6.240
Arşivlenen Tez
13
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Ziya Paşa'nın Hürriyet Gazetesindeki yazıları (1868-1870)
Tanzimat Dönemi'nin en önemli devlet adamlarından biri olan Ziya Paşa 1829 senesinde İstanbul'da dünyaya gelmiş önemli şair ve yazardır. Çalışkan yapısı, cesur karakteri, vatanseverliği, açık sözlü ve eleştirel kişiliği ile yaşadığı döneme damga vuran önemli bir şahsiyettir. Ziya Paşa'nın doğup büyüdüğü seneler Osmanlı Devleti'nin çok ciddi iç ve dış meseleler ile uğraşıyor olması Ziya Paşa'yı derinden etkilemiş ve hayatını şekillendiren gelişmeler devleti kurtarmak fikri etrafında gelişmiştir. 1839 yılında Tanzimat Fermanı ilan edilmiş ve bu fermanla Babıâli kalemlerinde çalışacak yetenekli gençlere ihtiyaç duyuldu. Ziya Paşa da bu isimlerden biridir ve henüz 17 yaşında iken Sadaret Mektubi kalemine girer ve burada devlet terbiyesinin yanında bürokratik işlerle ilgili bilgi edindi. Ayrıca bu kalemde kendini Mustafa Reşit Paşa'ya ispatlama şansı elde etti aynı zamanda birçok önemli şahsiyetle tanıştı. Abdülaziz zamanında ise Mabeyn'de dördüncü kâtip oldu. Bu kalemde iken Fransızca öğrenmesi onu Batı kültürüne de yakınlaştıracak ve Osmanlı kültürü ile Avrupa kültürünü kıyaslama şansı bulacaktı. Ancak Sadrazam Ali Paşa ile arasındaki çekişme yüzünden İstanbul dışında tutulmaya çalışılacak ve farklı görevlerle merkezden uzak tutuldu. Mesela Kıbrıs Mutasarrıflığı, Amasya Mutasarrıflığı ve Canik Mutasarrıfı olarak görevlendirilmesi hep bu sebepledir. Ancak gönderildiği yerlerde yaşadığı siyasi, sosyal ve psikolojik sorunlar yüzünden tekrar İstanbul'a döndü, İstanbul'da 1865'de Meclis-i Vala üyesi olarak atandı. Ancak bu sıralarda Sırbistan, Suriye, Girit gibi yerlerde çıkan azınlık ayaklanmaları neticesinde Osmanlı Devleti'nin başarısız olması Ziya'nın hükümete cephe almasına sebep oldu. Bu sırada Ali Paşa Ziya Paşa'yı daha önce görev yaptığı yer olan Kıbrıs'a tekrar görevlendirmek istedi. Aynı zamanda Mısır hidivliği yüzünden abisi İsmail Paşa ile arası açık olan eski Maliye Nazırı Mustafa Fazıl Paşa Avrupa'ya gitmişti. Mustafa Fazıl Paşa, Ziya Paşa'nın da içinde olduğu Yeni Osmanlıları Avrupa'ya davet etti. Ziya Paşa, Namık Kemal ile beraber Paris'e gider. Bir süre sonra kendilerine Ali Suavi'de dâhil olur. Mustafa Fazıl Paşa iki yıldır Paris'de Camp Elyees'de oturmaktadır ve geniş bir çevresi vardı. Böylece Yeni Osmanlılar gittikleri ilk andan itibaren kendilerine Mustafa Fazıl'ın etrafında seçkin bir topluluğun içinde buldular. Mustafa Fazıl başkanlığında toplanan Yeni Osmanlılar yaptıkları toplantı sonucu Avrupa'da iki gazete çıkarma kararı aldılar. Bunlardan biri Muhbir diğeri Hürriyet Gazetesi idi. Muhbir'i Ali Suavi çıkaracaktı. Hürriyet'i ise Kemal ve Ziya çıkardı. Muhbir çıkarılmaya başlandı ancak Ali Suavi Muhbir'de Kemal ve Ziya'nın hoşuna gitmeyen yazılar kaleme alınca Muhbir'de yer alan Yeni Osmanlılar ibaresinin kaldırılmasını istediler. Suavi ibareyi kaldırmadı ancak Kemal ve Ziya Hürriyet'i 29 Haziran 1868'de Yeni Osmanlılar ibaresi ile Londra'da çıkarmaya başladılar. Ziya Paşa Hürriyet'ten önce Ulum, İnkılab, İttihad, Fecir ve Muhbirde de yazılar yazdı. Ama en çok üzerine düştüğü sahiplendiği, düzenli olarak yazdığı ve en güçlü muhalefeti yaptığı gazete Hürriyet oldu. Hürriyet Gazetesi adeta Kemal ve Ziya'nın milletine içlerini döktüğü aynı zamanda dönemin siyasi olaylarını ele alıp eleştirip, eleştirdikleri konular ile alakalı çıkış yolları aradıkları ve devleti parçalanmaktan nasıl kurtaracaklarını anlattıkları, vatanseverliği en üst seviyede gösterdikleri bir fikir arenası olmuştur. Hürriyet Gazetesi, Yeni Osmanlılar Cemiyeti tarafından, onların damgası ile çıkarılan ve cemiyetin fikirlerinin gazeteye yansıtıldığı bir yayın organıdır. Osmanlı Devleti'nde yenileşme hareketlerinin en çok yapıldığı, ayrıca azınlık ayaklanmalarının en yoğun yaşandığı döneme denk gelmesi Yeni Osmanlılar denilen entelektüellerinde birçok konuya kafa yormasına ve bu konularla ilgili fikirlerini en iyi yansıttıkları alan olan Hürriyet Gazetesi'nin yayınlanmasına sebep oldu. Hürriyet Gazetesi'nin taze haber olarak halka ulaştırdığı bilgiler ve konulara baktığımız zaman bugünün Türkiyesi ile benzerlik gösterir. Özellikle ekonominin kötü olması maliyenin durumu ve Avrupa'dan sürekli alınan borçlar meselesi dikkat çekicidir. Hürriyet kendi devrinde olduğu gibi sonraki devirlere de ışık tutacak birinci elden önemli bir kaynaktır. Özellikle Abdülaziz devri iç ve dış meseleleri ile ilgili önemli detaylar yer almaktadır. Hürriyet Gazetesi'nde Ziya Paşa'nın en önemli hedeflerinden biri haklarını bilmediğini iddia ettiği halkı aydınlatmak ve gazete aracılığı ile yapılacak yenilikler konusunda bir kamuoyu oluşturmaktır. Adaletsizlik, artan rüşvet ve iltimas olayları, azınlıkların devlete isyanı özellikle Girit meselesinde yapılan yanlışlar, Ali Paşa'nın aldığı kararlar sebebi ile uzayıp giden Mısır meselesi gazete de geniş yer tutar. Yeni Osmanlıların ana hedefleri yapılacak bir değişikliği ile Babıâli'nin yanlış uygulamalarına Avrupa'ya sürekli taviz veren yaklaşımlarına ve Ali Paşa'nın devlet üzerindeki etkilerine son vermektir. Gazete'de en çok yer alan konuların başında meclisler gelmektedir. Avrupa tarzı parlamenter sistem oluşturmak en temel hedeftir bunu yaparken Padişahın da olduğu bir sistem üzerinde kafa yordular. Osmanlı'nın gerileme sebepleri, Yeni Osmanlıların amacı, Yunan Meselesi, Balkanlar'ın durumu, Mısır Meselesi, Tanzimat ve Girit Meselesi bunların yanında Eğitim'in içinde bulunduğu durum, Müslümanlar ve Gayrimüslimlerin durumu gazetede en çok yer alan konular arasındadır. Osmanlı'nın ekonomisinin kötü oluşu, mali sorunlar ve borçlar da gazetede en çok yer alan konular arasındadır. Osmanlı Devleti'nin 19. yüzyıl başından itibaren geçirdiği değişim ve bunun gazeteye yansıması ve yaptıkları tespitler sayesinde bizlerde bugün en güzel şekilde ulaştıran Namık Kemal ve Ziya Paşa'yı bugün minnetle anılan iki şahsiyet olarak karşımıza çıkmaktadır. Gazete ilk olarak Mustafa Fazıl Paşa finanse ettiği için onun istediği yönde yazılar yazıldı ve daha sonra Mısır Hidivi İsmail Paşa'nın finanse etmesiyle İsmail Paşa'nın istediği doğrultuda yazılar kaleme alınmıştır. Ancak her iki finansör zamanında da ortak olan düşünceler ve hedef tahtasına oturtulan Babıâli olmuştur. Yeni Osmanlılar tarihini anlamak için Hürriyet Gazetesi'ni iyi tahlil edip anlamak gerekir. Hürriyet Gazetesi Yeni Osmanlıların Babıâli'ye karşı verdiği mücadele ve muhalefetin en somut örneğidir. Gazete'nin en önemli hedefi halkı hakları konusunda bilinçlendirerek istedikleri yöne kanalize edebilmektir. Çünkü idari sistemin değişmesini isterken öngörülen cumhuriyet rejimi, parlamenter sistemin halka sağlayacağı faydaları en çok halkın bilmesi gerekiyordu. Hürriyet Gazetesi yeni Osmanlıların yayın organı olduğu için onların görüş ve fikirlerini içermektedir. Meşveret usulü, kanunların değişmesi gerektiği ve meclis konuları Avrupa'dan örnekler verilerek anlatılmaktadır. Ancak Ziya Paşa bütün bunları yaparken İslami esaslardan ayrılmadan Avrupa'yı kuru taklitten çok ötesini anlatmaktadır. Bürokrasiye, Babıâli'ye yapılan eleştirilerden en çok Ali ve Fuat Paşalar nasibini aldı. Gazete'nin en önemli gündem maddeleri devletin kronikleşmenin de çok ötesini geçmiş problemleridir. Devlet işlerinin rüşvet, iltimas ve uygunsuz şekillerde yürütülmesi, Avrupa'dan sürekli alınan borçların devlet işlerine ve halkın menfaatine harcanmaması ve kişilerin elinde ziyan edilmesi en çok rahatsızlık duyulan durumdur. Eğitimin, ilmin gerilemesi ile niteliksiz devlet adamlarının yetişmesi yine devletin en önemli problemlerinden biridir. Türk milletinin ilk defa karşılaştığı bazı terimler, hukuk-u milliye, parlamento, cumhuriyet gibi kavramlar bugünün siyasi ve sosyal terminolojisi oluşturulurken bunun ilk adımları olmuştur. Hürriyet Gazetesi'nde yer alan konular hem iç hem dış meseleleri kapsayacak şekilde yer aldı. Olaylar sıcağı sıcağına yazıldığı için birinci elden önemli bir kaynaktır. Hürriyetin amacı iç ve dış meselelerin çözümü için yol haritası sunmaktır. Şahıslar ile problemlerinin olmadığını ileri sürerler ancak Ziya Paşa Ali Paşa'ya olan nefretini çok açık bir şekilde ifade ediyor olması bu sözlere biraz ters düşmektedir. Ziya Paşa 11. sayıda Şiir ve İnşa makalesi ile 68. ve 69. sayıda yayınlandığı Rüya adlı makalesi gazeteye ayrıca edebi bir kimlik kazanmıştır. Bütün Avrupa hayatı Hürriyet Gazetesi etrafında geçen Ziya Paşa, İstanbul'a döndükten sonra da farklı görevlerde yer almıştır. Ancak hayatını genel olarak değerlendirdiğimiz zaman yaşarken amaçlarına tam olarak ulaşamamıştır. Ama uzun vadede değerlendirildiğinde cumhuriyet, meşveret, basın yayın yolu ile kamuoyu oluşturmak, rüşvet ve iltimasları korkusuzca ortaya çıkarmak gibi kavram ve durumları kendisinden sonraki aydın kişilere korkusuzca aktarmış ve yol gösterici olmuştur. Bu anlamda baktığımız zaman Ziya Paşa ölümsüzdür. Eserleri ve fikirleri ile kendi dönemine damga vurmuş ve kendinden sonraki dönemlere de ışık tutmuştur. Anahtar Kelimeler: Hürriyet Gazetesi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Abdulaziz
Edirne Vilayeti'nde telgraf (1855-1871)
Bu tez çalışması, Osmanlı İmparatorluğu'nda haberleşme teknolojilerinin modernleşme sürecinin önemli bir parçası olarak telgrafın Edirne Vilayeti'nde nasıl benimsendiğini ve yaygınlaştırıldığını incelemektedir. 1855-1871 yılları arasında Edirne'de telgrafın kullanımı, Osmanlı Devleti'nin merkezi ve yerel yönetimleri arasındaki iletişim ağını güçlendirmiştir. Tez, telgrafın Osmanlı topraklarına girişinin Kırım Savaşı dönemine denk geldiğini ve bu dönemde telgrafın askeri ve idari amaçlarla hızla kullanılmaya başlandığını vurgulamaktadır. Osmanlı İmparatorluğu'nun haberleşme alanındaki geri kalmışlığını telafi etmek amacıyla yapılan telgraf yatırımları detaylı bir şekilde ele alınmıştır. Telgraf hatlarının inşası ve genişletilmesi sürecinde karşılaşılan zorluklar, kullanılan teknolojiler ve Osmanlı bürokrasisinin bu süreçteki rolü analiz edilmiştir. Edirne Vilayeti, Osmanlı Devleti'nin Balkanlar'daki stratejik konumu nedeniyle telgraf hatlarının yoğunlaştığı bir bölge olmuştur. Bu bağlamda, Edirne'deki telgraf hatlarının kuruluşu, işletilmesi ve bu hatların Osmanlı idaresindeki önemi tartışılmıştır. Telgrafın, Osmanlı Devleti'nin modernleşme sürecine olan katkıları, özellikle Edirne gibi kilit bölgelerdeki uygulamaları üzerinden değerlendirilmiştir. Bu çalışmada kullanılan arşiv belgeleri ve tarihi kaynaklar, telgrafın Osmanlı Devleti'nde nasıl bir yenilik olarak algılandığını ve bu yeniliğin yerel düzeyde nasıl benimsendiğini göstermektedir. Telgrafın getirdiği teknolojik değişimler, Osmanlı toplumunun iletişim alışkanlıklarını ve yönetim süreçlerini köklü bir şekilde değiştirmiştir. Sonuç olarak Edirne Vilayeti örneği, Osmanlı İmparatorluğu'nda telgrafın yaygınlaşmasının daha geniş bir modernleşme hamlesinin parçası olduğunu ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Edirne Vilayeti, Osmanlı İmparatorluğu, Telgraf, Modernleşme, Kırım Savaşı, Haberleşme, İletişim ağı.
Orta Çağ Avrupa tarihi çalışmalarında bir kaynak olarak müzenin kullanımı: Brıtısh Museum örneği üzerinden Brıtannıa kültür tarihi
Britanya Adaları tarihi, aynı zamanda İngiltere, İskoçya, Galler ve İrlanda'yı kapsayan dört ulusun tarihidir. Britanya Adaları ile coğrafi bağı olmayan İrlanda'nın, Britanya'nın tarihinin şekillenmesinde önemli bir payı vardır. Britanya'nın istila ve fetihlerle dolu tarihi, zaman içerisinde bu ulusların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Adanın güneydoğusunda yer alan bugünkü İngiltere'nin toprakları tarih boyunca siyasi ve kültürel bir merkez olmuştur. Britanya tarihi kaynaklarında, ilk olarak karşımıza adanın yerli halkı Britonlar ve baskın bir kültür olarak Keltler çıkar. Daha sonra 43 yılında Roma İmparatorluğu'nun Britanya'yı fethetmesiyle, "Roma Britanyası" olarak adlandırılacak bir dönem başlar. 410 yılında Roma İmparatorluğu'nun adadan çekilmesinin ardından Germen kökenli Anglo-Saxonlar Britanya'yı işgal eder. Anglo-Saxonlar, Britanya'da yedi krallık kurar ve hem kendi aralarında hem de yerli krallıklar arasında güç savaşları başlar. Bu krallıkların bir çatı altında toplanmasını sağlayan olay Vikinglerin gelişi olur. Viking Çağı (8.-11. yüzyıl) olarak adlandırılan dönemde başlayan saldırılar 1016 yılında bir Viking olan Cnut'un Britanya Kralı olarak tahta oturmasıyla sona erer. Britanya'nın büyük bir kısmında yerleşimler kuran Vikinglerin ada üzerindeki siyasi kontrolü uzun sürmez ve Normanların 1066 yılında Britanya'yı fethetmesiyle son bulur. Bu tezde, Britanya kültür tarihinin şekillenmesinde belirleyici rol oynayan bu toplumların günümüze kadar taşınan kültürel izlerini takip etmek ve yaşanan kültürel etkileşimleri ortaya koymak amacıyla hem kendi kültürlerini hem de etkileşime girdikleri kültürleri yansıtan maddi kalıntılar ele alınarak, Britanya kültür tarihi değerlendirilmeye çalışılacaktır.
XIV. - XVI. yüzyıllarda Edirne'de mûsikî
Âl-i Osman'ın küçük bir serhad beyliğinden bir imparatorluğa dönüştüğü aşamalarda uzun bir dönem merkezî bir konumda olan Edirne, farklı kültürlerin kesiştiği bir mekân olarak, Osmanlı mûsikîsinin tarihî yapılanması sürecinde de önemli bir şehir olmuştur. Şehrin Balkan fütûhâtına açılan bir kapı olması, askerî mûsikî açısından da Edirne'yi dikkat çekici kılmaktadır. "XIV. - XVI. Yüzyıllarda Edirne'de Mûsikî" başlığını taşıyan çalışmanın, özellikle Edirne üzerine odaklanmış olması, neredeyse bütünüyle İstanbul merkezli olarak inşâ edilmiş Osmanlı mûsikî literatürüne alternatif bir perspektif ve katkı olması bağlamında bir tercihtir. Üç bölümden oluşan bu çalışmanın her bir bölümü Edirne ve mûsikî ilişkisinin farklı bir yönüne dikkat çekmek üzere düzenlenmiştir. Tez bağlamında, coğrafî ve siyasî özellikleri ile bir pâyitaht, kültürlerin ve inançların bir araya geldiği sosyal, dinî ve kültürel bir mekân ve nihâyet bir askerî merkez olarak, Edirne şehrinin kurum ve kişileriyle 14.-16. yy.'da Osmanlı mûsikîsi içindeki konumunun araştırılması amaçlanmıştır.
XVIII. yüzyılın ilk yarısında Edirne'nin sosyal ve ekonomik tarihi
Bu çalışmada; Osmanlı Devleti'nin Rumeli'deki ilk başkenti olan Edirne'nin XVIII. yüzyılın ilk yarısındaki durumu arşiv kaynaklarından istifade edilerek ele alınmaya çalışılmıştır. XVIII. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan hadiselerin kadim bir Osmanlı şehri olan Edirne'ye etkileri sosyal ve ekonomik açıdan değerlendirilmiş, 1699 Karlofça Antlaşması'ndan sonra Osmanlı Devleti'nde ortaya çıkan genel durum ile birlikte Edirne için bir dönüm noktası olarak kabul ettiğimiz 1703 Edirne Vakası'nın şehir hayatına etkileri üzerinde durulmuştur. Edirne'nin idari yapısı, mahalleleri, dini, eğitim ve sosyal yaşam yapıları, ticari yapılar, demografik durum, aile, çok eşlilik, evlenme-boşanma, sosyal hayat, mahkemeye intikal eden olaylar ve vakıflar çalışılan dönem kapsamında ele alınarak değerlendirilmiştir. Ayrıca Edirne'nin sosyal hayatına etki eden olaylar içerisinde yer alan seferler, savaşlar, eşkıyalık olayları, doğal afetler ve salgın hastalıklar üzerinde arşiv belgeleri çerçevesinde tespitler yapılarak dönemin Edirne toplumuna ışık tutulmaya çalışılmıştır. Edine'nin XVIII. yüzyılın ilk yarısındaki ekonomik durumu, para sistemi, narh uygulamaları, vergiler, üretim ve sanayi, meslekler, tarım ve hayvancılık çalışmaları da çalışmamızın kapsamı içindedir. Yapılan araştırmalar ile klasik bir Osmanlı şehri olan Edirne'nin XVIII. yüzyılın ilk yarısındaki sosyal ve ekonomik yapısı ortaya konulmuştur.
Edirne basınında Edirne'de tarım ve hayvancılık (1930-1945)
Bu çalışma kapsamında, resmi kaynaklarla birlikte yerel basın, dergiler, çeşitli araştırma eserleri, makaleler ve tezler incelenerek, 1930-1945 yılları arasında Edirne'de tarım ve hayvancılık konularında yaşanan gelişmeler ele alınmıştır. Cumhuriyet dönemi tarım ve hayvancılık politikalarının Edirne'de nasıl hayata geçirildiğini anlamak amaçlanmıştır. Sanayiden yoksun ve ekonomisi tarıma dayalı olan Cumhuriyet, kurulduğunda, tarım ve hayvancılıkla ilgili bir dizi mesele çözüm bekliyordu. Bu meseleler arasında toprak reformu, tohum ıslahı, salgın hastalıklar ve uzman kadrosu eksikliği gibi çok önemli konular bulunmaktaydı. Yeni devlet, bu zorlukların üstesinden gelmek ve tarım-hayvancılık sektörünü geliştirmek amacıyla çeşitli politikaları uygulamaya koymayı hedeflemişti. Bu hedefe yönelik olarak atılan adımlar, Edirne'de Trakya Umum Müfettişliği' nin kurulmasının ardından hız kazanmıştır. Trakya Umum Müfettişliği, tarım ve hayvancılık gibi sektörlerde bölgenin kalkınması için çeşitli çalışmalar yapmış ve politikalar geliştirmiştir. Bu dönemde Edirne' de tarım ve hayvancılıkla ilgili önemli girişimlerde bulunulmuş, çiftçilere yönelik destekler ve eğitimler düzenlenmiştir. Trakya Umum Müfettişliği' nin çabalarıyla bölgede tarım ve hayvancılık alanında önemli gelişmeler yaşanmıştır. Ancak 1939' da Avrupa'da başlayan ve hızla kıtalar arası bir savaşa dönüşen İkinci Dünya Savaşı, hem ülkede hem de Trakya bölgesinde tarım ve hayvancılık konularında ciddi gerilemelere neden olmuştur. Bu dönemde savaş ekonomisinin etkisi, tarım alanında üretimde düşüşe sebep olmuş, hayvancılık faaliyetleri de olumsuz etkilenmiştir. Savaşın yol açtığı zorluklar, tarım ve hayvancılık politikalarının uygulanmasını ve geliştirilmesini olumsuz yönde etkilemiştir. Anahtar Kelimeler: Edirne, Tarım, Hayvancılık, Ekonomi
XIX. yüzyıl Osmanlı kroniklerinde Rum imajı
XVII. yüzyılın ikinci yarısında diplomasi ve politikadaki maharetleri ile Osmanlı yönetici elitleri arasında kendilerine yer bulan Rumlar, bu mevkilerini XIX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar korumuşlardır. Divan-ı Hümayun ve Donanma-yı Hümayun Tercümanlıkları, Memleketeyn voyvodalıkları görevlerinde bulunmaları ile Osmanlı Devleti'nin dış ilişkilerini ve diplomasisini ellerinde bulunduran Fenerli Rum Ailelerinin, devletin resmi tarihçileri tarafından yazılan kroniklerdeki yansıması incelenerek, Rumların Osmanlı Devleti içerisindeki etkilerine merkezin bakış açısı ile ışık tutulmaya çalışılmıştır.
Semendire Kalesi (1787–1791 Osmanlı–Avusturya Savaşları'nda)
1768 – 1774 Osmanlı – Rus Savaşları'ndan sonra imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım'a özerklik statüsü verilmişti. Kırım'ın özerklik statüsü fazla uzun sürmemiş ve 1783 yılında Rusya tarafından işgale uğramıştı. Osmanlı Devleti, kaybettiği ilk islâm toprağı olan Kırım'ı geri almak için ciddi bir askeri hazırlığa başlamıştı. 1787 yılında Rusya'ya karşı savaş ilan eden Osmanlı Devleti, beklenmedik bir şekilde Avusturya'nın Rusya ile aynı tarafta olduğunu öğrenecek ve iki cephede birden savaşacaktı. Savaşın ilk zamanlarında Osmanlı ordusunun Rusya karşısında kesin bir üstünlüğü olmasa da Avusturya karşısında bariz bir üstünlüğü vardı. Osmanlı Devleti ekonomik sorunları, cepheye gönderilecek donanımlı asker ve komutan eksikliği ve dahilde yaşanan diğer meseleler yüzünden ilerleyen süreçte olumsuz anlamda etkilenecekti. Yaşanan bu mücadelelerde ise Semendire Kalesi'nde olup biten olaylar, Osmanlı'nın Avusturya cephesinde hareketliliğe sebep olacaktı. Semendire Kalesi'nin önemi ve savaşlardaki yeri de işin farklı boyutunu oluşturacaktı
Mehmed Nihad'ın "1328-1329 Balkan Harbi Trakya Seferi" adlı eseri ve tahlili
Mehmed Nihad tarafından kaleme alınan "1328-1329 Balkan Harbi Trakya Seferi" adlı eserin transkripsiyonu ve metin tahlili tez çalışmamızın esasını teşkil etmiştir. Balkan Harbi'nde, Karargâh-ı Umumî haber zabiti sıfatıyla bizzat bulunan müellif, Osmanlı Ordusu'nun Trakya cephesinde, Bulgaristan'a karşı yürüttüğü muharebeyi eserinde değerlendirmiştir. Toplam 1213 sayfadan oluşan üç ciltlik eserin vücuda getiriliş süreci, müellifin Erkân-ı Harbiye Mektebi'nde Osmanlı Seferleri dersi bağlamında Balkan Harbi'ni anlatmak için görevlendirilmesiyle başlamıştır. Müellif şahsî notları, Genelkurmay bünyesinde yer alan arşiv malzemeleri, matbu eserler ile yabancı gazetelerde yayınlanan makalelerden istifade ederek eserini meydana getirmiştir. Cumhuriyetin ilk Harp Tarihçisi olarak kabul edilen Mehmed Nihad eserin I. cildinde Balkan Harbi öncesinde Osmanlı Ordusu'nun seferberliği, Harekât-ı Harbiye layihaları, Osmanlı Ordusu kuvvetlerinin Trakya bölgesinde toplanması ve Karadağ'ın Osmanlı Devleti'ne savaş ilanı hakkında bilgi vermektedir. Eserin ikinci cildinde 18-26 Ekim 1912 tarihleri arasında gerçekleşen Kırkkilise Muharebesi, Bulgar Ordusu ve Osmanlı Ordusu zaviyesinden ayrıntılı bir şekilde aktarılmıştır. Lüleburgaz Meydan Muharebesi'nin gün gün anlatıldığı üçüncü cilt, müellifin yazdığı en hacimli cilt olup 595 sayfadan müteşekkildir. Harp Tarihçisi olması hasebiyle Mehmed Nihad, eserinde hem Balkan Harbini tafsilatlı bir şekilde incelemiş hem de gelecekte ordunun askerî ve idarî kademelerinde kurmay olarak görev alacak askerî öğrencilere Harp Sanatının ve Harp Tarihinin önemini benimsetmek ve kavratmak istemiştir. Çalışma kapsamında eserin öncelikle transkripsiyonu yapılmış, devamında birincil kaynaklar, hatırat ve araştırma eserlerinin rehberliğinde Balkan Harbi'nin Trakya cephesinde yaşanan muharebeler eserdeki veriler merkeze alınarak ortaya konulmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Balkan Harbi, Osmanlı Ordusu, Bulgar Ordusu, Kırkkilise Muharebesi, Lüleburgaz Muharebesi, Mehmed Nihad, Seferberlik.
Balkan Savaşlarında Şark Cephesi (1912-1913)
Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı'ndan hemen önce Osmanlı Devleti'nin askerî olarak hazırlıksız, siyasi olarak çalkantılı ve ekonomik olarak da yetersiz olduğu bir dönemde meydana gelmesi açısından son derece önemlidir. O zamana kadar bir araya gelmesi neredeyse imkânsız olan dört Balkan devleti, Rusya'nın da desteğiyle Osmanlı Devleti'ne karşı aralarında ittifaklar kurdu. Hedefleri ise Makedonya topraklarının paylaşılmasıydı. Bu savaşta, savaşın kaderini belirleyen ise şüphesiz Trakya Bölgesi yani Şark Cephesi'nde icra edilen muharebeler oldu. Osmanlı askerî tarihi açısından eşine az rastlanan bu muharebelerde Osmanlı orduları çok kısa süre içerisinde Kırklareli ve Lüleburgaz-Pınarhisar Muharebelerini kaybederek Çatalca hattına kadar çekilmek zorunda kaldı. Bu durum Edirne'nin kuşatılmasına ve Şark Cephesi ile Garp Cephesi arasındaki bağlantının da kopmasına sebep oldu. Yaklaşık bir aylık bir sürede neredeyse bütün Trakya topraklarının kaybedilmesi Osmanlı ve milletlerarası kamuoyunda farklı tepkilere sebep olmakla birlikte iç siyasette hükümet değişikliklerine ve darbeye zemin hazırladı. Nihayetinde Avrupa devletlerinin müdahalesi ile imzalanan Londra Antlaşması'yla da Osmanlı Devleti Balkan coğrafyasındaki topraklarının çoğunu kaybetti. Ancak kısa süre sonra Balkan müttefiklerinin kendi aralarında savaşa tutuşması ve Romanya'nın da dâhil olması, Osmanlı Devleti'nin kaybettiği topraklarının bir kısmını geri alması açısından fırsat, belki de son şanstı. Bunun üzerine Çatalca'dan ileri harekâta geçen Türk ordusu, Edirne ve Kırklareli'yi Bulgar işgalinden kurtardı. Anahtar Kelimeler: Balkan Savaşları, Osmanlı Devleti, Bulgaristan, Şark Cephesi, Askerî Harekâtlar, Kamuoyu.
Goguryeo Krallığı (MÖ 37-668) ve Türkler
Goguryeo Krallığı, Kore ve Mançurya topraklarında 28 kralın hükümdarlığıyla, 705 yıl boyunca hâkimiyet kurmayı başarmış önemli bir Kore krallığıdır. Krallığın toprakları, Türklerin yaşamış olduğu coğrafyaya yakın olması sebebiyle ilişkileri de çok eski tarihlere dayanmaktadır. Bununla birlikte Goguryeo Krallığı'nın içerisinde Türkler, Tunguzlar ve Çinliler olmak üzere pek çok millet yaşamış olup, Kore yarımadasındaki diğer iki krallık olan Baekje ve Şilla Krallığı'na nazaran izole bir krallık olmamıştır. Goguryeo Krallığı'nın siyasi tarihine bakıldığında, dönem dönem Çin'in en az Türkler kadar çekindiği güçlü bir krallık olduğu görülmektedir. Bundan dolayı Çin, Türklerle mücadele ederken, Goguryeo Krallığı'ndan gelecek olan destekleri engellemek için Goguryeo Krallığı'na da saldırmıştır. Goguryeo Krallığı özellikle V. yüzyılın başlarında Kral Gwanggaeto döneminde en geniş topraklara sahip olup, Türklerin yaşadığı bölgeye daha da yakınlaşmıştır. Bu dönemde Kore tarihinin ilk yazıtı olan Kral Gwanggaeto Yazıtı'nın Kuzey Wei (Tabgaçlar) ve Göktürk Yazıtları ile benzerliği Türklerle olan ilişkilerin bir yansıması gibi görünmektedir. Bunun yanında Hunlarla olan ticaret ilişkileri, Kuzey Wei (Tabgaçlar) döneminde haraç ilişkileri ve Göktürk Yazıtlarında Bumın Kagan'ın cenazesine katılan elçiler, kültürel ve diplomatik ilişkilerin önemli kanıtlarıdır. Krallığın gelişmesinde ise sadece savaşlarla elde ettiği topraklar değil, Şamanizm ve Budizm gibi dini faktörler de etkili olmuştur. Hatta Budizm ile birlikte krallık yükselme dönemine geçiş yapmıştır. Böylece Goguryeo Krallığı hem siyasi tarih hem de Türklerle ilişkileri ve kültür tarihi açısından günümüz Kore'sine önemli bir miras bırakmıştır. Anahtar Kelimeler: Goguryeo Krallığı, Türkler, Hunlar, Göktürkler, Kuzey Wei (Tabgaçlar).
Lazkiye Limanı (1876-1908)
Doğu Akdeniz'in önemli limanlarından olan Lazkiye Limanı, yüzyıllar boyunca sürdürdüğü ticari trafiğini Osmanlı Devleti'ne dahil olduktan sonra da devam ettirmiştir. Zaman zaman uğradığı değişimler ile gelir hacminde azalmalar yaşasa da hiçbir zaman kesintiye uğramamıştır. Bölgede yetişen kendine has ürünleri ile her zaman yabancı tüccarın ilgi odağı olmuştur. Buharlı teknolojilerin dünyaya yayılımı ile başlayan süreçte Avrupa ile etkileşim içinde olan liman ticari bir merkez haline gelmiştir. Bulunduğu konum itibari ile önem arz eden liman, XIX. yüzyılda gerek yerli tüccar ve yöneticilerin gerekse yabancı yatırımcıların atılımlarına söz konusu olmuştur. Fener, gümrük, karakol ve karantina mahalleri gibi ticari bir limanın sahip olması gereken pek çok özelliğe sahip olan ve doğal bir liman arazisi üzerinde bulunan Lazkiye Limanı, günümüzde dahi önemini devam ettirmektedir.
Edirne Sultan II. Bayezid Vakfı (1484-1826)
Günümüzde eğitim, sağlık, beslenme, barınma, istihdam ve ulaşım gibi devlete ait görevler Osmanlı Devleti döneminde vakıflar tarafından yerine getirilmiştir. Hayırseverler kurdukları vakıfların hizmet vermesini sağlamak amacıyla pek çok gelir kaynağı tahsis etmiştir. Özellikle hanedan üyelerinin kurduğu vakıfların gelir kaynakları çok çeşitli ve bütçeleri oldukça büyüktür. Elde edilen gelirle vakfın günlük hayata dair masrafları karşılanmıştır. Vakfa ait bilgiler öncelikle vakfiyeye ve vakıf hizmet vermeye başladıktan sonra muhasebe defterlerine kaydedilmiştir. Bu kaynaklar incelenerek vakıfların ekonomik, sosyal ve kültürel hayatına ait pek çok ve önemli bilgilere ulaşılmaktadır. Sultan II. Bayezid de Edirne'de cami, medrese, darüşşifa, imaret ve köprüden oluşan bir vakıf külliye inşa ettirmiştir. Bu vakfın daha önce darüşşifa ve medresesi birçok çalışmada tanıtılmıştır. Tüm birimlerinin mimari ve sanat tarihi açısından tanıtımı yapılmıştır. Fakat vakfın tüm birimlerini birlikte ve kapsamlı olarak inceleyen bir çalışma yapılmamıştır. Özellikle vakfiyeleri ve muhasebe defterleriyle beraber vakfın kuruluşundan itibaren uzun bir dönemini inceleyen bir çalışma hazırlanmamıştır. Bu sebeplerle çalışmamız bu ana kaynaklar karşılaştırılarak kaleme alınmıştır. Vakfın gelir kaynakları Rumeli ve Trakya'nın köyleri ve şehirlerinde bulunmaktaydı. Bunlar çeşitli vergiler ile hamam, değirmen, dükkân, tarla, bağ, bahçe gibi taşınmaz mallardan oluşmaktadır. Bu gelirler sayesinde vakıfta canlı bir sosyal ve ekonomik hayat yaşanmıştır. Dolayısıyla Edirne'deki hayata da canlılık katmıştır. Vakfın ilk dönemlerinde gelirleri giderlerini karşılamıştır, fakat zamanla ekonomik durumu kötüleşmiştir. Gelirleri masrafları karşılayamaz hale gelmiştir. Bu durum sadece Bayezid Vakfı için geçerli değildir. Birçok vakfın gelirleri hizmet vermeye devam edebilmeleri için birleştirilmiştir. Edirne'deki bazı sultan vakıfları ile şahıslara ait birkaç vakıf II. Bayezid Vakfı'na bağlanarak gelirleri bir araya toplanmıştır. Bu sayede vakıfların hizmet devamlılığı sağlanmaya çalışılmıştır. Sultan II. Bayezid Vakfı'nın personel maaşları, tamirat masrafları, mutfak harcamaları ve çok çeşitli ihtiyaçları giderlerini oluşturmaktadır. Vakıf sadece kendi giderlerini değil, aynı zamanda Edirne'deki bazı vakıfların giderlerini de karşılamıştır.
Ohri kazası (XVI. yüzyıl sonlarından XVIII. yüzyıl başlarına kadar)
1979 yılında Ohri Gölü, 1980 yılında Ohri şehri UNESCO tarafından dünya kültür mirası listesine alınmıştır. Bu durum Ohri Gölü'nün ve Ohri şehrinin ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu göstermektedir. Ohri, 1385 yılında Osmanlı hâkimiyetine girmesinin ardından Rumeli Eyaleti'ne tabi sancak merkezi konumuna getirilmiştir. Çalışmada, Balkanlarda stratejik açıdan önemli sancaklardan biri olan Ohri sancağının merkez kazasının XVI. yüzyıl sonlarından XVIII. yüzyıl başlarına kadarki idarî, demografik ve iktisadî yapısının tespit edilmesi amaçlanmıştır. Çalışma, giriş bölümü hariç dört bölümden oluşmakta olup giriş bölümünde çalışmanın sınırları ve kaynakları tetkik edilerek Ohri'nin kısa bir tarihçesine yer verilmiştir. Birinci bölümde Ohri kazasının dönem içeresindeki coğrafi önemi ve idari yapısı ortaya konulmuştur. Devamında kazada görevli olan başta sancakbeyi olmak üzere alaybeyileri, çeribaşıları, subaşıları ve diğer kale görevlilerinden oluşan ehl-i örf ile ehl-i şer' mensubu kadıların kimler olduğu tespit edilmeye çalışılmıştır. İkinci bölümde Ohri şehrinin fizikî yapısı kısmında kale, saray, çarşı ve pazarlar ile derphane incelenmiştir. Diğer kısımda ise şehrin fizikî yapının şekillenmesinde vakıfların rolü ile sancaktaki vakıf ve vakıf eserleri açıklanmıştır. Üçüncü bölümde çalışılan dönem içerisinde Ohri kazasının nüfus yapısı incelenmiştir. Ohri kazasının iktisadî yapısının ele alındığı son bölümde ise Ohri kazasındaki zirai üretim, balıkçılık, hayvancılık ve kükürt maden işletmeciliği incelenmiştir. Ayrıca kazadaki avârız, cizye, nüzül, sürsat vb. gibi vergi gelirlerine de yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Osmanlı Devleti, Rumeli, Ohri, Balkanlar, Kaza, kükürt, Demografik, İktisadî ve İdarî Yapı
Birinci Meclisin kimlik söylemi 1920-1923
Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkmış ve çok ağır bir mütareke imzalamıştır. Bu ateşkes gereği yurdun birçok bölgesi işgal edilmiştir. Türk aydını içinde bulunulan durumdan çıkmak için çareler aramış, başta bölgesel direniş hareketleri, manda ve himaye tezleri gibi bütüncül olmayan ve tam bağımsızlık karşıtı reçeteler ileri sürmüşlerdir. Ancak daha sonra Mustafa Kemal Paşa liderliğinde Anadolu'da başlayan Milli Mücadele hareketi güç kazanmıştır. Erzurum ve Sivas Kongreleri, Son Osmanlı Mebusan Meclisi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasıyla millî direniş hareketi tüm yurt sathına yayılmıştır. Askerî zaferler ve Türk aydınının siyasî çabaları olumlu sonuç vermiş ve sürecin sonunda millî hâkimiyete dayanan bağımsız bir Türk Devleti ortaya çıkmıştır. Türk aydınının bu başarıları elde etmesinde motivasyon kaynağının hiç şüphesiz milliyetçilik olduğu açıktır. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ortaya çıkışı, iktidara yerleşmesi ve rejimi dönüştürücü mahiyeti hakkında birçok araştırma yapılmıştır. Ancak bu araştırmalar, konunun bazı noktalardan eksik kaldığını göstermektedir. Bunlardan en önemlisi de kimliksel bağlamdır. Bu nokta iyice araştırılmadan ulusal kimliği referans alan bir devletin nasıl ortaya çıktığı tam olarak aydınlatılamaz. 1919-1920 yıllarında Türk aydını, "Biz kimiz?" sorusuna, "Osmanlıyız", "Müslümanız" şeklinde cevap vermekte iken Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılması ve iktidara yerleşmesi ile birlikte bu sorunun cevabı önce "Türk-Müslüman", sonrasında dinsel söylemin de ağırlığını belirli bir düzeyde kaybederek sadece "Türk" olarak netlik kazanmıştır. Çalışmada, Millî Mücadele döneminde, özellikle oluşturulan meclislerde kimliksel söylemin hangi koşullarda değiştiği ve nasıl ifade edildiği gösterilmeye çalışılmıştır. Tüm Meclis Zabıtlarının detaylı bir şekilde incelendiği araştırmada oldukça ilginç, millî/ulus devletin habercisi bulgular ortaya çıkmıştır.
TBMM tutanaklarına göre ve Türk basınına göre 12 Mart Askeri Muhtırası ve ara rejim hükümetleri
Bu tezin birinci bölümünde; 27 Mayıs 1960 Darbesiyle birlikte Türkiye'de tezahür eden değişim ve gelişmeler verilmiş olup bunların 12 Mart 1971'e tesiri ve yol açması incelenmiştir. 1961-1971 yılları arasında kurulan sivil hükümetler, bu hükümetler ile ordunun etkileşimi, 12 Mart 1971'e uzanan yıllardaki siyasi durum ve hadiselerden bahsedilmiştir. 27 Mayıs darbesi ve 1961 anayasasıyla sonraki 10 yıllık dönemin özellikleri arasında bağlantı kurulmuştur. Üstelik 1960'lı yılların getirdiği fikri çeşitliliğin, Türk siyasi hayatına yansımaları da ortaya koyulmuştur. Tezin ikinci bölümünde; 12 Mart 1971 askeri muhtırasına sebep olan olay ve durumlar ile ordu tarafından muhtıranın hükümete verilmesine yoğunlaşılmıştır. 1960'ların sonlarına doğru artan ve büyüyen olaylar, 1971 senesine gelindiğinde dev problemler halini almıştır. Bu siyasi, iktisadi, sosyal problemlerin, halk nazarında olduğu kadar devlet nazarında da olağanüstü tedbirler ve tepkilere gebe olduğu biliniyordu. Devletin bir kanadının YKK eliyle giriştiği tepki, seçimle iş başına gelmiş hükümete muhtıra verilerek iktidarın bıraktırılması olmuştur. Bu olay ve olguların alakası kurulmuştur. Tezin üçüncü bölümünde; 12 Mart 1971 Askeri Muhtırasının bir sonucu olarak kurulan ve partiler üstü olma iddiasındaki ara rejim hükümetlerinin icraatları ve bu hükümetler devrinde yaşanan önemli vakalar değerlendirilmiştir. Ordunun onayı ve etkisiyle kurulan bu hükümetlere ne sivil ne de askeri yönetim demek tam doğru olmasa da ara rejim hükümetlerinin başbakanları ve bakanları, belli bir partiyi temsil etme iddiasında bulunmayan sivil siyasetçilerden oluşuyordu. Ara Rejim Hükümetlerinin uygulamayı vazife edindiği belli prensipler ve bu doğrultudaki çalışmaları irdelenmiştir.
İslam öncesi Türk tarihinde Kansu bölgesi'nin yeri ve önemi
Kansu Eyaleti, asıl Çin olarak bilinen Sarı ırmağın iç havzasının kuzeybatı sınır eyaletidir. Doğu Asya ile Orta Asya arasındaki geçiş yeri Kansu'dur. Bölge, Çin'in batıya açılma, batının ise Çin'e giriş noktasıdır. Bu topraklar, İpek Yolu'nun doğuda ve batıda yolların birleştiği tek bölge olmuştur. Çin kültürü komşu milletlerin etkisiyle oluşmuştur. Bu yüzden daha sonraki yabancı milletler bu yeni kültürü yadırgamamışlardır. Sarı ırmak havzası bu yabancı kültürlerin kaynaşma noktası olmuştur. M.Ö. 3 bin ortalarından itibaren Kansu bölgesinde kuvvetli bir Türk kültürü görülmektedir. Bu kültürü bu bölgeye getirenler sonraki Türklerin atalarıdır. Bu çalışmamızla arkeolojik kazılar ve Çin kaynaklarında Türkler hakkında yazılan bilgileri değerlendirerek Türk medeniyetini yaklaşık M.Ö. 2500 yıllarına kadar götürmeyi amaçlamaktayız. Anahtar Kelimeler: Kansu, Göç, Türk Göçleri, Hunların ataları, Jung ve Ti kabileleri
Dörtlü takririn dönemin türk basınına yansıması
Bu tez, Türkiye'nin çok partili siyasi hayata geçiş sürecinde, 1945 yılında Cumhuriyet Halk Partisi içinde ortaya çıkan muhalefet hareketinin basındaki yansımalarını incelemektedir. Çalışmamın odağında, CHP milletvekilleri Adnan Menderes, Refik Koraltan, Fuad Köprülü ve Celal Bayar tarafından verilen ve "Dörtlü Takrir" olarak bilinen önerge yer almaktadır. Takrir, yalnızca parti içi bir muhalefet metni değil, aynı zamanda Türkiye'nin demokratikleşme sürecinde önemli bir kırılma noktası olmuştur. Tezin temel amacı, Dörtlü Takrir'in ortaya çıkış koşullarını, kamuoyunda ve siyasi yapıda nasıl karşılandığını ve yol açtığı siyasi kırılmaları kapsamlı şekilde analiz etmektir. Bu bağlamda muhalefetin ortaya çıkışı, partiden ihraçlar ve Demokrat Parti'nin kuruluş süreciyle birlikte basındaki söylemler karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Dönemin basını, yalnızca haber aktarmakla kalmayıp, kamuoyu oluşumunda ve siyasal süreçlerin yönlenmesinde aktif rol oynamıştır. Araştırmanın kapsamı, 1945 yılına odaklanarak; Tan, Vatan, Ulus ve Tasvir başta olmak üzere, dönemin önemli gazeteleri taranmış, ayrıca Türkiye Büyük Millet Meclisi tutanakları, arşiv belgeleri, hatıratlar ve döneme dair akademik kaynaklardan da yararlanılmıştır. Çalışmada nitel araştırma yöntemleri, özellikle nitel içerik analizi ve söylem çözümlemesi teknikleri kullanılmıştır. Gazete haberleri, köşe yazıları ve yorumlar; içerik, dil ve anlatım tarzları açısından değerlendirilmiş; basının siyasal pozisyonları ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Kıbrıs Barış Harekâtı kapsamında Edirne ile civar illerde alınan askeri ve idari tedbirler
Bu tez çalışması, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı bağlamında Türkiye'nin kuzeybatı sınır hattında, özellikle Edirne ve çevresindeki illerde icra edilen askerî ve idarî tedbirleri incelemektedir. Harekâtın doğrudan muharebe sahası dışında kalan Trakya bölgesi, olası bir Türk-Yunan çatışmasında ana cephe hattı olacağı öngörüsüyle stratejik öncelik kazanmış; bu bağlamda Türk Silahlı Kuvvetleri, muhtemel tehdit senaryolarına mukabele edecek biçimde bölgede kapsamlı bir sevk ve idare faaliyeti yürütmüştür. Tez kapsamında, yeni birliklerin teşkili, mevcut birliklerin modernizasyonu ve yeniden tertiplenmesi, ayrıca sivil otorite tarafından yürütülen güvenlik ve hazırlık uygulamaları sistematik biçimde ele alınmıştır. Çalışma, Cumhuriyet Arşivi, döneme ilişkin askerî birlik tarihçeleri, akademik yayınlar ve ilgili yüksek lisans/doktora tezleri temel alınarak hazırlanmıştır. Elde edilen veriler, Kıbrıs Barış Harekâtı'nın Trakya bölgesine olan dolaylı etkisini ve bu bağlamda geliştirilen askerî savunma doktrinlerini anlamlandırmak amacıyla bütüncül bir yaklaşımla değerlendirilmiştir. Bulgular, TSK'nın 1974 yılı itibarıyla konvansiyonel harp hazırlığını yalnızca Kıbrıs ekseninde değil, aynı zamanda Trakya Bölgesi doğrultusunda da sürdürdüğünü göstermektedir. Bu çerçevede Trakya'da yeni birliklerin teşkil edildiği, mevcut unsurların takviye edildiği ve bölgesel savunma kapasitesinin belirgin biçimde tahkim edildiği tespit edilmiştir.
Ahmet Mükerrem Sarol (1909-1995)
Ahmet Mükerrem Sarol, Osmanlı Devleti'ne bağlı Trablusşam'da bir komutan çocuğu olarak 1909 yılında doğdu. Çocukluğu milyonlarca insanın hayatını kaybettiği modern tarihin yıkıcı savaşlarından I. Dünya Savaşı'nın kâbus dolu günleri altında İskenderun'da geçti. Altı asırlık köklü, teokratik ve monark Osmanlı Devleti'nin kurtuluş mücadelesinin ardından kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında Kuleli Askerî Lisesi'nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni bitiren Mükerrem Sarol, Hamburg Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde kadın hastalıkları ve doğum ihtisası yaptı. Yurda dönmesi ile atandığı Aydın Devlet Hastanesi'nde tanıştığı Adnan Menderes sayesinde siyasi hayata adım attı. Bir döneme damgasını vuran Demokrat Parti'nin kuruluş mücadelesine emek veren Mükerrem Sarol, çok partili siyasal düzene geçişte partisini iktidara taşıyan bir etken olarak Türk siyasi tarihinin 1946-1960 yılları arasında Türkiye'nin demokratikleşme sürecinde yer aldı. Halen kırılamayan seçim rekorları ile peşi sıra üç dönem iktidar olan partinin kurduğu hükûmetlerde milletvekili ve bakan olarak görev yaptı. Başbakan Adnan Menderes'i en buhranlı günlerinde ileride soyadı ile anılacak formülü ile siyasette tuttu. Adnan Menderes ile yakın çalışma ilişkisi siyasi kariyerinin yolunu çizdi. Demokrat Parti şemsiyesi altında dava arkadaşı ile yürüdüğü yol, ironik bir şekilde antidemokratik bir hamle ile bir başka davanın kapısında son buldu.
Osmanlı Devleti'nde bir iletişim aracı olarak karikatür: Tiyatro gazetesi örneği (1874-1875)
ÖZET Bu çalışma, Osmanlı Devleti'nde karikatürün bir iletişim aracı olarak nasıl kullanıldığını incelemek amacıyla, 1874-1875 yılları arasında yayımlanan Tiyatro gazetesinde yer alan karikatürleri merkezine almıştır. Tanzimat sonrası dönemin toplumsal, siyasi ve kültürel dönüşümünü yansıtan karikatürler; mizah yoluyla halk ile yönetim arasındaki ilişkiyi ortaya koymakta ve dönemin kamuoyuna dair değerli ipuçları sunmaktadır. Tez kapsamında, Tiyatro gazetesinin üç serisinde yer alan toplam 107 karikatür incelenmiş, bu karikatürler temalarına göre sınıflandırılmış ve içerik analizi yöntemiyle değerlendirilmiştir. Söz konusu karikatürlerde özellikle toplumsal eleştiri, siyasi yergi, eğitim, kadın temsili, ekonomik sıkıntılar ve kamu hizmetlerine ilişkin aksaklıklar öne çıkan temalar olarak belirlenmiştir. Bu doğrultuda, gazetenin sadece bir eğlence yayını değil, dönemin sorunlarını mizah diliyle görünür kılan ve kamuoyu oluşturma işlevi üstlenen bir yayın organı olduğu anlaşılmıştır. Karikatürlerde yer alan semboller, abartılı figürler ve hiciv unsurları aracılığıyla; halkın içinde bulunduğu durum mizahi bir anlatımla resmedilmiş, aynı zamanda eleştirel bir söylem geliştirilmiştir. Bu durum, Osmanlı basın tarihinde mizahın ve karikatürün ne kadar etkili bir ifade aracı olduğunu göstermektedir. Çalışma sonucunda, karikatürlerin yalnızca sanat ya da edebiyat ürünü değil; aynı zamanda tarihsel belgeler ve toplumsal eleştiri araçları olduğu ortaya konmuştur. Bu bağlamda Tiyatro gazetesi, karikatürlerin tarih araştırmalarında nasıl birer görsel tanıklık aracı olarak değerlendirilebileceğini göstermesi bakımından önemli bir örnektir. Tez, karikatürlerin tarihsel kaynak niteliğini vurgulamakta ve bu görsel malzemelerin tarih yazımında daha etkin biçimde kullanılabileceğini savunmaktadır. Anahtar Sözcükler: Karikatür, Gazete, Batılılaşma, İletişim, Toplum
Avrupa konvansiyonel kuvvetler anlaşması ve Türkiye’ye etkileri (1990-2010)
Bu yüksek lisans tez çalışmasının amacı, dünya silahsızlanma tarihinin en geniş kapsamlı ve başarılı konvansiyonel silahsızlanma antlaşması olarak kabul edilen “Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Antlaşması” (AKKA) ve antlaşmanın Türkiye üzerindeki etkilerini tarihsel bir bakış açısıyla analiz etmektir. Çalışmamız, AKKA’nın imzalandığı 1990 yılından günümüze kadar geçen ortalama yirmi yıllık bir süreyi mercek altına almasının yanında, çalışmamızda genel manada silahsızlanma ve silahların denetimi kavramları ile tarihsel gelişim süreçlerine de yer verilmiş ve I. Bölüm konu ile ilgili çeşitli kavramların tarihi örneklerle açıklanmasına ayrılmıştır. II. Bölümde ise Soğuk Savaş dönemi ile başlayan amansız silahlanma yarışının sonucunda ulaşılan dehşet dengesi ve bu denge unsurunun tetiklediği silahsızlanma ve silahların denetimi müzakereleri ele alınmıştır. Silahsızlanma ve silahların denetimi faaliyetleri, konumuzun kapsamı gereğince sadece konvansiyonel boyutuyla ele alınmış olup, AKKA’ya giden meşakkatli yolda yıllar süren çetin müzakere süreçleri antlaşmanın temelini oluşturması nedeniyle detaylı olarak incelenmiştir. III. Bölüm; AKKA metni ile antlaşma metninin ayrılmaz birer parçası olarak kabul edilen sekiz ek protokolüne ve AKKA rejimini tamamlayıcı mahiyetteki diğer antlaşma ve oluşumlara ayrılmıştır. Çalışmamızın son bölümü olan IV. Bölüm ise AKKA’nın NATO ve VP açısından sonuçları, geçen yirmi yıllık süreçte değişen siyasi ve askeri konjonktür gereği tabi tutulduğu zorunlu değişimler ve tüm bu kırılma noktalarıyla beraber Türkiye üzerindeki etkileri siyasi, askeri ve ekonomik olarak tüm boyutlarıyla masaya yatırılmıştır.
Ekim 1973 Savaşı'ndan 1978-1979 Camp David sürecine kadar gelişen İsrail-Mısır siyasi ilişkileri
Çalışmamız 6 Ekim 1973 Arap İsrail savaşlarının son halkasından başlayarak 1978-1979 Camp David Protokollerine kadar olan süreçte gelişen Mısır-İsrail ilişkilerine ışık tutacaktır. Cemal Abdül Nasır'dan sonra Mısır'ın başına geçen Enver Sedat'ın İsrail'e karşı Ekim 1973 savaşını başlatmasındaki asıl amaç Mısır'ın 5 Haziran 1967'de kaybetmiş olduğu toprakları geri almaktı. Sedat Soğuk Savaş döneminde iki süper gücün bu savaşa müdahale edeceğini düşünerek İsrail'in tavrını yumuşatacağını düşünüyor ve savaşı diplomasi aracı olarak kullanıp Mısır'ın 1967'de kaybetmiş olduğu toprakları geri alacağını umuyordu. 1973 Savaşı'nın ritmini arttırması neticesinde Birleşmiş Milletler, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin araya girmesi ile beraber Sedat'ın istemiş olduğu uluslararası diplomasi iki devlet arasındaki yerini bulmuştur. Araya giren uluslararası diplomasi sayesinde iki devlet arasında Cenevre Konferansı organize edilmiş bunun yanında yine iki devlet arasında I. Sina Anlaşması ve II. Sina Anlaşması imzalanmıştır. 1977'de İsrail ve Mısır liderlerinin birbirlerine düzenledikleri ziyaretler pek bir sonuç doğurmasa da İsrail ile Mısır, Amerika Birleşik Devletleri vesilesi ile 1978'de Camp David sürecine gitmiş ardından da iki devlet arasında 26 Mart 1979'da barış anlaşması imzalamıştır. Bu sayede iki devlet arasında başta siyasi ilişkiler olmak üzere sosyal, kültürel ve ekonomik ilişkiler 14 Mayıs 1948'den bu yana ilk defa olumlu yönde ilerlemeye başlamıştır.
Dinin toplumsallaşmasında aracı bir kurum: Erken modern Osmanlı toplumunda vaaz ve vaizler
Osmanlıların İslam'la ilişkisinin önemli bir unsuru olan vâizlik tarihçiler tarafından ihmal edilen, genellikle ilahiyat kökenli araştırmacılar tarafından vâizlerin siyaset ve toplum üzerindeki tesirlerine yönelik değerlendirmelere çok fazla girişilmeden incelenen bir konu olagelmiştir. Bu husustaki eksikliklerin giderilmesine katkı sunmayı amaç edinen bu çalışma, devlet, toplum ve din arasında aracı bir rol üstlenen vâizlerin Osmanlı toplumu üzerindeki etkisini, vâizlik mesleğinin temel hususiyetlerini ve vâizlerin etkili figürler olarak öne çıktıkları çeşitli olayları ortaya koyarak genel bir erken modern dönem Osmanlı vâizliği portresi çizmeyi hedeflemektedir. Tezde öncelikle vaaz faaliyetleriyle ilgili kavramlar ele alınmış, bunların İslam'ın tarihsel seyri içerisinde geçirdiği değişim ve Osmanlılara ne surette intikal ettiği hakkında değerlendirmelerde bulunulmuştur. Osmanlı vâizliği, İslam vâizlik geleneğinin bir parçası olarak geliştiğinden Hz. Muhammed'den başlayıp Abbasilere ve Osmanlı öncesi Müslüman-Türk toplumlarına kadarki süreçte vâizliğin gelişimi ayrıca incelenmiştir. Tezin üçüncü ve dördüncü bölümlerinde, Osmanlılarda vâizlik mesleğinin gelişimi ve kurumlaşması meseleleri irdelenmiştir. Beşinci bölümde, vaazın dini, toplumsal ve siyasal hadiselerdeki rolüne ve işlevlerine değinilmiştir. Sonuç bölümünde ise tezin özet olarak ortaya ne koymaya çalıştığı belirtilmiştir.
Sailing through modernity: Journey of mirror of victory to portsmouth and connected history of the Ottoman naval modernisation
In 1850, Mirror of Victory (Mir'āt-ı Zafer) and Stamp of the Sea (Sürāğ-ı Bahrī) went on a journey to Portsmouth and stayed at the harbour for six months for naval purposes. The harbour was the naval base and was amongst the modernising industrial towns of Britain. The journey of the Ottoman ships was an example of how the Ottoman navy was reformed in contact with Britain. During their stay in Portsmouth, both the deck of the ships and the harbour set the conditions for cultural interaction between the Ottoman marines and British locals. The locals visited the ships daily and communicated with the crew. The opinion-based articles of the journalists during and after the visits show that their interaction was not bounded to East-West dichotomy and Eurocentrism. Accordingly, the transmission of naval science and technology revealed after the interaction was an example of reciprocal transfer rather than imitation of Europe. The Ottoman naval officers who were trained at the harbour brought British style guns to on their return to Istanbul. A report written by Captain Mustafa Bey on the journey and logbook of the Mirror of Victory present valuable information about naval reforms. Going beyond the Westernisation/Europeanisation perspective, this thesis discusses Ottoman modernisation on the axis of interaction and transfer of technology. To overcome the problematic nature on the debates over modernisation, a connected modernisation approach is presented through the exemplary case of Mirror of Victory.
Erken Osmanlı döneminde siyasal iktidar, ulemâ ve sûfîyye (İlişkiler, problemler)
Osmanlı merkezî yönetimi-ulemâ ve sûfîyye ne tarz bir ortamda hangi karşılıklı beklentilerle nasıl bir ilişki kurmuşlardır? Bu ilişkilerin sonuçları toplum hayatına nasıl yansımıştır? Bu çalışma, Osmanlı merkezî yönetiminin ulemâ ve sûfîyye ile ilişkilerine devletin kuruluş yıllarından başlayarak II. Mehmed döneminin sonlarına kadarki zaman aralığı kapsamında özellikle dillendirilen sorulara kendince cevap aramaya gayret ederek katkı sağlamayı amaçlamaktadır. Konunun Fatih döneminin sonuyla sınırlanmasının sebebi, bu devirde yaşanan bazı gelişmelerin konumuz itibariyle mühim kırılma noktaları olmalarıdır. Çalışma kapsamında öncelikle konunun temel kaynaklarının ve modern araştırmaların genel bir değerlendirmesi yapılmış, girişte ulemâ ve sûfîyyenin Osmanlı öncesi dönemde siyasal otoritelerle ilişkilerinin nasıl olduğu anlatılmaya çalışılmıştır. Sonraki bölümler Osmanlı merkezî yönetiminin, sırasıyla ulemâ ve sûfîyye ile kurduğu ilişkilere ve bunların sosyal hayata yansıyan boyutlarıyla beraber sonuçlarına odaklanmaktadır. Dördüncü bölümde ulemâ ve sûfîyyenin birbirleriyle ilişkileri, Osmanlı merkezî yönetimiyle kurdukları münasebetlere ve topluma yansımalarının neler olduğu gösterilmeye gayret edilerek ele alınmıştır. Sonuç bölümündeyse genel bir değerlendirme yapılmıştır. Kısaca ifade edilecek olursa bu dönem boyunca Osmanlı idaresi, kendisine bir tehdit algılamadığı sürece, halk üzerindeki manevî nüfuzları sebebiyle göz ardı edemeyeceği ulemâ ve sûfîyye ile yakın ilişkiler kurmaya çalışmıştır. Bu yakın ilişkiler en başta, yönetime toplum nezdinde meşruiyet temin ederken karşılığında ulemâ ve sûfîyye düşünce ve ritüellerinde serbestlik kazanmışlar ve çeşitli maddî imkânlara nail olmuşlardır.
1950 seçimlerinde Türkiye'nin sosyo-ekonomik yapısının, Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokrat Parti'nin seçim kampanyalarına etkisi
Cumhuriyet'in ilanı ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti'nde çok partili siyasal sisteme geçiş denemesi yapılmış ancak bu denemeler başarısızlıkla sonuçlanmıştır. II. Dünya Savaşı sonrasında tüm dünyada zihinsel ve toplumsal açıdan yaşanan değişimler Türkiye'yi de etkilemiş ve çok partili siyasal sistem nihayetinde başarılı olmuştur. Milli Kalkınma Partisi 1945 yılında, Demokrat Parti ise 1946'da kurulmuştur. Çok partili siyasi sistem büyük bir dönüşümün başlangıcı olmuştur. Küresel çapta yaşanan ekonomik krizler ve toplumsal yapıdaki sorunlar iktidar değişimine zemin hazırlamıştır. Türkiye'de çok partili siyasi sistemin başlaması ile birlikte sosyoekonomik yapısındaki değişimler, 1950 yılında Demokrat Parti ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin seçim kampanyalarını etkilemiştir.
Britanya ve İrlanda siyasi tarihinde Viking istilalarının yeri ve istilaların manastırlara etkisi
Britanya adaları tarih boyunca bir çok istilaya maruz kalmıştır. Bunların en önemlilerinden birisi de Viking akınlarıdır. Saldırılar adaların siyaseti kadar dinini, sosyal yaşantısını ve edebiyatını etkilemiştir. Saldırılardan en çok etkilenenlerden birisi de manastırlardır. Aynı zamanda yazılı kaynakların tutulduğu yerler olduğundan istilaları birinci gözden kaydetmişlerdir. Bu çalışma, Viking istilalarının Britanya ve İrlanda'ya yaptığı siyasi etkilere odaklanmaktadır. Aynı zamanda saldırıların neden manastırları hedef aldığını incelemektedir. Çalışmada öncelikle Britanya'ya yapılan Roma ve Anglosakson akınları ve bunların siyasi sonuçları ele alınmıştır. Sonrasında kısaca Hıristiyanlığın adalarda nasıl yayıldığı ele alınmıştır. Viking akınlarının etkili olduğu yüzyıllar ayrı ayrı değerlendirildikten sonra akınların manastırlarda ve dini yapıda yaptığı etkiler ele alınmıştır. Bu konuda eldeki kaynaklar ölçüsünde Vikingler, Anglosaksonlar ve kilise kurumlarının birbirleriyle olan ilişkileri ve birbirlerini nasıl etkiledikleri incelenmiştir. Saldırı altında kalan manastır kurumunun sosyal hayattan uzak olmadığı görülmektedir. Krallarla olan yakın ilişkileri ve maddi güçleri sayesinde istilalar boyunca sürekli ön planda olmayı başarmışlardır. Mücadelenin bir din savaşı şeklinde vuku bulmasında da manastırların ve din adamlarının büyük bir rolü olduğu görülmektedir.
Çevre tarihi perspektifinden III. Mehmed'in 1596 eğri (Eger) seferi
Bu tez, III. Mehmed'in 1596 yılında ordusunun başına geçerek Eğri'ye düzenlediği askerî harekâtı ve 1596 tarihli Eğri Seferi Rûznâmesi'ni çevre ve iklim tarihinin metodolojisini kullanarak ele almaktadır. Zaman ve mekân olarak muharebe anlarının kendisinden daha çok yer kaplayan askerî harekât süreci üzerinde iklimin, çevrenin ve bunlarla ilişkili bir çerçevede de lojistiğin nasıl bir etkisinin olduğu incelenmektedir. Doğanın savaşın gidişatı ve askerlerin fiziksel-psikolojik durumu üzerinde nasıl bir rol oynadığı sorusunun cevabı, mücadele eden tarafların asker sayıları, silah teknolojileri, askerî eğitim ve strateji farklılıkları bir kenara bırakılarak cevaplandırılacaktır. Askerî tarih çalışmalarında pek yapılmadığı haliyle, kuşatmaları ve meydan savaşlarını ana odak noktası haline getirmeyerek sefer sürecinde yaşanan insan ve doğa ilişkilerine mercek tutulacaktır.
Siyaset bilimi açısından bir değerlendirme Şeyh Bedreddin İsyanı; Sufi ve siyaset
Bu tez çalışması, 1416 tarihinde Batı Anadolu ve Güney Balkanlar'da patlak veren bir dizi isyanı devlet, din ve toplum ilişkilerinin karmaşık sarmalına odaklanarak ele almaktadır. Bu yönüyle Şeyh Bedreddin İsyanı din, kültür ve devlet ilişkilerini anlamak bakımından oldukça verimli bir çerçeve sunmaktadır. Elbette burada bahsedilen anlama iddiası, bahsi geçen hadisenin öncelikle çok yönlü bir değerlendirme gerektirdiğini içermelidir. Henüz tam anlamıyla kurumsallaşamamış bir devlet düzeni ve adeta kimlikler mozaiğini anımsatan bir toplumsal yapı üzerinde gerçekleşen 1416 İsyanları, klasik Osmanlı tarih kaynaklarının sürekli olarak vurguladığı bireysel temelli yargılayıcı bakışın ve Cumhuriyet döneminde Nazım Hikmet ile başlayan ideolojik ve romantik Bedreddin okumalarının çok ötesinde çıkarımlar yapmayı gerekli kılmaktadır. Dolayısıyla bu çalışma ilk elden, metodolojik bir tutum benimseyerek sosyal hadiselerin zeminine inmeyi teklif edecektir. Zira ana metinde görüleceği üzere dini olanla siyasi olanın, tesadüfi hadiseler yığınıyla bilinçli toplumsal karşı çıkışların arasında net bir ayrım yapmak hiçte kolay değildir. Bazı durumlarda ise, aşılması gerektiği düşünülen bu tür iç içe geçişler, sosyal olayları açıklayabilmenin esasını teşkil edebilmektedir. Bununla birlikte uygun karşılaştırma örnekleri üzerinden, bahsi geçen hadiseyi bir tarihsel süreklilik hattına oturtarak okumayı teklif ediyorum. Babai İsyanı ya da Safevi Devleti'nin kökenleri konusu bu bağlamda mihenk taşı niteliğinde sıkça anılacak örnekler durumunda olacaktır. Böylece sufi veya sufi-meşrep yapıların modern- öncesi dönem söz konusu olduğunda, aynı zamanda doğrudan politik organizasyonların bir parçası haline geldiğini daha kolay görebileceğiz.
Rusya'da bir Osmanlı Rum âlimi: Evgenios Voulgaris ve Ortodoks kilisesinde aydınlanma
Evgenios Voulgaris, Venedik, Osmanlı İmparatorluğu, Alman şehir devletleri ve Rusya topraklarında yaşamını sürdürdü. 18. yüzyılın önemli Rum âlimlerinden biri olan Voulgaris, çeşitli fikri geleneklerden etkilenerek kendi düşüncelerini geliştirdi. Aydınlanma düşüncesini eğitim kurumları ve eserleri aracılığıyla Rumlar arasında yaydı. Rum âlimlerinin Aydınlanma düşüncesi kapsamındaki tartışmalarına öncülük eden Voulgaris, Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa ve Rusya'daki faaliyetleri ile bu bölgeler arasındaki etkileşimin bir parçası haline geldi. Voulgaris'in çeşitli kültürlerin, fikir dünyalarının ve siyasi sınırların ötesine geçerek ilmi faaliyetlerini yürütmesi, 18. yüzyıldaki bağlantılı alanların varlığını göstermektedir. Bu tez, Voulgaris üzerinden, Aydınlanma âlimlerinin basmakalıp anlatısının ötesine geçmeyi amaçlamakla birlikte, Rumların etkileşimin aktörleri olarak Rus ve Osmanlı topraklarında nasıl bir etki bıraktıklarını tartışmaktadır.
Endülüs Emevi Devletinde convivencia (bir arada yaşama) deneyimi: Madalyonun iki yüzü: Altın çağ ve kaos (711-1031)
İslam, Hıristiyan ve Yahudi dünyası için son derece önemli olan Endülüs tarihi, Americo Castro'nun 1948 yılında bir arada yaşamak anlamında ortaya koymuş olduğu "convivencia" terimi ile, Avrupa'da önemli bir noktaya ulaşmıştır. Ancak terimin ortaya çıkması ile, yapılmış olan pek çok çalışmada bir altın çağ ya da tam tersi bir arada yaşama ortamının yanlışlandığı mitolojik bir çağ perspektifleri çoğunlukla hâkim olmaya başlamıştır. Son yıllarda farklı kaynaklarda bahsettiğimiz perspektiflerin ötesine geçmek üzere çalışmalar yapılmış olsada, fark ettiğimiz, tek boyutlu bir bakış açısı ile ilerlenmiş olduğudur. Bu noktada ilk olarak tezimizde Endülüs'ün Emevi hanedanının sonuna kadar olan siyasi süreç ele alınarak konunun daha iyi anlaşılması amaçlanmıştır. Ardından convivencia kavramı ve Endülüs'teki kaos olayları çok boyutlu bir şekilde analiz edilerek mevzubahis çalışmalara katkı sağlamak amaçlanmıştır. Çalışmamız neticesinde Endülüs Emevi Devletinin bir arada yaşama kavramını pragmatik bir şekilde toplumu kontrol altında tutarak devletin çıkarına kullandığı, altın çağ mı mitoloji mi tartışmasında ne efsanevi bir dönem olduğu ne de sekiz yüz yıllık sorunsuz bir altın çağ olduğu vurgulanmaktadır. Altın çağ kavramının Endülüs'teki tüm toplumlar açısından bakıldığında özünde güçlü birkaç yönetici döneminde ortaya çıktığı ve Yahudiler ile sınırlı kaldığı görülmüştür. Son olarak da kaos olaylarının bir arada yaşama kavramını etkilediği ve bu olaylara sebep unsurun ise Arap asabiyeti ve ülkede tetiklediği zincirleme reaksiyonlar olduğu sonucuna varılmıştır.
Mısır'da Arap milliyetçi fikirlerin oluşumunda, İslami modernizm ve Reşid Rıza
Arap milliyetçiliğinin nerede nasıl başladığına yönelik tartışmalar henüz bir sonuca ulaşmamış gözükmektedir. Ayrıca 19. yüzyılın sonlarında Müslüman Araplar arasında milliyetçi fikirlerin oluşumunda İslami modernistlerin söylemlerinin etkilerinin de çok fazla çalışılmadığını söyleyebiliriz. İslami modernistler hakkında yapılan çalışmalar onların daha çok teolojik görüşlerine, İslam hukuku (fıkh) alanındaki reformlarına yer vermekte olup onların siyasi ve milliyetçi fikirlerle olan ilişkileri üzerinde pek durulmamıştır. Bu sebeple, elinizdeki bu çalışma aradaki bağlantıyı analiz etmek adına Mısır'da 19. yüzyıl itibariyle oluşan ortama ve İslami modernistlerin fikirlerinin oluşumuyla ilişkisine odaklanmıştır. Bununla birlikte İslami modernistlerin fikirlerinin 20. yüzyılın başlarında Müslüman Araplar arasında etnik bilincin ve milliyetçi fikirlerin oluşumuna nasıl etki ettiği konusu da bu bağlama yerleştirilecektir. Bu doğrultuda çalışmamızda İslami modernizmin güçlü savunucusu Reşid Rıza'nın, İslam reformu, İslam birliği, sömürgecilik, Osmanlı yönetimi, hilafet, Araplar ve milliyetçilik üzerine olan söylemleri incelemeye alınmıştır. Mısır'daki ortamın ve dönemin genel konjonktürünün Reşid Rıza'nın fikirlerinin oluşumunda oynadığı rolü incelemek adına çalışmamızda kültürel analiz yöntemi tercih edilmiş olup; ilk önce Kavalalı Mehmet Ali Paşa dönemiyle başlayan Mısır modernleşmesinden, I. Dünya Savaşı'na kadar Mısır'daki İngiliz idaresi incelenmiş, ardından İslami modernizm ve Reşid Rıza'nın fikirleri ele alınmıştır.
Economic interaction between the Greek Orthodox Church and the Ottoman State in the seventeenth-century Ottoman documents
This thesis examines the nature of the financial activities of the Greek Orthodox Church vis-à-vis Ottoman State during the 17th century that has often been neglected by the historians due to the lack of archival sources. It proposes to overcome these challenges by systematically scanning two important archival collections, namely the Atik Şikâyet Defters and Mühimme Defters, which contain registers covering both ecclesiastical and non-ecclesiastical matters through an examination and analysis of the orders (hüküms) on financial aspects of the ecclestical matters between 1650 and 1690. This research will unveil the evolving dynamics between the church members and the Ottoman officers. Analysis of the orders in these registers with the religious, legal, financial and social dynamics of the petitioners sheds light on the financial changes of the period that is often characterized by almost exclusive crisis in the secondary literature. This thesis shows that the financial relations between them were more complex and that the crisis also included several cases of financial cooperation. Consequently, the findings promise to make a significant contribution to the field of Ottoman and ecclesiastical studies, providing a rich and comprehensive understanding of an important but under-explored period.
A reconsideration of Ottoman women's position in pious endowments: Critical and comparative evaluation in the light of waqfiyya
The awqaf, which have been a significant subject in recent Ottoman studies, have been examined from various perspectives for many years. Despite the abundance of literature, there is still a necessity to address waqf from different dimensions. This thesis endeavors to present a new perspective on Ottoman awqaf, with a particular emphasis on scrutinizing them from the standpoint of women. Rather than concentrating on elite women such as dynastic members, and the wives and children of high-ranking bureaucrats or non-Muslims, our study focuses on the participation of women from the middle and lower segments of society in waqf activities. The density of records reflected in the archive regarding waqf activities has led to the limitation of the scope of the thesis to the Tophane region of Istanbul, in order to obtain reliable findings. The primary source underpinning the study consists predominantly of waqf deed records, particularly derived from 18th-century data. However, when required, data from both earlier and subsequent centuries have been integrated into the study. The thesis, composed of an introduction and four chapters, is focused on fundamental topics such as the types of endowments established by women, profiles of the beneficiaries and administrators of these endowments, motivations for endowment creation, women's practice of using the courts, profiles of witnesses, and the roles they assumed. Contrary to the assumption that Ottoman women were excluded from waqf activities or public spheres, it has been determined that they played a significant and active role. Each chapter addressed has been explained through a comparative analysis, avoiding generalizations. This approach aims to contribute to the research field by focusing on the relationship between women and awqaf. Keywords: İstanbul, Tophane, Waqf, Waqfiyya, Woman.
19. yüzyıl Osmanlı dünyasındaki bilginin üretimi ve dolaşımında bir kaymakam: Melek Ahmed Eğribozî
This thesis focuses on transcultural interactions in Ottoman intellectual transformation process during the nineteenth century. It argues that the intellectual transformation in the nineteenth century emerged not only as a result of increased relations with Europeans, but also as part of inter-communal relations within Ottoman society. Moreover, beyond these relations, Ottoman intellectual life in this period offers examples of interwoven character. In this period, the Greek-origin and Greek-speaking Muslims had a significant influence on the intellectual transformation at the time. However, previous studies have examined this phenomenon based on the examples in the center. Thus, this thesis aims to contribute to our understanding of the reflection of this influence in Ottoman countryside through the life of Melek Ahmed Eğribozî, a Greek-speaking provincial official, and his book on the Greek Rebellion.
Bir bağlantılı tarih örneği olarak İbrahim Müteferrika'nın çok kimlikli düşünce dünyası
İbrahim Müteferrika, Erdel bölgesinde Kolozsvár'da doğup, Hristiyan bir eğitim almıştır. Transilvanya bölgesinin kültürel çeşitlilik fikirleri ile 18. yüzyıl başlarında Osmanlı topraklarına gelen Müteferrika, kendini Osmanlı dili ve kültüründe geliştirerek Osmanlı kültür dünyasında önemli bir yer edinmiştir. Osmanlı yönetiminin resmi onayıyla kurduğu matbaada bastığı eserlere yaptığı katkılarla çok kimlikli yapısı ve kendi etkileşimlerini sergilemiştir. Eserlerinde tüm bu fikir dünyalarını sentezleyerek sunmuştur. Aynı anda ve çatışmadan birlikte var olabilen kimlikleri ile her iki kültürden de faydalanarak her iki kültüre de etki etmiştir. Tezde Müteferrika "kültürlerarası geçişlilik" (transculturality) kavramı üzerinden incelenmiştir. Bu tez, Osmanlı kültür dünyasının yekpare bir anlayışla var olduğu anlatının dışına çıkılmasını amaçlamakta ve farklı kültürlerden beslenen bu yapıyı Müteferrika üzerinden örneklendirmektedir.
III. Selim döneminde nizam kavramının dönüşümü
Bu çalışma ile III. Selim döneminde nizam kavramının dönüşümü incelenmiştir. Böylelikle, nizam kavramı üzerinden III. Selim döneminin siyasi düşünce yapısı anlaşılmaya çalışılmıştır. Bu amaçla öncelikle III. Selim'den önce kavramın hangi anlamlarda kullanıldığına değinilmiş ve Nizam-ı Cedid programını tanıtmak, savunmak veya programın eksik yönlerine işaret etmek üzere yazılan metinlerden yararlanılmıştır. Yeniliğin nasıl meşrulaştırıldığı ve nizam kavramının dönüşümünün neyi gösterdiği sorgulanmaktadır. Bu amaçla kavram tarihi metodundan faydalanılmıştır.
Geç Osmanlı mizahının bağlantılı tarihi: Farklı dil ve alfabelerle yayımlanan ilk mizah gazetelerinde modernleşme
Bu tezde, 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı toplumunda meydana gelen değişim ve dönüşümlere şahitlik eden, ancak tarih kaynağı olarak yeterince dikkate alınmayan mizah gazeteleri incelenmektedir. Bu gazeteler imtiyaz sahipleri ve karikatüristlerinin mizah ve gülme aracılığıyla oluşturdukları temas noktaları açısından ele alınırken, aynı zamanda onların hedef okuyucu kitlelerine de odaklanılmaktadır. Bu çalışmada İstanbul'da Arap harfli Türkçe, Ermeni harfli Türkçe, Ermenice ve Yunanca mizah gazetelerinde yayımlanan karikatürler çizgisel ve tematik olarak analiz edilmeye çalışılmıştır. Farklı aidiyetten topluluklara hitap eden bu karikatürler, toplumların modernleşmeyle birlikte değişen dünyalarına karşı sergiledikleri tutumlardaki ortaklıkları veya farklılıkları tespit etmeye yönelik olarak incelenmiştir. Gazetelerin yayımlandıkları dil ve alfabeler, imtiyaz sahiplerinin konumları ve ilişkileri ile karikatüristler ve karikatürleri sayesinde cemaatler arasındaki kültürel etkileşimlerin ne ölçüde ve ne düzeyde gerçekleştiğini ortaya çıkarmaktadır. Sonuç olarak, bu çalışma, genellikle Arap harfli Türkçe yazılan mizah gazetelerine odaklanan ikincil literatüre katkı sağlayarak, kültürel etkileşimlerin ışığında millet sistemine dair tartışmaların farklı bir dilsel bağlamda incelenmesini amaçlamaktadır.
Hatay'da bağımsızlık mücadelesi ve Kemalizm ile kurulan etkileşim (1918–1939)
Bu tez, 1918–1939 seneleri arasında Hatay'da yürütülen bağımsızlık mücadelesi sürecini ve bu süreçte Kemalizm ile yerel halk arasında kurulan etkileşimi incelemektedir. Hatay bu süreçte, sadece siyasal bir çatışma alanı değil, aynı zamanda ulusal kimliğin şekillendiği bir toplumsal alan olmuştur. Bu çerçevede Kemalist ideoloji, yalnızca bir siyasal yönelim değil; aynı zamanda toplumsal aidiyetin şekillenmesine katkı sunan ve onu besleyen bir yapı olarak Hatay'da çeşitli araçlar ve farklı pratiklerle karşılık bulmuştur. Kemalist ideoloji; reformlar, toplumsal örgütlenmeler, basın, ulusal semboller ve milli bayramlar gibi ritüeller aracılığıyla Hatay toplumunda görünür hâle gelmiş; şapka ve harf inkılâbı gibi reformlar, Hatay Türklerinin bağımsızlık davasıyla özdeşleşen semboller ve toplumsal direnişin simgeleri hâline gelmiştir. Basın faaliyetleri, yerel kanaat önderleri, toplumsal örgütlenmeler aracılığıyla şekillenen bu etkileşim süreci, halkın Kemalist değerleri bağımsızlık mücadelesinin araçları olarak benimsediği çok katmanlı bir kimlik inşasına zemin hazırlamıştır. Bu bağlamda tez, Hatay halkının bağımsızlık mücadelesi sürecinde Kemalizm ve Kemalist değerler ile kurduğu bağları ve bu bağlar aracılığıyla şekillenen ulusal aidiyet duygusunu temel alarak, bağımsızlık mücadelesi ile Hatay'da Kemalist kimliğin inşası arasındaki kesişimi anlamayı hedeflemektedir.
The scientific turn in the 18th and 19th century Serbian enlightenment
This thesis examines the Serbian Enlightenment as a complex, hybrid movement shaped by imperial rule, religious tradition, and rationalist modernity. It was not merely an imitation of Western models but a culturally negotiated response to the challenges of being a non-sovereign Orthodox society caught between the Ottoman, Habsburg, and Russian empires. The study argues that vernacularization—using spoken Serbian to discuss science and education—was the primary way the Enlightenment ideas were adapted to local needs. This vernacular shift marks the scientific turn: a move from devotional learning toward empirical, utilitarian knowledge that re-centred Serbian intellectual life on observation, measurement, and public usefulness. Through close analysis of figures such as Dositej Obradović, Teodor Janković-Mirijevski, and Vuk Karadžić, the thesis employs a transnational and entangled history approach to trace shifts in language, intellectual networks, and pedagogy across imperial and cultural boundaries. It reveals how Orthodox institutions spread the Enlightenment ideas, how state-funded schools transformed them, and how literature and folklore made them accessible to the public. Reformers did not reject Orthodoxy but merged reason with Christian humanism to form a rational piety compatible with the Enlightenment values. By rethinking the links between imperial constraint, cultural innovation, and vernacular mobilization, the thesis repositions the Serbian Enlightenment within broader European and Balkan intellectual currents, challenging narratives that marginalize the "peripheral" Enlightenments.
Osmanlı-Bizans kroniklerinde düğün ve ölüm
"Osmanlı-Bizans Kroniklerinde Düğün ve Ölüm" konulu tez çalışmasında XIV. ve XV. yüzyıl Osmanlı ve Bizans kaynakları kullanılarak Bizans ve Osmanlı hanedanı mensupları arasında düğün ve ölüm sonrası defin geleneklerinin oluşması incelenmiştir. Bu geleneklerin oluşmasının altında yatan sebepler ele alınmıştır. Müslüman ve Hıristiyan olan bu iki toplumun düğün ve ölüm adetleri gereği insan hayatının en önemli kesitleri olan düğün ve ölüm merasiminin nasıl ve ne şekilde yapıldıklarına ilişkin bilgilere ulaşılmaya çalışılmış farklılıklara vurgu yapılmıştır. Osmanlı ve Bizans düğünleri ile ölüm merasimleri hakkındaki bilgilere ulaşılarak değerlendirmeler yapılmıştır. Ölüm ve düğün olgusunun siyasi ve sosyal yaşantıdaki önemi ve etkileri hem ana kaynaklar hem de telif kaynaklardan yararlanılarak belirlenmiştir. Ölüm ve düğün olgusu üzerinden XIV. ve XV. yüzyıllarda Bizans imparatorluğu ve Osmanlı devletlerinin kendi aralarında olduğu kadar diğer hanedanlar ve devletler ile olan sosyal, kültürel ve diplomatik ilişkiler saptanmaya çalışılmıştır. Düğün olgusu evlilik ve sünnet üzerinden incelenmiştir. Siyasi ve diplomatik ilişkilerde imparatorlukların yahut hanedanların resmi nikahın ve evliliğin göstergesi olan düğün vasıtasıyla akrabalık bağı kurarak hâkimiyetlerini ve varlıklarını devam ettirme, toprak kazanma gibi amaçlar taşıdığı görülmüştür. Osmanlı devletinde dini bir ritüeli olan sünnet düğünleri de siyasetin ve diplomasinin bir aracı olarak kullanılmıştır. Bu sünnet düğünlerine kimlerin davet edileceği, sünnet düğünleri sırasında yeme, içme ve hediyeleşme protokolü ve gelenekleri belirlenmiştir. Osmanlı devleti ve Bizans imparatorluğu içerisinde tahta geçmiş imparatorlar ve ailelerinin evlilikleri kadar ölüm şekilleri ve defin yerleri de incelenmiştir. Ölen hanedan üyelerinin hangi sebeplerden öldükleri, nerede gömüldükleri ve cenaze törenlerinin nasıl gerçekleştirildiği araştırılmıştır. Hanedan mensuplarının düğün ve ölüm merasimleri üzerinden hareketle Bizans imparatorluğu ve Osmanlı devletinde oluşan düğün ve ölüm merasim gelenekleri belirlenmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Bizans, Osmanlı, Düğün, Sünnet, Ölüm, XIV. ve XV. yüzyıllar.
17. yüzyıl başına ait şer'iyye siciline göre Tekirdağ'da sosyal ve ekonomik hayat: Kaynak ve değerlendirme
Şer'iyye sicilleri Osmanlı Tarihinin en önemli arşiv kaynaklarından birisidir. Bunlar Osmanlı toplumunun iktisadi, sosyal ve hukuki hayatını, adet gelenek ve göreneklerini toplumsal hayatını en iyi şekilde bize aktaran kaynaklardır. Bu kayıtlar, halkın talepleri, devlet merkezi ile olan yazışmalar, fermanlar, beratlar vs. gibi konulara ait bilgilerin yanı sıra, bölgede yetişen ürünler, köle-cariyeler, vakfiyeler ve aile hayatı gibi konuları da içermektedir. Tezimiz, Rodosçuk'a ait 1531 numaralı Rodosçuk Şer'iyye Sicili'nin çeviri ve tahlilini içermektedir. Bunun yanısıra şer'iyye sicillerinin Osmanlı Tarihi'ndeki yeri ve Rodosçuk'a dair genel bir bilgi de çalışmanın başında verilmiştir. 56 varak 112 sayfadan oluşan bu tarihi kaynak, H. 995-998, 1033 (M. 1586-1589, 1623-1624) yılları arasındaki dönemi kapsamaktadır. Tezimizde, 1531 numaralı Rodosçuk Şer'iyye Sicili aracılığıyla Rodosçuk'un idari, sosyal, ekonomik ve kültürel durumunun aydınlatılmasına katkı sağlamaya çalışılmıştır. ANAHTAR KELİMELER: OSMANLI, RODOSÇUK, MAHKEME, GAYRİMÜSLİM, KADIN, KÖLE
Cengiz Han'ın Orta Asya seferleri
Timuçin, babasının Tatarlar tarafından öldürülmesinden sonra zor yaşam koşulları altında ve uzun mücadeleler neticesinde 1196 tarihinde Moğol İmparatorluğu'nu kurmuş, 1206 yılında ise Cengiz Han unvanına mazhar olmuştur. Neredeyse dünya karasal yüzölçümünün 1/3'ünü yöneten Cengiz Han tarih sayfalarında unutulmaz izler bırakmış ve "Tanrı'nın Kırbacı" olarak anılmıştır. 13. yüzyılın başlarında tarih sahnesine çıkan Moğollar büyük bir İmparatorluk kurmuşlardır. Bu süre içinde karşılarına çıkan orduları yenmekle kalmamış, çevresinde kendisine başkaldırıda bulunacak hiçbir siyasi gücü bırakmamıştır. Moğolların efsanevi lideri Cengiz Han oluşturduğu yasalarla Moğol Devletini tek bir çatı altında toplamış ve "Cihan Hâkimiyeti" idealine dayanan siyasi bir bilinçle büyük bir ulus meydana getirmiştir. Cihan hâkimiyeti idealine dayanan bu siyasi bilinç Moğolların birçok şehri istila etmesine, yakıp yıkmasına ve birçok insanın ölümüne sebep olmuştur. Bu dönemde yapılan askeri seferler sonucunda İç Asya ve Orta Asya coğrafyalarındaki birçok göçebe kabile devletiyle beraber Tangut, Karahıtay (Kitan) ve Hârizmşahlar gibi bölgenin güçlü devletleri de hâkimiyet altına alınmıştır. Moğol ordusunun önemli komutanlarından olan Cebe Noyan ve Subutay Noyan efendileri Cengiz Han'dan aldıkları müsaade ile batı yönünde Kafkasya ve Güney Rusya üzerine önemli seferler yapmışlardır. Bu durdurulamayan "Savaş Makinesi"'nin büyük lideri, 1224 yılında Kuzey Çin üzerine gerçekleştirdiği sefer sırasında vefat etmiştir. Dünyanın en büyük imparatorluğunu kuran Cengiz Han, bozkır devlet geleneğinde önemli bir rol oynamıştır. Askeri başarılar ve yasalara dayalı güçlü bir imparatorluk tesis ederek ününü tüm dünyaya duyurmuştur. Bu büyük liderin maceralar, muazzam savaşlar ve üstün başarılarla dolu hayatı, tüm milletlerden tarihçilerin ve araştırmacıların her zaman ilgisini cezp etmiştir. Anahtar Kelimeler: Cengiz Han, Hârizmşahlar, Moğollar, Moğol seferleri
Güney İtalya'da M.Ö. 750 ve 550 yıllarında Yunan kolonileri
Karanlık Çağdan Hellenistik döneme kadar geçen süre Yunan tarihinin önemli bir aşamasını oluşturmaktadır. Yunan halkının MÖ VIII. yüzyıl ortalarında, Ege'deki anavatanlarından farklı bölgelere doğru başlatmış oldukları geniş çaplı göç hareketi iki yüz yıldan fazla sürmüş, çeşitli şekil ve boyutlarıyla kurmuş oldukları yerleşimler Akdeniz'e kadar uzanmıştır. MÖ 500 civarında ise Yunan dünyası batıda İspanya'dan doğuda Karadeniz'in uç noktasına, güneyde Afrika'nın kuzey kıyılarına ve kuzeyde Ukrayna'ya kadar genişlemiştir. Yunan halkının farklı coğrafyalar üzerine yönelmeleri ve gittikleri bölgelerde kurmuş oldukları yapılanmaya ise tarihsel terminolojide kolonizasyon adı verilmiştir. Zaman ve mekanda koloniciliği konu edinen araştırmacılar dönemin gittikçe merak uyandıran bir özellik kazandığını göstererek; Yunan kolonizasyonu nedenlerinin basit gerekçelerle açıklanamayacağını ve bununla birlikte sistematik bir bütünlük içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini savunmuşlardır. Kolonizasyon hareketliliğinin her biri yüzyıldan fazla süren, iki aşamasından biri olan Batı Akdeniz ve İtalya'da gerçekleşen faaliyetler de bu bütünlüğün önemli bir parçası olmuş ve İtalya'nın güneyi ile Sicilya bölgesinde kurulan çok sayıda koloni ile bölge Megale Hellas olarak adlandırılmıştır.
II. Urban'ın I. haçlı seferi propagandası
Doğuyla Batının çatışmasındaki en büyük savaşlardan biri din adına yapılan I. Haçlı Seferidir. Papa II. Urban tarafından başlatılmış, Katolik din adamları, Keşiş Peter ve diğer gezgin keşişlerin etkileyici vaazlarıyla büyümüş, düşler ve mucizelerle olgunlaşmıştır. İlahi adalet ve kutsal toprakları özgürleştirmek adına binlerce insan, kadın, çocuk, Musevi, Müslüman, Hristiyan katledilmiştir. Vahşet bu kutsanmış aşkınlık halinin bir diğer yüzü şeklinde ortaya çıkmıştır. Dini, psikolojik ve sosyopolitik bir olgu olarak tarihin akışını değiştirmiş ve etkileri aradan geçen uzun asırlara rağmen devam etmiştir. I. Haçlı Seferi'nde ortaçağ dünyasının en büyük propaganda hareketlerinden biri Papa II. Urban tarafından gerçekleştirilmiştir. II. Urban, propagandasında 'Mesih'in askerliği', 'Tanrının seçilmiş halkı' ve 'kutsal toprakları özgürleştirmek' söylemiyle genç, yaşlı, fakir, zengin, köylü, soylu, şövalye, prens toplumun her tabakasından yüz bine yakın insanı binlerce kilometrelik, vahşet ve ölüm dolu uzun bir yolculuğa çıkmaya ikna etmiştir. Bizans İmparatoru I. Aleksios'un Müslüman Türkler'e karşı yardım çağrısı sadece, seferi başlatan kıvılcımdır. II. Urban'ın önderliğinde Doğuya düzenlenecek bu sefer vesilesiyle hem Hristiyan Birliği yeniden sağlanacak, hem de Roma Kilisesi dini ve politik güç kazanacaktır. Papa II. Urban'ın I. Haçlı Seferi fikri kıyametin yaklaştığı, Mesihin gelişinden evvel Hristiyanların savaşla özgürleştirilerek, yeryüzünde Hristiyan egemenliğinin kurulması gerektiği fikrine dayanır. Bu propaganda, Hristiyan eskatolojisi ekseninde yapılmıştır. Bir yanda Eski Ahit peygamberi Musa'ya öykünen Papa, diğer yanda Haçı kuşanarak İsa'ya öykünen Haçlılar, barış adına, Hristiyanların selameti adına şiddeti meşrulaştırmışlardır. Doğu topraklarını elinde tutan Müslüman Arap ve Türkler 'deccal', 'İsa'nın düşmanları' ve 'dinsizler' olarak nitelendirilmişlerdir. I. Haçlı Seferi propagandasında kullanılan temel slogan: Doğudaki Hristiyan kardeşleri dinsizlerin zulmünden kurtarmak; kafirlerin elindeki Kudüs'ü ve kutsal toprakları özgürleştirmektir. Bu ideal uğruna yapılan katliamlar, işkenceler, zulümler, Tanrı adınadır ve hatta Tanrının emridir. Bu çalışmada I. Haçlı Seferi fikrinin oluşumu; Papa II. Urban'ın bu kapsamda yaptığı propaganda çalışmaları ve bu progandanın 15 Temmuz 1099 tarihinde Kudüs'ün Haçlılar tarafından alınışına kadar olan süreçteki etkileri tarihsel bağlamda incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Barış, Haçlı, Mesih, Kudüs, dinsizler.
19. yüzyılda Cisr-i Ergene kazasında nüfus ve sosyal yapı
GGünümüzde neredeyse tüm devletler nüfus ile ilgili çeşitli çalışmalar yapıp bunların istatistiki bilgilerini muhafaza etmektedir. Nüfus verileri çok çeşitli bilgiler içerdiği için devleti oluşturan toplumun potansiyelini de gözler önüne serer ve gelecek planlamalarına dayanak oluşturur. Bu sebeple dünyada modern anlamda ilk nüfus sayımları 18. yüzyılda yapılmaya başlanmıştır. Osmanlı Devleti de 19. Yüzyılın ilk yarısında modern anlamda ilk nüfus sayımını gerçekleştirmiştir. Sadece erkeklerin sayıldığı bu sayımda amaç devletin asker ve vergi ihtiyacını karşılamak olarak belirlenmiş ve 1831 yılında II. Mahmud döneminde başlamış ve bitirilmiştir. Anadolu ve Rumeli topraklarında yapılan bu sayım bize Devletin nüfusu hakkında birtakım istatistiki bilgiler sunmaktadır. Günümüzde nüfus defterlerine dayanılarak yapılmış tez çalışmaları az sayıdadır. Bu nedenle bu sayım defterlerine dayanarak "19. Yüzyılda Cisr-i Ergene Kazasında Nüfus ve Sosyal Yapı" başlıklı bir tez çalışması yapmayı planladık. Bu çalışmada, Cisr-i Ergene'nin ilk nüfus sayımındaki toplam nüfusunu, nüfusun değişimi, nüfusun yaşa göre dağılımı, nüfusun dinamizmi, kullanılan adların analizi, ödenen vergiye göre nüfusun dağılımı gibi belli başlı konuları analiz ettik. Analizlerin sonucunda da o dönemde devletin yapmış olduğu savaşların, çıkarmış olduğu kanunların ve bölgede yaşanan kıtlıkların veya salgın hastalıkların nüfusun yapısını ve sosyal dokusunu hangi yönde ve nasıl etkilediğini ortaya koymaya çalıştık. Bu çalışma ile günümüzde devletler tarafından uygulanması muhtemel nüfus ile ilgili politikaların, toplumların geleceğini hangi yönde ve nasıl etkileyeceği hakkında fikir sahibi olmayı hedefledik.
Doğu Türkistan'dan 1950'li yıllarda Türkiye'ye göç eden kazakların tarihi ve sosyo-ekonomik gelişimi
Doğu Türkistan'daki Çin zulmünden kaçarak önce Keşmir sonra Hindistan ve Pakistan'a gelen Kazaklar daha sonra buradan Türkiye'ye göç etmişlerdir. Kazaklar, Doğu Türkistan'dan Türkiye'ye göç ettikten sonra Türkiye'de çeşitli illere yerleşmişlerdir. Buralarda tarım ve hayvancılık ile meşgul oldular. Köylerde geçimin zorlaşmaya başlamasıyla birlikte İstanbul'a göç etmişler, burada önce el emeği ile çeşitli ürünler yapmışlar, deri işine girmişler, plastik fabrikaları kurmuşlardır. Bu dönemde Kazaklar arasında eğitim konusuna önem verilmemiştir. Ancak deri ve plastik işlerinin duraklamaya başlamasıyla beraber eğitim konusu önem kazanmıştır. Bu süreçten itibaren Kazaklar ortak atalardan gelme akrabalarının yurdu olarak benimsedikleri Türkiye'de pek çok meslek dalında görünmeye başlamışlardır. İstanbul'a geldikten sonra çeşitli ilçelere yerleşen Kazaklar İstanbul Güneşli'de "Kazakkent" adıyla müstakil bir yerleşim kurmuşlardır. Bugün Türkiye'de kendi kültürlerini devam ettiren Kazaklar yıllar içinde çok büyük mesafeler kat etmişlerdir.
Tâhirülmevlevî'nin tarih risaleleri üzerine bir inceleme
Tâhirülmevlevî, 1877 yılında İstanbul'da doğmuş bütün hayatını İstanbul'da geçirmiş ve 1951'de vefat etmiştir. Çok yönlü aydın bir kişiliğe sahip olan Tâhirülmevlevî, ailesinin de desteği ile çocukluk yaşlarından itibaren iyi bir eğitim almıştır. Aile çevresinden dolayı Mevleviliğe küçük yaşlarda ilgi duymaya başlamış; zamanla Mevlevîlik, manevi hayatında en belirleyici unsur olmuştur. Kendisini dil konusunda geliştirerek zamanla Arapça ve Farsçada devrinin en iyi çevirmenlerinden biri olmuştur. Edebiyat alanında öne çıkmış, bunun yanında özellikle İslâm tarihçiliği alanında sayısız eserler vermiştir. Uzun yıllar Darüşşafaka, Kuleli Askeri Lisesi ve Maltepe Askeri Lisesininde öğretmenlik yapmıştır. Hayatı boyunca kendini ilmî açıdan sürekli geliştirmiştir ve öğrendiklerini başkalarına aktarmayı düstur edinmiştir. Tarihçilik alanındaki çalışmalarında, Hz. Muhammed dönemi olayları açıkça öne çıkmaktadır. Hz. Muhammed'in getirdiği dinin insanlık için ne kadar büyük bir kıymete haiz olduğunu göstermek için Arap toplumunun cahiliye dönemindeki inanışlarını, ibadetlerini; insanlığa, akla ve vicdana aykırı uygulamalarını ayrıntılı bir şekilde ele almıştır. I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşında, güçlü kalemi ile halka ve askere moral olmuş; işgalci devletlere karşı ağır ifadelerle tepkisini göstermiştir. Tâhirülmevlevî, yaptığı çalışmaları ve örnek şahsiyeti ile kendi döneminde önemli bir boşluğu doldurmuştur.
Ahmet Cevdet Paşa'da geleneksellik, muhafazakârlık, modernizm izlenimleri ve Osmanlı Devleti'ni Tanzimat sürecine hazırlayan sebepler
Türk Toplumunun son iki asrını her konuda ilgilendiren "Modernleşme, Batılılaşma ve Muasırlaşma" kavram ve olgularının, toplumu ne şekilde değiştirdiğini ve bu olguların ne ölçüde ele alındığı konusu her zaman güncelliğini korumaktadır. Muhafazakâr-modernist-yenilikçi bir şahsiyet olan Ahmet Cevdet Paşa'nın getirdiği metot ve yöntemler kendisini, dönemindeki devlet adamlarından ayırır. Çok yönlü ve entelektüel bir sîmâ olan Ahmet Cevdet Paşa'nın tarih sahnesine çıkış döneminde Osmanlı Devleti, karşılaştığı sosyal, siyasal, yönetimsel, eğitimsel ve hukuksal krizlerin üstesinden gelebilecek donanımlı bir bürokrasi kadrosuna ihtiyacı vardı. Dönemin şartları dikkate alınarak Ahmet Cevdet Paşa'nın bu konulara çözümlemeci ve metotsal yaklaşımı, kendisini Osmanlı Devleti'nde çok önemli bir yere koyar. Etkileri bugün bile hissedilen ve toplumları değiştiren Batı merkezli bu olguların, Osmanlı Devleti'ne tatbiki konusunda kullanılan yöntemler uygulayıcılar arasında fikir ayırımlarına sebebiyet vermiştir. Bu fikir ayırımları, modernleşme kavramının farklı kanallar vasıtasıyla ele alınmasına neden olmuştur. Ahmet Cevdet Paşa hiç şüphesiz Tanzimat Döneminin aranılan ismidir. Devrinde diğerlerinden daha iyi anladığı modernleşme kavramını uygularken toplumun kimlik kaybı yaşamaması için "Biz ve Öteki" anlayışını her icraatında kıstas almıştır. Kendisi medrese kökenli bir modernist olmakla birlikte, "kânun-u kadim" anlayışında bir muhafazakârdır. İbn-i Haldun'u felsefesini en iyi anlayan ve çözümleyen bir şahsiyet olmasının yanı sıra "devlet-i ebed müddet" anlayışını tam olarak yansıtan bir devlet adamıdır. Osmanlı Devleti'ni Tanzimat sürecine hazırlayan gelişmeler ve modernleşme kavramının uygulanma seyri zaman zaman değişmiştir. Ahmet Cevdet Paşa'nın adı, Tanzimat öncesi ve Tanzimat'la birlikte yapılan hata ve sonuçlardan ders çıkaran, bunları görev ve icraatlarına deneysel olarak yansıtan ve pozitivist bir sentez oluşturan şahsiyetlerin arasında öne çıkmaktadır.