Kemalism
69 theses under this subject heading
Hatay'da bağımsızlık mücadelesi ve Kemalizm ile kurulan etkileşim (1918–1939)
Bu tez, 1918–1939 seneleri arasında Hatay'da yürütülen bağımsızlık mücadelesi sürecini ve bu süreçte Kemalizm ile yerel halk arasında kurulan etkileşimi incelemektedir. Hatay bu süreçte, sadece siyasal bir çatışma alanı değil, aynı zamanda ulusal kimliğin şekillendiği bir toplumsal alan olmuştur. Bu çerçevede Kemalist ideoloji, yalnızca bir siyasal yönelim değil; aynı zamanda toplumsal aidiyetin şekillenmesine katkı sunan ve onu besleyen bir yapı olarak Hatay'da çeşitli araçlar ve farklı pratiklerle karşılık bulmuştur. Kemalist ideoloji; reformlar, toplumsal örgütlenmeler, basın, ulusal semboller ve milli bayramlar gibi ritüeller aracılığıyla Hatay toplumunda görünür hâle gelmiş; şapka ve harf inkılâbı gibi reformlar, Hatay Türklerinin bağımsızlık davasıyla özdeşleşen semboller ve toplumsal direnişin simgeleri hâline gelmiştir. Basın faaliyetleri, yerel kanaat önderleri, toplumsal örgütlenmeler aracılığıyla şekillenen bu etkileşim süreci, halkın Kemalist değerleri bağımsızlık mücadelesinin araçları olarak benimsediği çok katmanlı bir kimlik inşasına zemin hazırlamıştır. Bu bağlamda tez, Hatay halkının bağımsızlık mücadelesi sürecinde Kemalizm ve Kemalist değerler ile kurduğu bağları ve bu bağlar aracılığıyla şekillenen ulusal aidiyet duygusunu temel alarak, bağımsızlık mücadelesi ile Hatay'da Kemalist kimliğin inşası arasındaki kesişimi anlamayı hedeflemektedir.
Elit partiden sosyal demokrat kitle partisine: CHP'de Kılıçdaroğlu dönemi
CHP tarihsel konumlanışı itibari ile farklı parti modellerini dönemsel olarak içerisinde barındırmıştır. Devletin partisi ve halkın partisi arasında kalmışlık, CHP'nin tarihsel ikilemini yaratır. Bu ikilime çözüm aramak belki de Türkiye'nin modernleşme serüvenini ve siyasi spektrumunu anlamayı kolaylaştırabilir. CHP'nin tek parti rejiminden kalan, siyasi ve toplumsal refleksi haline gelen rejimin bekası söylemi, Deniz Baykal döneminde kendine yeniden alan açmıştır. Bu dönemde yargı, bürokrasi ve ordu ile kurulan bağ; CHP'nin 1965-1980 arasında çizdiği halkçı imajı zedelemiştir. Küresel çapta yükselen kimlik siyasetine CHP de kapılmış ve laiklik ile milliyetçiliği ön plana çıkardığı dışlayıcı bir siyasete kendini sıkıştırmıştır. Sosyal demokrat politikanın CHP'de yeniden egemen olması, 2010 yılında Kemal Kılıçdaroğlu'nun CHP Genel Başkanı olması ile mümkün olmuştur. Bu tezin amacı, CHP tarihinde hep var olan parti kimliğine dair çelişkinin Kılıçdaroğlu döneminde sosyal demokrasi temelinde çözüldüğünü açıklamaktır. Kılıçdaroğlu döneminde; gelir adaletsizliği, eşitlik, yoksulluk, yolsuzluk ve sosyal adalet gibi kavramlar kullanılarak sınıfsal bir siyaset izlenmiştir. Bu dönemde, kimlik siyasetinin dar kalıplarını aşacak ve toplumu yatay eksende kesecek sınıfsal bir siyaset öngörülmüştür. Sınıfsal antagonizmada CHP'ye yer açabilmek için eski kimlik çatışmalarını ortadan kaldırmayı amaç edinen Kılıçdaroğlu partinin kurduğu ittifaklar, helalleşme çıkışı ve geçmişe yönelik öz eleştiriler ile geçmişin halktan kopuk yapısını kırmaya çalışmış; siyasi söylemler ve beyannameler, seçim bildirgeleri, toplumsal hareketler ve yoksul halkla kurulan ilişki doğrultusunda sosyal demokrat siyaseti partide güçlendirmiştir. Çalışma, CHP tarihinde yer bulmasına karşı uzun yıllar geri plana atılmış sosyal demokrasinin; Kılıçdaroğlu döneminde kalıcı bir şekilde partide yer edinme sürecini açıklamaktadır.
Post-Kemalist zamanlarda pop-Kemalizm: 90'lar Türkiyesi'nde popüler kültür
Bu çalışmanın amacı, doksanlı yıllarda Türkiye'de meydana gelen popüler kültür patlamasının Kemalizm'le olan ilişkisini incelemektir. Doksanlı yıllarda yükselişe geçen popüler kültür araçları, ideolojileri de etkisi altına alarak söylem biçimlerini dönüştürmüştür. Söz edilen dönemde Siyasal İslam ve Kürt Hareketi'nin yükselişe geçmesi, toplumda bölünme ve anti-laik söylerin artışı endişesini doğurmuştur. Bütün bunlar yaşanırken, akademi içerisinde de Kemalizm'e karşı eleştiriler artmaya başlamış ve kimi çevrelerce bu tehlike unsurlarının sorumlusu olarak görülmeye başlanmıştır. Neoliberal ekonomi politikaları ve kapitalist piyasa dinamiklerinin bir getirisi olarak yükselişe geçen popüler kültür, gündelik hayatın hemen her yerinde kendisine alan yaratmış ve piyasayla birbirini destekleyerek tezahürlerini artırmıştır. Bu noktada, eski hegemonik etkisi azalmaya başlamış olan Kemalizm, döneme uyumlanmak adına popüler kültürün araç ve işlevselliğine ihtiyaç duymuştur. Kemalizm, modern Türkiye'nin resmî ideolojisi olarak 1946'dan beri kabul görmüş düşünce sistemleri bütünüdür. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, modern ve çağdaş bir ulus-devlet kurma saikiyle bütünleşmiş olan Kemalizm, bugüne dek birçok farklı yoruma tabii tutulmuştur ancak literatürde halen açık bir tanımı yapmak oldukça güçtür. Bu çalışmada literatüre kazandırılmak istenen, Kemalizm'in ne olduğu değil özellikle doksanlı yıllarda Türkiye'de hangi şekillerde algılandığını açıklamaktır. Doksanları yılların sonuna değin süreçte, Kemalizm'i bir demokratikleşememe sorunu olarak gören post-Kemalist paradigmanın yanı sıra, halkın içinden yükselen gönüllü bir sevgi söylemi ortaya çıkar. Bu söylem, popüler kültür araçları üzerinden somutlaşarak bir pop ideolojiyi yani pop-Kemalizm'i ortaya çıkarır. Pop-Kemalizm, kendiliğinden, ideologsuz, gönüllü bir şekilde popüler kültür araçlarının siyasi bir söylem niteliği kazanmasını ifade eder. Bu kapsamda pop müzik şarkıcıları, pop müzik şarkı ve klipleri ile klasik müziğin siyasi söylem misyonu kazanarak popülerleşmesi incelenmiştir. Gayri resmi bir politik söylem haline gelen pop-Kemalizm, ülke içerisindeki istikrarsızlık, bölünme ve irtica tehlikeleri ile post-Kemalist eleştirilere karşı bir reaksiyon olarak ortaya çıkmış ve popüler kültür araçları üzerinden söylem biçim ve kapsamını genişletmiştir.
"Yetmez Ama Evet"in düşünsel arkaplanı olarak post-Kemâlizm
Bu çalışma 2010 Anayasa Değişikliği Referandumu'nda bazı sol ve liberal fikrî-siyasî çevrelerin "Yetmez Ama Evet" (YAE) terkibiyle ifade ettiği politik tutumun düşünsel kökenlerini ve bu bağlamda post-Kemâlist paradigma ile olan ilişkisini ele almayı amaçlamaktadır. Seküler ideolojilere mensup YAE'ciler referandumdan önceki yıllarda iktidardaki İslâmcı kökenli Adalet ve Kalkınma Partisi'nin çeşitli politikalarına eklemlenmiş, referandumda da bu tavırlarını sürdürmüşlerdir. Bu eklemlenme süreçleri ve referandumdaki oy tercihi gerekçelendirilirken demokrasi ve Kemâlizm kavramlarına sıkça vurgu yapılmıştır. Bu kapsamda Türkiye'nin demokrasi problemi ile Cumhuriyet'in kuruluş döneminde uygulanan politikalar arasında çok sıkı bir bağlantı olduğuna dair iddialar dile getirilmiştir. Bu iddialar İlker Aytürk'ün 2015 yılında "post-Kemâlist paradigma" adını koyduğu ve 1980'lerden sonra Türkiye'nin entellektüel hayatına hakim olduğunu belirttiği yaklaşımlarla örtüşmektedir. Dolayısıyla YAE'yi anlamak için 1980'lerdeki değişim dinamiklerini analize dahil etmek gerekmektedir. Kapitalizmin 1970'lerde yaşadığı krizden çıkış yolu olarak hayata geçirdiği neo-liberal sermaye birikim rejimi ulus-devletlere karşı piyasanın veya "sivil toplumun" özgürlük mücadelesi şeklinde yeni bir demokratikleşme ve özgürleşme anlayışının önünü açmıştır. Aynı dönemde Sovyetler Birliği'nin yıkılışı neticesinde sol hareketler geleneksel Marksist teoriden uzaklaşıp neo-liberal demokrasi yaklaşımının hegemonyası altına girmeye başlamıştır. Devlet-sivil toplum dikotomisini öne çıkaran bu ideolojik yenilenme, yine aynı dönemde gerçekleşen 1980 ihtilâlinin Atatürkçülüğü meşrulaştırma aracı olarak kullanmasının da etkisiyle, Türkiye'de yoğun bir Kemâlizm eleştirisine yol açmıştır. Türkiye'nin demokratikleşememesini Kemâlizmle ilişkilendirmenin doğal sonucu olarak bazı sol ve liberal çevreler "ortak düşman" Kemâlizme karşı farklı siyasî hareketlerle bir araya gelmiştir. "Eski" İslâmcı yeni "muhafazakâr demokrat" hareketin iktidara gelmesi bu bağlamda bir fırsat olarak değerlendirilmiş ve 2010'a kadar iktidarın "demokratikleşme" olarak sunduğu fakat muhalif kesimlerce otoriterleşme olduğu iddia edilen politik hamleler söz konusu çevreler tarafından destek görmüştür. YAE ise bu politik hamlelerin yeni ve kapsamlı bir örneği olan yüksek yargı ile ilgili bir anayasa değişikliğine verilen destektir. Çalışmada bu desteğin meşrulaştırılma biçimleri ve post-Kemâlist paradigmanın buradaki rolü ele alınacaktır.
Darbelerin meşruiyetini sağlama aracı olarak Kemalizm'in hegemonyası: 12 Eylül 1980 örneği
Bu tezin ana amacı 12 Eylül 1980 darbesinin meşruiyetinin sağlanmasında Kemalizm'in hegemonyasının kullanıldığı durumunun açıklanmasıdır. Bu açıklama yapılırken Gramsci'nin hegemonya kavramı kullanılacaktır. Bu amaca varmak için tez çalışması üç bölüm çerçevesinde tasarlanmıştır. Birinci bölümde Gramsci'nin hegemonya kavramı aktarılacaktır. İkinci bölümde Kemalizm, Kemalist hegemonya ve 12 Eylül 1980 darbesi aktarılacaktır. Üçüncü bölümde ise tezin tartışma kısmı yer alacaktır. Kemalizm ve Atatürkçülük Türkiye Cumhuriyeti siyasal hayatı için her zaman gündemde kalmayı başaran, siyaseti ve hatta toplumsal hayatı etkileyen düşünceler bütünleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Tez çalışmasının kapsamında belirlenecek ve doğrulanmaya çalışılacak hipotez ise 12 Eylül 1980 darbesinin meşruiyetinin sağlanması açısından Kemalizm'in hegemonyasının kullanıldığı olacaktır.
27 Mayıs darbesinden 12 Mart muhtırasına Türk basınında Atatürk ve Atatürkçülük (1960-1971)
Bu çalışma, 1960-1971 yılları arasında Türkiye'de yayımlanan yazılı basın örnekleri üzerinden Atatürk ve Atatürkçülük konulu köşe yazılarını incelemeyi hedefler. Bu kapsamda tez çalışmasının kavramsal çerçevesini ve köklerini sunan bir girişle beraber ilk bölümde 27 Mayıs 1960 darbesinden hemen önceki birkaç yılda yaşanan hadiseler anlatılmıştır. Bu bölümün içeriğinde iktidar ve muhalefetin temel konulara bakışlarındaki farklılıklar ve gerginlikleri meydana getiren başlıklar açıklanmaya çalışılmıştır. Tezin ikinci bölümünde 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Türk basınının genel görünümü, darbeye mahalli ve ulusal çapta yaklaşım tarzı ile darbe sonrası yapılan yargılamalara ilişkin açıklamaları ele alınmıştır. Üçüncü bölüm ise bu tez çalışmasının yazılı basın arşivine ait incelemelerin yer aldığı kısımdır. Atatürk ve Atatürkçülük bağlamında yapılan ideoloji benzetmeleri, siyasi yelpazede Atatürk ve Atatürkçülüğü bir yere konumlandırma girişimleri bu bölümde aktarılmıştır. Dördüncü ve son bölümde mezkur dönemin kapanışını yapan 12 Mart Muhtırasının Türk basınındaki yankılarına bakılarak, tez çalışması bir sonuç ile tamamlanmıştır.
Siyasi söylem ve araçsallaştırma: Kemalizm ve İslamcılık'ta idealize edilen kadın imgeleri
This thesis aims to evaluate the post-1980 hegemonic strugglewithin Turkey in the context of Islamist-Kemalist polarization through examining the idealized female images of these two groups. Women has been instrumentalized as a carrier and token of Republican ideals ever since the foundation of the Republic in the 1920s. I aim to investigate how the ideal Kemalist female image and the ideal Muslim/Islamist female image have been instrumentalized in the post-1980 period and in what ways the instrumentalization of these images have not remainedsolely as signifiers of group ideals but have also been used for the social exclusion of women refusing to conform to these ideals through discourse and oppression, as it happened in the case of the headscarf ban. Islamist groups' – which have risen in terms of visibility and political activism in the post-1980 period – idealization of Muslim/Islamist women as an example of "true Islam"and as the means to challenge secularism and the top-down imposition of Kemalist modernity is examined. It is argued that, despite their notable differences, the Kemalist and Islamist discourses' have internalized and reflected similar traditional-patriarchal patterns of behavior in their treatment of women. How these idealized female images are utilized not only in treatment of out-group women but also used in in-group challenges as well and the importance of overcoming these bidirectional exclusion practices are addressed.
Türkiye'de mukaddesatçı anti-Kemalizm (1945-1960)
Kendilerini dini anlam dünyasında konumlandıran ve başlarda kendilerini milliyetçi-mukaddesatçı ya da daha çok mukaddesatçı olarak tanımlayan İslamcı aydınların ve tarikat çevrelerinin Kemalizm'i algılama biçimleriyle ortaya çıkan anti-Kemalizm, bir zihniyet, söylem ve faillikle Kemalizm'in ima ettiği bütün anlamlara, alanlara ve uygulamalara karşı olmayı içerir. Anti-Kemalizm, dinsel aidiyetlerin, temaların ve dilin ağır bastığı bir faillikle Kemalist modernleşemeye karşı mukaddesatçı muhalefet olduğu gibi, aynı zamanda o, Kemalizm'e karşı mukaddesatçı ideolojik iktidar talebinin adıdır. Bu muhalefetin örneklerini Nakşibendilik, Süleymancılık, Nurculuk ve Ticanilik gibi tarikatlarda ve Mustafa Sabri, Eşref Edip, Osman Yüksel Serdengeçti ve Necip Fazıl Kısakürek gibi dönemin aydınlarında görmek mümkündür. Anti-Kemalizm, ülke içinde ve dışında üretilmiş ve 1945 yılına dek açıkça ortaya çıkmamıştır. Ancak, çok partili sisteme geçişle birlikte Atatürk devrimlerine karşı mukaddesatçı anti-Kemalist faaliyetler alenileşmeye başlamıştır. Anti-Kemalizm'in oluşumuna katkı yapan mukaddesatçı kanaat önderlerinin bıraktığı ideolojik miras, ilerleyen yıllarda post-Kemalizm'in de etkisiyle, toplumsal sorunların temel sebebinin Cumhuriyet modernleşmesi olduğu yönünde bir mukaddesatçı bilincin inşasına neden olmuştur. Bu bilinçle üretilen eleştiriler, Cumhuriyet öncesi ve 1950 sonrasını da belirleyen kültürel sürekliliğin ve bu arada iktidarda olan siyasal faillerin sorumluluğunu görmezden gelmeyi beraberinde getirdiği için, Tek Parti döneminin ve Kemalizm'in, bütün siyasal ve sosyal sorunların tek müsebbibi olarak okunması gibi seçmeci bir geçmiş okumasını doğurmuştur. Bu süreçte mukaddesatçılık, kendine uygun bir muhayyilenin oluşmasında, Kemalizm karşıtlığı içeren kitapların, dergilerin ve risalelerin oluşturduğu işlenmemiş büyük anti-Kemalist bir külliyatın üretilmesini sağlamıştır. Tez çalışmamızda bu külliyattan faydalanarak 1945-1960 yılları arasında, mukaddesatçı yapıların ürettiği anti-Kemalizm ve bu çerçevede dolaşıma sokulan mukaddesatçı ideolojik miras ortaya konulmaya çalışılacaktır. Bu sayede mukaddesatçı anti-Kemalizm'in, Türkiye'nin siyasal ve toplumsal yaşamını bugün dahi belirleyen ideolojik mirasının oluşumu ve içeriği biraz da olsa anlaşılabilecektir.
Attilâ İlhan'ın ilk üç romanının oluşumsal yapısalcılık bağlamında incelenmesi
Attilâ İlhan'ın ilk romanlarından olan Sokaktaki Adam (1953),Zenciler Birbirine Benzemez (1957) ve Kurtlar Sofrası (1963/64) muhteva özellikleri bağlamında sosyal gerçekçi bir anlayışla yazılmıştır. Kemalist ve sol bir düşünceye sahip olan yazar, ilk iki romanında arayış içinde olan aydının durumunu işlerken Kurtlar Sofrası'nda da tarihsel kimliği ön plana çıkmış karakterlerin idealleri etrafındaki mücadelelerini anlatır. Bu mücadeleler yakın dönem Türk siyasi tarihinde önemli bir yeri olan 27 Mayıs darbe öncesinin karmaşık yapısını içerir. Özellikle bu karmaşık yapının oluşmasına zemin hazırlayan İnönü ve Menderes Hükümetleri, roman kurgusu içerisinde eleştirilir. Attilâ İlhan, Kurtlar Sofrası'nda politikacıların illegal işlere girmesini, hükümetlerin yanlış politikalarını, Atatürk ilke ve inkılâplarından uzaklaşmasını, medya ve güç odaklarıyla girdiği kirli ilişkileri işlemiştir. İncelenen üç romanda, roman başkişilerinin söylem ve eylemleri yaşadığı dönemin özelliklerini yansıtacak bir şekilde betimlenmiştir. Attilâ İlhan, roman başkişilerini bu dönemleri yansıtacak bir anlayış çerçevesinde inşa etmiştir. Aydın sorumluluğunu üzerlerinde taşıyan bu kişiler, her ne kadar kendilerinin iniş çıkışları olsa bile gerçek vatandaşı arayıp bulmanın ıstırabını yaşamışlardır. Her üç roman da edebiyat sosyolojisi bağlamında muhtevaları açısından oldukça zengin materyaller içermektedir. Bu materyaller üç bölüm halinde her bir roman bir bölümü teşkil edecek şekilde "Oluşumsal Yapısalcı Eleştiri" kuramına göre incelenmiştir. Bölümlere konu olan romanlar "Oluşumsal Yapısalcı Eleştiri" kuramının iki ana başlığı olan "İçkin ve Aşkın Çözümleme"ye göre irdelenmiş alt başlıklar halinde kategorize edilerek çözümlemeleri yapılmıştır. Romanların analizleri yapılırken kuramsal çerçeveye uygun örnek paragraflar alıntılanmıştır. Çalışmanın sonucunda Attilâ İlhan'ın ilk romanlarından olan Sokaktaki Adam, Zenciler Birbirine Benzemez ve Kurtlar Sofrası'nın toplumsal gerçekçi bir anlayışla yazılmış, döneminin zihniyetini yansıtan eserler olduğu görülmektedir. "Oluşumsal Yapısalcı Eleştiri" kuramına göre incelenen romanların, yapılan "içkin" ve "aşkın" çözümlemeler neticesinde Türkiye'nin yakın geçmişine dair zengin malzemeye sahip olduğu görülmüştür. Bu çalışmayla kuramsal çerçevesi belli olan bir metot dâhilinde adları zikredilen romanlar analiz edilerek dönemin sosyal ve siyasal panoraması ortaya konmuştur.
Atatürk şiirleri ve Atatürk şiirleri antolojileri: Tür, içerik, imgelem
Mehmet Emin Yurdakul'un 1915'te kaleme aldığı "Ordunun Destanı"ndan günümüze, tam olarak 100 yıldır, Atatürk şiirleri yazılmaktadır. Bu süre boyunca binlerce şiir yazılmış, onlarca antoloji derlenmiştir. Bu tez, Atatürk şiirleri antolojileri aracılığıyla Atatürk şiirlerini tür, içerik ve imgelem özelliklerine odaklanarak inceler. Bu şiirler ve bu alan hakkında akla gelebilecek ilk soruları cevaplamaya çalışır. Atatürk şiirlerinin nasıl ortaya çıktığını, neyi anlattığını, ne zaman yayımlandığını, zamanla neden değiştiğini ve nasıl alımlandığını açıklamak amacıyla şiirlerin tarihsel gelişiminin izini sürer. Bunlarla beraber, Atatürk şiirlerinin belirli konular etrafında ve yaygın türsel özelliklerle yazıldıklarını ileri sürerek bu alanda daha önce yapılmış çalışmalardan farklı bir şiir dönemselleştirmesi ve içerik tasnifi önerir. Bu tez ayrıca, Atatürk şiirlerinin, Kemalist ideolojiyle yazıldığını ya da yazılması için teşvik edildiğini, şiirler ve şiirler hakkında yazılmış ikincil metinler üzerinde düşünerek sorgular. Atatürk şiirlerinin, resmî ideolojinin izleksel sınırlarında üretildiğini, propaganda amacı yüklendiğini ve zamanla yerleşen kalıplarla bir alt tür haline gelerek yazıldığını iddia eder.
The role of the mainstream newspapers in the consolidation of the Turkish national identity: 1934-1937
This dissertation examines the role of the press in the consolidation and dissemination of the Turkish national identity in the single-party era with a social constructionist approach. Within the context of press-government relations and in line with the main peculiarities of Kemalist nationalism, the research takes a cross section and demonstrates how the Turkish national identity that was manufactured by the Kemalist powerwas represented, discursively reproduced and disseminated via the newspapers in the mid-1930s. The research is primarily based on a sample of newspaper articles retrieved from the archives of the Beyazıt State Library. The sample consists of articles published in Cumhuriyet, Akşam, and Son Posta, between 1934 and 1937. Data are analyzed complementarily by content analysis to describe the intensity, and discourse analysis to obtain an in-depth understanding of the framing of nationalist representations.It is observed that newspapers displayed very limited dissociations from the Kemalist arguments. The conclusion of this dissertation is that newspapers played a significant role in the dissemination and consolidation of the Turkish national identity in the single-party period, by mediating the underlying framework of the nation and by employing discursive practices that mostly ratified, reproduced, and diffused the discourses of Kemalist nationalism.
Evvel zaman içinde bir Kemalist: Falih Rıfkı Atay ve Erken Cumhuriyet Dönemine gelenek dışı bir yaklaşım
Focusing on the selected travel books and memoirs of the early Republican intellectual Falih Rıfkı Atay, this study illustrates an unconventional approach to the early Republican period. The travel books and memoirs in question have at least two types of importance in the scope of the study. Firstly, while Falih Rıfkı Atay operationalized travel books on behalf of finding the most appropriate model for Turkey's development, he also struggled to seek the ways in which "Turkish identity" can be defined. This argument questions the early claims that associated the author with being the sole, passive disseminator of fixed, pre-given Kemalist ideology. The memoirs and collected essays of the author, on the other hand, indicated the different interpretations and perceptions towards the republican regime in the eyes of ordinary people of the time. Secondly, his critique and unconventional thoughts on controversial issues like religion and women present a fertile area of study allowing for the rethinking of the established roles that the early Republican intellectuals have been affiliated with until recently.
İngiliz yıllık raporlarında Kemalist Türkiye ve nasyonal sosyalist Almanya (1933-1938)
1933'te Adolf Hitler'in Almanya'da yönetimi ele geçirmesiyle Avrupa aşamalı olarak iki kampa bölündü: Birinci Dünya Savaşı'nın ardından kurulan Versailles sisteminin yıkılmasını isteyen revizyonistler ve statükonun ve barışın korunmasını hedefleyen anti- revizyonistler. Nazi Almanyası revizyonist devletlerin başını çekiyordu, çünkü nasyonal sosyalizm çatışmayı yücelten ve savaş üreten ırkçı ve yayılmacı bir ideolojiydi. Almanya'nın Birinci Dünya Savaşı'ndaki müttefiki Türkiye de aynı dönemde bağımsız ve saygın bir devlet olarak hem Almanya'yla, hem de Avrupa'da statükonun öncüsü İngiltere'yle yakın ilişkiler kuruyordu. Bu tezin amacı, İngiltere'nin Ankara'daki büyükelçilik personelinin hazırladığı yıllık raporlar temelinde, Türk belgelerinden, gazetelerden ve ikincil kaynaklardan da yararlanarak; Türkiye'nin nasyonal sosyalist Almanya ile kurduğu diplomatik ve ideolojik ilişkilerin irdelenmesi, revizyonizm ve anti-revizyonizm ayrışmasında Türkiye'nin konumunun saptanması ve ulusçu bir devrim olan Kemalizm'in nasyonal sosyalizmle hangi alanlarda örtüşüp hangi alanlarda ayrıştığının incelenmesidir. Türkiye'nin 1930'larda Almanya'yla kurduğu yoğun ekonomik ilişkilere karşın nasyonal sosyalizmin ayrıksı örnekler dışında Atatürk Türkiyesinde geniş ilgi görmediği, Türkiye'nin kendini anti-revizyonist devletlerle hizaladığı, İngiltere ile ve Cumhuriyet'in diplomatik geleneklerine uygun olarak Rusya ile dostluğuna önem verdiği saptanmıştır. İngiliz yıllık raporlarında da 1933-1938 arasında Türkiye'nin devlet politikasında ya da kamuoyu tutumunda anlamlı nasyonal sosyalizm yanlılığı bulgusu bulunmamaktadır. Kemalist ilkelerin yüzeysel bazı koşutluklar dışında nasyonal sosyalizmle yapısal benzerlik koşutluk ya da amaç birlikteliği taşımadığı bulgusuna ulaşılmıştır. 1938 itibariyle Türkiye rotasını diplomatik ya da ideolojik olarak çatışma, nasyonal sosyalizm ve faşizmden değil, demokrasiden ve barıştan yana çizmiştir.
Cumhuriyet Halk Partisinde Kemal Kılıçdaroğlu dönemi ve sosyal demokrasi (2010-2017)
Bu çalışmada Cumhuriyet Halk Partisinde Kemal Kılıçdaroğlu döneminin ideolojik kimliğinin, parti politikalarının ve liderin söylemlerinin sosyal demokrat ideoloji çerçevesinde analiz edilmesi amaçlanmaktadır. Kılıçdaroğlu CHP'de 1960'larda ortanın solu ile başlayan sosyal demokratlaşma sürecine hız vererek bu doğrultudaki ideolojik dönüşümü tamamlamaya çalışmaktadır. Deniz Baykal'ın liderliği dönemine kıyasla daha açık ve kararlı bir şekilde sosyal demokrasinin evrensel değer ve ilkeleri doğrultusunda bir siyaset izlemektedir. Bu bağlamda çalışmada Kılıçdaroğlu'nun partinin ideolojik kimliğinde yer alan sosyal demokrasiyi kurumsal ve söylemsel düzeyde hayata geçirmeye çalıştığı ve partiyi sosyal demokratlaştırmayı hedeflediği öne sürülmüştür. Türkiye'de sağ ve sol kesim tarafından CHP'nin sosyal demokratlaşmasının önünde partinin kurucu ideolojisini bir engel olarak gösterme eğilimi vardır. Bu görüşün aksine CHP'de ise Kemalizm'in, sosyal demokrat kimlik açısından bir olumsuzluk teşkil etmediği düşüncesi hakimdir. Kılıçdaroğlu, her ne kadar sosyal demokrasiye öncelik verse de CHP'nin kurucu kimliği ile sosyal demokrasiyi buluşturmaya çalıştığı görülmektedir. Fakat CHP'nin kendi içindeki örgütsel problemleri ile birlikte Türk siyasetinin laiklik sorunsalı ve Kürt sorunu gibi yapısal meseleleri, Türkiye'deki siyasal kültür ve sosyolojik yapı partinin sosyal demokrat kimliği açısından tartışmalı bir durum yaratmaktadır, sosyal demokrasinin siyaset pratiğini, mümküniyet koşullarını ve CHP eliyle iktidara gelmesini zora sokmaktadır. Kılıçdaroğlu, bütün bu sorunlara karşı sosyal demokrat bir zeminde çözüm üretmeye çalışsa da seçim sandıklarına yansıyan sonuç bu konuda başarısız olduğu yönünde bir algı yaratmaktadır.
Symbols of Kemalism'in in nation state building
In the early periods of the Republic of Turkey, which was established after the War of Independence, nation building and the implementation of Western model reforms throughout the country occupied an important place in the policies of the Kemalist government. In this direction, the Kemalist founding staff wanted to transform a society, most of which lived in rural areas and where the rate of reading and writing was very low, within the scope of Kemalist reforms and according to the Western model. The Kemalist elite also aimed to bring a spirit of nationalism to this society based on Turkish ethnic elements. In this sense, the government used many methods to reach the people in a society where the literacy and writing rates were low and to make them adopt the reforms within their own ideology. These methods were sometimes educational institutions that would raise new generations within the scope of Kemalist policies, and sometimes they were different tools designed for the illiterate public and appealing to visuality. Within the scope of the subject, modern cities designed in the Western model, monuments and statues of Atatürk, banknotes of the Early Republican Period and visuals of postage stamps from this period aimed to make the illiterate people adopt the ideology of the Kemalist government and thus give legitimacy to the government. Similarly, the Kemalist government used women as a symbol of civilization and an advertising face against Western civilization within its own policies. Another reason why the government focuses on women's policies is that in the society planned to be transformed in the construction of a nation-state, the first educator to raise future generations is a woman, in her duty as a mother. Kemalism tried to achieve social transformation through music in the Western model, and in this sense, folk songs and folk songs, which were thought to be monophonic, were compiled and tried to be made polyphonic with Western musical techniques. In this regard, Kemalism, which aimed at a Westernization project in every aspect, wanted to impose its own ideology on the people. Ultimately, these tools, which were aimed at implementing the Kemalist government's own methods, became symbols of Kemalism by identifying with the Kemalist ideology.
Erken Cumhuriyet devrinde Türk liberalizminin ikilemleri: Ahmet Ağaoğlu
This thesis examines Ahmet Ağaoğlu, a nationalist intellectual, at the same time one of the important figures of Turkish liberalism during the Early Republican Period in the Turkey. The concepts in which the liberal attitude in Ağaoğlu is observed and the dilemmas which are incompatible with classical liberalism in these concepts constitute the field of examination of this thesis. In this study, by examining Ağaoğlu's liberalism in the Early Republican Period it will be presented that the liberal values he defended during this period are not based on classic liberalism and its values but based on liberal nationalism. It will be shown that Ahmet Ağaoğlu's main controversy, and his liberal contradictions at the Early Republican Period are in fact not a contradiction but a characteristic of its liberal nationalist attitude, and that contradictions can be assessed in the context of Kemalist power-intellectual relations are also based on his eclectic ideology. Keywords: liberalism, liberal nationalism, Turkish liberalism, Early Republican Period
Türk romanında ideoloji-tasvir ilişkisinin karakter kurgusuna etkisi (1920-1970)
Edebiyat ideolojik bir amaca, kimliğe büründüğü zaman bunun edebiyatın bütün türlerine az veya çok yansımaları olmaktadır. Şüphesiz ki önemli bir edebî tür olan roman da ideolojik amaç ve kimlikten payını almaktadır. Bu durumda romanın temel unsurlarından biri olan tasvirin, ideolojiden bağımsız kalması düşünülemez. Tasvir, ideolojik bir kimliğe büründüğü zaman ister istemez kişi, mekân, kıyafet, beden, etnik kimlik gibi unsurlara bakış da farklı olmakta hatta çoğu zaman keskin/mutlak karşıtlıklara yaslanmaktadır. Ortaya çıkan tasvirler ise genellikle bu mutlak karşıtlığa uygun olarak sempati-antipati paradoksunda nerdeyse siyah veya beyaz tasvirler olmaktadır. Çünkü ideolojik zemin üzerine inşa edilen merkez bakışın ben/biz ve ötekilere bakışı, onları sunuşu, anılan karşıtlık zemini dolayısıyla oldukça farklı olmaktadır. Bu da beraberinde genellikle yazarın zihninin, ideolojik bakışının ürünü tek renkli, tek boyutlu, bazı sınırlara dayalı tasvirleri getirmektedir. Neticede bu noktada ortaya konan ben/biz veya öteki, iki tarafa ait unsurlar, kendi kimliklerinden ziyade yazarın onlara giydirdiği kimlikle varlık bulmaktadır. Çalışmanın temel konusu ve problemi budur. Bu yüzden çalışmada Türk romanı (1920-1970) bağlamında ideoloji-tasvir ilişkisi incelemeye konu edilmektedir. Çalışmanın ilk iki bölümünde ideoloji ve edebiyat, ideoloji ve tasvir ilişkisi, ideolojik tasvirin arka planı ortaya konmaktadır. Çalışmanın üçüncü bölümünde ise ideolojinin, ben/biz ve öteki bağlamında, özellikle karakterler ve karakterlerle ilişkili unsurlarda tasviri nasıl şekillendirdiği, etkilediği, ideolojik bir kimliğe büründürdüğü örnek romanlar üzerinden gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu örnek romanların seçimi, farklı ideolojiler göz önüne alınarak gerçekleştirilmiştir. Çünkü her ideoloji tasviri, kendi inanç ve düşünce zemine göre şekillendirmektedir. Bu yüzden çalışmada, sadece bir ideolojinin değil, farklı ideolojilerin etkisindeki romanlara odaklanılmakta ve bu romanlardan örnekler getirilmektedir. Anahtar kelimeler: Türk romanı, ideoloji, tasvir, karakter, öteki
Milli Eğitim Şuraları karar metinlerinin seçilmiş kavramlar açısından incelenmesi
Türkiye'de Atatürk önderliğinde yürütülen Milli Mücadele sadece milletin bağımsızlığını tesis etme amacını taşımamıştır. Kurtuluş Savaşı sürerken yeni ve modern bir devletin temellerini atmak için 1921 yılında toplanan Maarif Kongresi'nde eğitimin genel durumu gözden geçirilmiş, daha sonra üç kez düzenlenen Heyet-i İlmiye toplantılarında ise yeni bir eğitim atılımı gerçekleştirmek için bir dizi kararlar alınmış ve bu kararlar uygulamaya konulmuştur. Eğitimde büyük bir atılımı hedefleyen Cumhuriyet yönetimi ve eğitimcileri, daha geniş katılımı ve temsili sağlamak amacıyla Milli Eğitim Şûralarını düzenlemişlerdir. 22 Haziran 1933 tarih ve 2287 sayılı kanunla hukuksal bir statü kazanan Milli Eğitim Şûrası, Milli Eğitimin planlanması, program, müfredat ve hedeflerin belirlendiği, eğitimcilerin katıldığı danışma organı olarak eğitim tarihimizde önemli gelişmelere imza atmıştır. Günümüze kadar on yedi kez toplanmış olan Milli Eğitim Şûrasının ilgili kanun gereğince önceden belirlenen gündemlerle toplanması erekmektedir. Milli Eğitim Şûralarının başkanı Milli Eğitim Bakanıdır. Milli Eğitim Şûrası Milli Eğitim Bakanlığının en yüksek danışma organı özelliğini taşımaktadır. Şûra bünyesinde gündem maddeleri komisyonlarda görüşülür. Komisyonlarda hazırlanan raporlar genel kurulda görüşülerek onaylanır veya değiştirilir. Onaylanan kararlar Şûra kararı olarak Milli Eğitim Bakanlığına tavsiye niteliğinde gönderilir. Milli Eğitim Bakanlığı alınan kararların tümünü veya bir bölümünü uygulamaya koyar veya hükümete öneri olarak sunar. Bu açıdan Milli Eğitim Şûrasında alınan kararların uygulamaları Bakanlığın ve siyasi otoritenin yaklaşımları ölçüsünde gerçekleşmektedir. Bugüne kadar toplanan on yedi şûrada eğitime yön veren pek çok karar alınmıştır. Alınan kararların bazıları dönemin veya daha sonraki dönemlerin hükümetleri ve Milli Eğitim Bakanlığı tarafından tamamen veya kısmen uygulamaya konulmuş, bazı kararlar ise uygulanmamıştır. Bu araştırma ile araştırmanın seçilmiş kavramları olan lâiklik, Atatürkçülük, Atatürk İlke ve İnkılâpları, eğitimde fırsat eşitliği, din eğitimi ve zorunlu eğitim ile ilgili şûralarda alınan kararlar ile uygulamalar arasında anlamlı bir fark olup olmadığı; şûraların eğitimimizi nasıl etkilediği ve ne ölçüde yön verdiği sınanmaktadır.
Türkiye'de modernleşme süreci'nde basın: Ulus Gazetesi'nin modernleşme söylemi
Bu çalışmada, ilk olarak 14 Eylül 1919 yılında İrade-i Milliye adıyla, ardından 10 Ocak 1920 yılında Hakimiyet-i Milliye adıyla ve daha sonrasında dil devrimine uygun olarak 28 Kasım 1934 yılında Ulus adıyla yayımlanmaya başlayan gazetede yer alan haberlerin "Türk Modernleşmesi"ne olan etkileri tartışılmıştır. İktidarın görüşlerini topluma aktaran ve yeni demokrasi ilkelerini topluma sunan Ulus Gazetesi'nde, 1935-1938 yılları arasında modernleşme söylemi içeren haberler eleştirel söylem analizi yöntemiyle çözümlenmiştir. Çalışmanın birinci bölümünde, modernleşme-batılılaşma kavramı üzerine odaklanılmış ve modernleşme olgusunun tarihsel dinamikleri ele alınmıştır. XVI. ve XVII. yüzyılda Rönesans ve Reform, sonrasında Sanayi Devrimi'ne dayanan modernleşme hareketleriyle birlikte Batı'nın ilerleme kaydetmesi, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki gerilemenin ardından başlayan modernleşme denemeleri ve bu denemelerin cumhuriyet dönemine kadar uzanan tarihi söz konusu bölümün temelini oluşturmaktadır. Bu bağlamda, Osmanlı-Türkiye modernleşme süreci söz konusu bölümde incelenmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde, genel hatlarıyla Cumhuriyet Dönemi modernleşmesi üzerinde durulmuştur. Bu bağlamda, Cumhuriyet Dönemi modernleşmesinin siyasal, ekonomik, hukuki, toplumsal ve kültürel gelişmeleri söz konusu bölümde ele alınmıştır. Öte yandan, 1930'lu yılların genel durumu ve yaratılmak istenen ulusal kimlik olgusuna da bu bölümde değinilmiştir. Ayrıca, ikinci bölümde modernleşme sürecinde basının rolüne genel hatlarıyla yer verilmiştir. Çalışmanın çözümleme bölümünde ise, Ulus Gazetesi'nin tarihi, yayın amacı ve yayın politikası dönem koşulları göz önünde bulundurularak irdelenmiştir. Ulus gazetesinde 1935-1938 yılları arasında yayımlanan ve modernleşme söylemi içeren haberler eleştirel söylem analizi yöntemiyle incelenmiştir. Çalışma sonucunda elde edilen bulgular, çalışmanın birinci ve ikinci bölümünde yer alan kuramsal arkaplan bağlamında değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, tek parti hükümetinin resmi yayın organı niteliği taşıyan Ulus gazetesinde yer alan haberlerin ulusal bir bilincin yansıtılmasında, modernleşme bağlamında Türkiye'nin gelişmesi ve kalkınmasında ve yapılan devrimlerin heyecanının yansıtılmasında önemli bir rol oynadığı ortaya konulmuştur. Bununla birlikte, gerçekleştirilen devrimlerde ve modernleşme hareketlerinde Atatürk'ün öneminin vurgulanması, Osmanlı geçmişinin reddedildiği söylemlerin ön plana çıkarılması, Türk modernleşmesinin olumlanması ve iktidar söyleminin yeniden üretilmesi bağlamında Ulus gazetesinde yer alan modernleşme söylemi içeren haberlerin önemli bir ölçüde belirleyici olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Modernleşme, batılılaşma, basın, Kemalizm, Ulus Gazetesi.
İsmet İnönü döneminde Türkiye'de milli eğitim ve ideoloji (1938-1950)
Bu çalışma, İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanlığı yaptığı 1938-1950 yılları arasında Türkiye'de milli eğitim ve ideoloji ekseninde siyasal iktidar tarafından gerçekleştirilen çalışmaların, dönemin resmi ideolojisi olan Kemalizm'in hedefleriyle ne düzeyde örtüştüğünü, benzerlik ve farklılıklarını, ulus inşasına sunduğu katkıları ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu çalışmada eğitim, resmi ideolojinin inşasında hâkim iradenin belirlediği sınırlar içerisinde görevli bir ideolojik aygıt olarak ele alınmıştır. Başka bir ifadeyle eğitim, ideolojinin bir aracı olarak açıklanmış ve yapılan değerlendirmeler bu eksende gerçekleştirilmiştir. İdeoloji kavramı ise bir siyasi sistemi veya rejimi meşrulaştırmak amacıyla teşekkül eden, bireyi sosyal açıdan konumlandıran ve ortak bir bağlılık hissi yaratan fikirler kümesi olarak ele alınmıştır. Diğer yandan, Atatürk döneminde inşa edilmeye başlanan resmi ideolojinin İsmet İnönü döneminde milli eğitim özelinde izlediği seyir, dönem içerisinde gerçekleştirilen parti ve hükümet programları, Milli Eğitim Şûraları, Türk Tarih Kongreleri vb. çalışmalar incelenerek ele alınmıştır. Ayrıca İsmet İnönü'nün eğitime bakış açısı söylev ve demeçleri üzerinden yorumlanmaya çalışılmıştır. İsmet İnönü döneminde kurulan eğitim kurumlarından Köy Enstitüleri, resmi ideolojiye ve ulus inşasına sunduğu katkılar yönüyle ele alınmıştır. Çok partili siyasal hayatla beraber eğitim politikalarındaki dönüşüme değinilmiş, çalışmanın son bölümünde de bu dönüşümün eğitim kurumlarında müfredat ve öğretim programlarındaki değişime etkisi ortaya konulmaya çalışılmıştır. Son olarak ilkokullarda okutulan tarih ve yurt bilgisi ders kitapları, eğitim ve ideoloji bağlamında incelenerek konu somutlaştırılmaya çalışılmıştır. Çalışma sonucunda İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanlığı yaptığı dönemde eğitim alanında yapılan çalışmalarda önceki döneme göre bazı farklılıklar görülmüş olsa da, resmi ideolojinin eğitim politikaları üzerinde etkisinin devam ettiği, gerek uygulanan politikalardan gerekse ders kitaplarında kullanılan ifadelerden anlaşılmaktadır. Anahtar Kavramlar: İdeoloji, Resmi İdeoloji, Eğitim, Kemalizm, İsmet İnönü
LGS İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük alt testi doğru sayılarının yapay zeka yöntemleriyle tahmin edilmesi
Bu çalışmada, 2018 yılında ortaokuldan mezun olmuş öğrencilerin ortaokul Sosyal Bilgiler dersi ile T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersi sınav notlarının Liselere Geçiş Sistemi (LGS) T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük alt testindeki doğru sayılarını tahmin etme yüzdesinin tespit edilmesinin yanında, yordama düzeylerinde çoklu doğrusal regresyon ve veri madenciliği algoritmalarının performanslarının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Araştırma, nicel araştırma yöntemlerinden ilişkisel tarama modeline göre yürütülmüştür. Araştırmanın evrenini Kütahya ilinde MEB'e bağlı resmi ortaokullarda öğrenim gören ve 2018 yılında 8. sınıfta LGS' ye giren öğrenciler oluşturmaktadır. Çalışmada uygun örnekleme yöntemi kullanılmıştır. Araştırma sonucunda tüm değişkenlerle doğru sayıları arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif yönde orta düzeyde bir ilişki olduğu görülmektedir. Çoklu doğrusal regresyon analizine göre R2 değeri %52, MSE değeri .0242 çıkmıştır. Diğer analizler kapsamında genel doğrusal regresyon, regresyon ağaçları, gauss süreç regresyonu, destek vektör makinesi, topluluk makine öğrenmesi, derin öğrenme, rastgele orman ve yapay sinir ağı analizi sonuçlarında MSE değerlerinin .024 ile .044 arasında, R2 değerlerinin ise .12 ile .52 arasında değiştiği görülmektedir. Elde edilen sonuçlar klasik yöntemle yapılmış çoklu doğrusal regresyon analizinin sonuçlarıyla kıyaslandığında MSE performans değerlerinin çoklu doğrusal regresyon analizinden elde edilen MSE performans değerinden yüksek çıktığı gözlenmiştir. MSE performanslarının karşılaştırılmasının ardından diğer analiz yöntemlerine göre daha başarılı olduğu öne sürülen ancak bu araştırmada diğerlerine nazaran düşük performans gösteren yapay sinir ağı analizinin performansının manuel olarak artırılıp artırılamayacağına bakılmıştır. Nitekim modifiye edilmiş yapay sinir ağı sonuçlarına göre ise R2 değeri %62, MSE değeri ise .019 çıkmıştır. Anahtar Kelimeler: Çoklu doğrusal regresyon, sosyal bilgiler, yapay sinir ağı, yapay zeka.
The social and political economy of the late Ottoman Empire and modern Turkey (1908 – 1939)
Turkish modernization does not align with the endogenous type of modernization in which capitalist economic development plays a central role by triggering and carrying on social and political modernization. On the contrary, it was an exogenous type of modernization carried out by a group of ruling elite via adapting modern social and political institutions to an economically, socially and politically underdeveloped state. Undoubtedly, the time period that begins with the Young Turk Revolution in 1908 and continues up to the inception of World War II in 1939 is the radical progressive epoch of Turkish modernization. This period demonstrates a great deal of continuity of modernization on the basis of nationalist, positivist and secularist ideas despite the fall of the Ottoman Empire in 1922 and the establishment of The Turkish Republic in 1923. However, during this period, the majority of the traditional Turkish society, which can also be labelled as a primitive political community, frowned on modernization process as they had no need for highly developed social and political institutions. Therefore, either during the governance of the Committee of Union and Progress or the governance of the Kemalists, modernization attempts were met with resistance arising from society. In some instances, it was experienced that these resistances transformed into counter revolutionary and reactionary rebellions. Hence, the most effective and efficient implementations on the route of economic, social and politic modernization were secured in the statist, mono-party periods when the anti-modernizers were politically restrained. Besides, the economic and social modernization was also accelerated with the intensive state involvement according to the framework of statist social and economic programs. Depending on the historical records, this study argues that the centralist and statist political implementations rather than pluralist and liberal implementations were more effective towards modernization goal in economic, social and political arenas during the period between 1908 and 1939. Also, this study seeks to create a new perspective on the concept of authoritarianism by reinterpreting the statist policies on the way of modernization.
Cumhuriyet Dönemi felsefe eğitimi (1923-1938)
Türkiye, 18.yy.'dan günümüze kadar süregelen çağı yakalama, ilerleme, aydınlanma, çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkma sürecinde; dünya görüşünü, devlet şeklini, tüm kurumlarını ve dolayısıyla eğitim sistemini de değiştirdi. Filozoflarının düşünceleri ve çalışmaları sonucu aydınlanan, aklı merkeze alan ve büyük adımlar atarak ilerleyen Batı karşısında Osmanlı İmparatorluğu, Lale devrinden itibaren "padişah-saray" olarak gelişen Avrupa'dan haberdar olmuşlardır, ancak "mutaassıp" bürokrasi, medrese ve yeniçeri ocağı direnişiyle karşılaşıldı. Hâl böyle olunca savaşlarda yenilgiler kaçınılmaz oldu. Osmanlı, bu noktadan sonra Batı'dan geri olduğunu aşama aşama kabul etmeye başladı. Batı taklit edilerek durum toparlanmaya çalışılıyordu, ama yüzyılların geri kalmışlığı, kitlelerce özümsenmeyen yenilikler ile giderilemezdi ve tarihin bizlere pek çok kez gösterdiği kaçınılmaz son gerçekleşti ve Osmanlı İmparatorluğu tarih sahnesinden çekildi. Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünde birçok sebep gösterilebileceği gibi içlerinden belki de en önemlisi eğitim ve öğretim sisteminin çok yetersiz ve çağ dışı olmasıydı. Batı'yı aydınlatan, Batı'nın ilerlemesinde kilit rol oynayan kişiler filozoflar, düşünürlerdi. Batı Antik Çağ'dan itibaren birçok filozof yetiştirmişti. Bu filozoflar toplumu aydınlatma, aklı özgürleştirme ve ideal devleti oluşturma görevlerini üstlendiler. Oysa ki, Osmanlı İmparatorluğu'nda filozof bir yana felsefe eğitimi bile yok denecek düzeydeydi. Belli bir program yahut ders kitabı mevcut değildi.Mustafa Kemal önderliğinde gerçekleştirilen Kemalist Devrim, bu eksikliğin farkındaydı. Mustafa Kemal, eğitim konusuna özel önem gösterdi. Türkiye Cumhuriyetinde felsefenin kurumsallaşmasını, felsefe programlarının oluşturulmasını, ders kitaplarının basılmasını sağladı. Bu tezde, Osmanlı Dönemi'nin Batı etkisiyle ortaya çıkan fikir akımları, Kemalist Devrimin eğitim anlayışı, Kemalistlerin eğitim alanında ne yapmak istedikleri ve Ortaöğretim ve Üniversite düzeyinde felsefe alnında yapılan reformlar, çalışmalar ve programlar ele alındı. Anahtar Kelimeler: Felsefe, Reform, Üniversite, Cumhuriyet, Kemalizm, Eğitim, Ortaöğretim
Yeni Türk mecmuası (1932-1943)
Osmanlı İmparatorluğu, 17. yy.'da modern çağa ayak uydurmak gerektiğinin farkına varmış ve bu durumu tersine çevirmek için bir takım reform hareketleri gerçekleştirmiştir. Doğu mantığı ile gerçekleştirdiği bu reformların çağın gereklerini karşılamadığını görmesi ise bir yüzyıla mâl olmuştur. 18. yy. boyunca da devlet adamlarının çabalarına rağmen başarıya ulaşamayınca, devlet ve toplum geri dönüşü olmayan bir yola girmiştir. Çağı yakalamak, ilerlemek, aydınlanmak ve çağdaş uygarlıklar düzeyine çıkmak hususu ise Cumhuriyet Dönemi'nde amaç-hedef edinilmiştir. Başarısızlık bir yana devlet, bağımsızlığını önce fiilen sonra resmen yitirmiştir. İşte böyle bir dönemde ortaya çıkan Mustafa Kemal, hem devlete bağımsızlığını kazandırmada hem de bu bağımsızlığı sağlam temeller üzerine inşa etmede başarılı olmuştur. Yalın bir ifade ile Türkiye reformist bir dünya görüşünden sıyrılarak devrimci bir çizgiye çekilmiştir. Türk toplumu için değişen ve gelişen yeni yüzyıla ayak uydurma sürecinde Kemalist aydınlanma devrimi evre evre hayata geçirilmiştir. Toplumun karşılanması zorunlu ihtiyaçları birer birer halledilmiştir. Dışa bağımlılık yok edilmiştir. Ancak, ülkeyi baştan aşağı inşa eden Kemalist kadrolardan sonra bu kalkındırma sürecini devam ettirecek ve tam bağımsızlık ile antiemperyalist ideolojiyi özümseyerek yaşatacak kitleler gerekmektedir. İşte burada gündemimize Halkevleri girmektedir. Halkevleri yalnızca bir dernek olarak hareket etmemiş, çıkardıkları yayın organlarıyla da Türk basın hayatına damgasını vurmuştur. Bu sebeple çalışmamızda önce Türk basın hayatını ve dergicilik çalışmalarını; sonra basın hayatı içinde Halkevlerini ve dergilerinin rolünü değerlendirdik. Bu tezde toplumu her anlamda kalkındırmaya çalışan Kemalist ideolojiye önemli bir yardımın da Türkiye'deki Bergsoncu çevreden geldiğini gördük. Özellikle son dönemini Dergâh dergisi etrafında geçirmiş, ülke ve toplumun kültürel kalkınmasını sağlamak adına çalışan bir grup entelektüelin Yeni Türk Mecmuası çevresinde bu mücadeleye olan katkılarını ele aldık.