Yıldız Technical University
Anabilim Dalı

Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Anabilim Dalı

Yıldız Technical University

256

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
DoktoraAçık ErişimTR

Kimlik ve siyaset bağlamında Anadoluculuk hareketi

Bir aydın hareketi olarak gündeme gelen Anadoluculuk hareketi önemli bir kimlik açılımı başlatmış olmasına karşın, Türk siyasi düşünce tarihi literatüründe çok az incelenen başlıklardan birini oluşturmaktadır. Bu çalışmada, II. Meşrutiyetin üç yaygın ideolojisini oluşturan Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük-Turancılık düşüncelerine karşı eleştirel bir tutum sergileyen Anadoluculuk hareketi ve bu hareketin kurguladığı Anadoluluk kimliğinin temel bileşenleri ortaya konulacaktır. Bu amaçla, Anadolucu düşüncenin 1920lerin başından 1950lerin sonuna kadar geçirdiği süreç tarihsel bir perspektifle ele alınarak, Anadoluculuk hareketinin temel söylem ve görüşleri, eleştirel ve karşılaştırmalı bir analize tabi tutulacaktır. Anadolulu kimliğinin kurgulanışında kullanılan enstrümanların açığa çıkartılması amacıyla ortak tarih mitosu, milliyetçilik, kimlik, coğrafya, vatan, köycülük gibi tartışma konuları sorunsallaştırılarak genelde milliyetçi projelerin özelde Anadoluculuk hareketinin milli bir kimlik ve milli bir vatan kurma süreçlerinde ne tür alternatifleri tartıştıkları, hangi özlemleri dile getirdikleri dönemin siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel gelişmeleriyle bağlantılı olarak ortaya konmaya çalışılacaktır. Çalışmanın bir başka amacı da Anadoluculuk hareketinin gündeme getirdiği eleştirel fikirlerin devrin diğer yaygın siyasal ideolojilerine Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük-Turancılık? karşı bakış açısının tespit edilmesi ve bu akımların Anadoluculuk hareketinin söylemlerine karşı ne tür tepkilerde bulunduklarının belirlenmesi olacaktır. Çalışma, Anadoluculuk hareketinin tam olarak sınırları belirlenmiş bir ideolojik çerçevesinin bulunmadığını, kendi tezlerini ortaya koyarken sert bir dille eleştirdiği Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük-Turancılık ideolojilerinin dayanaklarını kullanma yoluna gittiğini ve dolayısıyla Anadoluculuk hareketinin bu üç ideolojiden bağımsız olarak değerlendirilemeyeceğini ileri sürecektir.

AnadoluculukAnadoluculukKimlik+6
Ahmet Pakiş
Yıldız Technical University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2013
00
DoktoraAçık ErişimTR

Türkçe çocuk gazetelerinde Osmanlı kimliği (1869-1908) (Ahlak, ilim, dil, tarih ve coğrafya)

Bu tezde 1869-1908 yılları arasında yayınlanmış 19 Türkçe çocuk gazetesi, Osmanlı kimliği bağlamında incelenmektedir. Tanzimat döneminde yayın hayatına başlayan Türkçe çocuk gazeteleri, Osmanlı kamu eğitiminin önemli bir parçası olmuş, Osmanlı düzenine sadık, makbul bir vatandaş yetiştirmeyi hedeflemiştir. Bu tez, Osmanlı kimliğini oluşturan genel politikalarla birlikte, Osmanlı kimliğinin, ahlak, ilim, dil, tarih ve coğrafya unsurlarını, geleneklerden geniş bir biçimde yararlanan bir kimlik inşası bağlamında, Türkçe çocuk gazeteleri üzerinden okumayı ve değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Tezin ana kaynakları 1869-1908 yılları arasında yayınlanmış olan 19 Türkçe çocuk gazetesi olmuş, bu ana kaynaklarla birlikte, söz konusu dönemde yayınlanmış gazeteler, kitaplar ve arşiv belgelerinden de yararlanılmıştır. Tanzimat ve II. Abdülhamid dönemlerinde yayınlanan söz konusu gazeteler, tematik olarak süreklilik göstermişlerdir. Gazeteler genellikle kamu okulları aracılığıyla çocuklara ulaşmış, dolayısıyla daha çok Müslüman, erkek, kentli, rüşdiyeli çocuklara seslenmişlerdir. Gazetelerin yayın politikalarına bakıldığında inşa edilmek istenen Osmanlı kimliğinin şu unsurları öne çıkmaktadır: 1. İslam-Osmanlı geleneksel ahlak anlayışına bağlı olunmalıdır. 2. Modern bilimsel gelişmeler takip edilmelidirler. 3. Türkçe ortak ve milli bir dil biçiminde kabul görmeli, kullanılmalıdır. 4. İslam-Türk tarihi, milli bir tarih biçiminde öğrenilmelidir. 5. Osmanlı coğrafyası, tüm farklı etnik ve dini unsurlarıyla bir birlik oluşturmaktadır. Tüm bu unsurlarla birlikte tüm Osmanlı çocukları, Osmanlı toplumsal düzenine, başta Osmanlı hanedanına, ardından idarecilere ve ailesine sadık ve itaatkâr olmalıdır. Anahtar Sözcükler: Osmanlı kimliği, Türkçe çocuk gazeteleri, İslam-Osmanlı ahlak anlayışı, Osmanlı ilim, Osmanlı eğitim tarihi, Osmanlı okullarında tarih ve coğrafya.

AhlakCoğrafyaEğitim+7
Eray Yılmaz
Yıldız Technical University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Aydınlanma hareketi olarak Türk devrimi

ÖZETTezimde ilk olarak Aydınlanma kavramı ile Aydınlanma hareketinin oluşumu vegelişimi ele alınmıştır. Batıdaki aydınlanma hareketinin oluşturduğu sonuçlar karşısındaOsmanlı Devleti'nin ayak uydurma çabaları ise, ilgili dönemler çerçevesinde irdelenerekOsmanlı toplumunda yeşeren düşünce akımlarına sonraki bölümde ayrıntılarıyla yerverilmiştir.Türk Devriminin genel çizgisi ve Türk Aydınlanma hareketinin nitelikleri ilebaşkaca ülkelerin devrimlerinin Türk Devrimi ile olan etkileşimi üçüncü bölümünkonusunu oluşturmaktadır.Mustafa Kemal Atatürk'ün düşünce yapısının TürkAydınlanma hareketine olan yansımaları; devrimlerin ışığında Türk devrimi ve Türkaydınlanma hareketi birbirini tamamlayan son iki bölümün içeriğini kavramaktadır.Sonuç olarak da Aydınlanma hareketi ve Türk Devrimi incelendiğinde TürkDevrimi'nin birçok yönden Aydınlanma hareketini geçen özellikleri de görülmektedir.

Elif Ayşen Yeşil Tarlan
Yıldız Technical University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2006
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

1946-1960 arası uygulanan eğitim politikası

1946-1960 ARASI UYGULANAN EĞ T M POL T KASIZAR FE KER MOĞLUÖZETÇok partili bir döneme geçilmesiyle birlikte siyasi hayatta yaşanan değişim, eğitimpolitikasına yansımıştır. CHP çok partili dönemin ilk kurultayında bu değişimin sinyallerinivermiş, parti programında ve hükümet programlarında eğitim politikasını belirleyenmaddelere yer verirken bir muhalefetin varlığını da hesaba katmıştır. Bu dönemde toplananmilli eğitim şÃ»ralarından özellikle demokratik eğitimin üzerinde duran Dördüncü Milli EğitimŞÃ»rası önemli bir yer teşkil etmiştir. DP programı ile CHP programı arasında benzerlikgörülse de DP programında ve hükümet programlarında manevi değerlere yapılan vurguDP'nin farkını ortaya koymuştur.Halkevleri ve Köy Enstitüleri bu dönemde kapatılan iki kurum olmuş, din eğitimitekrardan okullara girmiş ve tüm öğretim kademelerine doğru yaygınlaştırılmıştır.Demokratik eğitim ilkeleri ilköğretim ve ortaöğretim programlarına yansıtılmıştır. Budönemde üniversitelere verilen özerkliğin yanı sıra tek üniversiteden çok üniversiteli birdöneme girilmiş, ayrıca verilen özerklik konusunda da tartışmalar yaşanmıştır.

Zarife Kerimoğlu
Yıldız Technical University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2006
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kore`den Afganistan`a Türkiye`nin uluslararası barışı koruma operasyonlarına katkıları

T.C.YILDIZ TEKN K ÜN VERS TESSOSYAL B L MLER ENST TÜSÜATATÜRK LKELER VE NKILÂP TAR H ANAB L M DALIYÜKSEK L SANS TEZKORE'DEN AFGAN STAN'A TÜRK YE'N NULUSLARARASI BARIŞI KORUMAOPERASYONLARINA KATKILARITaner TANESEN3701005Tez Danışmanı: Yrd. Doç. Dr. Fuat AKSUSTANBUL-2006ÖZETBu tez, dünya barışının sağlanmasında uluslararası barışı koruma çabalarını ve baştaBirleşmiş Milletler olmak üzere uluslararası örgütlerin barışın sağlanmasındaki işlevlerini bukapsamda barışın korunması için yapılan barışı koruma operasyonlarını ve Türkiye'ninKore'den Afganistan'a kadar olan süreçte barışı koruma operasyonlarına katkıları ileTürkiye'ye sağladığı ve gelecekte sağlayacağı faydaları ortaya koymayı amaçlamaktadır. Eldeedilen bulgu ve yorumlar ışığında Türk dış politikası ve Türk Silahlı Kuvvetleri açısındanbundan sonra yapılacak olan barışı koruma operasyonlarına ışık tutulmaya çalışılmıştır.Barışın sağlanması, barış içinde yaşama isteği bütün dünya ülkelerinin ortak dileğiolmasına rağmen barışın sürekliliği için özel bir çaba harcamak gerekmektedir. Barışıntesisinde ülkeler ve uluslararası örgütlerin işbirliği ve barışı koruma operasyonlarındakietkinliği önemli bir yer tutmaktadır. BM günümüz için barışın sağlanmasında temel sorumluteşkilattır. Dünyada barışın tesisi için yapılan çalışmaların tarihsel gelişim süreci içinde,barışın sağlanmasında iyi niyet kuralları ve diplomasinin yetersiz kalması durumunda barışıbozan tarafları bir takım kurallara itaat etmeye zorlayan bir erkin gerekliliği Somali'de,Bosna-Hersek'te, Kosova'da, görülmüştür. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Barışıntesisinde güç, meşruiyet, otorite ve işbirliği kavramları kilit kavramlar olarak karşımızaçıkmaktadır.Soğuk Savaş'ın bitimi ile küreselleşme olarak adlandırılan yeni bir dünya düzeniarayışına gidilmiştir. Ayrıca geleneksel tehdit kavramları da değişmiş bunun yerini, terörizm,bölgesel ve etnik çatışmalar, açlık ve çevre kirlenmesi, doğal afetler vb. tehdit ve riskleralmıştır. Bu durumda uluslararası güvenliği sağlamak için uluslararası bir mutabakat sonucuoluşan barışı koruma operasyonları önem kazanmıştır. Bu operasyonların hukuki zemininiBM şartı'nın VI. ve VII. bölümleri oluşturmaktadır.2

Taner Tanesen
Yıldız Technical University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2006
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tevfik Rüştü Aras dönemi olaylarla Türk dış politikası

ÖZET1883 yılında Çanakkale'de doğan Tevfik Rüştü Aras, 1905'de Beyrut'taki tıpfakültesinden mezun olmuştur. Bir süre mesleğiyle ilgili çalışmalar yapan Aras, İttihat veTerakki Partisi'nde politikayla tanışmıştır. Bu partide çeşitli görevlerde bulunduktan sonra,Şubat 1919'da tutuklanmış ve Bekirağa Bölüğü denilen askeri hapishaneye gönderilmiştir.Buradan kaçarak Anadolu'ya geçen Aras, 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne MenteşeMilletvekili olarak katılmıştır. Mecliste çeşitli görevlerde bulunmuş, 1920'de resmi TürkiyeKomünist Partisi delegesi olarak Rusya'ya gönderilmiştir. 3 Mart 1925'te, Türkiye'ninDışişleri Bakanı olmuştur.Tevfik Rüştü Aras, Mustafa Kemal Atatürk'ün değişmez Dışişleri Bakanı olarak,görevi boyunca O'nun dış politika ilkelerini uygulamıştır. Aras'ın Bakanlık dönemindeLozan'dan kalan sorunların çözümlenmesine ağırlık verilmiştir. İlk olarak İngiltere ile Musulsorunu çözümlenmiş ve İngiltere ile dostça ilişkiler kurulmuştur. Yunanistan ile NüfusMübadelesi sırasında çıkan ?etabli? anlaşmazlığının halledilmesinden sonra, iki ülke arasındagiderek yoğunlaşan bir dostluk başlamıştır. Sovyetler Birliği ile, zaten iyi olan ilişkiler aynışekilde sürdürülmüştür. Türkiye, 1932 yılında Milletler Cemiyeti'ne üye olmuş, 1934 yılındaise ?Balkan Paktı? nı imzalamıştır. Bu dönemde dalgalı olan Türk-İtalyan ilişkileri, ikiligörüşmelerle iyileştirilmeye çalışılmıştır. 1936'daki Montreux Boğazlar Sözleşmesiyle,Türkiye'nin egemenlik haklarını kısıtlayan ?Uluslararası Boğazlar Komisyonu? kaldırılmıştır.1937'de Doğulu Devletlerle ?Sadabad Paktı? bağıtlanmıştır. Türkiye ile Fransa arasında ise,Osmanlı Borçları sorunu çözümlenmiş, Fransız Okulları ile ilgili gerginlik, bu okulların Türkkanunlarına uymayı kabullenmeleriyle son bulmuştur. Millileştirme politikası gereği, Adana -Mersin Demiryolu Fransa'dan satın alınmıştır. Böylece Türk-Fransız ilişkileri dostane biryola girmiştir.Atatürk'ün ölümünden sonra Bakanlık görevine son verilen Aras, 1939'da LondraBüyükelçiliği'ne atanmıştır. Yurda döndükten sonra Demokrat Parti'nin kuruluş çalışmalarınakatılmış, ancak anlaşmazlıklardan dolayı ayrılmıştır. Bazı politik olmayan görevlerdebulunmuş, 1972'de İstanbul'da hayata veda etmiştir.IV

Aslı Nur Sencer
Yıldız Technical University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2006
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Cumhuriyet dönemi Türkiye`sinde hemşirelik teşkilatının gelişimi

ÖZETTürkiye' de başlangıçta, amatörce yapılan hastabakıcılık, ebelik vehemşirelik uğraşıları, zaman içinde gelişerek, profesyonel anlamını,Cumhuriyetle yaşıt, ilk Hemşire Okulu olan Kızılay Hemşire Okulu ile bulur.Ancak öncesinde, Osmanlı İmparatorluğu' nun yıkılma sürecinde, Avrupalıülkelerin emperyalist amaçlı, art arda çıkardıkları savaşlar sebebiyle, tıppersoneli açığı ortaya çıkmış, Türk Kadınları cephelere koşmuş, askerinigerek cephede, gerek cephe gerisinde yalnız bırakmamıştır.Türk kadınlarının fedakarlıkları, tarihin her döneminde olduğu gibi,Kırım Savaşı' ndan Milli Mücadelemizin kazanılmasına kadar olan dönemdede, kendisini göstermiştir. Türk Kadını, karakteri gereği, kendisine çok uygunolan Hemşirelik Mesleğinin, Ülkemizde sevilmesine, saygın bir yeredinmesine ve bu meslek grubunun gelişmesine, katkıda bulunmuştur. TürkHemşireleri, cumhuriyet tarihi boyunca, mesleklerinin geçirdiği evreleridesteklemişlerdir.Meslek eğitiminin, yüksek okul seviyesine çıkarılışı ile, hem toplumun,hem de hemşirelerin kendi mesleklerine bakış açılarının değişmesi, meslekidernek sayılarının ve bu derneklere üye hemşire sayısının artışı, mesleğeilişkin basın yayın araçlarının yaygınlaşması da, hemşirelik mesleği içinolumlu gelişmeler olmuştur.Anahtar Kelimeler: Hastabakıcılık, ebelik, hemşirelik.viii

Tuba Tepecik
Yıldız Technical University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2006
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tarihsel perspektifte Türkiye`de kişi özgürlüğü ve güveniliği

TARİHSEL PERSPEKTİFTE TÜRKİYEDE KİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜ VE GÜVENLİĞİÖZETBu çalışmamızda, temel hak ve özgürlükler arasında vazgeçilmez bir yeri olan kişiözgürlüğü ve güvenliği hakkı ele alınmıştır. Çalışmada kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı, Türkve dünya tarihi açısından ele alınıp, günümüzdeki haliyle bir kıyaslama yapılması amaçedinildi. Kavramın geçirdiği tarihsel süreçle birlikte, Türk Anayasalarının kavramı ele alışbiçimi, yürürlükteki Anayasa ve ona göre şekillenen bazı yasalar kişi özgürlüğü ve güvenliğiaçısından irdelenmeye çalışıldı. Yeri geldiğince uluslararası hukuk normları arasında bizim detaraf olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve bu Sözleşmenin Avrupa İnsan HaklarıMahkemesi tarafından uygulanması somut bazı örnekler verilerek anlatıldı.Çalışmamızın birinci bölümünde kişi özgürlüğü ve güvenliği kavramının, tarihi süreçiçerindeki seyri incelendi. Antik Çağdan başlayarak Ortaçağ, oradan Osmanlı Devletindekigelişmeler, uluslararası gelişmeler ve Cumhuriyet Anayasaları irdelendi. İkinci bölümde isegünümüz hukukundaki kişi özgürlüğü ve güvenliği anlayışı 1982 Anayasası paralelinde,konuyla ilgili olan bazı kanunlarla birlikte ele alınarak mevcut halinin anlaşılması hedeflendi.

Nurullah Yılmaz
Yıldız Technical University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2006
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Harf devrimi ve halk mecmuası

XIX. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda eğitimin yaygınlaştırılması temelindebaşlayan imla sorunu ve dilde sadeleşme tartışmaları, Tanzimat'la birlikte başlayanmodernleşme hareketinin etkisiyle Arap harflerinin terk edilmesi noktasına gelmiştir. Ancak,Arap harflerine atfedilen kutsallık ve geçmiş kültür birikiminden yoksun kalma endişesi buradikal dönüşümü engellemiştir. Bu cesur dönüşüm ancak Mustafa Kemal Atatürk tarafındangerçekleştirilmiştir.3 Kasım 1928'de Türkiye'de, yüz yıla yakın süredir devam eden alfabe tartışmalarınason verilmiş ve Latin harfleri kabul edilerek hızla uygulamaya geçilmiştir. Emperyalizmekarşı ulusal kurtuluş savaşı veren Türkiye, Batı'dan iki yüz yıl sonra, ulus devlet olmayolunda ciddi bir dönüşüm yaşamıştır. Bu dönüşüm özgün bir süreç olup, Batı'yla savaşarakve Batı'yı örnek alarak yürütülmüştür. Dikkatlice hazırlanmış bir sıraya göre, birbirininardından adım adım gerçekleştirilen değişikliklerle, bir taraftan yeni bir siyasal yapılanmayagidilirken, bir taraftan da modern bir toplum oluşturulmaya çalışılmıştır.Harf Devriminin ardından açılan Millet Mektepleri aracılığıyla, tüm yurtta okumayazma seferberliği başlatılmış; kısa sürede binlerce kişinin okuryazar olması ve yurttaşlıkbilinci kazanması sağlanmıştır. Millet Mekteplerinde okuma yazma öğrenen halkı eğitmekamacıyla devlet tarafından kitaplar basılmış, bir de ?Halk? adıyla yeni bir dergi çıkarılmıştır.Kemalist ideolojinin toplumu dönüştürme çabaları, dönemin toplumsal ve siyasal yapısı ileCumhuriyetin eğitim, sağlık, kadın, din ve ekonomi gibi konulara yaklaşımı bu dergiyebütünüyle yansımıştır.Basit imla kuralları ve Türkçeye uygun yapısıyla daha kolay öğrenilen yeni alfabeyle,% 10- 20 oranında seyreden okuryazar oranı, ilk beş yıl içinde büyük bir artış göstermiştir.Keza, basılan kitap sayısı Osmanlının yüzyıllar boyunca ulaştığı rakamlara ilk yirmi yıldaulaşmıştır.Tüm bu çabalar sonucunda, Türkçe öz benliğine kavuşmuş ve ulusal bir nitelikkazanmıştır. Yeni Türk Alfabesi eğitimin yaygınlaşmasını sağlayarak, çağdaşlaşma sürecinikolaylaştıran bir araç olduğunu kanıtlamıştır.

Aynur Taşdemir
Yıldız Technical University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2006
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Cumhuriyet Senatosu'nda Milli Birlik Grubu

27 Mayıs askeri müdahalesinden sonra Türk siyasi hayatı, yeni bir yasamaorganı olan ?Cumhuriyet Senatosu? ile tanıştı. Ve Türkiye 12 Eylül askeri müdahalesinekadar çift meclisli parlamenter sistemle yönetildi. 27 Mayıs'ı gerçekleştiren subayların birkısmı da Senato'da ?Tabii Senatör? olarak yerlerini aldılar. Cumhuriyet Senatosu, 1961 -1980 yılları arasında toplam 496 senatörü sıralarında ağırladı. Askeri müdahaleyigerçekleştiren askerler ve yeni anayasanın oluşturulmasında büyük rol oynayan öğretimüyeleri; müdahaleden önce iktidarda olan Demokrat Parti'nin (DP) parlamenter sistemiişlemez hale getirmesi ve partinin elde ettiği çoğunluğu parlamentonun üzerinde görmesigibi nedenlerle Cumhuriyet Senatosu'nun kurulmasına karar vermişlerdi. CumhuriyetSenatosu, alt meclis olan Millet Meclisi'nin kabul ettiği kanun tasarılarını onaylama ya dareddetme yetkisine sahip, denetleme görevi yapması gereken bir yasama organıydı. Birtasarının kanunlaşması için, Senato'nun onayı gerekliydi. Ancak bu süre içerisindeCumhuriyet Senatosu, Millet Meclisi'nin kabul ettiği her tasarıyı onaylayıpkanunlaştırarak denetçi bir yasama organı olma görevini yerine getiremedi.Senato; seçimle işbaşına gelen üyeler, Cumhurbaşkanınca seçilen kontenjanüyeleri ve Tabii Üyelerden oluşuyordu. Tabii Senatörler, anayasaya göre hayatlarıboyunca parlamenter olma hakkını kazanmışlardı. Tabii Senatörler, 19 yıllıkparlamenterlik hayatlarında, ülkeyi ilgilendiren iç politika, dış politika ve ekonomikonularında görüşlerini ortaya koydular. 1964 yılında ise daha organize siyasetyapabilmek için Milli Birlik Grubu'nu kurdular. 12 Mart 1971 askeri müdahalesine kadaretkin bir siyaset sürdüren Tabii Senatörler, bu dönemde DP'nin devamı olan AP ile çeşitlikonularda tartışmalara girdiler. 12 Mart'tan sonraki dokuz yıllık dönem ise MBG'ninsessiz yıllarıdır. Geçmiş on yıla oranla daha az faaliyetin gösterildiği 1971-1980 dönemi12 Eylül askeri müdahalesi ile sona ermiş ve MBG, Cumhuriyet Senatosu ile birliktetarihe karışmıştır.

Barış Kenaroğlu
Yıldız Technical University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2006
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Avrupa Birliği sürecinde Türkiye'de polis kaynaklı insan hakları ihlalleri ve çözüm arayışları

İnsan hakları, insanlığın ortak değerleri olarak 21 yüzyılın üstün değerlerinden biri haline gelmiştir. Uzun süren bir mücadele sonrasında insanın haklarının farkında lığına varması ve onu yücelterek bir koruma mekanizmasıyla taçlandırması, tüm insanlığın bu değerlere sahip çıkmasını gerektirmektedir. İnsan hakları en geniş anamda siyasal meşruluğun bir ölçütüdür. Devletler insan haklarını korudukları ölçüde meşrudurlar. Günümüz koşulları, toplumları, bölgesel birlikteliklere zorlamaktadır. Türkiye, Avrupa Birliği üyelik sürecindeki kararlılığını altına imza koyduğu uluslararası sözleşme/anlaşmalarla ortaya koymuştur. Bu kararlılık Türk toplumunun tüm kesimlerinde olduğu gibi polis teşkilatının da gelişmelere duyarlı olarak daha hassas hareket etmesini ve yeni atılımlar yapmasını zorunlu kılmaktadır. Bu atılımların motor gücünü Avrupa Birliği süreci oluşturmakla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin varlık sebebi olan ve yapılacak her türlü iyileştirmeye fazlasıyla layık olan Türk insanının huzurlu ve müreffeh bir hayata kavuşması elbette en başta devletin görevidir.Bu çalışmada temel olarak; Türkiye'nin Avrupa Birliği sürecinde yaşadığı değişimlerin Türk Polis Teşkilatı'na yansımaları ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları doğrultusunda polis uygulamalarının değerlendirilerek, insan hakları ihlallerine neden olan etkenler ve bunları ortadan kaldırmaya yönelik çözüm arayışları ele alınmıştır. Tarama modeli kullanılarak tez konusuyla ilgili yazılı belgeler sistemli bir şekilde incelenmiş ve alan yazın (literatür) taraması yapılmış, sonuçların ortaya konulmasından sonra sonuç ve öneriler izah edilmiştir.Kaynak ve literatür taraması yapılarak oluşturulan çalışmamızda kısaca şu sonuçlara varılmıştır: Türkiye'de polis uygulamalarından kaynaklanan bir insan hakları sorunu vardır. Ve fakat bu sorunu cesurca ortaya koyup, polisi kötü muameleye iten problemleri çözmeyi amaçlayan yapısal girişimler olması gerekenden azdır. Türkiye, Avrupa Birliği sürecinde etkili bir değişim geçirmektedir. Bu değişim toplumsal yapıyı ve dolayısıyla Türk Polis Teşkilatı'nı da olumlu yönde etkilemektedir. AİHM kararları incelendiğinde Türkiye aleyhine verilen ve adeta demokratikleşme ölçütü kabul edilen mahkûmiyet kararlarının, polis teşkilatında yapılacak zaruri düzenlemelerle asgariye indirileceği açıktır.Anahtar Kelimeler: Avrupa Birliği, Polis Teşkilatı, İnsan Hakları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Kolluk

AGİTAvrupa BirliğiAvrupa Birliği hukuku+7
Hakan Bener
Yıldız Technical University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2007
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Şevket Süreyya Aydemir tarih ve devlet anlayışı

Şevket Süreyya Aydemir 1897'de göçmen bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelmiş, çocukluğunda Osmanlıcı bir eğitim çevresinde büyümüş, imparatorluk dağılırken Turancı ülküye sarılmış, bu ülküyle çıktığı yolculukta Bolşevik Devrim ile tanışmış, Türkiye'ye dönüşünde ise her devirde onu belirleyen ulusalcı duygularla Kemalist Devrim'in hizmetine girmişti. 1927 yılından itibaren devrim ile dirsek temas, kurmaya başlayan Aydemir 1930 ekonomik buhranının ardından girilen siyasal-ekonomik arayışlara bir çözüm yolu önermiş, böylece Kadro hareketi onun çevresinde ortaya çıkmıştı. Sonraki yıllarda Kadrocu görüşlerini sürdürmüş, 1960'larda yeniden bu anlayış, farklı söylemlerle diriltme uğraşına girmiş, tarih ve devlet anlayışında ise çok derinleştiremese de önemli sayılabilecek değişiklikler gerçekleştirmişti. Ömrünü 1976'da tamamladığında arkasında sağdan, soldan eleştiriler ve Kemalist özlemler bıraktı. Yazdığı kitaplarla yüz yıllık tarihimizi zengin kaynaklarla araştırmış, tartışmış, derli toplu sayılabilecek ve dönemsel karakterler gösteren bir tarih ve devlet anlayışı bırakmıştı.Günümüz tarihçiliği için kuşkusuz Aydemir demek her şeyden önce Kadro yıllarını anımsatıyor. Kadro yıllarında Türkiye'nin kalkınması için Milli Kurtuluş Hareketi ve sonrasına dair görüşlerini yayımlayan yazar için Türkiye evrensel çapta emperyalizmin yenilmesi doğrultusunda önderlik yapabilirdi. 1930'da CHP çevresinde belirlenen devletçilik anlayışın, daha koyu bir biçimde tarih ve devlet anlay.ş.yla bütünleştiren yazar, devletçi politikalarla Türkiye'nin çağdaş sınıflar oluşumuna izin vermeden gelişmiş bir ülke olabileceği görüşündeydi. Çok geçmeden kapanan Kadro dergisi ardında birçok yankılar bıraktı. Aydemir Kadro sonrasında da devletçi politikaları uygulayan bürokrasi içinde önemli mevkilerde yer aldı; ancak yaklaşan ikinci genel savaş planlı ekonomi politikalarının derli toplu uygulanmasını engelledi. Genel savaş sonrasındaysa artık Türkiye çok partili siyasal rejimi benimseyecek, ekonomik planlama bir tarafa bırakılacaktı. Aydemir 1950 sonrasında emeklilik yaşamına çekildi, anılarını yazdı, hacimli kitapları üzerinde çalıştı ve 1960'lardan itibaren ardı ardına yayınladı. Bu yıllarda siyasal atmosferin sol kanattan esmesi, onu yeniden Yön çevresinde görünür hale getirecek, burada yayınladığı makalelerde yeniden devletçilik anlayışın, bu defa sosyalizm bayrağı altında savunacaktı. 1971'de gerçekleşen askeri müdahale ardından ise Cumhuriyet yazarlığını sürdürecek, ömrünün sonlarında başından beri sınıfsal çatışmalardan arındırdığı diyalektik materyalist görüşünde ısrar etse de tarihsel süreci değerlendirme de yeni yöntemler kullanacak modernleşme görüşüne eğilim gösterecekti.Şevket Süreyya Aydemir kuşkusuz her şeyden önce ve her devirde siyasal yaşamı etkilemek istedi; ancak bunu yaparken - sınıfsal çözümlemeden kaçınsa da - köşe bucak bir tarih ve devlet anlayış, oluşturmak gayreti de gösterdi. İşte biz tezimiz olarak Aydemir'in bu konulardaki görüşlerine eğildik. Burada yapmak istediğimiz Aydemir'in tüm yaşamını dönemsel eğilimlerle kesen; fakat alttan alta bir süreklilik gösteren tarih ve devlet anlayışını veya anlayışlarını enikonu tartışmak, en azından sergileyebilmektir. Tezimizi kurarken öncelikle kaçınılmaz bir biçimde Aydemir'in yaşamı ile paralel giden siyasal görüşlerini tartıştık. Ardından tarih anlayışına eğilerek tarihi materyalist yöntemi anlayış biçimini serimledik. Üçüncü bölüm olarak devlet anlayışını ortaya koyduk ve sonunda somut tarih çalışmalarına eğilerek bir bakıma tarih ve devlet anlayışının sağlamasın, yaptık.Aydemir'in tarih ve devlet anlayışını araştırmak öncelikle onun yaşamını, yaşamındaki kırılmalarını araştırmak ile başladı ve ilk bölüm yaşamı ekseninde giden siyasal görüşlerini derinlemesine irdelemeden bu konuya ayrıldı. Edirne'de topraksız bir köylü ailesinin oğlu olarak doğan Aydemir, yeniyetmeliğinde Yusuf Akçura'n.n çıkardığı Türk Yurdu dergisinin sık. okurlarından oldu. Dergide Ziya Gökalp'in Turan ülküsüne kapılarak Kafkas cephesine henüz 17-18 yaşında katıldı. Savaş sonrasında öğretmenlik için gittiği Azerbaycan'da Turan'. aradı; ancak bulamadı. Birdenbire Bolşevik Devrimi'nin içine çekildi, arayışları onu nihayet Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi'ne kadar götürdü. Burada entelektüel gelişiminin ilk çekirdeklerini oluşturan Aydemir, Türkiye'ye bir Türkiye Komünist Partili olarak döndü ve çok geçmeden ulusalcı düşünce ve duygularının ağır basmasıyla hareketten ayrılarak Kemalist İnkılabın hizmetine girdi. Öğretmenliğin ardından 1930 sonrasında Kadro dergisinin kurucusu ve kuramcısı oldu. Burada yöntem sorununu söz konusu eden yazar - bizim ikinci bölümde uzun uzadıya tartıştığımız gibi- siyasal yaşamı çözümleyecek en iyi yöntemin tarihi maddecilik olduğunu söylüyor, dünyanın gelip dayandığı çelişkinin ise Leninist bir tavırla; fakat sosyalist çıkarımlar yapmaksızın, sömürgeci sömürge ülkeler arasında olduğunu belirtiyordu. Tarihi materyalist yöntem ile toplumlar üretim araç ve vasıtalarına göre değerlendirilir, diğer toplumsal ilişkiler bu üretim araçlar, üzerinde biçimlenir. Aydemir için Avrupa Marksizminin bu kalkış noktasıyla üretim araçlarının mülkiyetine göre sınıfsal çatışmayı önemsemesi anlaşılırken Türkiye'de durum farklıdır. Türkiye'de çağdaş sınıfsal ilişkiler - burjuvazi, proletarya - oluşmadığından bir sınıfsal çatışmadan söz etmek mümkün değildir. Dolayısıyla devlet burada bir sınıfın egemenliğini sağlayan araç olmaktan çıkmış, içeride kütlesel kalkınma gerçekleştirebilecek, sınıf ayrımlarına izin vermeyecek, yetkin bir kadro aracılığıyla ve temelde devlet yatırım ve işletmeleriyle toplumsal düzeni adil bir biçimde sağlayacak bir toplumsal örgütlenme biçimi olmuştu. Kısaca Avrupa'da sınıfsal çatışmalar ile sosyalizm hedefinde bir rota belirleyen tarihi materyalist yöntem, Türkiye için sınıfsal çözümlemeden yoksun bir aygıta dönüşmüş, devlet bu yöntem ile toplumsal uyumu sağlayacak bir organ olarak belirlenmişti.1950'de DP iktidarıyla emekliye sevk edilen Aydemir, 1950'ler ve 1960'lar boyunca hacimli kitaplarını yazmış, bu kitaplarda tarih anlayışını somutlaştırmıştı. Tarih sırasıyla Enver Paşa'dan Atatürk'e, İsmet İnönü'ye ve Adnan Menderes'e kadar gelen bu yaşamöykülerinde merkez, tarihi oluşturan kişilerdi. Son bölümde geniş bir biçimde değindiğimiz gibi Aydemir için toplumlar, tarihi materyalist yöntemle kavranmalı üretim araç ve vasıtalarına önem verilmeliydi; ama somut çalışmalarında ortaya çıkan, koşulların değerlendirilmesiyle birlikte "tarihi şahsiyetlerin ağırlığıydı. Sözgelimi Osmanlı İmparatorluğu'nun son yüzyılında II. Abdülhamit tam bir talihsizlik olmuş, Mithat Paşa gibi imparatorluğu daha ussal bir biçimde yönetecek bir devlet adamını ortadan kaldırmış, baskıcı siyaseti, beceriksiz yönetimiyle devleti felakete sürüklemişti. Aydemir için Türk devrimi ise doğrudan doğruya Mustafa Kemal'in iradesi doğrultusunda biçimlenmişti, kısaca koşullarla örülmüş tarihsel sürecin en etkili belirleyicileri Aydemir için "tarihi şahsiyef'ler oldu.Şevket Süreyya, 1960'larda yazmaya başladığı Yön dergisinde dönemin atmosferine uygun bir biçimde sosyalizm sloganı altında yeniden devletçi görüşleri öne çıkaracaktı. Bu dönemde siyasal yaşamda yeniden etkili olmaya çalıştı. Ankara'daki evini bir siyasal düzlem olarak kullanıyor, askerlerden gazetecilere, akademisyenlerden öğrencilere pek çok konuk ağırlıyordu. Bu beş çaylarında sohbet dönüp dolaşıp Türk devrimine, onun istikâmetini belirlemeye dayanıyordu. Aydemir bu dönemde Türk Sosyalizmi bayrağı altında yeniden Kadrocu görüşlerini savundu. Sınıfsal çözümlemelerden yine kaçınıyor, olası sınıflaşmaların önlenmesi için tam bağımsızlıkçı ekonomi ve politika çizgisinde yeniden devleti toplumsal adaletin hakemi olmak için koşullandırıyordu.1970'lere gelindiğindeyse askeri müdahalenin etkisiyle olmalı, Aydemir, liberal demokrasiyi savunan bir çizgiyi cephe hattı olarak belirledi ve bu yıllarda revaçta olan modernleşme görüşüne eğilim gösterdi. Ona göre Türkiye, Batılı ülkeleri ekonomiden-siyasal kurumlarına değin yakalamak-çağdaşlaşmak doğrultusunda bir devrim gerçekleştirmiş, tek parti düzeniyle demokratik zemini hazırlamış ve 1950'lerden itibaren bu rejimi uygulamaya koyulmuştu. 1970'lerde de yapılacak olan bu kurumların savunulması toplumun tüm kesimlerinin meclis kanalıyla siyasal yaşamda temsil edilmesiydi. Özellikle TİP'in kapatılmasıyla oluşan soldaki boşluk giderilmeliydi. Kısaca askeri müdahalenin yol açtığı tahribat karşısında endişeye kapılan Aydemir, bu yıllarda dolaylı da olsa sınıfsal temsile değiniyor, liberal demokrasiyi ise tarihi seyrin ülküsel tipi kılıyordu.Kısaca söylersek 1930'lardan 1970'lere kadar tarihi materyalist yöntemle evrensel düzeyde sömürgeci sömürge çelişkisini belirleyen Aydemir için, devlet, toplumsal adaleti sınıfsal çatışmalara olanak vermeden doğrudan doğruya ekonomik biçimlendirmelerle sağlayabilirdi. 1971'de gerçekleşen askeri darbe sonrası ise Aydemir vurgusunu demokrasiden yana yapmaya başlayacak, toplumu oluşturan kesimlere atıflar yaparak ve sınıfsal çatışmanın oluşmaya başladığını söyleyerek devlet çizgisinden toplum çizgisine kayacaktı. İşte tezimiz bu noktada anlam kazanıyor, bir yanda yüksek lisans öğrenimi yapan bir öğrencinin, Cumhuriyet devrinin ilk aydınlarından birini çalışmasıyla çıraklık dönemini oluşturuyor, diğer yandaysa Kadro yıllarına sıkıştırılmış bir yazarın devlet ve tarih üzerine düşüncelerini dönemsel karakterlerime sergiliyor, onu Türkiye'nin çalkantıları içinde bütünlüklü bir biçimde değerlendirme çabasına giriyor.

Eray Yılmaz
Yıldız Technical University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2007
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

12 Mart muhtıra sürecinde Devrim dergisi'nin rolü

1969 ve 1971 yılları arasında yayınlanan Devrim Dergisi, Türk siyasal düşünce tarihindeki önemli dergilerden bir tanesidir. Dergi şimdiye kadar derinlemesine incelenmemiştir. Devrim ile ilgili yapılan araştırmalar genellikle Yön Hareketi ya da Doğan Avcıoğlu üzerine yoğunlaşmışlar ve kısa bir şekilde Devrim'e yer vermişlerdir. Tüm bu çalışmalar Yön ve Devrim arasındaki devamlılık ilişkisini göstermişlerdir. Ancak bu çalışma diğer çalışmalardan farklı bir bakış açısına sahiptir. Bu tez yalnızca Devrim Dergisini ele almakta ve 12 Mart askeri müdahalesi öncesinde Devrim'in Türk siyaseti ve Türk solu içinde sahip olduğu politik önemi anlamaya çalışmaktadır. Ayrıca tezin ekler bölümünde Devrim yazarlarının tam listesi, dergiye yazma sıklıkları ve derginin dizini yer almaktadır. Devrim Dergisi, tezlerini Kemalizm, anti-emperyalizm ve tam bağımsızlık söylemleri etrafında geliştirmiştir. Devrim yazarları, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye'nin çok partili sisteme geçişini ve Demokrat Parti iktidarını etkileri uzun süre devam edecek önemli kırılma noktaları olarak değerlendirmiştir. Bununla birlikte, Devrim çevresi Türkiye'nin 50'li yıllarını ?karşı-devrim yılları? olarak tanımlamışlardır. Bu nedenle Devrim, Demokrat Parti iktidarına son veren 27 Mayıs 1960 darbesi gibi askeri darbelere ciddi bir önem atfetmiştir. Devrim'e göre böyle askeri müdahaleler Kemalist rejimin devrimlerini korumak; Türkiye'nin politik, ekonomik ve sosyal gelişimini sağlayabilmek adına atılması gereken önemli adımlardır. Sonuç olarak Devrim hem Türk siyasi yaşamında hem de 12 Mart döneminde önemli bir role sahiptir.

Neslihan Erkan
Yıldız Technical University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

12 mart 1971 öncesinde Ant dergisi

1960 darbesi demokratik olmayan bir girişim olmasına rağmen Türk siyasi hayatının liberalleşmesini sağlamış paradoksal bir harekettir. 27 Mayıs 1960 sonrasında adeta yeniden doğuş dönemi yaşayan Türk soluna paralel olarak gelişen Türkiye İşçi Partisi (TİP), 1968'e kadar büyük bir ivmeyle devam etmiştir. Kitleselleşen Sol hareket, 1968 yılında öğrenci hareketleri ve Çekoslovakya olayı ile bölünmüş olmakla beraber, TİP'nin bu olaylarda ki parlamentarist tavrı nedeniyle de bir kırılma yaşamıştır. Bu süreçte başlayan soldaki bölünmeler dünyadaki Marksist gelişimle paralel olmadığı gibi Marks'ın yorumlarının da ülke içerisinde daha farklı algılanması, TİP'in pasifsizimi ve gençliğin bir örgüt disiplini içerisinde yönlendirilememesi solun bir daha toparlanamamasına neden olmuştur. Söz konusu dönemde, 1967?1971 yılları arasında yayınlanan Ant dergisi o dönemin sol basını içerisinde önemli bir rol üstlenmiş bağımsızlıkçı, özgürlükçü ve bilimsel sosyalizmi savunmuş ve Türkiye'de sosyalizm bilincinin gelişiminde azımsanmayacak bir rol üstlenmiştir. Aynı zamanda ülke gündemini etkileme ve son dönemlerde sol kadroların siyasal eğitimini gerçekleştirmede önemli katkılarda bulunmuştur. 1960'lı yılların ikinci yarısında Soğuk Savaşın yumuşamasının etkilerinin hızla hissedildiği, öğrenci hareketlerinin ivme kazandığı, solun Batı dünyasında yeniden irdelendiği ve klasik soldan farklı kavramların yer aldığı bu süreçte Ant yine yerli solun pratiklerini fazlasıyla hissettiren ve devam ettiren bir anlayış benimsemiştir. Söz konusu dönemin problematiklerinden yola çıkarak yapılan bu çalışmada Ant dergisinin Türkiye Solunun tartıştığı dönemin sorunsallarından, Adalet Partisine Bakışı, CHP ve Ortanın Solu, Türkiye İşçi Partisi, Üniversite Gençliğinin Siyasallaşması, İşçi Hareketleri ve Doğu Sorunu ile ilgili makaleler tematik olarak incelenmiştir. Ant Ve Dış Politika bölümünde ise yine tematik bir yaklaşımla Kıbrıs Sorunu, Ortadoğu, ABD Ve NATO, SSCB, Çekoslovakya ve Çin konuları ele alınmıştır.Anahtar Kelimeler: Sosyalizm, Marksizm, ANT, Kapitalizm, Faşizm

Songül Aydın
Yıldız Technical University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
10
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Türkiye'de Alevi siyaseti örneği: Türkiye Birlik Partisi (1966?1981)

Bu tez, Türkiye'de, Cumhuriyet dönemi Alevi siyasallaşmasının örgütlü temsil mekanizmalarını karşılayan ilk örnekler arasında sayılabilecek Türkiye Birlik Partisi'nin, siyasal hayattaki yerini, siyasallaşma karakteristiklerini incelemek amacıyla hazırlanmıştır.Çalışma kapsamında, Aleviler ve Aleviliğin, tarihsel süreçteki dönüşümü, tabi olunan rejim merkezi yönetimleriyle kurulu ilişkiler Bektaşilik ve Kızılbaşlık ana alt damarları üzerinden meydana gelen ayrışma ekseninde ele alınmış, topluluk ve kimliğin tarihsel karakterlerinin Osmanlı Dönemi son evresi, milli mücadele dönemi ve erken cumhuriyet dönemindeki kodları genel geçer reddiye ve eklemlenme postülatlarının eleştirilmesiyle değerlendirilmeye çalışılmıştır.Ayrıca, çok partili hayata geçişle ivme kazanarak, toplumsal yapıya daha etkin biçimde nüfuz eden göç, kentleşme, haberleşme ve yaygın eğitim olanaklarıyla eğitim seviyesinin yükselmesi olgularının ve Demokrat Parti'nin (DP) temsil ettiği siyasal iktidarın zamanla kazandığı Sünni?otoriteryen karakter kodlarının yarattığı olumsuz algının da etkisiyle belirginleşen siyasallaşma karakteristiğinin, Alevilerin örgütlü siyasallık sürecinin ivmelenmesinde etkili olduğu, yanı sıra 1960 sonrası görece özgürlükçü ve örgütlenme imkânlarını genişleten anayasal çerçeve, toplumsal ve siyasal atmosfer etkisindeki belirleyiciler üzerinden TBP'nin kuruluşu değerlendirilmiştir.Bu çerçevede, partinin kuruluşuna ilişkin yaklaşımlar ele alınarak Alevi siyasallaşmasının örgütlülük arayışları değerlendirilmeye çalışılmıştır. Partinin katıldığı genel seçimlerde elde ettiği sonuçlar üzerinden Alevi geleneksel soy hiyerarşisinin Alevi siyasal mobilizasyonunu yönlendirici etkisi değerlendirilmiş, Alevilik içindeki ana alt damarlardan Bektaşiliğin etkinleştiği ve ayrıştığı iki ana siyasallık karakteristiği üzerinden şekillenen parti karakterinin Alevilik ve siyaseti tarihindeki yeri, Türkiye siyasal tarihindeki yeri araştırılmıştır.Son bir değerlendirme yapmak gerekirse, Alevi siyasallığının parçalılığını ve salt mezhepsel karakter üzerinden yürümeyen karakteristiğini somutlayan parti, Türkiye siyasal hayatında mezhepsel saiklerin harekete geçtiği bir eşitsizlikci zemine ilişkin tarihsel kesitin özgün bir parçasını oluşturmuştur.

Murat Yümlü
Yıldız Technical University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kuruluşundan 12 Eylül 1980`e kadar Disk-siyaset ilişkisi

ÖZET Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) 1967 yılında kuruldu. DİSK sosyalist bir sendikadır. DİSK, Türk sendikacılığına yeni bir çizgi kazandırdı. Kurulduğu tarihten itibaren büyük bir gelişme gösterecekti. DİSK, 12 Mart Muhtırası'na kadar Türkiye İşçi Partisi'ni (TİP) destekleyecekti. 12 Mart Muhtırası'ndan sonra TİP kapatılacaktı. DİSK'in gelişmesi 12 Mart Muhtırası'ndan sonra daha da arttı. DİSK 12 Mart'tan 12 Eylül'e kadar Cumhuriyet Halk Partisi'ni (CHP) destekleyecekti. Bu dönemde DİSK,CHP'yi hükümete getirmeye çalışacaktı. 12 Mart ortamının bitmesinden sonra DİSK gücünü gösteren büyük eylemler yapacaktı. Sağ hükümetlerin bazı icraatlarına karşı çıktı. 1976 yılından itibaren 1 Mayısların işçi bayramı olarak kutlanmasını sağladı. 12 Mart'tan sonra DİSK içinde Türkiye Komünist Partisi (TKP) yandaşları yer edinmeye çalıştılar. 1977'e kadar önemli mevkileri ele geçirdi ve DİSK'in eylemlerine yön verdiler. Bunlardan en önemlisi de Ulusal Demokratik Cephe (UDC) karan çıkartmak istemeleriydi. Bu karar kabul görmedi. Böylece TKP yandaşları 1978'den itibaren DİSK'ten uzaklaştırılacaktı. 1976 yılından itibaren de CHP'li sendikacılar DİSK içine girmeye başladılar. Bu sendikacılardan Abdullah Baştürk 1977 yılında CHP hükümetinin 1 Mayıs kutlamasına izin vermemesi üzerine DİSK ile CHP arasındaki ilişkiler bu tarihten sonra soğumaya başlayacaktı. 12 Eylül ile birlikte DİSK kapatıldı, mal varlığına el konuldu. Yapılan yargılama sonucu 1991 yılında beraat edecekti. Ancak sanıkların işkence iddiaları, uzun süre gözaltında tutulmaları, davanın uzun sürmesi buna rağmen davanın beraatla sonuçlanması tarihimize kara bir leke bırakacaktı.

DİSKSendikalarSiyaset+1
Hakan Batırhan Kara
Yıldız Technical University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2002
10
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kadın haklarında geleneksel bakış aşısının etkinliğinin Yargıtay'ın bir kısım boşanma kararlarındaki kadın olgusuna yansıması

Tez konusu problemin sınırlarının belirlenebilmesi için; öncelikle ataerkil (geleneksel) bakış açışım oluşturan ve karşıtı eşitlikçi haklan hazırladığı düşünülen olgular kısaca ele alınmış ve bu kapsamda; Kadım erkeğe bağımlı kılan ataerkil bakış açısının oluşumu ve devamında etken olan, tarım toplumu yaşam koşullan, din öğesi ve Tek Tann'lı üç dinin şeriat kurallarındaki erkek lıakimiyeti ve kadının ikinciliği olgusu vurgulanmıştır. Sanayi toplumu yaşam biçimine geçişle; kadınların ücret karşılığı üretime kaülmalannın, kamusal alanda çalışmalarının getirdiği özgürleşme sonucu eşitlikçi haklara kavuşmalarının, geleneksel rollerin değişimindeki etkisi üzerinde durulmuştur. Türkiye yönünden tarihsel sürece bakıldığında: Hukuk normlanyla kadın haklan arasındaki bire bir bağlantı nedeniyle, Osmanlı Dönemi teokratik hukuk sistemi içerisinde kalan kadın ve aile ilişkileri ele alınarak n.Meşrutiyet sonrası kadınlara tanınan haklar belirtilmiştir. Ardından geleneksel bakış açısmda köktenci değişimi sağlayan Atatürk îlke ve Devrimleri içinde son derece önem taşıyan ve eşitlikçi haklan içeren kanunlara değinilmiştir. Laik Pozitif Hukuk Sistemi'nin, kadının özgürleşmesinde ve sosyo-ekonomik hayata katılımındaki etkisinin geleneksel bakış açısının değişimindeki önemi vurgulanmıştır. n.Dünya Savaşı'nda yaşananlar sonucu; İHEB'in düzenlendiği ancak; buna rağmen fiili eşitliğin sağlanamaması üzerine BM'ce KKHAÖS'nin oluşturulduğu, Türkiye'nin de kabul ettiği bu sözleşme gereği, geleneksel rollerdeki değişim için ulusal mahkeme kararlan da içinde olmak koşuluyla, her türlü önlemin alınması yolundaki yükümlülükler üzerinde durulmuştur. VIAncak eşitlikçi haklara bu konudaki taahhütlere karşın, halen Yargıtay'ın bir kısım boşanma kararlarına yansıyan geleneksel bakış açısının, fiili eşitliğin önünde duran hukuksal engeller içinde olduğu düşünüldüğünden bu bağlamda, tez konusuna ilişkin kararlardaki geleneksel bakış açısını içeren gerekçeler; eşitlikçi ve kadın lehine pozitif haklar kapsamında irdelenmiştir. Sonuç olarak; toplum yaşamında fiili eşitliğin uygulanırlığını sağladığı düşünülen eşitlikçi ve kadın lehine pozitif haklar doğrultusunda verilecek Yargı Kararlarının, geleneksel rollerin değişiminde en az eşitlikçi haklar kadar önemli olabileceği hususu vurgulanmaya çalışılmıştır. vn

Atatürk DönemiBoşanmaDeğişim+7
Saliha Esen
Yıldız Technical University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2004
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Mareşal Fevzi Çakmak`ın siyasal kişiliği ve Millet Partisi

Mareşal Fevzi Çakmak'm çok partili siyasi hayatı 1946 yılında DP listesinde İstanbul'dan bağımsız aday olmasıyla başlar. Uzun yıllar CHP Tek Parti yönetiminde, Genelkurmay Başkanlığı yapan Mareşal CHP'den değil de DP'den siyasete atılmayı tercih etmesinin nedeni olarak kendisini Genelkurmay Başkanlığından emekli edilmesinin tek sorumlusu olarak Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'yü görmesidir. İnönü'ye olan kırgınlığı Mareşal 'in siyasetini şekillendirmiş ve daha sonra da DP 'yi muhalefetle yeterli görmemiş ve daha sert muhalefet yapmak üzere yeni bir oluşum olan Millet Partisi (MP) bünyesinde yer almaktan ilerleyen yaşma rağmen çekinmemişti. İlerleyen yaşı ve bozulan sağlığı daha fazla siyaset yapmasına imkan tanımamış ve 1 0 Nisan 1950 tarihinde vefat etmişti. Cenaze töreni bir hayli gergin geçmiş ve aşırı kalabalıktan dolayı devlet töreni yerine getirilmemişti. Çok Partili siyasi hayatın ikinci önemli bir muhalefet partisi olan MP, CHP ve DP'ye karşı oldukça sert muhalefet yapmış ancak bu muhalefeti 1950 seçimlerinde beklediği çıkışı getirmemişti. MP, 1950 seçim sonuçları üzerine yeniden yapılanma sürecine girmiş ve önemli kongreler düzenleyerek bir çıkış yolu aramış ancak bu kongreler MP içerisinde muhafazakar- inkılapçı bölünmesine yol açmış ve neticede inkılapçı kanadın partiden ayrılmasına neden olmuştu. Muhafazakar bir yapıya bürünen MP'nin bu durumu fazla uzun sürmemiş ve 1954 yılında Ankara Sulh Devlet Mahkemesi kararı ile kapatılmış ve siyasi hayatı sona ermişti. iv

Millet PartisiSiyasi hayatSiyasi partiler+2
Şenol Zümrüt
Yıldız Technical University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2004
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Osmanlı arşiv belgelerine göre 1914 Osmanlı-Yunan nüfus mübadelesi girişimi

ArşivlerBalkan TürkleriBelgeler+7
Nurten Çetin
Yıldız Technical University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2004
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Türkiye`deki Alman okulları

Haçlı seferleriyle 12. yüzyılda başlayan Türk- Alman ilişkileri uzun süre elçiler vasıtasıyla sağlanmış, 1761' de bir ticari anlaşma yapılmasıyla resmiyet kazanmıştır. Osmanlı Devleti yapılan bu ticari anlaşmayla, diğer ülkelere sağladığı kapitülasyonları Almanya'ya da vermiştir. Bu tarihten itibaren sıklaşan Osmanlı-Alman ilişkileri daha çok ticari yönü ağır basan ilişkilerdi. 19. yüzyıldan itibaren Alman misyonerlerin, kutsal topraklarda ve Anadolu'nun doğusunda kendi mezheplerini yaymak amacıyla kilise ve okul açmaya başlamasıyla iki ülke ilişkileri farklı bir nitelik kazandı. Alman misyonerlerinin açmış olduğu bu okullar, resmi nitelik taşımayan ve Alman birliğinden önce açılmaya başlanmış okullardı. Ancak Almanya'nın 1871'de Fransa'yı yenerek oluşturduğu birlikle beraber hızlıca gelişen sanayisinin yeni ham madde ve pazar ihtiyacı Bismarck'm 1862'den beri yürüttüğü, içe kapalı denge siyasetini zorlamaya başladı. Almanya artık kendi topraklarından çıkan ham madde ile yetinemeyecek kadar sanayileşmiş ve gelişmişti. Almanya, pazar arayışına girdiği Avrupa'da, pazarların zaten çoktan paylaşılmış olduğunu ve kendisine bu pazarda yer olmadığını anlayınca, "güneşte kendine yer edinebilmek için" diğer emperyalist ülkeler gibi sömürge arayışına girmek zorunda kalmıştır. Bunun üzerine 1880'li yıllardan itibaren Afrika ve Asya'da sömürge edinmeye yönelik bir mücadeleye girişen Almanya, bu uğurda çok para ve asker yitirmesine rağmen istediği nitelikte verimli sömürgeler edinememiştir. Çünkü sömürgeler diğer Avrupalı devletler tarafından çoktan paylaşılmış, Almanya'ya ise sadece verimsiz topraklar kalmıştı. Bu noktada Almanya kendine çok daha yakın bir ülke keşfetti: Osmanlı Devleti. II. Wilhelm'in 1888'de Almanya'da iktidara gelmesiyle birlikte Almanya, Basra Körfezine kadar uzanan bir bölgeyi kendi çıkar alanı olarak ilan etti ve bu amacı gerçekleştirmek için de Bağdat Demiryollarının yapımına karar verdi. Bu tarihten sonra Almanya, ekonomisi, askeri, misyoneri, siyasetçisi ve eğitimcisiyle Osmanlı topraklarındaydı. VIIOsmanlı topraklarında Alman elçilik mensuplarının, demiryolları çalışanlarının ve tüccarlarının çocukları için resmi nitelikte olan Alman okulları açıldı. Almanlar tarafından Osmanlı topraklarında açılan bu okulların çoğu, Osmanlı Devleti 'nin yabancı okulların ruhsatlarım resmiyete kavuşturmayı zorladığı 1902 tarihine kadar ruhsatsız olarak faaliyetlerde bulundu. Almanlar, resmi politikalarının gereği olarak, bir yandan, Osmanlı Devleti ile iyi ilişkiler içinde bulunup başta demiryolu ve silah siparişleri olmak üzere her türlü kolaylığı ve imtiyazı Osmanlı devlet kademesinden sağlıyor, ülkedeki azınlıklara yönelik bir faaliyet içinde olmadığını göstermeye çalışıyordu. Hatta Alman hükümeti, Osmanlı topraklarında kolonyal yayılmayı savunan Pangermenleri ve misyonerleri Alman dış politikasının düşmanı dahi ilan edebilecek kadar ileriye giderken, diğer yandan da gizliden gizliye misyoner okullarıyla ve diğer resmi nitelikli Alman okullarıyla ülkedeki Gayri-Müslimlerin hem dinini değiştirmeyi hem de onları Osmanlı Devleti'ne karşı kışkırtmayı da ihmal etmedi. Almanlar bunun dışında, kendi ülkesinden atmak istediği Yahudilerin, kutsal topraklara yerleşmelerini sağlamak için teşvik etti ve onlara her türlü kolaylığı sağladı. Alman okullarını diğer ülke okullarından ayıran özellik, onların ülkedeki azınlıklara yönelik çalışmalarda bulunmuyor gözükmeleriydi, her ne kadar onlar da diğer yabancı okullar gibi azınlıklarla ilgili faaliyetlerde bulunsalar da, Alman okulları diğer bir deyişle, Osmanlıya dost gözüken bir ülkenin okullarıydı. Ancak Almanların Dünya Politikasının bir aracı olarak I. Dünya Savaşına giren Osmanlı İmparatorluğu, Alman devletiyle birlikte yenilmiş ve ülkedeki her türlü Alman faaliyeti de böylece son bulmuştur. I. Dünya Savaşından sonra kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti' nde bütün Alman okulları Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı olmayan Elçilik Okulu dışında tek bir Alman okulunda birleştirilmiştir. Cumhuriyet rejimi süresince tüm yabancı okullar sıkı denetim ve kontrol altına alınabildiği için Alman okulunun da en ufak zararlı bir faaliyet içine girmesine izin verilmemiştir. VIII

AlmanyaEğitimEğitim kurumları+7
Sezen Kılıç
Yıldız Technical University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2004
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Cumhuriyet Halk Partisi Tek Parti Dönemi (1923-1945) parti içi muhalefet

Özet Birinci bölümde, TBMM'nin Nisan 1920'den Mayıs 1923'e kadar olan çalışmalarını ve muhtelif hareketleri inceledim. Ankara'da toplanan Meclis bir yandan işgalci güçlere karşı Kurtuluş Savaşım yürütürken diğer yandan da yeni devletin kuruluş temelleri atılmaktaydı. Ulusal duyguların yoğunlaştığı bu dönemde meclisteki muhalefet bazı milletvekillerinin kişisel çabalan şeklinde ortaya çıkarken daha sonra siyasi grupların kurulmasıyla grup muhalefetine dönüşmüştür. ikinci bölümde, Türkiye'yi modernleştirecek kanunları hızla çıkarmaya başlayan Meclis'teki muhalefeti ve muhalefetin gücünü kırmak için gösterilen çabalan araştırdık. 1924 yılında ittifak fırkayı içindeki parti içi muhalefet gelişerek Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'm kurmuştur. Ancak, Türkiye'nin çok kritik bir döneminde kurulan bu partinin Şeyh Sait isyanı ile ilgisi nedeniyle Bakanlar Kurulu tarafından kapatılmıştır. Üçüncü bölümde ise, Meclis'in 1927-1931 dönemindeki muhalefeti gözler önüne serdik. Türkiye'nin tek partili görünümünden rahatsız olan ve muhtelif bir partinin yararına inanan Atatürk'ün izniyle Serbest Cumhuriyet Fırkası (1930) kurulmuştur. Meclis içi ve meclis dışı muhtelif gruplan birleştiren SCF'nın hızla güçlenmeye başlaması iktidar partisi olan CHP ile arasındaki siyasal gerginliği artırmıştır. Öncelikle 1930'daki belediye seçimlerinde seçim karşıtlarının desteğini almasının eleştirilere neden olması kurucusu tarafından SCF'nın kapatılmasına neden olmuş. Bundan sonra gücü iyice zayıflayan muhalefet 1945 'e kadar siyasal bir partinin çatısı altında birleşememiştir. n

Cumhuriyet Halk PartisiMuhalefetMuhalefet hareketleri+3
Ahmet Aktaş
Yıldız Technical University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2004
00
DoktoraAçık ErişimTR

Cumhuriyetin ilk yıllarında nüfus sorunu ve iskan politikası

Osmanlı Devleti'nin çöküşünden sonra, Cumhuriyet Türkiyesi derin bir nüfus açmazıyla karşılaştı. Bir diğerini izleyen savaşlar beşeri sermayeyi tüketti. Savaşlardan ve salgın hastalıklardan kaynaklanan yüksek ölüm oranı ve nüfus mübadelesi ülkenin ekonomik potansiyelini önemli ölçüde sınırladı. Sorun salt sayısal değildi. Cumhuriyet ' in ilk yıllarında var olan insan kaynakları aynı zamanda nitelik yönünden de zayıftı. Beceri sahibi yaş grubu bir önceki on yıl içinde tüketilmişti. Bu nedenle, yitirilen topraklardan nüfus göçü özendirilecekti. Gelen göçmenlerin dışa göçenlerin terk ettikleri ev ve mekanlara yerleştirilmesi için önlemler alındı. Genç nesle daha iyi sağlık koşulları ve eğitim olanakları sağlandı. Asker i -politik, ardından toplumsal -ekonomik önemlerle Türk nüfusun Cumhuriyet sınırları içinde artışı için önlemler alındı. Göçmenler üretken kılındı. Kendilerine toprak ve tarım araçları gibi temel girdiler sağlandı. Nüfus artışı ülkenin gücü açısından esastı. İnsanların yerleşik yapıya geçmesi ve yaşamlarını düzene sokmaları için bir dize mevzuat kabul edildi. Cumhuriyetçilerin temel gayretleri beşeri sermayenin artışıydı. Yeni ulus-devlet için yeni bir yurttaş yaratmak esastı. iki savaş arası hükümetlerinin nüfus politikası hatırı sayılır bir nüfus artışını sağladı. Kırklı yıllarda Türkiye sonraki on yıllar için gerekli beşeri sermayeyi oluşturmuştu.

Cumhuriyet DönemiGöçlerNüfus+3
Adalet Ergenekon Çil
Yıldız Technical University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
1994
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Demokrat Parti'nin kuruluşu ve 1946 seçimleri

Demokrat PartiSeçimler 21 Temmuz 1946Siyasi partiler
Cemil Kılıç
Yıldız Technical University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
1995
00
DoktoraAçık ErişimTR

Türkiye`de tarım politikaları (1928-1938)

ÖZET Bu çalışma resmi belgelerin kullanılması yoluyla, 1928-1938 dönemi tarım politikalarını incelemekte ve bu politikaların ortaya çıkış ve uygulanış biçimlerim ortaya koymayı amaçlamaktadır. Çalışmanın sınırlarını tarımsal alt yapımn geliştirilmesi ve dönemin belli başlı tarım ürünlerine yönelik politikalar oluşturmaktadır. 1928 yılı Ziraat Vekaleti'nin yeniden kurulduğu yıldır. Vekaletin yeniden kurulmasıyla birlikte tarımsal eğitim de yeniden organize edilmiş ve tarımsal bilginin üretilmesinin ve aktarılmasının kanalları yaratılmıştır. Yirmili yıllarda başlatılan makineleşme çabalan, bu dönemde önemli bir dönüşüme uğramıştır. Dünya bunalımının sonucunda traktör kullanımının maliyetli hale gelmesi, geleneksel üretim tekniklerinin geliştirilmesini gündeme getirmiştir. Bu amaçla üretimde pulluk ve at kullanımının yaygınlaştırılmasına çalışılmıştır. Sulama ile ilgili çabalar ise bütçe olanaklarının kısıtlı oluşu nedeniyle yeterince uygulanamamıştır Tarımsal kredi sorununun çözümü, kredi kooperatiflerinin geliştirilmesi ve Ziraat Bankası'mn kredi olanaklarının artırılması biçiminde olmuştur. Ziraat Bankası kredilerinin küçük üreticilere yönlendirilmesi, kredi politikasındaki en önemli dönüşümdür. Kooperatifçiliğin geliştirilmesinin bir başka yönünü ise satış kooperatifleri ile ilgili düzenleme oluşturmaktadır. Bu dönem toprak reformu ile ilgili çabaların başlatıldığı dönemdir. Topraksız ve az topraklı köylülerin varlığı, toprak dağıtımı ile ilgili düzenlemeleri zorunlu kılmaktadır. Sorunun çözümü, geniş çaplı bir toprak reformunun yapılmasında görülmektedir. Bu alandaki çabalar sonuçlarını dönem içerisinde vermemişse de, yapılan anayasa değişikliği ile büyük mülklerin kamulaştırılması kolaylaştırılmıştır. Tarımsal ürünlere yönelik politikalar ise ürünlere göre değişiklik göstermektedir. Bu alandaki temel amaç üretimin artırılması ve kalitenin yükseltilmesidir. Bu dönemde buğdayda ortaya çıkan fiyat düşüşlerini önlemek için devlet müdahalesi gündeme gelmiştir. Tütün ve afyon ürünlerinin dış satımında ise devlet tekeli söz konusudur.

Tarım politikalarıTürkiye
H. Cevahir Kayam
Yıldız Technical University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
1997
00
DoktoraAçık ErişimTR

1961 Anayasası ve 1961 - 1965 koalisyon hükümetleri dönemi

27 Mayıs 1960 ihtilaliAnayasa 1961Demokratikleşme+2
Bilgi Küçükcan
Yıldız Technical University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
1997
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tarihi gelişim sürecinde cumhuriyet sonrası Türk polisi ve 12 Eylül 1980'den günümüze polis-basın ilişkileri

1980 sonrasıBasınGüvenlik güçleri+3
Aziz Bayır
Yıldız Technical University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
1998
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Atatürk Dönemi kadın eğitimi

92 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM ÖZET VE SONUÇLAR Osmanlı Devletinde eğitim kurumlan olarak sıbyan mektepleri, enderim mektepleri ve medreseler bulunmaktaydı. Kızlar sadece ilk eğitim görebilme hakkına sahip oldukları için karma eğitim bir sorun olmamıştır. Çünkü devlet kız çocukları için ayrıca bir eğitime gerek görmemiştir. O dönemde sadece varlıklı aileler kızlarına özel dersler aldırmışlar, böylece kızların dış dünya ile ilişkileri kopmuş ve toplumdan uzaklaşmışlardır. Osmanlı Devletinde kız çocuklarının eğitilmesi düşüncesi ilk defa Tanzimat Döneminde olmuştur. Fakat 1869 Maarif Nizamnamesi'ne kadar resmi bir görünüm kazanamamıştır. Nizamname ile okuma yazma çağındaki tüm çocuklara kız erkek ayrımı yapılmadan ilköğretim zorunluluğu getirilmiştir. Maarif Nizamnamesi ile kızlar için öğretmen okulu açılmış, rüşdiyelerin sayısı arttırılmış ve ebe mektebi açılmıştır. Bu dönemde orta dereceli okullara kızlarında alınmasına izin verilince kızlar daima erkeklerden ayrı okullarda okutulmuşlardır. Bu okullara kesin zorunluluk olmadıkça erkek öğretmenler atanmamıştır. Geleneksel temeller üzerine kurulu Osmanlı Devletinin modernleşmesine öncülük eden yapısal değişimler, II. Meşrutiyet Dönemiyle gündeme gelmiştir. Modernleşme sadece siyasal yapıda değil, eğitim, hukuk ve toplumsal yaşamda da değişmeye başlamıştır. Meşrutiyet Dönemindeki, kadınlarla ilgili gelişmelerin en önemli yam, bu gelişmelerin Cumhuriyet Döneminde alınacak tedbirler olmasıdır. Meşrutiyet, Cumhuriyetin labaratuvandır sözü, kadınlar için de geçerlidir. Bu dönemde evlenme ve boşanmada eşit haklar tanınması, üniversite dahil bütün öğretim kurumlarında karma eğitime geçilmesi gibi konular büyük ölçüde Cumhuriyet Döneminde gerçekleşecektir. Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde, kızların eğitimleriyle ilgili sınırlı bazı adımlar atılmıştır. Ancak bunlar yeterli olmamıştır. Meşrutiyet devrinde kızların eğitimi93 ele alınmışsa da bu uygulama meslek sahibi olmaları için yeterli olmamıştır. Üniversite bile İnas Darülfünunu (Kız Üniversitesi) olarak ayrılmıştır. Milli Mücadele yıllarında Türk kadını dünyada eşi görülmemiş kahramanlık destanları yazdırmıştır. Kurtuluş Savaşı boyunca cephede savaşan, cephe gerisinde sırtında cephane taşıyan Türk kadınının memleketin kurtuluşu yolunda mitinglere katılmak, dernekler kurmak ve yabancı devletlerin dikkatlerini çekici bildiriler yayınlamak suretiyle pek çok siyasi hareketleri mevcuttur. Böylece siyasi hayata fiilen katılmışlardır İstanbul'da kızlar erkeklerle beraber okuma eylemini başlatmışlardır. Bu hareketle kadınların eğitim olanakları arttırılmış oldu. Atatürk Kurtuluş Savaşında yüksek fedakarlık gösteren Türk kadınına temel hak ve görevlerini tekrar kazandırmıştır. Kural olarak, eğitim temel alınmalıdır. Eğitim sayesinde kadınlar bilinçlenecek, haklarına sahip çıkacak, toplumu yetiştirecek ve her alanda ülkeye hizmetlerde bulunacaktır. Eğilimin kadınlar açısından olan önemini sık sık dile getiren ve bunun için çeşitli uğraşlar veren Atatürk, toplumun gelişebilmesi kadınların eğitilmesinin şart olduğu kanaatindedir. Atatürk'e göre yüzyıllardır eksik önlemlerle hiçbir yere varılamamıştır. Çünkü ne hukuk, ne de eğitim bu sistemle çağdaşlaşamaz. Ülke istenilen medeniyete ulaşamazdı. Bunun için bir tek yol vardır. Devlet temel yapışım, eğitim, hukuk ve kadın konumunu laikleştirecek, kimsenin dini inancına ve vicdan hürriyetine karışmayacak, din ile devlet işleri birbirinden ayrılarak, ulus akılcı ve çağdaş bir yola girecektir. Atatürk'ün en büyük arzusu kız ve erkek okullarının bir olmasıdır. 3 Mart 1924 Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim laikleştirilmiş ve kadın erkek eşit seviyede karma eğitime geçilmiştir Eğitim özgürlüğü, her mesleğin, sanatın ve bilim alanının kadınlara kapalı kalmamasını sağlamıştır. Bu surette çağdaş düzeyde dünya milletleri arasında Türk kadını, öğrenim durumunda ve meslek edinmede her türlü hakka sahip olmuştur. Eğitim ve öğretimin birleştirilmesiyle ilköğretim zorunluluğu getirilmiş ve eğitim ve öğretim kurumlan, Milli Eğitim Bakanlığına bağlanmıştır Böylece ilkokuldan Üniversiteye kadar bütün programlar gözden geçirilmiş ve laik eğitim gereği olarak müfredattan dini kanunlar çıkartılmış deney ve gözleme dayan pozitif bilimlere ağırlık94 verilmiştir. Dolayısıyla, bugünkü eğitim sistemimizin temeli Atatürk'ün görüşleri ve sürekli takibi ile atılmıştır. Tüm Atatürk devrimlerinin esas gayesi insan haklarına bağlı bir düzende, her türlü fikir ve düşünceleriyle özgür insanlar yaratmak olduğu için, önce kadınların eğitilmesi gerekmekteydi. Böylece Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan reformlar sayesinde kadın eğitimi gelişmeye başlamıştır. 1922-23 yıllarında karma eğitimin başarısı çeşitli düzeydeki okulların arttırılması, özellikle Yeni Harflerin kabulü, millet mekteplerindeki okuma seferberliği, Türk kadınının fikren değişmesine ve çeşitli mesleklere giren kadınlarımızın çoğalmasına ve dolayısıyla Türk kadının kendisine güvenin artmasına sebep olmuştur. Türk kadını yüzyıllar boyunca insan olmanın koşullarına bile sahip değilken, birkaç yıl içinde uygarlık dünyasında en ileri haklara sahip olmuştur. Kendisine verilen bu haklan çok kısa sürede benimsemiştir. Toplumsal yapıdaki hızlı değişmeler, yaşamın her alanında olduğu gibi çalışma yaşamım da etkilemiştir. Kadınlar yöneticilik alanında kendilerini göstermek imkanım bulmaya başlamışlardır. Geleneksel kadını kimliğinden yavaş yavaş sıyrılarak kadın artık yalnızca eş ve anne rolleriyle yetinilmeyeceğinin bilincindedir. 4 Ekim 1926 yılında yürürlüğe giren Medeni Kanun Cumhuriyetin temelini oluşturan hukuk devrimlerinin en önemli yasasıdır. Medeni Kanun en gerçekçi Hukuk devrimini aile hukuku alanında yapmıştır. Bu kanun ile kadın, güçlenmiş kişiliğini bulmuş ve erkeğin yanında sosyal faaliyetlere katılmıştır. Temel haklarım en ileri düzeyde ulaşma imkanına sahip olmuştur. Kanun, medeni hakların kullanımında kadın erkek ayrımı yapmamış, Türk yurttaşı olarak eşit saymıştır. Miras ve mülkiyet hakları bakımından kadını ikinci derece varlık olmaktan kurtararak kendi benliğine kavuşturmuştur. Kadın seçme ve seçilme hakkı gibi, erkekle eşitlik davasında ve daha önemlisi de temel insan hakları arasında başta gelen bu hakkın, Türk kadınına bazı ileri Avrupa ülkelerinden hemen hemen yarım yüzyıl önce verilmiş olması, diğer milletlere örnek olacak niteliktedir. Bu kutsal hakkın yeteri kadar kullanılmaması ve dünya kamuoyuna tanıtılmaması bizim için üzücü bir olaydır. Bunu gidermek için her Türk insanının elinden geleni yapması büyük bir milli vazifedir.95 Kadınlara siyasi hakların verilmesi ile yasalar 3 Nisan 1930 tarihinde, kadınlara Belediye Başkanlığı'na ve Meclis üyeliğine seçilme hakkı vermiştir. 26 Ekim 1934'de Köy Kanununda Muhtar ve İhtiyar Heyeti Üyeliğine Seçilme hakkı 5 Aralık 1934 Milletvekili Seçilme Hakkı verilmiştir. Kadınlara bu hakların verilmesiyle ve gerekli kanunların yürürlüğe girmesiyle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kadma verdiği önemi çağdaş anlamda göstermiştir. Atatürk devrimlerinin en büyüklerinden ve dünyada en fazla yankı uyandıranlardan birinin, kadınlara tanınan haklar olduğundan kimsenin şüphesi yoktur. Türk kadınına eşit haklar tanıyan yasalar arka arkaya kabul edilirken, gösterilen cesaret ve uygulamadaki çabukluk bütün dünya kadınlarını şaşırtmıştır. Atatürk büyük komutan ve yetkin bir siyasal lider olmasının yanında, kadın hakları alanında da ileri ve inkılapçı olmasıyla tanınır. Atatürk'ten başka hiçbir ülkede hiçbir siyasal lider kadınlarla erkeklere eşit olarak sosyal ve siyasal haklar sağlamak için bu kadar uğraş vermemiştir. Atatürk, kadın hakları statüsü konusunu sadece milli 'bir mesele olarak görmemiştir. Cumhuriyetin kurulmasından sonra onu süratle milletlerarası alana götüren ilk insandır. Türk kadını eğitim alanındaki gelişmesini cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan reformlar ile sağlamıştır. Kadını haklarının temelini eğitim alanında yapılan çalışmalar oluşturur. Atatürk Dönemi eğitim sistemi, günümüz sisteminden daha modern ve yenilikçidir. Atatürk Dönemi sonrasında, Atatürk İlke ve İnkılaplarının gerektiği gibi uygulanmaması sonucu eğitimde büyük aksaklıklar ortaya çıkmıştır. Atatürk Döneminde, okullarda okutulan ders kitaplarında, kadını eğitim görmüş, aktif, üretken ve meslek sahibi olarak gösterilmiştir. 1945 sonrasında ise kadın, toplumun sosyal yaşantısından uzaklaştınlmış ve sadece ev kadını olarak tanıtılmaya başlanmıştır. Bugünkü eğitim sistemindeki sorunlar Atatürk ilkelerinin gerektiği gibi uygulanmamasıdır, Türk gençleri, Türk kadınının haklarının anlamım iyice kavramalı ve Atatürk'ün eserlerine bilinçle sahip çıkmalıdır. Cumhuriyet toplumumuzun Rönesansıdır. Eğitim özgürlüğü laiklikle birlikte sağlanmıştır.96 Cumhuriyet ile Türk kadını, kültürel, siyasal, ekonomik ve toplumsal yasaklayıcı unsurlardan arındırılmıştır. Bugünlere gelinirken Türk gelenek ve görenekleri yitirilmeden, yaşam şartlarına göre yeniden biçim verilerek toplumumuzun çekirdeğini teşkil eden aile yapısı korunmuştur. Ailenin taşı olan kadını da sahip olduğu saygınlığı ve üstünlüğü sürdürmüştür. Günümüz Türk kadını bilinçli, kişilikli yaratıcı üretici kendine güvenen ve toplumda kendine yakışır bir statüye sahip olmak durumundadır. Ailenin temeli olan kadın, aynı zamanda geleceğin güvencesi olan çocuklarının ilk eğiticisidir. Hızlı bir gelişme sürecinde olan Türkiye'de kadınlar, çalışma yaşamında geleneksel çizgi dışına çıkmaya başlamışlardır. Olumlu yöndeki bu değişiklik kuşkusuz çalışan kadın İçimliğinin çağdaş bir niteliğe kavuşmasını sağlaması bakımından önemlidir. Günümüzde, dünya ülkelerinde gelişmişlik düzeyi, o toplumlarda kadının eğitilmesiyle ölçülmektedir. Atatürk eğitimin önemini, çağdaşlaşma zorunluluğumuzun temel ihtiyacı olarak görmüştür. Hızla kalkman bir ülke olarak Türkiye, gelecek dönemde kadın eğitimine daha fazla önem vererek, bu eğitimi çeşitlendirmek, yaygınlaştırmak ve niteliğini arttırmak zorundadırlar. Kadınların genel, mesleki ve teknik eğitimine verilen önem, onların aile içindeki konumlarından, çalışma hayatına daha fazla girmelerine, teknoloji kullanımından, teknoloji üretimine ve siyasal hayata katılımlarına kadar çok çeşitli alanda daha etkili olmalarım sağlamıştır. Bu katilinim artması, toplum refahım daha ileriye götürücü bir ortam hazırlamakta ve kadın gücü üretkenliği bu sayede toplumun çağdaş düzeye ulaşmasında etkin bir rol oynamıştır.

Atatürk DönemiEğitimKadınlar+1
Suna Öztoprak
Yıldız Technical University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
1999
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Demokrat Parti'yi 27 Mayıs'a götüren nedenler

27 Mayıs 1960 ihtilaliDemokrat PartiSiyasi partiler+2
Leyla Torcu
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
1994
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

27 Mayıs Askeri Müdahalesi'nde ondörtler Olayı

Türkiye Cumhuriyeti, 1923–1945 arası dönemde "Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası" ve "Serbest Cumhuriyet Fırkaları" ile çok partili siyasi sisteme geçmek istese de başarılı olamamıştır. II. Dünya Savaşı'nın olumsuz şartlarının ortadan kalkmasıyla Milli Şef İsmet İnönü, 19 Mayıs 1945 yılında yaptığı konuşmada demokrasi yolunda yeni adımlar atılabileceğini belirterek, yeni bir siyası partinin kuruluşun önünü açmıştır. CHP milletvekilleri Adnan Menderes, Celal Bayar, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan partilerinden ayrılarak Demokrat Parti'yi kurmuşlardır. 1950 yılına kadar ılımlı bir politika izleyerek muhalefette kalan "Demokrat Parti" Türkiye'de "Çok Partili Demokrasi'nin" yerleşmesinde son derece etkili olmuştur. Demokrat Parti'nin ılımlı muhalefeti bürokratların tarafsızlaştırılması, gizli oy, açık sayım gibi demokratikleşmelerin sağlanmasına yol açmıştır. 1950 yılında yapılan seçimlerin sonucunda Demokrat Parti 408, CHP 69, Bağımsızlar 9 milletvekili çıkarmışlardır. Seçimleri Demokrat Parti kazanarak iktidar olmuştur. 1950–1960 yılları arasında Türk Siyasi tarihine damgasını vuran Demokrat Parti'nin anti demokratik uygulamaları, baskıcı tutumu, basın ve asker ile olan sürtüşmeleri sonucu, 27 Mayıs 1960 Askeri Müdahalesi'yle son bulmuştur. Demokrat Parti iktidarını ortadan kaldırmak için bir araya gelen Milli Birlik Komitesi üyeleri, daha sonra aralarında anlaşmazlıklara düşerek, kendi arkadaşlarından on dört'ünü yurtdışına sürgüne göndermişler ve bu olay tarihe "Ondörtler Olayı" olarak geçmiştir. Anahtar Kelimeler: Ondörtler, sürgün, bölünme

27 Mayıs 1960 ihtilaliAskeri müdahaleSiyasi tarih+2
Erhan Olgun
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Devrimler döneminde ittihatçılık ve kemalizm (1919-1926)

İttihat ve Terakki Fırkası, Osmanlı Devleti bünyesinde oluşmuş bir siyasal cemiyet olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu dönemde tek siyasal güç olarak varlık gösteren Padişah'a karşı muhalif bir tutum sergileyen bu cemiyet, meşruti sistemin oluşturulması adına çabalamış; siyasal, sosyal ve ekonomik dönüşümün gerçekleştirilmesi için mücadeleye girişmiştir. 1908 Devrimi ardından 1918'e kadar ülkede tek siyasal otorite olarak söz sahibi olan İttihatçılar, yanlış politikalar yürütmeleri neticesinde ülkenin dağılmasına engel olamamış ve Osmanlı Devleti'nin çöküşünde en büyük etken olarak sorumlu tutulmuşlardır.Kemalizm ise, çöküntü ve yıkıntı haline gelmiş bir ülkeyi yeniden var edebilmek adına ortaya çıkan, örgütlenen ve başkaldıran bir milli harekettir. Çöken bir imparatorluktan yeni bir ulus devlet yaratmak projesiyle yola çıkan bu yeni oluşum; İttihatçıların oluşturdukları örgütsel temelden yararlandı ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri İttihat ve Terakki'nin yerel örgütleri üzerine inşa edildi. Bunun yanında Milli Mücadele'nin İttihatçı bir oluşum olmadığı hususu özellikle vurgulandı ve İttihatçılığın eski bir anlayış ve siyaset olarak kaldığı her fırsatta dile getirildi. Milli mücadele döneminde her türlü İttihatçı söylemden kaçınan Mustafa Kemal önderliğindeki bu oluşum, milli mücadelenin kazanılmasının ardından İttihatçılarla uzun yıllar sürecek bir siyasal kavgaya girişti ve bu kavga Cumhuriyetle birlikte tamamen perçinlendi.Kemalizm'in Türkiye'de siyasal hâkimiyeti tamamen eline almasını takiben siyasal süreçten uzaklaşan ve kendisini eski İttihat ve Terakki'yi yeniden diriltmek misyonuyla görevli sayan İttihatçılar; iktidarı yeniden ele almak hırsıyla hem hükümete hem de devlet başkanına karşı bir takım politikalar üretme arayışı içerisine girdiler. İttihatçılar, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adı altında oluşturulan parti içerisinde yer alarak Türk siyasal alanına yeniden girme şansını buldular. Vitrinlerinde milli mücadelenin önemli liderlerini de barındırarak halk tarafından oldukça destek gören İttihatçılar, partinin kapatılmasıyla birlikte etkinliklerini yitirdiler. Demokratik yollardan iktidarı ele geçiremeyeceklerini anlayan İttihatçılar, geleneksel tavırlarını yeniden ortaya çıkararak iktidarı ele geçirmek için gizli olarak örgütlendiler. Kişisel hırsları ve iktidar hevesleri uğruna Mustafa Kemal'i ortadan kaldırmak gibi bir suikastın da planlayıcısı oldular. Suikastın başarısız olması neticesiyle İttihatçılar ne Mustafa Kemal'i ortadan kaldırabildiler ne de siyasal otoriteyi ellerine alabildiler. İttihatçıların son girişimi olan suikast planlarının tutmaması, Kemalist otorite tarafından İstiklal Mahkemeleri vasıtasıyla tamamen tasfiye edilmeleri sonucunu da beraberinde getirdi.

Atatürk, Mustafa KemalKemalizmMilli Mücadele+2
Ercan Yalçın
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

II. Meşrutiyet yıldönümlerinin millî bayram olarak kutlanması - hürriyet bayramı

Ayin, bayram, tören, merasim gibi yapılar insanların birlikte yasamaya baslaması ileortaya çıkmıs, devlet müessesesi ile islev sahası genislemis yapılardır. Millî bayramlar iseFransız ihtilali sonrasında ortaya çıkan, toplumların yeni dünya algılarının ve ulus-devletkavramının birer neticesi ve göstergesidir.Ayinden Millî bayram'a doğru içerik olarak ve zamansal bazda farklılıklar gösteren buyapıların değismeyen temel islevi, hakim gücün savunuculuğunu yaptığı değerlerin yığınlarüzerinde kabulünün sağlanması ve iktidara mesruiyet kazandıran çalısmalar olmalarıdır.Osmanlı Devletinde merasim, tören vb. yapılar II. Mesrutiyet devrine kadar halkınbirinci derecede katılımının kısıtlı olduğu bir sekilde yapılmaktadır. Toplumun politika iletanıstığı ve toplumsal alan olarak cemiyetlerin, meydanların, sokakların öne çıktığı bir dönemolan II. Mesrutiyet dönemi Osmanlı Devletine bir millî bayram hediye etmistir.Çalısmamızda ayin, tören, bayram gibi kavramlar üzerinde durulduktan sonra,Osmanlı Devletinin siyasi ve sosyal portresi 1876 Kanun-ı Esasi ilanından II. Mesrutiyetdevrine kadar geçen sürede verilmeye çalısılmıstır.10-23 Temmuz Mesrutiyet ? Hürriyet Bayramı ise bayram ile ilgili temel bilgilerverildikten sonra ?ttihad ve Terakki dönemi, Millî Mücadele dönemi ve Cumhuriyet dönemibaslıkları altında incelenmektedir.Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiye'sinin ortak Millî bayramı olan 10-23 TemmuzMesrutiyet ? Hürriyet Bayramı yıllar içerisinde değisen siyasi tablodan etkilenerek varlığınısürdürecek, yürürlükte kaldığı yılların siyasi ve sosyal tablosunu bize veren bir anlatıolusturacaktır.

20. yüzyılBayramlarKutlamalar+1
İskender Dereli
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2012
00
DoktoraAçık ErişimTR

Uluslararası terörizmin tarihi

ÖZETBu çalışma, insanlık tarihi kadar eski ve yaygın bir siyasal şiddet türü olan terörün, tarih bakış açısıyla incelenmesini amaçlamaktadır. Terör ve terörizm kavramlarının algılanması ve geçmiş dönem örneklerinin incelenmesi, bu bakışımsız (asimetrik) tehdit ile mücadelede çok önemlidir. Terör, ortaya çıkışından günümüze kadar, siyasal amaca ulaşmak için, girişilen şiddet eylemi ile kurbanlar üzerinden mesaj verme gibi temel özelliklerini korumuştur. Bununla beraber; zamana ve şartlara göre vasıta ve şekil değiştirmiştir. Verdiği zayiat, diğer ölüm nedenlerinden daha az olsa bile, gündemi hep işgal etmiş ve etmeye devam edecektir. Tarih içinde dönemin başat ideolojisi ile güdülenen terörün aktörleri; bireyler, örgütler veya devletler, kurbanları ise hep masumlar olmuştur. Bu çalışmada terör, tarih çizgisi içinde 11 döneme ayrılarak incelenmiştir. Dönem özellikleri, önemli örgütler ve eylemleri temelinde detaylandırılmıştır. Her dönemin kendisinden sonraki veya çağdaşı terör akımına etkileri irdelenmiştir. Modern Çağ çalışmalarında başlangıcı Fransız İhtilali'ne dayandırılan terörizm, ihtilalin ardından önce etnik milliyetçi hareketlerde, sonrasında anarşist akımda şekillenmiştir. İki büyük Dünya Savaşı döneminde teröre, savaşın kendisi en büyük şiddet olduğundan rastlanmamıştır. Sömürge karşıtı dönemini, yeni sol, daha sonra köktendinci terör ve etnik milliyetçi terör dönemleri takip etmiştir. Günümüzde köktendinci terör ve etnik milliyetçi terör devam etmektedir. Bunun yanında, yeni anarşist terör, bireysel terörizm ve siber terörizm yükselme eğilimindedir. Uzmanlar gelecekte, güdüleyici ideoloji ya da inanç sistemi ne olursa olsun, terör eylemlerinde `Kitle İmha Silahları (KİS)' ve/veya `Kimyasal, Biyolojik, Radyolojik, Nükleer (KBRN)' silahların kullanılması olasılığının artacağı endişesini taşımaktadır. Terörizmin bilinmezliği, yarattığı korku ve olay meydana gelmeden engellenmesinin zor oluşu, terörizmle mücadeleyi zorlaştırmaktadır. Terörizmle mücadelede başarıya ulaşmanın, varlığını yadsımadan ve kanıksamadan, onun tüm kaynaklarına inilerek, disiplinler arası yaklaşımla mümkün olabileceği değerlendirilmektedir.Anahtar kelimeler: Terör, terörizm, anarşizm, uluslar arası terörizm, tarih.

AnarşiAnarşizmTerör+3
Dündar Akın
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2012
00
DoktoraAçık ErişimTR

1930 dünya ekonomik bunalımı sonrasında Türkiye'de ekonomik politika arayışları

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı Devleti yıkılırken Anadolu'da yeni bir savaş başlamış ve bu savaş sonrasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştur. Bir bağımsızlık savaşının ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti siyasi bağımsızlık kadar ekonomik bağımsızlığı da önemsemiştir. Bu doğrultuda yeni devlet ekonomi politikasını henüz Cumhuriyet ilan edilmeden 1923 yılının Şubat ayında toplanan İzmir İktisat Kongresi'nde belirlemiştir. Kongre bir yandan "milli iktisat" vurgusunu ortaya koyarken diğer yandan milli iktisat anlayışına zarar vermediği ölçüde yabancı sermayeye geçit vermişti. Kongrenin toplandığı tarihle 1929 yılına kadar geçen süre bir yandan Türkiye'de ekonominin kurumsallaşması, diğer yandan da liberal ekonomik politikaların uygulandığı dönem olmuştur. Ancak bu liberal süreç çok fazla sürmemiş ve 1929'da Amerika'da başlayıp giderek tüm dünyayı etkisi altına alan büyük ekonomik krizin etkileri dalga dalga Türkiye'ye de yansımıştır. Ekonomik bunalım Türkiye'de işsizlik, iflas, açlık, intihar gibi sosyal sorunların ortaya çıkmasına da neden olmuştur. Söz konusu ekonomik kriz, kapitalizmin o güne kadar yaşadığı en önemli krizdir. Ancak aynı dönemde Rusya'da uygulanmakta olan planlı ekonomi ve Sovyetlerin ekonomi politikası bu küresel krizden en az yara alarak çıkan sistem olduğu için de dünyada talep görmeye başlamıştır. Hatta Rusya'da uygulanan ekonomik model Türkiye'nin söz konusu dönemde ekonomik bunalım karşındaki arayışlarında yer yer örnek de alınmıştır. Böylece bunalım ortamında Türkiye'de ekonomide yeni arayışlar kendini göstermiştir. Kamuoyunda ekonomi politikalarında izlenmesi gereken yolla ilgili kimi öneriler de belirmiştir. Bunalım ortamında Türkiye'nin nasıl bir ekonomik model izleyeceğine dair önemli tartışmalar yaşanmış ve devletin tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de ekonomideki etkinliği artarken; himayeci ekonomik politikalar görülmeye başlanmıştır. Bu yeni süreç Türkiye'de devletçilik dönemi olarak kabul edilmektedir. Bu çalışma 1929 dünya ekonomik bunalımının dünyada ve Türkiye'de meydana getirdiği sorunlar, bunalımın etkileri, dönemin sosyal sorunları üzerinde yoğunlaşarak ve Türkiye'nin bunalım ortamında nasıl bir ekonomik politika oluşturmaya çalıştığı üzerinde durmaktadır.

Dünya krizi 1929Ekonomi politikalarıEkonomik etki+3
Alev Gözcü
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

12 Eylül 1980'e giden süreçte Türkiye'de iç güvenlikte karşılaşılan sorunlar ve bunları çözmeye yönelik uygulamalar

Bireylerin yaşamlarını sürdürebilmeleri için bir araya gelerek oluşturdukları örgütsel yapı olan devletin temel işlevlerinden biri de toplumun güvenliğini sağlama görevidir. Tarihsel süreç içerisinde baktığımızda da tarihin ilk dönemlerinden bu yana devlet denilen yapının sorumluluklarının başında ülkesinin dışa ve içe karşı olan savunmasını üstlenmesi gelmektedir. Bu bağlamda devletler halkın huzur ve güvenliğinin sağlanması için bir güç oluşturmuşlardır. Başlangıçta askeri örgütlenme olan bu güç zaman içerisinde iş bölümü ve uzmanlaşma gereği neticesinde askeri örgütlenmeden bağımsız olarak iç güvenlik ile yetkilendirilmiş örgütler ortaya çıkmıştır. 1970?li yıllarda Türk siyasetinde yaşanan bölünmüşlük ülkeyi koalisyon hükümetlerine mahkûm etmiştir. Koalisyon hükümetleri, toplumdaki kamplaşmalar, siyasi partiler arasındaki çatışmalar siyasi istikrarsızlığı arttırmıştır. Öte yandan ekonomik bunalımlar, toplumda yaşanan değişim ve artan terör olayları bir askeri müdahaleyi gündeme getirmiştir. 12 Eylül 1980?de Türk Silahlı Kuvvetleri önlenemeyen terör faaliyetlerini, siyasilerin basiretsiz yönetimini ve milli birliğin bozulduğunu gerekçe göstererek yönetime el koymuştur. Yaklaşık üç yıl demokrasiye ara verilmiş, ancak 1983 genel seçimleriyle normalleşme sürecine girilmiştir. 12 Eylül müdahalesi öncesinde iç güvenlik bağlamında karşılaşılan sorunların çözümüne ilişkin sıkıyönetim ilan edilmesi tartışmaları yaşanmış ve TBMM?de yapılan görüşmelerin ardından 26 Aralık 1978 tarihinde 13 ilde sıkıyönetim ilan edilmiştir. Sıkıyönetim ilan edildikten sonra yaşanan terör olaylarında bir azalma görülse de bu tek başına yeterli olmamıştır. Türk Silahlı Kuvvetlerine göre gerekli yasal düzenlemelerin yapılamaması sıkıyönetim uygulamasındaki başarısızlığın temel nedenlerinden biridir. Anahtar Kelimeler: Güvenlik, İç Güvenlik, 12 Eylül 1980 Askeri Müdahalesi.

1. Milliyetçi Cephe Hükümeti12 Eylül 1980 Dönemi12 Eylül müdahalesi+5
Çağrıhan Karadağoğlu
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Buca Hipodromu

ÖZETGöçebe kültürünün vazgeçilmez unsuru olan at, Türk ile özdeşleşmiş, Türk kültürünün vazgeçilmez unsuru olmuştur. Bununla beraber at eğlence yaşamının da bir aracı haline gelmiştir. Yine tarihine baktığımızda Türkler at yarışlarına yabancı değildir.Osmanlı Devletinde ilk at yarışlarının Orhan Bey döneminde yapıldığı bilinmektedir. Bununla beraber modern anlamda günümüze yakın ilk at yarışları 19.yüzyılda İzmir' de Buca'da Laventenler önderliğinde yapıldığı bilinmektedir. Lavantenler, Osmanlı içerisinde yaşayan Gayri Müslimlerden yaşayış tarzları ve kökenleri ile ayrılmaktadır. Avrupa kültürünü Anadolu' ya taşıyan Levantenler bugün Anadolu'nun tamamına mal olmuş, daha çok tohumlarını İzmir'de attıkları derin izler bırakmışlardır.İşte at yarışları ve Buca Hipodromu da bunlardan bir tanesidir. Buca Hipodromu öncelikle Levantenlerin sosyalleşme aracı olarak görülse de kısa zaman içerinde İzmir Belediye Başkanlığı da yapmış olan Evliyazade Refik Bey önderliğinde, Türkler tarafından benimsenmiş bir yapıya kavuşmuştur.Dönem içerisinde büyük kalabalıkları bir araya toplayan hipodroma Osmanlı Devleti'de kayıtsız kalmamış, Sultan Abdülaziz ve devamındaki hükümdarlar tarafından da desteklenmiştir. Saray adına Sultan koşuları da düzenlenmiştir. At yarışları sadece toplumu sosyalleştiren bir eğlence aracı olarak görülmemelidir. At yarışları ile kaliteli at ırkları geliştirilmiş, mevcut ırklar korunmuştur. Böylelikle zor zamanlarda savaşlarda olduğu gibi atlardan daha fazla hizmet alınabilmiştir.Buca Hipodromu'nun kurulmasıyla sadece Anadolu'da değil, Akdeniz Havzası'nda da programlı modern yarışların başlamasına öncülük etmiştir. Yani bir bakıma Buca Hipodromu, bir miladı temsil eder. Üstelik Buca Hipodromu ile Türklere özgü at yarışları, İzmir Levantenleri eliyle modernize edilmiş,Anadolu kültüründe yeni bir sentez oluşturulmuştur.Kurtuluş Savaşı sonrasında Buca'dan ayrılan Levantenler gittikleri coğrafyalarda Buca Hipodromu'ndan esinlenerek yeni hipodromlar oluşturmuşlardır. Ayrıca Anadolu'da kalan yarışçılar ise Ankara'da yeni başarılara imza atarak bu kültürün devamını sağlamışlardır.Cumhuriyet dönemine geldiğimizde ise yine Mustafa Kemal Atatürk, at yarışlarına büyük önem vermiştir. Verdiği önemi `'At yarışları, modern toplumların vazgeçilmez unsurudur.''sözünde de ifade etmiştir. Döneminde Ankara Hipodromu inşa edilmiş ve pek çok kez yarışları izlemek için hipodroma gitmiştir. İsmet İnönü'nün ise at yarışlarını izlemekten ziyade kendi atıyla birlikte birçok kez yarışlara katılmıştır. Osmanlı döneminde Sultan koşuları olduğu gibi, Cumhuriyet döneminde de Gazi Mustafa Kemal adına, Gazi koşuları düzenlenmiştir. Halen at yarışlarında Gazi kupasını kaldırmak jokey için büyük onur ve prestij olmuştur.At yarışları serüvenimizde önemli yer edinen Evliyazade ailesi Cumhuriyet döneminde de atlı sporlara büyük hizmetlerde bulunmuş, Türkiye Jokey Külübü'nün kurulmasında da önder olmuşlardır.Anadolu' da ki pek çok harada özellikle de Karacabey Harası'nda ordunun ve halkın ihtiyaçlarını karşılamak için at yetiştirilmiş, Anadolu atı olan rahvanın türünün kaybolması önlenmiş, ithal edilen kaliteliatlar ile göz dolduran yeni atlar yetiştirilmiştir. Bugün ise bu haralar ordunun ve çiftçi için değil de daha çok atlı sporlar için hizmet etmektedir.Temelleri Buca' da atılan modern at yarışları bugün hala önemini korumakla birlikte büyük bir ekonomik sektör olarak 21.yüzyıl da da güncelliğini korumaktadır.

Anadolu tarihiSosyal tarihSpor tarihi
Elif Uğur
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Biyografi kaynaklarında Atatürk ve özel hayatı

Osmanlı Devleti'nin Rumeli topraklarında bulunan Selanik'te doğan Mustafa, Harbiyeyi bitirerek genç bir subay olarak orduya katıldı. Zekası ve diğer kisilik özellikleriyle yıkılmakta olan imparatorlukta yıldızı parlayan birkaç kisiden biriydi. Çanakkale Savası ile baslayan ünü,Kurtulus Savası'nın kazanılması ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusuolmasıyla doruğa ulastı.Türk Devleti'nin kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatıözellikle özel hayatı, Atatürk karsıtlarının en çok ilgilendiği, onu karalamakiçin uydurma bilgiler verdiği bir konu alanı olmustur. O'nun içki ve eğlenceye düskün olduğu, birçok kadınla birlikte olduğu gibi söylentiler bunların basında gelmistir. Mustafa Kemal Atatürk, içki sofraları olarak tabir edilen yemeklerde; memleket meselelerini görüsmüstür. Kadınlarla olan birlikteliği ise; kadınlara günlük ve siyasi alanda verdiği değeri göstermistir.Kadınları erkeklerle esit konuma getiren Atatürk'ün hayatına,kadınlar ilk kez Selanik'te girmistir. Daha sonra yasadığı Sofya, İstanbul, Ankara gibi sehirler de Mustafa Kemal'in özel hayatına etki eden sehirler olmustur. İzmir ise; ilk ve son evliliğini gerçeklestirdiği Latife Hanım'ı karsısına çıkarmıstır. Ancak bu evlilik uzun ömürlü olmamıstır.

Atatürk, Mustafa KemalBiyografiÖzel hayat
Muazzez Karabulut
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

1961 Anayasası'dan 12 Mart'a Cumhuriyet Senatosu

1876 yılında baslayan demokrasi hayatımız, ikili bir meclis sistemi ileyapılmıstır.1921 ve 1924 Anayasaları ile Türkiye tek meclisli, TBMM bir yapıya sahipolmustur. 1924 Anayasası olağanüstü kosullar altında yeni devletin kurulusu, modernlesmesive köklü yapıya sahip olmasını sağlamaya çalısmıstır. Bu nedenlerle bu Anayasa kuvvetlerbirliği ilkesini meclise vermistir. Bu sayede hızlı ve kalıcı devrimler yapılabilmistir. Ancak1946 yılında geçilen çok partili yasam neticesinde 1950 yılında iktidara gelen DP,demokratiklesmeyi unutmus ve antidemokratik davranıslarda bulunmustur. Bunun neticesinde27 Mayıs'ta yönetime el koyan askerler, çift meclisli bir yapı ile iktidarı sınırlandırma yolunagitmislerdir.1961 Anayasası'nın getirdiği en önemli kurumlardan olan Cumhuriyet Senatosu üç türüyelerden olusmaktadır. Tabii üyeler, Seçilmis üyeler, Kontenjan senatörleri. Meclisten geçenkanun ve anayasalar, Senatoda tekrar görüsülecek ve böylece iktidarı elinde tutanlar,demokrasi ve rejim aleyhine yasa yapamayacaklardır. Ayrıca Senato denetim etkinlikleri ilede yürütmeyi kontrol edebilecekti.1961-1971 yılları arasında baslarda etkili olan bu sistem 1965 yılından itibaren AP'ninhem Meclis'te hem de Senatoda çoğunluğu sağlaması sonucunu etkisini yitirmistir. Budönemde yasanan hükümet sorunları da bunun nedenlerinden birisidir. En çok tartısılankonulardan biri olan tabii senatörler, Senatoda en aktif üyelerdendir. Senatörler hemhükümetlerde görev almıslar hem de kriz durumlarında hükümet kurarak basbakanlıkyapmıslardır.Anahtar Kelimeler: Cumhuriyet Senatosu, çift meclis sistemi,AP,CHP,Seçim.

Anayasa 1961Cumhuriyet SenatosuSenato+3
Mahmut Sert
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Atatürk Döneminde Ankara'da günlük yaşam

Atatürk'ün Ankara'yı başkent ilan etmesinden hayata gözlerine yummasına kadar geçen 15 yıllık süreçte Ankara günlük yaşam adına pek çok değişiklikler yaşamıştır. Bu değişiklikler arasında sosyo-ekonomi, eğlence hayatı, basın ve mimari en çok dikkat çeken konular olmuştur. Ankara'nın sosyo-ekonomik yapısına bakıldığında; Osmanlı İmparatorluğu döneminde bir kasaba nüfusu kadar nüfusa sahip olan Ankara, savaşlar, salgın hastalıklar gibi birtakım olaylar neticesinde hızlı bir nüfus kaybına uğramıştır. Bu nüfus kaybı Ankara'nın başkent ilan edilmesinden sonra ise bu duruma paralel olarak düzene girmiş ve hızlı bir artış yaşanmaya başlamıştır. Nüfus yapısındaki bu değişim aynı şekilde ekonomide de kendisini göstermiştir. Özellikle Atatürk'ün yapılışını her gün denetlediği Gazi Orman Çiftliği bu artışta ön plana çıkan detay ve artışın asıl nedeni olmuştur. Başkentte eğlence hayatı ise 1920'li yıllarda birkaç otel ve lokantadan ibaret iken, bu yılların ortalarından itibaren çok yönlü bir seyir izlemiştir. 1930'lara gelindiğinde Ankara eğlence hayatı açısından neredeyse İstanbul ile yarışacak seviyeye gelmiştir. Ancak bu seviyeye hiçbir zaman eşitlenememiştir. Ankara'da günlük yaşam adına basın hiçbir zaman İstanbul basını kadar etkili olamazken, Hakimiyet-i Milliye ve Anadolu Ajansı gibi basının iki önemli unsurunun Kurtuluş Savaşı'na ve Türk basınına katkıları elbette göz ardı edilememektedir. Günlük yaşamın ve başkent olma sürecinin en önemli aşamalarından kabul edebileceğimiz mimari de Atatürk'ün üzerinde önemli durduğu konulardan biri olmuştur. Ankara Şehremanetinin kurulmasıyla başlayan bu imar süreci, 1930'larda Ankara halkının ihtiyacını karşılayacak, Ankara'yı Avrupa devletlerinin başkentleriyle yarışacak seviyeye gelinceye kadar devam etmiştir. Genel olarak bu çerçevede ele alınan Ankara günlük yaşamı, içeriğindeki ilginç detaylarla dikkatleri üzerine toplayacak niteliklere sahip olmuştur.

Özlem Makbule Taşkıran
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2013
11
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Atatürk'ün dil politikası

Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk?ü birçok sıfat ile nitelemek mümkündür, fakat bendeniz şu şekilde nitelemek istiyorum; bağımsızlık savaşçısı. Bilgisini, gücünü ve ömrünü bu uğurda harcamış büyük deha. Peki neden? Neden bağımsızlık üzerine bu kadar hassasiyetle yaklaşmıştır? Çünkü O biliyordur, bağımsızlık olmadan hiçbir varlığın ebedi kalamayacağını. Bu nedenledir ki Türkiye Cumhuriyeti de bağımsızlık düşüncesi üzerine kurulmuştur. Atatürk?ün tabiriyle büyük Türk milleti olarak biz, elde ettiğimiz zaferlerle bağımsızlığımızı kazandık. Peki, bu zafer bayrağının hep elimizde kalması mümkün müdür? Değildir. Çünkü Atatürk?e göre bağımsızlık sadece bir ülke kurmak değil, o ülkenin harici devletlerin müdahilleri olmadan varlığını sürdürebilmesidir. Bir ülkenin varlığı; o ülkenin yönetimi, bayrağı, dili ve kültürü demektir. Bunlar olmadıktan sonra bir ülkenin bağımsızlığından söz edilemez. Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti?nin uygar bir toplum olması doğrultusundaki yol haritasını da bu kavramlara göre belirlemiştir. Bir ülke dili alınarak yok edilebilir, kültürsüz ve sömürge bir toplum haline getirilebilir. Atatürk bu doğrultuda endişeleri olduğu için dil politikasını belirlemiştir. Bu çalışmada, Atatürk?ün izlediği dil politikasının temeli olan düşünceler ele alınmıştır. Atatürk Cumhuriyet temelini attıktan sonra, yeni Türkiye?yi yaratacak olan devrimlerini ve ilkelerini gerçekleştirmeyi hedeflemiştir. Bu doğrultuda gerçekleştireceği devrimler arasında dil devrimi de vardır. Dil devrimi hazırlığında Arap alfabesi kaldırılmış ve yerine yeni Türk alfabesi kabul edilmiştir. Bu devrimle Güneş Dil Teorisi ortaya konmuş ve Türkçenin en köklü dillerden biri olduğu üzerinde durulmuştur. Dil devrimi sürecinde büyük kurultaylar toplanmış ve Türkçenin zenginliği, gücü ortaya çıkarılmak istenmiştir. Osmanlı Dönemi?nde, toplum yapısı gereği çok dilli idi. Dil olarak yapay Osmanlıca kullanılmakta idi ve halk ile üst mevki olan devlet erkânı arasında büyük bir anlaşmazlık vardı. Toplumun konuştuğu dil ayrı, yazı dili ayrı idi. Atatürk dil devrimini gerçekleştirerek kurduğu yeni Türkiye Cumhuriyeti?ne milli bir boyut kazandırarak dilini de millileştirmeyi hedeflemiştir. Atatürk, Türk milletinin çok köklü bir medeniyete sahip olduğunu, çok eski bir tarihi ve dili olduğunu bilimsel çalışmalarla ortaya koymaya çalışmıştır. Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesini kurmuştur. Bu önemli kurumların yapacakları çalışmalarla Türk halkı geçmişini, tarihini, dilini kısaca kültürünü öğrenecektir. Atatürk, Türk milletinin kendine güvenmesini ve dünya ülkeleri yanında dimdik durmasını arzulamıştır. Atatürk?e göre bir toplumun varlığını sürdürebilmesi için dil birliği sağlanmalıdır. Dil bir milletin en önemli bağıdır. Atatürk bu düşünceyle dile hassasiyetle yaklaşmıştır ve dil devrimini gerçekleştirmiştir. Anahtar Kelimeler: Atatürk ve dil, dil politikası, dil devrimi.

Atatürk DönemiDevrimlerDil inkılabı+1
Eda Topuz
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Johnson mektubu ve Türk kamuoyu

Kıbrıs Adası, Akdeniz?i kontrol etmenin kilit noktası olduğu için tarih boyunca pek çok devlet onu, hâkimiyeti altına almaya çalışmıştır. Osmanlı İmparatorluğu 1571 yılında Kıbrıs?ı egemenliği altına almayı başarmıştır. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı diğer adıyla 93 Harbi neticesinde Rusların başkent İstanbul?a kadar ilerleyip Ayastafanos Antlaşmasını imzalaması, İngiltere?yi çıkarlarına ters düştüğü için harekete geçirdi. İngiltere, sözde Osmanlı Devleti?ne yardım etmek için Kıbrıs adasına geçici olarak yerleşmeyi istemiş ve Osmanlı Devleti de denize düşen yılana sarılır misali bu isteği kabul etmiştir. Bu yerleşmenin geçici olduğu bir antlaşma ile belirlenmesine rağmen, İngiltere adadan bir türlü çıkmak istememiştir. I.Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti?nin Almanya saflarında yer alması üzerine İngiltere adayı ilhak ettiğini duyurmuştur. Osmanlı İmparatorluğu ise bunu sadece protesto etmekle yetinmiştir. 24 Temmuz 1923 Lozan Barış Antlaşmasıyla da Kıbrıs?ın, İngiltere?ye devredildiği kabul edilmiştir. 1931 yılına gelindiğinde, Kıbrıslı Rumların Enosis hayalleri yine yoğunlaşmış ve bir isyan daha başlatmışlardır. Oysaki Kıbrıs, Türk ve Rumların birlikte yaşadığı bir adadır. Yunanistan?ın Megalı İdea ülküsü doğrultusunda, 1571?lere dayanan Kıbrıslı Rumların Enosis hayalleri 1914?yılında güçlenerek bu günlere kadar gelmiştir. Yunanistan Kıbrıs?taki durumu 1954 yılında Birleşmiş Milletler?e götürmüş, fakat buradan eli boş dönmüştür. Bunun sonucu olarak Başpiskopos Makarios, Rumları kışkırtarak 1955 yılında EOKA terör örgütü ile birlikte Kıbrıslı Türklere zulüm ve ölüm getirmeye başlamıştır. Adada yaşanan duruma başta ABD olmak üzere güçlü ülkeler kayıtsız kalmış ve herhangi bir müdahalede bulunmamıştır. Türkiye bu olan bitenleri defalarca dile getirerek bu kıyımın bir son bulmasını istemiş fakat hiçbir gelişme olmadığını görmüştür. Türkiye Zürih-Londra ve Garanti Antlaşmalarından doğan hakkı gereği garantör ülke olarak bu kıyıma sessiz kalmak istememiş, bunun üzerine Kıbrıs?ta olup bitenlere son vermek için buraya müdahalede bulunacağını açıklamıştır. Bu gelişme üzerine dönemin ABD Başkanı Lyndon Baines Johnson tarafından Türkiye?ye bir uyarı mektubu gönderilmiştir. Mektup özetle; Türkiye?nin Kıbrıs?a herhangi bir müdahalede bulunması halinde, ABD tarafından Türkiye?ye verilen silahların bu müdahalede kullanılamayacağı, başka herhangi bir yardımda da bulunulamayacağı belirtilmiştir. Ayrıca önemli hususlardan biri de Türkiye?ye Sovyetler Birliği?nce herhangi bir saldırı olması halinde, ABD?nin bu durum karşısında tarafsız kalacağı hatırlatılmıştır. Türkiye bu mektuptan sonra çok güvendiği müttefikinin yani ABD?nin gerçek yüzünü bir kez daha görmüştür. Türkiye?de bu olaydan sonra ABD?ye karşı ?Yankee Go Home? sesleri yükselmeye başlamıştır. Türk-Amerikan ilişkilerin açısından; Truman Doktrini nasıl olumlu yönde bir dönüm noktası olmuşsa, Johnson mektubu da tam tersine olumsuz yönde bir dönüm noktası olmuştur. Türkiye?nin Kıbrıs?a müdahale kararı sonrasında, Türkiye?deki ABD imgesinin değişmesine, ardından da Sovyetler Birliği ile olan ilişkilerin gelişmesine yön veren Johnson mektubunun iç ve dış siyasette olan gelişmeleri bu çalışmada ele alınmıştır.

Şükrü Mucuk
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İkinci Dünya Savaşı'nda Türkiye'de Japonya algısı

İkinci Dünya Savaşı'nda Uzakdoğu'da bulunan Japonya'nın, Türkiye' de emperyalist bir güç olarak algılanmasına etken olmuştur. Özellikle dünya savaşı öncesi Avrupa'nın durumuna ve Türkiye'nin savaş döneminde bulunduğu şartlara kısaca bakıldığında Türkiye'nin bulunduğu zor şartlar karşısında izlediği politika ele alınmıştır. Japonya'nın savaşa girişi ve bu savaş içerisinde Türk basınında nasıl bir algı yarattığı aktarılırken Amerika ile Japonya kuvveti arasında kıyaslama yapılarak Japonya'nın savaşı kaybedeceği görülmektedir. Japonya'nın güttüğü Asyacılık politikasının taraftar toplayamaması olağan bir durum olduğu değerlendirilmiştir. Japonya'nın Pearl Harbor baskını ile savaşa müdahil olduğu ve bu baskından sonra Japonya, Avrupa'da yaşanan savaşı da fırsat bilerek Asya'da hızlı bir şekilde topraklarını büyüttüğü ve kısa sürede bölgede emperyalist bir güç olduğu gözlenmektedir. İkinci Dünya Savaşı sonları yaklaşırken Japonya ile ilişkilerin kesilmesi ve Japonya'ya savaş ilanı ile Birleşmiş Milletler Cemiyetinde söz hakkına sahip olması hakkını elde ettiği görülmektedir. Savaşın sonunda belirleyici "Kıyamet Bombası" olarak nitelendirilen atom bombasının Türkiye'de ki yansımaları aktarılmıştır. Bu nokta da savaşın sonunu belirleyen Japonya'nın teslimiyet durumunun çok kolay olmayacağı, bu durumu Türk yazarlarının ortak düşünce çerçevesinde aktardıkları değerlendirilmiştir. İkinci Dünya Savaşı sürecinde Türk basının da Japon kişiliklerin hayatları, savaş sürecinde nasıl bir yaşam sürdükleri ve imparator Hirohito'nun yaşamı ele alınmıştır. Aynı zamanda Japonların inançları doğrultusunda örf ve adetlerine bağlılığı, sosyo-kültürel yaşamlarına yönelik bilgiler de verilmiştir. Türk mizahında Japonya, mecâzi anlatımlarla ele alınmış karikatürler ile görsel olarak Japonya algısı yaratılmıştır. Karikatürler çoğunlukla işgalci Japonya olarak ele alınmış ve bu şekilde davranan ülkelerin sonunun neler olduğu sert bir şekilde yansıtıldığı görülmektedir. Savaş sürecinde türlü sıkıntılarla mücadele eden Türkiye'de Japonya algısının oluşumu ve gelişimi sürecinde nelerin etkili olduğu ele alınarak anlatılacaktır.

Serkan Akpınar
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2013
10
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Siyasal iktidarların okul isimlerine etkileri

İktidar, yönetme gücünü elinde bulunduran siyasi güçtür. Monarşiyle yönetilen ülkelerde muhalefetten söz edilemez. Demokratik devletlerde iktidarı denetleyen muhalefet partileri vardır. İktidar muhalefet ilişkilerinin temelinde ülke çıkarlarını ön planda tutmak gelmelidir. Anadolu'da Türk devrimi gerçekleştirilerek meşruti monarşiden cumhuriyete geçilmiştir. Bununla birlikte 1946'ya kadar tek parti ile yönetilmiştir. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) içinden çıkan muhalefetin 1946'da Demokrat Parti'yi (DP) kurmasıyla Türkiye'de çok partili yaşam başlamıştır. DP dört yıllık muhalefet sonrası 1950'de iktidara gelmiştir. 27 Mayıs 1960'ta asker yönetime el koymuştur. Türkiye 27 Mayıs 1960'tan 12 Eylül 1980'e kadar Adalet Partisi (AP), CHP ve koalisyon hükûmetleriyle yönetilmiştir. Geçen süreçte hükûmetler, eğitim politikalarını çoğu kez ulusal bir eğitim politikası şeklinde değil; kendi siyasal anlayışlarının bir parçası olarak uygulamak istemişlerdir. Bu süreç içinde farklı dönemlerin hükûmetleri eğitim politikalarının bir gereği olarak adeta somut birer imge olan okul isimleri üzerinde de sıklıkla tasarrufta bulunmuşlardır. Bu uygulamalara örnek olarak DP döneminde okul isimlerinden İsmet İnönü isimleri kaldırılırken, 27 Mayıs darbesi sonrasında okullara 27 Mayıs veya onu çağrıştıran isimler; 12 Eylül sonrasında ise Kenan Evren'nin ismi verme yoluna gidilmiştir.

Özlem Arslan
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İsmet İnönü dönemi öğretmen yetiştirme politikaları (1938-1950)

Türk eğitim tarihi bize, en eski tarihlerden itibaren Türk milletinin öğretmenler ve eğitimcilere sahip olduğunu gösteriyor. Bu öğretmen ve eğitimciler örgün ve yaygın eğitim yoluyla eğitim ve öğretim yapmışlardır. Örgün ve yaygın eğitim kurumlarında görev yapan bu öğretmenlerin yetiştirilmesine büyük önem verilmişir. Osmanlı Devleti Döneminde öğretmen yetiştirme politikaları devrin siyasal özelliklerine göre şekillenmiş, siyasal gelişmeler eğitim ve öğretmen yetiştirme politikalarını doğrudan etkilemiştir. Osmanlının öğretmen yetiştirme politikaları ve uygulamaları Batı etkisine girdiği dönemlerde farklılaşmış ve gelişmiş, Mutlakiyet ve Meşrutiyet Dönemlerinde farklı politika ve uygulamalar yer almıştır. Eğitimi bir toplum kalkınması vasıtası olarak gören Atatürk, öğretmeni bu kalkınmanın ve eğitim öğretimin vazgeçilmez unsuru olarak görmüş, öğretmenlere aktif görevler vermiştir. Cumhuriyetle birlikte milli, çağdaş ve laik eğitim sistemini kurmak ve Cumhuriyet'i yaşatacak yeni nesli yetiştirecek öğretmenler yetiştirilmesi amaçlanmıştır. Bu görüşten hareketle bu dönemde öğretmen yetiştirme politikaları konusunda pek çok adım atılmıştır. Atatürk'ten sonra Cumhurbaşkanlığı görevini devralan İsmet İnönü Türkiye Cumhuriyeti'nin "Milli Şef" i olmuştur. İsmet İnönü Döneminde Türkiye'de köy ve köylü, milli meselenin temel davası olmuştur. Bu doğrultuda İsmet İnönü Döneminde Cumhuriyet rejiminin, devrimlerin köye ve köylüye ulaşması ve benimsenmesi için eğitim alanında radikal uygulamalar yapılmıştır. Bu uygulamaların öncelik alanı da ilköğretim olmuştur. İsmet İnönü millet olma davasının vazgeçilmez unsuru olarak ilköğretimi görmüştür. Bu sebeple öğretmen yetiştirme politikalarının da öncelik alanı bu dönemde ilköğretim öğretmeni yetiştirme olmuştur. Bu politika doğrultusunda Türkiye'de eğitim ve öğretmen yetiştirme tarihine damgasını vuran pek çok uygulama bu dönemde başlamıştır.

EğitimEğitim politikalarıEğitim tarihi+4
Özlem Cenan
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2015
00
DoktoraAçık ErişimTR

İkinci Dünya Savaşı'nın bitiminden Johnson Mektubu'na dış yardımlar ve Türkiye

Bu doktora tezi çalışmasında, Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında almaya başladığı dış yardımların kökenleri, içerikleri ve yarattıkları sonuçlar ortaya konmaya çalışılmıştır. Türkiye'nin dış politikasını biçimlendiren ve sonraki planlı yıllarda alınan ekonomik ve hatta askeri kararları etkileyen olaylar İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde yaşanmıştır. Bu dönemde Türkiye, kapsamlı bir şekilde dış yardımlar almaya başlamıştır. Savaş sonrasından planlı döneme kadar olan yılların politik ve iktisadi tarihini ayrıntılı bir biçimde inceleyen eserlerin sayısı diğer dönemlere göre oldukça azdır. Türkiye'nin dış yardımlar tarihine dair yazılmış eserlerin büyük kısmı ikincil kaynaklara dayalıdır ve dolayısıyla dönemi açıklamakta yetersizdir. Bu tezde, bu açık kapatılmaya çalışılmış ve Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı sonrası dış yardımları deneyimine bütüncül ve birincil eserlere dayalı, analitik bir bakış açısı getirilmeye çalışılmıştır. Tezin ana kaynakları daha önce yayımlanmamış arşiv belgeleridir. Bu belgelerde en büyük yeri tutan kaynak Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı ve dış yardımlardan sorumlu kuruluşların arşivlerindeki belgeler ve raporlardır. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Arşivleri'nden ve Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu'nun çevrimiçi arşiv belgelerinden; kitap, akademik makale ve tezlerden oluşan üç yüzün üzerinde ikincil eserden faydalanılmıştır. Tez, dört ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı sırasında almaya başladığı Ödünç Verme ve Kiralama Kanunu yardımlarının geri ödemelerine ilişkin anlaşmalar ve savaş fazlası malzemelerin yardım kapsamında satın alınmasına ilişkin görüşmeler; ikinci bölümde Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk kapsamlı dış yardım programı olan Truman Doktrini'ne bağlı alınan yardımlar; üçüncü bölümde Marshall Planı ve buna bağlı sağlanan Teknik Destek programı yardımları; dördüncü ve son bölümde, Karşılıklı Güvenlik Kanunu kapsamında alınan ekonomik ve askeri yardımlar ile uluslararası kuruluşlar aracılığıyla alınan dış yardımlar incelenmiştir. Tezde, dış yardımların veriliş ve alınış nedenleri, işleyiş mekanizmaları, kapsamları ve sonuçları çok boyutlu bir biçimde ele alınmıştır. Dış yardımların Türkiye'nin siyasal, ekonomik ve sosyal yaşamına etkilerinin anlaşılması için genel bir çerçeve oluşturmaya çabalanmış; dış yardımların tam bir bilançosunun çıkarılmasına ve Türkiye'nin iktisadi ve siyasi tarih literatürüne naçizane bir katkıda bulunulmasına çalışılmıştır.

Dünya Savaşı IIDış yardımlarEkonomik yardımlar+6
Gökser Gökçay
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Demokrat Parti Dönemi Türkiye-Sovyetler Birliği ilişkileri

2. Dünya Savaşı boyunca, CHPnin, Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden itibaren dış politikada takip ettiği denge politikasını izlemesi, başta SSCB olmak üzere müttefiklerin tepkisini çekmiştir. Nitekim; savaş sonunda Türkiye, Sovyetler Birliğinden gelen ülke bütünlüğüne ve egemenliğine aykırı taleplerle karşılaşmıştır. Sovyetlerin 1925 Tarafsızlık ve Saldırmazlık Antlaşmasını yinelemeyeceğini bildirmesi, zaten ekonomik yönden sıkıntı yaşayan Türkiye' de güvenlik sorununu da doğurmuş ve çare Batı' da aranmıştır. Geleneksel dış politikasını Başkan Truman önderliğinde, Sovyet yayılmacılığına karşı Avrupayı ekonomik ve askeri yönden canlandırmak adına değiştiren ABD, Türkiyeyi de projesine eklemiş, Truman Doktrini, Marshall Yardımları ve sonrasında Türkiyenin NATO' ya kabulü ile askeri ve ekonomik olarak Batı' ya entegrasyonunu sağlamıştır. 1945 Sovyet taleplerinden sonra durgunlaşan ikili ilişkiler, Türkiye' nin NATO' ya girişi ile hareketlenmiş ve bu katılım Sovyetlerin tepkisini çekmiştir. Türkiye'nin Sovyet tehditlerine karşı NATO seçeneğini kullandığını ve Batı'ya yöneldiğini itiraf etmek ise Stalin'in ölümü sonrası Kruşçev'e düşecektir. Stalin sonrası SSCB, Kruşçev ve Bulganin yönetiminde, dış politikasını değiştirmiş, daha ılımlı ama dünya politikalarına daha müdahil bir politika izlemeye başlamıştır. Türkiye ile ilişkiler geliştirilmek istense de Türkiye, Batılı müttefikleri tarafından bunun hoş karşılanmayacağı düşüncesi ile bu yakınlaşmayı göz ardı etme yoluna gitmiştir. CHP döneminde Arap ülkeleriyle ilişki kurulmamasını sık sık eleştiren Demokrat Parti yönetimi, ABD yardımlarından daha fazla yararlanmak ve güvenilir müttefik olduğunu göstermek için, Orta Doğu'daki İngiliz ve Fransız himayesini kırarak kendi nüfuzunu oluşturmak isteyen ABD projelerinin öncüsü haline geldi. Ancak bu aktif politika, Arap devletlerince Batılı emperyalist güçlerin maşalığı olarak algılanmış ve ters tepki doğurmuştur. Başta Mısır olmak üzere, Arap devletlerinin birçoğu Sovyet etki alanına girmiş ve Batının Türkiye öncülüğünde oluşturmaya çalıştığı paktlara dahil olmayı reddetmiştir. Türkiye'yi demokratik ve ekonomik yönden "Küçük Amerika" yapma vaatleriyle iktidara gelen Demokrat Parti, yıllar geçtikçe muhalefete baskı ve basına sansür uygulamış, derin ekonomik sıkıntıları içte komünizm tehlikesi, dış politikada ise yapay düşmanlar yaratarak örtbas etmeye çalışmıştır. Amerikanın 1954'ten itibaren yaptığı yardımları azaltması ve söz konusu yardımları ağır beklentiler karşılığında vermesi, Menderes yönetiminde tepkiye neden olmuş, devalüasyon, küçülme ve büyük çaplı yatırımların durdurulması talepleri bardağı taşıran son damlalar olmuştur. Demokrat Partinin, NATO ve Batıyla olan askeri-ekonomik anlaşmalara gereğinden fazla anlam yüklediğini anlamakta biraz geç kaldığını da söyleyebiliriz. Ekonomik olarak Türkiyenin ABD'ye bağımlı olduğunun farkında olan SSCB yönetimi, Türkiye' deki ABD üslerine, füzelendirme çalışmalarına ve casusluk krizleri hususlarında Türkiye'ye aşırı tepki vermekten kaçınmış, uygun dilli notalarla Türkiyeyi uyarmakla yetinmiştir. Nitekim bunun meyvelerini 1959 sonrası karşılıklı ziyaretler, ekonomik anlaşmalar ve Menderes-Kruşçev görüşmesinin planlanmasıyla alacaktır. Ancak 27 Mayıs 1960' da ivme kazanacak ilişkiler, Demokrat Partinin askeri darbe sonucu görevi orduya devretmesiyle, başka bir bahara kalmıştır.

Demokrat PartiSiyasi partilerSovyetler Birliği+3
Cihan Ozan Beydeş
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Zeki Bey suikastı ve basın

II. Meşrutiyet dönemi gazetecilerinden olan Zeki bey; 1869 yılında dünyaya gelmiştir. Babası sarayın hünkâr odasında görev almakta olan Kayserili Abdullah'tır. Galatasaray lisesini bitiren Zeki Bey ardından siyasal bilgiler fakültesinde eğitimini devam etmiş ve burayı da iyi bir derece ile bitirmiştir. Aldığı eğitim sonucunda duyun-u umumiye de mali işlerden sorumlu memurların yanında çalışmaya başlamıştır. Zeki bey; duyun-u umumiye de faaliyet yürütürken burasının yabancıların denetiminde olduğuna dair bazı veriler elde ettiğini iddia etmiştir. Daha öncesinde serbesti ve mizan gazetelerinde yazılar yazan Zeki Bey; yeni bir gazete kurmayı ve duyun-u umumiye de yolsuzluk yapıldığına dair olan düşüncelerini halka duyurmak istemiştir. Bunun için Şehrah gazetesini çıkarmıştır. Yazdığı yazılarda kendi ismine yer vermeyen Zeki Bey, yazılarında İttihat ve Terakki Cemiyeti'ni eleştiren yazılar kaleme almıştır özellikle maliye nazırı olan Cavit bey'in Osmanlı aleyhine batılıların yararına faaliyet yürüttüğünü belirtmiştir. Zeki bey'in yazdığı yazılar ittihat ve terakki cemiyeti bazı üyelerinin dikkatini çekmiştir. Hatta bazı üyeler bu yazılanların doğru olabileceği ihtimalini dahi göz önünde tutmuşlardır. Bu yüzden Kayserili mülazım Şaban Bey'i, Zeki bey ile konuşması için görevlendirmişlerdir. Şaban bey Zeki Bey ile görüşerek yazdığı yazıların ne derece doğru olduğuyla ilgili bir rapor hazırlayıp kendisine ulaştırmasını istemiştir. Bunun üzerine Zeki Bey kendisine uzun bir layiha yazarak göndermiştir. Bu layihada Zeki Bey, Cavit bey ve dönemin ekonomi politikalarını aşırı bir şekilde eleştirmiştir. İttihat ve terakki cemiyeti, gelen layihayı görüşmek için toplantı yapmışlardır. Ve sonuçta Cavit Bey, maliye nazırlığından istifa etmiştir. Dönemin basınına yansıyan mahkeme tutanaklarının bazılarında Cavit Bey ile Zeki Bey arasındaki düşmanlığın bundan sonra başladığını belirten ifadeler vardır. Zeki bey 10 Temmuz 1911 yılında beraberinde bulunan üç kişi ile birlikte evine dönerken arkasından atılan bir mermi sonucunda hayatını kaybetmiştir. Olayın zaptiyelere bildirilmesi üzerine isimlerinin Çerkez Ahmet ve Mustafa Nazım olduğu anlaşılan iki kişi yakalanmış, mahkemeye sevk edilmişlerdir. Yine mahkeme suretlerinden bu kişilerin İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin alt kolu olduğu söylene fedai subaylar teşkilatına mensup olduğuna dair iddialar mevcuttur. Fakat bu konuda kesin değildir. Mahkemeler devam ederken Zeki Bey'in duyun-u umumiye deki odasının dolabından alınan belgeler olduğuna dair ifadeler verilmiş ancak bu belgelerin akıbetinin ne olduğu konusunda herhangi bir veri elde edilememiştir. Zaten Zeki beyi vuranların kim olduğu da tam olarak anlaşılmamıştır. Bu yüzden Mustafa Nazım ve Çerkez Ahmet'e on beş yıl kürek cezası verilerek mahkeme sonlandırılmıştır.

BasınBiyografiGazeteciler+5
Mustafa Güncü
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İkinci Dünya savaşı sırasında Türk kamuoyunda Hitler algısı

I.Dünya Savaşı sonunda yapılan antlaşmalar dünyanın kaderini değiştirmiş, yapılan antlaşmalar yeni bir dünya savaşının fitilini ateşlemiştir. Özellikle Almanya ile yapılan Versay Antlaşması ile Almanya tekrar ayağı kalkamaz hale getirilmeye çalışılmıştır. Almanya içinde bulunduğu olumsuz şartlarla mücadele etmesini bilmiş ve yeni bir rejim ve lider ile bu antlaşmadan kurtulmaya çalışmıştır. Almanya'da eskiden beri var olan militarist anlayış, dünyanın gidişinde etkilenerek Hitler gibi bir lideri iktidara taşımıştır. Hitler'in iktidara gelmesiyle hem Almanya'nın hem de dünyanın kaderi değişecektir. Hitler iktidara geldiği 1933 yılından itibaren ülkeyi politikalarıyla önce Versay sınırlamalarından kurtarmış ardından dünya egemenliğine soyunmuştur. Bütün dünyayı etkileyen böyle bir liderin Türkiye'de de merak edilmesi ve takip edilmesi oldukça doğaldır. O dönemin basınında yakından izlenen Hitler ile ilgili fikirler ise oldukça değişkenlik göstermektedir. Özellikle iktidara ilk geldiği zamanlarda Hitler'in eleştiriden daha fazla övgü aldığı söylenebilir. Bunun sebebi Türkiye'nin gözünde Almanya'nın kendi gibi haksızlığa uğradığını düşünmesindendir. Dolayısıyla Hitler'in Versay'ın kısıtlamalarından kurtulmak için yaptıkları basında hoş karşılanmıştır. Fakat daha sonra Hitler'in giderek daha cesur hareket etmesi ve savaş seslerinin yaklaşması üzerine Hitler ile ilgili şüphe duyulmaya başlanmıştır. Savaş başladıktan sonra ise Türk hükümetinin politikasına göre güdülen denge siyaseti Hitler ile ilgili fikirlere de yansımış, Hitler savaşta başarılı olduğu dönemde çok fazla eleştirilmez hatta övgüler düzülürken, savaşta başarısız olmaya başlamasından sonra ise eleştiriler yoğun bir şekilde artmıştır.

AlmanyaDünya Savaşı IIHitler, Adolf+5
Demet Kardeşoğlu
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Atatürk Döneminde matematik eğitimi

Cumhuriyetimizin kurulması aşamasında Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki kadrolar, eğitimin bir ülkeyi yüceltecek en önemli unsur olduğunun bilincinde olarak temel bilimlere önem ve ağırlık vermişlerdir. Bu çalışmada, Matematik Bilimi'nin geliştirilmesi için büyük emek harcayan Atatürk'ün, bu bilime yaptığı katkıları ve öncülüğü incelenmiştir. Çalışmada, matematik eğitimine bu eğitim'in tarih içindeki gelişim sürecine, ülkemizde oluşturulan matematik eğitimine, yeni Türk Eğitim Sistemi ve politikalarına, Atatürk'ün bu konuyla ilgili görüşlerine, hedeflerine değinilmiş ve bu doğrultuda ilkeleriyle bağdaştırılması planlanmıştır. Öncelikle matematiğin tarihsel gelişimi ele alınmış sonra Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan itibaren eğitimde yapılan yenilikler ve matematik eğitimi incelenmiş, son olarak Cumhuriyetimizin kuruluşundan itibaren yürütülen matematik eğitimi, politikaları irdelenmiş ve ayrıca matematik biliminde yetiştirdiğimiz ünlü Türk matematikçilerin yaptığı katkılara yer verilmiştir. Tüm bu yapılan inceleme ve araştırmalar ışığında birçok konuda ülkemizin modern devletler arasına girebilmesi için çalışmalar yapan Mustafa Kemal Atatürk'ün, matematik ile de yakından ilgilendiği, eğitimin gelişmesi için var gücüyle çalıştığı ve önemli eserler verdiği sonucu ortaya çıkmaktadır. Araştırmada, askeri ve siyasi alanlarda üstün başarılarının yanı sıra Atatürk'ün, matematiğe olan ilgisini ve bu konuda yapmış olduğu çalışmaları, hayatında matematiği nasıl kullandığı, kısacası matematiksel düşünüş biçimi hakkında irdelemeler yapılmış ve sonuçta ülkemizde oluşturulan modern matematik eğitiminin kurulması ve geliştirilmesindeki üstün katkıları ortaya konulmuştur.

Atatürk DönemiAtatürk Kültür MerkeziAtatürk, Mustafa Kemal+7
Ayşe Demirkan
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2015
00
DoktoraAçık ErişimTR

Askeri, siyasi ve silah sanayicisi kişiliği ile Nuri Paşa ( Killigil )

Bu çalışmada, ? Askeri, Siyasi ve Silah Sanayicisi Kişiliği ile Nuri Paşa ( Killigil )? incelenmiştir. Nuri Paşa, 23 Nisan 1306 ( 1890 ) tarihinde Manastır'da doğdu. 02 Mart 1949 tarihinde İstanbul'da öldü.Nuri Paşa'nın askeri kişiliği incelenirken; 1911 ? 1912 Osmanlı - İtalyan Savaşı, Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı'nda Trablusgarp ve Kafkas Cephesi ve Türk İstiklâl Savaşı'nda Doğu Cephesi'ndeki askeri faaliyetleri anlatılmıştır.Siyasi kişiliği incelenirken; Birinci Dünya Savaşı'nda Trablusgarp Cephesi'nde Afrika Gruplar Komutanı, Kafkas Cephesi'nde ise Kafkas İslam Ordusu Komutanı olarak askeri yetkileriyle beraber siyasi yetkileri de anlatılmıştır. Bütün askeri birlikler ile sivil idare Afrika Gruplar Komutanı olarak Nuri Paşa'nın emrindeydi. Kafkas Cephesi'nde, Kafkas İslam Ordusu Komutanı olarak padişah fermanıyla, Kafkasya'da padişah adına siyasi ve askeri faaliyetlerde bulunma yetkisi verilmişti. Aynı zamanda Azerbaycan Hükümeti'nin Milli Savunma Bakanıydı. Ayrıca siyasi kişiliği incelenirken İkinci Dünya Savaşı esnasında Kırım, Kazan, Kafkasya ve Orta Asya'daki Türklerin bağımsızlığı için Almanlarla yaptığı görüşmeler anlatılmıştır.Silah sanayicisi kişiliği incelenirken; Türk İstiklâl Savaşı'nda Doğu Cephesi'nde askeri fabrikalarda yaptığı faydalı işler ile Cumhuriyet döneminde Zeytinburnu ve Sütlüce fabrikalarında silah, mermi ve tapa imal etmesi, İzmir'in Karaburun ilçesinde cıva üretmesi, bunları yurt içi ve yurt dışına satması anlatılmıştır.Yapılan çalışma sonucunda Nuri Paşa'nın askeri olarak cesur, siyasi olarak ateşli bir Türkçü, silah sanayicisi olarak araştırıcı ve yenilikçi bir kişiliğe sahip olduğu anlaşılmaktadır.

Askeri hayatAskeri kariyerKilligil, Nuri+3
Nejdet Karaköse
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2010
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Cumhuriyet Gazetesine göre Türkiye'nin II. Dünya Savaşına girişi ve savaşın sonuçları

II. Dünya Savaşı etkisi altında geçen 1939-1945 döneminde Cumhuriyet gazetesi içinde bulunduğu sürecin özelliklerine göre değişkenlik gösteren bir yayın politikası izlemiştir. Cumhuriyet gazetesi savaşın başından 1944 yılına kadar Alman yanlısı yayın politikasını özellikle Nadir Nadi'nin yazılarıyla sürdürmüştür. Savaş öncesi ve savaşın ilk yıllarında Müttefiklere yakın bir dış politika izleyen Türk Hükümeti, Alman yanlısı yazılarından dolayı Cumhuriyet gazetesini1940 yılında üç ay süreyle kapatmıştır. Ancak 1941'de Türkiye'nin Almanya ile bir saldırmazlık antlaşması imzalamasından sonra, Cumhuriyet'te başta Nadir Nadi ve emekli eski General H. Emir Erkilet'in yazılarıyla Alman yanlısı yayın politikası daha serbest bir şekilde sürdürülmüştür. Bu politika özellikle Almanya'nın Sovyetler Birliği'ne saldırısını destekleyen yazılarda kendisini göstermiştir.Savaşta üstünlüğün 1944'te Müttefiklerin eline geçmesinden sonra Türk Hükümeti Almanya ile ilişkilerini kesmiştir. Almanya'nın aleyhine değişen Türk dış politikası basın üzerinde de etkisini, `Irkçı-Turancı' yayın yapan gazetelerin ve dergilerin kapatılması ile göstermiştir. Turancı düşünceyi savunan önde gelen gazeteciler de mahkemeye sevk edilmiştir. Diğer taraftan Cumhuriyet gazetesinin bu yeni döneme uyum sağlamakta zorluk çekmediği, Nadir Nadi'nin yerine başmakale yazmaya başlayan Abidin Daver ve Yavuz Abadan'nın dış politika ile ilgili Müttefik yanlısı makalelerinde görülmüştür.1945 yılında savaş sonrası yeni dünya düzeni önem kazandığından, Türk Hükümeti San Francisco Konferansı'nda yer almak için Almanya ve Japonya'ya savaş ilan etmiştir. Bu dönemde, Cumhuriyet gazetesinde dünya düzeniyle ilgili konular tartışılmaya başlanmış ve Türk dış politikasına uygun genelde müttefik, özelde Amerika yanlısı yayın politikası takip edilmiştir. Ayrıca Türk Hükümeti'nin Sovyet karşıtı politikası da desteklenmiştir. 1943 yılının sonunda Cumhuriyet gazetesinde çizmeye başlayan Cemal Nadir'in de karikatürlerinde gazetesinin genel tutumunu desteklediği görülmüştür.

BasınCumhuriyet gazetesiDünya Savaşı II+5
Murat Kılıç
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2010
00