patellar tendon değerlendirilmesinde US'ye yardımcı ve güvenilir bir yöntemdir.
Menisküs yırtığı tanısında diz manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile artroskopi bulgularının karşılaştırılması: MRG'de pozitif ve negatif öngörü sebeplerinin araştırılması
Bu çalışmada, yapılan diz MRG ile artroskopi bulgularının karşılaştırılmasıve menisküs yırtığı tanısında MRG'de pozitif ve negatif öngörü sebeplerininaraştırılması amaçlanmıştır.Diz MRG gerçekleştirilen ve menisküs hasarı nedeniyle artroskopi yapılan106 olgu çalışmaya dahil edildi. Olguların yaşları 19-76 arasında (ortalama 44.7)olup, 42'si kadın, 64'ü erkekti. Olguların, 59'u 1.5 Tesla (T) MR cihazında (GESigna Excite,Wisconsin,WI, USA), 47'si ise 3 Tesla (T) MR cihazında (SiemensVerio VB17, Erlangen, Almanya) incelendi. Elde olunan MR görüntüleri işistasyonlarında kas-iskelet MRG konusunda deneyimli iki radyolog tarafındandeğerlendirildi. İki veya daha fazla ardışık görüntülerde veya hem koronal hem desagittal görüntülerde bir eklem yüzeyi ya da serbest kenarı ile ilişkili olanintrameniskal sinyal artışının varlığı veya meniskal cerrahinin olmadığı birdurumda anormal meniskal morfolojinin bulunması kesin menisküs yırtığı olarakdeğerlendirildi. MRG'de tek görüntüde bir eklem yüzeyi ya da serbest kenarı ileilişkili olan intrameniskal sinyal artışı ise şüpheli yırtık olarak değerlendirildi.Menisküs yırtıkları menisküs ön boynuz, gövde ya da arka boynuz yerleşimliolarak belirtildi. Menisküs yırtıklarının tiplendirilmesinde cerrahi sınıflamakullanıldı ve radyal, flap tarzında, horizontal, longitudinal, kova sapı veyakompleks yırtıklar şeklinde isimlendirildi. Her olgu iki radyolog arasında görüşbirliği sağlanarak değerlendirildi ve artroskopik tanıları ile karşılaştırıldı.Artroskopide 106 dizden 96'sında, MR görüntülemede ise 106 dizden88'inde menisküs yırtığı saptandı. Artroskopide menisküs yırtıklarının 61'i medialmenisküste, 17'si lateral menisküste, 18'i ise hem lateral hem de medialmenisküste; MRG'de menisküs yırtıklarının 55'i medial menisküste, 16'sı lateralmenisküste, 17'si ise hem lateral hem de medial menisküste saptandı. HemMRG'de (%44.3) hem de artroskopide (%30.2) en çok saptanan yırtık tipi medialmenisküs arka boynuzunda kompleks yırtıktı. Cinsiyet, yaş, MR cihaz gücü,effüzyon varlığı, travma varlığı, kemik kontüzyon varlığı, parameniskal kistvarlığı, ÖÇB yırtığı varlığı ve diskoid menisküs varlığı ile menisküs yırtığıtanısında arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Lateral ve medialmenisküste menisküs yırtığı varlığı tanısında MRG ile artroskopi arasında geçensüre 30 günden az olan olgularda MRG'nin duyarlılığı %94.1 ve doğruluğu %91.1iken, 60 günden fazla olan olgularda MRG'nin duyarlılığı %72.7 ve doğruluğu%73.9 bulundu. Menisküs yırtığı varlığı tanısında MRG'nin doğruluk oranlarıMRG ile artroskopi arasında geçen süre 60 günden fazla olan olgularda dahadüşük bulundu. Menisküs yırtığı tanısında artroskopi altın standart olarak kabuledildiğinde; MRG'nin duyarlılığı %88.5, seçiciliği %80, PTD %97.7, NTD %92.1ve doğruluğu %87.7 idi. MRG ile menisküs yırtığı varlığı tanısı arasındaistatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p=<0,001). Menisküs yırtığı tanısındaartroskopi altın standart olarak kabul edildiğinde MRG'nin duyarlılığı, seçiciliğive doğruluk oranı yüksek bulundu.MRG, menisküs yırtığı tanısında artroskopi sonuçları ile yakın doğruluktaolup tanıda etkin bir görüntüleme yöntemidir.Anahtar kelimeler: Manyetik rezonans görüntüleme; menisküs yırtığı;artroskopi
Çok kesitli bilgisayarlı tomografi ürografide farklı hazırlık protokollerinin tanıya katkısı
Bilgisayarlı Tomografi Ürografi (BTÜ), intravenöz kontrast madde (İVKM) kullanılarak çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT) ile ekskretuar fazda böbrekler, üreterler ve mesaneyi değerlendirmek için kullanılan bir görüntüleme yöntemidir. BTÜ yanlızca üriner trakt lümenini göstermekle kalmaz, aynı zamanda üriner trakt duvar yapısını ve çevre dokuları da gösterir. BTÜ'de üstünlüğü kesin olarak kanıtlanmış spesifik bir hazırlık yöntemi mevcut değildir. Bu nedenle birçok radyoloji kliniğinde farklı yöntemler uygulanabilmektedir.BTÜ görüntüsünü hasta pozisyonu, çekim öncesi hazırlık, kullanılan kontrast madde dozu ve enjeksiyon süresi, kompresyon uygulanıp uygulanmaması, çekim tekniği gibi bir çok faktör etkilemektedir. Bu çalışmadaki amacımız BTÜ öncesi yapılacak olan hasta hazırlığı için uygulanan yöntemlerin birbirlerine olan üstünlüklerini ve dezavantajlarını ortaya koyarak en ideal hazırlık yöntemini önermektir.Çalışmamıza Haziran 2010 ile Ekim 2011 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi klinik ve polikliniklerinde muayeneleri sonucu BTÜ endikasyonu konularak incelemeleri yapılan 100 olgu dâhil edildi. Bu olgular rastlantısal olarak 20 `şerli 5 gruba ayrıldı. Ön hazırlık aşamasında; I. gruba 1000 ml su içirildi, II. gruba 250 ml salin infüzyonu yapıldı, III. gruba 250 ml salin infüzyonu sonrası 0,1 mg/kg furosemid İV olarak uygulandı, IV. gruba 0,1 mg/kg İV furosemid verildi ve V. grubada 1000 ml su içirilmesi sonrasında 0,1 mg/kg İV furosemid yapıldı. Bu ön hazırlık sonrası standart BTÜ incelemeleri ile üreterler proksimal, orta ve distal segmentlerde opasifikasyon derecelerine göre birbirleri ile karşılaştırıldı.Üreterlerin tümünün görüntülenmesi yönünden grupların birbirleri ile olan karşılaştırmasında üç üreter segmenti görüntülemesi için gruplar arasında anlamlı farklılıklar saptandı (p<0.05). Bu farklılıkların hangi gruplar arasında anlamlı olduğunu belirlemek için herbir grubun ikili olarak birbirleri ile olan karşılaştırılmasında; proksimal üreter segmenti için II. grup ile diğer dört grup arasında, orta ve distal üreter segmenti için ise II. grup ile III. grup ve IV. grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu (p<0.05). Böbrek parankim kontrastlanması ve mesane opasifikasyonu bütün olgularda yeterli derecede gerçekleşti.Günümüzde giderek intravenöz ürografi (İVÜ)'nin yerini almaya başlayan BTÜ için halen spesifik bir hazırlık yöntemi önerilememektedir. Çalışmamızda proksimal üreter görüntülenmesinde İV salin uyguladığımız grup II'nin diğer 4 grupdan daha başarısız olduğunu saptadık. . Diğer grupların birbirlerine üstünlükleri saptanmadı. Orta ve distal üreterlerin görüntülenmesin de ise; furosemid uygulanan grup IV ve furosemidle kombine İV salin uygulanan grup III'ün, İV salin uygulanan grup II'den daha üstün olduğu saptandı. Diğer grupların birbirlerine üstünlükleri saptanmadı.Anahtar Kelimeler: BT ürografi, hasta hazırlığı, furosemid, salin, üreter
Konjenital akciğer lezyonları: Fetal manyetik rezonans görüntüleme, prenatal ultrasonografi ve postnatal düşük doz bilgisayarlı tomografi anjiografi kullanılarak yapılan hacim ölçümüne dayalı lezyon tipinin öngörülmesi
AMAÇ: Üç ana tip konjenital akciğer lezyonunun hacim ve büyüme oranlarının karşılaştırılması, hacim ölçümünün lezyon karakterizasyonundaki etkinliğinin tanımlanması amaçlanmıştır.GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda patolojik olarak kanıtlanmış konjenital akciğer hastalığı olan 59 infant (0-101 gün) retrospektifolarak değerlendirildi. Görüntüleme yöntemlerinden aynı günde (gestasyonun +/ - 24,4 haftasında) fetal MRG ve prenatal US ve postnatal olarak da BTA uygulandı. US hacimleri prenatal ultrason raporlarından alındı. Fetal MRG 1.5 T MRG sistemi ile yapıldı. BTA ise 64-kesitli BT sistemi ile düşük doz protokolü kullanılarak gerçekleştirildi. Daha sonra çalışma istasyonlarında hacim ölçümleri gerçekleştirildi. Lezyonlar 3 ana kategoride sınıflandırıldı: Bronşiyal atrezi (BA), konjenital kistik adenomatoid malformasyon (KKAM) ve bronkopulmoner sekestrayon (BPS). Ancak lezyonların %40`ından fazlasında birden çok histolojik tipin olduğu görüldü. Tanımlaman lezyonlar ve toplam akciğer hacimleri elde olunan MRG ve BT görüntülerinden anlatılan bilgisayar yazılımları kullanılarak hesaplandı. İstatiksel ölçüm; gruplar arası ve sınıf içi ortalama lezyon hacmindeki anlamlı farklılık degişkenlik analizi, sınıf içi korelasyon ve Fisher Testi kullanılarak yapıldı (p<.05).BULGULAR: MRG görüntülerinden elde olunan hacim ölçümleri şu şekildedir. BA için 11.6cc (95%CI 7.7-15.1), KKAM için 17.6 cc (95%CI 12.6-22.6) ve BPS için 21.1cc (95% CI 12.8-29.6). Prenatal US hacimleri sırasıyla BA için 9.6cc ( 95%CI 6.6-12.7) , KKAM için 18.1cc (95%CI 13.3- 22.9) ve BPS için 16.1cc (95%CI 10.5-25.2). Lezyonların MRG ve US ölçümleri arasındaki sınıf içi korelasyon katsayısı BA için 0.94 (% 95 CI 0.87-0.98) ve KKAM için 0.95 (% 95 CI 0.87-0.95) olarak tespit edildi. BTA ile; BA için 12.1cc (%95 CI 9.3-15.2), KKAM için 20.8cc (%95 CI 13.0-28.7), BPS için 20.5cc (%95 CI 12.3-28.6) hacim hesaplandı.SONUÇ: Sonuç olarak çalışmamızdaki bulgular değerlendirildiğinde; MRG ve US ile ölçülen BA ve KKAM hacimleri arasında güçlü bir uyum olduğu görüldü. Literatürde yaklaşık 25. gestasyon haftasında KKAM `da pik boyut artışı olduğu bildirilmesine rağmen bizim olgu grubumuzda; prenatal dönemde US ve MRG ile ve postnatal olarak da BTA'da ölçüldüğü gibi, KKAM'nun salt boyutunda ılımlı artış, BA hacminde göreceli olarak stabil seyir ve BPS hacminde az miktarda düşme olduğu görüldü . Ancak, üç ana tip lezyon hacminde de zaman içerisinde göğüs boşluğu hacminin genişlemesine göreceli olarak azalma olduğu saptandı.
Karotis stentleme yapılan olguların takibinde BT anjiyografi uygulaması
Günümüzde KAS yapılan olguların takibinde kullanılan standart bir görüntüleme protokolü bulunmamaktadır. Görece basit, objektif ve noninvaziv bir inceleme yöntemi olan BTA'nın stentleme yapılan olgularda kullanılabilir olup olmadığının ortaya konması yararlı olacaktır. Çalışmamızda BTA'nın stentleme yapılan karotis arterlerin değerlendirilmesinde uygun bir inceleme yöntemi olup olmadığının tanımlanması amaçlanmıştır. Toplam 62 olgu (48 erkek, 14 kadın; ortanca yaş 66 (50-81yaş aralığı)ve 64 stentlenmiş karotis arter (39 Wallstent, 25 nitinol stent) çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm olgulara BT anjiyografi ve vasküler US incelemeleri yapılmıştır. BTA ve US görüntüleri değerlendirilebilirlik ve stent lümen açıklığı açısından karşılaştırılmıştır. BTA görüntülerinde darlık oranlarının hesaplanması görsel değerlendirme (?% 50 darlık var ya da yok) ile ?NASCET? yöntemi iki farklı rekontrüksiyon filtresi kullanılarak yapılmıştır. US için ?% 50 darlık PSV'ye (?200 cm/sn) ve İKA/AKA PSV oranının ?2,5 olmasına göre tanımlanmıştır. Ayrıca BTA'da bulunan darlık oranları kateter anjiyografi ile karşılaştırılmıştır (n=9, % 15) US'de B-flow yöntemi kullanılarak ölçülen intimal kalınlık artışları BTA'da iki farklı filtrede ölçülen değerler ile karşılaştırılmıştır. Bu değerler kullanılarak ROC analizi ile BTA'nın tanısal doğruluğu değerlendirilmiştir. Ayrıca intimal kalınlık artışı izlenen düzeyler kaydedilmiş ve sıklığı tanımlanmıştır. BTA incelemelerinde ortalama radyasyon dozuHelikal baş-boyun incelemelerinde 2,09 mSv, stent düzeyinin tarandığı aksiyel BT incelemelerinde ise 0,42 mSv olarak hesaplanmıştır. BTA ve US görüntülerinde, ?mükemmel, değerlendirilebilir? puanı alan 36 (% 56,3) ve 34 (% 53,1), ?kötü, değerlendirilemez? puanı alan görüntü 0 (% 0) ve 3 (% 4,7) olarak bulunmuştur. BTA'nın değerlendirilebilirlik açısından US'ye eşit ya da üstün olduğu stent sayısı 53'tür. Stentlerin tümünde darlık oranı BTA ve US'de değerlendirilmiştir. BTA'da ?NASCET? yöntemiyle ?% 50 darlık bulunan 14 stent vardı. US'de bunlardan sadece 7 stentte hız artışı olduğu saptandı. Kateter anjiyografi yapılan tüm olgularda BTA ve US'de PSV'ler uyumluydu. İntimal kalınlık artışının en sık izlendiği stent düzeyi orta kesim ve posterior stent yüzeyi olmuştur. BTA'da kullanılan filtreler ile US arasında Pearson analizinde yüksek uyum oranları bulunmuştur. En yüksek değerler ?nitinol stent? grubunda bulunmuştur (standart filtre için r=0,965, bone filtre için r=0,946). İntimal kalınlık artışı üzerinde BTA'nın 0,75 mm. Eşik değer için ?standart? filtredeki duyarlılığı % 88,9, özgüllüğü % 90, 0,65 mm eşik değer için ?bone? filtredeki duyarlılığı % 64,8 özgüllüğü % 90 bulunmuştur. BTA US'ye göre daha iyi görüntü kalitesi sağlamaktadır ancak değerlendirilebilen olgularda darlık oranları BTA'da US'den daha yüksek hesaplanabilmektedir. BTA US'de değerlendirilemeyen olguların takibinde alternatif olarak kullanılabilir. Stent daralması olan daha çok sayıda olgunun değerlendirilmesi bu iki yöntemin güvenilirliğini daha net ortaya koyacaktır.
Çocuklarda demir eklikliği anemisinde ultrasonografi ve doppler ultrasonografi bulguları
Bu çalışmanın amacı; demir azalması (DA), demir eksikliği (DE) ve demir eksikliği anemisi (DEA) olan çocuklarda karaciğer, dalak ve ana vasküler yapılarının, ultrasonografi (US) ve Doppler US bulgularını ortaya koymaktır.Pediatri polikliniğine başvuran ve DA, DE, DEA tespit edilen 122 hasta grubu ile 40 kişilik kontrol grubunun, power Doppler US cihazı kullanılarak, karaciğer ve dalak boyutları, portal ven ve splenik ven çapları, sol A. Carotis communis (CCA) ve A. Carotis interna (İCA) maksimum (Vmax) ve minimum (Vmin) hızları, pulsatilite (Pİ) ve rezistif indeksleri (Rİ) ölçüldü. Karaciğer ve dalak parankim ekoları değerlendirildi.DEA lı grupta 20 olguda (% 35) hepatomegali, 3 olguda (% 5) splenomegali tespit edildi. Sol CCA ve İCA Vmax hızlarında, DA, DE, DEA grupları arasında sırasıyla hafif bir hız artışı dikkati çekerken, kontrol grubu ile karşılaştırmalı değerlendirmede, DE de; CCA Vmin, İCA Vmax, İCA Vmin, İCA Pİ, DEA da; CCA Vmax, CCA Vmin, CCA Pİ, İCA Vmax, İCA Vmin, İCA Pİ değerlerinde anlamlı fark izlendi.Sonuç olarak, hemoglobin (Hb) azalması ve aneminin derinleşmesi ile birlikte CCA ve İCA da akım hızlarında artış dikkati çekmekte ve Pİ değerleri de hafif artış göstermektedir. DEA lı olgularda muhtemelen enfeksiyona olan yatkınlıktan dolayı hepatomegali ve daha az sıklıkta splenomegali görülebilmekte olup, eşlik edebilecek bulgu ve patolojilerin ortaya konması ve neticesinde tanı ve tedavide elde edilecek başarılı sonuçlar açısından, hastalara noninvaziv, ucuz, kolayca uygulanabilen ve tekrarlanabilen batın US ve gereğinde Doppler US incelemesi yapılması yararlı olacaktır.
Kolestazlı hastalarda karaciğer hemodinamik değişikliklerin renkli doppler ultrasonografi ile değerlendirilmesi
Bu çalışmada kolestaz sonucu karaciğerde gelişmesi olası hemodinamik değişikliklerin non invaziv ve güvenilir bir yöntem olan renkli Doppler ultrasonografi (RDUS) ile hekimi uyarıcı öncü bulguların elde edilebilirliğinin araştırılması amaçlanmıştırRDUS ile 42 karaciğer enzim yüksekliği bulunan hasta grubu, 41 enzim ve bilurubin yüksekliğinin birlikte bulunduğu (kolestaz) hasta grubu ve 24 sağlıklı kişiden oluşan kontrol grubu incelendi. Tüm olgularda konjesyon indeks (CI), fibrozis indeks (FI),hepatik vasküler indeks (HVI), hepatik arter rezistif indeks (HA-RI), hepatik arter pulsatilite indeksi (HA-PI), portal ven hızı (PVH), portal ven çapı (PVÇ) ve dalak boyutu değerlendirildi. Elde edilen bulgular kontrol grubu, enzim yüksekliği hasta grubu ve kolestaz hasta grubu arasında istatistiksel olarak değerlendirildi.Enzim yüksekliği olan hasta grubu ile ve kontrol grubu arasında FI, HVI, HA-PI parametreler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,05). Ancak CI, HA-RI, PVÇ, PVH ve dalak boyutu parametreleri açısından anlamlı fark izlenmedi (p>0,05).Enzim yüksekliği hasta grubu ile kolestazlı hasta grubu arasında ve kolestazlı hasta grubu ile kontrol grubu arasında tüm parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı fark izlendi (p<0,05).CI, FI, HA-RI, HA-PI, PVH ve HVI parametreleri açısından yüksek istatistiksel anlamlılık izlendi (p<0,001). CI, FI, HA-RI, HA-PI, PVÇ ve dalak boyutu kolestazlı hasta grubunda yükselme gösterirken PVH ve HVI azalmaktaydı.Çalışmamızın sonuçları RDUS'un; kolestazlı olgularda karaciğer hemodinamisindeki değişikiklerin non invazif olarak tanımlanmasında, hastalığın takibinde ve biliyer siroz ve PHT gibi komplikasyonlarının erkenden saptanmasında kullanışlı ve güvenilir bir yöntem olduğunu göstermektedir.
Serebral gliomaların evrelendirilmesinde; difüzyon MR, perfüzyon MR ve MR spektroskopi bulguları ile histopatolojik bulguların karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı Difüzyon MR, Perfüzyon MR ve MR spektroskopi tekniklerikullanarak gliomaların evrelendirilmesi ile histopatolojik evrelemeyi karşılaştırarak;serebral gliomaların evrelendirilmesinde noninvaziv bir yaklaşım olan Fonksiyonel MRtekniklerinin yararını araştırmaktır.Operasyon ya da stereotaktik biyopsi ile glial tümör tanısı alan 20 hasta (4 evre 2, 5evre 3 ve 11 evre 4) çalışmaya dahil edildi. Tüm hastalar girişimsel işlem öncesindekonvansiyonel MR, difüzyon MR, MR spektroskopi ve perfüzyon MR görüntüleme iledeğerlendirildi.Konvansiyonel MR da kitle etkisi, ödem, kanama, nekroz, kistik alan ve kontrast tutulumudeğerlendirildi. Difüzyon MR ile b1000 mm²/sn değerlerinde görünüşdeki difüzyonkatsayısı (ADC) ölçümleri yapıldı. MR spektroskopide kolin (Cho), N-asetil aspartat(NAA), kreatin (Cr), Cho/Cr, Cho/NAA ve Lipid-Laktat (LL) metabolitleri değerlendirildive dinamik kontrastlı (DSC) MR perfüzyon tekniği ile de relatif serebral kan volümü(rCBV), relatif serebral kan akımı (rCBF) ve ortalama geçiş zamanı (MTT) değerlerihesaplandı.Düşük ve yüksek evre glial tümörler arasında yapılan değerlendirmede; tümöral,peritümöral ödem ve normal parankim ADC (ADCtm, ADCptö ve ADC np) değerleriarasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık izlenmedi. TmLL, rCBV ve rCBF değerleriyüksek evre glial tümörlerde düşük evre glial tümörlere göre yüksekti ve istatistikselolarak anlamlı farklılık saptandı. Ancak MTT değerleri arasında anlamlı farklılıksaptanmadı.Difüzyon MR, Proton MRS ve perfüzyon MR; glial tümörlerin evrelendirilmesindefaydalı fonksiyonel MR yöntemleri olup, konvansiyonel MRG'ye göre daha fazla bilgisağlamaktadır. rCBV ölçümleri evrelemeyi değerlendirmede en iyi parametredir. ADC, LL,rCBV ve rCBF'nin kombinasyonu glial tümörleri evrelemede en doğru sonucu verecektir.Anahtar Kelimeler: serebral glial tümörler, evreleme, difüzyon MR, MRspektroskopi, Perfüzyon MR
Multipl skleroz (MS) hastalarında akut atak tedavisinin etkinliğini değerlendirmede difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntülemenin önemi
Multipl skleroz (MS) santral sinir sisteminin kronik inflamatuar bir hastalığıdır. MS'de akut atak tedavisinin etkinliğini değerlendirmede klinik bulgulardaki düzelmenin yanı sıra, kontrastlı MR yaygın olarak kullanılmaktadır. Literatürde MS'de difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans (DAMR) görüntüleme bulguları ile ilgili pek çok çalışma olmakla birlikte atak tedavisi verilen hastalarda tedavi etkinliğini değerlendirmek için yapılan bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada tedavi öncesi ve sonrası akut ve kronik plaklardaki ADC değerleri ölçülerek DAMR'nin tedavi etkinliğine olan katkısını araştırmayı planladık. Ayrıca MS'li olgularda ve sağlıklı gönüllülerde normal görünümlü beyaz cevher (NGBC)'deki ADC değişiklikleri de değerlendirildi.Çalışmamıza 25 MS'li olgu ile normal beyin MR bulgularına sahip 30 sağlıklı olgu alındı. Kontrast tutan plaklar akut, tutmayanlar ise kronik plak olarak değerlendirildi. Tedavi öncesi 60 akut ve 73 kronik plak ile tedavi sonrası kalan 23 akut ve 73 kronik plaktan 3 farklı b değeri (b100, b500, b1000 sn/mm2) kullanılarak ADC ölçümleri yapıldı. Aynı parametreler kullanılarak plak komşuluğundaki ve gönüllü olgulardaki NGBC'den ADC ölçümleri yapıldı. Sonuçlar uygun istatistiksel metodlarla karşılaştırıldı.Akut ve kronik plaklarda b100, b500 ve b1000'de elde edilen ADC değerlerinde tedavi sonrası azalma izlenmiş olup bu azalma akut plaklar için b500'de, kronik plaklar için ise b500 ve b1000'de istatiksel olarak anlamlıydı. Elde edilen ortalama ADC değerleri tedavi öncesi ve sonrası sırasıyla; akut plaklarda 1.53±0.49x10-3 ve 1.43±0.58x10-3, kronik plaklarda 1.40±0.35x10-3 ve 1.34±0.36x10-3 mm2/sn olarak ölçüldü.Sonuç olarak; atak ile gelen MS hastalarında tedavinin etkinliğini değerlendirmede kontrastlı MR sekanslarının yanısıra kantitatif ölçüm yapabilme yeteneğine sahip DAMR'nin önemli olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme, manyetik rezonans görüntüleme, multipl skleroz, Difüzyon ağırlıklı görüntüleme.
Diyabetik nefropatide diffüzyon MR bulguları
Diyabetes Mellitus, dünya nüfusunun yaklaşık %1-2'sini etkileyen ve yüksek kan şekeri ortak özelliğine sahip pek çok bozukluğu ifade eden bir hastalıktır. En önemli komplikasyonlarından biri son dönem böbrek yetersizliğinin ve diyabetik olgularda morbidite ve mortalitenin en önemli nedeni olan diyabetik nefropatidir. Bu çalışmanın amacı, diyabetik nefropatili hastalarda diffüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme (DA-MRG) tekniği kullanılarak böbreklerde görünür difüzyon katsayısı (ADC = Apparent Diffusion Coefficient) değerlerini saptamaktır.Çalışmaya alınan diyabetik nefropatili 50 olgu ve kontrol grubunu oluşturan 50 sağlıklı gönüllüden, renal difüzyon ağırlıklı eko-planar (EPI) görüntüler elde edilerek böbreklerin b100, b600 ve b1000 değerleriyle ADC ölçümleri gerçekleştirildi.Diyabetik nefropatili olgularda bilateral böbreklerin ortalama ADC değerleri; b100, b600 ve b1000 değerleri için sırasıyla; 3.33±0.35x10-3, 2.39±0.37x10-3, 1.97±0.20x10-3 sn/mm2 bulunurken, kontrol grubundaki sağlıklı gönüllülerin normal böbreklerinde ortalama ADC değerleri ise; b100, b600 ve b1000 değerleri için sırasıyla; 3.42±0.26x10-3, 2.76±0.32x10-3, 2.18±0.21x10-3sn /mm2 tespit edildi. Diyabetik nefropatili hastalarda renal ADC değerleri b600 (p=0,001) ve b1000 (p=0,001) açısından normal böbreklere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu saptandı.Sonuç olarak; DAMRG'nin diyabetes mellitusta diyabetik nefropatinin tanı ve takibinde yardımcı bir görüntüleme tekniği olarak kullanılabileceği düşünülmüştür.Anahtar kelimeler: Difüzyon manyetik rezonans görüntüleme, diyabetik nefropati, ADC, eko-planar görüntüleme, böbrek
Aorta anevrizmalarının endovasküler tedavisi sonrası çok kesitli bt anjiografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, aorta hastalıkları nedeniyle (anevrizma-disseksiyon) endovasküler yolla aortik stent-greft tedavisi uygulanan hastaların takibinde, açık kalımın, stent-greft'in bütünlüğünün, aorta ve visseral dallarıyla ilişkisinin, pozisyonu ve migrasyonunun değerlendirilmesinde, anevrizma kesesindeki değişikliklerin ve olası endoleak'in saptanmasında, ÇKBT anjiografinin etkinliğini araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda Ocak 2005- Aralık 2008 tarihleri arasında, endovasküler stent-greft tedavisi uygulanan 28 hastadan, post-operatif dönemde düzenli takibi yapılabilen, yaşları 51-78 arasında değişen (ortalama: 66 yıl), 14 erkek hasta dahil edildi. 11 hastaya aorta anevrizmasına yönelik, 3 hastaya ise torakal aorta disseksiyonuna yönelik aortik stent-greft yerleştirildi.Tüm hastalarda ÇKBT incelemesi sonrasında elde edilen aksiyel görüntülere ek olarak elde edilen veriler işlenenrek MPR, CPR, MIP ve VR görüntüler oluşturuldu. Bu gösterim teknikleri kullanılarak stent-greft'lerin açık kalımı, bütünlüğü, aorta ve visseral dallarıyla ilişkisi, anevrizmaların çapı ve olası komplikasyonlar değerlendirildi.Bulgular: Abdominal aorta anevrizmasına yönelik aortik stent-greft yerleştirilen 11 olgunun anevrizma kesesi maksimum çapı değerlendirmesinde, iki olguda belirgin azalma ve dört olguda minimal artış izlenirken, beş olguda belirgin değişiklik saptanmadı. Stent-greft tedavisi uygulanan tüm olguların üçünde Tip II, ikisinde Tip I endoleak izlendi. Üç olguda stent-greft'te migrasyon, iki olguda trombus, dört olguda bükülme ve bir olguda çökme saptandı.Stent-greft'lerin bütünlüğü, migrasyonu ve bükülmeler gibi yapısal bozuklukları ve stent-greft'in visseral dallarla ilişkisi, en iyi düzlem kalınlığı arttırılmış MIP ve üç boyutlu MIP görüntülerde; endoleak ve stent içi trombus ise en iyi aksiyel ve MPR görüntülerde değerlendirildi. VR gösterim, migrasyon ve bükülme gibi yapısal bozuklukların ve stent-greft'in aorta ve visseral dallarla ilişkisinin gösterilmesinde ve CPR gösterim, stent içi trombusun ve stent-greft'te çökmenin değerlendirilmesinde faydalı oldu.Sonuç: ÇKBT anjiografi, endovasküler aortik stent-greft tedavisi uygulanan hastaların takibinde, açık kalımın, stent-greft'in bütünlüğünün, aorta ve visseral dallarıyla ilişkisinin, pozisyonu ve migrasyonunun değerlendirilmesinde, anevrizma kesesindeki değişikliklerin ve olası endoleak'in saptanmasında, etkin, invasiv olmayan bir görüntüleme yöntemidir.
Migrende vasküler fizyolojik degişikliklerin transkraniyal doppler US ile değerlendirilmesi
1. ÖZETMigren; nörolojik, gastrointestinal ve otonomik değişikliklerle karakterizeepizodik baş ağrısıdır. Migrenin patofizyolojisinde serebrovasküler faktörler vehemodinamik değişikliklerin önemli rol oynadığı belirtilmektedir. TranskraniyalDoppler (TKD), noninvaziv, kolay uygulanabilen, ucuz bir inceleme yöntemidir.ntrakraniyal arterlerin değerlendirilmesi için kullanılmaktadır. Fonksiyonel testlerle,menenjitte, migrende ve posttravmatik hemodinaminin değerlendirilmesi gibikonularda çalışmalar yapılmaktadır. Biz bu çalışmamızda migrende, fizyolojik olarakoluşturulan hiperoksi ve hiperkapniye bağlı vasküler değişiklikleri değerlendirmeyiamaçladık.Migren tanısı almış, yaş ortalaması 38 (16-54) olan 51 olguda (4 erkek, 47kadın) ve yaş ortalaması 30,5 (22-42) olan 24 sağlıklı kontrol gurubunda (14 erkek,10 kadın), orta serebral arter (MCA), süperfisial temporal arter (STA) ve oftalmikarterden (OA), istirahatte, hiperventilasyon yaptırarak, hiperventilasyon sonrasıistirahatte ve nefes tutmada, pulsatilite indeksi (P ), ortalama hız (Vmean), piksistolik hız (Vmax) ve end diastolik hız (Ved) ölçümleri yapıldı.Migrenli olgular ile kontrol grubu arasında MCA' da, Vmax, Ved ve Pdeğerinde istirahat, hiperventilasyon ve nefes tutmada anlamlı fark izlendi. OA' daVmean, Vmax, Ved ve P değerlerinde istirahat, hiperventilasyon, hiperventilasyonsonrası istirahat ve nefes tutmada anlamlı fark izlenirken, STA' da ise sadece Pdeğerinde nefes tutmada anlamlı fark görüldü. Migrenli olgular kendi içinde MCA'da istirahat hali ile hiperventilasyon, hiperventilasyon sonrası istirahat ve nefestutmada, OA' da istirahat hali ile hiperventilasyon ve nefes tutmada, STA' da istirahathali ile nefes tutmada anlamlı fark görüldü.TKD, kolay uygulanabilen, non-invaziv bir teknik olarak serebrovasküleryapıları etkileyen migren ve bir çok serebral patolojinin tanısında ve tedavinintakibinde kullanılmaktadır. Çalışmamız migren etyolojisinde serebrovaskülerpatofizyolojik olayların rol oynayabileceğini desteklemektedirAnahtar Kelimeler: Transkraniyal Doppler US, migren, Orta Serebral Arter,Oftalmik Arter, Süperfisial Temporal Arter
Kronik böbrek yetersizlikli hastalarda difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme ile ölçülen renal adc (apparent dıffusıon coeffıcıent) değerlerinin normal böbreklerle kıyaslanması
ÖZETAmaç: Bu çalışmanın amacı, difüzyon ağırlıklı manyetik rezonansgörüntüleme (MRG) tekniğini kullanarak, kronik böbrekyetersizlikli (KBY) hastalar ve sağlıklı gönüllülerde, böbrek ADCdeğerlerini hesaplamak ve kıyaslamaktır.Gereç ve Yöntem: 20 kronik böbrek yetersizlikli hasta ve 45sağlıklı gönüllüden, nefes tutma esnasında difüzyon ağırlıklı eko-planar (EPI) görüntüler alındı. Hem korteks hem de medulladanb100, b600 ve b1000 değerleriyle ADC ölçümleri gerçekleştirildi.Bulgular: Normal böbreklerde, ortalama ADC değerleri b100,b600 ve b1000 değerleri için sırasıyla kortekste0,00339±0,00045, 0,00237±0,00023, 0,00193±0,00016mm2/sn; medullada ise 0,00298±0,00047, 0,00213±0,00019 ve0,00171±0,00015 mm2/sn bulunmuştur. KBY'li böbreklerde,ortalama ADC değerleri; b100, b600 ve b1000 değerleri içinsırasıyla kortekste 0,00323±0,00055, 0,00209±0,00033,0,00153±0,00011 mm2/sn; medullada ise 0,00281±0,00067,0,00183±0,00035 ve 0,00146±0,00016 mm2/sn bulunmuştur.Hem normal böbreklerde hem de KBY'de renal korteks ADCölçümleri b100, b600 ve b1000 değerleri için medulladan anlamlıolarak yüksek bulunmuştur. Renal korteks ve medulla ADCölçümleri, KBY'de b600 ve b1000 değerleri için normalböbreklere göre anlamlı biçimde düşük bulunmuştur.Tartışma: Böbreklerin difüzyon ağırlıklı eko-planargörüntülemesi, difüzyon ve perfüzyonu da içeren böbrekfonksiyonları hakkında bilgi vermektedir.Anahtar Kelimeler: Difüzyon Manyetik Rezonans Görüntüleme,Böbrek Yetersizliği Kronik, ADC, Eko-Planar Görüntüleme, Böbrek1
Temporal lob epilepsisi olan hastalarda perfüzyon mr değerlendimesi ve normal populasyonla kıyaslanması
EEG ile fokal odak saptanan temporal lob epilepsili olgularda bu alandaki perfüzyon degisikliklerinin rCBV, rCBF ve MTT parametreleri kullanılarak hesaplanması ve normal kontrol grubu ile kıyaslanması amaçlanan çalısmada EEG ile temporal odak saptanan 21 olgu ve bas agrısı ön tanısıyla beyin MRG tetkiki istemi yapılan 21 kontrol grubu kullanılmıstır. Epileptik odaktaki perfüzyon degisikliklerini saptamak amacıyla çalısma grubunda postiktal dönemdeki ilk 3 saat içerisinde ölçümler yapılmıstır. Dynamic susceptibility contrast (DSC) teknigi kullanılarak elde edilen görüntüler is istasyonunda islenerek her iki hipokampüste rCBV, rCBF ve MTT degerleri hesaplanmıstır. rCBV ve rCBF degerlerinin çalısma ve kontrol grubunda sag ve sol hipokampüs arasında anlamlı farklılık göstermedigi izlenmistir (P>0.05). Bunun nedeni çalısma grubumuzdaki patolojilerin çogunlugunu bilateral mezial temporal skleroz'un olusturmasıdır. 21 olgunun 19 unda bilateral mezial temporal skleroz, 2'sinde sag temporal lobdan kaynaklı epileptik odak saptanmasıdır. Ancak çalısma grubu ile kontrol grubu arasında yapılan karsılastırmada çalısma grubunda hipokampüslerde rCBV ve rCBF degerlerinde kontrol grubuna göre artıs oldugu dikkati çekmistir (P<0.05). MTT degerinde ise hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı degisiklik izlenmemistir (P>0.05). Çalısma grubunda kontrol grubuna göre MTT degeri artmazken rCBV ve rCBF degerlerinin artısı postiktal dönemde epileptik odagın bulundugu bölgelerde vazodilatasyon gelistigini düsündürmüstür. Anahtar kelimeler: Perfüzyon Manyetik Rezonans Görüntüleme, Temporal lob epilepsisi, rCBV, rCBF, MTT, Ekoplanar görüntüleme