Theses supervised by Dr. Öğr. Üyesi Mehmet Ali Uğur
11 theses · Yalova University
Türk kamu diplomasisi bağlamında Türkiye bursları örneği
Uluslararası ilişkilerde güç kavramı, uluslararası ortamda oluşan teknolojik gelişmeler, demokratikleşme ve küreselleşmenin etkisiyle değişime uğramaktadır. Bu değişimler, gücün yeni bir boyutu olarak değerlendirilen yumuşak güç kavramını ortaya çıkarmıştır. Hedef kitleyi zorlamadan ve tehdit etmeden ikna etmeye yönelik olan yumuşak güç, 21. yüzyılın dış politikasında önemli bir araç haline gelmektedir. Devletler bu nedenle, hedef kitlede olumlu bir etki yaratmak amacıyla yumuşak güçlerini kullanmak ve geliştirmek arzusundadır. Bu amaçla uygulanan politikalar da kamu diplomasisi olarak adlandırılmaktadır. Kamu diplomasisi de genel itibariyle ülkelerin uluslararası kamuoyunu kendi lehine yönlendirebilme ve ülkelerine dair olumlu bir algı inşa etmek amaçlı faaliyetler olarak değerlendirilmektedir. Kamu diplomasisi uygulamaları, ülkelerin dış dünyayla olumlu bir iletişim kurması açısından oldukça önemlidir. İletişim teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte uluslararası ortamda artan haberleşme, devletlerin dış politikalarını anlatmak ve bu politikalara yönelik uluslararası kamuoyunu ikna edebilmek açsından önemli hale gelmektedir. Türkiye'nin de 2000'li yıllardan itibaren kamu diplomasisi çalışmalarına hız kazandırdığı görülmektedir. Türk kamu diplomasisi faaliyetleri çeşitli kuruluşların koordinasyonu ile yürütülmektedir. Bu kurumlardan birisi de Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı'dır (YTB). Kurum, yurtdışında yaşayan Türk ve akraba topluluklara yönelik kamu diplomasisi faaliyetleri yürütmektedir. Bu çalışma, YTB'nin uluslararası öğrencilere yönelik uyguladığı Türkiye Bursları programını konu almaktadır. Türkiye Bursları, uluslararası öğrencilere burs desteği sağlamayı ve bu öğrenciler üzerinden, öğrencilerin kültürleri ve ülkeleriyle Türkiye arasında iyi ilişkiler inşa etmeyi amaçlamaktadır. Bu çalışma, uluslararası ilişkiler literatürdeki kamu diplomasisi ve yumuşak güç kavramlarını incelemekte ve Türkiye Bursları'nın, Türk kamu diplomasisi uygulamaları içerisindeki yerini ve Türkiye'nin yumuşak gücüne olan etki etme potansiyelini öğrenci mülakatları üzerinden değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışma bu nedenle, Türkiye Bursları programını uluslararası ilişkiler disiplininin sosyal inşacı yaklaşımı ile ele almaktadır.
Değişen savaş kavramı ve Montreux Boğazlar Sözleşmesi etkileşimi, Suriye örneği
Türkiye'nin yanı başında devam eden Suriye Savaşı, devletler ve destekledikleri grupların mücadele alanı olmaya devam etmektedir. 2011 yılında başlayan mücadele, son yıllarda hiç görülmemiş şekilde farklı aktörlerin yer aldığı çatışmalara sahne olmaktadır. Suriye ülkesinin sınırları içerisinde yaşanan mücadelenin savaş tanımına uyup uymadığı konusu muğlaklığını korumaktadır. Rusya kara, hava ve deniz unsurları ile Suriye'de Şam yönetimi lehine savaşa katılmaktadır. Diğer tarafta ABD, Türkiye, İran vb. ülkeler de orduları ve gruplara destekleri ile sahada yer almaktadır. İki dünya savaşı arasında imzalanan Montreux Boğazlar Sözleşmesi, imza tarihinin savaş anlayışı ve teknolojini yansıtan içeriği ile halihazırda geçerliliğini koruyan bir sözleşme durumundadır. 2011 yılından itibaren başlayan Suriye Savaşında Rusya tarafından boğazlardan geçen askeri ve devlet gemisi statüsüne alınmış sivil gemiler vasıtasıyla yapılan lojistik ve askeri nakliyat, Suriye'de savaşın dengesini değiştiren bir etki yaratmıştır. Savaş ve barış durumlarına ilişkin düzenleme getiren Montreux Boğazlar Sözleşmesinin, Suriye'de yaşananların adının konamamış olmasından kaynaklanan zafiyetleri bu süreçte gün yüzüne çıkmıştır. Rusya uçağı düşürüldükten sonra yaşanan süreçte sözleşmenin birçok maddesinin uluslararası hukuk alanında yaşanan bu muğlaklık nedeniyle uygulanabilir olma yeteneği aşınmıştır. Ayrıca savaşın önlenmesi gereken bir olgu haline geldiği bu dönemde yine sırtını savaş ve savaş araçlarına dayamış bu sözleşmenin gelecekte uygulanabilirliğinin sağlanması zorlaşmaktadır. Türkiye'nin boğazlardaki egemenlik hakları ve güvenliğini koruduğu dile getirilen Montreux Sözleşmesi'nin, savaş kavramının değişmesinden etkilenip etkilenmediğine yönelik bir incelemenin ihtiyaç olduğu değerlendirilmiştir. Bu soruya verilecek cevap ile Montreux Sözleşmesi'nin değiştirilip değiştirilmemesi tartışmalarında farklı bir bakış açısı oluşturmak amaçlanmıştır. Bu kapsamda çalışmanın konusu; klasik savaş kavramı üzerine inşa edilmiş olan Montreux Sözleşmesi'nin, Suriye'de yaşanan çatışma ortamında boğazları etkin şekilde kullanan Rusya örneği ele alınarak uygulanabilirliğinin değerlendirilmesi olarak belirlenmiştir Çalışma süresince genel olarak Montreux Sözleşmesi, savaş ve Suriye Savaşına ilişkin yazılı kaynakların incelenmesi suretiyle dokümana dayalı bir yöntem kullanılmıştır. Çalışmada yer alan olgulara ilişkin olarak, tarihsel süreç içerisinde yazım ve söylemleri ile iz bırakmış yazarlar ve yayınları, içerikleri, süreçleri ve tutanakları ile antlaşma metinlerine ilave olarak dönemsel gazeteler incelenmiştir. Ayrıca konuyu oluşturan temel olgulara ilişkin yapılan söylemler de araştırma içerisine dahil edilmiştir. Mevcut çalışma ile 'savaş' olgusunda yaşanan kavramsal, hukuki ve yapısal değişimler Montreux Sözleşmesi'nin mevcut şartlarının Türkiye tarafından uygulanabilirliğini olumsuz etkilemektedir' hipotezinin test edilmesi hedeflenmektedir.
Çatışmadan ı̇şbirliğine: Arktik Konseyi'nin ı̇stikrar ı̇nşa eden bir kurum olarak ı̇ncelenmesi
Scientific research has been conducted in the Arctic for decades. Nevertheless, the intensity of relevant research is currently increasing as the effects of climate change are becoming rapidly worse. It is a fact that the ice is melting at an astonishing rate. Because of this situation, the region has recently been witnessing both challenges and opportunities. The latter includes the exploitation of hydrocarbons and utilizing accessible maritime routes -both of which are opportunities gathering less attention- whereas conflicting issues regarding sovereignty and national security are regularly thematized by politicans and media. Here, the point is that, whereas challenges are being underlined, the opportunities are being ignored. Put differently, while politicans and the media address issues pertaining to the regional policies -especially conflicting ones and ecology of the region- on the other hand economic potential of the region triggered by the ice-melting is paid no mind. With this in mind, as the most significant institution in the region, the Arctic Council aims to manage the issues in question. Thus, this thesis aims to provide enlightenment on the Arctic states' predominant intent to utilize opportunities under the auspices of the Arctic Council via neoliberal policies. It is claimed that the Arctic Council provide cooperation among its members and by doing so, constructs stability by focusing on the relevant opportunities. Additionally, it is asserted that unlike power-based or knowledge-based pillars of regime structure, the Council could be best understood via interest- based perspective. Thus, the scope of this study is related to the neoliberal perspective of the Arctic Council. Qualified content analysis is the methodology applied within this study. Theories of international regimes are applied as theoretical framework. In this context, three significant pillars of regime theories are clarified in order to support the thesis while exploiting primary resources of reputable scholars and policy makers as data collection process. Data was collected through online sources, databases of universities and physical resources of libraries. As a core of the study, the common interests of the Arctic states, along with their strategy documents relating to the region, are examined as well in order to emphasize the interest-based approach of regimes pioneered by the Arctic Council which provides cooperation and collaboration. This study concludes that the Arctic Council holds its members on a common ground of cooperation. Furthermore, it is indicated that the Arctic states aim to further economic development as a significant common interest. Thus, it is concluded that the Arctic states opt for benefiting opportunities by taking part in the Council in place of focusing on confrontational issues. Moreover, Asian observer states of the Council as new comers to the region strengthen the cooperative mechanism of the Council. Besides, economic development has been the most significant instrument among common interests of the Arctic states so far, motivating them to take cooperative steps. All in all, it is purported that the Arctic Council constructs stability through neoliberal policies among its members. In other words, it is assumed that interest-based formation of regime theory has the best explanatory instruments in understanding the cooperative attempts manifested in the institutional structure of the Arctic Council. Keywords: The Arctic Council, Climate change, Cooperation, Economic Development, Neoliberal Policies
Çin'in Güney Çin Denizi ihtilafı: Asya-Pasifik'te artan Çin-ABD rekabeti (1945-2017)
China in the last several decades has achieved one of the most outstanding economic development miracles in the world. Fueled by the enormous economic gain made in this period, and in accordance with its Grand Strategy to revive the glorious ancient Chinese Empire of the past, China has once again started its rise in its region by accelerating its efforts to transform itself from a developing country to a regional and perhaps to some extent global power. As a result, China has started to alter the political, economic and security structure in its region in order to meet its needs as a rising power. This means changing and reshaping the regional political, economic and security structure shaped by the United States after the Second World War. In this respect Beijing's recent actions such as island building, unilateral announcements of Air Defense Identification Zones (ADIZ) on disputed islands and oil researches in the contested waters of the SCS are all very contentious actions aiming to change the status quo in the region in favor of China. It can be said that the SCS today has become a testing ground for China's ambitions to challenge the US dominance in the Asia-Pacific and to re-shape the current security structure in the region. This situation has also turned the SCS into a regional flashpoint with a potential to spark a larger armed conflict between China and the US. Beijing's success in achieving its claims and objectives in the SCS will be the first real test for China as a new potential global power and will also be decisive in the future political and security structure of the Asia-Pacific region as a whole. This dissertation analyzes the political, economic and military indicators of Beijing's attempt to challenge the current global dominance of the US in Asia-Pacific in general alongside China's actions and policies in the SCS and how they relate to China's ambitions to re-shape the security structure in the region. The study analyzes the legal status of China's claims in the SCS from UNCLOS perspective which is the most important international legal body with respect to maritime claims. In addition, this study employs a new formulation model based on Stephen Walt's 'Balance of Threat' theory in an attempt to assess the rising potential threat levels which China and other claimant states and US pose to one another in the region. Finally the study examines the regional actors and more importantly Washington's response to Chinese actions and policies in the SCS, such as 'Containment' and 'Rebalancing,' and focuses on the political and military implications of these actions in regard to America's current global dominance and China's ambitions to become a dominant power in the region.
Müzakere edilmiş tüm barış anlaşmaları nihai midir? Ruanda ve Burundi'de barışı yeniden tesis etmek ve sürdürmek
Intra-state conflicts have been on the rise since the end of the Second World War. The number of intra-state conflicts, especially including civil wars has been increasing since the end of the Cold War. These conflicts have been very intense especially in Africa, Asia and the Middle East. Resolving these conflicts and settling the peace again need great efforts by the conflicting parties and third parties trying to help them to sit at a negotiation desk to agree on a negotiated, comprehensive agreement. However, a negotiated, comprehensive peace agreement does not necessarily mean a successful negotiation process. The main aim of this dissertation is to put forward that negotiation process is not a one-time deal bringing a fast solution for an intra-state conflict, yet it is a long process that could take years consisting of five main phases such as pre-negotiation, preparation, negotiation proper, implementation and post-negotiation. This study mainly aims to answer these two questions: Are all negotiated peace agreements are final? What are the factors influencing a successful negotiation process for intra-state conflicts? While answering these questions this study enjoys the theoretical perspective of negotiation theory that especially flourished in the 1990s. This study enjoys three different research methods for triangulation: case study, process tracing and crisp-set Qualitative Comparative Analysis (csQCA). Rwanda and Burundi are main cases subjected to case study and process tracing analyses. In addition, eight different countries like Burundi, Rwanda, Liberia, Sudan, Ivory Coast, Sierra Leone, Mozambique, Guinea Bissau from Sub-Saharan Africa are used as cases for csQCA analysis. The datasets produced by the esteemed research institutes like the Peace Accords Matrix prepared by the Kroc Institute for International Peace Studies of the University of Notre Dame, UCDP Peace Agreement Dataset Version 19.1 of the Department of Peace and Conflict Research of Uppsala University and Peace Agreements Database (PA-X) of the University of Edinburgh were used for analysis. Six main independent variables such as duration, conflict escalation, political and military power-sharing, inclusion of woman/gender related provisions, pre-negotiation agreements, and neighboring countries' involvement have been operationalized into main and sub-hypotheses and tested through empirical means in this study. The most significant outcome of this study is that duration is a necessary and sufficient condition for a successful negotiation process. The longer the process the more successful it is. Apart from main variables, this dissertation claims that witnessing of international community and institutions, mediator out of the region, the fame of the mediator, civil society's participation into the negotiation process are also important conditions for successful negotiation processes.
Çin Halk Cumhuriyeti ve Amerika Birleşik Devletleri rekabetinde küresel iklim değişikliği müzakerelerinin rolü
Çevre sorunları insan faaliyetlerini ve sağlığını etkilemesine karşın gerek uluslararası ilişkilerde gerekse devletlerin ulusal politikalarında uzun süre önemli bir gündem maddesi olmamıştır. Doğal kaynakları fütursuzca kullanan, tahrip eden, hatta bu kapasiteyi bir gelişmişlik derecesi olarak gören anlayış sebebiyle dünyamız 21. Yüzyılda artık alarm vermeye başlamıştır. Sanayi Devrimi ile başlayan, II. Dünya Savaşı sonrasında hızla tüm dünyaya yayılan endüstrileşme yarışında gelişmiş devletleri takip eden 3. Dünya ülkelerinin de etkisiyle çevre sorunları (hava kirliliği, su kaynaklarının tükenmesi, işgalci türlerin artması, vb.) sınır aşan boyutlara ulaşmıştır. Bu noktada durumun ciddiyeti yavaş yavaş fark edilmeye başlanmış, çevre sorunları devletlerin güvenliğini tehdit eder hale geldiği için önlem alma çabalarına girişilmiştir. Sınır aşan sorunlara uluslararası çözüm üretilmesi gerektiği anlayışı ile daha çok neo-liberal bağlamda uluslararası kurumlar ve anlaşmalar ortaya çıkmıştır. Bu kurumlar zaman zaman hegemon güçlerin etkisi altında önemli bildiriler ve anlaşmalar ortaya çıkarmayı başarmış olsa da somut adımlar atma noktasında realist paradigmanın "çıkar" ve "göreceli kazanç" anlayışı devreye girmiştir. Önceleri küresel ısınma olarak anılan ve zamanla çok daha büyük bir sorun olduğu ortaya konularak kapsamı genişletilen iklim değişikliği çok taraflı bir iklim diplomasisi izlemeyi ulus devletler için zorunlu hale getirmiştir. Özellikle tarihsel olarak en büyük kirletici olan ABD ve günümüzün en büyük kirleticisi Çin'in yanında küresel siyasetin en önemli aktörlerinden olan AB'nin çabaları iklim değişikliğiyle mücadelede en önemli değişkenlerdir. AB'nin tutumu pozitif ve istikrarlı olarak kabul edilirse esas sorun yeni bir Soğuk Savaş'ın eşiğinde olduğu yorumları yapılan Çin ve ABD'nin müzakereler sürecinde işbirliği yapıp yapamayacağıdır. İklim değişikliği sorununa karşı çok taraflı bir müzakere sürecinin yanında iki devletin rolü ortak evimiz Dünya ve gelecek nesiller için son derece hayatidir. Zira iki devletin küresel liderlik için rekabet ettiği artık aşikârdır. Çin, ön görülemez yükselişi ile ABD'nin hegemon konumuna meydan okur hale gelmiş ve küresel liderlik rolü için mücadeleden kaçınmadığı mesajını vermiştir. Trump döneminde bu amacının altını doldurma fırsatını uluslararası arenada da bulan Çin'e karşı Biden yönetimi ile ABD tekrar "lider" pozisyonunu tesis etme çabasındadır. Bu çalışmada ABD ile Çin rekabeti içinde iklim değişikliği müzakerelerinin önemi sorgulanmaktadır. Çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde iklim değişikliği ile kavramsal bir çerçeve çizilmiş ve Çin ile ABD'de iklim değişikliği kaynaklı sorunlar ile buna yönelik ulusal politikaları incelenmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde iklim değişikliği müzakerelerinin geçmişten bugüne gelişimi ve bu süreçte çalışmanın konusu olan ABD ve Çin'in tutumlarına değinilmiştir. Çalışmanın son bölümünde ise küresel liderlik pozisyonu açısından iki ülkenin karşılaştırması yapılmış, olası bir küresel liderlik için iklim liderliğinin rolü sorgulanarak hegemon konumunun el değiştirip değiştirmeyeceği, yeni bir dünya düzeni yaratılıp yaratılamayacağının analizi yapılmıştır.
Özel uzay yatırımlarının uluslararası uzay hukukuna uygunluğunun incelenmesi: "Starlink" Projesi örneği
Devletler ve özel şirketler tarafından sürdürülen uzay faaliyetleri, teknolojinin de gelişmesiyle birlikte günümüzde birçok alana etki eden sonuçlar doğurmaktadır. Uzay faaliyetlerinin başlangıç noktası, Soğuk Savaş döneminde Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği arasında gerçekleşen 'uzay yarışı' olarak kabul edilmektedir. Dönemin iki süper gücü tarafından uzay faaliyetleri, güvenlik kaygıları güdülerek bir prestij mücadelesi olarak yürütülmüştür. Uzay teknolojilerinin ve faaliyetlerinin kapsamının gelişmesiyle, özellikle son 20 yıldır özel şirketler de bu alanda aktif aktörler olmaya başlamıştır. Hem devletler hem de bireysel kullanıcılar tarafından özel şirketlerin sunduğu hizmetlerin kullanılması, globalleşmenin de verdiği ivmeyle bir sivil bir uzay sektörünün oluşmasına sebep olmuştur. Uzay faaliyetlerinde devlet ve diğer aktörlerin çalışmalarına hukuki düzenlemeler getiren Uluslararası uzay hukukunun ana kaynakları, Birleşmiş Milletler gözetiminde Soğuk Savaş döneminde hazırlanan uluslararası anlaşmalardır. Bu anlaşmalar dışında yine Birleşmiş Milletler tarafından uzayın kullanımı konusunda kabul edilen ilkeler de mevcuttur. Günümüzde uzay faaliyetlerinin ekonomik kazanç hedefleyen firmalar tarafından da yürütülmesi, uzay sektörünün giderek büyüyen bir alan olmasına sebep olmuştur. Dünya genelinde on binlerce firma uzay faaliyetleri kapsamında çalışmalarını gerçekleştirmektedir. Yapılması hedeflenen uzay projeleri dahilinde, gelecek yıllarda uzay alanında yaşanabilecek hukuki ve çevre merkezli sorunlar literatürde tartışılan konulardandır. Bu kapsamda gerçekleşen özel sektör yatırımlarının, uluslararası uzay hukukuna uygunluğu bu çalışma dahilinde incelenmiştir. Çalışmada literatüre dayalı veri toplama yöntemi kullanılmıştır. Literatür dışı veriler ise uluslararası kuruluşların hazırladığı yıllık raporlardan toplanmıştır. Çalışma genelinde uzay faaliyetlerinin tarihsel gelişiminde devletlerin politikaları, uzay faaliyetlerinin Soğuk Savaş dönemine göre güncel durumu, uzay hukukunu oluşturan ana kaynakların içerikleri, uzay sektörünün dinamikleri incelenerek 'Starlink Projesi' örneğinde değerlendirilmiştir.
Türk kamu diplomasisinde yunus emre enstitülerinin kültürel diplomasi faaliyetleri: Pakistan, Malezya, Sırbistan ve Makedonya örnekleri
Bu çalışmanın temel gayesi, Türk kamu diplomasisinin bir alt disiplini olan kültürel diplomasi faaliyetini incelemektir. Türk dış politikasında gittikçe fazla yer edinen kamu ve kültürel diplomasi faaliyetleri bir kurum üzerinden, sahadaki veriler ile desteklenerek irdelenmiştir. Onlarca ülkede faaliyet gösteren Yunus Emre Enstitülerinden, Türkiye'ye yakın ve uzak dört ülke seçilerek, bu ülkelerde eğitim alan öğrencilerden doğrudan veriler alınarak anket çalışması uygulanmıştır. Anketlerden elde edilen veriler geçerlilik ve güvenirlik testlerinden geçirilerek çeşitli analizlere tabi tutulmuştur. Bu analizler sonucunda hipotezlerde ortaya atılan tezler test edilmiştir. Bu testlere göre Türkiye'nin farklı coğrafyalarda kültürel diplomasi faaliyetleri yürütmesi Türkiye lehine olumlu algılar oluşturmaktadır. Yunus Emre Enstitüleri'nin faaliyette bulunduğu ülkelerde sadece Türkçe öğretmekle kalmayıp, Türkiye'ye yönelik olumsuz algıları azalttığı, aynı zamanda Türkiye'ye yönelik ilgi, alaka ve merakın arttığı anket sonuçlarından anlaşılmaktadır. Bu tez çalışması ile doktora düzeyinde doğrudan sahadan elde edilen veriler olması münasebetiyle, aynı zamanda uzak coğrafyalara ulaşması nedeniyle bir ilk özelliği taşımaktadır. Yapılan bu çalışma ile kültürel diplomasi literatürüne hem teorik hem de pratik katkı sağlanmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kültürel Diplomasi, Uluslararası İlişkiler, Yunus Emre Enstitüleri
ABD'nin 21. yüzyılda güç ve liderlik arayışı: Obama döneminde kalkınmanın yeniden tanımlanması ve dış yardım reformu
Bu çalışmanın amacı Obama döneminde kalkınmanın yeniden tanımlanması dahil dış yardım reform gündeminin incelenmesidir. Soğuk Savaştan sonraki süreçte ABD dış yardımlarının hedefi konusunda ciddi bir belirsizlik ortaya çıkmıştır. Bunun sonucunda dış yardımlar işlevsel olmaktan çıkmış ve etkinliğini kaybetmiştir. Bu durum dış yardım sisteminin karmaşık bir yapıya bürümesine de neden olmuştur. 11 Eylül'den sonra ise dış yardım/kalkınma alanı tarihindeki en büyük dönüşümlerden birine maruz kalmış ve sert gücün bir bileşeni haline gelmiştir. Obama Yönetimi göreve geldiğinde kısaca yardımların askerileşmesi olarak adlandırılan bu sorun ile Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte giderek artan bir dizi sorun kümesini masasında bulmuştur. Bu kapsamda PPD-6, QDDR, USAID Forward ve çeşitli somut girişimler üzerinden bir reform süreci başlatılmıştır. Bu çabaya yasama organı da eşlik etmiştir. Ancak dış yardım alanının reformuna yönelik bu adımların tam olarak ihtiyaca cevap verdiğini söylemek zordur.
Bir bölgesel entegrasyon girişimi olarak Orta Asya Liderlerinin İstişare Buluşmaları
İnsanlık tarihinin en eski yerleşim yerlerinden biri olan Orta Asya, tarih boyunca sosyopolitik, sosyoekonomik ve coğrafi konumu açısından her zaman önemini korumuş, ancak Sovyetler Birliği döneminde önemini kaybederek adeta unutulmuş bir bölge haline gelmiştir. 21. yüzyılın başlamasıyla birlikte, güç rekabetinin farklılaştığı ve çok kutuplu küresel sisteme doğru geçişin başladığı bu yeni dünya düzeninde Orta Asya, yeniden keşfedilen ve uluslararası ilişkiler disiplininde tekrar önem kazanmaya başlayan bir coğrafyaya dönüşmüştür. Bu coğrafya, Rusya, Çin, ABD, AB, Türkiye, İran ve Hindistan gibi küresel ve bölgesel aktörlerin siyasi, iktisadi, stratejik ve kültürel rekabet alanı haline gelmiş, bölgenin jeopolitik, jeoekonomik, jeostratejik ve jeokültürel önemi adeta yeniden keşfedilmiştir. Bu durum, Orta Asya ülkelerinin, yeniden şekillenmekte olan küresel ortamın sunduğu fırsat ve potansiyellerden verimli şekilde istifade etmeleri ve bölgenin güncel önemini kavramaları gerektiğini göstermektedir. Bu gerekçelerle, Orta Asya ülkeleri hem fırsatları değerlendirmek hem de riskleri bertaraf etmek adına bölgesel bir entegrasyon arayışına girmişlerdir. Bu arayışın bir ifadesi olarak Orta Asya ülkeleri bağımsızlıklarını kazandıktan sonra ilk defa eksiksiz bir araya gelerek, bölgenin geleceğine yönelik birlikte adım atmak amacıyla Orta Asya Liderleri İstişare Buluşmaları dizisini başlatmışlardır. 2018'den beri düzenli olarak gerçekleştirilen bu buluşmalar, bugüne kadar her ülkede birer kez düzenlenerek bir döngüyü tamamlamıştır. Buluşmalarda bölge liderleri, politik, ekonomik ve sosyokültürel meselelere ilişkin bölgesel sorunları ele alarak bölgesel çözümler üretmeye çalışmaktadırlar. Bir bölgesel entegrasyon arayışı olarak da görülebilecek bu buluşmalarda gözetilen esas amaç, bölgesel istikrar ve huzurun korunması, bölgesel kalkınma ve refahın sağlanması ve bölgede ortak kültür ve kimliğin oluşturulmasına yönelik birlikte hareket etmektir. Bu nedenle, bugüne kadar düzenlenen tüm İstişare Buluşmalarının bir arada değerlendirilmesi, ileride ortaya çıkması muhtemel bir bölgesel entegrasyon modeline dair genel bir düşünce sunması bakımından büyük önem taşımaktadır. Bu saiklerle yapılan bu araştırmada, Orta Asya ülkelerinin daha uyumlu ilişkiler kurmasını tetikleme potansiyeli taşıyan İstişare Buluşmalarının sebep ve sonuçları incelenmiştir. Ayrıca bu çalışmada, Orta Asya'da bir entegrasyon eyleminin gerçekleşme olasılığı, bölgenin bu konudaki imkânları ile bu yöndeki olumlu ve olumsuz etkenler de detaylı bir şekilde değerlendirilmiştir. Hülasa, bu çalışma, bir bölgesel entegrasyon arayışı olan Orta Asya liderlerinin istişare buluşmalarına odaklanarak, bu sürecin arka planını farklı açılardan ele almıştır.
İsrail'in "Yerleşimci" politikasının Amerikan kökenleri: Post-yapısalcı bir değerlendirme
İsrail'in Filistin üzerindeki baskı politikaları, uluslararası ilişkiler literatüründe yeni bir olgu değildir. Tarihsel süreçte antisemitist pratikler, kutsal metinlerde yer alan "Arz-ı Mev'ûd" anlayışını yeniden gündeme taşımıştır. Bu teolojik inanç, zamanla yalnızca dini bir beklenti olmaktan çıkarılmış; modern siyasi söylemin bir parçası haline getirilmiştir. Böylece tüm Yahudi topluluklarının ortak bir ulus-devlet çatısı altında bir araya getirilmesi hedeflenmiştir. Bu bağlamda, Filistin toprakları üzerinde "tarihsel hak" iddia ederek başlayan süreç dönemin güçlü devletlerinin desteğini olarak 1948 yılında İsrail Devleti'nin kurulmasını sağlamıştır. Şayet Yahudilerin hedefi yalnızca bir devletin kurulması olsaydı, 1948 sonrası izlenen sistematik "yerleşimci" yayılma politikalarına ihtiyaç kalmazdı. Arz-ı Mev'ûd inancına dayanan Tanrısal meşruiyet söylemi, İsrail'in sınırlarını genişletme çabasının temelini oluşturmuştur. Bu bağlamda, İsrail'in söylemsel ve yapısal "yerleşimci" stratejileri, ABD'nin 19. yüzyıldaki "Manifest Destiny" söylemi ile önemli benzerlik taşımaktadır. Bu tez, ABD'nin batıya doğru genişlemesini meşrulaştıran "Manifest Destiny" söylemi ile İsrail'in Filistin'deki "yerleşimci" politikalarını haklı çıkarmak için kullandığı "Arz-ı Mev'ûd" anlatısının karşılaştırmalı bir analizini sunmaktadır. Post-yapısalcı bir çerçeve benimseyen çalışma, Michel Foucault'nun söylem ve iktidar ilişkileri kavramlarının yanı sıra Jacques Derrida'nın yapısöküm yönteminden yararlanmaktadır. Araştırma, her iki söylemin de ötekileştirme, tahakküm ve meşruiyet üretimi süreçlerinde nasıl işlev gördüğünü incelemeyi amaçlamaktadır. Bu araştırma, söz konusu söylemlerin yalnızca geçmişin ideolojik kalıntıları olmadığını; mekânsal işgali, hukuki meşrulaştırmayı ve kültürel yok saymayı mümkün kılan güncel hakikat rejimleri olarak işlemeye devam ettiğini ortaya koymaktadır. Nihayetinde bu tez, böylesi "yerleşimci" söylemlerin yalnızca geçmişin travmalarını yansıtmadığını, aynı zamanda Filistin halkı için geri döndürülemez yıkımlarla şekillenen bir geleceği etkin biçimde kurduğunu savunmaktadır. Buna bağlı olarak, sistemin bu hegemonik anlatıları nasıl yeniden ürettiğine dair eleştirel bir bakış sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Manifest Destiny, Arz-ı Mev'ûd, Post-Yapısalcı, ABD, İsrail