Adipokines
56 theses under this subject heading
Vitiligolu hastalarda serum adipokin düzeyleri (Leptin, adiponektin) ve insülin direncinin araştırılması
Amaç: Vitiligo patogenezinde inflamasyonun rol oynadığı düşünülmektedir. Son yıllarda, adipokin dengesindeki düzensizlik inflamasyon, metabolik sendrom ve takiben gelişen hastalıklar ile ilişkili bulunmuştur. Bu çalışma, vitiligo hastalarında metabolik sendrom (MetS) bileşenlerinin varlığını ve insülin direncini (IR) belirlemeyi ve sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırmayı amaçlamıştır. Ayrıca vitiligo hastalarında serum leptin, adiponektin, tümör nekroz faktörü-α (TNF-α) düzeylerinin belirlenmesi ve hastalık aktivitesi ve yaygınlığı ile ilişkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu prospektif çalışmaya Mustafa Kemal Üniversitesi Dermatoloji Polikliniğine başvuran 37 vitiligo hastası (20 erkek, 17 kadın) ve 32 sağlıklı birey (16 erkek, 16 kadın) dahil edilmiştir. Katılımcıların VKİ (vücut kitle indeksi) hesaplanarak, kan basıncı ve bel çevreleri ayrı ayrı ölçülmüştür. Serum HDL-kolesterol, trigliserid (TG), insülin, TNF- α, leptin ve adiponektin düzeyleri değerlendirilmiştir. IR, homeostatik model değerlendirmesi (HOMA) metodu ile belirlenmiştir. Bulgular: Vitiligo ve kontrol grupları arasında yaş, cinsiyet ve VKİ açısından anlamlı fark izlenmemiştir. Hasta grubunun %10,8'inde (n=4), kontrol grubunun %9,3'ünde (n=3) MetS saptanmıştır. MetS komponentleri açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Leptin (9,07±3,44) ve insülin (8,54±5,09) düzeyleri ve HOMA-IR (1,82±1,23) değerleri vitiligo hastalarında anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (sırasıyla p=0,004; p=0,041; p=0,041). Vitiligo hastalarında kontrol grubuna göre adiponektin düzeyleri düşük ve TNF-α düzeyleri yüksek bulunmuş olmasına karşın iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir (sırasıyla p=0,885; p=0,110). Hastalık aktivitesi ve yaygınlığı ile serum adipokin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmamıştır. Sonuç: Proinflamatuar etkili leptinin yüksek bulunması vitiligo patogenezinde inflamasyonun rol oynadığı hipotezini desteklemektedir. HOMA-IR değerlerinin ve leptin düzeylerinin her ikisinde de görülen yükseklik vitiligonun insülin direnci ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: adiponektin, insülin direnci, leptin, metabolik sendrom, tümör nekroz faktörü, vitiligo.
Yüksek yağlı diyetle beslenen farelerde kefir tüketiminin adipokinler üzerine etkileri
Obezite, 21'inci yüzyılın en önemli ve yaygın sağlık sorunlarından biridir. Obezitenin en önemli nedeni hareketsiz yaşam tarzı ve sağlıksız beslenmedir. Kefir obezite ile mücadelede etkili olabileceği düşünülen bir probiyotiktir. Bu çalışma, yüksek yağlı diyetle (YYD) beslenen fare modelinde kefir tüketiminin lipid profili ve adipokinler üzerindeki etkilerini inceleyerek kefirin olası terapötik etkisini araştırmayı ve bu konuya yönelik literatüre katkı sağlamayı amaçlandı. Bu çalışmada YYD beslenen farelerde kefir tüketiminin vücut ağırlığı, epididimal yağ ağırlığı, lipid profili (Total kolesterol, HDL kolesterol, LDL kolesterol, Trigliserid), adipokin hormonlar (Leptin, Adiponektin, Vaspin, Resistin) ve İrisin/FNDC5 üzerine etkisi incelenmiştir. BALB/c suşu erkek fareler; kontrol grubu (n=10), Yüksek yağlı diyet (YYD) (n=10) ve YYD+Kefir (n=10) olmak üzere 3 gruba ayrıldılar. Kontrol grubuna standart pelet yem, YYD grubuna %60 yağ içeriğine sahip yüksek yağlı diyet, diğer gruba da yüksek yağlı yeme ilaveten oral gavajla 15ml/kg kefir verilerek 8 hafta süresince beslenmişlerdir. Lipid profili otoanalizörde ticari kitler kullanılarak ölçüldü. Adipokin hormonlar ve İrisin/FNDC5 düzeyleri düzeyleri ticari olarak temin edilen kitler kullanılarak enzim bağlı immunosorbent ölçüm (ELISA) yöntemi ile ölçüldü. Deneyin sonucunda grupların vücut ağırlık kazanımları arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Grupların epididimal yağ ağırlıkları arasında anlamlı bir fark bulundu. YYD ve YYD+Kefir grubu epididimal yağ ağırlıkları kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. YYD ve YYD+Kefir grubu epididimal yağ ağırlıkları arasında anlamlı bir fark bulunmadı. YYD ve YYD+Kefir grubu Total kolesterol, HDL-K, LDL-K değerleri Kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. YYD+Kefir grubu ve YYD grubu arasında ise Total kolesterol, HDL-K, LDL-K değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Trigliserid değerlerinde gruplar arası fark bulunmadı. YYD+Kefir grubunun Adiponektin ve İrisin/FNDC5 değerleri Kontrol grubu ve YYD grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu. Kontrol grubu ve YYD grubu arasında Adiponektin ve İrisin/FNDC5 değerleri için istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Vaspin, Leptin, Resistin değerlerinde gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmadı.
Oral yolla alınan capsaisinin yağ dokudaki adipokin ekspresyonu üzerine etkileri
Capsaicin, acı kırmızıbiberin etken maddesidir. Capsaicin alınımının hem lipolizi stimule ederek hem de lipogenezi engelleyerek yağ dokusunu azaltabileceği düşünülmektedir. Adipokinler hücreden hücreye sinyal taşıyıcı proteinlerdir ve yağ dokusundan salınırlar. Santral ve periferde görev almakla birlikte bu görevler santralde iştah ve enerji tüketimini düzenlemek iken periferde insülin duyarlılığı, oksidatif kapasite ve lipid alımını etkilemektir. Çalışmamızda, Capsaicinin sıçanlarda yağ dokusundaki bazı adipokinlerin ekspresyonu üzerine olabilecek etkilerinin immunohistokimyasal boyama yöntemi ile belirlenmesi amaçlandı. Deney grubu (n:10) % 0,04 oranında capsaicin içeren yem ile, kontrol grubu (n:10) ise standart sıçan yemi ile beslendi. Sıçanlar, 60 gün sonunda, canlı ağırlıkları tartılıp sırasıyla; deri altı, testiküler, visseral yağ dokusu ve kahverengi yağ dokusu örnekleri alındı. Tüm gruplara ait dokularda immunohistokimya yöntemi ile leptin, adiponektin, TNFα ve visfatin ekspresyonu yapıldı. Leptin için bakıldığında deney grubunda özellikle testiküler yağ doku (TY) ve visseral yağ dokuda (VY) kontrol grubuna oranla daha az boyanma görüldü. TNFα için, deney grubunda SY ve KY dokularında deney grubunun kontrol grubuna oranla daha yoğun boyandığı tespit edilirken, TY ve VY dokularında daha az boyanma görüldü. Adiponektin için, kontrol ve deney grupları arasında dikkate değer bir farklılık gözlenmemesine karşın sadece SY dokusunda deney grubunun daha fazla boyandığı tespit edildi. Visfatin için, KY dokusunda 2 grup arasında dikkate değer bir farklılık görünmezken, TY, VY ve SY dokularında deney grubunun kontrole oranla daha yoğun boyandığı görüldü. Sonuç olarak; Capsaicin, hem beyaz hem de kahverengi yağ dokusunu ve bu dokularda sentezlenen bazı adipokinleri (adiponektin, leptin, TNF- α ve visfatin) uyararak, ekspresyonlarında değişikliğe sebep olmuştur. Anahtar Kelimeler: Capsaisin, Adipokin, Beyaz yağ dokusu, Kahverengi yağ dokusu
Hepatosteatoz ve omentin-1 ilişkisi
Giriş: Çocukluk çağı obezitesi ülkemiz ve dünyada artmakta olan bir problemdir ve birçok komorbite ile birliktedir. Hepatosteatoz (NAFLD) çocuklarda en sık görülen karaciğer hastalığıdır, obezite ile de yakından ilişkilidir. Omentin-1 insülin duyarlılaştırıcı etkisi ortaya konmuş, vücut kitle indeksi ile negatif korelasyon gösterdiği tespit edilmiş bir adipokindir. İnsülin direnci ve hepatosteatoz arasındaki ilişki iyi bilinmektedir dolayısı ile omentinin hepatosteatoz patogenezinde rolü olabileceği varsayılabilir. Obez çocuklarda omentin-1 düzeyleri incelenmiştir ancak literatürde hepatosteatozu olan obez çocuklardaki omentin-1 düzeyleriyle ilgili yeterli çalışma yoktur. Çalışmamızda hepatosteatozu olan ve olmayan obez çocuklarda omentin-1 düzeylerini inceleyerek çocukluk çağında görülen hepatosteatoz ile omentin-1 arasındaki olası ilişkiyi ortaya koymayı ve hepatosteatoz patogenezini aydınlatmaya katkı sunmayı hedefledik. Yöntem ve gereçler: Hastanemiz çocuk endokrinoloji ve genel çocuk polikliniğine Ekim 2017 ve Nisan 2018 tarihleri arasında başvuran 12-18 yaş arası, ergenliği başlamış (puberte evre ≥ 3) ve obezitesi (vücut kitle indeksi standart sapma skoru (VKİ SDS) ≥%95) olan 134 hastanın antropometrik ölçümleri yapıldı, kan basıncı değerleri ve rutin kan tetkikleri kaydedildi. İnsan omentin-1 ELISA kiti ile çalışılmak üzere serum jelli tüpe 2 ml kan ayrıldı. Tüm hastalara hepatosteatoz tespiti ve evrelemesi (evre 1, 2 ve 3) için üst batın ultrasonografisi (USG) yapıldı. Kan verme sürecinde omentin-1 için kan ayrılamayan, kronik hastalığı veya sendromik obezitesi olan ve antidiyabetik ilaç kullanan olgular çalışma dışı bırakıldı. Bulgular: Hepatosteatoz olan ve olmayan gruplar yaş ve cinsiyet açısından karşılaştırıldığında anlamlı fark yoktu. Hepatosteatozu olmayan olgularda (n=44) ortanca omentin-1 düzeyleri 11.02 ng/ml ve hepatosteatoz tanılı olgularda (n=38) ortanca omentin-1 düzeyleri 10.50 ng/ml olarak bulundu. İki grup arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p=0.823). Ağır hepatosteatozu olan (evre 2- 3) olguların ortanca omentin-1 düzeyleri 9.45 ng/ml, hafif hepatosteatozu olan olguların (evre 1) ortanca omentin-1 düzeyleri 9.75 ng/ml olarak ölçüldü (p=0.954). Sonuç: Çalışmamızda obez çocuklarda saptanan hepatosteatoz ile omentin-1 düzeyleri arasında bağlantı saptanmamıştır. Ancak evre 2-3 hepatosteatozlu hastaların sağlıklı kontroller ve hepatosteatozu olmayan obezlerle karşılaştırılacağı daha fazla olgu sayısıyla yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır. Omentin-1'in hepatit oluşturan durumlardaki rolünün aydınlatılması da NAFLD patogenezindeki yerinin anlaşılmasında katkı sağlayabilir.
Prepubertal çocuklarda neuregulin 4 ile nutrisyonel ve metabolik durumun ilişkisi
Amaç: Beslenme bozuklukları tüm dünyada sıklığı giderek artan önemli bir halk sağlığı problemidir. Beslenme bozuklukları çocukluk çağında çok sayıda komorbiditeye sebep olmakla beraber erişkin yaş grubunda da pek çok sistemik hastalığın ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Bu çalışmadaki amacımız ; primer protein-enerji malnütrisyonu ve obezitesi olan çocuklarda, yağ dokusunda enerjinin harcanması ve depolanmasında önemli bir rol oynadığı düşünülen yeni adipokinlerden biri olan Neuregulin 4 (Nrg-4) düzeyini, normal çocuklardaki Nrg-4 düzeyi ile kıyaslamak ve hastaların beslenme ve biyokimyasal parametreleri ile arasındaki ilişkiyi incelemektir. Çalışmamızdaki spesifik tanılı bir hastalığı olmayan çocukların obez, malnutre ve normal grupta olmalarında rol oynadığını düşündüğümüz Nrg-4 hakkında bilgi edinerek ileride bu peptidin malnütrisyon ve obezite tedavisinde kullanılabilmesine yardımcı olmayı amaçladık. Yöntem ve Gereçler: Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğimize Haziran 2019 ve Aralık 2020 tarihleri arasında başvuran 2 ila 12 yaş arası, nörolojik, gastrointestinal, metabolik, endokrin, enfeksiyon hastalığı olmayan, ergenliği başlamamış (prepubertal), rölatif tartılarına göre obez, malnutre ve normal olan toplam 142 çocuğun antropometrik ölçümleri yapıldı. Çocukların rutin kan tetkikleri alındı. Kan örneklerinden artan kan örnekleri İnsan Nrg-4 ELISA kiti ile çalışılmak üzere serum jelli tüpe 2 ml olacak şekilde ayrıldı ve çalışma gününe kadar uygun şartlarda saklandı. Bulgular: Çalışmamız yaşları 2 yaş-12 yaş, ortalama yaşı 7,69±3,04 yıl olan toplam 142 çocuk üzerinde yapılmıştır. Çocukların 71'i (%50) erkek; 71'i (%50) kızdı. Çalışmada çocuklar rölatif tartıya göre üç grup olacak şekilde ayrılmış olup %31,7 'si (n=45) malnütre, %33,1'i (n=47) normal ve % 35,2'si (n=50) obez şeklinde incelendi. Malnütre, obez ve normal grupların yaş dağılımları arasında gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Neuregulin-4 değerleri gruplara göre anlamlı farklılık göstermiştir (p<0,05). Normal grubun Neuregulin-4 değeri malnütre ve obez olgulardan istatistik olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,004; p=0,019). Malnütre ile obez olguların Neuregulin-4 değerleri arasına anlamlı fark saptanmamıştır (p=1,000). Malnutre çocukların Neuregulin-4 değerleri ile total kolesterol ve HDL düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Malnutre çocukların trigliserit ile Neuregulin-4 değerleri arasında negatif yönde (Neuregulin-4 düzeyi arttıkça, Trigliserit düzeyi azalmaktadır) istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (r=-0,316). Malnutre çocukların kan glukozu ile Neuregulin-4 değerleri arasında da negatif yönde (Glukoz arttıkça Neuregulin-4 düşmekte) istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (r=-0,330). Normal rölatif tartı değerine sahip çocukların Neuregulin-4 değerleri ile total kolesterol ölçümleri arasında negatif yönde (total kolesterol arttıkça Neuregulin-4 düşmekte) istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (r=-0,462). Diğer biyokimyasal değişkenlerin hiçbiri ile normal çocukların Nrg-4 değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Obez gruptaki çocukların Neuregulin-4 değeri ile biyokimyasal değişkenler arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Obez, malnutre ve normal çocuklarda total kolesterol, HDL ve glukoz düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Trigliserit ölçümleri ise obez, malnutre ve normal çocuklarda anlamlı farklılık göstermiş olup (p<0,01); obez grubun trigliserit ölçümleri malnütre ve normal gruplardan istatistik olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,031). Normal ile malnütre olguların trigliserit ölçümleri arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p=1,000). İnsülin değerleri ise gruplara göre anlamlı farklılık göstermiş olup (p<0,01); obez grubun insülin ölçümleri malnütre ve normal olgulardan istatistik olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,001; p=0,001). Normal ile malnütre olguların insülin ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,733). HOMA-IR ölçümleri gruplara göre anlamlı farklılık göstermiş olup (p<0,01); obez grubun HOMA-IR ölçümleri malnütre ve normal olgulardan istatistik olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,001; p=0,001). Normal ile malnütre olguların HOMA-IR ölçümleri arasına anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,511). Ferritin değerleri gruplara göre anlamlı farklılık göstermiş olup (p<0,05); obez grubun Ferritin ölçümleri malnütre ve normal olgulardan istatistik olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,020; p=0,039). Normal ile malnütre olguların Ferritin ölçümleri arasına istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p=1,000). Sonuç: Grupların Nrg-4 düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptanmıştır. Obez çocuklarda normal çocuklara kıyasla Nrg-4 seviyesi düşük olarak bulunmuştur. Aynı zamanda malnutre çocuklarda Nrg-4 düzeyleri ile ilgili bilgiler sınırlı olup çalışmamızda normal kilolu çocuklar ile kıyaslandığında Nrg-4 seviyelerinin daha düşük olduğu tespit edilmiştir. İnsanlarda Nrg-4 ile enerji homeostazı ve enerjinin harcanması arasındaki ilişki konusunda bilgiler sınırlı olmakla birlikte, bu veriler obezite ve komplikasyonları ile mücadelede Nrg-4'ü iyi bir hedef molekül olabileceğini düşündürmektedir. Gelecekte toplum sağlığı için önemli bir tehdit olan obezite tedavisinde kullanılabilecek bir tedavi yöntemi olabilir. Anahtar Kelimeler: Obezite, malnutrisyon, Neuregulin 4, Çocukluk çağında besleneme bozuklukları, adipokinler.
Prepubertal çocuklarda betatrofin ile nutrisyonel ve metabolik durumun ilişkisi
Amaç: Beslenme bozuklukları tüm dünyada sıklığı giderek artan önemli bir halk sağlığı problemidir. Beslenme bozuklukları çocukluk çağında çok sayıda komorbiditeye sebep olmakla beraber erişkin yaş grubunda da pek çok sistemik hastalığın ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Bu çalışmadaki amacımız ; primer protein-enerji malnütrisyonu ve obezitesi olan çocuklarda, yağ dokusunda enerjinin harcanması ve depolanmasında önemli bir rol oynadığı düşünülen yeni adipokinlerden biri olan Betatrofin (β-Trofin) düzeyini, normal çocuklardaki β-Trofin düzeyi ile kıyaslamak ve hastaların beslenme ve biyokimyasal parametreleri ile arasındaki ilişkiyi incelemektir. Çalışmamızdaki spesifik tanılı bir hastalığı olmayan çocukların obez, malnutre ve normal grupta olmalarında rol oynadığını düşündüğümüz β-Trofin hakkında bilgi edinerek ileride bu peptidin malnütrisyon ve obezite tedavisinde kullanılabilmesine yardımcı olmayı amaçladık. Yöntem ve Gereçler: Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğimize Haziran 2019 ve Aralık 2020 tarihleri arasında başvuran 2 ila 12 yaş arası, nörolojik, gastrointestinal, metabolik, endokrin, enfeksiyon hastalığı olmayan, ergenliği başlamamış (prepubertal), rölatif tartılarına göre obez, malnutre ve normal olan toplam 142 çocuğun antropometrik ölçümleri yapıldı. Çocukların rutin kan tetkikleri alındı. Kan örneklerinden artan kan örnekleri İnsan β-Trofin ELISA kiti ile çalışılmak üzere serum jelli tüpe 2 ml olacak şekilde ayrıldı ve çalışma gününe kadar uygun şartlarda saklandı. Bulgular: Çalışmamız yaşları 2 yaş-12 yaş, ortalama yaşı 7,69±3,04 yıl olan toplam 142 çocuk üzerinde yapılmıştır. Çocukların 71'i (%50) erkek; 71'i (%50) kızdı. Çalışmada çocuklar rölatif tartıya göre üç grup olacak şekilde ayrılmış olup %31,7 'si (n=45) malnütre, %33,1'i (n=47) normal ve % 35,2'si (n=50) obez şeklinde incelendi. Malnütre, obez ve normal grupların yaş dağılımları arasında gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Gruplara göre β-Trofin ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Malnütre grupta Ferritin ile Betatrofin arasında ise pozitif yönde (Ferritin arttıkça Betatrofin artmakta) istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (r=0,307; p<0,05). Normal rölatif tartıya sahip çocuklarda oluşan grupta ise MCHC ile Betatrofin arasında negatif yönde (MCHC arttıkça Betatrofin düşmekte) istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (r=-0,385; p<0,01). Aynı zamanda normal rölatif tartıya sahip çocuklarda oluşan grupta Betatrofin ile T4 ölçümleri arasında negatif yönde (T4 arttıkça Betatrofin düşmekte) istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (r=-0,550; p<0,01). Obez grupta ise Betatrofin ile insülin ölçümleri arasında negatif yönde (insülin arttıkça Betatrofin düşmekte) istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (r=-0,328; p<0,05). Ayrıca obez grupta Betatrofin ile HOMA-IR ölçümleri arasında negatif yönde (HOMA-IR arttıkça Betatrofin düşmekte) istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (r=-0,340; p<0,05). Diğer biyokimyasal değişkenlerin hiçbiri ile normal,obez ve malnütre çocukların Betatrofin değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). VII Obez, malnutre ve normal çocuklarda total kolesterol, HDL ve glukoz düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Trigliserit ölçümleri ise obez, malnütre ve normal çocuklarda anlamlı farklılık göstermiş olup (p<0,01); obez grubun trigliserit ölçümleri malnütre ve normal gruplardan istatistik olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır(p=0,031). Normal ile malnütre olguların trigliserit ölçümleri arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p=1,000). İnsülin değerleri ise gruplara göre anlamlı farklılık göstermiş olup (p<0,01); obez grubun insülin ölçümleri malnütre ve normal olgulardan istatistik olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,001; p=0,001). Normal ile malnütre olguların insülin ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,733). HOMA-IR ölçümleri gruplara göre anlamlı farklılık göstermiş olup (p<0,01); obez grubun HOMA-IR ölçümleri malnütre ve normal olgulardan istatistik olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,001; p=0,001). Normal ile malnütre olguların HOMA-IR ölçümleri arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,511). Ferritin değerleri gruplara göre anlamlı farklılık göstermiş olup (p<0,05); obez grubun Ferritin ölçümleri malnütre ve normal olgulardan istatistik olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,020; p=0,039). Normal ile malnütre olguların Ferritin ölçümleri arasına istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p=1,000). Sonuç: Gruplara göre β-Trofin ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Malnütre çocuklarda β-Trofin düzeyleri ile ilgili bilgiler oldukça sınırlı olup çalışmamızda normal kilolu ve obez çocuklar ile kıyaslandığında β-Trofin seviyelerinin daha düşük olduğu tespit edilmiş ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunamamıştır. İnsanlarda β-Trofin ile enerji homeostazı, glukoneogenez ve lipid metabolizması arasındaki ilişki konusunda bilgiler sınırlıdır ve çocukluk dönemi protein enerji malnütrisyonunda bu peptitlerin seviyeleri ile aralarındaki oranları belirleyen yayımlanmış bir çalışma bulunmamaktadır. Spesifik tanılı bir hastalığı olmayan bu çocukların iştah artması ve azalmasında rol oynadığını düşündüğümüz β-Trofin hakkında bilgi edinmek ileride β-Trofinin malnütrisyon ve obezite tedavisinde iştah düzenleyici olarak kullanılabilmesine temel oluşturacaktır. Anahtar Kelimeler: Obezite, malnutrisyon, β-Trofin, Çocukluk çağında beslenme bozuklukları, adipokinler.
Samarra ilinde polikistik over sendromlu kadınların serumlarında omentin-1 ve adipcin ilişkisi
ÇalıĢmaya omentin-1 ve adipicin düzeylerinin değerlendirilmesi dahil edilmiĢ olup, çalıĢma yaĢları (20-40) yıl arasında değiĢen 90 kan örneği, polikistik sendrom ile enfekte 60 örnek ve sağlıklı kadınlar için 40 kan örneğinden oluĢan bir grup ve PCOS örnekleri 1/3/2021 ile 1/7/2021 tarihleri arasında bir köprü olan samarra general hospital/ salah al-din governorate'den toplanmıĢtır. Mevcut araĢtırmanın bulgularına göre, PKOS hastalarının kan serumundaki omentin-1 ve adipsin konsantrasyonları sağlıklı gruba göre anlamlı olarak daha yüksekti. Kan serumundaki FSH, LH ve prolaktin seviyeleri PCOS grubunda sağlıklı gruba göre anlamlı derecede yüksek, bu hormonların seviyeleri ise anlamlı derecede düĢüktü. Kolesterol veya T.G seviyeleri açısından PCOS grubu ile sağlıklı grup arasında anlamlı bir fark yoktu, ancak HDL-C seviyeleri önemli ölçüde düĢerken, LDL-C ve VLDL seviyeleri önemli ölçüde yükseldi.
Çocukluk çağı obezitesinde metabolik parametrelerin diyet ve egzersizle ilişkisi
Amaç: Püberte evre III-IV'deki ekzojen obezite tanılı kız ve erkek çocukların biyokimyasal paremetrelerini, vücut kompozisyonunu, bazal ve günlük enerji harcanımını ve bu parametrelerin diyet ve aerobik egzersiz ile değişimlerini incelemekGereç ve Yöntemler: Çalışmaya püberte evre III-IV'te olan 14 obez hasta ve kontrol grubu olarak 13 sağlam çocuk alındı. İki grubun ağırlık, boy, vücut kitle indeksi (VKİ) ve biyokimyasal parametrelerine bakıldı. Obez hasta grubunda diyet düzenlendi ve aerobik egzersiz programı uygulandı. Psikiyatrik destek sağlandı. Spor Fizyolojisi biriminde bel çevresi, kalça çevresi, deri kıvrım kalınlığı ve bazal metabolizma hızı ölçümleri yapıldı. Günlük kalori harcanımı actiheart aleti ile hesaplandı. Egzersiz sonrası tüm parametrelere tekrar bakıldıBulgular: Obez hasta grubunda VKİ, SGPT, glukoz, insülin, glukoz/insülin, HOMA-IR, total kolesterol, LDL, VLDL, trigliserid, visfatin değerleri yüksek bulunurken, TNF-?, IL-10 ve APO A düşük bulundu (p< 0,05). Obez hastalarda egzersizle VKİ, bel ve kalça çevresi, bel/kalça oranı, vücut yüzde yağı, deri kıvrım kalınlığı, HOMA-IR, SGOT, SGPT, total kolesterol, VLDL, trigliserid, visfatin ve hs-CRP`de düşme olurken, TNF-?, IL-6, IL-10 değerlerinde ve günlük kalori harcanımında artış olduSonuç: Egzersizin obez hastalarda vücut kompozisyonunu değiştirdiği, total kolesterol, VLDL, trigliserid düzeylerini azalttığı, insülin direncinin kaybolmasını sağladığı ve enerji harcanımını arttırdığı görüldüAnahtar Kelimeler: Actiheart, adipokinler, aerobik egzersiz, antropometrik ölçümler, diyet, ekzojen obezite
Boy kısalığı olan çocuklarda büyüme faktör ve düzenleyicilerinin araştırılması
Boy kısalığı bireyin boyunun belirli bir yaş, cinsiyet ve popülasyon grubuna karşılık gelen ortalama yüksekliğin - 2 Standart Deviasyonun (SD) altında olduğu durum olarak tanımlanır. Bu çalışmada boy kısalığı tanısı almış büyüme hormon tedavisi alan ve almayan çocuklar ile kontrol grubu arasında antropometrik özelliklerin ve İnsülin Benzeri Growth Faktör-1 (IGF-1), İnsülin Benzeri Growth Faktör Bağlayıcı Protein-3 (IGFBP-3), Fibroblast Growth Faktör-21 (FGF21), Sirtüin-1 (SIRT1) ve visfatin'in serum düzeylerinin belirlenmesi hedeflenmiştir. Çalışmamıza dahil olan tüm gönüllüler cinsiyeti erkek ve yaşları ortalama 10 ± 3 ve herbir grupta 25 kişi olmak üzere toplam 75 kişiden oluşacak şekilde planlanmıştır. Boy kısalığı grubuna dahil olan tüm gönüllülerin boyları -2SD altında, kontrol grubunun boy uzunluğu -2SD ve daha yüksek değerler alınmıştır. Serum IGF-1 ve IGFBP-3 değerleri Kemilüminesans yöntemiyle, FGF21, SIRT1 ve visfatin düzeyleri ELISA yöntemiyle kullanılarak analiz edildi. Çalışmadan elde edilen veriler sonucunda serum IGF-1 SDS, IGFBP-3 SDS, SIRT1 ve visfatin değerleri kısa boylu grupta diğer gruplara kıyasla anlamlı bir azalma olduğu görülmüştür (p<0.05). Kısa boylu, büyüme hormon (GH) tedavili ve kontrol grupları arasında serum FGF21 düzeyinde anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Çalışmamız sonucunda SIRT1 ve visfatin'in boy kısalığı ile ilişkili olabileceği düşünülmüştür. Anahtar sözcükler: IGF-I, IGFBP-3, FGF21, SIRT1, Visfatin
Lipödemli olgularda yağ dokusu metabolitleri ile yağ doku kalınlığı arasındaki ilişki
Adipokinler ve disfonksiyonel yağ dokusu ilişkisinde subkütan yağ dokusundan ziyade, viseral yağ dokusundaki değişiminin rolüne dikkat çekilmiştir. Özellikle subkütan yağ dokusunun etkilendiği lipödemde, adipokinlerle ilgili bilgiler yetersizdir. Bu çalışmada lipödemli olgularda adiponektin, ghrelin, resistin ve visfatin düzeylerinin ve yağ dokusu kalınlığı ile aralarındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı. Bu amaçla subkütan yağ dokusu kalınlığı objektif olarak ultrasonografi ile değerlendirildi. Çalışmaya lipödem tanısı alan 19 kadın olgu ve aralarında yaş bakımından fark olmayan 15 sağlıklı kadın dahil edildi. Cilt ve subkütan yağ dokusu kalınlığı ultrasonografik olarak ölçüldü. Tüm olgulardan adiponektin, ghrein, resistin ve visfatin serum düzeyleri Eliza cihazında sandawich yöntemi kullanılarak ölçüldü. Lipödemli olgularda kontrollere kıyasla uylukta cilt kalınlığı hariç, uyluk ve baldırda cilt altı subkütan doku kalınlığı ve toplam cilt- cilt altı kalınlığı anlamlı olarak artmış bulundu (P<0,000). Lipödemli olgular ve kontroller arasında adiponektin, ghrelin, resistin ve visfatin serum düzeyleri bakımından anlamlı fark saptanmadı (P>0,05). Lipödemli olgularda ve kontrollerde adiponektin, ghrelin, resistin ve visfatinle ultrasonla cilt, cilt-altı ve toplam kalınlık ölçümleri arasında anlamlı ilişki saptanmadı (P>0,05). İstatistiksel olarak anlamlı olmamakla beraber, detaylı olarak irdelendiğinde gruplar arasında adipokinler ve ultrason ölçümleri ilişkisinde, pozitif veya negatif yönde birbirinden ayrışan korelasyonlar izlendi. Bulgularımıza göre adipokinlerin serum düzeyi ile subkütan yağ dokusu kalınlığı arasında anlamlı ilişki bulunamamakla beraber, tamamen ilişkisiz olduğu tartışmalıdır. Daha geniş serilerde yapılacak ileri çalışmalar adipokinler ve subkütan doku kalınlığı ilişkisine ve ultrasonografinin önemine ışık tutacaktır. Anahtar Kelimeler: Adipokinler, Lipödem, Ultrason
K-MEANS clustering yöntemiyle sınıflandırılan fazla kilolu ve obez hastalarda pankreatik beta hücre rezervi ve insülin direncinin FAM19A5, fibroblast growth faktör, growth differentiation faktör 15, mitochondrial open reading frame of 12s RRNA-C (MOTS-C) biyomarkerları ile incelenmesi
Amaç: Obezite, insülin direnci ve pankreatik beta hücre yetersizliğine neden olabilmektedir. Bu çalışmanın amacı, obez olguların K-means clustering yöntemi kullanarak insülin direnci ve salınımına göre kümelere ayrılması, K-means clustering yönteminin insülin direnci ve insülin salınım indeksleriyle ilişkisinin araştırılması ve K-means clustering ve DSÖ kriteriyle gruplandırılan olgularda adipokin (FAM19A5) ve mitokin (FGF-21, GDF-15, MOTS-c) düzeylerinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntemler: Hastanemiz Endokrinoloji polikliniğine başvuran zayıf sağlıklı 30 olgu ve tip2 diyabet (T2DM) şüphesi olan obez veya fazla kilolu 130 olgu çalışmaya alınmıştır. K-means clustering yöntemi ile olgular insülin direnci ve insülin salınım indekslerine göre 4 kümeye ayrılmıştır. Ayrıca Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tanı kriterlerine göre olgular T2DM, prediyabet ve normal glukoz toleransı (NGT) olmak üzere 3 gruba ayrılmıştır. Hem kümeler arasında hem de gruplar arasında FAM19A5, FGF-21, GDF-15 ve MOTS-c düzeyleri değerlendirilmiştir. Bulgular: Kümeler arasında FAM19A5, FGF-21, GDF-15 ve MOTS-c düzeyleri açısından fark saptanmamıştır. MOTS-c'nin obezlerde kontrollere göre düşük (p<0,05); FGF-21'in, T2DM olan obezlerde NGT olan obezlere göre yüksek (p<0,05), NGT olan obezlerde zayıflara göre düşük (p<0,05); GDF-15'in T2DM'de zayıflara göre yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,05);. FAM19A5 açısından zayıf ve obezler arasında fark bulunmamıştır. Sonuçlar: K-means clustering yönteminin, obezite komplikasyonlarının takibinde DSÖ diyabet tanı kriterlerine göre; insülin direnci ve pankreas beta hücre rezervi gibi daha ayrıntılı metabolik verileri göstermesi nedeniyle daha yararlı olduğunu düşünüyoruz. Kişilerin bireysel metabolizma verilerinin, insülin direnci ve insülin salınım düzeylerinin aydınlatılmasıyla kişiye özgü tedavi protokollerinin oluşturulmasına olanak sağlamaktadır. Anahtar sözcükler: K-Means Clustering, Obezite, İnsülin Direnci
Stres bozukluğunun beslenme bozukluğuna ve serum leptin, ghrelin, adiponektin düzeylerine etkisi
Günümüzde çok sayıda stres etkeni ile sıkça karşılaşılmaktadır. Stres etkenleri, kişinin beslenme alışkanlıklarını etkilemektedir. Beslenme alışkanlıklarındaki değişim, beslenme bozuklukları denilen durumlara zemin hazırlamaktadır. Çalışmamızda stres bozukluğunun yeme bozukluğuna ve adipositokin düzeylerine nasıl etki ettiğini araştırmayı amaçladık. Hastanemizde çalışan, öğrenim gören ve polikliniklere başvuran 18- 30 yaş arası hergangi bir hastalığı bulunmayan 313 kadına yeme bozukluğu ve stres bozukluğunun tespiti için daha önceden tarafımızca geçerlilik çalışması yapılmış SCOFF ve PSS testleri uygulandı. 313 kişilik çalışma grubundan 120 kişiye rutin laboratuar tetkikleri ve adipositokin düzeyleri çalışıldı. Tetkik edilen 120 kişiden yeme bozukluğu olmayan ve VKİ 18.5 ile 25 arasında olan 40 kişi kontrol grubu, 80 kişi vaka grubu olarak alındı. Bu vaka grupları VKİ'ne göre 18,5 altı 25 üstü ve aradaki normal değerler olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Elde edilen 4 grup stres bozukluğu olup olmamasına göre de ayrı ayrı gruplandırıldı. 313 kadında yeme bozukluğu sıklığı %46,6 ; stres bozukluğu sıklığı % 34,5 idi. Stres bozukluğu olanlarda (%54,1) olmayanlara (%45.9) göre daha yüksek oranda yeme bozukluğu saptandı. Oluşturulan 4 grupta rutin laboratuar tetkikleri çalışıldı, grupların homojen olduğu izlendi. Bu gruplarda adipositokin düzeyleri çalışıldı. Yeme bozukluğu olan ve VKİ 18.5'in altında olan grupta leptin diğer gruplara göre anlamlı olarak düşük; ghrelin ve adiponektin diğer gruplara göre yüksek bulunmuştur. Aynı VKİ'ne sahip yeme bozukluğu olan ve olmayan grupta anlamlı farklılık saptanmamıştır. 4 grupta stres açısından kıyaslandığında VKİ 18.5'in altında olduğu grubun stres bozukluğu olan alt grubunda leptinin düştüğü, ghrelin ve adiponektinin arttığı; VKİ 25'in üzerinde olduğu grubun stres bozukluğu olan alt grubunda ise leptinin arttığı ghrelin ve adiponektinin azaldığı saptanmıştır. (p<0,05) Son olarak yeme bozukluğu olanlarda olmayanlara göre adipositokinlerin hepsinde anlamlı olarak arttığı bulunmuştur. Çalışmamız sonucunda 18-30 yaş arasında kadınlarda yeme bozukluğu ile leptin, ghrelin, adiponektin arasında doğrudan ilişki bulunmuştur. Bununla beraber stresin hem yeme bozukluğuna katkıda bulunduğu, hem de adipositokin değerlerini etkilediği saptanmıştır.
Serebrovasküler hastalıklarda visfatinin rolü
Serebrovasküler olay, vasküler nedenlere bağlı fokal serebral fonksiyon kaybına ait belirti ve bulgularla karakterize klinik bir durumdur. İnme tedavi ve profilaksisindeki gelişmelere rağmen, inme nedenli ölümler halen birçok ülkede 3. sırada yer almaktadır. İnme risk faktörleri arasında yaş, cins, ırk, aile öyküsü gibi değiştirilemeyen faktörler olmakla birlikte hipertansiyon, diabetes mellitus, kalp hastalıkları, hiperlipidemi ve obezite gibi değiştirilebilen faktörler bulunmaktadır. İnmenin patogenezinde ateroskleroz ön planda rol almaktadır. Aterogenez ve ateroskleroz oluşumunda inflamasyon önemli bir yer tutmaktadır. Visfatin ise son zamanlarda tanımlanan, obezite ve diabet ile ilişkisi olan, ayrıca proinflamatuar özellik gösteren yeni bir adipokindir. Bu çalışmada, visfatinin inmeyle ve inmenin diğer risk faktörleri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı.Çalışmaya 18 erkek 19 kadın olmak üzere toplam 37 inmeli hasta ve 19 erkek, 11 kadın olmak üzere toplam 30 sağlıklı kişi alındı. Hasta grubunda hastaneye giriş ile 5. günde visfatin düzeyleri ile kontrol gruplarında serum visfatin düzeyleri bakıldı.Visfatinin, lipit parametreleri, diabetes mellitus (DM), hipertansiyon, kalp hastalığı, karotis ve vertebral arter stenoz derecesi ile ilişkisi değerlendirildi. Ayrıca vücut kitle indeksi, bel/ kalça oranı ile ilişkisi incelendi.Visfatin düzeyleri hasta grubunda (19.3±7.3 ng/mL) kontrol grubuna (40.1±9.4 ng/mL) göre düşük bulundu (p<0.05). Hastaların çıkış visfatin düzeyi (27.4 ? 10.7 ng/mL), girişe (19.3 ? 7.3 ng/mL) göre yüksek bulundu (p<0.05). Visfatin ile obezite parametreleri ve inme risk faktörleri arasında anlamlı bir korelasyon saptanmadı (p>0.05).Visfatinin düzeyinin serebrovasküler olaylarda ve özellikle akut dönemde azalması, visfatinin proinflamatuar etkisinin dışında başka etkilerinin de olabileceğini düşündürmektedir. Olumlu etkileri olabileceğini söyleyebilmek için ise daha fazla ve geniş çalışmalar yapılması gerektiği kanaatindeyiz.
Metabolik sendromlu hastalarda visfatin düzeyi
Amaç: Visfatin insülin duyarlılığı üzerine etkisi olan yeni bir adiponektindir. Bu çalışmadaki amacımız metabolik sendromlu hasta populasyonumuzda serum visfatin düzeyleri ile metabolik sendrom komponentleri arasındaki olası ilişkiyi araştırmaktı.Bulgular: Dahiliye ve endokrinoloji polikliniğimize başvuran yaşları 20-57 arasında değişen, 85 metabolik sendromlu (11 erkek, 69 kadın) hasta ile 35 kişiden oluşan kontrol grubu (15 erkek, 20 kadın) toplam 115 kişi çalışmaya dâhil edildi. Metabolik sendrom tanılı hastaların yaş ortalaması 39,6(±9), kontrol grubunun ise 31,2 (±9,4) idi. Serum parametrelerine bakıldığında da insülin düzeyleri, tokluk kan şekeri, HbA1c ve hsCRP düzeyleri istatiksel anlamlı olarak daha yüksekti. Serum Visfatin düzeylerinde ise her iki grup arasında anlamlı fark bulunamadı. HsCRP düzeyleri insülin direnci olan grupta (9,6 mg/L) olmayan gruba göre (4,6mg/L) istatiksel anlamlı olarak daha yüksekti. Metabolik sendromlu grupta toplam 55 hastada, sağlıklı grupta ise 5 hastada hepatosteatoz saptandı.Sonuç: Metabolik sendromlu hastalarda visfatin düzeylerinde literatürdeki çoğu çalışma ile benzer olarak bizim çalışmamızda da kontrol grubuna benzer bulundu. Bu nedenle visfatinin metabolik hastalıkların patogenezinde sorumlu olabilecek bir belirleyici gibi davranmadığı ve enflamatuar durumlada ilişkili olmadığı görüşünü destekler niteliktedir.
Maternal visfatin düzeylerinin preeklampsi ve intrauterin gelişme geriliği olgularındaki yeri ve öneminin araştırılması
Giriş ve amaç: Gebelik insülin rezistansı ile karakterizedir ve plasental hormonlarıninsülin rezistansının gelişiminde etkileri vardır. İnsülin rezistansı plasental fonksiyonbozukluğu yapar ve gestasyonel diabet, preeklampsi, intrauterin gelişme geriliği gibigebelik komplikasyonlarını arttırır. Yapılan çalışmalar adipoz dokunun insülinrezistansı regulasyonunda fonksiyonu olduğunu desteklemektedir. Adipoz dokudankaynaklanan adipositokinler bu bağlamda araştırmaların kaynağı olmuştur. VisfatinFukuhara ve ark. tarafından izole edilen yeni adipositokinlerden olup metabolik veimmunomodülatör özellikleri bulunmaktadır. Kandaki bu molekülün metabolik veimmunolojik yolla gebelerde insülin rezistansı ile ilişkili olarak preeklampsi veintrauterin gelişme geriliği oluşturmada öncü olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızınamacı; yeni adipositokinlerden olan visfatinin gebelik komplikasyonlarından sıkkarşılaşılan ve halen etyopatogenezi hakkında yoğun araştırmaların yapıldığıpreeklampsi ve intrauterin gelişme geriliği ile ilişkisini incelemek, preeklampsişiddetindeki yerini ve önemini belirlemektir.Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 90 hasta ile başladık. Çalışmamızda katılımcılarınkanları, üçüncü trimesterde indüksiyon ve doğum öncesi poliklinik ve servisimizdealındı. Hasta grubunda preeklampsi ve intrauterin gelişme geriliği vardı. Kontrolgrubu sağlıklı gebelerden oluşmaktaydı. Örnekleme sonrası serumlar 4°C'de, 4000G'de 10 dk santrifüj yoluyla ayrıştırıldı ve serum örnekleri çalışılıncaya kadar -80°C'de muhafaza edildi. Serumlardaki visfatin düzeyleri Enzyme-linkedimmunosorbent assay (ELISA) yöntemi kullanılarak ölçüldü. Hasta ve kontrolgruplarının sonuçları karşılaştırıldı ve bu hastalıklarla korelasyonu araştırıldı. Fetüsteanomali saptananlar, otoimmun hastalığı olanlar, vasküler hastalığı ve çoğul gebeliğiolanlar çalışma dışı bırakıldı. Çalışma 88 hasta ile tamamlandı.Bulgular: Anne serum visfatin düzeylerinde kontrol ve hasta grubu arasında farkyoktu. Hastalar hafif preeklampsi, ağır preeklampsi, preeklampsi+intrauterin gelişmegeriliği ve intrauterin gelişme geriliği olarak dört gruba ayrıldı. Anne serum visfatindüzeyleri dört grupta da farklı değildi.Sonuç: Biz serum visfatin düzeylerinin preeklampsinin ve intrauterin gelişmegeriliğinin patofizyolojisinde etkisi olmadığını düşünüyoruz.Anahtar kelimeler: Preeklampsi, intrauterin gelişme geriliği, visfatin.
Anne serum resistin ve visfatin düzeylerinin gestasyonel diabetes mellitus ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Gestasyonel diabetes mellitus gebeliğin 20. haftasından sonra ortaya çıkan değişen derecelerde glikoz intoleransıdır. Patogenezinde özellikle insan plasental laktojeni, kortizol, östrojen gibi steroid hormonlar yanında adipoz dokudan salınan adiponektin, resistin, visfatin gibi yeni moleküllerde suçlanmaktadır. Resistin hücrelerin glikoz alımını ve insüline duyarlılığını azaltarak, insülin direnci gelişimine neden olur. Visfatin ise insülin reseptörüne bağlanıp, insülino-mimetik etkiler sergilemektedir. Bu nedenle çalışmamızda anne serum resistin ve visfatin düzeyleri ile gestasyonel diabetes mellitus arasındaki ilişkiyi saptamayı hedefledik. Gereç ve Yöntemler: Ocak 2012 - Temmuz 2012 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniğine gebelik takibi nedeniylebaşvuran 80 tekiz gebe çalışmaya alındı. Gebelere 24?28. gebelik haftalarında 50 g oral glikoz tarama ve 100 g tanı testi uygulandı. Gestasyonel diabetes mellitus tanısı alan 40 gebe çalışma grubunu, diyabet yönünden normal olan 40 gebe ise kontrol grubunu oluşturdu. Demografik veriler yanında, tüm olgularda serum resistin, visfatin, HBA1c, HOMA-IR ve postpartum 75 g glikoz düzeyleri karşılaştırıldı. Bulgular: Her iki grup arasında serum resistin (p=0.071) ve visfatin (p=0.194) düzeyleri arasında anlamlı fark saptanmadı. GDM grubunda kontrol grubuna göre BMI (p=0.013), HOMA-IR (p=0.019), HbA1c (p<0.0001) ve doğum kilosu (p=0.037) değerleri arasında anlamlı fark saptandı. Postpartum altıncı haftada 75 g glikoz testi sonrası 2(%5) olguda Tip 2 diabetes mellitus, 7 (%20) olguda bozulmuş glikoz toleransı saptandı. Gebelikte ölçülen serum resistin düzeyi, doğum sonrası glikoz intoleransı saptanan olgularda anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0.012).Sonuç: Gestasyonel diabetes mellitus için anne serum resistin ve visfatin düzeylerinindeğişmediği gözlendi. Gebelikte resistin düzeyi ölçümünün doğum sonrası glikoz intoleransını öngörmede faydalı olabileceği düşünüldü.Anahtar kelimeler: Gestasyonel diabetes mellitus, insülin direnci, resistin, visfatin
Yavaş koroner akımda serum lipokin (omentin ve visfatin) düzeyleri
Anjiyografik olarak normal görünümlü koroner anatomiye rağmen, opak maddenin koroner arterler içinde yava? ilerlemesine yava? koroner akım (YKA) denir. Toplumda %3 gibi bir prevalansa sahip olduğu dü?ünülmektedir. Yava? koroner akımın etyopatogenezinde vazodilatör ve vazokonstriktör faktörler arasındaki dengesizliğin ya da altta yatan koroner arter hastalığının (KAH) olabileceği dü?ünülmü?tür. Yava? koroner akımın patogenezinde yer alan diğer hipotezler ise damar disfonksiyonu, trombosit fonksiyon bozukluğu ve inflamasyondur. Adipositokin olarak bilinen visfatin ve omentinin inflamasyonda ve endotel hasarında doğrudan etkili olabileceği bilinmektedir. Visfatinin proinflamatuar özelliği ön planda iken, omentinin inflamatuar süreçlerde serum düzeylerinin dü?ük olduğu saptanmı?tır. Ancak bu adipositokinlerin yava? koroner akım ile ili?kileri daha önceden ara?tırılmamı?tır. Biz YKA ile omentin ve visfatin serum düzeyi ili?kisini ara?tırmayı amaçladık. Çalı?mamıza Düzce Üniversitesi katater laboratuarında ardı?ık olarak koroner angiyografi yapılan, yava? koroner akım (n=45) ve normal koroner akım (n=35) olguları dahil edildi. Çalı?mamızda visfatin düzeyleri YKA hastalarında normal koroner akım (NKA) grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede artmı? (p<0,001) bulundu. Omentin düzeylerini YKA grubunda daha dü?ük olarak tespit ettik. Fakat istatistiksel olarak anlamlı değildi. Bu moleküllerin, KAH?nın ve onun bir varyantı olarak dü?ünülen YKA?ın tarama ve tespitinde kullanılabilmesi için daha büyük gruplarda ara?tırılması gerekmektedir.
Yavaş koroner akim fenomeni̇nde adi̇ponekti̇n ve vaspi̇n düzeyleri̇
Yavaş koroner akım fenomeni belirgin epikardiyal koroner stenoz yokluğunda distal damar opasifikasyonunun gecikmesi ile karakterize anjiografik bir bulgudur. Patolojik mekanizması tam olarak anlaşılamamıştır. Altta yatan fizyopatolojik mekanizma olarak mikrovasküler disfonksiyon, endotel ve vasomotor disfonksiyon ve okluzif hastalık gösterilmiştir. Adipoz doku vücut ağırlığı homestazının yanında inflamasyon, koagulasyon, fibrinoliz, insülin direnci, diyabet ve ateroskleroz üzerinde de etki gösteren çeşitli bioaktif mediatörlerin salındığı aktif endokrin ve parakrin bir organdır. Adiponektin ve vaspin gibi adipositokinlerin salınması, abdominal yağlanması olan kişilerde farklılık gösterir ve bu endokrin farklılık kardiyovasküler hastalık riskinin artmasına katkıda bulunabilir. Ancak bu adipositokinlerin yavaş koroner akım fenomeininde ki yeri tam olarak anlaşılamamıştır. Biz YKAF ile adiponektin ve vaspin serum düzeyi ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza Düzce Üniversitesi katater laboratuarında ardışık olarak koroner angiyografi yapılan, yavaş koroner akım (n=40) ve normal koroner akım (n=38) olguları dahil edildi. Çalışmamızda adiponektin düzeyleri YKAF olan hasta grubunda NKA hasta grubuna göre daha düşük saptanmasına rağmen her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Çalışmamızda değerlendirdiğimiz parametrelerden adiponektin ve vaspinin dağılımlarına bakıldığında vaspin dağılımının normal olmadığı gözlendi. Bundan dolayı non-parametrik Mann Whitney U testi uygulandı. Buna göre YKAF nde vaspin değeri NKA hastalarına göre anlamlı derecede yüksek bulundu(p<0.001). Bu moleküllerin, KAH'nın ve onun bir varyantı olarak düşünülen YKAF' in tarama ve tespitinde kullanılabilmesi için daha büyük gruplarda araştırılması gerekmektedir.
Lösemi tedavisi tamamlanmış hastalarda vücut kitle indeksi, adipositokinler ve insülin rezistansı
Akut lenfoblastik lösemili çocuklarda kemoterapinin geç yan etkileri ileri yaşta en önemli sağlık sorunlarını oluşturmaktadır. Kemoterapinin endokrin ve metabolik sistem üzerindeki yan etkileri iyi incelenmemiştir.Biz bu çalışmada BFM-95 ALL tedavi protokolü ile kür sağlanmış 73 (%42,5 kız, %57,5 erkek) çocukta kemoterapi kesilmesinden sonra gelişen obezite, adipositokin düzeyleri ve insülin direnci sıklığını inceledik.Hastaların tanı (T0), kemoterapi süresince (T1-T2-T3-T4) ve kemoterapi bittikten sonraki (T5) vücut kitle indeksleri dosya bilgilerinden elde edildi. Hastalar kontrol için polikliniğe başvurduklarında son VKİ kaydedildi ve adipositokinler ve insülin direnci için kan örnekleri alındı.Tanı anındaki yaş ortalaması 7,6±4,67 yıl, son değerlendirmedeki yaş ortalaması ise 13,9±4,89 yıldı. Hastalar kemoterapi bitişinden ortalama 3,35±2,91 yıl sonra incelendi. T0'da VKİ'ye göre %76,7'si normal veya düşük kilolu, %23,3'ü obez veya fazla kiloluydu. T5'te %65,6 normal veya düşük kiloluyken %33,7'si obez veya fazla kiloluydu. Tedavi sonrası obezleşme oranı %28,6 idi. 1-5 yıl arası remisyon süresinde izlenen hastalardaki obezite sıklığı <1yıl ve >5 yıla göre anlamlı yüksekti. KRT alan ve almayan hastalarda T5'te obezite görülme oranı açısından fark yoktu. Hastaların T5'teki leptin, adiponektin, HOMA-IR değerleri kontrollerle karşılaştırıldığında leptin düzeyi anlamlı olarak yüksekti (p<0,05) adiponektin düzeyi ve insülin direnci ise kontrollerden farklı değildi. Leptin düzeyi adiponektin ile ters, HOMA-IR ile doğru orantılıydı. Obezitenin daha sık görüldüğü 1-5 yıllık remisyon dönemindeki hastaların adipositokin düzeyi ile <1 yıl ve >5 yıl arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Hastaların leptin, adiponektin ve HOMA-IR değerleri ile tanı yaşları, lipid profili ve kranial radyoterapi arasında ilişki saptanmadı.Sonuç olarak araştırmamız kemoterapiyi bitirmiş ALL'li çocuklarda ileri yaşlarda obezite oranı ve leptin düzeyi artmasına rağmen, insülin rezistansı geliştirmediğini göstermiştir. Ancak tedaviden sonraki yaşam süresi uzadıkça endokrin ve metabolik bozukluk gelişme olasılığı açısından yakın izlenmesi gerekmektedir.
Kronik Hepatit B, kronik hepatit C ve nonalkolik yağlı karaciğer hastalarında serum visfatin düzeyleri ile karaciğerdeki histopatolojik değişiklikler arasındaki ilişki.
Kronik hepatit B (KHB), kronik hepatit C (KHC) ve non alkolik yağlı karaciğer (NAYKH) hastalığı toplumda sık görülen karaciğer hastalıklarındandır. Visfatin çeşitli inflamatuar süreçte rol oynayan yeni bir adipokindir. Visfatinin KHB, KHC ve NAYKH'nın patogenezindeki rolü ile ilgili bilgiler çok azdır. Bu çalışmanın amacı, visfatinin sağlıklı kontrol grubu, NAYKH ve kronik viral hepatitlerdeki serum konsantrasyonlarını belirlemek, bu hasta gruplarında biyokimyasal ve morfolojik değişikliklerle olan ilişkisini değerlendirerek, inflamasyon ve fibrozisi tahmin etmede tanısal bir belirteç olarak kullanılıp kullanılamayacağını araştırmaktır. Prospektif olarak 62 hasta (21 KHC, 20 KHB ve 20 NAYKH) çalışmaya alındı ve karaciğer biyopsileri yapıldı, 21 tane de sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. Demografik bilgileri ve laboratuar sonuçları kaydedildi. Histolojik lezyonları değerlendirmede KHB ve KHC için İshak skorlama sistemi, NAYKH için Brunt skorlama sistemi kullanıldı. Serum visfatin seviyeleri kontrol grubunda: 38,8 (6,8-76,1) ng/ml, KHCW'de: 9,6 (1,5-61,1) ng/ml, KHB'de: 18,9 (1,6-76,5) ng/ml ve NAYKH'da: 18,4 (0,6-63,4) ng/ml idi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, hem KHC, hem KHB ve hem de NAYKH grubunda istatiksel olarak anlamlı düşük bulundu (sırasıyla; p<0,001, p=0,004, p<0,001). KHC, KHB ve NAYKH olan hastalarda steatoz, nekroinflamatuar aktivite ve fibrozis gibi histolojik lezyonlarla serum visfatin seviyeleri arasında istatiksel olarak anlamlı herhangi bir ilişki saptanmadı. NAYKH ve KHB grubunda visfatin ile HOMA-IR arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark yokken, KHC'li hasta grubunda insülin ve HOMA-IR değerleri ile serum visfatin seviyeleri arasında pozitif korelasyon saptandı. Ayrıca KHB ve KHC'li hastalarda viral yük ile serum visfatin seviyeleri arasında da istatiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı. Serum visfatin konsantrasyonları KHB, KHC ve NAYKH olan hastalarda anlamlı ölçüde düşüktü. Bu da visfatinin hem proinflamatuar hem de koruyucu faktör olarak iki yönlü rol oynayabileceği tezini destekler.
Gestasyonel diabetes mellitus (GMD) tanısı alan olgularda visfatin, obestatin ve insülin direnci arasındaki ilişkinin araştırılması
Amaç: Gebeler için bir diyabet tarama yöntemi olan OGTT, GDM tanısı koymada ve erken teşhiste anne ve bebek için çok önemlidir. Bu çalışmada da GDM' li bireylerde "Visfatin ve Obestatin" parametreleri insülin direnci ile ilgili parametrelerle karşılaştırılarak araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 41 sağlıklı (kontrol) ve 34 GDM tanısı alan bireyler dahil edilmiştir. Gönüllü katılım belgesi dolduran gebelerden rutin tahlilleri sırasında bir defaya mahsus aprotinin içeren tüplere kan örnekleri alınarak gerekli parametreler çalışılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil ettiğimiz gruplar arasında yaş dağılımı anlamlı bulunmuştur. GDM ve kontrol grupları serum lipit düzeyleri açısından karşılaştırıldığında trigliserid değeri gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p < 0.05). GDM ve kontrol grupları arasında HbA1c düzeyleri arasında istatistiksel anlamlılık tespit edildi (p < 0.05). İnsülin direnci gelişen ve insülin direnci gelişmemiş olan GDM'li gebelerdeki visfatin, obestatin, C-peptit, insülin ve HbA1c arasındaki ilişki analizi sonucu obestatin (p < 0.05), insülin (p < 0.05) ve c-peptit (p < 0.05) parametreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda, visfatin ve obestatin arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p > 0.05). İnsülin direnci gelişen ve insülin direnci gelişmeyen tüm gebelerle obestatin arasında anlamlı bir fark bulunmasına rağmen visfatin ile anlamlı fark bulunmamıştır. Anahtar Kelimeler: Gestasyonel diyabet, visfatin, obestatin ve insülin.
Deneysel hiperkolesterolemide melatoninin aterojenik indeks, oksidatif stres, vaspin, visfatin düzeyleri ve endotelyuma bağlı gevşeme cevaplarına etkileri
1. ÖZET Nitrik oksit biyoyararlanımı, lipid profili ve oksidatif değişiklikler ile karekterize hiperkolesterolemi, ateroskleroz için önemli risk faktörlerinden biridir. Bu çalışmada, yüksek kolesterol ile indüklenen hiperkolesterolemide melatoninin lipid parametrelerine, aterojenik indekse, asimetrik dimetil arjinin (ADMA), malondialdehit (MDA), glutatyon (GSH) düzeylerine, süperoksit dismutaz (SOD) aktivitesine karaciğer fonksiyon testlerine, in vitro α1 adrenerjik uyarımla meydana gelen kasılma ve endotelyuma bağlı gevşeme cevaplarına, karaciğer ve aortta vaspin, visfatin düzeylerine ve histolopatolojik değişimlere etkisinin incelenmesi amaçlandı. Ayrıca melatoninin bu etkileri atorvastatin ile karşılaştırıldı. Sıçanlar 5 gruba ayrıldı (n:7). 8 hafta boyunca kontrol grubu normal yemle, diğer gruplar % 2 kolesterol ve % 0.5 kolik asit diyeti ile beslendi. Melatonin bir gruba kolesterol ile eş zamanlı verilirken, diğer gruba son 2 hafta uygulandı. Atorvastatin (10 mg/kg/gün) gavaj ile son 2 hafta uygulandı. Deney sonunda izole edilen torasik aort halkalarından fenilefrin (Phe) ile kasılma, asetilkolin (ACh) ile gevşeme yanıtları kaydedildi. Serum lipid parametreleri (trigliserit, total kolesterol, HDL, LDL) kit yardımıyla otoanalizörde ölçüldü. Karaciğer, böbrek ve aort dokularında histopatolojik incelemeler yapıldı. MDA ve GSH düzeyleri, SOD aktivitesi spektrofotometre ile, karaciğer ve aortta vaspin-visfatin düzeyleri Western-Blot ile serum ADMA düzeyleri HPLC ile ölçüldü. Hiperkolesterolemi ile artan serum lipid parametreleri, aterojenik indeks ve karaciğer fonksiyon testleri ve ACh-EC50 değerleri, ADMA düzeyi ve oksidatif değişiklikler melatonin ve atorvastatin uygulaması ile azaldı. Karaciğer ve aort dokusunda hiperkolesterolemi grubunda görülen vaspin, visfatin düzeylerindeki değişimleri melatonin ve atorvastatin uygulamaları azalttı. Melatoninin hiperkolesterolemide koruyucu ve tedavi edici etkilerinin olabileceği, atorvastatin ile benzer etkiler oluşturabileceği ve klinik olarak test edilebileceği düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: hiperkolesterolemi, melatonin, ADMA, oksidatif stres, vaspin, visfatin
Tiroid fonksiyonları ile serum angiopoietin-like protein 3, leptin ve visfatin düzeyleri arasındaki ilişki
Tiroid disfonksiyonunda vücut ağırlığı, termogenez, enerji tüketimi ve iştahta değişiklikler görülür. Günümüzde anormal tiroid fonksiyonlarının adipoz dokuda üretilen leptin ve visfatin gibi hormonların salınımında bozuklukla ilişkili olduğu düşünülmektedir. Öte yandan Angiopoietin-like Protein 3 güçlü bir lipoprotein lipaz inhibitörü ve plazma trigliserid düzeyinin düzenlenmesinde önemli faktörlerden biri olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmada normal tiroid fonksiyonları ile tiroid disfonksiyonu bulunan hastalarda adipoz dokudan salınan adipositokinler leptin ve visfatin ile adipositeyi etkileyen önemli salgısal proteinlerden olan ANGPTL3 düzeylerinin tiroid fonksiyonları ile ilişkilerini araştırmak amaçlandı.Bu çalışmaya Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Polikliniğine başvuran toplam 85 hasta dahil edildi. 27 hipertiroidi (Serum TSH<0,55 mIU/L), 27 hipotiroidi teşhisi konulmuş hasta (Serum TSH>4,5 mIU/L) ve 31 ötiroidik, sağlıklı, kontrol grubu (0,55 mIU/L Anahtar Kelime: Adipokinler = Adipokines ; Anjiopoietinler = Angiopoietins ; Leptin = Leptin ; Tiroid bezi = Thyroid gland ; Tiroid fonksiyon testleri = Thyroid function tests ; Tiroid hastalıkları = Thyroid diseases
Retroperitoneal yağ dokusu denervasyonunu takiben diyetle obez yapılmış sıçanlarda leptin sentezi ve serum seviyelerinin incelenmesi
Leptin başlıca beyaz yağ dokusunda sentezlenen ve enerji dengesini düzenleyen bir hormondur. Sentezi birçok faktörün yanı sıra sempatik sinir sistemi tarafından da düzenlenir. Çalışmamızda, yüksek yağlı ve standart diyetle beslenen sıçanlarda iki taraflı retroperitoneal yağ dokusu denervasyonunun, retroperitoneal ve epididimal yağ dokusunda leptin ekspresyonuna ve serum leptin konsantrasyonuna etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda, her birinde 8 adet 100-150 g ve 3-5 haftalık Sprague Dawley ırkı sıçan bulunan 4 grup oluşturuldu: I. Grup: Retroperitonel yağ dokusu iki taraflı denervasyon yapıldı ve yüksek yağlı yem ile beslendi (YD+), II. Grup: Denervasyon yapılmadı ve yüksek yağlı yem ile beslendi (YD-), III. Grup: Retroperitonel yağ dokusu iki taraflı denervasyon yapıldı ve standart yem ile beslendi (SD+), IV. Grup: Denervasyon yapılmadı ve standart yem ile beslendi (SD-) kontrol grubu olarak kabul edildi. 10 haftalık programı sonunda sıçanlardan serum ve doku numuneleri toplandı. Serum numunelerinde, glukoz, trigliserit, insülin ve leptin seviyeleri ölçüldü. Retroperitonel ve epididimal yağ dokusunda leptin mRNA seviyesi RT-PCR ile belirlendi. Yüksek yağlı diyet kullanan ve denerve edilen grupların serum leptin seviyelerinin kontrol grubuna göre yüksek olduğu belirlendi (p=0.038). Yağlı diyet denervasyon ile birlikte gen ekspresyon sonuçlarında ciddi bir değişiklik bulunmadı (p=0.31). Sonuç olarak, denerve edilmiş sıçanlarda, diyete bağlı olarak leptin ekspresyonlarında fark bulunmadığı, serum leptin seviyelerinde farklılıklar olduğu görüldü. Gözlenen değişikliklerin diyetin diğer yağ dokularına olan etkisinden kaynaklanabileceği kanaatine varıldı.