Theses supervised by Prof. Dr. Ülker Meral Çulha
16 theses · Doğuş University
Eve bağlı hastalara bakım verenlerin kişilik özellikleri ile sağlık algıları arasındaki ilişkinin incelenmesi
Amaç: Bu araştırmanın amacı, Marmara Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi kayıtlarında bulunan ve evde bakım hizmeti alan hastaların bakım verenlerinin kişilik özellikleri ile genel sağlık algıları arasında bir ilişki olup olmadığının belirlenmesidir. Yöntem: Araştırmaya 2017 yılı Şubat, Mart ayları içerisinde İstanbul ilinde Pendik bölgesinde ve Marmara Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi kayıtlarında bulunan 600 evde bakım hastası arasından oranlı küme örnekleme yaklaşımına göre seçilen 86 kişinin katılmıştır. Araştırmada evde bakıma ihtiyacı olan hastaların bakım verenlerinin kendileri ve bakım verdikleri kişiler ile ilgili verileri toplamak amacıyla araştırmacı tarafından geliştirilen kişisel bilgi formu ile bağımsız değişkenlere yönelik bilgiler toplanmıştır. Ayrıca TIPI-10 (On Maddeli Kişilik Envanteri) ve Sağlık Algısı Ölçeği (Perception of Health) veri toplama aracı olarak kullanılmıştır. Betimsel ve ilişkisel tarama modelinin analizinde SPSS 23.0 programından yararlanılmıştır. Araştırmada, verilerin çözümlenmesinde frekans, yüzdelik, aritmetik ortalama, standart sapma, min-max değerler, Pearson Kolerasyon, bağımsız t testi ve varyans analizi (ANOVA testi) kullanılmıştır. Bulgular: Araştırmada bakım verenlerin yaş ortalaması 42,3±11,3 yıl (min:25, max:58) olurken, %74,4'ü kadın ve %25,6'sının erkek olduğu saptandı. Bakım veren kişilerin %51,9'u 36-51 yaş arasında ve %54,7'si ilkokul mezunudur. Bakım verenlerin %79,8'i evli ve %72,6'sı çalışmamaktadır. Hasta ve yaşlılara bakım veren kişilerin, %61,4'nün bir sosyal güvencesi olduğu, %45,7'sinin 801-1500 Tl arasında aylık kazancı olduğu belirlendi. Bakım verenlerin %87,2'si 3 ya da daha fazla kişi ile beraber oturmaktadır. Bakım veren kişilerin %57,0'sinin herhangi bir sağlık problemi olduğu ve bu kişilerin 49 tanesinde bir ve birden çok rahatsızlık saptandı. Ayrıca bu kişilerin %44,2'si sürekli olarak bir ilaç kullandığını belirtti. Bakım veren kişilerin %27,9'u hastanın kızıydı, %69,8'i 6 saat ve üzerinde bakım verdiğini belirtirken, %38,4'ünün bakım vermesine yardımcı bir kişinin olmadığı tespit edildi. Bakım alan kişilerin %72,1'i kadın, %93,6'sı 50 yaş ve üzeri ve %74,4'nün yatağa bağımlılığı olduğu saptandı. OMKÖ ölçeği alt boyutları arasında "Duygusal dengelilik" ortalama puanı 5,96 ile en yüksek kişilik özelliği iken "Dışadönüklük" 4,28 ile en düşük olan ortalama puandır. Sağlık algısı ölçeği alt boyutları arasında "sağlığın önemi" ve "öz farkındalık" en yüksek ortala puan alan kısımlar iken en düşük sağlık algısı ölçeği alt boyutu "kesinlik" olarak saptandı. Kişilik özellikleri alt boyutlarından sorumluluk, yumuşak başlı olma ve duygusal dengelilik arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönlü bir ilişki saptanmıştır (p<0,05). Sağlık algısı ölçeği alt boyutlarından kontrol merkezi ile kesinlik ve sağlığın önemi arasında zayıf ve pozitif yönlü; öz farkındalık ve sağlığın önemi arasında ise zayıf ve pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0,05). Sonuç: Bakım verme, hem bakım veren hem de hasta için oldukça zor ve sıkıntılı bir süreçtir. Bakım verenlerin sağlık durumlarının, bakım alanların ruhsal ve fiziksel iyi oluşlarına da etkisi olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda bakım verenlerin çoğunun kadın olduğu, bakım verme yükünün çok az paylaşıldığı ve bakım verenlerin kendi kronik hastalıkları olduğu gibi, bakım verme işinden ötürü ruhsal ve fiziksel sağlık sorunları yaşadıkları da görülmüştür. Çalışmamız sonucunda bazı bakım verenlerin psikolojik destek almaya istekli oldukları görülmüştür. Bu nedenle aile bakımının güçlendirilmesini sağlayacak biyolojik ve psikolojik sağlık hizmetlerin oluşturulması çok önemlidir. Anahtar Sözcükler: Eve Bağımlı Hasta, Bakım Verme, Sağlık Algısı, Kişilik
Özel ruh sağlığı merkezlerine başvurmuş bireylerde stres ile başetme becerileri ve psikolojik belirtiler arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı terapi merkezlerinde bulunan bireylerin stresle başa çıkma yöntemleri ile psikolojik belirtileri arasındaki ilişkiyi incelemektir. Bu çalışma, "ilişkisel tarama modeli"ne uygun olarak düzenlenmiştir. Araştırmaya İstanbul'da terapi merkezlerinde destek alan 100 kişi dahil edilmiştir. Katılımcıların stresle başa çıkma tutumlarının belirlenmesinde Türkçe güvenirlik ve geçerlilik çalışması Ağargün vd. (2015) tarafından yapılan COPE ölçeği, psikolojik belirtilerinin belirlenmesinde Türkçe güvenirlik ve geçerlilik çalışması Şahin ve Durak (1994) tarafından yapılan Kısa Semptom Tarama Envanteri kullanılmıştır. Veri toplama araçları ile elde edilen veriler bilgisayar ortamına sayısal ifade olarak girilmiş ve bu veriler sosyal bilimler için istatistik paket programı (SPSS 25) kullanılarak istatistiksel analizleri yapılmıştır. Araştırma sonucunda stresle başa çıkma tutumları ile psikolojik belirtiler arasında ilişki saptanmıştır. Yine araştırmada stresle başa çıkma tutumları ile psikolojik belirtilerin demografik değişkenlere göre anlamlı farklılaştığı görülmüştür.
Genç erişkinlerde yüzlerden duyguları tanımlama testinin geliştirilmesi
Duygular ilk olarak insanların yüz ifadelerine yansımakta ve yüz bölgesi duyguların tanınmasında önemli bir role sahip olmaktadır. Bu noktadan hareketle "Genç Erişkinlerde Yüzlerden Duyguları Tanımlama Testi (GEDTT)" geliştirilmesi, güvenirlik ve geçerliliğinin tespit edilmesi amacıyla bu çalışma yapılmıştır. Çalışmanın örneklemi, İstanbul'da bir vakıf üniversitesinde öğrenim gören 18-25 yaş aralığında 370 genç erişkin bireyden oluşmaktadır. Çalışma kapsamında katılımcılara sosyodemografik bilgi formu verilmiş ve GEDTT test-retest uygulaması yapılmıştır. Ayrıca Türk Toplumunda Sağlıklı Bireylerin Yüzlerinden Oluşan Duyguları Tanımlama Testi (TTDTT), Yüzde Dışavuran Duyguların Tanınması Testi (YDTT), Toronto Empati Ölçeği (TEÖ) ve Tromso Sosyal Zekâ Ölçeği (TSZÖ) uygulanmıştır. Çalışmaya ait verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiksel metotlar (frekans, yüzde, ortalama, standart sapma, minimum, maksimum) ve araştırmanın temel amacı olan GEDTT ölçeğinin güvenirlik ve geçerliliğinin ortaya konulmasında temel analitik strateji olarak benimsenen Çoklu Nitelik Çoklu Yöntem (ÇNÇY) kullanılmıştır. Model test sonuçları oldukça iyi düzeyde uyum iyiliği istatistikleri üretmiş ve modelin data tarafından desteklendiğini göstermiştir: χ2(50, N=370)= 84.37, p<.05; CFI: .96; RMSEA: .043 ve SRMR: .048, GFI: .99 ve AGFI: .97. Sonuçlardan da anlaşılacağı üzere, ilk ölçüm ile ikinci ölçüm arasında yüksek düzeyde ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmiş, dolayısıyla geliştirilen ölçeğin kararlı ölçümler yapabildiğine dair temel kanıt ortaya konulmuştur (r=.64). Başlangıçta testte yer alan tiksinme ve nötr duygusal yüz ifadesi ile ilgili de anlamlı sonuçlar elde edilmiştir. Ayrıca katılımcıların kendi yaş grubundan bireylere ait duygusal yüz ifadelerini, kendi kültüründen yetişkin bireylere ait duygusal yüz ifadelerine kıyasla doğru tanıma oranlarının oldukça yüksek olduğu tespit edildi (GEDTT1:57,09/70; GEDTT2: 63,81/70; TTDTT:59,12/70). Yanı sıra katılımcıların kendi kültüründen kişilere ait duygusal yüz ifadelerini kolaylıkla tanırken, farklı kültüre ait duygusal yüz ifadelerini tanımakta zorlandıkları saptandı. Genel olarak yüz ifadelerinden duygu tanıma testlerinin (GEDTT, TTDTT, YDTT) sonuçları, Toronto Empati Ölçeği (TEÖ) ve Tromso Sosyal Zekâ Ölçeği (TSZÖ) sonuçları değerlendirildiğinde, kadın katılımcıların erkek katılımcılara ve lisans öğrencilerinin ön lisans öğrencilerine kıyasla duygu ifadelerini doğru tanıma oranlarının, empati ve sosyal zekâ puanlarının yüksek olduğu tespit edildi. Sonuç olarak GEDTT'nin 5 temel duygunun (mutluluk, öfke, korku, şaşkınlık, üzüntü) değerlendirilmesinde güvenilir ve geçerli bir ölçme aracı olduğu tespit edilmiştir. GEDTT'nin ruh sağlığı alanında değerlendirme ve psikoterapilerde temel faktörlerden olan duygu tanımlama becerilerinin değerlendirilmesinde etkili bir ölçme aracı olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Duygu; Duygu Tanımlama; Genç Erişkin; Empati; Sosyal Zekâ.
Sınırda Kişilik Bozukluğuna eşlik eden kişilik bozukluğu gruplarına göre bağlanma, empati ve benlik saygısının karşılaştırılması
AMAÇ: Bu çalışmada, sınırda kişilik bozukluğu (SKB) tanısı alan bireylerde, eşlik eden kişilik patolojisi gruplarına göre bağlanma biçimleri, benlik saygısı ve empatik eğilimlerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ ve YÖNTEM: Çalışmaya Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne başvuran hastalar arasından SKB tanısı alan 149 kişi ve sosyo-demografik özellikler bakımından eşleştirilmiş 148 kişiden oluşan sağlıklı kontrol grubu dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan tüm kişilere Eksen II Kişilik Bozuklukları için Yapılandırılmış Görüşme Formu (SCID-II) uygulanmıştır. Böylelikle klinik grubun SKB tanıları gözden geçirilmiş ve eşlik eden kişilik patolojileri belirlenmiştir. Ayrıca Sosyo-demografik Bilgi Formu, Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri (YİYE-II), Empatik Eğilim Ölçeği (EEÖ) ve Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ) uygulanmıştır. BULGULAR: Araştırmada elde edilen bulgular doğrultusunda, klinik grubun eştanı durumuna göre EEÖ, RBSÖ ve YİYE-II puanlarının anlamlı düzeyde farklılaştığı bulunmuştur. Bulgulara göre, SKB ile A kümesi kişilik bozukluğu eştanısı olan kişilerde kaçıngan bağlanma puanları anlamlı düzeyde daha yüksek; yalnızca SKB tanısı alan gruptaki katılımcılarda ise kaygılı bağlanma anlamlı düzeyde en yüksektir. Ayrıca, RBSÖ'nde düşük benlik saygısına karşılık gelen yüksek puanların yalnızca SKB tanısı alan grupta anlamlı düzeyde en yüksek bulunmuştur. Ayrıca, klinik ile sağlıklı olmayan grup karşılaştırıldığında, güvensiz bağlanma biçimleri, empatik eğilim ve benlik saygısı düzeyleri bakımından istatistiksel açıdan anlamlı bulgular elde edilmişitir. Bulgulara göre, sağlıklı grubun Empatik Eğilim Ölçek puanları SKB tanısı alan gruba kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. Ayrıca, benlik saygısı klinik grupta anlamlı düzeyde düşük; kaygılı ve kaçıngan bağlanma düzeyleri ise sağlıklı gruba kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. Klinik gruptaki katılımcıların YİYE-II, EEÖ ve RBSÖ puanları arasındaki ilişki incelendiğinde, EEÖ puanları ile YİYE-II kaygılı ve kaçıngan bağlanma alt boyut puanları pozitif yönlü ve anlamlı ilişkili bulunmuştur. Ayrıca, klinik gruptaki katılımcıların RBSÖ puanları ile YİYE-II kaçıngan bağlanma alt boyut puanları arasında pozitif yönlü ve anlamlı korelasyon saptanmıştır. Klinik grubun RBSÖ puanlarının yordayıcı faktörleri incelendiğinde, erkeklere nazaran kadın olmanın, madde kullanımının ve kaygılı bağlanma puanlarının yüksek oluşunun düşük benlik saygısını anlamlı düzeyde yordayan değişkenler olduğu sonucu elde edilmiştir. SONUÇ: Araştırmada elde edilen bulgular doğrultusunda, SKB tanısı alan kişilerin sağlıklı kontrol grubuna kıyasla benlik saygısı ve empatik anlayış düzeyleri düşük; güvensiz bağlanma stilleri anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Sonuçlar, göz önünde bulundurularak planlanabilecek bir tedavinin SKB'na fayda sağlayabileceği olasılığı göz önünde tutulabilir. Ayrıca araştırma bulgularının ileri çalışmalarla desteklenebileceği düşünülmektedir.
Çocuk cinsel istismar suçundan hüküm giymiş erkeklerin MMPI-2 profillerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada çocuk cinsel istismar suçundan hüküm giymiş erkeklerin MMPI-2 profillerinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Yapmış olduğumuz bu çalışmanın cinsel saldırıya neden olan kişilik faktörlerinin ve suçlu profillerinin belirlenip gerek önlemler ve erken müdahale programları için, gerek de bu suçtan hüküm giymiş kişilerin rehabilitasyonu açısından önemli bilimsel katkılar sağlaması hedeflenmiştir. Bununla beraber çocuk cinsel istismar suçundan hüküm giymiş erkeklerin sosyo-demografik özelliklerine ilişkin değişkenleri, MMPI-2 profilleri açısından değerlendirilmesi de amaçlanmıştır. Bu araştırmanın evrenini İstanbul ilindeki Ceza İnfaz Kurumlarında bulunan ve çocuğa yönelik cinsel istismar suçundan dolayı hüküm giymiş erkekler oluşturmuştur. Araştırmanın örneklemini ise, İstanbul'daki Metris 2 No.lu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu, Silivri 1 Nolu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu ve Maltepe Ceza İnfaz Kurumunda bulunan ve çalışmanın dahil edilme kriterlerini taşıyan çocuk cinsel istismar suçundan hüküm giymiş 18 yaş üstü 180 erkek katılımcı oluşturmuştur. Çalışmada veri toplama araçları olarak Minnesota Çok Yönlü Kişilik Envanteri-2 ve araştırmacı tarafından oluşturulan Kişisel Bilgi Formu kullanılmıştır. Verilerin analizlerine başlanmadan önce, toplanan veriler bilgisayar ortamına girilmiş ve çalışmanın istatistiksel analizi SPPS 25 programıyla yapılmıştır. Analizin ilk aşaması olan normallik testi uygulanmış ve basıklık-çarpıklık değerleri kontrol edilmiştir. Basıklık-Çarpıklık değerleri -2, +2 arasında olduğundan dolayı normal dağılım olduğuna karar verilmiştir(George ve Mallery, 2010). Güvenilirlik düzeyi %95 olarak belirlenmiştir. İki bağımsız değişken arasındaki farkın analizi için T-Testi uygulanmıştır. Çoklu grup arasındaki farkın analizi için ANOVA analizi uygulanmıştır. Yapılmış olan bu çalışmada, çocuk cinsel istismar suçundan Hüküm giymiş erkeklerin MMPI-2 klinik ölçeklerinden Psikopatik Sapma(Pd) ve Sosyal İçe Dönüklük(Si) puanlarının yüksek, Erkeklik-Kadınlık (Mf) puanlarının düşük olduğu görülmüştür. MMPI-2 içerik ölçeklerinden Öfke(Ang), Antisosyal Uğraşılar(Asp), Tip A kişilik(Type A), Düşük Kendilik Değeri(Lse) ve Aile Problemleri(Fam) puanlarının yüksek çıktığı saptanmıştır. MMPI-2 PSY-5 alt ölçeklerinden Saldırganlık(Aggr) ve Sınır Tanımama (Disc) puanlarının yüksek çıktığı saptanmıştır. MMPI-2 tamamlayıcı ölçeklerinden Baskılama (R) ve Düşmanlık (Ho) puanlarının yüksek çıktığı saptanmıştır. Elde edilen bu sonuçlar çalışmanın tartışma ve yorum bölümünde ilgili literatür ışığında ayrıntılı olarak tartışılmaktadır. Anahtar Kelimeler: Cinsel İstismar, Çocuğun Cinsel İstismarı, Kişilik Özellikleri, MMPI-2
Genç erişkinlerde kozmetik cerrahi arayışı, beden algısı, benlik saygısı ve ilişki doyumu arasındaki ilişki: Bir model önerisi
Tüm dünyada kozmetik cerrahi müdahalelerine başvuran kişi sayısı hızla artarken kozmetik cerrahinin uygulandığı yaşlar da giderek düşmektedir. Genç erişkinlik dönemi kimlik gelişimi açısından önemli bir gelişim dönemidir. Bu çalışmada genç erişkinlerde kozmetik cerrahi arayışı ile beden algısı arasındaki ilişkide, kozmetik cerrahi ile en çok ilişkili bulunmuş iki önemli ruhsal faktör olan benlik saygısı ve romantik ilişki doyumunun aracılık etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın örneklemi, 18-25 arasındaki 293 kadın ve 101 erkek olmak üzere toplam 394 üniversite öğrencisi genç erişkinden oluşmaktadır. Katılımcılara Kozmetik Cerrahiyi Kabul Ölçeği (KCKÖ), Beden Algısı Ölçeği (BAÖ), Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ) ve Çok Boyutlu İlişki Doyum Ölçeği (ÇBİDÖ) uygulanmıştır. Uygulanan analizler sonucunda beden algısı ile kozmetik cerrahiyi kabul puanları arasındaki ilişkide benlik saygısının aracı rolü olduğu bulunmuştur. Beden algısı ve kozmetik cerrahiyi kabul arasında ilişki doyumu, ilişki kaygısı, ilişki izlenimi ayarlama, ilişkide kendine güven alt boyutlarının kısmi aracılık rolü olduğu saptanmıştır. Sonuçlarımız kozmetik cerrahi motivasyonunda beden algısının yanı sıra diğer ruhsal faktörlerin de önemli etkilerinin de olduğuna dikkat çekmektedir.
Travma sonrası gelişim derecesi MMPI-2 profilleri ve travma sonrası stres seviyesi ilişkisinin COVID-19 geçiren kişilerde incelenmesi
Bu çalışmanın amacı covid-19 tanısı almış bireylerin travma sonrası gelişim düzeylerini etkileyen faktörlerin incelenmesi, kişilik ve travma sonrası stresin Travma sonrası gelişim ile ilişkisinin belirlenmesidir. Bu nedenle, bu araştırmada covid-19 tanısı almış bireylerin MMPI-2 profilleri, travmatik stres belirtileri seviyesi ile travma sonrası gelişim arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu araştırmanın evrenini 2020 Mart ayı itibari ile Sağlık Bakanlığının uyguladığı Covid-19 testleri pozitif çıkan İstanbul ilinde yaşayan hastalar oluşturmaktadır. Araştırmanın örneklemini ise, 2020 Mart ayı itibari ile Sağlık Bakanlığının uyguladığı Covid-19 testleri pozitif çıkan İstanbul ilinde yaşayan ve araştırmanın dahil edilme kriterlerini taşıyan 55 kadın ve 41 erkek olmak üzere toplam 96 katılımcı oluşturmuştur. Araştırmada veri toplama araçları olarak demografik özellikleri belirlemek amacıyla Kişisel Bilgi Formu, kişilik özelliklerini belirlemek amacıyla Minnesota Çok Yönlü Kişilik Envanteri (MMPI-2), travma sonrası gelişim düzeyini belirlemek amacıyla Travma Sonrası Gelişim Envanteri ve travamtik stres belirtilerini belirlemek amacıyla Travmatik Stres Belirti Ölçeği kullanılmıştır. Veri analizine başlamadan önce, toplanan veriler bilgisayar ortamına gönderilmiş ve istatistiksel analizi SPPS 25 programıyla yapılmıştır. Analizin ilk aşaması olan normallik testi uygulanmış ve basıklık-çarpıklık değerleri kontrol edilmiştir. Basıklık-Çarpıklık değerleri -2, +2 arasında olduğundan dolayı normal dağılım olduğuna karar verilmiştir. Güvenilirlik düzeyi %95 olarak belirlenmiştir. İki bağımsız değişken arasındaki farkın analizi için T-Testi uygulanmıştır. Çoklu grup arasındaki farkın analizi için ANOVA analizi uygulanmıştır. İki veya daha fazla değişken arasındaki ilişki için Pearson Korelasyon analizi uygulanmıştır. Çoklu Doğrusal Regresyon kullanılarak, bağımsız değişkenlerin bağımlı değişkene etkisi görülmüştür. Yapılan çalışma sonucunda MMPI-2 klinik ölçeklerden depresyon, psikasteni ve sosyal içe dönüklük puanları ile travma sonrası gelişim arasında negatif yönlü, travma sonrası belirti ölçeği ile ise pozitif yönlü ilişki olduğu belirlenmiştir. MMPI-2 içerik ölçeklerinden anksiyete, depresyon, obsesiflik, sağlık endişeleri ve aile sorunları alt ölçekleri ile travma sonrası gelişim arasında negatif yönlü, travma sonrası belirti ölçeği ile ise pozitif yönlü ilişki olduğu tespit edilmiştir. MMPI-2 tamamlayıcı ölçeklerden ego gücü ile travma sonrası gelişim ve travma sonrası stres belirtileri arasında anlamlı ilişkilerin olduğu görülmektedir. Elde edilen bu sonuçlar çalışmanın tartışma ve yorum bölümünde ilgili literatür ışığında tartışılmaktadır.
Bağlanma stilleri, özsaygı ve ilişki istikrarı arasındaki ilişki
Bu araştırmada romantik ilişki yaşamakta olan bireylerin bağlanma stilleri, özsaygı ve ilişki istikrarı arasındaki ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmaya romantik ilişkisi olan (sevgili/flört, sözlü/nişanlı) 18 yaş ve üzeri 148 kadın, 77 erkek toplam 225 kişi katılmıştır. Araştırma kapsamında katılımcılara Kişisel Bilgi Formu, İlişki Anketleri Ölçeği, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği, İlişki İstikrarı Ölçeği uygulanmıştır. Araştırma bulgularımıza göre; benlik saygısı ve ilişki istikrarının cinsiyete göre farklılık göstermediği tespit edilmiştir. Güvenli bağlanma (p<.01), kayıtsız bağlanma (p<.05) ve saplantılı bağlanma (p<.05) ise cinsiyetlere göre anlamlı farklılıklar gösterdi. Güvenli bağlanma ile benlik saygısı (p<.001) ve ilişki istikrarının alt boyutu olan ilişki doyumu (p<.01) arasında pozitif yönlü anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Ancak bağlanma boyutları ve benlik saygısı seçeneklerin niteliğini değerlendirme boyutunu yordamamaktadır (p>.05). Benlik saygısı (p<.05), ilişki doyumu (p<.01), ilişki yatırımı (p<.01) boyutlarında ilişki durumuna göre anlamlı farklılıklar bulunmuştur. İlişki durumu sözlü/nişanlı olanların benlik saygısı puan ortalamaları (Ort = 32.88, Ss = 4.55) sevgili/flört olanlara (Ort = 31.30, Ss = 5.48) göre anlamlı bir şekilde daha yüksek bulunmuştur. Benzer şekilde ilişki yatırımı (Ort = 44.65, Ss = 10.39) ve ilişki doyumu (Ort = 57.37, Ss = 9.34), ilişki durumu sözlü/nişanlı olanlarda anlamlı bir şekilde daha yüksek bulunmuştur. Katılımcıların birliktelik süresi ile ilişki doyumu boyutu (p<.001), seçeneklerin niteliğini değerlendirme boyutu (p<.020) ve ilişki yatırımı boyutu (p<.006) arasında da bir ilişki saptanmıştır. Birliktelik süresi bir yıldan az olanların ilişki doyumu ve ilişki yatırımı birliktelik süresi üç yıl ve üzeri olan katılımcılara kıyasla daha düşük bulunmuştur. Birliktelik süresi bir yıl ve üzerinde olanların seçeneklerin niteliğini değerlendirme boyutu puan ortalamaları birliktelik süresi üç yıl ve üzeri olanlardan daha yüksek olduğu saptanmıştır.
Covid-19 döneminde covid-19 hastalığı harici travmatik kayıp yaşayan kadınlarda yas düzeyi, başa çıkma algısı ve ölüm kaygısı ilişkisinin incelenmesi
İnsanlar yaşamları boyunca travmatik durumlara maruz kalabilirler. Travmatik yaşantılar kişide korku, çaresizlik ve dehşet hissettirebilir. Dünyaca içinde bulunduğumuz Covid-19 salgın hastalık döneminin de travmatik bir olay olduğunu söyleyebiliriz. Kişiler doğası gereği travmatik durumlarla başa çıkma noktasında farklılaşabilir. Kimileri bu olumsuz ve sarsıcı olayların etkisi ile baş edebilirken kimileri bu durumlarla etkili ve yeterli bir şekilde baş edemeyebilir. Covid-19 salgın hastalık dönemindeki kayıplar ani, beklenmedik bir şekilde gerçekleştiğinden dolayı kayıp yaşayan kişiler travmatik yas yaşamaya başlayabilir. Travmatik yas yaşayan kişilerde travma sonrası iyileşmenin daha geç olduğu ve birçok psikolojik sıkıntıya neden olabileceği bilinmektedir. Ülkemizde travmatik yas ve Covid-19'a bağlı kayıp yaşayan kişilerdeki yas sürecinin birlikte incelendiği bir çalışma bulunmamaktadır. Çalışmanın amacı; Covid-19 döneminde Covid-19 harici travmatik kayıp yaşayan yetişkinlerde yas düzeyi, başa çıkma algısı ve ölüm kaygısı arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Bu amaç dahilinde araştırmaya 2020 Mart ayı itibariyle 18 – 60 yaş aralığında ve 6 ay öncesinde ölüme bağlı olarak yakınını kaybetmiş İstanbul'da ikamet eden 120 kişi katılmıştır. Araştırmada "Travmatik Yas Ölçeği", "Travma ile Başa Çıkabilme Algısı Ölçeği" ve "Ölüm Kaygısı Ölçeği" kullanılmıştır. Araştırma sonucunda; travmatik yasın ölüm kaygısını pozitif yordamadığı, travma ile başa çıkabilme algısının ölüm kaygısını negatif yordamadığı ve travma ile başa çıkabilme algısının travmatik yas düzeyini negatif anlamlı düzeyde yordadığı bilgisine ulaşılmıştır. Covid-19 döneminde travmatik yas yaşayan yetişkinler ile Covid-19'a bağlı kayıp yaşayan yetişkinlerdeki yas sürecinin nasıl ilerlediğinin benzerlik ve farklılıklarının literatüre katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Karşılaştırma gruplarında travmatik olaylar ile başa çıkabilme algısı ve ölüm kaygısı incelenecektir. Çalışmanın sonuçlarının önleyici ve destekleyici ruhsal programların oluşturulmasında fayda sağlayabileceği düşünülmektedir.
Terör gazilerinde, psikolojik dayanıklılıkla travma sonrası büyüme arasındaki ilişkide, problem odaklı basa çıkma ve algılanan sosyal desteğin aracı rolü
daha sonra doldurulacaktır
Terör gazilerinde, psikolojik dayanıklılıkla travma sonrası büyüme arasındaki ilişkide, problem odaklı başa çıkma ve algılanan sosyal desteğin aracı rolü
Bu araştırmanın amacı, terör gazilerinde terör gazilerinde psikolojik dayanıklılık ve travma sonrası büyüme arasındaki ilişkide problem odaklı başa çıkma ve algılanan sosyal desteğin etkisinin incelenmesidir. Çalışma kapsamında verileri 185 terör gazisine "Kişisel Bilgi Formu", "Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği", "Stresle Başa Çıkma Yolları Ölçeği-Problem Odaklı Başa Çıkma alt boyutu", "Algılanan Sosyal Destek Ölçeği" ve "Travma Sonrası Büyüme Ölçeği" uygulanmıştır. Bu araştırma, nicel araştırma yöntemlerinden ilişkisel desende yürütülmüştür. Tezde, ilgili değişkenlerin travma sonrası büyümeye olan etkilerinin gösterildiği yapısal eşitlik modeli geliştirilmiş ve test edilmiştir. Tezde, aracılık etkilerinin analizinde Ki-kare farklılık testlerine dayanan iç-içe geçmiş modeller stratejisi kullanılmıştır. Ayrıca aracı etkilerin anlamlılığının değerlendirilmesi için Bootstrapping tekniğinden yararlanılmıştır. Elde edilen bulgulara göre, psikolojik dayanıklılık, problem odaklı başa çıkma üzerinde pozitif yönde anlamlı bir açıklayıcı olduğu tespit edilmiştir. Öte yandan, psikolojik dayanıklılık, algılanan sosyal destek üzerinde pozitif yönde anlamlı bir açıklayıcı olduğu tespit edilmiştir. Psikolojik dayanıklılık, travma sonrası büyüme arasında pozitif yönde anlamlı bir açıklayıcı olduğu gözlemlenmiştir. Algılanan sosyal destek, problem odaklı başa çıkma üzerinde pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. Problem odaklı başa çıkma, travma sonrası büyüme arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir. Algılanan sosyal destek, travma sonrası büyüme arasındaki ilişkide pozitif yönde anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. İlişkisel bulguların elde edilmesiyle, araştırmadaki modelin uyum indekslerine bakılmıştır. Yapısal Psikolojik dayanıklılıkla travma sonrası büyüme arasındaki ilişkide, algılanan sosyal desteğin kısmi aracılık etkisi saptanmıştır. Psikolojik dayanıklılıkla travma sonrası büyüme arasındaki ilişkide problem odaklı yaklaşımın aracılık ilişkisi saptanmamıştır. Travma sonrası büyümenin en önemli belirleyicilerinden birinin psikolojik dayanıklılık kişilik özelliği olduğu bulunmuştur. Buna göre, travmatik deneyimi olan bireylerde psikolojik dayanıklılık düzeyi artıkça travma sonrası büyüme düzeyinin de artacağı ifade edilebilir. Bulgular, alanyazın bağlamında tartışılmış, araştırma sonuçlarına dayalı ve gelecekte yapılacak çalışmalara yönelik önerilerde bulunulmuştur.
Üniversite öğrencilerinde varoluşsal kaygı ve sosyal medya bağımlılığı arasındaki ilişkide gelişmeleri kaçırma korkusunun aracı rolü
Teknolojinin gelişmesiyle birlikte günlük hayata dahil olan sosyal medyanın özellikle genç yetişkin bireyler arasında kullanımının yaygınlaşması giderek problemli bir hal almaya başlamıştır. Sosyal medya bağımlılığı olarak ortaya çıkan bu yeni patolojik unsuru varoluşsal kaygıların motive ediyor olabileceği fikrinden hareketle tasarlanan bu çalışmaya yaklaşık son on yılda literatürün ilgisini çeken FoMO'nun eklenmesinin sebebi gelişmeleri kaçırma korkusu olarak adlandırılan bu yeni fenomenin bireylerin sosyal medyayı kullanım oranlarını arttırdığına dair yapılan çalışmalar olmuştur. Buradan hareketle mevcut çalışmanın amacı, varoluşsal kaygı ve sosyal medya bağımlılığı arasındaki ilişkide FoMO'nun (Fear of Missing Out) aracı rolünü belirlemektir. Çalışmaya İstanbul Arel Üniversitesi ve Doğuş Üniversitesinde 2022-2023 Güz Döneminde öğrenim gören 395 öğrenci katılmıştır. Katılımcılara Varoluşsal Kaygı Ölçeği, Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği ve FoMO Ölçeği uygulanmış olup değişkenler arasındaki ilişkileri belirlemek amacıyla korelasyon analizi yapılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre üç değişken arasında da pozitif yönlü anlamlı ilişki bulunmuştur. Aracılık etkisini incelemek amacıyla kullanılan Bootsrappting yöntemi sonucunda FoMO'nun varoluşsal kaygı ile sosyal medya bağımlılığı ilişkisinde kısmi aracı etkiye sahip olduğu görülmüştür. Araştırmadan elde edilen bulgular literatür ışığında tartışılmış olup alanyazında daha önce böyle bir çalışmanın yapılmamış olması göz önünde bulundurularak çalışmanın sonuçlarının gerek bilim gerek klinik pratik için oldukça önemli olduğu düşünülmektedir.
Türkiye' de cinsel saldırı suçundan hüküm giymiş erkeklerin MMPI-2 profillerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada cinsel saldırı suçundan hüküm giymiş erkeklerin MMPI-2 profillerinin belirlenmesi ve sosyodemografik özelliklere ilişkin değişkenler ile MMPI-2 profilleri arasındaki ilişkinin yordanabilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma; cinsel saldırı suçlarına zemin oluşturabilecek kişilik faktörlerinin belirlenmesine ve suçlu profillerinin tespitine olanak sağlayacaktır. Bununla birlikte oluşturulacak erken müdahale programları ile olası benzer suçları önlemek öte yandan bu suçtan hüküm giymiş kişilerin rehabilitasyonu ile suçun olası tekrarını kısıtlamak açısından önem arz etmektedir. Araştırmanın örneklem grubunu, İstanbul'daki Ceza İnfaz Kurumlarından olan; Maltepe Açık Ceza İnfaz Kurumu ve Maltepe 3 No.lu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu' nda bulunan, cinsel saldırı suçundan hüküm giymiş 18 yaş üstü 127 erkek katılımcı oluşturmuştur. Çalışmada veri toplama araçları, Minnesota Çok Yönlü Kişilik Envanteri-2 ve Sosyodemografik Bilgi Formudur. Araştırmanın bulguları incelendiğinde, cinsel suçlar nedeniyle hükümlü erkeklerin MMPI-2 klinik ölçeklerinden F- arka ölçeği, Hipokondriyazis, Histeri, Psikopatik Sapma, Paronoya, Psikasteni ve Şizofreni ölçeği puanlarının yüksek olduğu görülmüştür.
Beden imajı ile yeme tutumu arasındaki ilişkide yalnızlık düzeyinin aracı rolü
Beden imajı bireylerin bedenlerine yönelik tutumlarının tamamı olarak bilinmektedir. Bireyin bedenindeki herhangi bir kısmına dair olumsuz tutum içinde olması bedenini beğenmemesi ile sonuçlanmaktadır. Son yüzyılda beden imajı genellikle kilo üzerinden vurgulandığından bireylerin kilolarından memnun olmamaları olası görülmektedir. Bireyin kilosundan memnun olmamasının sonucunda yeme tutumunda değişikler ve yeme bozukluğu ortaya çıkabilmektedir. Bireyin istenen bedene ulaşma için patolojik düzeyde ısrarlı olması yemeyi kısıtlama, yeme alışkanlıklarına değişim, spor yapma ve bedenini sürekli isleme gibi davranış kalıplarını tetiklemektedir. Kavramlar arasındaki ilişkide yalnızlık kavramının aracılık ettiği düşünülebilir. Birey beden imajından dolayı kendini beğenmemesi ve çevresinden uzaklaşması yalnızlık ile sonuçlanabilir ve yeme bozukluğu gelişiminde etkili olabilir. Bu çalışmanın amacı beden imajı ile yeme tutumu arasındaki ilişkide yalnızlığın aracı rolünü incelemesidir. Bu amaçla yapılan çalışmada 729 kadın ve 320 erkek olmak üzere toplam 1049 kişi yer almıştır. Katılımcılara içerisinde kişisel bilgi formu, UCLA Yalnızlık Ölçeği, Vücut Algısı Ölçeğı̇, Yeme Bozukluğu Değerlendirme Ölçeği ve Yeme Tutumu Testi olan anket formu uygulanmıştır. Yapılan karşılaştırma analizler sonucunda katılımcıların cinsiyet, yaş, eğitim durumu, medeni durum, maddi durum, yaşadığı kişi, spor yapma sıklığı ve vücut kitle indeksi bilgilerine göre yalnızlık, vücut algısı, yeme bozukluğu ve yeme tutumu puanları anlamlı farklılık göstermektedir. Yeme tutumu bozulmuş olan katılımcıların yalnızlık ve yeme bozukluğu puanları anlamlı şekilde yüksek görülmüştür. Beden algısı bozulmuş olan katılımcıların yeme tutumu, yeme bozukluğu ve yalnızlık puanları anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Vücut kitle indeksi düzeylerinin cinsiyete göre dağılımlarının anlamlı farklılık gösterdiği bulgulanmıştır. Son olarak kavramlar arasında anlamlı korelasyon katsayıları hesaplamıştır. Bu ilişkilerin devamında yapılan aracılık rolüne dair elde edilen bulgularda vücut algısı ile yeme bozukluğu ve yeme tutumu puanları arasındaki ilişkilerde yalnızlığın istatistiksel olarak anlamlı aracı etkisi olduğu görülmüştür. Elde edilen bulgular kavramlar arasındaki dinamik ilişkinin incelenmesinde ve anlaşılmasında uzmanlara faydalı bilgiler sunmaktadır. Bunun yanında yapılan çalışma, yeme bozukluğu etiyolojisinin anlaşılması ve terapi sürecinin yürütülmesine göz önüne alınması gereken kavramların sunulması açısından gerek psikoterapistler gerek danışanlar için değerli sonuçlar barındırmaktadır.
Üniversite öğrencilerinde sosyal medya bağımlılığının depresyon, bağlanma stilleri ve sosyal kaygı ile ilişkisi
Bu araştırmada üniversite öğrencilerinin sosyal medya bağımlılık düzeyleri ile bağlanma stilleri, depresyon ve sosyal kaygı düzeyleri arasındaki ilişkilerin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın örneklem grubunu basit seçkisiz yöntemle seçilen ve çalışmaya katılmaya gönüllü olan 1079 üniversite öğrencisi oluşturmaktadır. Bu araştırmada Sosyodemografik Veri Formu, Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği, Erişkin Bağlanma Biçimi Ölçeği ve Liebowitz Sosyal Kaygı Ölçeği kullanılmıştır. Gerekli izinler alındıktan sonra ilgili ölçekler bazı katılımcılara Google Forms aracılığıyla ulaştırılırken bazı katılımcılara yüz yüze sunulmuştur. Araştırmada elde edilen veriler için tekli ve çoklu uç değerler analizi yapılmış ve SPSS v.23 programı kullanılmıştır. Hesaplamalar sonucu, 3 katılımcı ana değişkenler için elde edilen z puanının ± 3,29 dışında yer alması nedeniyle veri setinden çıkartılmıştır. Yapılan araştırmada katılımcılardan elde edilen veriler üzerinde momentler çarpımı korelasyon katsayısı ve hiyerarşik regresyon analizi yöntemleri uygulanmıştır. Yapılan analizler sonucunda, sosyal medya bağımlılığı ile depresyon, sosyal anksiyete, kaygılı ve kaçıngan bağlanma stilleri arasında istatistiksel açıdan pozitif yönde bir ilişki belirlenmiştir. Sosyal medya bağımlılığı ile güvenli bağlanma arasında ise istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki tespit edilememiştir. Ayrıca kaygılı ve kaçıngan bağlanma ile sosyal anksiyete, sosyal medya bağımlılığını anlamlı biçimde yordarken, sosyal medya bağımlılığının da depresyonu anlamlı biçimde yordadığı tespit edilmiştir.
Bağlanma stilleri ve affetme düzeyinin evlilik doyumuna etkisi
Bu araştırmada bağlanma stilleri ve affetme düzeyinin evlilik doyumuna etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmaya 25 yaş ve üstünde en az 1 yıldır evli 316 kadın, 206 erkek toplam 522 kişi katılmıştır. Araştırma kapsamında katılımcılara Kişisel Bilgi Formu, Üç Boyutlu Bağlanma Stilleri Ölçeği (ÜBBSÖ), Kişilerarası İlişkilerde Affetme Ölçeği (KİAÖ) ve Evlilik Doyumu Ölçeği (EDÖ) uygulanmıştır. Elde edilen veriler istatistiksel analizlere tabi tutularak değişkenler arasındaki ilişkilerin belirlenmesi amacıyla Pearson korelasyon analizi, evlilik doyumu ve alt boyut puanlarının bağlanma stilleri ve kişilerarası ilişkilerde affetme puanları ile yordanması amacıyla çoklu doğrusal regresyon analizi yapılmıştır. Araştırma bulgularına göre Güvenli ve Kaygılı-Kararsız Bağlanma stili ile Evlilik Doyumu Ölçeğinin tüm alt boyutları arasındaki ilişki istatiksel olarak anlamlı çıkmıştır. Kaçınan Bağlanma stili ise Yakınlık, Ebeveynlik Anlayışı ve Öfke dışında tüm alt boyutlarla ilişkili bulunmuştur. Kişilerarası İlişkilerde Affetme Ölçeği toplam puanı ile EDÖ'nun yalnızca Yakınlık ve Eşin Ailesiyle İletişim alt boyutları ilişkili çıkmış, diğer alt boyutlar ile arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilememiştir. KİAÖ'nun Soruna Yönelme ve Olumluya Odaklanma alt boyutlarıyla da EDÖ'nun hiçbir alt boyutu arasında anlamlı bir ilişki görülmemiştir. Bağlanma stilleri ve affetme arasındaki ilişki de incelenmiş; Üç Boyutlu Bağlanma Stilleri Ölçeğinin tüm alt boyutlarının affetme ile anlamlı olduğu görülmüştür. Sonuçlar üç bağlanma stilinin de evlilik doyumunda etkili olduğu fakat kişiler arası ilişkilerde affetmenin evlilik doyumuna etkisinin olmadığını ortaya koymuştur. Bu araştırmanın bulgularının psikologlara, çift terapistlerine, aile danışmanlarına yol gösterici olacağı, mevcut literatüre katkı sağlayacağı ve özellikle affetmenin evlilik doyumuna etkisinin çıkmamasının gelecekteki çalışmalar için araştırmacılara yeni bir başlangıç noktası oluşturacağı düşünülmektedir.