Theses supervised by Prof. Dr. Mehmet Eskin
22 theses · Aydın Adnan Menderes University, Koç University
Üniversite öğrencilerinde kimlik duygusu, dini yönelim ve psikolojik iyi oluş
Bu çalışmada kimlik duygusu ve psikolojik iyi oluş arasındaki ilişkinin dini yönelim bağlamında incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın örneklemini Adnan Menderes Üniversitesi'nin çeşitli bölümlerinde eğitim gören 488 öğrenci oluşturmuştur. Gerekli etik kurul izni alındıktan sonra Kimlik Duygusu Değerlendirme Aracı (KDDA), Psikolojik İyi Oluş Ölçeği, Müslüman Dini Yönelim ve Müslüman Dindarlık Ölçeklerinin yanı sıra demografik bilgi formu sınıf ortamında öğrenciler tarafından doldurulmuştur. Araştırmada KDDA puanları (kimlik duygusundaki sorunlar) psikolojik iyi oluş, içsel dini yönelim ve dindarlık ile negatif yönde ilişkili bulunmuştur. Dindarlık ve dini yönelim değişkenleri kontrol edilerek KDDA üzerindeki etkileri incelendiğinde, korelasyon analizi sonucunda çıkan ilişkiler kaybolmuş ve sadece dışsal dini yönelim KDDA ile pozitif yönde ilişki göstermiştir. Yapılan regresyon analizine göre içsel dini yönelim psikolojik iyi oluşu pozitif yönde açıklarken, dindarlık, dışsal dini yönelim ve KDDA negatif yönde açıklamıştır. Daha sonra yapılan moderatör analizine göre, KDDA'da çok yüksek puan alan bireylerin dışsal dini yönelimleri KDDA'nın psikolojik iyi oluş üzerindeki olumsuz etkisini az da olsa hafifletmiştir. Araştırma sonuçları, sınırlılık ve öneriler tartışılmıştır.
Klinik olmayan ergen örnekleminde depresif belirtilerin bilişsel yatkınlık faktörleri ve sosyal-çevresel yatkınlık faktörleri açısından incelenmesi
Bu çalışmada depresyon için yatkınlık/risk oluşturan fonksiyonel olmayan tutumlar, bilişsel esneklik, sosyal sorun çözme becerisi, otobiyografik bellek tarzı, algılanan sosyal destek ve olumsuz yaşam olayları değişkenlerinin depresif belirtiler ile ilişkilerinin incelenmesi, bu ilişkilerin cinsiyet açısından karşılaştırılması ve diyatez-stres modelinin test edilmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın örneklemini Aydın ilinin Efeler ilçesine bağlı devlet liselerinde eğitim gören 706 öğrenci oluşturmaktadır. Veriler, Çocuklar İçin Depresyon Ölçeği (ÇDÖ), Olumsuz Yaşam Olayları Listesi (OYO), Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (ASDÖ), Fonksiyonel Olmayan Tutumlar Ölçeği'nin Kısa Formu (FOTÖ), Gözden Geçirilmiş Sosyal Sorun Çözme Envanteri (SSÇE), Bilişsel Esneklik Envanteri (BEE) ve Minimum Yönergeli Otobiyografik Bellek Testi (OBT) ölçekleri ile toplanmıştır. Yapılan analiz sonuçlarına göre, ÇDÖ ile OYO, FOTÖ ve genellenmiş otobiyografik bellek pozitif; ASDÖ, SSÇE ve BEE negatif ilişkili bulunmuştur. Depresif belirtilerin toplam varyansının kadınlarda sırasıyla SSÇE, ASDÖ, FOTÖ, OYO ve BEE tarafından açıklandığı; erkeklerde ise, sırasıyla SSÇE, ASDÖ, FOTÖ, Genellenmiş OBT ve BEE tarafından açıklandığı bulgulanmıştır. OYO'nun stres; diğer değişkenlerin yatkınlık faktörü olarak Pearson ki-kare testiyle incelenmesi sonucunda; kadınlarda olumsuz yaşam olayının fazla olduğu koşullara düşük düzeyde sorun çözme becerisi, sosyal destek ve bilişsel esneklik ile yüksek düzeyde fonksiyonel olmayan tutumların eşlik etmesi depresyon riskini arttırmaktadır. Erkeklerde ise, yoğun olumsuz yaşam olaylarına eşlik eden düşük düzeydeki sosyal destek, sorun çözme becerisi ve bilişsel esneklik faktörlerinin depresyon riskini arttırdığı tespit edilmiştir. Bulgular alanyazın ışığında ve sınırlılıkları göz önünde bulundurularak tartışılmıştır.
Planlanmış Davranış Teorisi bağlamında evliliği sürdürme ve sonuçları
Evliliklerin sürdürülmesi zor fakat önemli bir süreçtir. Bu süreç kişinin gerek var olan ilişkiyi devam ettirmek gerekse onarmak için belli davranışlarda bulunmasını gerektirir. Bilimsel çalışmalar doyum sağlanan, ödülü yüksek, bedeli düşük evliliklerin sürdürüldüğünü ve evliliklerin sürdürülmesinde sosyal çevrenin ve benlik kurgularının etkili olduğunugöstermektedir. Doyum sağlanan, mutlu bir evliliğin hem kadın hem de erkeğin sağlığını olumlu etkilediği görülmektedir. Evliliğin sürmesi, kişinin ilişkiyi sürdürme isteği de dahil pek çok değişkenden etkilenmektedir. Bu çalışma kapsamında evliliği sürdürme niyeti ve bu yönde gösterilen sürdürme davranışları "Planlanmış Davranış Teorisi (PDT)" bağlamında ele alınmıştır. Bu amaçla evliliği sürdürme niyetine yönelik PDT temelli bir ölçek hazırlanmış ve ölçek maddelerinin hazırlanması, geçerliği ve güvenirliğin test edilmesi amacıyla pilot bir çalışma yapılmıştır. Ana çalışmada evliliği sürdürme niyeti ve bu yönde gösterilen davranışlar üzerinde evlilik doyumu, algılanan ödül-bedel, benlik kurguları, PDT değişkenleri olan inançlar, evliliğe yönelik tutum, öznel normlar ve algılanan davranışsal kontrolün nasıl etki ettiği incelenmiştir. Ayrıca çiftlerin evliliği sürdürme niyeti, evlilik doyumu ve ruhsal sağlık arasındaki etkileşimde ilişkiyi sürdürme davranışlarının rolünün hem bireysel hem de ikili ilişki düzeyinde incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya çiftlerin ikili analizleri için 168 evli çift ve PDT kapsamında yol analizleri için de 183 kadın 178 erkek olmak üzere 361 evli kişi katılmıştır. Katılımcılara araştırmacı tarafından pilot uygulaması gerçekleştirilmiş olan PDT'nin boyutlarını içeren Evliliği Sürdürme Niyeti Ölçeği'nin yanı sıra İlişki Sürdürme Mekanizmaları Ölçeği, Evlilik Yaşamı Ölçeği, Algılanan Ödül-Bedel Ölçeği, Genel Sağlık Anketi-12, İlişkisel-Özerk Benlik Kurgusu Ölçeği ve demografik bilgi formu uygulanmıştır. Gerçekleştirilen yol analizleri sonucunda, PDT'nde yer alan davranışsal inançlar, normatif inançlar ve kontrol inançları boyutlarının, ana değişkenler olan davranışa yönelik tutum, öznel normlar ve algılanan davranışsal kontrolle olumlu yönde ilişkili olduğu; ancak inançlar üzerinden çizilen modelin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür. Bunun yanı sıra PDT'nin ana değişkenlerinin yer aldığı model anlamlı bulunmuştur ve modelin sonucuna göre evliliği sürdürmeye yönelik davranışsal tutumların, öznel normların ve algılanan kontrolün yüksek olması evliliği sürdürme niyetini olumlu yönde etkilemekte; bunun sonucunda da sürdürme niyeti ilişki sürdürme mekanizmalarına yol açmaktadır. Bu süreçte ilişkisel benlik kurgusu düzeyinin yüksek olduğu kişilerin evliliği sürdürmeye yönelik daha olumlu tutumlar ve daha yüksek öznel normlara sahip olduğu görülürken; ilişkisel benlik kurgusu düzeyinin yüksek olmasının algılanan davranışsal kontrol ile ilişkisi anlamlı bulunmamıştır. Ayrıca PDT değişkenlerine ek olarak, evlilik doyumunun sürdürme mekanizmaları ile ilişkisinin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı; ancak algılanan ödül-bedelin sürdürme mekanizmaları üzerinde anlamlı ve orta düzeyde etkiye sahip olduğu görülmüştür. Gerçekleştirilen Aktör-Partner Karşılıklı Bağımlı Aracılık Modeli analizleri sonucunda erkeklerin evliliklerini sürdürme niyetleri ile ruh sağlıkları arasında kendilerinin sürdürme mekanizmalarını kullanması ve partnerinin sürdürme mekanizmalarını kullanması aracılık ederken; evlilik doyumu ve ruh sağlığı arasındaki ilişkide ise, yalnızca erkekler için partnerinin sürdürme mekanizmalarını kullanması aracılık etmektedir. Evliliği sürdürme niyeti ve evlilik doyumu arasındaki ilişkide sürdürme mekanizmalarını kullanmanın etkisinin incelendiği modelde, hem kadın hem de erkeğin evliliği sürdürme niyeti ile evlilik doyumu arasında kendisinin sürdürme mekanizmalarını kullanmasının aracılık ettiği görülürken; erkeğin evliliği sürdürme niyeti ile kadının evlilik doyumu arasında kadının sürdürme mekanizmalarını kullanmasının aracılık ettiği bulunmuştur. Bulgular alanyazın ışığında tartışılmış, çalışmaya dair sınırlılıklar ele alınmış ve gelecek çalışmalar ile uygulamaya dair önerilerde bulunulmuştur.
İntihar girişiminde bulunmuş hastalarda sorun çözme terapisinin intihar riskini azaltmada etkililiği
İntihar, tüm yaş grupları için üzerinde önemle durulması gereken konulardan biridir. Yapılan çalışmalar intihar girişiminde bulunan bireylerin önemli bir kısmının bu girişim ile bir yardım çağrısında bulunduklarını belirtmektedir. İntihar konusunda problem çözme becerilerinin önemli olduğu da yapılan çalışmalarla gösterilmektedir. İntiharı anlamak ve önlemek adına alan yazında farklı çalışmalar ve müdahaleler bulunmakla birlikte Sorun Çözme Terapisi de bu alanda kullanılan müdahale tekniklerinden birini oluşturmaktadır. Bu çalışmanın amacı sorun çözme terapisinin intihar girişiminde bulunan bireylerdeki etkililiğinin incelenmesidir. Çalışma farklı bireyler üzerinde hem bireysel hem de grup terapi formatında yürütülmüştür. Bu bağlamda, intiharın sağaltımı konusunda Sorun Çözme Terapisinin hem bireysel hem de grup terapi formunun etkililik çalışması yapılmıştır. Bu araştırmada deneysel desenin türlerinden biri olan öntest-sontest kontrol gruplu seçkisiz deneysel model kullanılmıştır. Deney grubunda bireysel terapi formatı alanlar ve grup terapi formatı alanlar olmak üzere iki grup; kontrol grubunda ise bekleme listesi olmak üzere bir grup; toplam 3 grup bulunmaktadır. Müdahale başlamadan önce 50 kişi Bilgilendirilmiş Onam Formunu imzalamış fakat müdahale toplam 39 katılımcı ile sonlandırılmıştır. Her bir grupta (bireysel, grup ve bekleme listesi) 13'er katılımcı ile süreç tamamlanmıştır. İzlem çalışması ise müdahalenin bitiminden 3 ay sonra yapılmıştır. Katılımcılara, araştırmacı tarafından hazırlanan Demografik Bilgi Formu, İntihar Olasılığı Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri, Hamilton Depresyon Ölçeği, Gözden Geçirilmiş Sosyal Sorun Çözme Envanteri-Kısa Formu ve Bilişsel Esneklik Envanteri uygulanmıştır. Veriler Statistical Package for Social Sciences 20.0 (SPSS) aracılığıyla, ön ölçümlerde gruplar arasındaki fark Tek Yönlü Varyans Analizi (one-way ANOVA); araştırma değişkenlerinin zamana ve müdahale almaya bağlı olarak göstermiş olduğu değişim ise Tekrarlayan Ölçümler için Varyans Analizi (Repeated Measure ANOVA) ile incelenmiştir. Bu amaçla deney ve kontrol gruplarının ön test-son test karşılaştırmaları için 5 adet Tekrarlı Ölçümler için ANOVA yapılmıştır. Son olarak, ortak etkinin hangi ikili gruplarda anlamlı olduğunu görmek için t test analizleri yapılmıştır. Çalışma bulgularında, deney grubunda yer alan bireysel terapi ve grup terapi formatındaki katılımcıların intihar olasılığı ve depresyon düzeyleri müdahale sonrasında anlamlı düzeyde azalırken, bilişsel esneklik puanlarının da anlamlı düzeyde arttığı belirlenmiş olup bekleme listesinde herhangi bir fark olmadığı görülmüştür. Benzer şekilde, müdahale sonrasındaki Sosyal Sorun Çözme düzeyine ve alt boyutlarına bakıldığında bireysel terapi ve grup terapisi alan katılımcıların puanlarında bekleme listesine nazaran anlamlı düzeyde artış olduğu görülmüştür. Ayrıca, deney grubundaki bireylerin müdahaleden edindikleri kazanımların 3 ay sonraki izlem ölçümünde de korunduğu görülmüştür. Son olarak, bulgular alan yazın ışığında tartışılmış, çalışmanın sınırlılıkları ve klinik doğurgularından bahsedilmiş ve gelecek araştırmalar için önerilerde bulunulmuştur.
Sexual orientation microaggressions and psychological distress in LGBQ adults: A mediation model
Discrimination can take a subtle and insidious form in social life. Such form of discrimination, called microaggressions, are verbal, behavioral, and environmental attitudes and actions carrying prejudice towards disadvantaged minority groups. Experiencing microaggressions has been found as a threatening factor for psychological well-being, particularly in minority groups. Although the detrimental influence of racial microaggressions is well-studied, more research is needed for possible interactions in sexual orientation microaggressions regarding psychological well-being especially in non-Western contexts. Thus, the current study seeks to contribute to the growing literature through investigating sexual orientation microaggressions and psychological distress in Turkey. Participants were 326 lesbian, gay and bisexual individuals (70 lesbian, 77 gay, and 179 bisexual) with a mean age of 23.97 (SD = 5.67) recruited on the internet. The data were collected through online self-administered questionnaires measuring microaggressions, social problem-solving (SPS), psychological distress, internalized homophobia, and perceived social support (PSS). Results showed that microaggressions was positively correlated with psychological distress, but negatively correlated with PSS and SPS. It was found that experiencing microaggressions was significantly associated with greater psychological distress. Total PSS, PSS from family, and one of the coping styles of SPS (negative problem orientation) mediated the association of sexual orientation microaggressions with psychological distress. Internalized homophobia was not found to be a mediator in the same association. Results of moderated mediation analyses showed that gender did not have a significant moderating role in the mediation models. These results indicate that facing and having to deal with microaggressions puts yet another psychological burden on the shoulders of LGBQ individuals who are already dealing with various kinds of stigma and discrimination.
The role of relational closeness, self-construal, empathy styles, and interpersonal emotion management strategies in predicting social acceptance towards persons expressing suicidal ideation
Attitudes towards suicidal persons differ by culture. Compared to individualism, collectivism is associated with lower levels of permissive attitudes towards the concept of suicide but greater levels social acceptance for suicidal persons. The present study investigated a possible mechanism at the individual level by building a new model. The model posited that an individual's social acceptance of a hypothetical person expressing suicidal ideation would depend mainly on how close the hypothetical person is to the individual (relational closeness) and the extent to which the individual includes other people in their definition of the self (self-construal). Additionally, the model took into account the empathy style and preferred interpersonal emotion management (IEM) strategies of the individual. The study tested the model by using an experimental design that manipulated relational closeness (hypothetical person as best friend or acquaintance) and self-construal (independent or interdependent). Data was collected from 180 undergraduate students from Koç University in 2020 and 2021. Results showed that the experimental manipulation of relational closeness was successful and had a significant effect on social acceptance attitudes. While the self-construal manipulation was not successful, self-reported self-construal was found to be significantly related to social acceptance attitudes as well. The exact role of empathy styles and IEM could not be clarified, but the results suggested that empathic concern (an empathy style) might be more involved in the mechanism compared to experience sharing (the other empathy style) and any IEM strategy. Possible reasons, implications, and avenues for future research are discussed. Keywords: suicide, self-construal, empathy, interpersonal emotion management
Employment status and suicide risk: The role of problem-solving, social support, and attribution style
Suicide is a serious public health problem that interests many, and unemployment is one of the predictors of suicide risk among most age groups. The relationship between unemployment and suicide risk has been investigated for many years, yet the protective factors seem relatively understudied. The present study investigated the role of social problem-solving skills, perceived social support, and attribution style to unemployment in the relationship between suicide risk in the unemployed. Data were collected from 576 Turkish participants (243 employed and 333 unemployed) through an online survey. All participants were consenting adults above 18 years of age who are either full-time employed or unemployed and looking for a job. The demographic form, Multidimensional Scale of Perceived Social Support (MSPSS), Social Problem-Solving Inventor (SPSI), Attribution of Unemployment Scale (AUS), and Suicide Probability Scale (SPS) were used to collect in the data collection process. Hayes' PROCESS Macro Model 5 was used to test the association between variables. Results indicated that unemployment status significantly predicted higher suicide risk, lower perceived social support, and inadequate problem-solving skills. Perceived social support and social problem-solving skills mediated the relationship between employment status and suicide risk. Attribution style was expected to moderate the relationship between employment status and suicide risk; however, the data did not support this anticipation. Based on these findings, it can be concluded that perceived social support and problem- solving skills can be protective factors against suicide risk in the unemployed population.
The relationship between social problem solving and eating pathology: Parallel and serial mediating roles of emotional eating and intuitive eating
This study suggests that a tendency to alter dietary intake to cope can establish a ground for eating pathology. Coping-related eating measures, emotional eating, and intuitive eating were examined as mediators in the relationship between social problem solving and eating pathology. A convenience sample of 377 university students aged between 18 and 30 were recruited. Parallel and serial mediation analyses were conducted. Results indicated that intuitive eating and emotional eating fully mediated the relationship between social problem solving and eating pathology, both independently and sequentially. Findings suggest that deficiencies in effectively dealing with issues in daily life might lead to altering dietary intake as an attempt to cope, which might ultimately lead to eating pathology. The associations between eating pathology components and maladaptive problem-solving style are also discussed within the perspective of the transdiagnostic eating disorder model.
Intolerance of uncertainty and anxiety and depression symptomatology in breast cancer survivors: Mediating role of fear of cancer recurrence and moderating role of social support
Breast cancer is one of the most common cancer types and despite that, it has an increasing survival rate. Therefore, the number of cancer survivors is increasing throughout the world. The post-treatment process of breast cancer can be challenging, and it involves a lot of uncertainty. Intolerance of uncertainty (IU) is as a dispositional characteristic which is caused by negative cognitive, emotional, and behavioral reactions that people have against uncertain events. Although robust evidence exists regarding the association between IU and depression/anxiety symptoms, the underlying mechanism through which IU is related to depression/anxiety in breast cancer survivors have received little empirical attention. The uncertainty in the post-treatment process related to recurrence creates a fear of cancer recurrence (FCR). Several studies indicate that FCR is related with increased risk of depression while perceived social support has a positive impact on mental health. However, the mechanism of action by which perceived social support affects FCR is not clear in the literature. Overall, most of the studies done on these topics comes from Western countries, and the ones from Turkey are not sufficient to understand the specific pathways between these factors. Therefore, the aim of this study is to explore the mediating role of FCR and the moderating role of perceived social support on the association between IU and anxiety and depression. In this study, data were collected cross-sectionally through convenience sampling. A total of 269 participants were recruited for the study. Participants completed a sociodemographic questioner, Intolerance of Uncertainty Scale, Fear of Cancer Recurrence Scale, Multidimensional Scale of Perceived Social Support and Depression Anxiety Stress Scale. According to the results, there was a positive relationship between IU, FCR and depression and anxiety levels. Additionally, FCR fully mediated the association between IU and depression and anxiety. In other words, among breast cancer survivors, those with higher IU had higher FCR and consequently this led to higher anxiety and depression levels. There was no significant moderating effect of perceived social support in the association between FCR and depression and anxiety. Overall, these findings illustrate that individuals with high IU are more likely to have greater fear against cancer recurrence, which in turn is linked with increased symptoms of depression and anxiety. As a clinical implication, the findings of the current study are helpful for extending the current knowledge on the factors that are associated with anxiety/depression symptomology in breast cancer survivors. Furthermore, based on these findings, future studies can further investigate the effect of IU and FCR on cancer survivors' well-being and explore effective interventions for preventing psychopathology among breast cancer survivors.
Interplay of sociocultural attitudes towards appearance, benevolent sexism, and mental well-being: A self-objectification framework
Sociocultural appearance pressures and traditional gender roles play a critical role in shaping individuals' body image and psychological well-being. Grounded in self- objectification theory, this study examined how internalized standards regarding appearance contribute to symptoms of anxiety and depression through three mediators: body surveillance, body shame, and appearance anxiety. Benevolent sexism was examined as a moderator of the relationship between appearance pressures and self-objectification. Data were collected from 314 Turkish participants and analyzed using Hayes' PROCESS macro. Results showed that sociocultural pressures had a significant direct effect on mental health symptoms. Among the proposed mediators, only appearance anxiety was significant. Benevolent sexism did not moderate any of the hypothesized pathways. Analyses by age group suggested that younger and older adults may experience appearance pressures through different psychological pathways, underscoring the potential value of age-sensitive approaches. Exploratory gender-based analyses showed that for women, sociocultural pressures predicted symptoms both directly and indirectly through appearance anxiety, while for men, the effect was fully mediated. These findings highlight appearance anxiety as the most salient mechanism linking appearance-based social pressures to mental health, emphasizing the need for culturally and gender-sensitive interventions.
Üniversite öğrencilerinin bağlanma biçemleri ve kişilik bozuklukları
Kişilik, gelişimi ve normalden farklı gelişen kişilik örüntüleri psikoloji literatüründe sıkça incelenen bir konu olmuştur. Bolwby tarafından ortaya atılan Bağlanma kuramı ise kişiliğin ve kişilerarası ilişkilerin gelişiminde yaşam boyu etkililiği devam ettiren bir gelişim kuramı olarak ele alınmaktadır. Bu çalışmanın amacı yetişkin bağlanma stillerinin kişilik bozuklukları ile ilişkisini Türk örnekleminde incelemektir. Çalışmaya Aydın ve çevresindeki çeşitli üniversitelerde okumakta olan 511 kız (% 66,1), 262 erkek (%33,9) olmak üzere 773 öğrenci katılmıştır. Katılımcıların bağlanma biçemleri Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri?II (YİYE-II), kişilik bozuklukları ise DSM-IV ve ICD-10 Kişilik Testi (DIP-Q) ölçülmüştür. Ölçekler öz bildirim yolu ile uygulanmıştır. Yapılan analizler sonucunda bağlanma biçemleri, kişilik bozukluğu yaygınlığı ve bağlanma biçimleri ile kişilik bozuklukları arasındaki ilişki incelenmiştir. Buna göre daha çok saplantılı ve korkulu olmak üzere güvensiz bağlanan kimselerde kişilik bozukluğu daha yüksektir. Kişilik bozukluğu ile güvensiz bağlanma arasında pozitif yönlü bir ilişki olduğu bulunmuş olmakla birlikte kadınlar ve erkekler arasında bağlanma stilleri açısından bir fark gözlenmemiştir. Benzer şekilde kadınlarla erkekler arasında da kişilik bozuklukları açısından bir fark yoktur.Anahtar Sözcükler: Bağlanma kuramı, bağlanma biçemleri, kişilik bozuklukları.
Gençlerde kişilik bozuklukları ve cinsel yönelim
Üniversite öğrencisi gençlerde cinsel davranışları, kişilik bozukluğu yaygınlığı, cinsel yönelim yaygınlığı ve cinsel yönelim ve kişilik bozuklukları arasındaki ilişkiyi incelemek bu tezin amaçlarını oluşturmaktadır. Bu amaçlar doğrultusunda İzmir ve Aydın şehirlerinde bulunan 773 üniversite öğrencisi araştırmada katılımcı olarak yer almışlardır. Katılımcılara, DSM-IV ve ICD-10 Kişilik Bozuklukları Değerlendirme Aracı (DIP-Q), Eskin Cinsel Davranış ve Yönelimi Değerlendirme Aracı (ECDYDA) ve demografik özellikleri içeren genel bilgi formu uygulanmıştır. Araştırmanın hipotezini oluşturan heteroseksüel olmayan cinsel yönelim olasılığının B küme kişilik bozukluklarında daha yaygın bir şekilde görülmeyeceği varsayımı elde edilen bulgular doğrultusunda desteklenmiştir. Elde edilen bulgular göstermektedir ki herhangi bir kişilik bozukluğuna sahip olmak ile heteroseksüel ya da homoseksüel cinsel yönelime sahip olmak arasındaki bir ilişki yoktur.
Dini yönelim, intihar ve intihara yönelik tutumlar
Üniversite öğrencisi gençlerde intihar davranışını, dini yönelim ile intihara ve intihar eden kişiye karşı tutumlar arasındaki ilişkiyi incelemek bu tezin amacıdır. Bu bağlamda Aydın ilinde bulunan çeşitli bölümlerde okuyan 697 üniversite öğrencisi katılımcı olarak yer almıştır. Katılımcılara İntihar Davranışı Soru Formu, Eskin İntihara ve İntihara Eden Kişiye Karşı Tutumlar Ölçeği, Müslüman Dini Yönelim Ölçeği ve demografik özellikleri içeren genel bilgi formu uygulanmıştır. Yapılan analizler sonucunda dini yönelim, intihara ve intihar eden kişiye karşı tutumlar arasındaki ilişki incelenmiş içsel dini yönelim ile intiharın kabul edilebilirliği arasında negatif yönde bir ilişki, sorgulama dini yönelim ile intiharın kabul edilebilirliği arasında pozitif yönde bir ilişki saptanmıştır. Ayrıca içsel dini yönelim ile intihar eden kişiyi sosyal kabul etme arasında pozitif yönde bir ilişki bulunmuştur. Dışsal dini yönelim ile intiharla ilgili kendini açma arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki görülmüştür. Cinsiyet farklılıkları açısından bakıldığında en az bir kez kendini öldürme girişiminde bulunmanın erkeklerde kadınlara kıyasla daha yüksek olduğu görülmüştür. Ancak dini yönelimin alt boyutlarında cinsiyete yönelik anlamlı bir farklılık bulunmamıştır.Anahtar sözcükler: Dini yönelim, İntihara karşı tutumlar, İntihar davranışı
Benlik kurguları intihar ve intihara yönelik tutumlar
Bu çalışmada benlik kurguları ile intihar davranışları ve intihara yönelik tutumlar arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Ayrıca özerk, ilişkisel ve özerk-ilişkisel benlik kurguları olan bireylerin intihar davranışları, intihara karşı tutumları ve intihar eden kişiye karşı tutumları üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Araştırma örneklemi Aydın merkezde bulunan farklı başarı düzeylerine göre seçkisiz olarak seçilen liselerin 9., 10. ve 11. sınıflarında okuyan 309 erkek, 393 kız toplam 702 öğrenciden oluşmuştur. Yapılan analiz sonucunda intihar düşüncesi, girişimi ve intihar davranışı olan bireylerin özerk benlik kurgusu puanlarının yüksek olduğu, intihar düşüncesi, girişimi ve intihar davranışı olmayan bireylerin ilişkisel benlik kurgusu puanlarının yüksek olduğu bulunmuştur. Özerk-ilişkisellik puanlarının ise intihar düşüncesi ve intihar davranışı olan katılımcılarda daha yüksek olduğu, intihar girişimi açısından anlamlı farklılık göstermediği bulunmuştur. Anahtar sözcükler: Benlik kurgusu, özerk benlik, ilişkisel benlik, özerk-ilişkisel benlik, intihar, intihara karşı tutumlar, intihar eden kişiye karşı tutumlar.
Depresyonun sağaltımında sorun çözme eğitiminin etkililiği
Sorun çözme terapisi, yapılan etkililik çalışmalarından elde edilen bulgulara göre depresyonun tedavisinde etkili bir yol olarak gösterilmektedir. Bu çalışmada temel olarak, sorun çözme terapisinin, daha kısa ve grup formatında psikoeğitim şeklinde uygulanmasının depresyon belirtilerini azaltmada etkili olup olmadığı araştırılmıştır. SCID-I'e göre depresyon tanısı alan 24 hastaya, 4 grup olarak, 4 hafta boyunca sorun çözme eğitimi uygulanmıştır. Beck Depresyon Ölçeği , Beck Anksiyete Ölçeği ve Gözden Geçirilmiş Sosyal Sorun Çözme Envanteri ile hastalardan, kabul ölçümü, eğitim öncesi ölçüm, eğitim sonrası ölçüm ve izlem ölçümü olmak üzere 4 ölçüm alınmıştır. Elde edilen bulgular, hastaların eğitim sonrası ve izlemde ölçülen depresyon ve anksiyete düzeylerinin, kabul ve eğitim öncesine göre anlamlı oranda daha düşük olduğunu göstermiştir. Bunun yanında, hastaların eğitim sonrasında ve izlemde ölçülen sorun çözme beceri düzeylerinde, kabul ölçümüne göre anlamlı oranda bir yükselme bulgulanmıştır. Sonuç olarak sorun çözme eğitiminin depresyonun tedavisinde etkili bir yol olduğu söylenebilir. , Anahtar Kelimeler: sorun çözme terapisi, sorun çözme eğitimi, depresyon, anksiyete, sorun çözme becerisi
Ergenlerde yeme tutumları ile sorun çözme eğilimleri ve ebeveyne bağlanma arasındaki ilişkinin incelenmesi
Yeme bozuklukları ile anormal yeme tutum ve davranışları konusunda yapılan araştırmalarda bu tutum ve bozuklukların özellikle ergenlik döneminde daha çok görülen durumlar olduğu şeklinde görüşler hakimdir. Bu bozukluklarda etyolojik olarak çeşitli faktörlerin etkileşiminden söz edilmektedir. Ülkemiz alanyazınına bakıldığında ergenlik dönemindeki gençlerin hem sorun çözme hem de ebeveynlerine bağlanma tarzlarını inceleyen çalışmalara rastlanılmamıştır. Bu sebeple bu çalışmada ergenlerin yeme tutumları, sahip oldukları sorun çözme eğilimleri ve ebeveyn bağlanma stilleri; ayrıca sorun çözmenin, ebeveyne bağlanma ve yeme tutumu arasındaki ilişkide aracı rolü olup olmadığı araştırılmıştır. Araştırma örneklemi Aydın merkezde bulunan farklı başarı düzeylerine göre seçkisiz olarak seçilen liselerin 9., 10. ve 11. sınıflarında okuyan 412 kız, 327 erkek toplam 739 öğrenciden oluşmuştur. Katılımcılara Yeme tutum Testi (YTT), Sosyal Sorun Çözme Envanteri (SSÇE) ve Anne-Babaya Bağlanma Ölçeği (ABBÖ) uygulanmıştır. Buna göre ergenlerin % 21.2'sinin yeme tutumu kesme puan (kesme puan=30) üzerinde olduğu bulgulanmıştır. Kızlarda ebeveynden algılanan aşırı koruma arttıkça yeme tutumlarında görülen bozukluğun arttığı erkeklerde ise ebeveynin ilgisiz olarak algılanmasının yanı sıra aşırı korumacı ve özerkliğe izin vermeyen şekilde görülmesi arttıkça yeme tutumlarında bozulmada artmaların olduğu görülmektedir. Anormal yeme tutumuna sahip ergenlerin normal yeme tutumuna sahip ergenlerle karşılaştırıldığında sorun çözme becerilerinin daha az olduğu; sorunlara olumsuz yaklaştıkları ve sorunların çözümünde daha kaçıngan ve dürtüsel oldukları görülmektedir. Son olarak sorun çözme becerileri ebeveynden algılanan bağlanma ile yeme tutumları arasındaki ilişkiye aracılık etmekte; ergenlerin yeme tutumlarını yordamada önemli bir etkiye sahip olmaktadır.
İntiharın anlamı, intihar ve intihara yönelik tutumlar
İntihara, ölüme ve yaşama yüklenen anlamların ve intihar tutumlarının intihar davranışında bulunan ve bulunmayanlardaki ve lise ve üniversite öğrencilerindeki farklılıklarının, intihara yüklenen anlamların intihar tutumları ile olan ilişkisinin araştırılması bu tezin amacıdır. Bu bağlamda Aydın ili Nazilli ilçesinde bulunan liselerde okuyan 387 lise öğrencisi ve Adnan Menderes Üniversitesinde çeşitli bölümlerde okuyan 378 üniversite öğrencisi katılımcı olarak yer almıştır. Katılımcılara İntihar Davranışı Soru Formu, Eskin İntihara ve İntihar Eden Kişiye Karşı Tutumlar Ölçeği, Eskin İntiharın, Ölümün ve Yaşamın Anlamı Formu, Gözden Geçirilmiş İntihar Davranışları Anketi ve demografik özellikleri içeren bilgi formu uygulanmıştır. Yapılan analizler sonucunda, intiharın ölümün ve yaşamın anlamlarının, intihar davranışı olan ve olmayan bireylerde ve lise ve üniversite öğrencilerinde birbirinden farklı zihinsel temsillerinin olduğu bulunmuştur. Aynı zamanda intihar davranışı olan ve olmayan bireylerin ve lise ve üniversite öğrencilerinin intihara ve intihar eden kişiye karşı tutumlarının da birbirinden farklı olduğu bulunmuştur. Diğer taraftan intiharın anlamının intihara ve intihar eden kişiye karşı tutumlarla ilişkili olduğu gösterilmiştir. Son olarak, intihara yönelik tutumlarının ve intihara, ölüme, yaşama yükledikleri anlamların gelecekte intihar etme olasılıklarına yönelik değerlendirmeleri ile de ilişkili olduğu saptanmıştır.
Gay, lezbiyen ve biseksüel bireylerde içselleştirilmiş homofobi ve psikolojik sıkıntılar
Çalışmada gay, lezbiyen ve biseksüel bireylerin içselleştirilmiş homofobi düzeyleri, psikolojik sıkıntıları ve intihar arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada ayrıca gay, lezbiyen ve biseksüel bireylerin travmatik yaşantıları da incelenmiştir. Çalışmaya araştırmacının sosyal kaynakları aracılığıyla ulaştığı ve internette belirli gay, lezbiyen ve biseksüel topluluklara üye olan 277 (156 gay ve lezbiyen, 121 biseksüsel) katılımcı katılmıştır. Araştırma bulgularına göre içselleştirilmiş homofobi düzeyi yüksek olan katılımcıların depresyon, anksiyete düzeylerinin, psikolojik sıkıntılarının ve intihar düşüncelerinin anlamlı düzeyde daha fazla olduğu bulunmuştur. Ayrıca travmatik yaşantı sayısı, travmadan etkilenme düzeyi ve içselleştirilmiş homofobinin psikolojik sıkıntılardaki değişimi anlamlı bir şekilde yordadığı bulunmuştur. Psikolojik sıkıntıların en yüksek olduğu grubun hem içselleştirilmiş homofobi düzeyi hem de travmadan etkilenme düzeyi yüksek olan katılımcılar grubu olduğu görülmüştür. İntihar davranışının yordayıcılarına yönelik lojistik regresyon analizinde ise içselleştirilmiş homofobi ve travmatik yaşantı sayısının intihar düşüncesi ve girişimini anlamlı düzeyde yordamadığı, travmadan etkilenme düzeyinin ise intihar düşüncesi ve girişimini anlamlı bir şekilde yordadığı görülmüştür. Bulgular doğrultusunda içselleştirilmiş homofobinin gay, lezbiyen ve biseksüel bireylerin psikolojik sıkıntılar yaşamasında bir risk faktörü olduğu söylenebilir.
Benlik kurgularının intihar ve sorun çözme becerileriyle ilişkisi
Bu çalışmada benlik kurguları ile intihar davranışları ve sosyal sorun çözme becerileri arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Ayrıca özerk, ilişkisel ve özerk-ilişkisel benlik kurguları olan bireylerin intihar davranışları ve bu ilişkide sosyal sorun çözme becerilerinin etkileri araştırılmıştır. Araştırma örneklemi Adnan Menderes Üniversitesi Fen-Edebiyat ve Eğitim Fakültelerinin farklı bölümlerinde öğrenim görmekte olan, çalışmaya katılmaya gönüllü, 564 kadın, 266 erkek toplam 830 öğrenciden oluşmuştur. Yapılan analiz sonucunda özerk benlik kurgusuna sahip katılımcıların intihar girişimi ve düşüncesi açısından yüzde dağılımlarının daha yüksek olduğu, bununla birlikte en düşük yüzde dağılımlarının ilişkisel benlik kurgusuna sahip olan katılımcıların olduğu bulunmuştur. Sosyal sorun çözme becerilerinin intihar düşünceleri olan ve girişiminde bulunan bireylerde düşük düzeyde olduğu, sosyal sorun çözme becerileri yüksek olan bireylerin özerk benlik kurgusu ölçek puanlarının anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu bulunmuştur. Benlik kurgularıyla sosyal sorun çözme becerileri düzeyi arasında ilişki olduğu bulunmuştur. Hem benlik kurgularının hem de sosyal sorun çözme becerilerinin intihar davranışı üzerinde istatistiksel açıdan anlamlı bir etkiye sahip olduğu bulunmuştur. Anahtar sözcükler: Benlik kurgusu, ilişkisel benlik, intihar, özerk benlik, özerk-ilişkisel benlik, sosyal sorun çözme becerisi
Travmatik yaşam olayları ve sorun çözme becerilerinin intihar davranışı ile ilişkisi
Bu çalışmada üniversite öğrencilerinde travmatik yaşam olayları ve sorun çözme becerisi düzeylerinin intihar davranışı ile olası ilişkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın örneklemini, Adnan Menderes Üniversitesi'nde öğrenim gören 624 (% 64,9 kadın) öğrenci oluşturmuştur. Katılmayı kabul eden öğrenciler demografik özellikler ve intihar davranışı hakkında sorular ile sorun çözme becerilerini değerlendiren Gözden Geçirilmiş Sosyal Sorun Çözme Envanterini ve travmatik yaşam olaylarını değerlendiren Travmatik Yaşantılar Ölçeğini içeren bir anket formu doldurmuşlardır. Yapılan analizler sonucunda öğrencilerin % 25,7'si kendilerini öldürmeyi düşünmüş ve % 9'u da bu yönde bir girişimde bulunmuşlardır. Grubun % 59,5'i başlarına en az bir travmatik yaşam olayının geldiğini belirtmiştir. Ayrıca yapılan analizler, sorun çözme becerisindeki yetersizliğin ve travmatik olaylara maruz kalmanın hem intihar düşüncesi hem de girişimlerinin bağımsız yordayıcıları olduklarını göstermiştir. Diatez-stres modeli doğrultusunda, hem intihar düşünceleri hem de girişimleri, sorun çözme becerileri yetersiz olan ve aynı zamanda başlarına fazla travmatik olay gelen öğrenciler arasında yoğunlaşmıştır. Bulgular sorun çözme becerisi düzeyinin düşük olması ve aynı zamanda travmatik olaya maruz kalmanın intihar davranışının önemli bir yordayıcısı olabileceğine işaret etmektedir. Anahtar Sözcükler: Travmatik yaşam olayları, sorun çözme, intihar, intihar düşüncesi, intihar girişimi
Ergenlik depresyonunun sağaltımında sorun çözme terapisi etkililiğinin bireysel ve grup formatı açısından karşılaştırılması
Depresyon ergenlik döneminde görülen en yaygın psikopatolojilerden biridir. Nüks etme ve şiddetlenme riski yüksek olduğu için yetişkinlik dönemine dek uzanan bir sağlık sorununa dönüşebilmektedir. Bu sebeple erken dönemde tedavi edilmesi önemli olabilmektedir. Sorun çözme terapisinin (SÇT) depresyonun sağaltımındaki etkililiği yetişkin örnekleminde çok kez araştırılmış olsa da depresif ergenler ile yapılan araştırma sayısı sınırlıdır. Bu çalışmada bireysel ve grup formatında uygulanan SÇT'nin ergenlerdeki depresif belirtilerin sağaltımındaki etkililiğini değerlendirmek üzere 41 lise öğrencisi seçkisiz atama yöntemiyle bireysel SÇT (N = 13), grup SÇT (N = 14) ve bekleme listesi (N = 14) olmak üzere üç koşuldan birine atanmıştır. Müdahale öncesi, sonrası ve 3 ay sonrası olmak üzere 3 kez ölçüm alınmıştır. SÇT'nin depresif belirtiler üzerindeki etkisinin yanı sıra algılanan stres düzeyi, sorun çözme becerisi, bilişsel esneklik, fonksiyonel olmayan tutumlar ve algılanan sosyal destek üzerindeki etkisi de incelenmiştir. Sonucunda hem bireysel hem grup SÇT alan grupların tedavi almayan bekleme listesi koşulundaki gruba göre depresif belirtilerinin istatistiki olarak anlamlı düzeyde azaldığı ve bu düşüşün uygulama formatından (bireysel SÇT veya grup SÇT) bağımsız olduğu bulunmuştur. Diğer değişkenlerin öntest sontest ölçümleri arasında istatistiki olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Sonuç olarak hem bireysel formatta hem de grup formatında uygulanan SÇT'nin ergenlik döneminde görülen depresif belirtilerin azaltılmasında kullanılabilecek etkili bir psikoterapi yöntemi olabileceği söylenebilmektedir.
Belirsizliğe tahammülsüzlük, sorun çözme ve intihar arasındaki ilişki: Bir durumsal aracılık modeli
Bu çalışmanın amaçları, intihar açısından risk grubunda yer alan ve kontrol grubundaki bireylerin intihar davranışlarını incelemek; belirsizliğe tahammülsüzlük ile intihar olasılığı arasındaki ilişkide sorun çözmenin aracı rolünü incelemek; belirsizliğe tahammülsüzlüğün sorun çözme üzerinden intihar olasılığı ile dolaylı ilişkisinde sosyal destek, zaman perspektifi ve dini başaçıkmanın düzenleyici rolünü incelemektir. Bu amaçlar doğrultusunda çalışmanın örneklemini onkoloji (120), gastroenteroloji (120), psikiyatri (120) hasta grubu ve kontrol grubu (120) olmak üzere 480 kişi oluşturmaktadır. Örneklemin demografik özellikleri incelendiğinde; en genç grubun Psikiyatri, en yaşlı grubun Onkoloji olduğu, kadınların, çalışmayanların, evlilerin ve gelir-giderin birbirini karşıladığını belirtenlerin çoğunlukta olduğu son olarak hasta grupların tanı ve tedavi süreleri açısından 6 aydan daha uzun süreye sahip oldukları görülmüştür. Çalışmaya Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Onkoloji ve Gastroenteroloji, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi, Aydın Devlet Hastanesi ve Aydın Atatürk Devlet Hastanesi Psikiyatri polikliniklerine başvuran hastalar dâhil edilmiştir. Katılımcılardan veriler Demografik Bilgi Formu, Gözden Geçirilmiş Sorun Çözme Envanteri-Kısa Formu, İntihar Olasılığı Ölçeği, İntihar Davranışı Soru Formu, Zimbardo'nun Zaman Perspektifi Envanteri, Belirsizliğe Tahammülsüzlük Ölçeği, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği ve Dini Başa Çıkma Ölçeği-Kısa Formu aracılığıyla toplanmıştır. Çalışmanın analiz sonuçları, Psikiyatri grubunda yer alan katılımcıların intihar düşüncesi ve girişimi göstermede daha fazla olduğunu, sorun çözmenin belirsizliğe tahammülsüzlük ile intihar olasılığı arasındaki ilişkiye anlamlı olarak aracılık ettiğini, belirsizliğe tahammülsüzlüğün sorun çözme üzerinden intihar olasılığı ile dolaylı ilişkisinin sosyal destek ve geçmiş olumsuz, şimdi kaderci ve şimdi hazcı zaman perspektifleri tarafından düzenlendiğini ortaya koymuştur. Son olarak, çalışmadan elde edilen bulgular alanyazın ışığında tartışılmış, çalışmaya dair sınırlılıklar ele alınmış, çalışmanın sağladığı klinik doğurgulardan bahsedilmiş ve gelecek çalışmalar için önerilerde bulunulmuştur. ANAHTAR KELİMELER: Belirsizliğe Tahammülsüzlük, Sorun Çözme, İntihar Olasılığı.