Theses supervised by Doç. Dr. Mehmet Ali Zengin
11 theses · Ankara Yıldırım Beyazıt University
Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi Dönemi siyasal rejimi ve Anayasal düzeni
Birinci Dünya Harbi sonrası, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kuruluşuyla sonuçlanacak çok önemli anayasal ve siyasal gelişmelerin yaşandığı bir dönemdir. Bu dönem içerisinde yaşanan gelişmelerin merkezinde Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi bulunmaktadır. Birinci Meclis sadece milli mücadelenin yürütüldüğü bir komuta merkezi değil, siyasal rejimi temelinden değiştiren, anayasal düzenlemeleri hayata geçiren bir yasama organı olarak da tarihi bir role sahiptir. Osmanlı Devleti'nin sona ererek Türkiye Devleti'nin kurulduğu bu dönem içerisinde Birinci Meclis, kuvvetler birliği sistemini benimsemiş ve kendisini tek meşru iktidar olarak tanıtmıştır. Mütareke döneminin kendine has koşulları içinde, Osmanlı anayasal tecrübesinden ve parlamento geçmişinden gelen birikim, meşruti monarşiden cumhuriyete geçişin alt yapısını oluşturmuştur. Cumhuriyet döneminin siyasal rejimini belirleyen temel ilkeler yine bu dönemde ortaya çıkmıştır. Anayasal meselelerin müzakereleri esnasında Meclis'te çok çeşitli fikirler dile getirilmiş, özgür bir tartışma ortamında en temel siyasal ve anayasal konular uzun tartışmalara konu olmuştur. Bu minvalde Meclis'te yer alan Birinci ve İkinci guruba mensup vekillerin siyasi görüş farklılıkları da söz konusu tartışmalarda açığa çıkmaktadır. Siyasal rejim değişikliğinin yeni bir devletin kuruluşuyla sonuçlanacak gelişiminde; temel anayasal ve siyasal ilkeler olarak milli hâkimiyet, kuvvetler birliği, meclis üstünlüğü ve halkçılık benimsenmiştir. Bu ilkeler hukuki düzenlemelerin çerçevesini çizmiştir. 1921 Anayasasında meclis hükümeti sistemi benimsenmekle beraber, uygulamada yasama ve yürütme arasında yetki mücadelesi yaşanmıştır. Meclis'in yargı yetkisini kullandığı bir organ olarak İstiklal Mahkemeleri dönem içerisinde tartışmalara sebep olmuş, mahkemelerin görev ve yetkilerinin sınırlandırılması meclis gündemini işgal etmiştir. Anahtar Kelimeler: Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi Dönemi Anayasal Düzeni, Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi Dönemi Siyasal Rejimi, Meclis Hükümeti, Kuvvetler Birliği, Milli Hâkimiyet İlkesi
Türk Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda esasa ilişkin kabul edilemezlik sebepleri
Anayasa Mahkemesine yapılan bir bireysel başvuru bütün şekli kabul edilebilirlik şartlarını taşısa bile Anayasa Mahkemesi yine de bu başvuruyu esasın incelenmesiyle ilgili nedenlerle kabul edilemez bulabilir. 6216 sayılı Kanun'un "Bireysel başvuruların kabul edilebilirlik şartları ve incelenmesi" kenar başlıklı 48. maddesinin (2) numaralı fıkrası; "Mahkeme, Anayasanın uygulanması ve yorumlanması veya temel hakların kapsamının ve sınırlarının belirlenmesi açısından önem taşımayan ve başvurucunun önemli bir zarara uğramadığı başvurular ile açıkça dayanaktan yoksun başvuruların kabul edilemezliğine karar verebilir." şeklindedir. Anayasa Mahkemesi, 6216 sayılı Kanun'un 48. maddesinin (2) numaralı fıkrasına göre açıkça dayanaktan yoksun başvuruların kabul edilemez olduğuna karar verebilir. Anayasa Mahkemesi ayrıca anayasal ve kişisel önemden yoksun başvuruların da kabul edilemez olduğuna karar verebilir. Bu çalışmada, 6216 sayılı Kanun'un 48. maddesinin (2) numaralı fıkrasında belirtilen esasa ilişkin kabul edilemezlik sebepleri Anayasa Mahkemesi kararları ışığında incelenecektir.
Kamu güvenliğinin sağlanmasında özgürlük-otorite dengesi ve devletin rolü
Bu çalışmada, kamu güvenliği sağlanırken özgürlük ile otorite arasındaki dengeyi bozan faktörler ve bu dengeyi sağlayabileceği düşünülen ilkeler incelenmiştir. Özellikle tüm dünyada önemli bir güvenlik tehdidi haline gelen ulusal ve uluslararası teröre karşı, devletlerin ürettiği kanunlar ve hayata geçirdiği uygulamaların, bireysel hak ve özgürlükleri hangi yönlerden tehlikeye düşürebileceği irdelenmiştir. Ulusal ve uluslararası yargının özgürlük-otorite dengesinin bozulması karşısında sergilediği tutum ortaya konmuştur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında konunun hangi çerçevede tartışıldığı incelenmiş, devletin özgürlük-otorite dengesini sağlamadaki rolünün, hangi koşullar etrafında ve nasıl değiştiği saptanmaya çalışılmıştır.
Kamu güvenliğinin sağlanmasında özgürlük-otorite dengesi ve devletin rolü
Bu çalışmada, kamu güvenliği sağlanırken özgürlük ile otorite arasındaki dengeyi bozan faktörler ve bu dengeyi sağlayabileceği düşünülen ilkeler incelenmiştir. Özellikle tüm dünyada önemli bir güvenlik tehdidi haline gelen ulusal ve uluslararası teröre karşı, devletlerin ürettiği kanunlar ve hayata geçirdiği uygulamaların, bireysel hak ve özgürlükleri hangi yönlerden tehlikeye düşürebileceği irdelenmiştir. Ulusal ve uluslararası yargının özgürlük-otorite dengesinin bozulması karşısında sergilediği tutum ortaya konmuştur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında konunun hangi çerçevede tartışıldığı incelenmiş, devletin özgürlük-otorite dengesini sağlamadaki rolünün, hangi koşullar etrafında ve nasıl değiştiği saptanmaya çalışılmıştır.
Anayasa yargısında ön-denetim ve Türk anayasa yargısı
Anayasa yargısında, farklı model ve yöntemlerin yanı sıra, denetimin zamanı da ayırıcı bir ölçüttür. Denetimin gerçekleştiği zamana göre, denetim sonucu verilecek kararlara farklı sonuçlar bağlanmaktadır. Bu noktada denetim, a priori (ön, önceden) ve a posteriori (sonradan) denetim şeklinde ikili bir ayrıma tabi tutulmaktadır. Bu ikili ayrım, denetimin anayasallık denetimine tabi tutulacak kanunun ısdarından (promulgation) önce ya da sonra gerçekleşmesi üzerine kuruludur. A priori denetim ve a posteriori denetim, ayrıldıkları zamansal çizginin getirdiği birtakım avantaj ve dezavantajlara sahiptirler. Uygulamaya bakıldığında her iki denetimin genellikle tek başına uygulanmadıkları, farklı yoğunluk düzeyleri içinde birlikte uygulandıkları görülmektedir. Fransa istisnasının sona ermesiyle birlikte, artık a priori denetimin tek başına uygulandığı çağdaş bir örnek bulunmamaktadır. Her iki denetimin birlikte uygulanması, karşılıklı avantaj ve dezavantajları göz önünde tutularak, anayasaya uygunluk denetiminin sorunlu alanlarını asgari düzeye indirmeyi amaçlamaktadır. Türk anayasa yargısı, bazı başarısız girişimler dışında, a priori denetimin reddiyle karakterizedir. A posteriori denetimin mutlak uygulanması ve iptal kararlarının geriye yürümesi yasağı şeklindeki yapılandırılış, Türk anayasa yargısı uygulamasında yürürlüğün durdurulması, yokluk gibi hususlar ekseninde Anayasa Mahkemesinin yetkisine ilişkin tartışmalara neden olmaktadır. Uluslararası antlaşmaların, referanduma konu anayasa değişikliklerinin ve yürürlüğe girmekle etkisi tükenen kanunların denetimi Türk anayasa yargısında çözüm bekleyen konular olarak öne çıkmaktadırlar. A priori denetimin, uygulandığı ülke örnekleri üzerinden detaylı biçimde inceleme konusu edileceği bu çalışmada, a priori denetimin Türk anayasa yargısının çözüme ihtiyaç duyan çeşitli meselelerine çözüm olup olamayacağı irdelenecek ve nihayetinde Türk anayasa yargısına yönelik bir a priori denetim modeli oluşturulacaktır.
Anayasal demokrasilerde siyasi propagandanın hukuki rejimi
Siyasî propagandanın kurallarını belirleyen çok sayıda ve çeşitli yasa, ilke ve başkaca regülasyonun varlığına rağmen bu düzenlemelerde kavramsal bir belirsizlik mevcuttur. Bir anayasal demokrasiyi tanımlamak ve tespit etmek bir diğer problemi ortaya çıkarır. Bu tezin birinci bölümü bunlarla yüzleşmekte ve mezkur problemleri çözmeyi denemektedir. Kavramsal açıklık, anayasal demokrasiyle siyasî propagandanın felsefî, tarihî ve etimolojik boyutlarının incelenmesiyle sağlanmaktadır. Hukukî perspektifin dışında kalan yaklaşımların kapsamı, tezin birinci bölümüyle sona ermektedir. Bu çalışmanın geriye kalanı, birinci bölümde tanımlanan ve tespit edilen hukukî sistemlerden karşılaştırmalı bir çerçeve kurmayı amaçlamaktadır. Bu girişimin birinci adımı, hak temelli bir perspektifin benimsenmesidir. Bu amaçla; ifade, toplanma ve örgütlenme hürriyetlerinin hem Avrupa hem de Amerikan içtihadı incelenmektedir. Tezin üçüncü ve son bölümü, bu temel üzerine inşa edilmiştir. Siyasî propagandaya ilişkin yasal düzenlemelerin çoğu, ilgili hakların standart rejimlerinde esaslı değişiklikler yapmaktadır. Bu değişiklikler, seçimler ve siyasi propaganda hakkındaki çeşitli ilkelerin sonucudur. Bu ilkelerin birincisi, adaylar arasındaki eşitlik ve/veya hakkaniyettir. Diğer ilkeyse seçimlerin dürüstlüğüdür. Tezin son bölümü, mezkur ilkelerden doğan sonuçların keşfine adanmıştır.
Türk hukukunda lekelenmeme hakkı
İnsanlar, diğer canlılardan farklı olarak, onurlu bir yaşam sürme ihtiyacı duymaktadır. Tarihsel süreç içerisinde onurlu bir yaşam sürme ihtiyacı; insan hakları, temel hak ve özgürlükler gibi kavramların doğmasına ve hukuk metinlerinde insan onurunun korunmasına yönelik düzenlemelerin yer almasına sebep olmuştur. İnsanların toplum içerisindeki şeref, haysiyet ve itibarının korunmasını amaçlayan lekelenmeme hakkı da insanın onurlu bir yaşam sürmesine hizmet etmektedir. Lekelenmeme hakkı, ceza yargılamalarında masumiyet karinesi ile birlikte büyük önem arz etmektedir. Masumiyet karinesi ile mahkemeler ve kamu otoritelerince suçlu muamelesi görmeme koruma altına alınırken; lekelenmeme hakkı ile de toplum nezdinde suçlu muamelesi görmeme güvence altına alınmaktadır. Ancak lekelenmeme hakkı yalnızca ceza yargılamalarındaki sonuçlarından ibaret değil; ifade özgürlüğü, özel hayatın gizliliği, basın özgürlüğü gibi insan hakları ve bunların alt unsurları ile de yakın ilişkilidir. İfade özgürlüğü kullanılırken kişilerin karalanması, damgalanması; özel hayatın gizli alanlarına müdahale edilerek insanları küçük düşürücü girişimlerde bulunulması; basın faaliyetleri ile yalan, yanıltıcı ya da çarpıtma haberler yapılarak insanların şeref ve itibarlarına zarar verilmesi gibi unsurlar lekelenmeme hakkına aykırılık teşkil etmektedir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ışığında geri göndermeme ilkesi
Savaşların insanlık üzerinde yarattığı ağır sonuçları azaltmak, kadın-erkek ve uluslar arasındaki eşitliği yeniden tesis edebilmek ve insanların doğuştan sahip oldukları değerleri koruma altına alabilmek adına 1945 Birleşmiş Milletler Antlaşması ile başlayan insan hakları alanındaki gelişmeler birçok uluslararası ve bölgesel sözleşme ve belge ile devam ettirilmeye çalışılmıştır. Bu uluslararası sözleşmeler ile sağlanmaya çalışılan temel hak ve özgürlükler gelişen çağın getirdikleri ile aynı hızda ilerleyememiş ve yeni insanlık dramları ortaya çıkmıştır. İçinde bulunduğumuz 21. yüzyıl içinde en büyük problemimiz kendilerine vatan olarak bildikleri topraklardan gitmeye zorlanmış olan uluslararası anlamda yerinden edilmiş kişilerin yarattığı göç olgusudur. Bu durum tüm dünya devletlerini etkileyen bir hadisedir. Her devletin insancıl çözüm önerileri getirmek ve bunları uygulamaya dökebilmek anlamında insanlığa bir borcu olduğunu düşünmekteyiz. Tarihi geçmişimize baktığımızda da sahip olduğu milliyete, dini inancına ve konuştuğu dile bakmaksızın herkese kucak açan hak ve adaletin tesisi için mülteci hukukunun gerekliliklerini yerine getirmeye çalışan bir medeniyetin mirasçıları olarak elimizden gelenin en iyisini yapmanın insanlığa olan borcumuz olduğunu düşünmekteyiz. Birleşmiş Milletler verilerine göre 2019 yılı Temmuz ayı itibariyle dünyada 250 milyonun üzerinde göçmen olduğu ve bunların yaklaşık 67 milyonunun mülteci statüsü kazanmış olduğu görülmektedir. Türkiye'nin güncel verilere göre sayıları 3,6 milyona yaklaşan ve sözleşme dışı mülteci statüsünde olan yerinden edilmiş kişiye ev sahipliği yaptığını da göz önünde bulundurduğumuzda ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne yapılan bireysel başvurularda Türkiye aleyhine verilen çok sayıda karar olduğunu da göz önünde bulundurduğumuzda bu konunun çalışılmasında fayda olduğunu düşünmekteyiz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Türkiye aleyhine vermiş olduğu kararların içeriğine bakıldığında ise Türkiye'de uluslararası anlamda yerinden edilmiş kişilerin korunma başvuru süreçlerinde etkin hukuki yollara başvuru hakkının kullandırılmadığı, bilgi edinme haklarının kısıtlandığı ve kabul ve barındırma merkezlerinde insanlık onuruna uygun olmayan koşullar içerisinde yaşadıklarından bahsedilmektedir. Çalışmamız süresince elde ettiğimiz verileri bir arada değerlendirdiğimizde Türkiye'nin yapılan korunma başvurularında kişilerin işkence ya da kötü muameleye uğrayacağı yönünde belli bir yoğunlukta haklı korkular taşıdığı durumlarda başvurularının kabulü yönünde bir uygulama izlemesi gerektiğini ve başvurunun haklılığı ve kişilerin geri gönderilmeleri halinde işkence ya da kötü muameleye uğrama riskinin varlığı noktasında gerekli araştırmaları, taraflarca hazırlanma beklenmeden bizzat yürütmesi gerektiğini düşündüğümüzü belirtmek isteriz. Bu anlamda çalışmamızda ilk etapta konunun daha iyi anlaşılabilmesi için uluslararası anlamda yerinden edilmiş kişiler ve bunlara uluslararası sözleşmelerde verilen adlandırmalar ele alınacaktır. Sonrasında çalışmamızın çıkış noktası olan non-refoulement (geri göndermeme) ilkesinin uluslararası ve bölgesel sözleşmelerde nasıl anlaşılıp yorumlandığı ortaya koyulmaya çalışılacaktır. Diğer devletler ve kendi iç hukukumuzda bu ilkenin nasıl yorumlanıp uygulandığı ve tarih içerisinde de nasıl bir değişim geçirdiği Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bağlamında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları üzerinden somutlaştırılarak anlatılmaya çalışılacaktır.
Türk Hukukunda kadının şiddete karşı korunması ve devletin pozitif yükümlülükleri
Dünya üzerindeki kadınların azımsanmayacak büyüklükteki bir kısmı, gerek özel gerekse kamusal alanda şiddete maruz kalmaktadır. Genellikle özel kişiler tarafından uygulanan şiddet, kadınların maddi ve manevi bütünlüğünün ağır bir şekilde zarar görmesine neden olarak, onların insan haklarından özgürce ve tam olarak yararlanmalarını kısıtlamakta veya imkânsız hale getirmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin insan hak ve özgürlüklerine saygılı bir hukuk devleti olması, insan haklarının tanınmasını ve korunmasını Devlet'in temel görevlerinden biri haline getirmektedir. Bu görev kapsamında Devlet, kaynağını hem iç hukuktan hem de uluslararası hukuktan alan düzenlemelerle kadını şiddete karşı koruma yükümlülüğü altına girmektedir. Bu çalışmanın amacı, bu yükümlülüklerin içeriğini ve kapsamını inceleyerek, kadının şiddete karşı daha iyi nasıl korunabileceğine dair görüş ve eleştirilerin sunulmasıdır. Anahtar Kelimeler: Kadına karşı şiddet, kadın hakları, kadının şiddete karşı korunması, aile içi şiddet, pozitif yükümlülükler.
Türk Hukukunda kadının şiddete karşı korunması ve devletin pozitif yükümlülükleri
Dünya üzerindeki kadınların azımsanmayacak büyüklükteki bir kısmı, gerek özel gerekse kamusal alanda şiddete maruz kalmaktadır. Genellikle özel kişiler tarafından uygulanan şiddet, kadınların maddi ve manevi bütünlüğünün ağır bir şekilde zarar görmesine neden olarak, onların insan haklarından özgürce ve tam olarak yararlanmalarını kısıtlamakta veya imkânsız hale getirmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin insan hak ve özgürlüklerine saygılı bir hukuk devleti olması, insan haklarının tanınmasını ve korunmasını Devlet'in temel görevlerinden biri haline getirmektedir. Bu görev kapsamında Devlet, kaynağını hem iç hukuktan hem de uluslararası hukuktan alan düzenlemelerle kadını şiddete karşı koruma yükümlülüğü altına girmektedir. Bu çalışmanın amacı, bu yükümlülüklerin içeriğini ve kapsamını inceleyerek, kadının şiddete karşı daha iyi nasıl korunabileceğine dair görüş ve eleştirilerin sunulmasıdır. Anahtar Kelimeler: Kadına karşı şiddet, kadın hakları, kadının şiddete karşı korunması, aile içi şiddet, pozitif yükümlülükler.
Türk Hukukunda kadının şiddete karşı korunması ve devletin pozitif yükümlülükleri
Dünya üzerindeki kadınların azımsanmayacak büyüklükteki bir kısmı, gerek özel gerekse kamusal alanda şiddete maruz kalmaktadır. Genellikle özel kişiler tarafından uygulanan şiddet, kadınların maddi ve manevi bütünlüğünün ağır bir şekilde zarar görmesine neden olarak, onların insan haklarından özgürce ve tam olarak yararlanmalarını kısıtlamakta veya imkânsız hale getirmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin insan hak ve özgürlüklerine saygılı bir hukuk devleti olması, insan haklarının tanınmasını ve korunmasını Devlet'in temel görevlerinden biri haline getirmektedir. Bu görev kapsamında Devlet, kaynağını hem iç hukuktan hem de uluslararası hukuktan alan düzenlemelerle kadını şiddete karşı koruma yükümlülüğü altına girmektedir. Bu çalışmanın amacı, bu yükümlülüklerin içeriğini ve kapsamını inceleyerek, kadının şiddete karşı daha iyi nasıl korunabileceğine dair görüş ve eleştirilerin sunulmasıdır. Anahtar Kelimeler: Kadına karşı şiddet, kadın hakları, kadının şiddete karşı korunması, aile içi şiddet, pozitif yükümlülükler.