Theses supervised by Prof. Dr. Fazıl Hüsnü Erdem
31 theses · Dicle University
Bilişim sistemlerinin araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçu
Bu yüksek lisans tez çalışmasında, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 158. maddesinin 1. fıkrasının 'b' bendinde hüküm altına alınan, bilişim sistemlerinin araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçu irdelenmiştir. Ceza hukukunun, genel suç teorisi düzleminde kategorize edilerek incelenen suç, bilişim disiplini açısından da ele alınmıştır. Suça vücut veren eylemin, en karakteristik iki unsuru olan 'hile' ve 'bilişim sistemleri' , terminolojik bir süzgeçten geçirilmiştir. Bunun yanında özellikle pratikteki yönleriyle ele alınan suç için doktrindeki görüşlere yer verilmiştir. Ayrıca pratikte en sık karşılaşılan örneklerine yer verilerek, suçun işlenme yöntemleri üzerinde durulmuş ve diğer bilişim suçlarıyla benzeşen ve ayrışan yönleri vurgulanmıştır.
Uluslararası ve ulusal düzenlemelerde mülteci çocuğun eğitim hakkı
Tarihler boyu yaşanan krizler sonucunda, birçok insan yerinden edinilmeye zorlanmıştır. Yerinden edinilen bu insanlar, hayatlarını güvence altına almak için başka ülkelere göç etmişlerdir. Yaşanan göç sonucu, yerleştikleri ülkelerde uyum problemleri yaşamış, ötekileştirilmeye maruz bırakılmışlardır. Bu süreçte en çok etkilenen ve travma yaşayan insan grubu ise ne yazık ki çocuklar olmuştur. Statüsü ve kimliği fark etmeksizin; çocukların hukuken koruma altına alınması, evrensel değerlerde haklara sahip olmaları oldukça önemlidir. Öncelik olarak mültecilerin statünü belirlemek, daha sonrasında haklarını tayin etmek hukuki açıdan bir süreç gerektirmiştir. Bu süreç boyunca mülteci tanımları değişmiş, uluslararası platformlarda hakları genişletilmiş, devletler iç hukuklarına uluslararası boyutta yön vermiştir. Çalışma, üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, çalışmada işlenen öznenin kim olduğu sorusuna cevap bağlamında, temel kavramlar olarak mülteci ve mülteci çocuk kavramı üzerinde durulmuş, mülteci çocuk kavramının kapsamına giren gruplar tespitinin yanında, bu kavramların uluslararası düzenlemelerde ve ulusal mevzuatta nasıl ele alındığı irdelenmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde, üçüncü bölümün sağlayacağı izlenimi kolaylaştırmak adına eğitim hakkı ele alınmıştır. Eğitim hakkını, düzenleyen uluslararası ve ulusal hukuki metinler incelenmiş, eğitim hakkının bu metinlerde nasıl düzenlendiği, dayanağının ne olduğu, nasıl düzenlendiği anlatılmaya çalışılmıştır. Üçüncü bölümde, birinci bölümde özne olarak tespit edilen kişilerin ikinci bölümde ele alınan eğitim hakkı çerçevesinde; eğitim hakları incelenmiştir. Çalışmanın bu kısmında, mülteci çocuğun sahip olduğu eğitim hakkı, ilk iki bölüme uygun olarak uluslararası ve ulusal düzenlemeler çerçevesinde ortaya konulmaya çalışılmış; akabinde, mülteci çocuklar ile geçici koruma altında olan çocukların eğitim hakkına nasıl erişebilecekleri aşamalar itibariyle açıklanmış; sonrasında bu grupların eğitim hakkına erişimde yaşadığı sorunlar üzerinde durulmuş, nasıl aşılabileceği yönünde yer yer önerilerde bulunulmuş; uygulamada yaşanan bazı somut olaylara ve bu olaylara dair AİHM kararlarına değinilmiş, kapsayıcı eğitimin önemi ve ilkeleri açıklandıktan sonra, çalışma sonuç kısmıyla tamamlanmıştır. Sonuç kısmında, çalışmada varılan sonuçlar tespit edilmiş, uygulamadaki bazı aksaklıkların telafisi için öneriler sunulmuştur. Anahtar Sözcükler Mülteci, mülteci çocuk, eğitim hakkı, 1951 Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Sözleşme, Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu, Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme.
Hakaret suçu ve aleniyet unsuru
Çalışmamızın konusunu oluşturan hakaret suçu, 5237 sayılı TCK'nın "Kişilere Karşı Suçlar" adlı bölümünde "Şerefe Karşı Suçlar" başlığında 125. ve 131. maddeleri arasında tanzim edilmiştir. Tez çalışmamızda, yasal düzenlemenin 125. ve 131. maddeleri arasında düzenlenen genel tahkir suçları ele alınmıştır. Bununla birlikte tezimin temel inceleme konusunu oluşturan suçun nitelikli hallerinden olarak düzenlenmiş hakaret suçundaki aleniyet unsurunun üzerinde durulması hedeflenmiştir. Hakaret suçunun düşünce ve ifade özgürlüğü, basın ödevi, eleştiri hakkı gibi temel hak ve özgürlüklerle yakın bir irtibatı bulunmaktadır. Bu hakların belirlenen ölçütlerde kullanılması hukuka uygunluk nedeni olarak kabul edilmekle birlikte tanınan bu hakların sınırsız olmadığı ve bu sınırların çerçevesinin belirlenmesi çalışmamızın konusu oluşturmaktadır. Bununla birlikte; ceza hukuku sistemine bilimsel bir katkı sağlayabilmek, tartışmalı olan öğretideki anlayışlara yer vererek üst mahkeme kararlarını bu çerçevede incelemek suretiyle çözüm yolları aramak ve uygulayıcılara ışık tutabilmek çalışmamızın gayesini ortaya koymaktadır.
Türkiye'de farklılıkların yönetiminde bir anayasal tasarım: Ortaklıkçı demokrasi
Bu çalışma, erken cumhuriyet döneminde yürütülen modernleşme ve uluslaşma projesi ve bu projenin bir devamı niteliğinde olan gelenekselleşmiş yöntemlerin, devletin temel norm ve değerleri üzerinde bir çatışmaya yol açtığı, bu çatışmanın ise etnik, dinsel, ideolojik fay hatları ile örtüştüğü ve bunu takip ettiği savunusu üzerine kuruludur. Türkiye'de önemli toplumsal grupların kendilerini var edebileceği, özerk bir alana sahip olabileceği, yürütme düzeyinde ve kilit kamu görevlerinde orantılı bir biçimde temsil edilebileceği bir sisteme doğru gerçekleşecek paradigma değişikliğinin, barış ve demokrasinin inşası ve sürdürülmesinde bir gereklilik olduğu düşünülmektedir. Bu bağlamda bir anayasal tasarım olan ortaklıkçı güç paylaşımı sisteminin öngörmüş olduğu mekanizmaların, bölünmüş/kutuplaşmış bir toplumsal yapıya sahip olan Türkiye'de, çatışmaların pozitif barışa dönüştürülmesinde uygun bir reçete olduğuna inanılmaktadır.
Adil yargılanma hakkı çerçevesinde ceza muhakemesi hukukunda seri muhakeme usulü
24/10/2019 tarih 30928 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7188 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 3.maddesi ile mülga Ceza Muhakemesi Kanununun 250.maddesinin yeniden düzenlenmesi ile hukuk sistemimize giren Ceza Muhakemesi Hukukunda Seri Muhakeme Usulü, yargılama süreçlerini kısaltmak, mahkemelerin iş yüklerini azaltarak daha nitelikli dosyalarla daha fazla ilgilenmelerini sağlamak ve mahkemelerin artan iş yoğunluklarının azaltmak amacıyla hukukumuza giren bir alternatif çözüm yoludur. Bu kurumun hem usul hukukuyla ilgili süreçler içermesi hem de yapılacak yargılama sonucunda fail hakkında verilecek cezada belirli bir oranda indirim öngörmesi nedeniyle karma nitelikli bir kurum olduğu anlaşılmaktadır. Bu kurumun yargılamanın asli muhataplarından olan failler bakımından uygulanmasının getirileri kadar götürülerinin de olduğu bir gerçekliktir. Bu kurumun uygulanması neticesinde failin, yüz yüzelik, davasız yargılama olmaz ilkesi, aleni yargılama hakkı, mahkemelerin vicdani kanaatlerine göre karar vermesi gibi birçok temel yargılama ve adil yargılanma haklarından feragat etmesi gerekmektedir. Bu feragatin seri muhakeme usulünün götürüleri olduğunu ifade etmemiz gerekirken seri muhakeme usulünün uygulanacak olması neticesinde fail hakkında savcılık tarafından belirlenen cezada yarı oranında indirim yapılarak ceza tayin edilecek olması bu kurumun getirileri arasında yer almaktadır. Bu çalışmada Türk Hukuk Sistemine 7188 sayılı yasa ile birlikte giren Seri muhakeme kurumunun uygulamada ve teorikte yarattığı problemlere ve gerek fail gerekse de kamusal açıdan sağladığı faydalara uygulamadan ve doktrinde yapılan çalışmalar vasıtasıyla değinilmiştir. Yine bu kurumun uluslararası alanda uygulamalarına karşılaştırmalı hukuktan yararlanılarak bakılmış ve özellikle bu kurumun adil yargılanma hakkı kapsamında detaylı karşılaştırması ve incelenmesi, AİHM içtihatları ve uygulamaları dikkate alınarak yapılmıştır.
Türk hukukunda seçme ve seçilme haklarının sınırlandırılması
Seçimler demokratik yönetimin temel unsurlarından biridir. Seçme ve seçilme haklarının özneleri seçim sürecinin seçen ve seçilen aktörlerini oluşturmaktadır. Bu aktörlerin yer aldığı seçimler aracılığıyla parlamento üyeleri ve siyasal iktidar belirlenmektedir. Türkiye'de seçim olgusu Cumhuriyet döneminden itibaren 100 yıldan uzun tarihi geçmişe sahiptir. Ancak seçimlerin demokratik yöntem olarak kurumsallaşması noktasında eksiklikler ve eleştiriler halen mevcuttur. Seçim hukukuna siyasal ve toplumsal mühendislik gözetilerek müdahale edilmesi ve askeri darbelerle ortaya çıkan kesintiler seçim hukukuna ilişkin sorunların giderilmesini zorlaştırmıştır. Bu durum seçimlerin demokratik meşruiyet sağlama işlevine de zarar vermektedir. Bu çalışmada seçme ve seçilme haklarının hem teorik temellerine hem de ulusal ve uluslararası mevzuattaki yerine değinilerek bu hakların sınırlandırılmasına ilişkin genel teorinin ve Türkiye'de bu hakların sınırlandırılmasına ilişkin hukuksal boyutun ortaya konması hedeflenmektedir. Çalışma içerisinde YSK, AYM ve AİHM kararları bağlamında seçme ve seçilme hakları incelenmiştir. Bu kapsamda seçme ve seçilme haklarına getirilen sınırlamalara ilişkin çeşitli sorunların tespiti ve bu sorunlara ilişkin çözüm önerileri sunulması hedeflenmektedir.
Yargı bağımsızlığı bağlamında Türkiye Adalet Akademisi'nin yeri ve önemi
Demokratik hukuk devletinin temel gereklerinden biri olan yargının başta Anayasa ve kanunlarla olmak üzere kendisine verilen görevleri yerine getirebilmesi için bağımsız olması gerekmektedir. Bunun sağlanabilmesi hiç şüphesiz yargı işlevini yerine getiren bağımsız ve teminatlı hâkimlerin varlığına bağlıdır. Mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimler teminatı ilkeleri kuvvetler ayrılığı ilkesi ile ortaya çıkmış ve hukuk devletinin en önemli unsurlarından kabul edilmiştir. Yargı organına tanınmış olan bu güvenceler anayasal düzeyde güvence altına alınmışlardır. Ancak Türkiye'de yargı bağımsızlığına ilişkin sorunlar halen süregelmektedir. Bu sorunlardan biri de yürütmenin yargıya müdahalesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Müdahaleye kapı aralayan düzenlemelerden bir tanesi de hâkim ve savcıları yetiştiren aynı zamanda yargı mensuplarının alım komitesinde ki üyelerden birinin de kendi bünyesinden birinin olduğu Türkiye Adalet Akademisi kurumunun özerkliğidir. Türkiye Adalet Akademisi dolaylı da olsa hem yargının etkin ve verimli işleyişini hem de yargının bağımsızlığının ve tarafsızlığının sağlanması açısından bağımsız bir kurul olarak yerine getirmekte rolü vardır. Ve bu durumların açıklığa kavuşması adına irdelenmesi gerekmektedir. Çalışmamızda da bu konu hakkında literatür taraması yapılmak suretiyle tezimin ilk bölümünde yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı, unsurları, tarihsel gelişim süreci incelenmiş, İkinci bölümde ise karşılaştırılmalı hukukta Türkiye Adalet Akademisi'nin o ülkelerde ki benzer kurumların yapısı, hâkimlerin göreve alımı ve eğitimlerinde ki farklılıkları ve uluslararası belgelerde ele alınışı ayrıntılı biçimde ele alınmıştır. Üçüncü bölümde ise Akademi geçmişten günümüze oluşumu, yapılan değişiklikler ve Yargı bağımsızlığına olan etkileri ayrıntılı olarak incelenmiştir. Sonuç bölümünde ise çalışma özetlenerek mevcut yapıya yönelik eleştirilere ve çözümlere yer verilmiştir.
Yargı bağımsızlığı ve yürütme erki beyanlarının yargı kararlarına etkisi (2016 yılı ve sonrası)
Yargı bağımsızlığı, demokratik toplumların temel taşlarından biri olarak kabul edilmekte olup, adil bir yargılama sürecinin sağlanması için vazgeçilmez bir unsurdur. Yürütme organının eleştiri düzeyini aşan beyanlarının yargı faaliyetlerine etkisi yargı bağımsızlığı ilkesini zedelemektedir. Bu çalışma, yargı bağımsızlığının teorik çerçevesini ele almakta, uluslararası ve ulusal düzenlemeleri detaylandırarak konuya kapsamlı bir bakış sunmaktadır. Çalışma, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının kavramsal temellerini inceleyerek, yürütme erkinin beyanlarının yargıya müdahale olarak algılandığı durumları analiz etmektedir. Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri, Hakimlerin Magna Cartası, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Hakimlerin Bağımsızlığı Etkinliği ve Rolü Hakkında Üye Devletlere Yönelik R(94) 12 Sayılı Tavsiye Kararı, Venedik Komisyonu Raporları gibi uluslararası etik ilkeleri tespit eden düzenlemeler ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi içtihatları değerlendirilerek yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığına yönelik tehditler değerlendirilmiştir. Çalışma örnekleminde Rahip Andrew Brunson, M. Osman Kavala, Ş. Can Atalay ve Selahattin Demirtaş hakkında yürütülen davalar özelinde yürütmenin beyanları ile yargıya müdahale ettiği iddiaları ve bu beyanların yargı bağımsızlığı üzerindeki etkileri incelenmiştir. Nitel araştırma yöntemi kullanılarak yürütülen bu çalışmada, vaka, belge ve karar analizi sonucunda elde edilen bulgular, yürütme organı söylemlerinin yargıya müdahale algısını güçlendirdiğini ve bu durumun yargı kararları üzerindeki etkilerini ortaya koymaktadır. Çalışmanın sonuç kısmında, yargı bağımsızlığını zayıflatan mevcut sebepler ile güçlendirmek için geliştirilmesi gereken hususlar belirtilmiştir. Bu kapsamda, çalışma, yürütme erkinin eleştiri sınırını aşan ve yargıya yön verecek nitelikteki beyanları karşısında hakimlerin tutumunu tespit ederek, yargı bağımsızlığının yürütmeye karşı korunmasına ilişkin sınırları güncelleyerek alana katkı sunmayı amaçlamaktadır.
Sosyal medyada nefret söylemlerinin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi
Bu çalışma, sosyal medyada nefret söylemlerinin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesini konu edinmektedir. İfade özgürlüğü demokratik toplumların temel haklarından biri olmakla birlikte, dijitalleşmenin hızlanmasıyla birlikte sınırları, kapsamı ve uygulama biçimleri farklılaşmıştır. Sosyal medya, bireylerin çok yönlü iletişim kurmasına ve bilgiye hızlı erişimine imkân tanıyarak özgürlük alanlarını genişletmiş; ancak aynı zamanda nefret söylemlerinin yayılımı için güçlü bir zemin hazırlamıştır. Bu bağlamda, çalışma öncelikle ifade özgürlüğü, nefret söylemi ve sosyal medya kavramlarını kavramsal çerçevede ele almakta; ardından ulusal ve uluslararası hukuki düzenlemeler ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarını incelemektedir. Araştırmada, literatür taramasının yanı sıra Türk mahkemeleri ve AİHM'nin sosyal medya bağlamında verdiği emsal kararlar incelenmiş, ilgili mevzuat çerçevesinde değerlendirmeler yapılmıştır. Ayrıca, Türkiye'de sosyal medyada ifade özgürlüğüne ilişkin yargı kararları ve bu kararlara dair istatistiksel verilerden yararlanılmıştır. Çalışmanın amacı, sosyal medyada nefret söylemlerinin ifade özgürlüğü sınırları içinde nasıl değerlendirildiğini ortaya koymak, hukuki düzenlemelerdeki eksiklikleri tespit etmek ve dijitalleşen dünyada ifade özgürlüğü ile nefret söylemi arasındaki dengeyi tartışmaktır. Elde edilen bulgular, AİHM'nin ifade özgürlüğünü koruma yönündeki temel yaklaşımını sürdürdüğünü; ancak ırkçılık, antisemitizm ve ayrımcılık temelli nefret söylemlerini demokratik toplumun temel değerlerine aykırı bularak koruma dışı bıraktığını göstermektedir. Türkiye özelinde ise sosyal medya paylaşımlarına ilişkin yargı kararlarında ifade özgürlüğü ile kamu düzeni arasında hassas bir denge kurulduğu, ancak kimi zaman orantısız sınırlamaların uygulamada tutarsızlıklara yol açtığı görülmüştür. Sonuç olarak, dijital ortamda nefret söylemleriyle mücadele edilmesi ve ifade özgürlüğünün korunması arasında sağlanacak dengenin, hem bireysel hakların güvencesi hem de toplumsal barış açısından hayati önemde olduğu vurgulanmaktadır. Bu bağlamda, ulusal ve uluslararası hukuk sistemlerinin dijital çağın gereklerine uygun şekilde güncellenmesi, sosyal medya şirketlerinin sorumluluklarının artırılması, yargı denetiminde şeffaflığın sağlanması ve toplumun dijital okuryazarlığının geliştirilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
Süryanilerin anadilinde eğitim hakkı
Günümüzde birçok ulus-devletin gündemini meşgul eden anadilinde eğitim hakkı, Türkiye bağlamında azınlık hakları terminolojisinden bağımsız düşünülmemektedir. Azınlıklara ilişkin tek hukuki metin ise Türkiye'nin kurucu antlaşması niteliğinde olan Lozan Barış Antlaşması'dır. Bu antlaşma azınlıkların hukuki statüsünü düzenleyerek Türkiye'ye bu konuda bir takım yükümlülükler getirmektedir. Lozan ile Türkiye'nin azınlıklara ilişkin din esasına dayalı bir ayrıma gittiği ve bu ayırımla birlikte azınlık statüsünün bütün gayrimüslimlere verilmiş olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Fakat uygulamada, bu statünün geleneksel üç büyük azınlık grubu olan Rumlar, Ermeniler ve Musevilere verilmiş olduğu kabul görmekte ve bu kabul, diğer küçük gayrimüslim grupları Lozan koruması dışına itmektedir. Böylece kadim yıllardan beri Anadolu topraklarında varlıklarını sürdüren Süryaniler, azınlık olarak tanınmamakta ve bunun doğal bir sonucu olarak azınlık haklarından istifade edememektedirler. Türkiye bağlamında anadilinde eğitim hakkının azınlık gruplara özgülenen bir hak olduğu bilgisinden hareketle Süryanilerin anadili olan Süryanicenin eğitim yolu ile gelecek kuşaklara aktarılamamasından dolayı bu dilin yok olma ihtimali gündeme gelmektedir. Bu çalışmada Süryanilerin en belirgin talebi olan anadilinde eğitim hakkı ele alınarak bu topluluğun Lozan'a göre hakkın taşıyıcısı olduğu ispatlanmaya çalışılmıştır. Bu doğrultuda 10 kişi ile gerçekleştirilen kişisel görüşme neticesinde elde edilen bulgular ışığında, Süryanicenin eğitim kurumlarında anadili olarak okutulmamasının dilsel asimilasyona etki eden en önemli nedenlerden biri olduğu tespit edilmiştir.
Sağlık hakkı kapsamında hekimin cezai sorumluluğu
Tıp bilimi, sürekli gelişen ve değişen bir bilim alanıdır. Bu yüzden, bu bilim dalı ile ilişki içinde bulunan, sağlık hukuku da, bu değişime paralel olarak dinamik bir süreç yaşamaktadır. Bununla birlikte sağlık hizmetlerinin sunucusu olan hekimlerin de, bu sürece, ayak uydurması gerekmektedir. Çalışmamızda, sağlık hizmetlerinden faydalanan insanların, karşılıksız olarak hekimlere olan güvenini, hekimlerin birçok hak ve sorumluluklarının olduğunu ve bunların hukuk alemine yansımalarını ortaya koymaya çalıştık. İnsan hakları boyutuyla, hasta ve hekimlerin haklarının, yargı kararlarınca nasıl algılandığı ve bunların sonuçlarını tartışmaya çalıştık. Çalışmamızda, hekimin ceza hukuku açısından işleyebileceği suçlar incelendi. Hekimlerin cezai sorumlulukları kapsamında, uyguladıkları tıbbi müdahalenin hukuka uygun olması için gereken hukuka uygunluk nedenleri ortaya koyulmuştur. Ülkemizde sağlık hizmetlerinin daha kaliteli hale gelmesi için; hekimin hak ve sorumluluklarının içinde bulunduğu hukuki bir mevzuat ortaya konulması gerekmektedir ve bununla birlikte sağlık hizmetlerinde ortaya çıkabilecek uyuşmazlıklarda, uzmanlaşmış yargı organlarının görev alması gerektiği tespitleri yapılmıştır.
Yüksek yargı kararları ışığında kamu kurum ve kuruluşlarında mobbing
Türkiye koşullarında her geçen gün hem özel sektörde hem de kamu kurum ve kuruluşlarında çalışanların mobbing olgusu konusundaki farkındalığının yükselmesi ile birlikte özellikle 2006-2021 yılları arasında hem akademik çalışmaları hem de konuya ilişkin dava sayısı giderek artan bir seyir izlemektedir. Kamu kurum ve kuruluşlarında çalışanlar arasında çok yoğun bir şekilde mobbing süreçleri yaşanmasına rağmen kamu çalışanlarının hak arama yolları konusunda yeterli seviyeye ulaştığı söylenemez. Kamu kurum ve kuruluşlarında meydana gelen mobbing olguları yüksek yargı kararları çerçevesinde ele alınmıştır. Mobbing vakıalarında pozitif hukuktaki düzenlemelerin yeterliliği, mobbingin ispatı konusunda mevcut düzenlemelere göre istisnai durumlara ihtiyacın varlığı, yüksek yargı kararlarının kesiştiği ve ayrıştığı konular tespit edilmiştir.
Kadın hak savunucularının toplantı ve örgütlenme özgürlüğü kapsamındaki eylemleri sonucu maruz kaldıkları yargı tacizi – Anayasa ve İHAS kapsamında bir değerlendirme
Bu çalışmada, Türkiye'de kadın hak savunucularının toplantı ve örgütlenme özgürlüklerine yönelik yargı tacizi, toplumsal ve siyasi gelişmelerin hukuki değerlendirmeler üzerindeki etkisi yadsınmadan ele alınmaya çalışılmıştır. Kolektif biçimde ve farklı yöntemlerle "ifadenin" üretimi ve paylaşılmasına dayalı bu haklarının özgür biçimde kullanılabilmesi, hak savunuculuğu yapan kişiler açısından aynı zamanda varoluşsal bir gerekçeyle temellendirilebilir. Özellikle din, dil, ırk, etnisite, cinsiyet, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, engellilik, vatandaşlık gibi farklı ayrımcılık temellerinde dezavantajlı gruplara aidiyet, temel hakların kullanımı açısından farklı muamelelere tabi tutulmaya sebep olabilir. Bu çalışmada, hak savunucusu olma kimliğiyle kesişen cinsiyet ve etnisite temelleri bağlamında yargı tacizi incelenmiştir. Çalışmanın Birinci Bölümünde, yargı tacizinin hukuki temelini oluşturan "yetki saptırması" kavramı, ulus-üstü sözleşme rejimleri bağlamında incelenmiştir. İkinci olarak, yargı tacizinin üretimi ve uygulanışının siyasi alt yapısını oluşturan popülizm, rasyonel bir strateji olarak ele alınmıştır. Üçüncü kısımda, uygulamadaki farklı yargı tacizi pratiklerinin hukuki zeminini oluşturan, düşman ceza hukuku kavramı incelenmiştir. Bu bölümde son olarak, uluslararası gözlemciler ve STK'ların raporları çerçevesinde, Türkiye'de yargı tacizine yönelik güncel durumun tespiti yapılmaya çalışılmıştır. Çalışmanın İkinci Bölümünde öncelikle İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS) rejiminde, toplantı ve örgütlenme hakları ele alınmış ve tarafımızca ulaşılan iddianameler kapsamında kadın hak savunucularının haklarına yönelik müdahaleler incelenmiştir. Bu bağlamda, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi içtihatlarından hareketle, müdahalelerin hukuka uygunluğunu denetleyen üçlü test gerçekleştirilmiştir. Son olarak, İHAS'ın 18. maddesine yönelik içtihatlardan yola çıkılarak yargı taciziyle ilgili tespitlerde bulunulmuştur.
Devlet Denetleme Kurulunun idari teşkilat üzerindeki etkinliği
"6771 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun" ile Türkiye Cumhuriyeti'nin hükümet sisteminde değişikliğe gidilmiştir. Parlamenter hükümet sisteminden, Türkiye'ye özgü başkanlık hükümet sistemine geçilmiştir. Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerini belirten Anayasa'nın 104. maddesine göre, Cumhurbaşkanı devletin başıdır ve yürütme yetkisi tek başına Cumhurbaşkanına aittir. Cumhurbaşkanı artık tarafsız değildir; herhangi bir siyasi partiye üye olabilir. Cumhurbaşkanının yürütme organının başı olması sebebiyle Cumhurbaşkanıyla ilgili veya ilişkili kuruluşlardan olan Devlet Denetleme Kurulunun da yapısında önemli değişikliklere gidilmiştir. İdarenin yargı dışı yollardan denetiminde rol alan Kurul, Anayasa'nın 108. maddesinde yeniden düzenlenmiştir. Kurula, 6771 sayılı Kanun değişikliği öncesindeki konumundan farklı olarak, Anayasa'nın 108. maddesinde sayılan ilgili mercilerde idari soruşturma yapma yetkisi verilmiştir. Ayrıca Kurulun, 6771 sayılı Kanun öncesi görev alanı dışındaki Silahlı Kuvvetler, görev alanına dâhil edilmiştir. Kurulun işleyişi, üyelerinin görev süresi ve özlük işleri, değişiklikten önce olduğu gibi kanunla değil, "5 sayılı Devlet Denetleme Kurulu Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi" ile düzenlenmiştir. Bir üst denetleme kurulu olan Devlet Denetleme Kurulu, Cumhurbaşkanına doğrudan bağlıdır ve ondan aldığı talimatla harekete geçer. Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu ya da Kamu Denetçiliği Kurumu gibi idarenin bağımsız kuruluşlarca denetlenmesinden farklı olarak Devlet Denetleme Kurulu bağımsız değildir. Her ne kadar yeni düzenlemelerle Kurulun icrai karar alabileceği haller olsa da, kararları ancak Cumhurbaşkanının onayıyla icrailik kazanır. Cumhurbaşkanlığı teşkilatı içinde özel bir yere sahip olan Kurul, kuruluş ve işleyişinin Anayasa'da özellikle belirtildiği üzere Cumhurbaşkanı kararnamesiyle düzenlenebilmesi bakımından da özgün bir yapıdır. Kurul, Türkiye Büyük Millet Meclisinin düzenleme alanının dışında, yürütmenin tek elde toplandığı yeni hükümet sisteminde, Cumhurbaşkanın rolü ve konumunun göstergelerinden en önemlilerindendir. Kurulun görev alanı, Anayasal hükümleri zorlayacak şekilde genişletilmiştir. Kurul vasıtasıyla, partili Cumhurbaşkanına, kamu kurum ve kuruluşlarının yanı sıra, sivil alanı da denetleyebilmektedir. Yeni hükümet sisteminin siyasi ve idari özelliklerini gösteren tek boyut olmasa da, bu çalışmada Kurulun üzerinden yeni sistemin idari ve siyasi bir tahlili yapılarak, Türk kamu hukuku alanına katkı sağlanmaya çalışılmıştır.
Ulus devlet kıskacında bölgesel demokrasi: Bir örnek olarak İsviçre kanton modeli
Bu tez, esasen disiplinler arası bir çalışma olarak düşünüldü. Pozitif hukukun dar sınırlarına bağlı kalmadan, siyaset bilimi, genel kamu hukuku- devlet teorisi ve idare hukuku üçgeninde disiplinler arası bir çalışmanın hem daha özgün, hem daha işlevsel olacağını düşündüm. Bu minvalde, çalışmamızda öncelikle ulus devlet, tarihsel bağlam içerisinde ele alınıp tanımlanacak, dünya sistemi içerisindeki yeri belirlenecek ve ulus devlet sisteminin esasen bir kriz rejimi olduğu iddiasından hareketle, bu krizi aşmanın bir aracı olarak İsviçre Modeli temel tez olarak savunulacaktır. Çalışmamızda metodolojik olarak şöyle bir yöntem izlenmiştir: Birinci bölümde kuramsal tartışmalar çerçevesinde ulus devlet olgusunun tarihsel bağlamda kapsamlı bir analizi yapılacak, güncel bir kriz içerisinde olduğu tespit edilecektir. Bu bağlamda, çalışmanın ikinci bölümünde, krizi aşmanın bir aracı olarak alternatif iddiasındaki iki tez karşılaştırılacaktır. Bunlar; radikal demokrasi tezi ve liberal demokratik tez olarak belirlenmiş olup radikal demokrasi tezinin savunucuları olarak anarşist teorisyen Murray Bookchin'in 'Komünalist Proje- Özgürlükçü Belediyecilik- tezi temel izlek olarak incelenecektir. Bu kapsamda Atina demokrasisi, Paris komünü, Sovyet devriminin ilk yılları ve İspanyol iç savaşındaki doğrudan demokrasi deneyimleri ele alınacak, liberal demokratik çözüm modeli olarak da Avrupa Birliği modeli ele alınacaktır. Ayrıca Fransız ve Amerikan Devrimlerine de bu başlık altında değinilecektir. Çalışmanın üçüncü bölümü, İsviçre Konfederasyonu'nun analizine ayrılmıştır. İsviçre Konfederasyonu, hem sahip olduğu doğrudan demokrasi araçlarıyla radikal demokrasi modeline yakın, hem de Avrupa Birliği değerlerine sahip olduğu için liberal demokratik teze yakın olması dolayısıyla iki tezin sentezi olarak değerlendirilmesi mümkündür.
İslamcı devletlerde siyasi partilerin hukuki rejimi
Din ve devlet arasındaki ilişkinin niteliği, öteden beri hem siyaset bilimcilerin hem de din adamlarının ilgisini çeken tartışmalı bir konu olmuştur. 21.yüzyılın ilk çeyreğinde, bu kadim tartışma özellikle İslam dünyasında 11 Eylül Saldırısı ve Arap Baharı'nın etkisiyle yeniden canlanmış bulunmaktadır. Tartışmaların odak noktasında İslamcılık ve demokrasi kavramları bulunmaktadır. Demokrasi kavramı ile İslam arasındaki ilişki nedir? Demokrasinin tarihi gelişim serüveninde halkın siyasi hayata katılımını sağlamak için üretilen başlıca araç olan siyasi partilerin İslamcı ideolojiyi benimsemiş ülkelerdeki fonksiyonunu incelemenin ön şartı bu soruya anlamlı bir cevap bulabilmektir. Bu çalışmamızın amacı da yeniden doğuşunu yaşayan bir ideoloji olan İslamcılığı tanımlamak, İslamcılığın türlerini ve genel ilkelerini tarafsız bir şekilde açıklamak, bu bağlamda İslam ve demokrasi arasındaki ilişkiyi tespit etmeye çalışmak, ardından İslamcı ideolojiyi benimsemiş ülkelerdeki siyasi partilerin konumunu hukuki düzenlemeler üzerinden değerlendirmektir. Sonuç olarak, İslamcılığın fikri kökleri İslam'a yayılmış ve bozuk olan mevcut düzenlerin ancak İslami prensiplere göre şekillendirilmesiyle ideal düzenin sağlanacağı iddiasındaki bir modern dönem ideolojisi olduğu belirlenmiştir. İslam ve demokrasi arasındaki ilişkinin İslamcı ideolojiyi benimsemiş İran, Malezya ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin tevhid anlayışına göre şekillendiği ve tevhid anlayışının siyasi partilere ilişkin düzenlemeler üzerinde doğrudan etkili olduğu sonucuna varılmıştır.
Çok partili siyasi hayata geçiş sürecinde parti kapatmaları ve Millet Partisi örneği
Demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olan siyasi partiler, demokratik sistemlerde hayati önemi haiz siyasi işlevler yerine getirmektedirler. Temsili demokrasi siyasi partiler eliyle gerçekleştiği gibi, çağdaş demokrasinin mümeyyiz vasfı olan "çoğulculuk" ilkesi de ancak siyasi partiler marifetiyle hayat bulmaktadır. Bu nedenle çağdaş demokrasiler, "siyasi partiler demokrasisi" olarak da adlandırılmaktadır. Ancak, bütün özgürlükler alanı olduğu gibi siyasi örgütlenme ve faaliyet özgürlüğünün de sınırları vardır. Şiddete başvurmak ya da şiddeti politik bir araç olarak kullanmak, bu özgürlüğün sınırını oluşturmaktadır. Bunun dışındaki sınırlamalar demokratik siyasetle, siyasal çoğulculukla ve siyasi parti özgürlüğüyle bağdaşmamaktadır. Türkiye siyasi tarihinde siyasi yelpazenin her kanadında yer alan sayısız siyasi parti kurulmuştur. Bu siyasi partilerin önemli bir kısmının varlığı, siyasetin kendi doğal akışı sonucu kendiliğinden değil, dışarıdan yapılan müdahalelerle sona er(diril)miştir. Türkiye siyaset geleneği ve tarzının muhalefete olan tahammülsüzlüğü, çoğulculuk karşıtı, tekçi siyaset anlayışı, muhalif siyasi partilere yönelik çeşitli baskıların uygulanmasına ve siyasi partilerin sık sık kapatılmalarına yol açmıştır. Tek-partili cumhuriyet döneminde yaşanan iki başarısız girişimin ardından, İkinci Dünya Savaşı sonrasında çok-partili siyasi hayata geçildikten sonra birçok siyasi parti kurulmuş; bunlar içerisinde Demokrat Parti 1950 seçimlerinde iktidara gelmiştir. Bu Parti içerisindeki bir grubun ayrılarak kurduğu "Millet Partisinin" ise, kısa süren siyasi hayatına mahkeme kararıyla son verilmiştir.
Anayasal bir hak olarak bireysel başvuru yolunun etkinliğinin istatistiksel veriler ışığında değerlendirilmesi
Bireysel başvuru kurumu 23 Eylül 2012 tarihinden beri hukuk sistemimize girmiş olağanüstü bir hak arama yoludur. Anayasa m.148/3'te bireysel başvurunun tanımı açıkça yapılmıştır. Buna göre bireysel başvuruyu Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerden AİHS ve buna ek protokollerde mevcut olan hak ve özgürlüklerden biri veya bir kaçının kamu erkince ihlal edilmesi halinde herkesin başvurabileceği olağanüstü bir hak arama yolu olarak tanımlayabiliriz. Çalışmamızın amacı bireysel başvuru yolunun etkin olup olmadığını tartışırken etkinliği meselesini istatistiksel verilerden faydalanarak rakamsal olarak AHİM 'e yapılacak başvuruları azaltıp azalmadığını görmektir. Bireysel başvuru kurumunun uygulanmaya başlandığı 2012-2019/1 tarihleri arasında AYM 'ye toplam 221.494 başvuru olmuştur. Bu başvurulardan 7.440 tanesinde en az bir hak ihlali yapıldığına karar verilmiştir. Bir an bireysel başvuru kurumunun hukukumuzda halen uygulanmadığını düşünüldüğünde zikredilen 221.494 kişi AYM yerine AHİM 'e başvurmuş olacaktır. AHİM verilerine bakıldığında ise AHİM 'in hak ihlallerine ilişkin Türkiye aleyhine 1995-2018 yılları arasında yani 24 yılda toplam 3.128 ihlal kararı verdiği görülmektedir. Anayasa Mahkemesinin en az bir hakkın ihlal edildiğine ilişkin vermiş olduğu 7.440 başvuru şayet bireysel başvuru kurumu olmamış olsaydı büyük bir ihtimalle AHİM 'e taşınacaktı ve kuvvetle muhtemeldir ki AHİM tarafından da hak ihlali kararı verilecekti. Bireysel başvurunun hak olarak tanındığı günden bugüne yaklaşık 7 yıllık süre zarfında AYM 'nin verdiği ihlal karar sayısı AHİM 24 yılda verdiği ihlal karar sayısından 2.3 kat daha fazladır. Bu durum göz önünde bulundurulduğunda etkin şekilde kullanılacak bireysel başvuru yolunun ülkemiz adına uluslararası hukuk vitrinindeki yerini ve ülke ekonomisi maliyetine oldukça katkı sağlayacağı ortadadır. Bu veriler bireysel başvuru kurumunun hukuk sistemine giriş amacına hizmet ettiğini göstermektedir. AHİM, Hasan UZUN/ Türkiye kararıyla 2013 yıllından beri bireysel başvuru yolunu doğrudan ulaşılabilen elverişli, etkili bir yol olarak kabul etmektedir. Aksi takdirde AHİM Azerbaycan örneğinde olduğu gibi bu yolu tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olarak görmeyecek ve doğrudan başvuruları almaya başlayacaktır.
Türk idari yargılama hukukunda olağan kanun yolları özelinde istinaf kanun yolu; Bölge İdare Mahkemesi teşkilatı ve uygulama analizleri
6545 sayılı "Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun"un 28.06.2014 tarihinde yürürlüğe girmesi ile idari yargı sisteminde önem arz eden değişiklikler gerçekleştirilmiştir. Olağan kanun yollarından itiraz ve karar düzeltme kaldırılarak, istinaf sistemi kabul edilmiş, temyiz kanun yolu ise kanunda belirlenmiş uyuşmazlıklara ilişkin tesis edilen kararlarla sınırlı olarak başvurulabilir duruma gelmiştir. Olağanüstü kanun yollarında yapılan düzenlemeyle de kanun yararına bozma, kanun yararına temyiz olarak değiştirilerek yeniden yapılandırılmıştır. İzah edilen değişiklikler doğrultusunda, Türk İdari Yargı Sistemi, iki dereceli yargılama sisteminden üç dereceli yargılama sistemine dönüşmüştür. Bölge İdare Mahkemeleri, istinaf mercii olarak yapılandırılarak yapısı, sayısı ve görevleri yeniden düzenlenmiştir. İstinaf kanun yolu ile ilk derece yargı mercileri tarafından tesis edilen bazı kararlar hem maddi hem de hukuki yönlerden yeniden inceleneceğinden, Bölge İdare Mahkemeleri yargılama sürecinde daha işlevsel duruma gelmiştir. Aynı zamanda kararların büyük bölümünün istinaf incelemesi neticesinde kesinleşecek olması ile Danıştay'ın temyizen inceleyeceği dosya sayısı (iş yükü) azaltılarak asıl fonksiyonu olan içtihat makamı olma görevini ifa etmesi amaçlanmıştır. Tez çalışmamızda, 6545 sayılı yasa ile Türk İdari Yargılama Sistemine, dahil edilen istinaf kanun yoluna ilişkin düzenlemeler ve uygulamalar (yürürlükteki mevzuat hükümleri, istinaf kanun yolu üzerine yazılmış; kitaplar, makaleler, tezler, internet kaynakları ve düzenlenen sempozyumlardan edinilen bilgiler doğrultusunda) incelenmiştir. Ayrıca istinaf kanun yolunun kendisinden beklenen faydaları tam anlamıyla sergileyebilmesi amacıyla uygulamayı geliştirmeye yönelik çeşitli önerilerde bulunulmuştur. Çalışmamızın sonucunda, istinaf kanun yolunun kabulü ile üç dereceli yargılama sistemine geçilmesinin Anayasa ve uluslararası anlaşmalarla bireylere tanınmış "adil yargılanma hakkı" ve "hak arama hürriyetinin" tam anlamıyla güvence altına alınması ve etkin kullanılması, ayrıca Bölge İdare Mahkemeleri'nde yeniden yapılacak yargılama sayesinde daha doğru ve adil kararların tesisi sağlanarak, bireylerin yargı makamlarına ve adalete olan güvenlerinin artması bakımından yerinde ve doğru bir karar olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Türk İdari Yargılama Sistemi, 6545 - 2577 ve 2576 Sayılı Kanunlar, İlk Derece Yargı Mercii, Bölge İdare Mahkemesi, Danıştay, Kanun Yolları, İstinaf, Temyiz, Adil Yargılanma Hakkı, Hak Arama Özgürlüğü
Ceza muhakeme hukukunda uzlaştırma bürosu
Bu tez çalışmasıyla 02/12/2016 tarih 29906 sayılı Resmi Gazetede Yayımlanarak yürürlüğe giren 6763 sayılı yasa kapsamında 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 253 vd maddelerinde yapılan değişiklikler kapsamında kurulan Uzlaştırma Bürosuyla ilgili gerek mevzuat gerekse de uygulama bakımından ortaya çıkan sorunların neler olduğu söz konusu kurumun daha işler ve aktif hale getirilip daha verimli nasıl çalışabileceği hususları gerek ceza hukuku gerekse de karşılaştırmalı hukuk disiplinlerinde yer alan uzlaştırma müesseseleri ele alınarak değerlendirilmiş yine ilgili yasa kapsamında uzlaşmaya tabi kılınan suçlar bakımından söz konusu büroyla ilgili aksayan yönlerin tespiti ve bunların nasıl giderilebileceği hususları ele alınmış olup söz konusu düzenlemelerle hedeflenenlerin nasıl hayata geçirilebileceği ve gerek mahkeme gerekse de savcılık uygulamaları bakımından hususları üzerinde durulmuş ve elimizden geldiği kadarıyla henüz çok yeni olan ve birçok eksikliği bulunan bu kurumla ilgili önerilere bu çalışmamız içerisinde yer verilerek çalışmamız sonuçlandırılmıştır. Anahtar Kelimeler: Uzlaşma, Uzlaştırma, Uzlaştırma Bürosu, Arabuluculuk, Onarıcı Adalet
Yeni Anayasal düzende Partili Cumhurbaşkanlığı
2017 yılında gerçekleştirilen anayasal değişiklikler çerçevesinde Türkiye'de yeni bir anayasal düzen kurulmuştur. Yeni anayasal düzenin odağında Cumhurbaşkanı olduğu için yeni model Cumhurbaşkanlığı sistemi olarak nitelendirilmiştir. Parlamenter sistemden ve başkanlık sisteminden esinlenerek tasarlanmış olan bu sisteme Türkiye'ye özgü bazı nitelikler eklenmiş, bu şekilde Türk tipi bir sistem yaratılmıştır. Cumhurbaşkanlığı sisteminin önemli unsurlarından birisi Cumhurbaşkanının partili olmasıdır. Anahtar Sözcükler: Anayasa, Cumhurbaşkanı, Değişiklik, Sistem, Erk
İnsan hakları Avrupa Mahkemesine bireysel başvuru
Hazırlayan:Enver ÖRENÖZETNSAN HAKLARI AVRUPA MAHKEMES NE B REYSEL BAŞVURUnsan hakları kavramının günümüzdeki anlamını kazanması insanlığın binlerceyıllık gelişim ve değişiminin sonucudur. nsan haklarının evrenselleşmesi ve uluslararasıgüvencelere kavuşturulması ancak uluslararası denetim ve yaptırım sistemlerininkurulmasıyla mümkün olabilmiştir. Bu konuda atılan en önemli adım bireyleri devletlerile eşit statüde hukuk süjesi olarak tanıyan ve bireylere insan hakları ihlallerinde hakarama olanağı sunan nsan Hakları Avrupa Mahkemesi ( HAM )' ne bireysel başvuruhakkının tanınmasıdır. " nsan Hakları Avrupa Mahkemesi' ne Bireysel Başvuru " konulutezimi dört bölüm halinde inceledim.Birinci bölümde, insan hakları kavramını, insan haklarının gelişim sürecini,evrenselleşmesini ve uluslararası alanda korunması sürecini kısaca aktarmaya çalıştım.kinci bölümde, nsan Hakları Avrupa Sözleşmesi' nin kabul edilmesi, özellikleri, hukukiboyutu ve devletlerin iç hukuklarına etkilerini, HAS ile güvence altına alınan insanhakları ve bu hakların sınırlandırılmasını genel olarak inceledim. Ayrıca bu bölümde,nsan Hakları Avrupa Mahkemesi' nin yapısı ve yargılama süreci ile ilgili bilgi aktarmayaçalıştım.Üçüncü bölümde nsan Hakları Avrupa Mahkemesi'ne bireysel başvuru usul veşartlarını inceleyerek Türkiye' nin bireysel başvuru hakkını tanıma beyanı, nsan HaklarıAvrupa Mahkemesi' nin kararlarının iç hukukumuza etkileri üzerinde durmaya çalıştım.Sonuç bölümünde ise özellikle gerek nsan Hakları Avrupa Mahkemesi' ninhukuk ihlalleri nedeniyle ülkemiz aleyhine verdiği kararlar gerekse Avrupa Birliği' ne girişaşamasında olan ülkemizin insan hakları ihlalleri nedeniyle uluslararası arenada haksızeleştirilerle karşılaşması gibi menfi durumların aşılabilmesi için ve her şeyden önceinsanımıza hak ettiği insan haklarının tam manasıyla tanınabilmesi bağlamındayapılması gerekenler ile ilgili hususlara yer vermeye çalıştım.
İnsan hakları ve Kıbrıs
1571 yılında Venediklilerden alınan ve 307 yıl Osmanlı hâkimiyeti altında kalan Kıbrıs'ın yönetimi 1878 yılında hükümranlık hakkı Osmanlı İmparatorluğunda kalmak kaydıyla İngiltere'ye devredilmiştir. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı İmparatorluğu ile İngiltere'nin ayrı saflarda yer almasının da bir sonucu egemenliğini Lozan antlaşmasıyla 1923'te tanımıştır.18. yüzyıl başlarına kadar Kıbrıs'taki Türk sayısı Rumlardan fazla olmuştur. Tarımla meşgul olan Türklerin elindeki toprak miktarı Rumlarınkinden fazla olmuştur. İki taraf arasında sosyal ve kültürel yaşam hep farklı kalmış, Türkler ve Rumlar arasında evlenme görülmemiş, iki toplumun fertleri ortak ticari işletme kurma gibi davranışlara girmemişlerdir.1931'den itibaren Kıbrıslı Rumlar, Yunanistan ile birleşme taleplerini yoğunlaştırmışlardır. Kıbrıs'ın Yunanistan ile birleştirilerek tamamen bir ?Elen? adası haline getirilmesi şeklinde özetlenebilecek olan ?ENOSİS? kampanyasına ikinci dünya savaşından sonra hız verilmiştir. Rum Ortodoks Kilisesi 15 Ocak 1950'de Enosis konusunda halk oylaması düzenletmiş ve oylama %96 Enosis lehine sonuçlanmıştır. Ancak Enosis fikrine İngiltere tarafından kuvvetle karşı çıkılmıştır. Yunanistan ise, Ada'daki Rumların self-determinasyon fikrine İngiltere tarafından kuvvetle karşı çıkılmıştır. Yunanistan ise, Ada'daki Rumların self-determinasyon (kendi geleceğini tayin) hakkı olduğunu ileri sürerek Enosis'e dolaylı yollardan ulaşmayı tercih etmiştir. Yunanistan, 1954'te Kıbrıs sorununun BM'e götürülmesin kararı aldığını açıklamış bu arada Ada'da Kıbrıs Türklerine karşı şiddet eylemlerin başlamıştır. 1954-1958 yılları arasında ?self determinasyon? görüntüsü altında BM'e yaptığı çeşitli başvurularda Yunanistan bir başarı sağlayamamıştır. Bu arada Ada'daki şiddet eylemleri giderek artmıştır. İngiltere bu durumda 1956'da, sadece Rumların değil, aynı ölçüde Kıbrıslı Türklerin de ?self determinasyon? hakkı bulunduğunu be bu çerçevede taksim talebinin de geçerli olduğunu açıklamıştır.Şiddet eylemleri nedeniyle 1955-58 döneminde Kıbrıslı Türkler 33 karma köyü terk etmek zorunda kalmışlardır. Enosis'e karşı kendi örgütlenme çalışmalarına başlayan Kıbrıslı Türkler, gelişmelere paralel olarak, ?taksim? görüşünü geliştirmişlerdir.Yunanistan BM'den tek taraflı ?self- determinasyon? yani Enosis lehinde bir karar elde edememesi Kıbrıslı Türklerin Enosis'e karşı direnişleri ve Türkiye'nin kendilerini desteklemekteki karşılığı Türkiye ile Yunanistan arasında müzarakelerin başlatılmasına imkan sağlanmıştır. Bunun sonucunda 11 Şubat 1959'da Türkiye Yunanistan ile Zürich'te anlaşmaya varmışlar, Londra'da İngiltere'nin ve Kıbrıs'taki iki toplum liderlerinin onayını almışlardır. Bu şekilde ortaya çıkan Zürich ve Londra Anlaşmaları bağımsızlık iki toplumun ortaklığı, toplumsal alanda otonomi ve çözümün Türkiye, Yunanistan ve İngiltere tarafından garanti edilmesi ilkelerine dayandırılmıştır.Bu çerçevede ?fonksiyonel federasyon? öngören anayasanın temelini oluşturan ve aynı zamanda İngiltere'ye iki egemen üs bölgesi bırakan bir kuruluş Antlaşması bunu teminat altına alan bir Garanti Antlaşması ve Türkiye ile Yunanistan'ın Kıbrıs'ta askeri birlik bulundurmalarını sağlayan bir İttifak antlaşması ortaya çıkmıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti Uluslar arası anlaşmalarla kurulan bir ortaklıkla iç dengenin sağlanmasına ve Türkiye, Yunanistan ve İngiltere'nin garantör olmasıyla da dış dengenin teminine eşit haklarla veto yetkisi verilmiştir. Türkiye, Yunanistan ve İngiltere'nin garantör olmasıyla da dış dengenin teminine çalışılmıştır. Türk toplumunun lideri olan Cumhurbaşkanı Yardımcısına, tüm temel konularda Cumhurbaşkanına eşit haklarla veto yetkisi verilmiştir. Türkiye, bu anlaşmalarla İngiliz egemen üstleri (Ağrotur ve Dikelya) de dahil olmak üzere, Ada'nın tümünü garanti altına almıştır.
Yerel yönetimlerde stratejik planlama
Küresel boyutta yaşanmakta olan ve toplumsal hayatın her alanında etkilerini görmekte olduğumuz değişim ve gelişim süreci ülkemizde de bireylerin gündelik yaşantısından devletlerin yönetim sistemine kadar çok çeşitli alanlarda etkisini hissettirmektedir. Süreç yönetiminde önemli bir yol olan stratejik yönetim ve stratejik planlama, bu değişim sürecinin Türk Kamu Yönetimindeki etkilerini değerlendirmede anahtar rol oynamaktadır.Bu çalışmada yerel yönetimlerde stratejik planlama ve yönetim yaklaşımı ele alınmaktadır. Ülkemizdeki yerel yönetimlerin ekonomik açıdan kıt olan kaynaklarının verimli şekilde kullanımı, stratejik planlama sürecinin önemli bir evresi olan performansa dayalı bütçeleme sistemi yoluyla sağlanmak istenmektedir. Bu sayede çağdaş yerel yönetim anlayışının gereksinimlerinden olan hesap verebilirlik ve hedeflere ulaşmadaki başarının ölçülebilmesi sağlanmış olacaktır.Kuşkusuz yerel yönetimler, stratejik planlarını hazırlarken yönettikleri kentlere özgü özellikleri dikkate alarak, farklı stratejik plan örneklerinden yararlanarak, katılımcı bir anlayışla planlama sürecini yürütürse başarı şansları artacaktır. Bu iddia bu çalışmanın temel konusudur.Çalışmanın birinci bölümünde; strateji, planlama ve stratejik planlama kavramları genel olarak ele alınmaktadır. İkinci bölümde, stratejik planlama sürecinin aşamaları ayrıntılı olarak incelenmektedir. Üçüncü ve son bölümde ise; yerel yönetimler, yerel yönetimlerde stratejik planlamanın yasal altyapısı verilmekte ve son olarak aynı ildeki iki farklı yerel idarenin stratejik planlama uygulama örnekleri irdelenmektedir.Anahtar Kelimeler: Planlama, Kamu Yönetimi, Strateji,Stratejik Planlama, Yerel Yönetimler