Theses supervised by Prof. Dr. Emin Çelebi
13 theses · İnönü University
Spinoza ontolojisi bağlamında yapay zekânın imkânı
Son yıllarda oldukça ön planda olan yapay zekâ çalışmalarının odak noktasında bulunan insan ve zihni sorunu felsefi anlamda tartışılması gereken konular arasında bulunmaktadır. Bu bakımdan insanın ne olduğu ve insanın en önemli özelliği olan zihinselliği, zihin felsefisi açısından irdelenmektedir. Zihnin ontolojik konumu yapay zihnin imkânını ya da olanaksızlığını gösterir. Yapay zekâ çalışmalarının temel noktası, insan gibi eylemde bulunan bilgisayar destekli makineler üretmekten daha ötede, yapay zihne odaklanmaktadır. Bu bakımdan yapay zekâ çalışmaları, insanın üst bilişsel süreçlerinin de makineler tarafından gerçekleştirilmesini amaçlamaktadır. Bu yüzden insanın üst bilişsel süreçleri olan anlama, yorumlama ve değerlendirme gibi durumların doğal süreçte açıklanması ve yapay halinin imkânı sorgulanması gerekmektedir. Çalışmamızda zihnin ontolojik statüsünü bedenden ayrı bir düzlemde ele almayan Spinoza'nın zihin hakkındaki düşüncelerinden yola çıkarak, yapay zihnin imkânı sorgulanmaktadır. Doğada bir determinizm var olduğu için varolanların meydana geliş durumları zorunlulukla gerçekleşmektedir. Çünkü Spinoza'ya göre Tanrı'nın özü, onun varoluşudur. Tanrı ya da Doğa'nın görünüşlerinden ibaret olan tüm var olanların bu zorunluluğa tabi olduğu ortaya konulacak ve insanların eylemlerinin zorunluluğu ile ahlakiliği değerlendirilecektir. Bu bakımdan yapay zekânın da aynı zorunlulukla eylemlerindeki ahlaki durumu ele alınacaktır. Bunun yanında insanı bir modus olarak ele alan Spinoza'nın felsefesinde bilgisayar destekli yapay zekânın da bir modus olarak değerlendirilebileceği bu yapay zekânın ontolojik olarak insandan daha alt düzeyde konumlandırılamayacağı açıklanacaktır. İnsanın duygu durumlarının bir robotta da olabileceği ortaya konulacak ancak bu duygu durumlarının insanın rasyonel varlığını tamamlayıcı unsur olmadığı ifade edilecektir. Tüm bunlar ifade edilirken yapay zekânın ontolojik konumunun, ontolojik sınırları belirsiz bir evren ortaya çıkaracağı açıklanacaktır.
Judith Butler'da feminist söylem ve iktidar
Kadın ile ilgili tartışmaların tarihi çok eskilere dayanır. Biyolojik varlığı, cinsiyeti, toplumsal rolü, vb. konularda tartışmalara konu olan kadın, dönemsel epistemeler çerçevesinde farklı bağlamlarda söze konu edilmiştir. Kadın konusu bir mücaele hareketine evrilene kadar çeşitli aşamalardan geçti. 19. yüzyıldan itibaren ise bu hareket feminizm olarak adlandırıldı. Feminizm tarihsel, toplumsal ve politik bir tartışma olan kadın konusu, eril egemen anlayış karşısında maruz kaldığı her tür eşitsizliğe karşı mücadele eden bir harekettir. Bu çalışmada temel amacımız zengin bir literatür ve içeriğe sahip olan feminizm teorisinin, son dönemdeki en önemli isimlerinden biri olan Amerikalı siyaset felsefecisi ve postmodern feminist anlayışın en önemli temsilcilerinden biri olarak kabul edilen Judith Butler'ın feminizle ilgili görüşlerini ve onun yaklaşımının söylem ve iktidarla olan ilişkisini incelemektir. Çalışmada Butler'ın feminist yaklaşımının diğer yaklaşımlardan ayrı ve farklı olan yönlerine vurgu yapıldı. Ayrıca Butler'ın feminizme yönelik olarak yaptığı çözümlemelerin şekillenmesinde ciddi etkisi olan başta Foucault olmak üzere Beauvoir, Kristeva, Cixuos, Irigaray ve Derrida gibi düşünürlerin bu bağlamdaki görüşlerine yer verildi. Çalışmada cinsiyet/toplumsal cinsiyet, performatif, fallogosantrik ve queer kuramı gibi kavramların Butler'ın feminist düşüncesindeki yeri ve önemi irdelendi. Özellikle de Butler'ın hem cinsiyet hem de toplumsal cinsiyetin birer kurgu ve sonradan ortaya çıktığı tezinin gerekçeleri ayrıntılı olarak incelendi. Çalışmada son olarak queer teorinin oluşturduğu şemsiye metaforunun makro sorunlarla nasıl bir bağlama sahip olduğunun önemi vurgulanarak, Butler'ın klasik bir feminist yaklaşıma neden karşı çıktığının gerekçeleri kritize edilmeye çalışıldı. Anahtar Sözcükler: Feminizm, Butler, queer teori, cinsiyet/toplumsal cinsiyet, erillik, söylem, iktidar, fallogosantrizm, performatiflik
Martha Nussbaum'un adalet anlayışı: Yapabilirlik yaklaşımı üzerine bir inceleme
Adalet çağdaş siyaset felsefesinde en çok tartışılan ve üzerine eserler yazılan felsefi bir problemdir. Özellikle John Rawls'un 1971 yılında yazdığı A Theory of Justice eseri bu bakımdan bir milattır. Hangi yönetim biçiminin daha üstün olduğu üzerine olan tartışmalar artık yerini hangi politikaların ya da sistemlerin adil olup olmadıkları konusuna bırakmıştır. Artık tartışılan doğrudan doğruya adaletin kendisidir. Diğer siyasi problemler karşısında adalet öncelikli bir durumda bulunmaktadır. Herhangi bir siyaset felsefesi probleminin tartışılması ve açıklığa kavuşturulması adaletin önceliği hesaba katıldığında sahicilik kazanmaktadır. İster özgürlük ister eşitlik tartışılsın, bunlardan önce adaletten ne anlaşıldığının açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Bu ise adalet hakkında ancak bütüncül ve sistematik bir kuram ortaya koymakla mümkündür. Bu çalışmanın konusunu oluşturan Martha Nussbaum'un adalet kuramı da bu bağlamda ele alınmıştır. Çalışmamızda Nussbaum'un adalet kuramının Amartya Sen ile birlikte geliştirdikleri yapabilirlikler yaklaşımına dayandığı savlanmaktadır. Nussbaum'un Yapabilirlikler Yaklaşımı'nın gerisindeki ana fikir "gerçekte insanların ne yapabilir ve ne olabilir oldukları." sorusuyla şekillenir. O bu soruya yanıt verirken insanın geliştirmesi gereken temel kapasitelere sahip olduğu fikrini öne süren Aristoteles'ten esinlenir. Yapabilirlikler yaklaşımında yapabilirlikler, işlevler ve insan haysiyeti kavramı merkezi bir role sahiptir. Martha Nussbaum hem normatif hem de pratik bir adalet kuramı olan yapabilirlikler yaklaşımını inşa etmiştir. Onun kuramının normatif kısmı adaletin standartlarını belirleyen on merkezi yapabilirlikler listesine dayanır. Ayrıca bu liste Nussbaum'un adalet kuramının en temel bileşeni olan insan haysiyeti kavramıyla doğrudan ilişkilidir. İnsan haysiyeti kavramı bu liste aracılığıyla açıklanır ve somutlaştırılır. İnsanın haysiyetine yaraşır bir yaşamın gerçekleştirilmesi ancak bu yapabilirliklerin her bir kişiye sağlanmasıyla olur. Nussbaum devletleri kendi vatandaşlarına bu listenin sağlanması için sorumlu tutar. Nussbaum adalet kuramın normatif kısmını meydan getirdikten sonra bu merkezi yapabilirlikleri pratik yaşama uygular. Kuramın pratik kısmı, Nussbaum'un öne sürdüğü yapabilirliklere sıkı sıkıya bağlı olan kadın hakları, engelliler ve küresel adalet gibi temel ve güncel sorunlarla ve bu sorunlara önerdiği çözüm önerileriyle ilgilidir. Anahtar Kelimeler: Adalet, Yapabilirlik, İşlevler, Erdem, Nussbaum
İde kavramı bağlamında John Locke felsefesindeki problemler
John Locke, felsefe tarihinin en etkili düşünürlerinden biridir. Onun modern empirist geleneğin entelektüel temellerini attığı yaygın olarak kabul edilmektedir. Temel eseri olan İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme ise modern empirizmin güçlü bir savunusu sayılmaktadır. Ancak, Locke felsefesi empirist tavra aykırı düşecek pek çok kabulü barındırmakta, bazı noktalarda empirizmin gereksinimlerini karşılayamamaktadır. Bu nedenle Locke sıklıkla tutarsızlıkla suçlanmaktadır. Bu çalışma Locke felsefesinde söz konusu tutarsızlığa kapı aralayan noktaları tespit etmeyi amaçlamaktadır. Bu amaç doğrultusunda da merkeze Locke felsefesinde özsel bir öneme sahip olan ve filozofun epistemolojisini etrafında şekillendirdiği ide kavramını almaktadır. Çalışmada Locke'un epistemolojisinde tutarsızlık olarak değerlendirilebilecek tarafların olup olmadığı eğer varsa bunun nedenlerinin neler olabileceği yoksa görünürdeki tutarsızlığın nasıl bertaraf edilebileceği gibi sorulara ide kavramı bağlamında cevap aranacaktır. Anahtar Sözcükler: Locke; empirizm; ide ve tutarsızlık
Carl Schmitt'in siyasal düşüncesinin tarihsel ve felsefi dayanakları üzerine bir inceleme
Carl Schmitt, çoğunlukla siyasi düşünceleri bağlamında çalışılan bir düşünürdür. Bu çalışmada Schmitt'in, siyasal düşüncesi tarihsel ve felsefi dayanakları bağlamında incelenecektir. Bu doğrultuda öncelikle, Almanya'nın siyasi-tarihi konjonktürde meydana gelen değişimlerin Schmitt'in hem yaşamında hem de eserleri üzerindeki etkileri ele alınacaktır. Daha sonra, Schmitt'in oluşturduğu felsefesi itibariyle ilişkilendirilebileceği önemli birkaç düşünür tartışılacaktır. Bunlardan biri Augustinus'tur ve o, "Tanrı devleti" aracılığıyla işlenecektir. Bir diğeri Machiavelli'dir ve o, savaşla ilgili düşünceleri aracılığıyla ele alınacaktır. Bodin "kriz anı", Hobbes "karar" ve Rousseau da "türdeşlik" kavramları bağlamında işlenecektir. Bu düşünürlerin yanı sıra, Schmitt'in düşüncesi en çok da varoluşsal boyutuyla Kierkegaard'la ilişkilendirilmeye çalışılacaktır. Son olarak da Schmitt'in siyasal düşüncesinin tarihsel ve felsefi dayanakları irdelenirken onun "dost-düşman ayrımı", "ben" ve "öteki" kavramlarını Kierkegaard'ın varoluşçu düşüncelerine bağlamayı amaçlamaktadır. Bunun sonucunda da Schmitt'in siyasal düşüncesinin, Kierkegaardcı düşünce aracılığıyla özgürlük, karar, seçim, kaygı ve sorumluluk ve yöneten-yönetilen ilişkisi gibi kavramlarla bağlantısını ele almaktır. Anahtar Sözcüler: Carl Schmitt, Kierkegaard, Schmittyen Düşünce, Siyasal olan, Siyasal birlik, Karar, Dost-düşman ayrımı, Savaş, İstisna Durum.
Bilimin sınırını belirleme tartışmaları -Popper, Kuhn, Lakatos ve Feyerabend üzerinden bir inceleme-
Bu tezin amacı, yirminci yüzyılda bilimin sınırları üzerinde yapılan tartışmaların analizini yaparak bilim ve bilim olmayan ayırımı üzerinden epistemolojik yeni imkânların varlığına ışık tutabilmektir. Bu temel amaç doğrultusunda bilimin sınırlarına odaklanan bu çalışmanın Giriş bölümünde problemin kavramsal çerçevesi verildi. Bu meyanda "bilim", "bilim-olmayan" ve "sözde-bilim" terimlerinin analizi yapıldı ve bunların kullanımında karşılaşılan güçlüklere işaret edildi. Birinci bölümün girişinde Viyana Çevresi düşünürlerinin bilim görüşü ele alındı. Onların, bilimi önerme mantığında temellendirip doğrulamacılığı esas alarak geliştirdikleri ölçütün yetersizliğine değinildi. Aynı bölümde Karl Popper'ın yanlışlamacılık teorisi ele alındı. Bir sınır belirleme ölçütü olarak bu teorinin de pozitivist ölçütle benzer sorunlar barındırdığı savunuldu. İkinci bölümde Thomas Kuhn'un paradigmal bilim yaklaşımı ve bir sınır belirleme ölçütü olarak 'olağan bilim' savunusu ele alındı. T. Kuhn'un görüşleriyle birlikte, sınır belirleme probleminin psiko-sosyal bağlamın da dikkate alınmasını gerektiren daha geniş bir zeminde değerlendirilmesinin kaçınılmaz bir hal aldığı vurgulandı. Ayrıca Kuhn'un sınır çizme çabalarının da sonuçsuz kaldığı öne sürüldü. Üçüncü bölümde Imre Lakatos'un sofistike yanlışlamacılığı değerlendirildi. Popper-Kuhn sentezi olarak değerlendirdiğimiz onun bilimsel araştırma programları metodolojisinin de Popper'ın yanlışlamacılığıyla aynı (yöntem ve rasyonalite) sabitelere yaslandığı ve dolayısıyla çözüm sunmakta başarısız olduğu ileri sürüldü. Son bölümde Paul Feyerabend'in görüşleri, Popper, Kuhn, Lakatos ve mantıkçı pozitivistlerin sınır çizme kriterlerine yönelik eleştirileri ile birlikte verildi. Onun kendinden önceki sınır belirleme girişimlerini kabul etmediği, bu çabayı boş bir uğraş olarak değerlendirdiği ve bilimin değerler zemininde ele alınması gerektiğini savunduğu aktarıldı. Bu bölümün sonunda ayrıca onun antropolojik yaklaşımına yer verildi. Çalışmanın sonuç bölümünde ise çalışmada yer verilen düşünürlerin görüşlerine yönelik genel bazı çıkarımlar ve değerlendirmeler yapıldı. Anahtar Kelimeler: Bilim, bilim-olmayan, sözde-bilim, sınır belirleme problemi, bilimsel yöntem, bilimsel rasyonalite.
Gilles Deleuze'ün sinema felsefesi bağlamında Ömer Kavur sinemasında zaman-imgesi
Sinemayı imge yaratma olanı olarak nitelendiren Gilles Deleuze, iki farklı sinematik imge olduğunu ifade etmektedir. Sinema tarihinin farklı dönemine karşılık gelen bu iki imge türü, hareket-imgesi ve zaman-imgesi olarak kavramsallaştırılmaktadır. Hareket-imge ya da geleneksel gerçekçi sinema, İkinci Dünya Savaşı öncesi film yapma biçimidir. Burada karakterlerin hareketine ve aksiyona odaklanılmaktadır. Hareketin merkeze alındığı hareket-imgesinde zamanın da dolaylı bir imgesi sunulmaktadır. Organik olay örgüsünün söz konusu olduğu bu sinemada, olaylar nedensellik bağı içerisinde birbirine zincirlenir. İkinci Dünya Savaşı'nda yaşananlar geleneksel sinemada bir krize neden olur. İnsanın duyu-motor bütünlüğünün olduğu sinemanın çökmesiyle zaman-imge ya da modern sinema olarak nitelendirilen yeni bir film yapma tarzı öne çıkar. Duyumsal-devinimsel bütünlüğün çökmesiyle saf optik ve sessel durumlar ortaya çıkar. Zaman-imge sinemasında artık zamanın doğrudan sunumu söz konusudur. Bu çalışma, Ömer Kavur sinemasını zaman-imge bağlamında incelemeyi amaçlamaktadır. Bu doğrultuda örneklem olarak seçilen 'Anayurt Oteli' (1987), 'Gizli Yüz' (1991) ve 'Akrebin Yolculuğu' (1997) filmleri "öyküleme biçimi, karakterler, mekânın kullanımı, ses-görüntü unsurları ve zaman algısı" gibi unsurlara göre çözümlenmiştir.
Nietzsche ve Cioran: Krizin felsefesi
Hayatın anlamı problemi, felsefi ve dini etkinliğin özünü oluşturur. Öte yandan hayatın veya herhangi bir şeyin anlamı, o şeyin amacı ve referansı aracılığıyla belirlenir. Amacı ve referansı düştüğünde o şey anlamını yitirir. Anlamı yitirilen hayat olduğunda ise insan kriz karakterli derin varoluşsal kaygılar duymaya başlar. Bu çalışmada Nietzsche ve Cioran'ın yaptığı felsefenin tümüyle bu türden bir kaygının ürünü olduğu iddia edilmiştir. Bu iddia üç bölümde temellendirilmeye çalışılmıştır. Birinci bölümde insanın anlam kaygısının felsefe ve din tarafından uzun süreler boyunca nasıl karşılandığı serimlenmiştir. Bu çerçevede, Tanrı ve ölümsüzlük inancı ile birlikte bu inanca refere edilen tartışmasız bir etik sayesinde insanın varoluşsal kaygılarının modern zamanlara değin bir şekilde teskin edildiği ileri sürülmüştür. Ancak kabaca on beşinci ve on altıncı yüzyıldan itibaren varoluşsal kaygıları teskin eden inançların sarsılmaya başladığı ve insanın varoluşsal kaygısının derinleşerek evrensel bir kriz durumuna evrildiği ifade edilmiştir. Nietzsche ve Cioran'a ayrılan ikinci ve üçüncü bölümlerde söz konusu filozofların düşünceleri, sözü edilen kriz teması bağlamında kurgulanarak yorumlanmıştır. Çalışmada Nietzsche'nin krizi aşmaya dönük felsefesinin, aslında Cioran'ın krizin aşılamaz bir kader olduğu yönündeki umutsuz felsefesiyle aynı yerde buluştuğu gösterilmeye çalışılmıştır. Bu doğrultuda Nietzsche ve Cioran'ın felsefelerinin ana temasının, hakikat veya anlam istencine bağlı varoluşsal bir krizin ürünü olduğu iddia edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Varoluş, Kriz, Hayatın Anlamı, Nietzsche, Cioran
Davıd Hume'da nedensellik ve insanın özgürlüğü problemi
David Hume, John Locke ve George Berkeley ile birlikte İngiliz empirizminin en önemli temsilcilerinden biri olarak ün kazanmış ve felsefeye özgün katkılar yapmış önemli bir filozoftur. Hume'un, zihinsel süreçler üzerinden kurguladığı nedensellik öğretisi felsefeye yaptığı özgün katkıların başında gelip özgürlük anlayışıyla birlikte bu çalışmanın konusunu oluşturmaktadır. Hume, bir empirist olmakla birlikte, bilgiyi salt dış dünyadan türetmek yerine, insan zihninin işlemlerine veya insan zihninin yetilerine bilginin edinilmesinde önemli bir yer vermektedir. Hume, nesnelerin tüm nitelikleri ile birlikte algıdan bağımsız olarak var olduğuna dair olan inancımızı da zihnin imgelem gücüne bağlamaktadır. O, zihinsel süreçlerin epistemolojik rolü konusundaki tavrını nedensellik probleminde de sürdürmekte ve nedenselliğin varlığına dair kanımızın kaynağını, nesnelerin kendisinde veya nesneler arası gerçekleşen bir bağıntıda değil, deneyimlerin tekrarı sonucunda zihinde oluşan bir ilkede görmektedir. Alışkanlık dediği bu ilke, zihnin, deneyimlerin tekrarı ile girdiği geleceğin geçmişe benzeyeceğine dönük bir beklentidir. Hume, bunun ötesinde nesnelere içkin bir neden-etki ilişkisinin tanıtlanamayacağını iddia eder. İnsanın özgürlüğü konusunda da sıra dışı savları olan Hume, irademizin ve eylemlerimizin karakter ve güdülerimize zorunlulukla bağlı olduğunu ve dahası bu zorunluluğun özgürlüğün kendisi olduğunu ifade eder. Doğada gördüğümüz yasalılığın ve nedenselliğin insan iradesinde ve eylemlerinde de aynen geçerli olduğunu düşünen Hume, insan ve toplum tiplerinin de söz konusu zorunluluk sayesinde belli yasalarla kategorize edilmek suretiyle birey ve toplum bilimini mümkün kıldığını ileri sürer.
David Hume'un epistemolojisinde aklın işlevi
Felsefe için akıl hem kavram olarak hem de insanı diğer canlılardan ayıran yeti olarak önemli bir yere sahiptir. Bilginin kaynağı meselesi olarak akıl ya da duyu ikilemi neredeyse tüm filozoflar tarafından üzerinde titizlikle durulan bir konudur. Tarihsel süreç içerisinde çok farklı anlamlar yüklenen akıl, kimi zaman salt bir düşünce melekesi kimi zaman ontolojik bir varlık kimi zaman Tanrı'ya ulaşmanın yegâne koşulu olarak kabul edilmiştir. Ancak 18. Yüzyıla gelindiğinde akla farklı bir vurgunun yapıldığına şahit olmaktayız. Aydınlanma Çağı olarak nitelenen bu çağ aynı zamanda Akıl Çağı olarak da adlandırılmaktadır. Aklın bir tavır olarak karşımıza çıktığı bu yüzyılda, sorgulamaya kapalı olduğu düşünülen ve doğruluğu tartışılmaz görülen pek çok konu, bireyin sorgu alanına dahil edilmiş ve insan teki yegane epistemolojik otorite olarak kabul edilmiştir. Empirik karakterli düşünme biçiminin başat olduğu bu çağın en önemli düşünürlerinden biri kuşkusuz İskoç filozof David Hume'dur. Hume, yaptığı sorgulamalar ve ulaştığı sonuçlarla felsefe tarihinde bir dönüm noktası olmayı başarmıştır.
John Locke'un epistemolojisi bağlamındaTöz kavramı
Aydınlanma felsefesinin en önemli temsilcilerinden biri olan John Locke ampirist bilgi kuramı ile felsefeye önemli katkılarda bulunmuştur. Locke'un insan zihninin nasıl çalıştığına, zihnin bilgiyi nasıl, hangi yollar ve hangi kaynaklar vasıtasıyla aldığına yönelik cevapları bu katkıların başında gelir. Locke bir ampirist olduğu halde insan zihninin bilgi üretme potansiyelini yok saymamış, zihni idelerle donatan kaynaklardan biri olan düşünüm aracılığıyla insan zihninin işlemlerini de incelemiştir. Locke dış dünyanın algılardan bağımsız olarak var olduğunu iddia eden bir filozoftur. Bu nedenle yapılması gereken zihnin algı elde etme ve bilgiye dönüştürme süreçlerini mercek altına almaktır. O, töz kavramını da kendi sistemi içerisinde bu şekilde ele almıştır. Locke kendi felsefesinde iki tane tözün varlığından söz eder. Bunlardan biri niteliklerin toplamı olan töz iken diğeri ise dayanak olan tözdür. Bu tözlerin kavramı a priori değildir aksine sahip olduğumuz bu kavramın idesine basit ide kaynaklarından biri olan düşünüm yoluyla ulaşılabileceğini ileri sürer. Bu tözlerin kavramının da tıpkı sahip olduğumuz diğer tüm kavramlarımız gibi duyum ya da düşünüm aracılığıyla elde edildiğini iddia eder. Kendi sisteminde töz kavramının yerini belirleyerek niteliklerin toplamı olan tözün birincil ve ikincil nitelikler için bir gereklilik olduğunu, dayanak olarak tözün ise bulanık da olsa idelerine sahip olduğumuzu ama tam olarak varlığına işaret edemediğimizi ileri sürer. Anahtar Sözcüler: İdeler, Duyum, Töz, Dayanak ve Nitelikler.
Gabriel Marcel'de insan ve somutluk
Bu çalışmada, Gabriel Marcel felsefesinde insanın yeri ve önemi ve bu bağlamda somutluk kavramının ne anlama geldiği incelenmiştir. Modern Dönem ile birlikte bilim ve teknik alanındaki gelişmeler bir yandan insan yaşamını kolaylaştırıcı bir rol üstlenirken diğer yandan da insanı merkezi konumundan uzaklaştırmatehlikesini beraberinde getirmektedir. Başka bir deyişle insan, özne gibi görünmekle birlikte gerçekte nesneleşmeye doğru yol almaktadır. Bu tehlikenin farkında olan varoluşçu düşünürler halkasından olan Marcel insanın bu trajik varoluş durumunu kendi terminolojik özgünlüğü içerisinde ele almakta ve onu kendi bütünlüğü içerisinde anlamlandırmaya çalışmaktadır. Marcel'e göre insan kendi varlığını sorgulamayı unutmuş ve kendisine yabancılaşmıştır.İnsan bu çağda sahip olduğu ve ürettiği şeylerin esiri olmuş, sahibi olduğu şeylere kontrolsüz bir arzu ile bağlanmıştır. Marcel insanın yaşam pratiğinden yola çıkarak her türlü soyutlamanın ve kavramsal düşüncenin karşısına varoluşun somutluğu koymuştur. Şunu vurgulamak gerekir ki Marcel, yaşam ve deneyimi geleneksel anlamından soyutlayarak yepyeni bir kavramsal içerik ile kullanmaktadır. Bütün bu kavramların hayata geçirilmesi kaçınılmaz olarak özneler arası bir ilişkiyi gerektirir.İşte Marcel'in somutluk kavramı özneler arası ilişkilerin hangi temeller üzerine inşa edilebileceğini göstermektedir. Anahtar Sözcükler: İnsan, Somutluk, Varoluşçuluk, Bilim ve Teknoloji
John Locke ve David Hume'un ahlak felsefelerinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı felsefe tarihinde ahlak probleminin gelişimi ve bu bağlam da insanı felsefelerinin temel merkezlerine yerleştirmelerinden dolayı aydınlanma filozofları olarak anılan, 17. ve 18.yy filozofları olan, felsefe tarihinin önemli düşünürleri arasında yer alan John Locke ve David Hume'un ahlak felsefelerinin karşılaştırmalı bir incelemesini ortaya koymaktır. Ahlak felsefesi kişilerin davranışlarını yönlendiren ilkelerin ve değerlerin kökenini, geçerliliğini ve evrenselliğini sorgulayan felsefi bir disiplindir. Bu disiplin bireyin ve toplumun davranışlarını sorgularken aynı zamanda bunlar için temellendirmeler yapmaya da çalışır. İlk Çağdan günümüze kadar devam eden bu sorgulama insanın doğasıyla, iradesiyle, özgürlüğüyle ve toplumla olan ilişkisiyle bağlantı içerisindedir. Ahlak probleminin temelinde iyi ve kötü davranışın ölçütü nelerdir ? Ahlaki eylemin kaynağı nedir ? gibi temel sorular bulunur. Locke ve Hume ahlak anlayışlarını epistemolojileriyle ilişkilendirerek, bilgilerimizin ve ahlaki yargılarımızın deneyimden geldiğini temellendirmeye çalışırlar. İki filozofta ahlakın kaynağını deneyime dayandırırken, ahlak değerlendirmelerinde Tanrı'ya ve akla yer vermesinden dolayı Locke Hume'dan ayrılır. Çalışmamız karşılaştırma amacına uygun olarak giriş, üç ana bölüm ve sonuç kısmından oluşmaktadır. Tezin birinci bölümünde; John Locke'un ahlak anlayışının kökeni temellendirilerek incelenmeye çalışılmıştır. İkinci bölümde aynı şekilde Hume'un ahlak anlayışı ele alınmıştır. Üçüncü bölümde ise her iki filozofun ahlak anlayışları karşılaştırılmış ve eleştirel bir perspektiften değerlendirilmeye çalışılmıştır. Anahtar Sözcükler: John Locke, Davıd Hume, Ahlak, Akıl, Duygu