Zonguldak Bülent Ecevit University
Anabilim Dalı

Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı

Zonguldak Bülent Ecevit University

263

Arşivlenen Tez

1

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Fasiyal sinir hasarında nöroprotektif ajanların rejenerasyon üzerine etkisinin gösterilmesi: Deneysel çalışma

Periferik sinir hasarı sonucunda özellikle sinir distalinde önemli yapısal ve fonksiyonel değişiklikler meydana gelmektedir. Bu değişikliklerin düzeltilmesine yönelik çeşitli faktörlerin etkileri geniş olarak araştırılmıştır. Rejenerasyonda, Schwann hücrelerinin primer rolleri yanında, eksojen olarak uygulanan nöroprotektif ajanlar, nörotropinler, nörokinler ve bazı büyüme faktörlerinin de yararlı etkileri açıklanmıştır.Sunulan çalışmamızda amaç fasiyal sinir hasarı oluşturulan sıçanlarda oksitosin ve resveratrolün nörogenesis stimulasyonunu değerlendirmek, olası olumlu nöroprotektif etkilerinden sinir hasarı olan hastalarda yararlanabilmektir. Çalışmamızın sonucunda elde edilen veriler, toplumda sık görülen ve yakın gelecekte daha da ciddi bir toplum sağlığı sorunu oluşturacak olan fasiyal sinir hasarının sağaltımında kullanılabilecek potansiyel nöroprotektif ajanların (oksitosin, resveratrol) etkilerine yönelik bilgi edinmeyi sağlamıştır. Böylelikle fasiyal sinir hasarı iyileşmesine yönelik literatürde mevcut bilgilere ek bilgiler sağlanması hedeflenmiştir. Bunun sonucunda, söz konusu ajan veya (aynı hedef mekanizmaları paylaşan) türevlerinin terapötik olarak klinikte kullanılma olasılıkları tartışmaya açılmıştır. Çalışmamızda daha önce araştırılmayan ve klinik uygulamalarda çeşitli etiyopatogenetik hastalıklarda sıklıkla kullanılan bu ajanların olası nöroprotektif etkilerini gösterebilmek ve alternatif bir tedavi seçeneği olarak sunabilmek hedeflenmiştir.Çalışmamızda, deneysel fasiyal sinir hasarı modeli oluşturulduktan sonra, tedavi süreci olarak 28 gün verilen oksitosin ve resveratrolün intraperitoneal uygulamasının etkilerinin, sistemik steroid tedavisi ile karşılaştırılmasının yanı sıra, fasiyal EMG ile elektrofizyolojik olarak değerlendirilmesi ve histolojik yöntemler ile de sinir dokusu ve komşuluğundaki yapılarda oluşan hasar ve iyileşme durumu gösterilmiştir.

Periferik sinirlerSinir dejenerasyonuSinir ezilmesi+3
Gökçe Tanyeri
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Meniere hastalarında atak sırasında bakış sabitleme yönteminin semptom skorlarına etkisi

Menier hastaları için vertigo ataklarının tedavisinde genellikle vestibuler baskılayıcı tedaviler kullanılsa da hastalar yüksek düzeyde rahatsızlık yaşamaktadırlar. Menier hastalığı tanısı alan 31 hasta Mart 2017 ile Aralık 2020 tarihleri arasında değerlendirildi. Menier hastalığı tanısı tipik hikâye odyolojik muayene ve nistagmus videolarının değerlendirilmesi ile konuldu. Hastalara atak sırasında nistagmus yönünün tersine bakması önerildi şikâyetleri geçene kadar gözlerini belirlenen alanda tutmaları belirtildi. Hastaların fiksasyon yöntemi öncesi ve sonrası vertigo atak şiddetlerine sıfır ila on arasında derecelendirmesi istendi. Bakış fiksasyonu ile ortalama semptom şiddeti sporu 8.7'den 1.9'a düştü. İpsilateral bakış fiksasyonu istatistiki olarak anlamlı değerlendirildi.

Belirti ve semptomlarMeniere hastalığıNistagmus+3
Mustafa Mete Kıroğlu
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Fibroblast büyüme faktörünün nazal mukozada yara iyileşmesi üzerine etkileri

Giriş: Endoskopik sinüs cerrahisi, septoplasti, kafa tabanı cerrahileri, konka cerrahileri gibi işlemler nazal mukozada mekanik travma oluşturmaktadır. Bu anlamda yaygın kullanılan ajanlara alternatif arama ve daha potent ancak daha az yan etki profiline sahip ilaçlar, spreyler, damlalar üretmek üzerine kurgulanan arayış nazal cerrahiler sonrası oluşabilecek komplikasyonları ve hastaların cerrahi sonrası konforunu, ameliyat başarısını arttırmayı hedeflemiştir. Bu deneysel çalışmanın amacı Fibroblast Büyüme Faktörü (FGF)'nün nazal mukozada yara iyileşmesi üzerine etkilerini histopatolojik olarak göstermektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 42 adet Wistar Albino erkek rat kullanıldı. Sham grubuna (n=6) hiçbir cerrahi prosedür uygulanmadı ve referans olarak ele alındı. Nazal mukoza hasarı uygulanan hayvanlar kontrol (n=18) ve deney grubu (n=18) olmak üzere ayrıldı. Her iki gruptaki hayvanlar kendi arasında takip sürelerine göre altışar üç alt gruba ayrıldı. Bu gruplardaki hayvanlara sırasıyla 5,10 ve 15 gün topikal uygulama yapılıp takip edildi. Takip sonrası deneyde kullanılan hayvanlar nazal septum mukozaları histopatolojik incelemeler yapılmak üzere çıkarıldıktan sonra sakrifiye edildi. Mukozada epitelyal kalınlık indeksi, subepitelyal kalınlık indeksi, inflamasyon skoru, goblet ve silyalı hücre sayısı, iNOS immünreaktivite skorlaması histolojik olarak değerlendirildi. Bulgular: Epitelyal kalınlık indeksi değerlendirmesinde 10 ve 15.günde FGF grubu ile SF grubu arasında anlamlı farklılık izlendi (p<0.05). İnflamasyon skoru ve iNOS düzeyi incelemesinde 15.günde FGF grubu ile Serum fizyolojik (SF) grubu arasında anlamlı farklılık izlendi (p<0.05). Goblet ve silyalı hücre kaybı açısından FGF ve SF grubu arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.005). Subepitelyal kalınlık indeksi 15.günde FGF grubunda anlamlı derecede düşük bulundu (p<0.05). Sonuç: Bu bulgular ışığında FGF'nin nazal mukozada yara iyileşmesi üzerine olumlu etkileri olduğu ve özellikle nazal cerrahiler sonrası tedavi edici anlamda kullanılabileceği düşünülmüştür, ancak bunun için ek çalışmalara gereksinim duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Nazal mukoza, Fibroblast Büyüme Faktörü, yara iyileşmesi

Cerrahi-kulak-burun-boğazEndoskopiFibroblast büyüme faktörü+3
Burak Arpacı
Çukurova University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sıçanlarda oluşturulan faringokutanöz fistül modelinde glikopironyum bromür ve peru balsamının iyileşme üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Amaç: Faringokutanöz fistül, total larenjektomi ameliyatı sonrası en sık görülen erken dönem komplikasyondur. Hastanede kalış süresinin uzamasına, planlanan radyoterapinin gecikmesine ve ek morbiditelere neden olur. Konservatif yöntemlerle %70 hastada fistül kapanmasına rağmen geri kalan hastalar ek cerrahi girişimlere ihtiyaç duymaktadır. Bu deneysel çalışmanın amacı faringokutanöz fistül oluşmadan fistül gelişimini önlemektir. Glikopironyum bromür kullanarak tükrük miktarını azaltmayı ve peru balsamı kullanarak iyileşmenin arttırılmasını amaçladık Gereç ve Yöntem: Otuz iki adet albino Wistar erkek sıçan 4 gruba eşit olarak dağıtıldı. Bütün gruplara üst özefagusa insizyon yapıldı ve primer sutüre edildi. Kontrol grubuna sadece dekstroz verildi. Glikopironyum bromür grubuna günde 2 kez glikopironyum bromür ve dekstroz verildi. Peru balsamı grubuna faringotomi oluşturulduktan sonra lokal olarak peru balsamı uygulandı ve dekstroz verildi. Glikopironyum bromür+peru balsamı grubuna; faringotomi oluşturulduktan sonra lokal olarak peru balsamı uygulandı ayrıca glikopironyum bromür ve dekstroz verildi. 7.günde sakrifiye edilen sıçanlar makroskopik ve histopatolojik olarak değerlendirildi. (n:30) Bulgular: Glikopironyum bromür gubu makroskopik olarak faringokutanöz fistül iyileşmesinde daha iyi olsa da gruplar arasında makroskopik iyileşme ve eritematöz şişlik açısından anlamlı farklılık bulunamadı. İltihabi hücre sayısı ve angiogenesis açısından gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi. Kollajen birikimi (p<0,001) ve fibroblast yoğunluğu (p<0,0,02) glikopironyum bromür içeren gruplarda daha yüksek izlendi ve istatiksel olarak anlamlı bulundu. Sonuç:Çalışmamızda glikopironyum bromürün faringokutanöz fistülün makroskopik iyileşmesinde, fibroblast ve kollajen oluşumunda olumlu etkileri gösterildi. Glikopironyum bromür ve peru balsamının faringokutanöz fistül iyileşmesi üzerine etkilerinin daha iyi değerlendilebilmesi için daha fazla klinik çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelime: Faringokutanöz fistül, glikopironyum bromür, hayvan modeli peru balsam

BalsamlarFistülGlikopironyum bromür+3
Aslıhan Ünel Kaval
Çukurova University
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Koklear implant yapılmış pediatrik olgularda görsel dikkat/tarama performansının işaretleme testi ile değerlendirilmesi

İşitme kaybı, kişinin başta dil gelişimi ve iletişim becerilerini etkileyen duyusal bir problemdir. Konjenital işitme kaybı için tedavi seçenekleri işitme cihazı ve koklear implanttır. Duyusal girdilerin eksikliğinde diğer duyuların nasıl etkilendiği ile ilgili temelde iki teori mevcuttur. Bunlardan birincisi "yetersizlik teorisi", diğeri ise telafi teorisi"dir. Bu çalışmanın amacı kritik dil edinim dönemi olan dört yaş öncesinde (erken dönem) ve dört yaş sonrasında (geç dönem) koklear implant ameliyatı olmuş 6-11 yaş arası pediatrik grubun görsel dikkat/tarama performansını değerlendirmektir. 6-11 yaş arası normal işiten akranları ise bu çalışmanın kontrol grubunu oluşturmuş ve değerlendirme aracı olarak İşaretleme Testi (İT) Türk Formu kullanılmıştır. İT'de işaretlenen ve atlanan düzenli ve düzensiz harf, düzenli ve düzensiz şekil alt kategorilerinde üç grubun birbiri ile benzerlik gösterdiği, ancak işaretlenen yanlış hedef sayısının geç koklear implant grubunda erken implant uygulanan gruptan daha yüksek olduğu belirlendi. Düzenli ve düzensiz harf, düzenli şekil ve düzensiz şekil alt kategorilerinde kontrol grubunda diğer gruplara oranla tarama süresinin daha kısa olduğu tespit edildi. Ek olarak bu süreler erken koklear implant uygulanan grupta geç implant uygulanan gruba göre daha kısa idi. Tarama sürelerinin yaş arttıkça kısaldığı belirlendi. Çalışmamızın sonucunda, İşaretleme Testi'nde normal işiten çocuklarla koklear implant uygulanan çocuklar arasında bazı alt kategorilerde fark gözlendiği, tarama sürelerinin yaş ile ilişkili olup normal işitenlerde daha kısa olduğu, erken koklear implant takılan çocuklarda da tarama süresinin geç implant takılanlara oranla kısa olduğu, koklear implant uygulanan çocuklarda işitsel rehabilitasyonun yanısıra görsel dikkatlerine yönelik rehabilitasyona da önem verilmesi gerektiği kanısına varıldı.

Ceren Güneş
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sensörinöral işitme kayıpları ile connexin 26 35 delG mutasyonu arasındaki ilişki

İşitme kaybı, en sık görülen duyu bozukluklarından biri olup, insidansı yaklaşık 1/1000'dir. Prevelansı yaşa bağlı olarak artmaktadır ve yaşlılıkta en sık görülen duyu bozukluğudur. Non sendromik işitme kaybına neden olan genler içinde en önemli yeri, otozomal resesif kalıtılan (DFNB) DFNB 1 lokusunda sorumlu gen olan Connexin 26 (GJB2 / Cx26) tutmaktadır. Beyaz ırkta Cx26 geninde en sık görülen mutasyon 35delG'dir. Yaşlılık tipi işitme kaybı, diğer adıyla presbiakuzi, en sık simetrik, bilateral ve yüksek frekanslarda daha belirgin olarak seyreder. Prevelansı 61- 70 yaş arasında %37 iken 71- 80 yaş arasında %60'dır. YTİK'in etiyolojisinde genetik ve çevresel faktörler yer almaktadır. Biz çalışmamızda sensörinöral işitme kaybı, özellikle da YTİK ile Connexin 26 35delG mutasyonu arasındaki ilişkiyi araştırdık.Bu çalışma kapsamında, yaşlılık tipi işitme kaybı tespit ettiğimiz 34 hasta, bilateral sensörinöral işitme kaybı tesbit edilmiş 45 yaş altında olan 35 hasta, tek taraflı sensörinöral işitme kaybı tesbit edilmiş 17 hasta ve 34 sağlıklı birey, Cx26 geninde görülen 35delG mutasyonu açısından incelenmiştir. Hastalardan alınan tam kan örneklerinden HighPure PCR Template Preparation Kit (Cat. No: 11796828001, Roche Diagnostic, Germany) kullanılarak DNA izolasyonu yapıldı. Realtime polimeraz zincir reaksiyonu(PCR) primerleri; PCR-primer forward: AGTCTCCCTGTTCTGTCCTAGCT ve PCR-primer reversed: CTTTCCAATGCTGGTGGAGTG ve Florasan Labeled probe: TTCACACCCCCCAG, Anchor Probe: TCGTCTGCAGCGTGCCCCAAATCCATCTTCT olarak TIB MOLBIOL GmbH (Eresburgstraße 22-23 D-12103 Berlin) firmasına yaptırıldı.İstatistiksel analizler için SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 17.0 programı kullanıldı. Çalışma verileri tablo ile özetlendi. Niteliksel olan Connexin 26 35 delG mutasyonu dağılımının karşılaştırmasında Chi-Square testi kullanıldı.Hasta grubunda Connexin 26 35 delG mutasyonu olan 1 (%2,9) olgu var iken , kontrol grubunda Connexin 26 35 delG mutasyonu olan hiçbir olguya rastlanmamış olup, bu dağılım istatistiksel açıdan değerlendirildiğinde hasta ve kontrol grubundaki Connexin 26 35 delG mutasyonu dağılımları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptayamadık.

GenlerKonneksinlerMutasyon+2
Hasan Zafer Hırçın
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sisplatin ototoksisitesinde CORM-3'ün (Carbon Monoxide Releasing Molecule-3) koruyucu rolü

Giriş: Sisplatin kanser hastalıklarının tedavisinde yaygın olarak kullanılan güçlü bir ajandır. Ototoksisite, sisplatin kullanımının önemli bir yan etkisidir. Bu durum öncelikle oksidatif strese bağlı iç kulak tüylü ve spiral ganglion hücrelerinin kaybı ile ilişkilendirilmiştir. Sisplatin kullanımıyla ilişkili işitme kaybı sensörinöral, bilateral, progresif ve genellikle geri döndürülemezdir. Bu deneysel çalışmanın amacı oksidatif stresi azalttığı bilinen CORM3'ün (Carbon Monoxide Releasing Molecule-3) sisplatin ototoksisitesi üzerinde koruyucu rolünü araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: İşitmesinin normal olduğu bazal ölçümlerle tespit edilen yirmi sekiz adet albino wistar erkek rat eşit şekilde 4 gruba ayrıldı. Sisplatin grubunda, 7 rata çalışmanın 5.gününde 16 mg/kg sisplatin tek doz intraperitoneal olarak uygulandı. Sisplatin+CORM-3 grubunda, 7 rata 8 gün boyunca hergün 10 mg/kg CORM-3 intraperitoneal olarak ve çalışmanın 5.gününde 16 mg/kg sisplatin tek doz intraperitoneal olarak uygulandı. CORM-3 grubunda, 7 rata 8 gün boyunca 10 mg/kg CORM-3 intraperitoneal olarak uygulandı. Kontrol grubunda, 7 rata 8 gün boyunca serum fizyolojik intraperitoneal olarak uygulandı. Çalışmanın 1.gününde elektrofizyolojik testler (İşitsel uyarılmış beyinsapı potansiyeller ve otoakustik emisyonlar) yapıldı. Sisplatin ve CORM-3 kombinasyonu ile tedavi edilen grupta, CORM-3 uygulaması sisplatin uygulamasından 5 gün önce başladı. Sisplatin uygulamasından 3 gün sonra 8.gün ölçümleri ile testler tekrarlandı. Bulgular: İşitsel uyarılmış beyinsapı potansiyeller ve otoakustik emisyon test sonuçları tüm frekanslarında sisplatin+CORM-3 grubunda sisplatin verilen diğer gruba kıyasla daha iyi işitme eşikleri olduğunu gösterdi. Ancak bu bulgular istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0,05). Sonuç: Elde edilen verilere göre CORM-3, sisplatin ototoksisitesinde koruyucu ajan olarak kullanılabilecek etkili bir antioksidan olabilir. Ancak bu koruyucu etkinin kanıtlanmasına yönelik ek araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Antioksidan, Carbon Monoxide Releasing Molecule-3, Ototokisisite, Rat, Sisplatin, CORM-3

Ekrem Çoşkun
Çukurova University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koklear implant kullanım süresinin ses parametreleri üzerindeki etkisi

Amaç: Çocuklarda koklear implant kullanım süresi ile artan akustik bilginin sesin akustik parametreleri üzerindeki etkileri ve iyileşme özelliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza 25'i normal işiten, 50'si prelingual uygulanan koklear implant kullanıcısı olan toplam 75 birey katılmıştır. Koklear implant kullanan hastalar cihaz kullanım sürelerine göre iki gruba ayrıldı. İmplant kullanım süresi 5 yıl olan hastalar grup I, 10 yıl olan hastalar grup II, normal işiten bireyler ise kontrol grubu olarak değerlendirildi. Tüm katılımcılara 3 saniye boyunca ünlü harflerden /a/, /u/ ve /i/ fonemlerini seslendirmeleri istenmiştir. Audacity ve PRAAT programında kayıtları yapılarak akustik analizleri yapılmıştır. Habitual temel frekans (F0), jitter, shimmer, Harmonik/Görültü oranı (HNR) ve Formant Frekansları değerleri kaydedilerek karşılaştırılmıştır. Bulgular: Gruplar arası değerlendirmede, tüm gruplarda yaş ortalaması farklı bulunmuştur (p<0,001). Cinsiyet dağılımlarının ise homojen ve benzer olduğu bulunmuştur (p=0,360). Bunun dışında iki grup arasında unilateral ve bilateral koklear implant kullanımı olma durumları istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Tüm gruplarda /a/, /u/ ve /i/ F0 değerinin gruplar arası karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p<0,05). /a/ ve /i/ fonemleri Jitter, Shimmer ve HNR parametreleri istatistiksel olarak benzer bulunmuştur (p>0,05). /u/ foneminde Shimmer ve HNR parametreleri istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p<0,05). Formant analizinde gruplarda /a/ F1, /u/ F1 ve /u/ F2 istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Onun dışındaki kalan formant analizi ise benzer olarak çıkmıştır (p>0,05). Unilateral, bilateral ve kontrol grubu kıyaslandığında, /a/ F0, /i/ F0, /u/ F1 ve /u/ F2 gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı olduğu izlenmiştir (p<0,05). Tüm fonemlerde Jitter, Shimmer, HNR parametreleri, /u/ F0, /a/ ve /i/ F1 ve F2 ise istatistiksel olarak benzer olduğu saptanmıştır (p>0,05) Sonuç: Pediyatrik grupta erken yaşta bilateral koklear implant kullanımının ses kalitesini iyileştirdiği ve akustik analizden elde edilen bilginin eğitim ve terapi süreçlerinin yönetilmesine olumlu katkılar sağlayabileceği sonucuna varılmıştır. Bu konu ile ilgili daha standardize hasta gruplarında yapılacak olan çalışmalara gereksinim duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: İşitme kaybı, Koklear İmplant, Sesin akustik analizi, Formantlar

Anwar Yousef Asad
Çukurova University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

P53 tümör subresör geninin kolesteatom etyopatogenezindeki rolünün araştırılması

İlyas Dişikırık
Gaziantep University
2000
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otololik Cerrahide Kemik Çimentonun Biyouyumu ve Yumuşak Dokuya Etkileri

Ali Konukseven
Gaziantep University
2003
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gaziantep yöresinde kanda ve nazal sekresyonlarda eozinofil sayımı ve cilt testi sonuçları

ÖZETGAZ ANTEP YÖRES NDEKANDA VE NAZAL SEKRESYONLARDAEOZ NOF L SAYIMI VE C LT TEST SONUÇLARIDr. Tuba BUDAKUzmanlık tezi Kulak Burun Boğaz Baş ve Boyun Cerrahisi AnabilimdalıTez Danışmanı: Doç.Dr.Semih MumbuçMart 2007, 73 SayfaAlerjik rinit(AR) tanı ve tedavisinde duyarlılığı olan alerjenin saptanması en önemlibasamaktır. Cilt testleri ucuz ve güvenilir olması nedeniyle günümüzde en çok kullanılantanı yöntemidir.Bu çalışmada Gaziantep halkından, klinik olarak AR tanısı alan 50, nazal polip(NP)tanısı alan 25, ve kronik rinosinüzit(KR) tanısı alan 25 olguda prick testleri yapılarak, hembu hastalık gruplarındaki duyarlılık profili, hem de Gaziantep yöresindeki alerjen profiliortaya çıkarılmaya çalışıldı. Elde edilen verilerin karşılaştırılabilmesi amacıyla 25 sağlıklıbireyden oluşan bir " kontrol grupu" oluşturuldu. Olguların prick testi sonuçları, serum totalIgE, kan ve nazal sürüntülerdeki eozinofili oranları karşılaştırıldı.AR'lı olguların ortalama total IgE düzeyi ile KR ve kontrol grubu(KG) arasındaanlamlı fark olduğu görüldü (p<0.05). NP grubu ile KG arasında ve NP grupu ile KR grubuarasında da yine total IgE değeri açısından anlamlı fark bulundu (p<0.05).Burun sürüntülerinde AR grubunda 12 (%48), NP grupunda 6 (%24) ve KRgrupunda 1(%4) olguda eozinofili tespit edildi. AR ile diğer iki çalışma ve KG arasındaanlamlı fark mevcuttu (p<0.05).Çalışmaya alınan hasta gruplarında prick testi pozitivitesi, AR grupunda 35 (%70),NP grubunda 6 (%24), KR grubunda 3 (%12), ve KG'unda ise 2 (%4) olarak tespit edildi.AR ile KR, NP ve KG arasında anlamlı fark bulundu (p<0.05).AR grubunda yer alan olguların prick testinde en sık saptanan alerjen otlar-tahıllarolup (%32), bunu otlar (%26) izledi. Akar I, akar II ve yulaf alerjenine karşı %14 oranındaduyarlılık saptandı. NP grupunda yer alan olgularda ise en sık saptanan alerjen olarak otlar-tahıllar tesbit edildi (%4). Çalışmamızdaki olguların hiçbirinde yumurta sarısı, patates, köpekepiteli, mantar I, akçaağaç, aspergillus, inek sütüne karşı sensivite saptanmadı.Gaziantep yöresinde AR'lı hastalarda en sık tespit edilen alerjenler, otlar-tahıllar,otlar karışımı, akarlar ve yulaf alerjeni olarak görülmektedir. Besin alerjileri, hayvan tüylerive mantarlar önemli görülmemektedir. Bu durum bundan sonraki prick test skalalarındadikkate alınmakla beraber kesinleştirmek için daha fazla sayıda olgu içeren çalışmalaraihtiyaç vardır.

Tuba Budak
Gaziantep University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ventilasyontüpü uygulanan efüzyonlu otitis medialı olgılarda ostaki tüpü fonksiyonlarının ardışık sintigrafik yöntemle incelenmesi

Savaş Çelik
Gaziantep University
1994
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Aspirin sensitif nazal polipile, aspirin tolerant nazal polipili ve kronik sinüzitli hastalarda sisteinil lökotrien 1 reseptör yüzdelerinin ve immünreaktivitelerinin immünohistokimyasal olarak karşılaştırılması

M.zeki Özen
Gaziantep University
2004
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tip II diyabetik hastalarda vestibüler sistemin değerlendirilmesi

Amaç: Diabetes mellitus kronik hiperglisemi ile karakterize, hedef bölgelere insülin sekresyonunda eksikliklerin olduğu veya insülin direncinin olduğu metabolik bir hastalıktır. İnsülin direnci ve görece eksikliği kronik hiperglisemiye yol açarak yağ, proteinlerin ve karbonhidrat yapısında karakteristik değişikliklere sebep olur. İnsan vücutta bulunan bir karbonhidrat olan glukoz, önemli enerji kaynağıdır. Tüm vücutta olduğu gibi Glukoz metabolizması iç kulak üzerinde de etkilidir ve hipoglisemi ve hiperglisemide iç kulak fonksiyonu etkilenebilir. Endolenfatik potansiyelin korunmasında glukoz metabolizmasının önemi çoktur. Tüylü hücreler endolenfatik potansiyeli korumak için farklı susbstrat maddeler kullanabilse de, hiçbiri glukoz kadar etkin değildir. Bu sebebledirki glukoz metabolizmasındaki farklılaşmalar, iç kulak kulak sıvı metabolizmasının yapısal farklılıklarına ve bunun sonucunda vestibüler ve işitsel semptomlara neden olabilmektedir. Bu tez çalışmamızda amaç, periferik vestibüler sistemi değerlendiren farklı test bataryalarını birlikte kullanarak, Tip II Diyabetin vestibüler sistem üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Belirtilen kriterlere uygun hastalara çalışma hakkında bilgi verildikten sonra katılmayı kabul ederek bilgilendirilmiş gönüllü onamı imzalayan gönüllüler çalışmaya dahil edilecektir. Çalışma grubunda; Tip II diyabetli bireyler incelenecektir. Kontrol grubu yaş eşleştirmesi yapılan sağlıklı gönüllülerden oluşturulması planlanlanacaktır. Tüm katılımcılara otoskopik muayene ve odyolojik değerlendirme sonrasında video head impulse test (vHIT) ve videonistagmografi (VNG) testleri yapılması planlanacaktır. Bulgular: Tip2 DM hastası olan bireyler ve kontrol grubunun video head impulse test VOR kazançları ve overt ile covert sakkad varlığı karşılaştırıldığında; Tip2 DM hastası olan grubun sol posterior semisirküler kanal haricinde diğer kanallarda covert sakkad ve sağ anterior semisirküler kanal haricinde diğer kanallarda overt sakkad saptanmıştır. Kontrol grubunda overt ve covert sakkad saptanmamıştır. Sonuç: Tip II diyabetli bireylerde periferik vestibüler sistem kaynaklı olduğu düşünülen vestibüler disfonksiyon, çalışmada elde edilen bulgular ile ortaya konuldu. Anahtar sözcükler: Tip II Diyabet, video head impulse test (vHIT) ve videonistagmografi (VNG) testleri

Halil İbrahim Alıcı
Düzce University
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Otoskleroz cerrahisinde kullanılan teflon piston protezlerinin çaplarının işitme sonuçları üzerine etkisi: otoakustik emisyonlar ile değerlendirme

Bu çalısmanın amacı, otoskleroz cerrahisinde kullanılan farklı çaplardaki teflon piston protezlerinin isitme sonuçlarına olan etkilerini otoakustik emisyonlar (OAE) ile incelemektir. 2002-2005 yılları arasında stapedotomi yapılan 0.3mm (grup A) ve 0.6mm (grup B) çaplı teflon piston yerlestirilen toplam 20 otoskleroz olgusu ve saglıklı bireylerden olusan 10 olguluk kontrol grubu (grup K) retrospektif olarak incelendi. Hastalara OAE ile ölçümler yapıldı. Geçici uyarılmıs OAE (TEOAE), distorsiyon ürünleri OAE (DPOAE) ve DPOAE input/output ölçümlerinin sonuçları, her iki grup ve kontrol gurubu ile istatistiksel olarak karsılastırıldı. TEOAE amplitüdleri grup B'de, grup A'ya göre emisyon amplitüd oranlarının 2000 ve 3000 Hz'lerde p<0.001 olarak ve 4000-5000 Hz'lerde p<0.05 daha iyi elde edildi. Grup B'deki DPOAE amplitüdleri ise grup A'daki emisyon amplitüdlerine oranla 3000 ve 4000 Hz'lerde p<0.05 daha iyi olarak tespit edildi, 1000, 2000 ve 6000 Hz'lerde ise p>0.05 olarak tespit edildi. Grup B'deki DPOAE I/O amplitüdleri ise grup A'daki emisyon amplitüdlerine oranla 2000 ve 3000 Hz'lerde 65, 60 ve 45 dB'de p<0.05 daha anlamlı tespit edildi. 1000, 4000, 6000 Hz'lerde ise p>0.05 idi. Bu sonuçlar grup B oto akustik emisyon sonuçlarının grup A'dan daha iyi oldugunu göstermektedir. Sonuç olarak otoskleroz cerrahisinde, postoperatif geç dönemde genis çaplı teflon piston protezleri, isitme sonuçlarını daha iyi etkilemektedir. Teflon piston çaplarının artısı ile koklear emsiyon yanıtlarda da artıslar olmaktadır.

Hale Çam
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obstrüktif uyku apnesi sendromlu hastalarda işitme yolaklarının değerlendirilmesi

Obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS), birçok hastalık tablosunun görülebildigi uyku hastalıkları spektrumu içinde en sık görülen patolojidir. OUAS hastalarının uykuya baslaması ile üst hava yolu dinamigini saglayan dilatör kasların aktivitesi azalır ve hava yolu daralıp, kollaps olur. Bunun sonucu apne ve hipopne gelisir. Bunun devamında hipoksi ve hiperkapni olur. Bu hipoksi ve hiperkapni, isitme yolaklarını çesitli sekillerde etkiler. BERA tetkiki santral ve periferik isitme yolaklarını degerlendirmemizi saglayan non invaziv, objektif bir testtir. Çalısmamızın amacı, OUAS'ın isitme yolaklarına bir etkisinin olup olmadıgını ortaya çıkarmaktı. Hasta ve kontrol grubuna isitme degerlendirilmesi için odyolojik ve BERA tetkiki yapıldı. Çalısmaya, Eylül 2006-Temmuz 2007 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Bogaz Kliniginde OUAS tanısı almıs 30 hasta ile 20 kontrol grubu alındı. Sonuç olarak, OUAS'ın isitme üzerine etkisi olmadıgı tespit edildi.

Abdurrahman Tokmak
Düzce University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tam implante edilebilen aktif orta kulak işitme cihazlarının (carina) klinik ve odyolojik sonuçları

Tam İmplante Edilebilen Aktif Orta Kulak İşitme Cihazlarının(Carina) Klinik Ve Odyolojik Sonuçlarıİşitme cihazları, işitme kaybı SNİK olan hastaların işitsel rehabilitasyonunda kullanılan ana materyallerdir. İşitme cihazları aynı zamanda, medikal ve cerrahi tedaviye uygun olmayan patolojiler sonucunda gelişen iletim tipi işitme kayıplarının düzeltilmesinde de rol oynarlar. Geleneksel işitme cihazlarının kullanımında hasta ve cihaz kaynaklı problemler nedeniyle sınırlamalar mevcuttur. Bu sınırlamaları gidermek amacıyla implante edilebilen işitme cihazları geliştirilmiştir. Bu implante edilebilen cihazlar ise parsiyel ya da tam implante edilebilenler olmak üzere ikiye ayrılırlar. Bu tez çalışmasında tam implante edilebilen aktif orta kulak işitme cihazı olan Carina'nın 9 hastadaki klinik ve odyolojik sonuçlarını tespit edebilmek için, hastaların preoperatif ve postoperatif odyogramları karşılaştırabilmek için rutin odyogram uygulanmış, ayrıca postoperatif yapılan yaşam kalitesi anketi(Glasgow Benefit Inventory) uygulanarak implantın klinik açıdan avantajları değerlendirilmiştir.Elde edilen veriler neticesinde, odyolojik açıdan Carina'nın hastaların mevcut işitmesine bir zarar vermediği, mevcut işitmeyi anlamlı şekilde arttırdığı ancak daha önceden kullanılan işitme cihazları ile arasında işitme kazancı açısından herhangi bir fark bulunmadığı tespit edilmiştir. Klinik açıdan ise Carina'nın işitme cihazına göre daha faydalı olduğu tespit edilmiştir.Anahtar kelimeler: İşitme kaybı, Carina, tam implante edilebilen işitme cihazı.

KulakOdyolojiProtezler ve implantlar+2
Veysel Akif Savaş
Gazi University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gebe kadınlarda birinci, ikinci ve üçüncü trimesterde kulak burun boğaz değişikliklerinin araştırılması

Gebelikle ilişkili metabolik, endokrinolojik ve fizyolojik değişiklikler her organ sistemini bir dereceye kadar etkilemektedir. Bu değişikliklerin çoğu baş ve boyun bölgesinde semptomlara yol açmaktadır ve kulak burun boğaz hekimleri tarafından takibi ve tedavisi gereken bozukluklar yaygın görülmektedir. Kulak burun boğaz hekiminin hamilelikle ilgili fizyolojik değişiklikleri ve bu değişikliklerin baş ve boyunda nasıl ortaya çıktığını bilmesi önemlidir. Gebelikle beraber ortaya çıkan ya da önceden var olup gebelikle beraber şiddetini arttıran bu bozuklukların tanı ve yönetimi hala karmaşıklığını sürdürmektedir. Özellikle tedavi verilirken, anne ve fetüs için oluşabilecek tehlikeli yan etkilere dikkat edilmelidir. Bu çalışma Eylül 2017 – Eylül 2018 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz kliniğinde, Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinden tarafımıza yönlendirilen 18 ile 40 yaş aralığındaki yeni tanı gebeler ile yapıldı. Çalışma süresince 22 hastanın üç trimester boyunca kulak burun boğaz ile ilgili muayeneleri yapıldı. Kontrol grubu da doğurganlık döneminde olup, gebelik tanısı bulunmayan sağlıklı 22 bayandan oluşturuldu. Gebelere üç trimester boyunca periyodik olarak kulak burun boğaz muayeneleri, saf ses odyometrisi, timpanometri, nazal mukosilier klirens süresi ölçümü yapıldı ve Tinnitusun subjektif algı seviyesi için Görsel Analog Ölçeği (GAÖ), Alerjik Rinokonjuktivit Yaşam Kalitesi Anketi, Gebelikte kusma-bulantı değerlendirme skalası uygulandı. Kontrol grubuna ise bir kez olmak üzere kulak burun boğaz muayeneleri, saf ses odyometrisi, timpanometri, nazal mukosilier klirens süresi ölçümü yapıldı. Gebelerin üç trimesterde elde edilen değerleri kendi aralarında kıyaslanırken, kontrol grubu ile birinci trimester verileri karşılaştırıldı. Anahtar kelimeler: gebelik, hormonal değişim, nazal değişiklikler, otolojik değişiklikler

BurunBurun hastalıklarıFizyoloji+6
Derya Cebeci
Düzce University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Adeziv otitis media'da orta kulak ve mastoid hava hacminin ameliyat başarısı ve işitme üzerine etkisinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Adeziv otitis media (AdOM), uzun süreli orta kulak (OK) negatif basıncı nedeniyle kulak zarının çökerek OK medial duvarına yapışması olarak tanımlanan, kronik otitis media'nın bir türü ve atelektatik OK hastalığının ileri evresidir. Uygun şekilde tedavi edilmemiş kronik efüzyonlu otitis media'nın sekeli olarak kabul edilir. Kemikçik zincir hasarına bağlı belirgin iletim tipi işitme kaybı ve kolesteatom gelişimine neden olabilir. Tedavisinde sıklıkla kıkırdak greftin kullanıldığı timpanoplasti uygulanır. Literatürde kronik OK hastalıklarında cerrahi sonuçları etkileyebilen çeşitli risk faktörleri bildirilmiştir. Bunlardan biri olarak gösterilen mastoid pnömotizasyonun, özellikle çocukluk çağına dayanan kronik efüzyonlu otitis media olmak üzere kronik OK hastalıklarında normale göre az olduğu da birçok çalışmada gösterilmiştir. Bu çalışmada, AdOM tedavisi için uygulanan kıkırdak timpanoplastinin anatomik ve fonksiyonel sonuçları üzerinde mastoid hava hücresi sistemi ve OK hacminin etkisi olup olmadığının ortaya koyulması amaçlanmıştır. Ek olarak, sağlıklı bireylerle karşılaştırıldığında cerrahi uygulanan AdOM hastalarında mastoid pnömotizasyonun olası yetersizliğinin ne derecede olduğu da kantitatif hacimsel verilerle ortaya koyulmaya çalışılmıştır. Çalışmanın türü ve yeri: Retrospektif çalışma, 3. basamak sağlık merkezi. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya kliniğimizde AdOM tanısı ile mastoidektomisiz kıkırdak timpanoplasti uygulanan ve postoperatif minimum takip süresi 6 ay olan 72 erişkin hasta (74 kulak) hasta grubu, 49 sağlıklı erişkin birey (49 kulak) ise kontrol grubu olarak dahil edilmiştir. Revizyon olgular ve intraoperatif kolesteatom, timpanoskleroz veya stapes fiksasyonu saptanan olgular çalışma dışı bırakılmıştır. Olguların bilgisayarlı tomografi görüntüleri üzerinden ''OsiriX MD PACS Viewer'' programında yapılan üç boyutlu hacimsel ölçümler ile her olgu için cm3 (ml) cinsinden mastoid ve OK hacimleri ayrı ayrı belirlenmiştir. Karşılaştırmalarda taraf ayrımı yapılmamıştır. Hasta grubu ile kontrol grubunun ortalama mastoid ve OK hacimleri karşılaştırılmıştır. Postoperatif minimum 6. ayda yapılan muayenelerde greftin intakt olması anatomik, ortalama hava kemik aralığı ≤ 20 dB olması fonksiyonel başarı kriteri olarak kabul edilmiştir. Ortalama hava kemik aralığının hesaplanmasında 0,5, 1, 2 ve 4 kHz frekansları kullanılmıştır. Bu kriterlere göre başarılı olan olgular ile başarısız olan olguların ortalama mastoid ve OK hacimleri karşılaştırılmıştır. Uygulanan timpanoplasti tipine göre oluşturulan alt gruplarda da (Grup 1,2,3) yalnızca fonksiyonel başarıya göre benzer karşılaştırma ayrıca yapılmıştır. Bulgular: Hasta grubunun ortalama mastoid ve OK hacminin, kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük olduğu görülmüştür (p<0,001). Greft başarı oranı %86,5 (64/74), fonksiyonel başarı oranı ise %58,1 (43/74) saptanmıştır. Grefti başarısız olan olguların (n=10) ortalama mastoid hacim değeri başarılı olanlara (n=64) göre daha düşük olsa da fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,537). Grup 1 (n=17), 2 (n=34) ve 3'te (n=23) fonksiyonel açıdan başarısız olan olguların ortalama mastoid hacimleri başarılı olanlara göre her grupta daha düşük saptansa da aradaki fark anlamlı bulunmamıştır (p=0,910, p=0,207, p=0,121). Benzer analiz tüm hasta grubu (n=74) için yapıldığında da aradaki fark istatistiksel anlamlılığa ulaşmamıştır (p=0,073). Hasta grubunda mastoid ve OK hacimleri arasında anlamlı korelasyon izlenmiştir (R=0,364, p=0,001). Sonuçlar: Çalışmamızda atelektatik hastalığın ileri evresi olan AdOM hastalarında ortalama mastoid hacmin ciddi derecede düşük (0,68 ml) saptanması, mastoid pnömotizasyonun hastalığın prognozu açısından bir risk faktörü olduğunu düşündürmüştür. Atelektatik kulak hastalarında mastoid hacim ölçümü hastalığın prognozu ve tedavi yaklaşımı konusunda katkı sağlayabilir. Fark anlamlı olmasa da, çalışmamızda cerrahi sonuçları başarısız olan olguların mastoid hacmi daha düşük bulunmuş olup, mastoid hacim AdOM hastalarında cerrahi sonuçlar açısından bir risk faktörü olabilir. Bu ilişkinin daha net bir şekilde ortaya koyulması için daha geniş hasta serileri ve uzun dönem sonuçları ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.

MastoidOrta kulakOtitis media+2
Semih Alataş
Zonguldak Bülent Ecevit University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tıkayıcı uyku apne sendromu tanılı hastalarda cerrahi ve sürekli havayolu pozitif basıncı tedavilerinin koku fonksiyonları üzerindeki etkisinin araştırılması

Giriş ve amaç: Tıkayıcı uyku apnesi (OSA), uykuda sıklıkla horlama ve tekrarlayan apne ve/veya hipopne ile ilişkili olarak görülen 10 saniyeden uzun süreli olan solunum kesintisidir. Bu solunum kesintisi üst hava yollarının tam veya kısmı tıkanıklığına bağlı olarak görülmektedir. Tıkayıcı uyku apne sendromu, gün boyunca uyku hali, ruh hali bozuklukları, bilişsel fonksiyonlarda zayıflama, hayat kalitesinde azalma ve kardiyometabolik bozukluklara yol açabilmektedir. Tıkayıcı uyku apne sendromuna bağlı olarak ayrıca koku fonksiyonlarında bozulma da görülebilmektedir ve bu durum hastaların yaşam kalitesini belirgin bir şekilde düşürebilmektedir. Çalışmamızda OSA hastalarında CPAP veya cerrahi tedavinin koku fonksiyonları üzerine olan etkisi araştırılmıştır. Koku fonksiyonlarının değerlendirilmesinde Sniffin' Sticks koku testi kullanılmıştır. Sniffin' Sticks koku testi (Burghardt®, Wedel, Almanya) üç ayrı alt test içermektedir. Bu üç ayrı testten ise dört ayrı skor elde edilmektedir. T skoru koku alma eşik skorunu, D skoru ayırt etme skorunu, I skoru tanımlama testi skorunu, TDI değeri ise toplam skoru ifade etmektedir. Bu test ile koku fonksiyonları detaylı şekilde değerlendirilebilmektedir. Çalışmanın türü ve yeri: Prospektif çalışma, 3. basamak sağlık merkezi. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Baş ve Boyun Cerrahisi kliniğimize başvuran ve OSAS nedeniyle cerrahi veya CPAP tedavisi önerilen 21 cerrahi ve 21 CPAP grubu olmak üzere 42 hastada yürütülmüştür. Çalışmamızda OSA şiddeti AHI skoruna göre; AHI: 5 – 15 arası hafif OSA, AHI: 15-30 arası orta OSA, AHI: 30 üstü şiddetli OSA olarak tanımlanmıştır. OSA tanısı alan ve cerrahi tedavi önerilen hastalara, tedavi öncesinde koku testi uygulanmıştır. Hastalara yapılan cerrahi müdahaleden üç ay sonrasında ise kontrol koku testi uygulanmıştır. OSA tanısı alan ve CPAP tedavisi önerilen hastalara, tedavi öncesinde Sniffin' Sticks koku testi uygulanmıştır. Hastaların üç ay süre ile CPAP cihazı kullanmasından sonrasında ise kontrol koku testi uygulanmıştır. Bu iki grubun test sonuçları kayıt altına alınmış ve kıyaslamalar yapılmıştır. Bu testten elde edilen TDI skorlarına göre; TDI skoru 16.5 in altındaysa anosmi, TDI skoru 16.5 - 30.5 arasındaysa hiposmi ve TDI skoru 30.5 in üzerindeyse normosmi olarak kabul edilmiştir. Bulgular: OSA nedeniyle CPAP tedavisi uygulanan ve tedaviden üç ay sonra sniffin' sticks koku testi uygulanan hastalarda ayırt etme, tanımlama, eşik değer ve TDI skorlarında anlamlı derecede düzelme izlenmiştir. Ayrıca OSA nedeniyle cerrahi tedavi uygulanan ve sniffin' sticks koku testi ile tedavi öncesi ve tedaviden üç ay sonrasında koku testi yapılan hastalarda, eşik değer testinde anlamlı derecede düşüklük saptanmıştır. Ancak ayırt etme, tanımlama ve TDI skorlarında postoperatif ve preoperatif değerlerde anlamlı bir farklılık izlenmemiştir. CPAP ve cerrahi gruplarının tedavi öncesi ve sonrası skorlarındaki değişim oranları kıyaslandığında; ayırt etme skoru değişimi CPAP grubunda 1,0±1,9 iken, cerrahi grubunda -0,4±1,7 olarak saptanmıştır (p =0,007). Eşik değer skoru değişimi CPAP grubunda 1,2±1,1 iken, cerrahi grubunda -0,2±1,1 olarak saptanmıştır (p <0,001). Tanımlama testi skoru değişimi CPAP grubunda 1,3±1,9 iken, cerrahi grubunda -0,7±1,4 olarak saptanmıştır (p <0,001). Son olarak TDI skoru değişimi CPAP grubunda 3,2±2,9 iken, cerrahi grubunda -1,2±4,0 olarak saptanmıştır (p <0,001). Bu sonuçlara göre OSA hastalarında CPAP tedavisi koku fonksiyonlarının korunması ve düzeltilmesinde cerrahi tedaviye göre üstün bulunmuştur. Sonuçlar: OSA hastalarında CPAP tedavisinin cerrahi tedaviye göre koku fonksiyonlarını koruma ve iyileşirmede daha etkili olduğu görülmüştür. OSA tanısı alan ve tedavi planlaması yapılacak olan hastalarda bu etken de göz önünde bulundurulmalıdır.

CerrahiKokuKoku duyusu+2
Mustafa Dalgıç
Zonguldak Bülent Ecevit University
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İşitme cihazı kullananlarda, işitme cihazı memnuniyet anketi`APHAB'ın klinik uygunluğunun değerlendirilmesi

?`Abbreviated Profile of Hearing Aid Benefit' (APHAB)? anketi; hastaların, çeşitli gündelik durumlarda işitme ile ilgili yaşadıkları sorunları ifade ettikleri, işitme kaybıyla ortaya çıkan sorunları ve bu sorunların işitme cihazıyla ne ölçüde azaltılabildiği belirlemek için kullanılabilen değerlendirme ölçeğidir. İşitme kaybının telafi edilmesi, işitme cihazlarının etkin kullanımı ve işitme cihazı ile ilgili sorunların azalması için etkili değerlendirme anketlerine ihtiyaç bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı ?APHAB-TR? işitme cihazı değerlendirme anketinin Türkçe uyarlanması ile geçerlilik-güvenilirliğini belirlemektir. İlk olarak ölçeğin Türkçe uyarlama çalışması yapılmıştır. Birinci aşamada dil uyarlaması uygulanmıştır. Dil uyarlaması için ölçek, 3 uzman tarafından İngilizce'den Türkçe'ye ve Türkçe'den İngilizce'ye çevrilerek karşılıklı doğrulaması yapılmıştır. İkinci aşamada ölçeğin geçerlik ve güvenirliğini test etmeye yönelik veriler toplanmıştır. Ankete katılan 290 kişinin işitme cihazı olmadan ve işitme cihazlı durumlara verdikleri yanıtların güvenilirlik analizleri yapıldı. İşitme cihazsız durumlara verilen yanıtların ?Cronbach's Alpha? değeri, 0,88 olarak bulunmuştur. İşitme cihazlı durumları değerlendirmesinde, ?Cronbach's Alpha? değeri; 0,93 olarak bulunmuştur. Bu sonuçlar ile ankete katılan hastaların, hem işitme cihazlı durumlara hem de İşitme cihazsız durumlara verdikleri yanıtlarda ölçeğimizin ileri düzeyde güvenilir olduğu saptanmıştır.Sonuç olarak; ?APHAB-TR? güvenilir bir ölçek olduğu ve farklı kişilerde ve koşullarda uygulanabilir olduğu, işitme cihazından elde edilen faydayı (memnuniyeti) değerlendirebildiği gözlenmiştir.Anahtar kelimeler: İşitme cihazı, Değerlendirme Anketi, Faydalanma

Anketlerİşitmeİşitme cihazları+2
Ahmet Ceylan
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Hiper/hipotiroidili hastalarda odyovestibuler sistemin değerlendirilmesi

Bu çalışma, hiper/hipotiroidili hastalarda odyovestibüler sistemin değerlendirilmesi ve bu hastalıkların işitme ve denge sistemine olan etkilerinin araştırılması amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya 50 Graves ve 50 Hashimoto hastalığı tanısı almış hasta ile 50 sağlıklı gönüllü alınmıştır. Çalışmaya alınan tüm olgulara saf ses ve konuşma odyometrisi, timpanometri ve akustik refleks ölçümü, işitsel uyarılmış beyin sapı cevapları (ABR) ve videonistagmografi (VNG) yapılarak veriler kaydedilmiştir. Videonistagmografi değerleri kontrol grubu, Hashimoto/Hipotiroidi ve Graves/Hipertiroidi grupları arasında değerlendirilmiş ancak gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0.05). Saf ses ve konuşma odyometrisi testinde; Graves hastası olan olguların Hashimoto ve kontrol grubundaki olgulara; Hashimoto hastası olan olguların sağ kulak ve sol kulak için 250 - 6000 Hz'de ölçülen odyometri değerlerinin kontrol grubundaki olgulara kıyasla daha yüksek olduğu bulunmuştur. Olguların hastalık süresine göre işitmeleri değerlendirildiğinde hastalık süresinin işitme bulgularını etkilemediği görülmüştür. İşitsel uyarılmış beyin sapı cevapları testinde; Graves/Hipertiroidi, Hashimoto/Hipotiroidi hastası olan olguların sağ kulak ve sol kulak için 80 dB'de ölçülen I. dalga latans değerlerinin kontrol grubundaki bireylere kıyasla daha yüksek olduğu, fakat 80 dB'de ölçülen III. ve V. dalga latans değerleri açısından gruplar arasında anlamlı bir farklılık olmadığı; 80 ve 60 dB'de I-III ve I-V interpik latans değerlerinin grup I' de, grup II ve III'e göre daha yüksek olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak bulgularımıza dayanarak hipotiroidi ve hipertiroidinin vestibüler sistem üzerine etkisinin olmadığını, ancak hipertiroidi ve hipotiroidinin işitme sistemi üzerinde olumsuz etkiler oluşturduğunu söyleyebiliriz. Anahtar Kelimeler: İşitme kaybı, hipotiroidi, hipertiroidi, vestibüler sistem

HipertiroidizmHipotiroidizmOdyoloji+5
Utku Ozan Öz
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Meniere sendromlu olgularda elektrokokleografi ve VEMP bulgularının karşılaştırılması

Meniere hastalığı epizodik vertigo, dalgalı sensörial işitme kaybı, tinnitus ile karakterize ve sıklıkla kulakta dolgunluk ya da basınç hissinin eşlik ettiği, iç kulağın idiopatik bir hastalığıdır. Meniere sendromu hastaların yaşam kalitesini ciddi oranda bozmaktadır. Meniere sendromunun tanısı ve tedavisinde büyük gelişmeler olsa da kulak burun boğaz hekimleri için hala çok zor vakalardır.ECochG, Meniere sendromu teşhisinde halen tek objektif metot olarak çoğu merkezde kullanılmaktadır. ECochG'nin değerlendirmesinde en etkili metot olarak SP/AP oranları kabul edilmektedir. VEMP testi ise 1980'lerden sonra kullanıma girmeye başlamış göreceli olarak yeni bir testtir. Temel olarak sakkül ve inferior vestibüler sinir değerlendirilmesinde kullanılmaktadır. Meniere sendromunda ise hastalığın doğası gereği en erken dönemde etkilenen bölgelerden biri olan sakkülün fonksiyonlarını değerlendirmesi açısından Meniere sendromunun tanısında ümit verici bir yöntemdir. Bu çalışmanın amacı bu iki test metodundun karşılaştırılmasıdır.Bu çalışmada gruplar 1995 Amerikan Otolaringoloji ve Baş Boyun Cerrahisi Akademisi İşitme ve Denge Komitesi'nin yayımladığı kriterlere göre etkilendiği düşünülen 37 kulak ve etkilenmediği düşünülen 21 kulaktan oluşmaktadır. Bu çalışma sonucunda ECochG testinin sensivitesinin %72,97 ve VEMP testinin sensivitesinin ise %67,57 olduğu tespit edildi. Bu testlerin beraber kullanımında ise sensivitenin %91,89'e artış gösterdiğini gördük. Her iki testinde hastalığın evresi ve süresi ile ilişkisi olmadığını tespit ettik. Aynı zamanda bu iki teste alınan cevapların da aralarında bir korelasyon olmadığını gördük. Bunun temel nedeninin testlerin ölçüm yaptığı anatomik bölgelerin ve buna bağlı olarak etkilenmenin farklı olmasından kaynaklandığını düşünmekteyiz.

DengeKokleaKoklea hastalıkları+2
Oğuz Yılmaz
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Cisplatin'in oluşturduğu ototoksisite üzerine cortexin'in koruyucu etkisi

Bu çalışmanın amacı güçlü bir antineoplastik olarak kullanılan sisplatinin majör yan etkilerinden olan ototoksisiteye karşı cortexinin koruyucu etkisinin olup olmadığını değerlendirmektir. Çalışma ağırlıkları 200–240 gr arasında değişen sağlıklı erişkin 30 Wistar Albino cinsi sıçan üzerinde gerçekleştirildi. Denekler rastgele onarlı üç gruba ayrıldı. Grup I'e (Kontrol grubu) intraperitoneal (i.p) saline solüsyonu 1 ml/gün, Grup II'ye (Cisplatin grubu) i.p Cisplatin iki gün süreyle 10 mg/kg'lık dozlarla toplamda 20 mg/kg, Grup III' e (Cisplatin + Cortexin grubu) i.p Cisplatin iki gün süreyle 10 mg/kg'lık dozlarla toplamda 20 mg/kg ve ek olarak i.p Cortexin 2 mg/gün yedi gün süreyle uygulandı. Çalışma öncesi tüm deneklere ABR ve DPOAE testleri yapıldı. Çalışmanın 4. gününde tüm deneklere ABR ve DPOAE testleri tekrarlandı ve sonrasında her gruptaki deneklerin yarısı dekapite edilerek kokleaları histopatolojik değerlendirme için çıkarıldı. Çalışmanın 8. gününde kalan deneklerin ABR ve DPOAE testleri tekrarlandı ve sonrasında dekapitasyon işlemi yapılarak kokleaları histopatolojik olarak değerlendirildi. Yapılan ABR testi sonucunda tüm grupların 0. gündeki ortalama işitme eşikleri benzerdi. Çalışmanın 4. ve 8. gününde yapılan ABR testinde, II. ve III. gruplarda ortalama işitme eşiklerinde I. gruba göre istatistiksel olarak anlamlı yükselme izlendi (p<0.05) ancak çalışmanın 4. gününde II. ve III. gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik izlenmedi. Çalışmanın 8. gününde grup II ile grup III' ün ortalama işitme eşikleri karşılaştırıldığında grup III' ün işitme eşiklerinde istatistiksel olarak anlamlı bir düşüklük izlendi (p<0.05). DPOAE testi sonucunda çalışma öncesi döneme göre çalışmanın 4. ve 8. günlerinde grup II ve grup III de emisyon değerlerinde kayıp izlendi. Grup II ile grup III birbiriyle kıyaslandığında emisyon kaybı çalışmanın 8. gününde daha fazla olmak üzere her iki dönemde de grup II de daha fazlaydı. Histopatolojik bulgularda, elektrofizyolojik bulguları destekleyecek şekilde, apoptozisin grup II de daha fazla olduğunu gösterdi. Çalışmamızda yapılan elektrofizyolojik testler ve histopatolojik bulgulara göre çalışma öncesi dönemle kıyasladığında grup II ve grup III te ototoksik etkilerin olduğu ancak bu etkilerin grup III de daha az olduğu görüldü. Bu bulgular cortexinin sisplatin ototoksisitesine karşı koruyucu etkilerinin olduğu ve ototoksik ilaç uygulamalarında ototoksisiteden korunmak için cortexinin bir alternatif olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Ototoksisite, sisplatin, cortexin

Antineoplastik ajanlarCortexinNeoplazmlar+2
Orkun Eroğlu
Fırat University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Nazal Polip Dokusunda NAG-1 (Non-steroidal antienflamatuar ilaç ile aktive olan gen) Geni ifadelenme düzeyinin belirlenmesi

Nazal polipozis nazal kavite ve paranazal sinüs mukozasının kronik enflamatuar bir hastalığıdır. Etyopatogenezi halen tam olarak anlaşılamamıştır ama kronik enflamasyonun polip gelişiminde en önemli faktör olduğu kabul edilmektedir. Kronik enflamasyona yol açan değişik etyolojik faktörlerin ortak sonucunun nazal polipozis olduğu kabul edilmektedir.Bu kronik enflamasyonda rolü olabilecek farklı bir genetik bir yolak araştırıldığında anti-kanserojen ve antienflamatuar etkileri olduğu bilinen NAG-1 geninin down-regülasyonunun nazal polipozise neden olabileceği ön görüldü ve aynı hastalarda polip dokusu ve alt konka mukozasındaki ifadelenme düzeylerinin araştırılmasına karar verildi.Bu çalışma literatürde Real-time PCR ile NAG-1 ekspresyonunu polip dokusunda ilk, sağlıklı nazal mukozada ikinci defa gösteren bir yazıdır. Hastaların NAG-1 geni transkripsiyon düzeyleri incelendiğinde, bazılarında ifadelenme artışı bazılarında ise ifadelenme azalışının olduğu hetorejen bir sonuç elde edildi ve polip dokusundaki ifadelenmede istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0,05).Birlikte astım ko-morbiditesi bulunan hastalarda NAG-1 geni transkripsiyonunun en az iki kat azaldığı ve izole nazal polipozis hastalarında 1,5 kat arttığı görüldü. Fakat bu iki alt grupta denek sayıları azaldığı için istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç elde edilemedi (p>0,05). Bu bulguyla en azından, bütün polip hastalarının aynı etyopatogenezle açıklanamayacağı bir kez daha gösterilmiş olundu.NAG-1 geni ile nazal polipozis etyopatogenezi arasında ilişki kurmanın sadece bu çalışmanın sonuçlarıyla mümkün olmayacağı aşikardır. Fakat bu genin astımlı hastalardaki istatiksel olarak anlamlı olmamakla beraber iki katlık azalması, astımlı olmayan hastalardaki ifadelenmenin artma yönünde olması astım gibi bazı nazal polipozis ko-morbiditelerinde polip gelişiminde rolü olabileceği fikrini vermektedir.Sonuç olarak antienflamatuar özellikleri iyi bilinen NAG-1 geninin, etyopatogenezi halen net olarak ortaya konamamış olan nazal polipozisle ilişkisinin, NAG-1 proteinin de dahil edildiği daha kapsamlı çalışmalarla da irdelenmesi gerektiği kanaatine varılmıştır.

Antiinflamatuar ajanlar-nonsteroidGenlerKronik hastalık+4
Mehmet Düzlü
Gazi University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Submandibuler gland histopatolojisi üzerinde Picinabil'in etkisi

Siyalore, oromotor olgunlaşma gerçekleştikten sonra, tükürüğün istemsiz olarak fazla salgılanması ve ağızdan dışarı akmasıdır. Bu birçok nörolojik hastalığın önemli bir semptomudur. Bu çalışmanın amacı, submandibular beze uygulanan OK-432'nin bez histopatolojisi üzerindeki etkilerini incelemek ve siyalore tedavisinde kullanılan geleneksel tedavi yöntemlerine yeni bir alternatif tedavi oluşturmaktır. Çalışma, rastgele seçilerek üç gruba ayrılan 21 Yeni Zelanda türü erişkin tavşan üzerinde gerçekleştirilmiştir. Deneklerin submandibular bezine Grup I'de (n=7) 0.2 ml, Grup II'de (n=7) 0.5 ml OK-432; Grup III (n=7)'de ise 0.5 ml serum fizyolojik uygulanmıştır. Denekler bu uygulamalardan 42 gün sonra dekapite edilmiş ve bilateral submandibular bezleri eksize edilmiştir. Bunlardan hazırlanan preperatlar duktal enflamasyon, asiner hücre enflamasyonu, fibrozis, lipomatozis, atrofi ve ödem yönünden ışık mikroskobu ile değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular; yok: - (0), hafif: + (1), orta: ++ (2), şiddetli: +++ (3) olarak derecelendirilmiştir. Bu parametreler açısından gruplar birbirleriyle karşılaştırılmış ancak parametrelerin hiçbirinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0.05). Çalışmamızın sonucunda, OK-432'nin submandibular bezlerde histopatolojik değişikliklere yol açmadığı, bu nedenle de OK-432'nin siyalore tedavisinde kullanılacak alternatif bir tedavi yöntemi olmayacağı anlaşılmıştır. Bu nedenle bu konuda daha çok deneysel çalışmalar yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.

PicibanilSiyaloreSubmandibular gland+4
Yusuf Avcı
Fırat University
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Posterior semisürküler kanal bening proksismal pozisyonel vertigo hastalarında vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller

1. ÖZET Posterior semisirküler kanal bening proksismal pozisyonel vertigo (PSK-BPPV) periferik vertigonun en sık karşılaşılan, ilaç tedavisi gerektirmeyen formudur. PSK-BPPV baş pozisyonunun yerçekimine göre yön değişmesi ile ortaya çıkan kısa süreli rotatuar ani baş dönmesi atakları ile karekterize periferik vestibüler hastalıktır. Her yaşta görülebilmesine rağmen en sık 40-70 yaş arasında ve erkeklere göre kadınlarda daha fazla görülen bir hastalıktır. PSK-BPPV tanısı için Dix-Hallpike manevrası uygulanmaktadır. Kliniklerde rutin olarak kullanılan vestibüler değerlendirme yöntemleri ile semisirküler kanallar test edebilmektedir. Vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller (VEMP: Vestibular Evoked Myogenic Potential) testi sakkül ve inferior vestibüler sinirden beyin sapı düzeyine kadar bilgi verir. PSK ampullası ile sakkül makulasından kaynaklanan lifler birleşerek inferior vestibüler siniri oluşturur. VEMP testi, otolit organları sakkül fonksiyonunu ve vestibüler sinir ile birlikte vestibülokolik refleksi değerlendirir. Bu çalışmaya 30 ile 60 yaş arasında değişen (3 ayrı yaş grubu, her grupta 10 kadın ve 10 erkek) PSK-BPPV tanısı konan 60 birey, otolojik ve sistemik herhangi bir hastalığı olmayan sağlıklı 60 birey dahil edildi. PSK-BPPV tanısı alan hastalara ve sağlıklı bireylere vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyel testi yapılarak elde edilen yanıtın dalga latansları ve interpik amplitüd değerleri incelendi. PSK-BPPV'li hastalar ile sağlıklı bireyler arasında fark olup olmadığı araştırıldı. Araştırmamız sonucunda, herhangi bir hastalığı olmayan sağlıklı bireylerin cVEMP (Servikal Vestibüler Uyarılmış Miyojenik Potansiyeller) latans ve interpik amplitüd değerlerinin normatif verileri elde edildi. Sağlıklı bireylerde P ve N latans değerlerinde cinsiyete göre farklılık bulunmadı. İnterpik amplitüd değerlerinde ise yaşa ve cinsiyete göre farklılık olduğu belirlendi. Sağlıklı bireylerden elde edilen normatif veriler PSK- BPPV'si olan hastaların cVEMP bulgularıyla karşılaştırıldı. PSK-BPPV hastalarının P dalga latansının yüksek olduğu N dalga latansında istatiksel olarak anlamlı farklılık olmadığı sonucuna ulaşıldı. Çalışmamız sonucunda cVEMP testinin hastalarda vestibüler sistemi değerlendirmede ve PSK-BPPV tanısında bir alternatif olabileceği düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller, Posterior semisürküler kanal, Bening proksismal pozisyonel vertigo

OdyolojiUyarılmış potansiyellerUyarılmış potansiyeller-işitsel+2
Tuba Polat
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Normal işiten bireylerde işitsel uyarılmış beyinsapı cevaplarının normalizasyonu

İşitsel uyarılmış potansiyeller, sekizinci sinirden kortekse kadar olan işitsel yolun işitsel uyarana cevabında nöral aktiviteyi temsil eden birleşmiş elektriksel potansiyellerdir. İşitsel beyinsapı cevabı (Auditory Brainstem Response; ABR) en sık kullanılan uyarılmış işitsel potansiyellerdir. ABR cevaplarının analiz ve yorumlanması için kabul edilmiş standardize bir protokol olmadığından her kliniğin kendi standart değerlerini oluşturması gereklidir. Çalışmamızda, ABR yorumlamada kullanılan parametrelerden dalga latansları ve dalgalararası latans değerleri için, yaş ve cinsiyet gruplarına göre normalizasyon değerlerinin tespit edilmesi ve kliniğimiz hastalarına referans kaynağı olması amaçlanmıştır.Çalışmamıza, 10 - 60 yaş arası otolojik ve sistemik hastalığı olmayan 100 kişi dahil edilmiştir. Yaş dikkate alınarak beş ayrı grup oluşturulmuş ve her grup 10 erkek ve 10 kadın olmak üzere toplam 20 kişiden oluşturulmuştur. Çalışmaya dahil olan kişilere immitansmetrik ölçüm, saf ses ve konuşma odyometrisi ile ABR testleri yapılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde, bağımsız örneklemler için t-testi ve tek yönlü varyans analizi kullanılmıştır.Uyaran şiddeti 70, 50 ve 30 dB nHL'de, latanslar, interpeak latanslar, amplitüd ve amplitüd oranı değerlerinde 11 ve 21 uyarı tekrar oranına göre istatistiksel olarak anlamlı fark (p>0.05) elde edilmemiştir.Uyaran tekrar oranı 11 ve 21 için 70, 50 ve 30 dB nHL uyarı şiddeti'nde, latanslar, interpeak latanslar ve amplitüd değerlerinde cinsiyete göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık (p<0.05) elde edilmiştir.Her iki cinsiyet için 11 ve 21 uyarı tekrar oranı, 70, 50 ve 30 dB nHL uyarı şiddeti'nde hem latans hem de interpeak latans değerlerinde genel olarak yaş grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık (p<0.05) elde edilmiştir.Uyarı tekrar oranı 11 ve 21'de, 70, 50 ve 30 dB nHL uyarı şiddeti'nde, kulaklar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık (p<0.05) elde edilmiştir.Sonuç olarak, 10-60 yaş arasında 70, 50 ve 30 dB nHL uyarı şiddeti'nde yaş ve cinsiyete bağlı olarak dalga latansı ve interpeak latanslar arasında farklılık saptanmıştır. Bu değerlerin kliniğimiz ve bölgemiz için referans oluşturacağı düşüncesindeyiz.Anahtar Kelimeler: İşitsel beyinsapı cevabı, normalizasyon, genç-erişkin.

ErgenlerUyarılmış potansiyeller-işitsel-beyin sapıYetişkinler+1
Nurcan Yıldız Ünal
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Submandibular bez eksizyonu yapılan tavşanların parotis bezi histopatolojisi

Bu çalışmanın amacı submandibular bez eksizyonu sonrasında parotis bezinde histopatolojik değişiklikler olup olmadığının araştırılmasıdır. Çalışma, 1200-3000 gram ağırlığında 21 adet dişi Yeni Zelanda türü tavşan üzerinde gerçekleştirilmiştir. Denekler rastgele yedişerli üç gruba ayrılmıştır. Grup I? deki deneklerin tek taraflı submandibular bezleri çıkarılmış ve bir ay sonra parotis bezleri de çıkarılarak histopatolojik olarak incelenmiştir. Grup II?deki deneklerin her iki taraf submandibular bezleri çıkarılmış ve bir ay sonra parotis bezleri çıkarılarak parotis bezinde oluşan değişiklikler histopatolojik açıdan incelenmiştir. Grup III?deki deneklere (Kontrol grubu) herhangi bir müdahale yapılmadan parotis bezleri çıkarılmış ve histopatolojik olarak incelenmiştir. Spesmenler yarı ince doku kesitlerinde asiner hücrelerde mukus birikimi, interkalat duktus lümeninde dilatasyon, interkalat duktus lümeninde mukus birikimi, sitoplazmik granül birikimi, myoepitelyal hücre sayısı parametreleri açısından ışık mikroskobu ile değerlendirilmiştir. Her deneğe ait kesitten dört adet alan (x40, 100, 200, 400 objektif büyütme) sayılmış ve her grup için dört adet alanın ortalaması alınmıştır. Elde edilen bulgular; yok: - (0), hafif: + (1), orta: ++ (2), şiddetli: +++ (3) olarak derecelendirilmiştir. Çalışmamızda, grup I ile grup III arasında interkalat duktuslarda dilatasyon (p:0.006) ve asiner hücrelerde mukus birikimi (p: 0.001) bakımından anlamlı farklılık saptanırken, sitoplazmik granül birikimi (p:0.211), interkalat duktus lümeninde mukus birikimi (p:0.174) ve myoepitelyal hücre sayısı (p:0.74) bakımından anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Asiner hücrelerde mukus birikimi (p:0.040) bakımından grup I ile grup II arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanırken (p<0.05), interkalat duktus lümeninde dilatasyon (p:0.298) bakımından ise her iki grup arasında anlamlılık tespit edilmemiştir. Sitoplazmik granül birikimi, interkalat duktus lümeninde mukus birikimi ve myoepitelyal hücre sayısı bakımından grup I ve grup II arasında ve grup I ile grup III arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmamıştır (p değerleri sırasıyla 0.244, 0.164 ve 1.00). Duktus lümeninde mukus birikimi açısından grup II ile grup III arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p:0.027). Çalışmamızın sonucunda tek taraflı veya bilateral submandibular bezlerin çıkarılması ile parotis bezinde histopatolojik olarak değişiklikler olduğunu söyleyebiliriz. Anahtar Kelimeler: Submandibular bez eksizyonu, parotis, histopatoloji

CerrahiCerrahi-kulak-burun-boğazHistopatoloji+4
Yavuz Sultan Selim Yıldırım
Fırat University
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Multiple skleroz`da odyo ? vestibüler bulguların değerlendirilmesi

Bu çalışmada Mc-Donalds tanı kriterlerine göre kesin Multiple Skleroz tanısı almış hastalarda saf ses odyometresi ve akustik refleks testlerini kullanarak odyolojik, VNG alt testlerini kullanarak vestibüler tutuluma ait klinik ve videonistagmografik özelliklerin incelenmesi ve klinik - subklinik vestibüler tutulumda VNG' nin tanısal değerinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya 28 hasta ve 29 sağlıklı kişi kabul edilmiştir. Hastalar Gazi Üniversite' si Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz AD Odyoloji BD değerlendirilmişlerdir. Saf ses odyometresi(hava ve kemik),akustik refleks değerlendirmesi, VEP değerlendirmesi, sakkad testi, trecking testi, optokinetik testi, Dix- Hallpike, pozisyonel test, gaze test ve kalorik testi içeren VNG değerlendirmesi hem hasta, hemde kontrol grubuna yapılmıştır.Hasta grubunda herhangi bir patolojinin varlığını gösteren VNG bulgusu %85 (n=24), kontrol grubunda ise %10. 3 (n=3) oranında saptanmıştır ve iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. (p=0,00 ?? =0,05)Santral patolojinin varlığını gösteren VNGpatolojisi hasta grubunda % 78.5(n=22), kontrol grubunda %10.7 (n=3) oranında saptanmıştır ve iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. (p=0,00 ?? =0,05)Periferik patoloji varlığını gösteren VNG patolojisi hasta grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır.Vestibüler semptoma eşlik eden otolojik, otonomik, serebellar semptomu olanlarda olamayanlara göre sadece otolojik semptomu olanlarda istatistiksel olarak farklıydı (p=0,02 ?? =0,05).VNG' de bozuk olan test adedi ile yaş, ilk atak yaşı, hastalık süresi ve toplam atak sayısı arasında anlamlı korelasyon saptanmazken, VNG' de bozuk olan test adedi ile EDSS puanı arasında istatistiksel olarak bir ilişki olduğu saptanmıştır ( p=0,03 ?? =0,05 ).Trecking testinde, frekans arttıkça bozulmanında artmakta olduğu, pozisyonel testte otuma pozisyonuna geliş ile beraber gözlenen nistagmusta belirgin yükselme olduğu da MS için yeni bilgilerdendir.Sonuç olarak çalışmamız; MS hastalarında vestibüler sistem ile ilgili bilgi edinilmek istendiğinde, VNG kuvvetle önerilir.

ElektromiyografiMultipl sklerozNistagmus+1
Nedim Uğur Kaya
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Vokal hijyen eğitiminin vokal nodül hastalarındaki etkililiğinin objektif ve subjektif parametrelerle değerlendirilmesi

Vokal nodüller çocuklarda ve erişkinlerde ses kısıklığının en sık görülen nedenlerindendir. Nodüller; vokal foldlarda vibrasyon amplitüdünün en fazla oluştuğu yerde, iki taraflı kalınlaşmanın meydana gelmesiyle karakterizedir. Günümüzde nodül tedavisinde, ses terapisi en sık kullanılan yöntem olmakla beraber ses terapisinin etkili olmadığı durumlarda cerrahi müdahaleler yapılmaktadır. Ses hijyeni eğitimi dolaylı terapi yöntemlerinden biri olarak ses terapilerinin temelini olu?turmaktadır. Bu çalısmada, 26 vokal nodül tanısı almış olguya ses hijyeni eğitimi verilmi? ve olgular ses hijyeni eğitimi öncesinde ve eğitimden iki ay sonra objektif ve subjektif yöntemlerle değerlendirilmi?lerdir. Olgular, videolaringostroboskopik muayene, ses handikap indeksi, Beck umutsuzluk ölçeği, tarafımızca hazırlanmış günlük yaşam alışkanlıklarını değerlendirme formu ve MDVP ses analizi ile ses hijyeni eğitimi öncesi ve sonrasında değerlendirilmişlerdir. Vokal hijyen eğitimi sonrasında ses handikap indeksi ve Beck umutsuzluk ölçeği skorlarında anlamlı azalma görülmüş, günlük yaşam alışkanlıklarında anlamlı düzeyde değişim tespit edilmiş ve MDVP parametrelerinde anlamlı fark bulunmuştur (p< .05). Fizik muayene bulgularına göre 15 (% 58) olguda vokal kordun fonasyonda simetrik kapandığı, 11 (%42) olguda ise asimetrik kapanmanın devam ettiği görülmüştür. Ayrıca günlük yaşam alışkanlıklardaki değişime bağlı olarak düzelme gözlenen MDVP parametreleri de tespit edilmiştir. Ses hijyeni eğitiminin, vokal nodül tedavisinde etkili bir yöntem olduğu görülmüştür.

Ses analiziSes bakımıSes bozuklukları
İrem Konakçı
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tinnitus hastalarının uykuda müzikle sağaltımı

Tinnitusun nörofizyolojik modeline göre, tinnitus sinyalleri, otonom sinir sisteminin sempatik kısmını ve limbik sistem ile şartlı refleks bağlantıları kurarak strese neden olabilir. Limbik ve otonomik bağlantılar konsantrasyon bozukluğu, anksiyete, panik atak, eğlence aktivitelerinde azalma gibi tinnitusa karşı reaksiyonel davranışların ortaya çıkmasına neden olur. Nörofizyolojik modeli esas alan bu çalışmadaki amaç, tinnitus hastalarında müziğin rahatlatıcı etkisini kullanarak, tinnitus sinyaline karşı akustik desensitizasyon yaratmak, dolayısıyla tinnitus sinyaline karşı santral sinir sisteminde habutuasyon gelişmesine yardımcı olmaktı.Çalışmaya; en az 1 aydır sübjektif tinnitusu olan, tinnitustan rahatsız olan ve diğer tedavi yöntemlerinden fayda görmeyen, yaşları 23-65 yıl arasında (ortalama 44,2 +/- 11,1 yıl) değişen, 14 kadın (%46,7) ve 16 erkek (%53,3) hasta dahil edildi. Tedavi öncesi, süreci ve sonunda tinnitus hastalarının anket formları (demografik, klinik bilgi, TEA, BDA) doldurması istendi, odyolojik testleri yapıldı, tinnitus parametreleri (frekans, şiddet, minimal maskeleme seviyesi, rezidüel inhibisyon) ölçüldü. Hastaların, tercih ettikleri müziklere entegre edilen kendi tinnitus frekansı merkez frekans olarak kabul edilip ANSI 2004 dar band gürültü alt/üst frekans kesme limitleri referans alınarak oluşturulan dar band gürültüyü, 6 ay süre ile gece uyurken dinlemeleri sağlandıErkek ve kadın hastaların tinnitus parametreleri arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Hastaların tinnitus frekanslarında anlamlı bir değişim olmadı (p>0,05). Tinnitusun psikoakustik parametrelerinde (şiddet, rezidüel inhibisyon, minimal maskeleme seviyesi) tedavi sonunda istatistiksel olarak anlamlı bir iyileşme oldu (p<0,05). TEA, BDA ve VAS (tinnitus sıklığı ve süresi, tinnitus rahatsız olma derecesi, tinnitusa bağlı dikkat eksikliği, tinnitusa bağlı uyku problemi) skorlarında tedavi sonunda istatistiksel olarak anlamlı iyileşme oldu (p<0,05). Tedavi sonunda, hastaların 2'si (%6,7) tinnitusun bittiğini, 4'ü (%13,3) tinnitusun önemli ölçüde azaldığını, 10'u (%33,3) tinnitusun azaldığını, 4'ü (%13,3), tinnitusun değişmediğini, ancak rahatsız etmediğini belirtirken, 10 hasta (%33) tinnitusunun aynı şekilde devam ettiğini belirtti.Sonuç olarak, müzikle akustik desensitizasyon tinnitus hastalarının %67'sinde başarılı sonuç verir ve hastaların tinnitusa karşı ortaya çıkan reaksiyonlarında gerilemeye neden olur.

MüzikMüzik tedavisiTedavi+2
Hüseyin Deniz
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yenidoğan sarılığı olan ve olmayan bebeklerin işitme taraması bulguları ile klinik beyinsapı odyometrisi bulgularının karşılaştırılması

BSO, işitme kaybı şüphesi taşıyan bebekler için erken tanı ve müdahale olanakları sağlayan yenidoğan işitme taramasında kullanıldığı gibi tanısal olarak da kullanılmaktadır. BSO, Işitme kaybı riskine sahip bebekler için işitsel-nöral yolların test edilmesinde OAE'lara gore daha fazla bilgi vermekte, yenidoğan işitme taramalarında bebeklerin tekrar teste çağrılma oranını düşürmektedir. Işitme kaybına neden olan risk faktörleri arasında yenidoğan sarılığına neden olan hiperbilirubinemide de BSO'nun kullanımı oldukça önemlidir. Bu çalışmada yenidoğan sarılığı olan ve olmayan bebekler yenidoğan işitme taraması sürecini tamamladıktan sonra 3 ve 6. aylarda klinik BSO ile değerlendirilmişlerdir. Yapılan BSO ölçümlerinde gore, 3. ayda sarılıklı bebeklerin I-V dalgalar arası latans değeri daha uzun elde edilmiştir. Sarılık grubunda 3 bebekte, kontrol grubunda ise 1 bebekte koklear mikrofonik izlenmiştir. Cinsiyete gore yapılan karşılaştırmada, V. dalga amplitüdü kız bebeklerde daha büyük elde edilmiştir. Sarılık grubundaki bebeklerin 3. ay mutlak dalga ve dalgalar arası latans değerleri anlamlı ölçüde kontrol grubunun normal dağılımının dışında yer almıştır. Çalışmanın 3 ve 6. ay sonuçları karşılaştırıldığında, her iki grupta da artan yaşla ve işitsel-nöral yolların maturasyonuyla bağlantılı olarak, mutlak dalga latansları ve dalgalararası latans değerlerinde azalma görülmüştür. Çalışmada İN ve işitme kaybı tanısı alan bebek olmamıştır.Anahtar KelimelerBeyinsapı Odyometresi, Yenidoğan Sarılığı, İşitsel-nöral Maturasyon, Yenidoğan İşitme Taraması

Bebek-yenidoğmuşBebeklerOdyoloji+4
Melike Toros
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İdiyopatik ani işitme kayıplarında serum anti-ısı şok protein-70 ve paraoksonaz düzeylerinin prognozla olan ilişkisi

Ani işitme kaybının etyopatogenezi yapılan birçok araştırmaya rağmen net olarak ortaya konmamıştır. Çalışmamızda amaç idiyopatik ani işitme kayıplı hastalarda anti-ısı şok protein 70 (anti-HSP 70) ve paraoksonaz (PON) düzeyleri ile işitme seviyesindeki düzelme arasındaki ilişki ve böylelikle prognozu tahmin etmede bu düzeylerin markır olarak kullanılıp kullanılamayacağını araştırmaktır.Bu çalışma Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda, idiyopatik ani işitme kaybı (İAİK) tanısı alan 25 hasta ve benzer demografik verilere sahip 25 sağlıklı kontrol grubu üzerinde yapıldı. Çalışma grubunu oluşturan hastalardan tedaviye başlanmadan önce ve tedavinin onuncu gününde kan alındı. Kontrol grubundan bir kez alınan periferik kanlar santrifuj edilerek ayrıştırılan serum örnekleri -80°C'de muhafaza edildi. Hastalığı tanımlamak için saf ses odyometrilerinde 250 Hz, 500 Hz, 1000 Hz, 2000 Hz, 4000 Hz, 6000 Hz frekanslardaki işitme kayıpları göz önüne alındı. Tedavinin başlangıcından 10 gün sonra işitmedeki düzelme değerlendirilerek, Siegel sınıflandırmasına göre gruplandırıldıİAİK'lı bireylerin tedavi öncesi PON ve anti-HSP 70 düzeyleri, kontrol grubuyla karşılaştırıldığında PON düzeyleri çalışma grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptandı. Anti-HSP 70 düzeylerinde de kontrol grubuna göre yükseklik saptandı. Ancak istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu.Çalışma grubunu oluşturan İAİK'lı bireylerin tedavi öncesi PON düzeyleri ile tedavi bitimindeki PON değerleri karşılaştırıldığında iyileşenlerde yüksek olan PON değerinin daha da yükseldiği, iyileşmeyen olgularda ise daha az yüksek olan PON değerinin düştüğü görüldü. Ancak bu değişimler istatistiksel olarak anlamlı değildi. İAİK'lı olguların tedavi öncesi anti-HSP 70 düzeyleri ile tedavi bitimindeki anti-HSP 70 düzeyleri karşılaştırıldığında, iyileşme görülen hastalarda yüksek olan anti-HSP 70 düzeylerinde istatistiksel anlamlılıkta düşme olduğu, iyileşme görülmeyen hastalarımızda ise belirgin yüksek olmayan anti-HSP 70 düzeylerinde belirgin düşme olmadığı saptandı.Sonuç olarak, İAİK'lı hastaların prognozlarının belirlenmesi ve takiplerinde serum anti-HSP 70 ve PON düzeylerinin markır olabileceğini düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: Ani işitme kaybı, Anti-ısı şok protein 70, Paraoksonaz, Prognoz

Sertaç Düzer
Fırat University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Topikal intranazal Mometasone Furoat'ın nazal septal dokular üzerine etkileri

Topikal intranazal kortikosteriodlerin kullanım endikasyonları arasında alerjik rinit, nonalerjik rinit, kronik rinosinüzit, rinitis medikomentoza ve nazal polipozis yer almaktadır.Çalışmamızda sentetik bir glukokortikoid olan mometazon furoatın topikal kullanımı ve kullanım şekline bağlı olarak tavşan nazal septal dokularında oluşturduğu etkiler incelendi. Çalışma 35 Yeni Zellanda türü erişkin erkek tavşan üzerinde yapıldı. Tavşanlar, rastgele seçilerek dört gruba ayrıldı. Çalışma grubundaki hayvanlar (n=30) kendi aralarında direk nazal septuma, lateral nazal duvara ve nazal septum ile lateral nazal duvar arasından nazal pasaja üç ay mometazon furoat ve ringer laktat uygulanan grup olmak üzere alt gruplara ayrıldı. Üç ay sonrasında tüm gruplardaki tavşanlar sakrifiye edilerek, nazal septumlarından 5 µm kalınlığında kesitler alındı. Kesitler hematoksilen-eosin ve masson-trichrome ile boyandıktan sonra mukozal ülserasyon, kartilaj hasarı, goblet hücre kaybı, mukoperikondrium ve kartilaj kalınlığı, fibrozis, silya kaybı, mukozal kalınlık, submukozal damarlanma ve inflamatuvar hücre infiltrasyonunun şiddeti yönünden ışık mikroskopu altında histopatolojik olarak değerlendirildi. Elde edilen veriler Kruskal-Wallis varyans analizi ve Mann-Whitney U testleri kullanılarak değerlendirildi.Üç aylık mometazon furoat ve ringer laktat uygulanımı sonrasında mukozal ülserasyon, kartilaj hasarı, mukoperikondrium ve kartilaj kalınlığı, fibrozis, mukozal kalınlık ve inflamatuar hücre infiltrasyonunun şiddeti açısından gruplar kendi aralarında ve bazal grupla karşılaştırıldığında histopatolojik farklılık saptanmadı (p>0.05). Submukozal damarlanma açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık sadece bazal grup ile nazal septuma mometazon furoat uygulanan grup arasında saptandı (p<0.05). Ancak mometazon furoat uyguladığımız grupların tümünde goblet hücre kaybı ve silya kaybı olduğu görüldü. Şiddetli silya kaybı olan tavşanların %75'ini ise direk nazal septuma mometazon furoat uygulanan grup oluşturuyordu.Çalışmamızda silya kaybı, goblet hücre kaybı ve submukozal damarlanma artışının, mometazon furoatın kullanımına bağlı olarak özellikle de mometazon furoatın nazal septuma uygulandığı grupta olduğu ortaya konuldu. Bu nedenle hastalar özellikle ilacın kullanım şekli açısından uyarılmalı ve eğitilmelidirler.Anahtar Kelimeler: Tavşan, mometazon furoat, nazal septum

İsrafil Orhan
Fırat University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Nazal konkalarda radyofrekans termal ablasyon ve submukozal diatermi uygulamalarının oluşturduğu histopatolojik değişikliklerin karşılaştırılması

Burun hastalıklarının ilk semptomu genellikle burun tıkanıklığıdır. Bu çalışmanın amacı burun tıkanıklığı sebeplerinden biri olan alt konka hipertrofilerinin tedavisinde kullanılan submukozal diatermi ve radyofrekans termal ablasyon tekniğinin konkalarda oluşturduğu histopatolojik değişiklikleri saptamak ve bu iki yöntemi birbirleriyle karşılaştırmaktır.Çalışma rastgele seçilerek beşerli üç gruba ayrılan 15 Yeni Zelanda türü erişkin erkek tavşan üzerinde gerçekleştirilmiştir. Deneklerin konka nazalis ventralisine Grup I'de (n=5) radyofrekans, Grup II'de (n=5) submukozal diatermi uygulanmış, Grup III (n=5) kontrol grubu olarak kullanılmıştır. Denekler uygulamadan 21 gün sonra dekapite edilmiş ve bilateral konka nazalis ventralisleri eksize edilmiştir. Bunlardan hazırlanan preperatlar silya kaybı, submukozal damarlanma artışı, goblet hücre kaybı, inflamatuar hücre infiltrasyonu, fibrozis ve epitelyal hasar yönünden ışık mikroskobu ile değerlendirilmişlerdir.Grup I ile Grup III karşılaştırıldığında silya kaybı, submukozal damarlanma artışı, goblet hücre kaybı ve epitelyal hasar açısından istatistiksel olarak anlamsız (p>0.05) ; inflamatuar hücre infiltrasyonu ve fibrozis açısından ise istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). Grup II ile Grup III karşılaştırıldığında yukarıdaki tüm parametreler açısından anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). Grup I ile Grup II arasında silya kaybı, submukozal damarlanma artışı, goblet hücre kaybı, inflamatuar hücre infiltrasyonu ve epitelyal hasar açısından istatistiksel olarak anlamlı (p<0.05) ; fibrozis açısından ise anlamsız bir fark bulunmuştur (p>0.05).Bu bulgularla radyofrekans ablasyon uygulamalarının, submukozal diatermi uygulamalarına göre normal konka histopatolojisini daha az değiştirdiğini bu nedenle de konka cerrahisinde submukozal diatermiye göre daha güvenilir bir yöntem olduğunu söyleyebiliriz.

AblasyonBurun hastalıklarıNazal tıkanma+1
Mehmet Erkan Kaplama
Fırat University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Timpanosklerozlu kronik otitis medialı hastalardaki antioksidan enzimlerin genetik polimorfizmi

Bu çalışmada timpanosklerozlu (TS) kronik otitis medialı (KOM) hastalarda indüklenebilir nitrik oksit sentetaz (iNOS), süperoksit dismutaz (SOD) ve katalaz enzimlerinin genetik polimorfizmi değerlendirilerek, TS etiyolojisinde genetik yatkınlığın rolü araştırılmıştır.Çalışmaya KOM nedeniyle opere edilen 64 hasta ve kulak problemi veya bilinen kronik sistemik bir hastalığı olmayan 32 birey alınmıştır. Timpanosklerozlu KOM, timpanosklerozsuz KOM ve kontrol grubu olmak üzere üç grup oluşturulmuştur. Hastalardan ve kontrol grubundan alınan venöz kan örneklerinden DNA izolasyonu yapılmış, revers transkriptaz polimeraz zincir reaksiyon (RT PZR) incelemesi ile de genetik polimorfizm değerlendirilmiştir.İndüklenebilir nitrik oksit sentetaz genindeki (-277) A/G polimorfizm için GG genotip dağılımı timpanosklerozlu KOM, timpanosklerozsuz KOM ve kontrol grubunda sırasıyla 13 (%40), 7 (%22) ve 4 (%12) olarak bulunmuştur. Timpanosklerozlu KOM grubu ile kontrol grubu arasında GG genotip dağılımı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p=.008).Süperoksit dismutaz (mn-SOD) A16V (C/T) polimorfizmi için CC genotip dağılımı timpanosklerozlu KOM, timpanosklerozsuz KOM ve kontrol grubunda sırasıyla 8 (%25), 7 (%22) ve 4 (%12) olarak bulunmuştur. Timpanosklerozlu KOM grubu ve timpanosklerozsuz KOM grubunda, kontrol grubuna göre CC genotip sayısında artış görülmesine rağmen istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0.05).Katalaz geninde -21 pozisyonundaki A/T değişim polimorfizmi için TT genotip dağılımı timpanosklerozlu KOM, timpanosklerozsuz KOM ve kontrol grubunda sırasıyla 6 (%20), 2 (%6) ve 3 (%9) olarak bulunmuştur. Timpanosklerozlu KOM grubunda, kontrol grubuna göre TT genotip sayısında artış görülmesine rağmen istatistiksel olarak anlamlılık belirlenmemiştir (p>0.05).Bu çalışmada sağlıklı bireylere göre timpanosklerozlu KOM' lu hastalarda, iNOS geninde (-277) GG genotipinin anlamlı düzeyde artmış olduğu tespit edilmiş ve timpanosklerozun etyopatogenezinde genetik yatkınlığın rol oynayabileceği düşünülmüştür.Anahtar Kelimeler: Timpanoskleroz, İndüklenebilir Nitrik Oksit Sentetaz, Süperoksit Dismutaz, Katalaz, Genetik Polimorfizm

KatalazNitrik oksitOrta kulak+3
Abdulvahap Akyiğit
Fırat University
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İşitme kayıplı olgularda özel kulak kalıbı uygulamasındaki hasta memnuniyeti ve işitme kazancına etkisinin araştırılması

Bu çalışmada amacımız; yüksek frekans işitme kayıplı olgularda önemli bir role sahip olan özel kulak kalıplarının performansını, işitme kazancına ve kullanıcı memnuniyetine etkisini araştırmaktır. Bu çalışma yüksek frekanslara doğru işitme kaybı olan ve en az üç aydır işitme cihazı kullanan 16-81 yaş arasındaki 19 olgu üzerinde yapılmıştır. Çalışmada bireylerde memnuniyeti ölçmek için odyolojik test bataryası, gerçek kulak ölçümleri, performans ve memnuniyet anketlerinden faydalanılmış ayrıca bireylere 45 dk'lık iki eğitim seansı düzenlenmiştir. Bireylerin cihazlı ve cihazsız odyolojik değerlendirmelerinde istatistiksel olarak anlamlı fark elde edilmiştir. Açık uygulamada özellikle alçak frekanslarda (250, 500 Hz) GKEK'nin hedef değerlere ulaştığı, standart kalıpta bu değerlerin aşıldığı gözlenmiştir. Her iki uygulamada da 4000 ve 6000 Hz'de hedef değerlere ulaşılamamıştır. Açık uygulamada İCPA ve GYMA toplam puan ortalamalarının standart kalıba göre daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Açık uygulamada standart kalıba göre daha uzun süre işitme cihazı kullanımı tespit edilmiştir. Açık uygulama İCPA sonuçları ve kullanım saati arasında doğrusal korelasyon gözlenmiştir. Sonuç olarak yüksek frekanslara doğru artan işitme kayıplı olgularda tüp uygulaması ile olguların yüksek performans ve memnuniyet gösterdikleri görülmektedir.Anahtar kelimeler: Açık uygulama, işitme cihazı, kulak kalıpları, memnuniyet ve performans anketleri.

AnketlerHasta memnuniyetiKulak+4
Orhan Tanrıviran
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel akut otitis mediada antibiyotik ve antioksidanların serbest radikal hasarı üzerine etkisi

Serbest radikal (SR)' 1er bir veya daha fazla sayıda çiftlenmemiş elektron içeren oldukça reaktif ve toksik bileşiklerdir. Doku hasarının fızyopatoloj isinde SR' ler en önemli etkenlerdir. SR' 1er hücre membranmdaki lipidlere zarar verdiği zaman Lipid hidroperoksit ve Malonildialdehid (MDA) oluşur. SR' lere karşı organizmadaki ilk savunma süperoksit dismutaz (SOD) enzimi ile gerçekleşir. Bu çalışmada akut otitis media (AOM) sonrası oluşabilecek SR hasan araştırılarak, antioksidan ve antibiyotik tedavilerinin SR hasan üzerine etkinlikleri karşılaştınldı. Çalışmaya alman guinea piglerin sol kulaklarına Streptococcus pneumoniae, sağ kulaklanna ise serum fizyolojik verildi. Kobaylar AOM grubu (grup I), E vitamini grubu (grup II), amoksisilin grubu (grup HI) ve amoksisilin + E vitamini grubu (grup IV) olarak gruplara aynldı. Tüm gruplarda plazma MDA ve eritrosit SOD düzeyleri ile orta kulak mukozalarında MDA ve SOD ölçümleri yapıldı. Doku ve plazma MDA düzeyleri AOM oluşturulan grupta diğer tedavi gruplanna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.01). Tedavi gruplan kendi aralannda karşılaştınldığmda ise grup III ve İV' ün doku MDA değerlerinin Grup E' ye göre anlamlı derecede düşük olduğu (p<0.01), fakat grup İÜ ve IV arasında istatistiksel fark olmadığı görüldü (p>0.05). Orta kulak mukozal SOD ve eritrosit SOD değerleri, grup F de en düşük, grup İV' de ise en yüksek olarak bulundu. Grup I ve II arasında doku SOD değerlerinde anlamlı bir farklılık bulunamazken, bu iki grup ile grup III ve IV arasında istatistiksel fark tespit edildi (p<0.01). Bu çalışmanın verileri, AOM sonrası orta kulakta SR hasarının oluştuğunu ve SR giderici tedavilerin uygulanması gerektiğini desteklemektedir. Çalışmamızda kullanılan E vitamininin SR hasarını azalttığı gösterilmekle birlikte, etkili antioksidan tedaviyi belirleyebilmek için yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Akut otitis media, serbest radikal, antioksidan tedavi, antibiyotik

Erhan Demirbağ
Fırat University
2003
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Travmatik fasial sinir paralizilerinde iyileşme üzerine GGF, NGF, metilprednizolon ve N- asetil sistein'in etkileri: deneysel bir hayvan çalışması

l.OZET Bu çalışmanın amacı travmatik fasial sinir paralizilerinde cerrahi anastomoz sonrası sinir iyileşmesi üzerine glial büyüme faktörü, sinir büyüme faktörü, metilprednizolon ve NAC tedavisinin etkinliğini araştırmaktır. Çalışma, ağırlıkları 2500-3000 gram arasında değişen 50 adet dişi Yeni Zellanda türü tavşan üzerinde gerçekleştirildi. Tüm tavşanlar rastgele 10'arlı beş gruba ayrıldı ve tümüne aynı cerrahi prosedür uygulandı. Grup 1 (kontrol grubu): İlaç uygulanmayan grup, Grup 2 (Sinir büyüme faktörü grubu): Anastomoz bölgesine 250 ng/0.1ml sinir büyüme faktörü uygulanan grup, Grup 3 (Glial büyüme faktörü grubu): Anastomoz bölgesine 500 ng/0.1ml glial büyüme faktörü uygulanan grup, Grup 4 (NAC grubu): İntramusküler olarak 50 mg/kg/gün N-asetil sitein uygulanan grup, Grup 5 (Metilprednizolon grubu): İntramusküler olarak 1 mg/kg/gün metilprednizolon uygulanan grup. Büyüme faktörleri anastomoz bölgesine epinörium içerisine operasyon sonrası yapıldı ve tekrarlayan dozlar ise anastomoz bölgesine postoperatif 24. ve 48. saatlerde subkutan olarak uygulandı. Metilprednizolon ve NAC iki ay süresince günde tek doz intramusküler olarak yapıldı. Tavşanların yüzünün sol tarafında fasial sinirin bukkal dalı tanındı. Fasial sinirin bukkal dalından yaklaşık olarak 2 mm'lik sinir segmenti çıkartılarak sinirin serbest uçlar 9-0 monofîlaman prolen ile anastomoze edildi. 2 ay sonra anastomoz bölgeleri çıkartılarak elektron mikroskopu ile incelendi. Sinir rejenerasyonu açısından kontrol grubuna göre en iyi rejenerasyon bulguları glial büyüme faktörü verilen grupta, en kötü iyileşmenin ise metilprednizolon uygulanan grupta olduğu tespit edildi. Glial büyüme faktörü verilen grupta Schwann hücre ve glial hücre proliferasyonu mevcuttu. Rejenerasyon miktarı açısından grup 3'ü sırasıyla grup 2 ve grup 4 izliyordu. Grup 5'de myelinli sinirliflerinde belirgin akson çekilmesi, ve aksonlar içindeki mitokondrilerde belirgin kristaliazis görüldü. Bu grupta anlamlı olarak rejenerasyon yoktu. Metilprednizolon uygulanan grupta kötü rejenerasyon bulgusu olan myelin debris sayısında artış mevcut iken, en az myelin debris sayısı ise glial büyüme faktörü uygulanan grupta saptandı (p<0.005). Sonuç olarak tavşanlarda travmatik fasial sinir paralizilerinde glial büyüme faktörü, sinir büyüme faktörü ve NAC verilmesinin rejenerasyon sürecini hızlandırdığı dikkat çekmektedir. Bu faktörlerin insanlardaki travmatik fasial sinir paralizilerinin tedavisinde uygulanabilmesi için yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Travmatik fasial paralizi, NGF, GGF, Metilprednizolon, NAC

Mücahit Yıldız
Fırat University
2004
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Prenatal dönemde ekzojen steroid verilmesinin işitsel sistem üzerine etkileri, deneysel bir hayvan çalışması

1. ÖZETBu çalışmanın amacı prenatal dönemde ekzojen deksametazona maruzkalınmasının, işitsel sistemi hassas hale getirip getirmediğini irdelemek ve tedaviamaçlı verilen antioksidan ajanların oluşacak olası hasarı önlemede faydaları olupolmadığını elektrofizyolojik ve mikroskopik yöntemlerle araştırmaktır.12 adet Sprague-Dawley cinsi dişi rat hamile bırakıldıktan sonra yarısınahamileliklerinin üçüncü trimestırlarında deksametazon diğer yarısına da distile suverildi. Yavru ratların doğmasıyla esas denekler elde edildi ve tümü iki aylıkken dörtsaat boyunca 110 dB gürültüye maruz bırakıldı. Bu denekler ekzojen deksametazonamaruz kalma ve antioksidan ajan verilme durumuna göre sekiz gruba ayrıldı. Grup 1:Annesine 0.1 mg/kg/gün distile su enjekte edilen grup. Grup 2: Annesine 0.1mg/kg/gün distile su ve kendisine 200 mg/kg aminoguanidin enjekte edilen grup.Grup 3: Annesine 0.1 mg/kg/gün distile su ve kendisine 30 µmol/kg CAPE enjekteedilen grup. Grup 4: Annesine 0.1 mg/kg/gün distile su ve kendisine 100 mg/kgEGb-761 enjekte edilen grup. Grup 5: Annesine 0.1 mg/kg/gün deksametazonenjekte edilen grup. Grup 6: Annesine 0.1 mg/kg/gün deksametazon ve kendisine200 mg/kg aminoguanidin enjekte edilen grup. Grup 7: Annesine 0.1 mg/kg/gündeksametazon ve kendisine 30 µmol/kg CAPE enjekte edilen grup. Grup 8: Annesine0.1 mg/kg/gün deksametazon ve kendisine 100 mg/kg EGb-761 enjekte edilen grup.Gürültü uygulanmadan bir hafta önce, gürültüye maruziyetten 48 saat ve ikiay sonrasında BERA ile işitme eşikleri saptandı. Bir ay sonrasında daimmunohistokimyasal ve elektron mikroskopik inceleme yapılabilmesi için tümdenekler dekapite edildi.BERA tetkiki sonuçlarına göre gürültü öncesi ekzojen deksametazona maruzkalan ve kalmayan gruplar arasında anlamlı farklılık yok iken, gürültü sonrasıyapılan değerlendirmelerde deksametazon verilen deneklerde BERA eşiklerindesaptanan yükselmelerin istatistiksel olarak anlamlı olduğu gözlemlendi (p<0.05).İmmunohistokimyasal verilere göre istatistiksel olarak anlamlılık olmamakla birlikteher üç ajanın hassas hale gelmiş işitsel sistem üzerinde olumlu etkilerinin olabileceğigözlemlendi. Elektron mikroskopik incelemelerde ise ekzojen deksametazonverilmesinin kokleayı gürültü gibi etkenlere karşı hassas hale getirdiği gözlemlendi.Anahtar Kelimeler: Aminoguanidin, CAPE, EGb-761, Deksametazon,Prenatal Tedavi10

Öner Sakallıoğlu
Fırat University
2005
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tinnitus hastalarında serotonin transporter gen polymorfizminin tinnitus parametreleri üzerine etkisinin araştırılması

Tinnitusta altında yatan oluşum mekanizması tam olarak bilinmemektedir. Yapılan çalışmalarda tinnitus ve depresyon arasındaki ilişki gösterilmektedir. Potansiyel olarak aradaki en belirgin benzerlik serotoninden kaynaklanabilir. Serotonerjik mekanizmalardaki bozukluk tinnitusa neden olabilir. Fakat serotonerjik mekanizmalarla tinnitus ilişkisi yeterince incelenmemiştir. Bu çalışmadaki amaç, tinnitus parametreleriyle serotonin transporter gen polimorfizmi arasındaki ilişkiyi araştırmaktı.Subjektif tinnitusu olan 54 hasta ve 174 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edildi. Tinnitus hastalarına anket formları (demografik, klinik bilgi, TEA, BDA) doldurtuldu, odyolojik testler yapıldı, tinnitus parametreleri (frekans, şiddet, minimal maskeleme seviyesi, rezidüel inhibisyon) ölçüldü. Genetik analiz için, venöz kandan elde edilen lökositlerden DNA izole edildi. Serotonin transporter genin VNTR ve promoter polimorfizmleri çalışıldı.Hasta ve kontrollerin polimorfizm sonuçları arasında anlamlı fark yoktu (p>0.05). Tinnitus parametreleriyle polimorfizmler arasında ilişki yoktu (p>0.05). Hastaların VAS skorları ile promoter polimorfizmi arasında ilişki bulundu (p<0.05). L/L genotipinde olanların VAS skorlarının daha yüksek olduğu bulundu (p<0.05).Serotonin transporter genin VNTR ve promoter polimorfizmi ile tinnitusun objektif olarak ölçülebilen psikoakustik parametreleri arasında ilişki yoktur. Serotonin transporter gen promoter polimorfizmi ile tinnituslu hastaların VAS skorları arasında ilişki bulunmuştur. Bu bulgular ışığında, serotonin transporter gen polimorfizmi ve dolayısıyla serotonin tinnitusun ortaya çıkmasında ve tinnitusun psikoakustik özelliklerinin belirlenmesinde rol oynamaz. Bununla birlikte, promoter polimorfizmi tinnitusun hastada oluşturduğu limbik sistem etkileşimleri ve tinnitusun hastada oluşturduğu emosyonel cevapla ilgilidir. Promoter polimorfizminin L/L allelinin bulunması, sinaptik bölgede serotonin geri alımı yoluyla, serotonin eksikliğine neden olduğu için, bu genotipteki hastaların limbik sistem semptomları daha belirgindir. Yani, serotonerjik mekanizmalar, tinnitusun oluşumuyla değil, tinnitusun limbik sistem vasıtasıyla hastada oluşturduğu emosyonel etkilerle ilişkilidir. Anahtar kelimeler: Tinnitus, Serotoinin, Serotonin transporter gen, Polymorfizm

OdyolojiOdyometriOdyometri
Murat Deniz
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik süpüratif otitis medianın tedavisinde kullanılan topikal kulak damlalarının iç kulağa etkisi: deneysel hayvan çalısması

1.ÖZETKronik süpüratif otitis media(KSOM) kulak zarı perforasyonu, dış kulak yolundasüpüratif akıntı ve genellikle iletim tipi işitme kaybı ile karakterizedir. KSOM'nın akutalevlenmelerinin tedavisinde topikal tedavi, yan etkisi az etkinliği fazla olduğu için ilktercihtir. Topikal damlaların en önemli yan etkileri ise ototoksitedir. Bu çalışmanın amacıKSOM'nın medikal tedavisinde kullanılan siprofloksasin, prednisolon ve oksikonazol içerendamlalarının sağlıklı deneklerde işitme eşiklerine, koklear rezerve ve koklea morfolojisine olanetkilerini değerlendirmektir ve uygun ilaç dozunu belirlemekti.Bu çalışma işitmeleri normal 98 guinapig üzerinde yapıldı. lk gruba (n=30) günde üçkez siprofloksasin, ikinci gruba (n=30) günde üç kez prednisolon, üçüncü gruba (n=30) gündeiki kez oksikonazol, dördüncü gruba (n=8) ise günde üç kez steril disitile su, yedi gün boyuncaintratimpanik olarak uygulandı. lk üç grup onar denekten oluşan üç alt gruba ayrıldı. Birincialt gruba (n=10) insanda kilogram başına eşdeğer dozda, ikinci alt gruba (n=10) eşdeğer dozunüçte biri dozda, üçüncü alt gruba (n=10) ise eşdeğer dozun on katı dozda gruplarına uygunilaçlar verildi. Tüm deneklere ilaç uygulamaya başlamadan önce, ilaç uygulamaya başladıktanyedi ve 21 gün sonra BERA ve DPOAE testleri yapıldı. Yedi ve 21. gündeki testleryapıldıktan sonra her gruptan ikişer denek dekapite edilerek kokleaları elektron mikroskobikolarak incelendi.Topikal olarak siprofloksasin, prednisolon ve oksikonazol preperatlarından insanda kgbaşına verilen eşdeğer dozun on katı dozda uygulanan gruplarda BERA ve DPOAE testsonuçları hem kontrol grubundan hem de diğer gruplardan anlamlı olarak farklıydı.Oksikonazol, insanda kg başına eşdeğer dozda ilaç uygulanan grupta ilaç uygulamayabaşlandıktan yedi gün sonraki BERA ve DPOAE değerlerinde anlamlı farklılık varken 21.günde yapılan BERA ve DPOAE sonuçlarında anlamlı faklılık yoktu. Kokleaların elektronmikroskobik incelemede ise en çok eşdeğer dozun on katı dozda intratimpanik siprofloksasinverilen grupta belirgin olmak üzere, doz artması ile doğru orantılı hücrelerde atrofi vesilyalarda dejenerasyon vardı.Sonuçta siprofloksasin, prednisolone ve oksikonazolun insanda kg başına uygulananeşdeğer dozda intratimpanik olarak uygulandığında deneklerin işitmelerini ve koklearhistolojiyi olumsuz etkilemediğini tespit ettik.Anahtar Kelime: Siprofloksasin, Prednisolon, Oksikonazol, Ototoksite.

Zeliha Kapusuz
Fırat University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Uzun süre gürültüye maruz kalanlarda standart ve yüksek frekans odyometri sonuçları

Gürültünün işitme kaybına yol açtığı bilinmektedir. Bu çalışma uzun süre gürültüye maruz kalanlarda gürültü şiddeti ve süresine bağlı olarak standart ve yüksek frekans eşiklerinde ne gibi değişiklikler olduğunu belirlemek amacıyla yapıldı. Çalışmaya bir hidroelektrik santralinin farklı gürültüye sahip birimlerinde çalışan 64 işçi dahil edildi. Gürültü seviyesine göre üç grup ve gürültüye maruz kalma sürelerine göre dört alt çalışma kategorisi oluşturuldu. Kontrol grubu ise çalışmanın yapıldığı Fırat Tıp Merkezi personelinden benzer yaş gurubunda 30 gönüllü erkekten oluşuyordu. Anket, otoskopik muayene ve timpanometrik değerlendirmede çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan çalışma ve kontrol grubuna 250-16000 Hz arasında işitme eşik tespitleri yapıldı. Genel olarak işçilerin ortalama işitme eşiklerinin 4000-16000 Hz arasındaki tüm frekanslarda yükselmiş olduğu görüldü (p<0.005). En fazla etkilenen frekanslar ise 4000, 6000, 14000 ve 16000 Hz idi (p<0.0005). Gürültü seviyesi ve maruz kalma süresi arttıkça da işitme eşiklerinin daha fazla etkilendiği gözlemlendi (p<0.05). Bu bulgularla gürültü şiddeti ve süresinin, özellikle 4000 ve 6000 frekanslarının yanında yüksek frekanslarda da işitme kaybı üzerine etkili olduğu gösterilmiştir. Risk altındaki bireylerin belirlenmesi ve takibinde standart odyometri ile birlikte yüksek frekans odyometrisinin de kullanılması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Gürültü, işitme kaybı, standart odyometri, yüksek frekans odyometrisi. 1

Sami Türkkahraman
Fırat University
2002
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Baş-boyun yassı epitel hücreli karsinomlarında karsinoembriyojenik antijen, lipid bağlı sialik asit ve TNF-ALFA'nın tümör belirteci olarak değerinin araştırılması

7. ÖZETBaş-boyun kanserleri son iki dekatta 5 yıllık yaşam sürecinde iyileştirilme sağlanamayantek kanser grubudur. Bu kanserlerin erken teşhis ve tedavisinde, prognoz tayininde vetakiplerinde alternatif yöntemlere ihtiyaç duyulmaktadır. Diğer kanser türlerinde kullanılantümör belirteçleri bu yöntemlerden birisidir.Bu çalışmada cerrahi, sadece radyoterapi ve cerrahi ile adjuvan radyoterapi tedavisialmış baş-boyun kanserli 40 hastada potansiyel tümör belirteci olarak LSA, CEA ve TNF-αdeğerlendirilmiştir. Kontrol grubu için baş-boyun bölgesinde benign ve iltihabi patolojileriolan 20 hasta seçilmiştir.Çalışma grubundaki hastalardan tedavi öncesi ve tedaviden 1 ve 3 ay sonra olmak üzere3 kez venöz kan alınarak serumları elde edilmiştir. Her üç potansiyel tümör belirtecinin tedaviöncesi değerleri kontrol grubundan elde edilen değerlerle karşılaştırılmıştır. Aynı zamandaçalışma grubundaki elde edilen tedavi öncesi değerler, tedavi sonrası dönemdeki 1. ve 3.aydaki değerlerle karşılaştırılmıştır. Diğer yandan çalışma grubunda tedavi öncesi değerlertümörün histopatolojik diferansiyasyonuna, tümörün evresine, boyunda metasataz durumunave anatomik lokalizasyonuna göre kendi içinde ayrı olarak karşılaştırılmıştır.Sonuç olarak sadece LSA'nın tedavi öncesi değerleri kontrol grubundan istatistikselolarak anlamlı bir biçimde yüksek çıkmıştır. Tedavi sonrası dönemlerde LSA değerleridüşmekte iken, tümör evresi yüksek olan ve boyun metastazı olan hastalarda da LSA seviyesiyüksek bulunmasına rağmen, bu bulguların hiçbiri istatistiksel olarak anlamlı değildir. Diğerpotansiyel tümör belirteçlerinin hiçbirinde de anlamlı fark yoktur.Bu bilgiler ışığında çalışmamızadaki en değerli ajan LSA gözükmesine rağmen ileriçalışmalara ihiyaç vardır

Levent Gürbüzler
Gazi University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koklear implant ameliyatı olanlarda intraop nöral yanıt eşiği alınan ve alınmayan hastaların postop 6.ay ve 1.yıl ölçülen en rahat ses düzeyleri açısından karşılaştırılması

Amaç: Koklear implant cihazında, her elektrot doğrudan elektrik akımı geldiğinde işitsel siniri uyarır.Mutlaka bir işitme duyusunu tetikler. İşitsel bir duyumu tetiklemek için gerekli elektrik akımı her birey ve her stimülasyon kanalı için farklıdır. Bu nedenle, konuşma işlemcisi ayrı ayrı ayarlanmalıdır.Her kullanıcı için her stimülasyon kanalıyla birlikte ve bu işleme programlama veya haritalama denir. Koklear implant kullanıcılarının ameliyat sonrası cihaz ayarının yapılması, günümüzde zor bir sorun olmaya devam ediyor.Özellikle doğuştan sağır çocuklar için. İntraoperatif Nöral yanıt seviyeleri ilk aşamada bir rehber olarak kullanılabilir. Bu İntraoperatif Nöral yanıt seviyeleri, erken psikofiziksel testlerde kullanılacak stimülasyon seviyeleri ile ilişkilendirilebilir. Koklear implant postoperatif süreçte nesnel ölçülerin kullanılması, özellikle bebekler ve küçük çocuklar için haritalama sürecinin başlangıcına temel teşkil eden belirli değerler sağladıkları için en rahat ses seviyesi büyük ölçüde katkıda bulunmuştur.Hastanın koklear implattan ne kadar fayda görebileceği de bu yöntemle tespit edilebilir. Gereç ve Yöntem: Ocak 2014-Ocak 2022 yılları arasında Dicle Üniversitesi Kulak Burun Boğaz kliniğinde 0-6 yaş arası koklear implant ameliyatı olan hastalar retrospektif olarak incelendi. Koklear implant ameliyatı sırasında Nöral yanıt eşiği hiç alamadığımız 50 hasta (Çalışma grubu);ameliyat sırasında Nöral yanıt eşiklerini tamamen aldığımız 50 hasta kontrol grubu olarak belirlendi. Nöral yanıt eşiği alınan ve alınmayan hastaların postop 6.ay ve 1.yılda ölçülen en rahat ses seviyeleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: NRT(+) ve NRT(-) gruplarda 6. ve 12. Aylarda ölçülen mcl değerlerine cinsiyetin etkisi değerlendirildiğinde;sadece NRT(+) grupta 12.Aydaki mcl değerinin erkeklerde kadınlardan istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu bulundu. (p=0.010) NRT(+) ve NRT(-) gruplarda 6. ve 12.aylardaki mcl değerlerinin ameliyat metoduna gore değişimi değerlendirildiğinde;sadece NRT(+) grupta kokleostomi yapılan grupta (ort=247.50±31.82) yuvarlak pencere müdahalesi yapılan gruba(ort=181.94±35.94) gore mcl değerinin istatistiksel açıdan anlamlı şekilde daha yüksek olduğu izlendi.(p=0.042) NRT (-) grupta 6. Ve 12. ayda bakılan mcl değerleri karşılaştırıldığında 12.ayda bakılan mcl değerinin (ort= 213.70±74.63) 6. ayda bakılan (ort=201.96±67.60) mcl değerinden istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu bulundu.(p<0.001) NRT (+) grupta 6. Ve 12. Ayda bakılan mcl değerleri karşılaştırıldığında 12.ayda bakılan mcl değerinin (ort=199.12±41.71) 6. ayda bakılan (ort=184.56±37.79) mcl değerinden istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu bulundu. (p<0.001) Sonuç: Koklear implantasyon cerrahisi sonrası özellikle pediatrik yaş grubu hastalarda elektrofizyolojik parametrelerle takip çok önemlidir. Bu parametrelerde tespit edilen anomalilikler hastanın daha yakın takibe alınmasını sağlar.Koklear implant ameliyatı sırasında ölçülen impedans ve stapes refleks eşiklerinin NRT alınıp alınmamasından daha değerli olduğunu literatüre uygun olarak kendi çalışmamızda farketttik. ANAHTAR SÖZCÜKLER Koklear implant,nöral yanıt eşiği,en rahat ses düzeyi,elektrofizyolojik parametre

Davut Esen
Dicle University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Laringoskopik entübasyon ve videolaringoskopik entübasyon sonrası ameliyat öncesi ile ameliyat sonrası ses analizi karşılaştırılması

Amaç: Entübasyon cerrahinin önemli basamaklarından biridir. Larinkste gerçekleşen bir işlem olmasından dolayı larinksteki yapılarda travmaya bağlı mukozal hasar meydana gelebilir. Videolaringoskopik entübasyonda (VLE) bleyd ucundaki optik sistem sayesinde vokal kord mukoza travmasının laringoskopik entübasyona (LE) göre daha az olacağını düşünmekte olup yaptığımız bu çalışmada hem laringoskopik entübasyon hem videolaringoskopik entübasyon sonrası ses analizlerini karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Kliniğinde Aralık 2023-Haziran 2024 tarihleri arasında timpanomastoidektomi cerrahisi geçiren ve hasta onamı alınan hastalar çalışmaya dahil edildi. 30 hastaya videolaringoskopik entübasyon (VLE), 30 hastaya laringoskopik entübasyon (LE) yapıldı. Entübasyon işlemi aynı anestezi doktoru tarafından ve aynı protokolle yapıldı. Hastalara preoperatif 1. gün, postoperatif 1.gün ve 7.gün ses analizi yapıldı. Her ölçüm için jitter, shimmer, Harmonik-Gürültü Oranı (HNR), bazal frekans (F0), S/Z oranı, GRBAS, Ses Handikap İndeksi-10 (SHE) parametrelerine bakıldı. Ses analizi tek bir dil ve konuşma terapisti uzmanı tarafından yapıldı. Bulgular: Yaptığımız çalışmada VLE ve LE sonrası ses analiz parametrelerinde her iki grup arasındaki karşılaştırmada belirgin fark saptamadık. Çalışmamızda her iki grupta postoperatif 1. günde objektif parametrelerden temel frekansta (F0) azalma, HNR'de azalma, jitter ve shimmerde artma; sübjektif parametrelerden SHE-10, S/Z ve GRBAS'ta artma tespit ettik ancak bu parametrelerin postoperatif 7. günde preoperatif değerlere yaklaşarak normale döndüğünü saptadık. Sonuç: Her iki entübasyon yönteminde vokal kordlarda oluşan travmaya bağlı olarak postoperatif 1. günde ses analizi parametrelerinde değişim geliştiğini ancak postoperatif 7. günde ise travma etkisinin azalmasına bağlı olarak bu değişimin tekrar preoperatif değerlere yaklaştığını saptadık. Çalışmamızda VLE ve LE grupları arasında ses analizi açısından farklılık olmadığını raporladık. Videolaringoskopik entübasyon ve laringoskopik entübasyon sonrası ses analizi karşılaştırılmasına yönelik yapılan benzer çalışma mevcut olmadığından çalışmamızın bu alanda literatüre katkı sağlayacağını düşünmekteyiz.

Hamza Arı
Dicle University
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tinnitusun ölçülebilir değerlerinin (frekans, amplitüd, minimal maskeleme seviyesi ve rezidüel inhibisyon) epidemiyolojik, klinik, odyolojik ve psikosomatik veriler ile ilişkisinin araştırılması

Toplumda en yaygın otolojik-nörootolojik belirtilerden birisi olan tinnitus, dısarıdan herhangi bir uyarı olmaksızın kulakta duyulan ses olarak tarif edilir. Özellikle orta yasın üstündeki bireylerde isitme kaybıyla birlikte görülen, tinnitusun sıklığını etkileyen faktörler arasında gürültüye maruziyet, cinsiyet, yasam kosulları, stres gibi faktörler büyük önem tasırken, hastanın kisilik yapısı, sosyo-ekonomik özellikleri bu faktörlerle birlikte tinnitustan yakınma derecelerini etkilemektedir. Bu bağlamda tinnitusun hasta tarafından nasıl algılandığını ve dolayısıyla tinnitusla ilgili psikosomatik algılamayı inceleyen anketlerle, tinnitus frekansı ve siddetinin belirlenmesini, minimal maskeleme seviyesinin saptanmasını, rezidüel inhibisyon varlığının arastırılmasını içeren tinnitus değerlendirme parametrelerinin kullanılması hem tinnitusa neden olan mekanizmaların ortaya konması için yapılacak arastırmalara yardımcı olacak hem de tinnitusun tedavi veya rehabilitasyon sürecinde bu parametrelerden yararlanılmasını sağlayacaktır. Bizim bu çalısmada amacımız; özellikle tinnitusun tedavi ve rehabilitasyon sürecinde son derece önemli olan tinnitusun ölçülebilir parametrelerinin olguların epidemiyolojik, klinik, odyolojik ve psikosomatik verileri ile iliskisini arastırmaktır. Bu amaçla çalısmamızda, merkezimize tinnitus sikâyeti ile basvuran 99 olgu ve 70 normal olgu değerlendirilmistir, anket formları (demografik, klinik bilgi, TEA, BDA, KF-36 Anketi) doldurtulmus, odyolojik testler (SSO, tinnitus ölçümleri (frekans, siddet, minimal maskeleme seviyesi, reziduel inhibisyon)) yapılmıstır. Çalısma sonunda MMS'nin SSO değerleri, KAE, KAY, tinnitus siddeti, tinnitus süresi, VAS, TEA, BDA, KF-36 Anketi skorları ile anlamlı korelasyon gösterdiği, rezidüel inhibisyon sağlanabilmesinin özellikle gürültüye bağlı isitme kaybı olanlarda daha zor olduğu, tinnitus siddetinin yüksek olmasının da bu olasılığı arttırdığı, tinnitus frekansı, siddeti, isitme esikleri kadar gürültüye maruz kalma, denge bozukluğu gibi tinnitusa eslik eden herhangi bir problem varlığının, is yasamındaki stresin de tinnitusu algılama ve tinnitustan yakınma derecesini arttıran en önemli faktörler olduğu, tinnitusa bağlı olarak belirgin bir uyku probleminin olustuğu, TEA'ne verilen puanlara göre; tinnitusa bağlı olarak gelisen en büyük sıkıntının, emosyonel özelliklerde değil, fonksiyonel özelliklerde olduğu, tinnitusu katastrofik bir problem olarak değerlendirmeye bağlı gelisen sıkıntının daha az görüldüğü saptandı. Sonuç olarak; tinnitus olgularında depresyon ve anksiyete bozukluklarının normal olgulara göre daha fazla görüldüğü, fiziksel fonksiyondan mental duruma kadar yasam kalitesini etkileyen pek çok parametrenin olumsuz etkilendiği saptanmıstır. Ayrıca tinnitusun ölçülebilir değerlerinin olguların epidemiyolojik, klinik, odyolojik ve psikosomatik özellikleri ile iliskili olduğu bulunmustur. Anahtar Kelimeler: Odyoloji, tinnitus, frekans, siddet, minimal maskeleme seviyesi, rezidüel inhibisyon, anket, depresyon, yasam kalitesi

DepresyonFrekansOdyoloji+2
Elçin Orçan
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İç kulak anomalisi tespit edilen hastalarda sınıflandırma ve genetik analiz

Amaç Bu çalışmada sensörinöral işitme kaybıyla kliniğimize başvuran, görüntüleme yöntemleri ile iç kulak anomalisi tespit edilen hastaların değerlendirilmesi, sınıflandırılması ve bu hastaların genetik mutasyon analizinin saptanması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod Dicle üniversitesi Kulak Burun Boğaz hastalıkları polikliniğine 2016 ile 2019 yılları arasında işitme kaybıyla ile başvuran ve çekilen temporal tomografi (BT) ve kulak manyetik rezonans (MR) ile iç kulak anomalisi tespit edilen hastalar üzerinde çalışılmıştır. Hastaların ayrıntılı anamnezleri, muayeneleri, işitme eşikleri bt ve mr bulguları kaydedilmiştir. Hastaların kan örnekleri alınarak uygun şartlarda Ankara Üniversitesi Çocuk Genetik Bilim Dalı tarafından incelenmiştir. DNA dizi analizi yöntemi ile Konneksin 26 (GJB2) ve enzimle kesim yöntemi ile mitokondriyal gen mutasyonları taranmıştır. Konneksin 26 ve mitokondriyal gen mutasyonları saptanmayan hastaların DNA örnekleri Miami Üniversitesi John P. Hussman Institute of Human Genomics labaratuvarında yeni nesil sekanslama yöntemlerinden olan tüm ekzom sekanslama yöntemi ile diğer nonsendromik işitme kaybı yaptığı bilinen bütün gen mutasyonları ve iç kulak anomalisi ile ilişkili olabilecek gen mutasyonları taranmıştır. Bulgular Çalışmamız iç kulak anomalisi bulunan 22 hasta üzerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmamızda 22 hastada 44 kulak değerlendirildi. Bunlar içerisinde 40 kulakta iç kulak malformasyonları izlendi. Hastaların 18'sinde her iki kulakta iç kulak malformasyonu mevcut iken 4 hastada tek kulakta iç kulak maformasyonu mevcut idi. Bu dört kulağın ikisi sağ kulak, diğer ikisi sol kulak idi. Çalışmamızda 40 kulakta tespit edilen iç kulak anomalileri 8 kulakta (%20) inkomplet partisyon tip 2 (mondini deformitesi), 7 kulakta (%17,5) inkomplet partisyon tip 1, 6 kulakta (%15) izole genişlemiş vestibuler akuadukt, 6 kulakta (%15) koklear hipoplazi, 5 kulakta (%12,5) michel anomalisi, 2 kulakta (%5) koklear aplazi, 1 kulakta (%2,5) ortak kavite ve 1 kulakta (%2,5) VII ve VIII kranial sinir agenezi izlendi. 4 kulakta (%10) koklear hipoplazi ve genişlemiş vestibuler akuadukt mevcut idi. Bu hastalarda vestibül normal izlendi. Hiçbir hastada sendrom bulgusu yoktu. Çalışmamızda iç kulak anomalisi tespit edilen yirmi iki hastamızın 12'sinin genetik analizleri sonuçlandırılabildi. Bu 12 hastanın altısında herhangi bir mutasyon saptanmadı. Dört hastada SLC26A4 mutasyonu, iki hastada GJB2(CX26) tespit edildi. SLC26A4 mutasyonu saptanan dört hastanın bir tanesinde bilateral hipoplazik koklea, birinde bilateral genişlemiş vestibuler akuadukt mevcut. Diğer iki hastada bilateral genişlemiş vestibuler akuadukt ve hipoplazik koklea saptandı. GJB2(CX26) mutasyon saptanan 2 hastamızdan birinde bilateral michel anomalisi mevcutken, diğerinde bir kulakta inkomplet partisyon tip-1, bir kulakta inkomplet partisyon tip 2 mevcut idi. Geri kalan 10 hastamızın genetik analizi devam etmektedir Sonuç Çalışmamızda bölgemizde tespit ettiğimiz iç kulak anomalileri sınıflandırıldı. 4 hastada iç kulak anomalileri ilişkili SLC26A4 gen mutasyonları tespit edildi. 2 hastada non-sendromik işitme kaybı ile ilişkili GJB2(CX26) geninde mutasyon tespit edildi. Diğer hastalarımızda iç kulak anomalisi ilişkili yeni bir gen tespit edilmedi. Anahtar sözcükler Anomali, gen, iç kulak, işitme kaybı, mutasyon, sensorinöral, tüm genom dizileme

AnomalilerDizi analiziGenler+4
Ümit Yılmaz
Dicle University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yumuşak damak radyofrekansın ses kalitesi üzerine etkisi

<808ù$.'$0$.5$'<2)5(.$16,16(6.$/ø7(6øh=(5ø1((7.ø6ø'U2÷X]<,/0$=

Oğuz Yılmaz
Gazi University
2006
00