Ovary

147 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prematür ovaryan yetmezlikle XPD ve XRCC1 DNA tamir gen polimorfizminin ilişkisi

Prematür ovaryan yetmezlik (POF), reprodüktif yaş grubundaki kadınların yaklaşık %1'ini etkileyen, 40 yaşın altında ovaryan fonksiyonların kesilmesine artmış gonadotropin ve düşük östrojen seviyelerinin eşlik ettiği heterojen bir tablodur. POF vakalarının %90'ında etiyolojik faktör belirlenememektedir. Kadınların tüm reprodüktif hayatları boyunca sahip oldukları yedi milyon oositten sadece 500'den azı ovule olabilmektedir. POF'un ovaryan gelişim sırasındaki folikül sayısının düşük olmasından ya da folikül kayıp hızındaki bir artıştan kaynaklanıyor olabileceği düşünülmektedir. Epidemiyolojik çalışmalarda DNA hasarlayıcı ajanlara maruziyetin fertilitede azalmaya ve folikül sayısında kayba neden olduğu gösterilmiştir. DNA tamir geni polimorfizmleri DNA tamir enzimlerinin fonksiyonlarını değiştirebilmekte ve tamir edilmeyen DNA hasarları apoptozisi tetikleyebilmektedir. Bu nedenle biz bu çalışmada, Türk toplumunda idiopatik POF ile XPD ve XRCC1 polimorfizmlerinin ilişkili olup olmadığını araştırdık. Bu amaçla POF ve kontrol grubunda XPD-Lys751Gln, XRCC1-Arg194Trp ve XRCC1-Arg399Gln polimorfizmlerinin sıklığı analiz edildi. Hasta grubu yaşları 17-39 arasında değişen 25 POF hastasından oluşturuldu. Yaşları 21-64 arasında olan, 40 yaşından sonra menapoza girmiş olan ya da halen düzenli adet gören 25 kadın kontrol grubuna dahil edildi. Standart metodlar kullanılarak periferik kandaki lökositlerden DNA analizi yapıldı. Polimorfizmlerin tespiti bir LightCycler-System ile floresan işaretli hibridizasyon probları kullanılarak erime eğrisi analizi ile yapıldı. Yaptığımız çalışmada araştırılan polimorfizmlerin genotip dağılımları ve allel frekansları açısından POF ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı. XPD-Lys751Gln polimorfizmi için Gln/Gln+Lys/Gln genotipi sıklığı POF grubunda kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde daha düşük bulundu. Bu çalışmada 751Gln allelinin POF'a karşı koruyucu bir rolü olduğu bulundu.

DNADNA hasarıDNA mutasyon analizi+4
Çağdaş Doğan
İnönü University
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Neonatal LPS uygulaması ve üremenin uzun vadeli programlanması: NOS ve Kaspaz-1 inhibisyonlarının rolü

Bu tez çalışmasında, neonatal dönemde bakteriyel endotoksin lipopolisakkarit (LPS) uygulanan sıçanlarda üremenin uzun vadeli programlanması incelenmiştir. Ayrıca, LPS'nin etkisine aracılık eden nitrik oksit (NOS) inhibitörü (L-NAME) ve kaspaz-1 inhibitörü (Q-Vd-OPh), neonatal dönemde LPS ile birlikte kullanılarak bu aracıların rollerinin ortaya konması hedeflenmiştir. Bu amaçla, postnatal 7. günde dişi sıçan yavrularına salin, LPS (50 µg/kg), LPS (50 µg/kg)+ L-NAME (40 mg/kg) veya LPS (50 µg/kg)+ Q-Vd-OPh (1 mg/kg) enjeksiyonu yapılmış; prepubertal dönemde (postnatal 30. gün) de salin veya ikinci LPS enjeksiyonu (50 µg/kg) yapılarak oluşturulan stresin puberteye erişme (vajinal açılma), östrus sikluslarının düzeni (simir testi), sitokin üretimi (IL-1ß, TNF-?), ovaryumda foliküler gelişme ve E. coli'ye spesifik anti-LPS antikorlarının üretimi üzerine etkileri belirlenmiştir. Ortalama olarak postnatal 75. günde proöstrus fazında eter anestezisi yapılan sıçanların sağ ovaryumları ve kan numuneleri alınarak deney sonlandırılmıştır.Puberte, iki defa LPS uygulanan grupta gecikmiş fakat NOS ve interlökin (IL)-1ß inhibitörleri pubertenin gecikmesini engellemiştir. LPS enjeksiyonları primordiyal folikül rezervini azaltmış, NOS inhibitörü bu azalmayı önlerken, IL-1ß inhibitörünün bu azalmaya karşı koruyucu bir rolü belirlenememiştir. İki defa LPS enjeksiyonu yapılan tüm gruplarda LPS'ye karşı spesifik antikor yanıtı gözlenmiştir. Serum NO konsantrasyonları tüm gruplarda benzer bulunmuştur. Serum IL-1ß, tümör nekrozis faktör- alfa (TNF-?) konsantrasyonları ise tespit edilebilir düzeyin altında bulunmuştur.Sonuçta, LPS uygulamalarının (1) puberteyi geciktirdiği, ovaryumdaki primordiyal folikül sayısını azalttığı ve kanda anti-LPS antikorlarını artırdığı tespit edilerek üremeyi uzun vadede programladığı ve (2) bu programlamada NO ve IL-1ß'nın önemli rollerinin bulunduğu görülmüştür.

ErgenlikKaspazlarLipopolisakkaritler+5
Tuba Tapan
İnönü University · Institute of Health Sciences
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

Adenozin A2A reseptör agonist ve antagonistinin sıçanlarda over iskemi-reperfüzyon hasarı üzerindeki etkilerinin araştırılması

Over torsiyonu kadınlarda sık görülen ve ameliyat gerektiren en tehlikeli jinekolojik acil durumlardan biridir. Over torsiyonu görülen hastalarda klinik bulguların spesifik olmaması tanıda ve tedavide gecikmeye neden olmaktadır. Over torsiyonunda doku hasarını irreversibl hale getiren başlıca patoloji iskemidir. Detorsiyondan dolayı over reperfüze olmaya başladığında iskemi/reperfüzyon (İ/R) hasarı riski oluşur. Çalışmamızda, over İ/R hasarı ile selektif adenozin A2A reseptör agonisti Regadenoson ve selektif adenozin A2A reseptör antagonisti İstradefilin arasındaki ilişki ve bunların over İ/R hasarına karşı biyokimyasal ve histopatolojik düzeylerde koruyucu etkilerine aracılık etmede rolü olup olmadığı araştırıldı. Bu çalışmada toplam 80 adet Wistar albino dişi sıçan kullanıldı ve her bir grupta 8 sıçan olmak üzere 10 gruba ayrıldı. Ayrıca, daha önce çalışılmamış İstradefilin nanoformülasyonunun over İ/R modelinde etkisinin ortaya koyulması amaçlandı. Bundan dolayı da boş ve İstradefilin yüklü nanosüspansiyon formülasyonları hazırlanarak bunların SEM analiziyle görüntüleri incelendi. Biyokimyasal analizler, kanda NO, MDA, tiyol/disülfit dengesi, 3-NT düzeylerinin araştırılmasını; dokuda ise, NO, SOD1, tiyol/disülfit dengesi ve 3-NT analizlerini kapsamaktadır. Elde edilen sonuçların korelasyon analizleri yapıldı. Adenozin A2A reseptör agonisti Regadenosonun oksidatif ve nitrozatif stresi azaltıcı etkileri gözlendi. Yüksek doz Regadenoson uygulaması ile serum doğal tiyol düzeyi ve serum doğal tiyol/total tiyol oranında belirgin artış gözlendi (sırasıyla P<0.01, P<0.01). Ayrıca, serum disülfit düzeyi, serum disülfit/total tiyol oranı, serum disülfit/doğal tiyol oranı, serum 3-NT düzeyi, doku 3-NT ve serum NO düzeyinde ise Regadenoson ile azalma saptanmıştır (sırasıyla P<0.05, P<0.001, P<0.01, P<0.05, P<0.05, P<0.05). Bu çalışma, sıçan over İ/R hasarına karşı Regadenoson ve İstradefilin ile yapılan ilk çalışmadır.

AdenozinAgonistlerAntagonistler+7
Azad Mammadov
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obezlerde bariatrik cerrahi sonrası kilo vermenin anti-müllerian hormon düzeyi üzerine etkisi

Giriş-Amaç: Obezite, gün geçtikçe sıklığı artmakta olan ciddi bir sağlık problemidir. Obez hastalar kilo verebilmek için öncelikle diyet, egzersiz ve ilaç kullanımına başvurmakta, bunlarla başarıya ulaşamayan hastalar ise cerrahi yöntemlere yönlendirilmektedirler. Hastaların kilo vermek istemesinin önemli bir nedeni zamanla ortaya çıkan obeziteyle ilişkili komorbid hastalıklardır. İnfertilite de bu komorbid durumlardan biridir. Anti-müllerian hormon, yardımcı üreme tekniklerinde kullanılan ve over rezervini gösteren en güvenilir markerlardan biridir. Bu çalışmanın amacı morbid obez hastalarda bariyatrik cerrahi ile kilo vermenin anti-müllerian hormon düzeyi üzerindeki etkisinin araştırılmasıdır. Materyal-Metod: Çalışmamıza bariatrik cerrahi planlanan, 18-40 yaş arası, fertil, 70 obez kadın hasta dâhil edildi. Hastaların pre-op ve post-op altıncı aydaki AMH değerleri karşılaştırıldı. Bu hastaların glukoz, LDL, HDL, Trigliserit, total kolesterol, HbA1c, HOMA-IR, insulin, c-peptit, TSH, kortizol, PTH, ürik asit, folik asit, vitamin B12 and ferritin değerleri pre-op ve post-op karşılaştırıldı. 18 yaşından küçük ve 40 yaşından büyük hastalar çalışmaya alınmadı. Bulgular: Pre-op ve post-op AMH ortalama değerleri sırasıyla 130.13 pg/ml (13.21-378.13) ve 609.19 pg/ml (174.48-1244.02) olarak bulundu. Hastaların post-op ölçümlerinde AMH düzeyleri pre-op ölçümlerinden anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p<0.001). Hastaların beden kitle indeksleri pre-op 45.31 kg/m2, post-op 32.1 kg/m2 olup operasyon sonrası anlamlı olarak düşük saptandı (p<0.001). Hastaların lipid profili ve glisemik profili de pre-op ve post op olarak karşılaştırıldı. Tüm değerler için anlamlı farklar tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda, obez bireylerde bariatrik cerrahi sonrası over rezervini yansıtan AMH düzeylerinde anlamlı bir artış saptanmıştır. Operasyon sonrası AMH düzeylerindeki bu anlamlı artışın, obez kadınlarda fertilizasyon potansiyeline olumlu katkıda bulunacağı düşünülmektedir. Sonuç olarak bariatrik cerrahi ile kilo vermek, diyet-egzersiz gibi yöntemlerle kilo veremeyen ve gebelik isteği olan obez kadınlar için uygun bir seçenek olarak gündeme gelebilir. Anahtar sözcükler: AMH, obezite, infertilite, bariatrik cerrahi, over rezervi

Antimüllerian hormonCerrahi tedaviKısırlık+3
Mitat Büyükkaba
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Over torsiyonu modeli oluşturulan sıçanlarda high sensitive C-reactive protein seviyelerinin tanısal değeri

Amaç: Deneysel olarak over torsiyonu modeli oluşturduğumuz sıçanlarda yüksek duyarlıklı C-reactive protein (hs-CRP) seviyelerinin erken tanıda yeri ve önemi araştırılmıştır. Over dokusunda iskemiye bağlı meydana gelecek hasarın boyutlarını hs-CRP düzeyinde değişiklikler ortaya koyup koymadığı incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Bu randomize kontrollü deneysel çalışma Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Etik Kurulu izni ile, olarak Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı tarafından yürütüldü. Sprague-Dawley cinsi toplam 18 adet dişi sıçan çalışmaya dahil edilerek üç gruba ayrıldı. Grup 1 (Sham grubu): Sadece laparotomi uygulanan kontrol grubu (n=6), Grup 2: iki saat süreyle iskemi oluşturulan torsiyon modeli grubu (n=6), Grup 3: dört saat süreyle iskemi oluşturulan torsiyon modeli grubu (n=6). Her üç gruptan işlem öncesi ve sonrası kan örneği alındı. Bu örneklerde hs-CRP düzeyi ölçüldü. Sıçanların over materyalleri ışık mikroskobunda histolojik olarak skorlandı. Histopatolojik bulgular ve hs-CRP sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Yapılan biyokimyasal değerlendirmede her üç grupta hs-CRP seviyelerinin işlem öncesi değerler anlamlı fark saptanmadı (p=0,37). Her üç grupta işlem sonrası değerler anlamlı fark saptanmadı (iki saat iskemi için p = 0,2; dört saat iskemi için p = 1). Hs-CRP seviyesindeki artış gruplar arasında kıyaslandığında Grup 2'deki artışta Grup 1'e göre (p < 0,001), Grup 3'deki artışta Grup 2 ve Grup 1'e göre anlamlı fark saptandı (sırasıyla, p < 0,001, p < 0,001). Histolojik değerlendirmede; Grup 2'de Grup 1'e göre interstisyel ödem (p = 0,3), hemoraji (p = 1), foliküler hücre dejenerasyonu (p = 0,56) ve iltihabi hücre infiltrasyonu (p = 1) arasında anlamlı fark gözlenmezken konjesyon bulguları arasında anlamlı fark izlendi (p = 0,01). Grup 3 ile Grup 2 kıyaslandığında interstisyel ödem (p = 1), konjesyon (p = 1), foliküler hücre dejenerasyonu (p = 0,241) ve iltihabi hücre infiltrasyonu (p = 1) arasında istatistiksel fark gözlenmezken hemoraji bulguları arasında anlamlı fark izlendi (p = 0,019). Grup 3 ile Grup 1 kıyaslandığında göre interstisyel ödem (p = 31), ve iltihabi hücre infiltrasyonu (p = 1) arasında anlamlı fark gözlenmezken konjesyon (p = 0,001), hemoraji (p = 0,019) ve foliküler hücre dejenerasyonu (p = 0,005) bulguları arasında anlamlı fark izlendi; Grup 3'deki değişikliklerin Grup 2 ye göre daha belirgin olduğu gözlemdi. Sonuçlar: Hs-CRP düzeyi, tek başına torsiyonun erken tanısını koymada yeterli olmazken seri takipleri torsiyon tanısını destekler.

Adneks hastalıklarC reaktif proteinOver+4
Taner Molla
Bezmialem Vakıf University
2014
00
Master'sOpen AccessEN

The study and evaluation the levels of MAH, vitamin D & lipids profile and the role it in evaluated the levels of ovary reserve in women with diet

The study aims to evaluate the levels of AMH, Vitamin D, lipids profile, and some biochemical tests and the role it in evaluating the levels of ovary reserve in women with diet and to study whether there is an effect of deficiency or excess of vitamin D with AMH. Dietary vitamin D is primarily responsible for the metabolic control of calcium and phosphate homeostasis, which is critical in the prevention of many illnesses. The vitamin D receptor may be located in reproductive organs such as the ovaries, uterus, placenta, testicles, hypothalamus, and pituitary, as well as in the brain. The findings of the current investigation support the possibility that vitamin D has a favorable influence on enhancing AMH expression via acting on the AMH gene promoter, as suggested before. As a result, vitamin D may be able to raise AMH levels without affecting the antral follicle count or ovarian reserve in women who are taking the vitamin. Based on the current findings, it has been determined that there is no substantial Vitamin D influence on AMH levels in dieting infertile women, but that there is a considerable effect on FSH levels and LH levels. As a consequence, our findings provide credence to the notion that vitamin D may have a role in the reproductive function of infertile women.

DietMüller cellsOvary+1
Nawres Majeed Jasım Albomahdı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epitelyal over kanserlerinde neoadjuvan kemoterapi sonrası uygulanan sitoredüktif cerrahi ile primer sitoredüktif cerrahinin karşılaştırılması

Amaç: Over kanserlerinin en sık görülen türü epitelyal over kanseridir. Hastaların büyük kısmı ileri evrelerde tanı almaktadır. Epitelyal over kanserlerinde birincil tedavi yaklaşımı cerrahidir. Cerrahi öncesi kemoterapi uygulanması ile yeterli cerrahiyi sağlamak, işlem sırasında kan kaybını azaltmak, gelişebilecek komplikasyonları en aza indirgemek, hastanede kalış süresini azaltmak ve hastaların yaşam kalitesini artırmak amaçlanmaktadır. Bu çalışmada cerrahi öncesi kemoterapi uygulanan olgular ile direk cerrahi yapılan olguların sonuçları karşılaştırılmıştır.Gereç ve Yöntem: 2006-2009 yılları arasında epitelyal over kanseri nedeniyle ameliyat olan evre IIIC ve IV hastalar geriye dönük olarak değerlendirildi. Neoadjuvan kemoterapi sonrası sitoredüktif cerrahi uygulanan hastalar grup 1, birincil sitoredüktif cerrahi uygulunan hastalar grup 2 olarak değerlendirildi. Gruplar arasında ameliyat süreleri, yeterli cerrahinin yapılabilirliliği, ameliyat sırasında ve sonrasında gelişen komplikasyonlar, ameliyat sırasında kan transfüzyonu gereksinimleri, hastanede kalış süreleri ve ortalama sağ kalım süreleri karşılaştırıldı. Sonuçlar arasında istatistiksel önem düzeyi için p değeri <0,05 olarak alındı.Bulgular: Birinci grupta 30 hasta, ikinci grupta ise 28 hasta yer almaktadır. Grup 1'de optimal sitoredüksiyon oranı %80 iken ikinci grupta bu oran % 67,9 olarak saptanmıştır (p=0,373). Grup 1'de ameliyat süresi ortalama 122,3 dakika, grup 2'de ise ortalama 151,3 dakika olarak saptanmıştır (p=0,001). Her iki grupta da ameliyat sırasında komplikasyon gelişmemiştir. Grup 1'deki hastaların % 39,7'sine, grup 2'deki hastaların ise % 78,6'sına kan transfüzyonu yapılmıştır (p=0,008). Grup 1'de hastanede kalış süreleri ortalama 8,6 gün iken grup 2'de ortalama 11,3 gün olarak saptanmıştır (p=0,08). Grup 1'deki hastalarda ameliyat sonrasında komplikasyon ve yoğun bakım ihtiyacı gelişmemiştir. Grup 2'deki hastalarda ise ameliyat sonrasında % 14,3 oranında komplikasyon ve % 14,3 oranında yoğun bakım ihtiyacı gelişmiştir. Grup 1'deki hastalarda ortalama sağ kalım süreleri 37,5 ay, grup 2'deki hastalarda ise 35,4 ay olarak saptanmıştır (p=0,791).Sonuç: Neoadjuvan kemoterapi uygulaması sonrası yapılan cerrahi ile hastaların ameliyat süreleri, yapılan kan transfüzyonu, hastaların hastanede kalış süreleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmıştır. Her iki gruptaki hastaların, ameliyat yeterlilikleri ve hastaların ortalama sağkalım süreleri açısından bakıldığında neoadjuvan kemoterapi sonrası cerrahi grubunda artmıştır ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır.Anahtar Kelimeler:Epitelyal over kanseri, neoadjuvan kemoterapi, sitoredüktif cerrahi, komplikasyon.

Antineoplastik ajanlarCerrahiCerrahi-kadın doğum+4
Mustafa Katar
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anti-Müllerian Hormonunun (AMH) IVF hastalarında over rezervini belirlemekteki rolü

ÖZETAnti-Müllerian Hormonunun (AMH) IVF Hastalarında Over Rezervini Belirlemekteki RolüAmaç: Over rezervini belirlemede AMH(anti-müllerian hormon)'un diğer kullanılan rezerv belirteçleriyle kıyaslayarak etkinlik ve güvenirliliğini tespit etmektir.Gereç- Yöntem: Çalışmamız Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde prospektif olarak planlandı. Eylül 2009-Temmuz 2010 tarihleri arasında hastanemiz Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezinde yaşı 18-45 arası olan 89 infertil çift değerlendirmeye alındı. Hastalar ilk başvurduklarında öyküleri alınıp, fizik muayene ve pelvik muayeneleri yapıldı. Adetin 3.günü bazal serum FSH, LH, E2, prolaktin, sT3, sT4, TSH seviyeleri ölçüldü. Aynı gün AMH için kan alınıp, Eliza yöntemiyle AMH değerleri ölçüldü. Transvaginal ultrason ile over volümü ve AFC (antral folikül sayısı) belirlendi. Çalışmamızda tüm hastalara GnRH agonisti ile long protokol uygulandı. 18 mm'den büyük folikül gelişen hastalardan oosit toplama işlemi yapıldı. Tedavi başarısı toplanan oosit sayısına göre belirlendi. Toplanan oosit sayısı >=4(iyi yanıt), <4(kötü yanıt) olarak 2 gruba ayrıldı. Daha sonra elde edilen sonuçlar over rezerv tespitinde kullanılan diğer parametrelerle istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Ayrıca AMH ile gebelik oranları arasında istatistiksel ilişki olup olmadığı araştırıldı.Bulgular: İki grup arasında infertilite süresi (p: 0,867), vücut kitle indeksi (p: 0,819), LH (p: 0,779), E2 düzeyleri (p: 0,487) ortalamaları açısından anlamlı fark görülmemiştir. İki grup arasında yaş (p: 0,027), serum FSH (p: 0,036) , MİF düzeyleri (p: 0,001), hCG günü E2 düzeyleri (p: 0,001) , antral folikül sayısı (p: 0,002), hCG günü folikül sayısı (p:0,001), matür oosit sayısı (p: 0,001) istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermiştir. MİF için cut off değeri 0,24 ng/ml alındığı zaman sensitivitesi % 82,1; spesifitesi % 72,7 olarak saptandı. MİF en yüksek sensitivite ve spesifiteye sahip bulundu. MİF>0,24 ng/ml olan grupta 24 (% 39,3), diğer grupta ise 3 (% 10,7) gebelik izlendi ve p=0,006 idi gruplar istatistiksel olarak farklı bulunmuştur. MİF>0.24 ng/ml olan grupta 17 (% 27,8) canlı gebelik, diğer grupta ise 2 (% 7,1) canlı gebelik izlendi ve p=0,075 idi ve gruplar istatistiksel olarak farklı bulunmamıştır.Sonuç: Serum AMH seviyesi ile over cevabı arasında kuvvetli ilişki olduğunu gördük. Aynı zamanda yüksek MİF seviyeleri kimyasal gebelik başarısıyla da ilişkilidir. Ancak canlı doğumla MİF arasında herhangi bir ilişki saptanmamıştır.Anahtar kelimeler: IVF-ICSI-ET siklusları, AMH/MİF, over rezervi, gebelik

Antimüllerian hormonEmbriyo nakliFertilizasyon-in vitro+6
Haççe Yeniçeri
Çukurova University
2011
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kontrollü Overyan Hiperstimülasyon (KOH) uygulanan Olgularda Overyan Hiperstimülasyon Sendromu (OHSS) görülme insidansı

Amaç: Overyan hiperstimülasyon sendromu gonadotropinlerle yapılan ovulasyon indüksiyonunun iatrojenik bir komplikasyonudur. Bu çalışmada; kliniğimizde IVF- ICSI / ET siklusuna alınan ve kontrollü overyan hiperstimülasyon uygulanan olgularda OHSS insidansını belirlemek amaçlandı. Bunun yanında OHSS risk faktörleri açısından OHSS gelişen ve gelişmeyen gruptaki hastaların karşılaştırılması hedeflendi.Gereç ve yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezinde 01 Ocak 2006 ve 30 Aralık 2009 tarihleri arasında kontrollü overyan hiperstimülasyon yapılan IVF- ICSI / ET siklusları incelendi. Hastalar OHSS gelişen ve gelişmeyen olarak iki gruba ayrıldı. Her iki gruptaki hastaların dosyaları yaş, kilo, boy, vücut kitle indeksi, PKOS varlığı, önceki OHSS öyküsü, bazal USG bulguları, adetin 3. günü bakılan E2, FSH, LH seviyeleri, kullanılan tedavi protokolü, kullanılan gonadotropin dozları ve süreleri, hCG dozları ve tipi, hCG günü matür folikül sayısı ve E2 konsantrasyonu, aspire edilen preovulatuar folikül sayısı, aspire edilen küçük folikül sayısı ve toplanan oosit sayıları ve gebelik olup olmadığı açısından tarandı.Bulgular: OHSS gelişen gurupta 69 siklus, gelişmeyen grupta ise 1373 siklus mevcuttu. Çalışmamızda orta şiddetli OHSS insidansı % 4, şiddetli OHSS insidansı % 0,2 olarak bulundu. Tüm OHSS vakaları için ise insidansımız % 4,7 idi. Bazal LH değeri, LH/FSH oranı ve hCG günü E2 değeri yüksek olan hastalarda OHSS gelişimi daha fazla izlendi. OHSS gelişen grubun hCG günü matür folikül sayısı, aspire edilen preovulatuar folikül sayısı, aspire edilen küçük folikül sayısı ve toplanan oosit sayıları OHSS gelişmeyen gruba göre daha yüksekti (p=0,0001). PKOS olan hastalarda OHSS gelişme riski PKOS olmayan hastalara göre 7,6 (% 95 GA 4,3-13,5) kat daha fazladır. Gebelik oluşan gruplarda OHSS riski oluşmayana göre daha fazladır (p=0,0001). OHSS öyküsü olan hastalarda OHSS gelişme olasılığı olmayanlara göre 15,2 (% 95 GA 4,71-49,35) kat daha fazla bulundu. Yine hCG günü E2 değeri 3000 pg/ml'nin üzerinde olanlarda OHSS gelişme olasılığı 7,7 (% 95 GA 4,6-12,8) kat daha fazla saptandı. Antagonist protokol ile long luteal agonist protokol karşılaştırıldığında OHSS gelişimi açısından aralarında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0,069). Çalışmamızda OHSS gelişimi açısından üriner 10000 IU ve rekombinant 250 mcg hCG arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0,992). Yaş, VKİ, LH/FSH tek değişkenli analizde risk faktörü olarak bulunsa da çoklu logistik regresyon analizi sonucunda OHSS için bir risk faktörü olmadığı saptanmıştır. OHSS gelişen grup (n=69) OHSS tipine bakıldığında 51 hasta erken tip,18 hasta ise geç tip OHSS idi. Yine hastaların 8 tanesi hafif, 58 tanesi orta, 3 tanesi şiddetli OHSS idi.Sonuç: Çalışmamızda gebelik, E2 değerinin >3000 pg/ml olması, LH/FSH oranının>2 olması, PKOS öyküsü OHSS için risk faktörü olarak bulundu. Riskli olgularda kontrollü olarak uygun folikül gelişimini sağlayacak en düşük dozda tedavi verilmelidir ve tedavi protokolleri bireyselleştirilmelidir. Tedavi esnasında folikül gelişimi, ultrasonografi ve östradiol takibi ile yakından izlenmelidir. Gerekli vakalar hastaneye yatırılmalı ve yakından takip edilmelidir.Anahtar kelimeler: IVF-ICSI/ET siklusları, hCG, östradiol, gonadotropin, OHSS

Embriyo nakliFertilizasyon-in vitroGonadotropinler+6
Hüseyin Kunter Tatar
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anti müllerian hormonun sıçanlarda follikül gelişimi üzerine etkilerinin ışık ve elektron mikroskobik düzeyde değerlendirilmesi

Amaç: Overlerde otokrin ve parakrin büyüme faktörleri arasında, inhibitör rolü olduğu bilinen AMH'nun follikül gelişimi ve oosit kalitesi üzerine olan muhtemel etkilerinin ışık ve elektron mikroskobik düzeyde değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmada kullanılan 20 erişkin dişi sıçan 4 gruba ayrıldı. Tüm sıçanlara deneyin 1. günü saat 0800de 10 IU PMSG intraperitoneal yolla uygulandı ve bu uygulamadan 48 saat sonra 10 IU hCG intraperitoneal yolla verilerek sıçanların östrus sikluslarının senkronizasyonu sağlandı. Kontrol grubuna deneyin 1. günü PMSG enjeksiyonundan sonra 0,5 ml serum fizyolojik intraperitoneal yolla uygulanırken 2., 3. ve 4. gruplara sırasıyla 1 µgr, 2 µgr ve 5 µgr recombinant human MIS/CF intraperitoneal olarak enjekte edildi. 3. gün, hCG enjeksiyonundan 8 saat sonra, tüm sıçanlara ketamin ve ksilazin intramüsküler verilerek anestezi sağlandı. Anestezi altındaki sıçanlardan biyokimyasal analizler için intrakardiyak kan alınarak, serum FSH, LH, östrojen ve progesteron analizleri yapıldı. Her bir sıçanın bir overi elektron mikroskobik, diğeri ışık mikrokobik inceleme için doku hazırlama yöntemlerine uygun olarak hazırlandı ve Jeol 1400 TEM ve Nikon ışık mikroskoplarında değerlendirilerek, mikrografları elde edildi. Işık mikroskobik incelemeler sırasında seri kesitler alınarak primordiyal folliküller, gelişen folliküller, kistik folliküller, atretik folliküller sayılarak gruplar arasındaki farklılıklar Kruskal Wallis testi kullanılarak istatistiksel olarak değerlendirildi.Bulgular: Işık ve elektron mikroskobik bulgular değerlendirildiğinde; Sekonder folliküllerin sayılarının AMH doz artışına paralel olarak azaldığı, atretik folliküllerin sayılarının ise arttığı, atrezinin granüloza hücreleri arasında apoptotik cisimler ile karakterize apoptozis ve granüloza hücre sitoplazmaları içerisinde vakuol artışı, granüler endoplazmik retikülüm sisternalarında ve perinüklear sisternalarda genişlemeler ile karakterize parapitozis aracılığı ile geliştiği saptandı. Bazı folliküllerde ise ovulasyon oluşmadan, granüloza hücre sitoplazması içerisine lipid damlacığı artışı, tübüler kristalı mitokondriyonların ve agranüler endoplazmik retikülüm sisternalarının gözlenmesi ile karakterize erken luteinizasyonun olduğu görüldü. AMH uygulanan deney gruplarında, geniş antrumu ve incelmiş granüloza tabakası ve yassılaşmış granüloza hücreleri ile kistik görünümlü folliküller izlendi. Korpus luteum ve stroma yapısı tüm gruplarda benzer özelliklerde izlendi.Sonuç: Artan dozlarda AMH uygulanması, özellikle gelişme sürecine girmiş follikülleri etkileyerek bunların apoptozis veya parapitozis yolu ile atreziye gitmelerine, bazı folliküllerde erken luteinizasyon gelişimine, ileri gelişme dönemindeki tersiyer folliküllerin ise kistik hal almasına neden olduğu sonucuna varıldı.Anahtar sözcükler: Anti Müllerian Hormon, Follikülogenez, Oosit, Over.

Antimüllerian hormonHistolojiOositler+3
Yurdun Kuyucu
Çukurova University
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Lapatinib'in sıçan over ve uterus dokuları üzerine olan etkilerinin ışık ve elektron mikroskobik düzeyde araştırılması

Moleküler onkolojideki önemli gelişmeler sonucunda gündeme gelen hedeflenmiş anti-kanser tedavisinde kullanılmaya başlanan birçok ilaç, hücre reseptörleri ve hücre içi sinyal molekülleri ile etkileşerek tümör hücrelerinin çoğalmasını durdurmaktadır. Bu tür tedavilerin yöneldiği hede ? erin ? zyolojik görevleri de bulunmakta olup bazı hedefe yönelik ilaçların kullanımı sırasında çeşitli yan etkilerin geliştiği rapor edilmiştir. Hedefe yönelik tedavide kullanılan ilaçlardan biri olan Lapatinib hücre içine girerek epidermal büyüme faktörü ve reseptörüne bağlı tirozin kinaz aktivitesini inhibe etmektedir. EGFR ve HER2 birçok memeli uterusunda ve overlerde bulunmakta, uterus aktivitesi, oosit matürasyonu ve folliküler gelişim üzerinde etkili olmaktadır. Çalışmamızda Lapatinibin sıçan uterus ve over dokularında yol açabileceği değişikliklerin biyokimyasal, ışık ve elektron mikroskobik düzeyde incelenmesi amaçlandı.24 adet Wistar cinsi dişi sıçan 3 gruba ayrılarak, deney gruplarına sırasıyla 30mg/kg ve 75mg/kg Lapatinib, kontrol grubuna ise aynı miktarda distile su oral gavaj yoluyla, sabah ve akşam günde 2 kez olmak üzere 14 gün uygulandı. Deney sonunda anestezi altındaki hayvanlardan biyokimyasal analizler için intrakardiak kan örnekleri, ışık ve elektron mikroskobik inceleme için uterus ve over doku örnekleri alındı. E 170 İmmunoassey yöntemi ile kan serum düzeyinde östrojen, progesteron, FSH ve LH seviyeleri ölçülürken ışık ve elektron mikroskobik doku hazırlama yöntemlerine uygun olarak hazırlanan dokulardan elde edilen kesitler, Jeol 1400 TEM ve Olimpus BX 50 ışık mikroskoplarında değerlendirildi.Deney gruplarına ait sıçanlarda östrojen ve progesteron seviyelerinde azalma yanında ışık ve elektron mikroskobik kesitlerde, endometriyumda stromal hücreler ve bezlerde, overlerde ise oosit, granüloza hücreleri ile interstisyel hücrelerde yapısal değişikliklerin geliştiği ve bu değişikliklerin yüksek doz grubunda daha belirgin olduğu gözlendi.Sonuç olarak Lapatinib gibi hedefe yönelik tedavilerde kullanılan ilaçların hedeflediği reseptörler ve sinyal moleküllerinin blokajına bağlı olarak bunların kullanıldığı doku ve organların yapı ve fonksiyonlarında değişiklikler gelişebileceği kanaatine varıldı.Anahtar sözcükler: Over, Uterus, Lapatinib, İnce yapı

Antineoplastik ajanlarMikroskopi-elektronMikroskopi-ışık+3
Hande Tokgönül
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İn vitro fertilizasyon-intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu/embriyo transferi sikluslarında kadının yaşının oosit sayısı, oosit kalitesi, fertilizasyon, embriyo kalitesi ve gebelik oranları üzerine etkisi

Amaç: İn Vitro Fertilizasyon-İntrasitoplazmik Sperm Enjeksiyonu/Embriyo Transferi sikluslarında kadının yaşının oosit sayısı, oosit kalitesi, fertilizasyon, embriyo kalitesi ve gebelik oranları üzerine etkisini bulmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinin Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezinde 01.01.2009?01.01.2012 tarihleri arasında açıklanamayan infertilite gerekçesiyle Kontrollü Ovarian Stimülasyon için rekombinant Folikül Stimulan Hormon kullanılmış ve sonrasında İn Vitro Fertilizasyon-İntrasitoplazmik Sperm Enjeksiyonu/Embriyo Transferi uygulanmış 408 hastanın dosyaları retrospektif olarak tarandı. 408 hastanın verileri toplandıktan sonra hastalar 35 yaş altı ve üstü olmak üzere gruplandırıldı.İki yaş grubunda yaşın oosit sayısı, oosit kalitesi, fertilize oosit sayısı, Beta-Human Koryonik Gonadotropin pozitifliği, klinik gebelik ve canlı doğum sayılarına ait bilgiler tarandı.Bulgular: Artan yaşla beraber yardımcı üreme programlarındaki olumsuz gebelik sonuçlarını ortaya koyduğumuz çalışmamız literatürdeki diğer çalışmaların bulgularını destekler niteliktedir. 35 yaş ve üstü hastalarda 34 yaş altı hastalara göre toplanan oosit sayısında ve elde edilen oosit kalitesinde anlamlı bir azalma olduğu gözlenmiştir. (p=<0.01) 35 yaş ve üstü hastalarda 34 yaş altı hastalara göre kaliteli embriyo sayısında anlamlı bir azalma gözlenmemiştir. (p=0.07) 35 yaş ve üstü hastalarda 34 yaş altı hastalara göre fertilize oosit sayısında anlamlı bir azalma olduğu gözlenmiştir. (p=0.04) 34 yaş ve altında Beta- Human Koryonik Gonadotropin pozitifliği anlamlı şekilde daha yüksek (p=0.01), klinik gebelik anlamlı şekilde daha yüksek saptanmıştır. (p<0.01) 34 yaş ve altında canlı doğum oranı 35 yaş üstü hastalara göre anlamlı derecede daha yüksek saptanmıştır. (p=0.02)Sonuç: İn Vitro Fertilizasyon-İntrasitoplazmik Sperm Enjeksiyonu/Embriyo Transferi gibi pahalı tedaviler için başvuran hastalara danışmanlık sırasında yaşın gebelik sonuçları üzerine etkisi hakkında doğru bilgilendirip yardımcı üreme tekniklerini önermeden önce zayıf sonuçlar ve başarısızlık ihtimali çiftlere anlatılmalı, ebeveyn olma hayal ve umutları konusunda doğru yönlendirilmelidir.

Embriyo nakliFertilizasyon-in vitroGonadotropinler+6
Tuba Yar
Çukurova University
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Endometriozisli ovaryumlarda anjiogenezin histolojik incelenmesi

Araştırma endometriozisli hastalarda anjiogenez faktörünü göstermek amacı ile histopatolojik ve immünohistokimyasal olarak yapılmıştır. Çalışmada hasta grubu olarak Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'nda endometriozis tanısı konan ve bu sebeple opere olan 18-43 yaş aralığındaki 30 kadından alınan örnekler kullanılmıştır. Hematoksilen-eozin ile boyanan uygun bloklar seçilerek CD34 marker ile immünohistokimyasal boyama yapılmıştır. Kontrol grubu olarak ise ovaryumlarında endometriozis bulunmayıp farklı nedenlerle opere olan ovaryum dokularına aynı işlemler uygulanmıştır. Araştırma sonucunda endometriozisli bir ovaryumda, nonendometriozis ovaryuma göre damar yoğunluğunun sayısal olarak arttığı gözlemlenmiştir (p<0.05). Sonuç olarak endometriozis patogenezinde anjiogenezin etkin bir rolü olduğu söylenebilir. Hastalığın tedavisinde antianjiogenik ajanlardan faydalanılması düşünülebilir.

Anjiyogenez inhibitörleriEndometriyozHistoloji+3
Dilara Akgöl
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel polikistik over sendromunda D vitamininin over üzerine etkilerinin ışık ve elektron mikroskobik düzeyde incelenmesi

Polikistik Over Sendromu (PKOS), hiperandrojenizm, oligoan-ovulasyon ve polikistik overler ile karakterize endokrin bir bozukluktur. Bugüne kadar patogenezi tam olarak aydınlatılamayan PKOS'nda semptomlara göre değişen farklı tedavi yaklaşımları uygulanmaktadır. Son zamanlarda D vitamini tedavisi PKOS'lu kadınlarda semptomların giderilmesi için yaygın olarak kullanılmaya başlanmış ve daha çok hormonal ve metabolik düzensizlikler üzerine olan etkisi klinik ve deneysel çalışmaların konusu olmuştur. Ancak D vitamininin PKOS'lu over dokularında histolojik yapı üzerine etkilerini gösteren herhangi bir çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamızda, Dehidroepiandrosteron (DHEA) ile oluşturulmuş PKOS sıçan modelinde uygulanan D vitamini tedavisinin over yapısı üzerine olan etkilerinin ışık ve elektron mikroskobik düzeyde araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda, 24 adet prepubertal dişi sıçan kullanıldı. 21 günlük sıçanlardan her grupta 8 hayvan olacak şekilde 3 grup oluşturuldu. 1. gruptaki hayvanlara subkutan 0,2 ml susam yağı+0,01 ml %95 etanol enjekte edilerek kontrol grubu olarak değerlendirildi. 2.gruptaki hayvanlara her gün subkutan 6mg/kg DHEA enjeksiyonu ile PKOS oluşturuldu. 3.gruptaki hayvanlara ise 6 mg/kg/gün DHEA ile PKOS oluşturulurken aynı zamanda haftada bir 120ng/100gr 1,25(OH)2D3 tedavisi uygulandı. 28 günün sonunda anestezi altındaki sıçanlardan alınan kan örneklerinde FSH, LH ve testosteron seviyeleri ölçüldü. Alınan over dokuları ışık ve elektron mikroskobik incelemeler için rutin doku hazırlama yöntemlerine uygun olarak hazırlandı. Işık mikroskobik değerlendirme ve folikül sayımı için hazırlanan dokular Olympus BX53 ışık mikroskobuyla incelendi. İnce yapı değerlendirmesi için ise dokular JEOL-JEM 1400 transmisyon elektron mikroskobu ile incelenerek fotoğraflandı. Çalışmamızda; serum FSH, LH değerleri, LH/FSH oranı ve testosteron düzeyi PKOS grubunda kontrol grubuna göre anlamlı bir artış gösterirken; tedavi grubunda FSH, LH değerleri, LH/FSH oranı ve testosteron düzeyi PKOS grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu. Işık mikroskobik olarak PKOS grubunda atretik ve kistik folikül sayısında artma görülürken, elektron mikroskopta granüloza tabakası belirgin Şekilde incelmiş ve teka tabakası kalınlaşmış kistik folikül yapıları ve interstisyel hücrelerde lipid birikimi izlendi. Vitamin D tedavisi sonucu atretik ve kistik foliküller sayıca azalmıştı. Sonuç olarak; D vitamininin PKOS'nda gözlenen hormonal ve yapısal değişiklikler üzerine olumlu etkileri bulunduğu ancak uzun süre kullanımının daha yararlı olabileceği kanaatine varıldı. Uzun süreli D vitamini tedavisinin etkilerini gösteren çalışmaların yapılması ve buna yönelik bilgilerin artmasıyla PKOS'na sahip hastalar için bir tedavi seçeneği olarak değerlendirilebileceği düşünüldü.

DehidroepiandrosteronMikroskopi-elektronMikroskopi-elektron taramalı+5
Latife Seyran Çelik
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Gebe sıçan ovaryumunda damar gelişiminin histolojik incelemesi

Bu çalışmada gebe sıçan ovaryumunda gebeliğin 14., 17., 20. günlerinde ve doğumun ilk günü meydana gelen damar gelişimi araştırıldı. Çalışmada 4 aylık 250-300 gram ağırlığında, 25 adet dişi ve 4 adet 250-300 gram ağırlığında erkek Wistar albino türü sıçan kullanıldı. Gebe olmadığı belirlenen her dişi sıçana 20 IU Pregnant Mare's Serum Gonadotropin (PMSG), 48 saat sonra ise 20 IU insan koryonik gonadotropin (hCG) intraperitonal şekilde enjekte edilerek sıçanlarda süperovulasyon sağlandı. Hayvanların çiftleşmesi sonucunda vajinal plak oluşumları izlendi. Vajinal plak oluşumu gözlenen dişi sıçanların yanlarından erkek sıçanlar alınarak dişi sıçanların gebeliğin 0. günü olduğu kabul edildi. Bu hayvanlar, biri kontrol grubu olmak üzere her grupta 5 hayvan olacak şekilde toplam 5 gruba ayrıldı. Bu gruplar; Kontrol Grubu, Deney grubu I (14 günlük gebe sıçan), Deney Grubu II (17 günlük gebe sıçan), Deney Grubu III (20 günlük gebe sıçan) ve Deney Grubu IV (Doğumun ilk günü) olacak şekilde oluşturuldu. Kontrol grubu ile gebeliğinin 14., 17., 20. günleri ve doğumun ilk günündeki sıçanların sağ ve sol ovaryumları çıkarıldı. Alınan ovaryum dokularından korpus luteumun incelenmesiyle gebeliğin ilerleyen sürecinde ve doğum sonrasında ovaryumda damar gelişiminde meydana gelen değişimlere bakıldı. Elde edilen bulgular sıçanlarda gebeliğin 14. ve 17. günlerinde korpus luteumda bol miktarda damarlanmanın olduğunu, 20. gününde damarlanmanın azaldığını ve doğumun ilk günü korpus luteumda çok nadir damarlanmaya rastlandığını gösterdi. Anahtar kelimeler: aktin, anjiyogenez, damar, korpus luteum, ovaryum.

AktinlerAnjiyogenezCorpus luteum+5
Gaye Arzu Çelikkalkan Şençoban
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Anjiyogenezin gebe rat ovaryum medullasında ve fetal dermiste araştırılması

Bu çalışmada sıçanların gebelik sürecinde ovaryumlarındaki ve fetal sıçan derilerindeki damarlarda doğuma kadar meydana gelen gelişim ve değişikliklerin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada 25 adet dişi ve 4 adet erkek Wistar albino cinsi sıçan kullanıldı. Gebe olmayan 5 adet dişi sıçan ile kontrol grubu oluşturuldu. Gerekli koşullar sağlanarak kalan 20 dişi sıçanın gebe kalması sağlandı. Gebeliğin 14., 17., 20. günleri ve doğumunun ilk günündeki sıçanlardan oluşan 4 grup oluşturuldu. Tüm anne sıçanların belirlenen günlerde her iki ovaryumu alındı. Tüm fetal ve henüz yeni doğan sıçanlardan belirlenen günlerde deri örnekleri incelenmek üzere alındı. Bu aşamadan sonra çalışma iki ayrı bölümde devam ettirildi. Anne sıçanlardan alınan ovaryumlar ile 4 ayrı grup, fetal ve postnatal dönemin ilk günündeki sıçanlardan alınan deri örnekleri ile de 4 ayrı grup oluşturuldu. Dokuların parafin kesitleri hematoksilen eozin, masson trikrom, aktin ve CD34 boyaları kullanılarak ışık mikroskobunda incelendi. Elde edilen bulgular, gebeliğin 14. ve 17. günlerinde, ovaryum medullasında yoğun damarlanma olduğunu, 20. günde ve doğumun ilk gününde damarlanmanın azaldığını gösterdi. Postnatal dönemin ilk günündeki sıçan ovaryumunda, diğer gruplara göre atretik folliküllerde damarlanmanın azaldığı gözlendi. Ayrıca gebelik ilerledikçe dermisde birim kareye düşen damar sayısı artarken, postnatal dönemin ilk günündeki grupta azaldı. Anahtar Sözcükler: aktin, anjiyogenez, dermis, medulla, ovaryum.

AktinlerAnjiyogenezGebelik+4
Esra Kalender Kök
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik rat modelinde PRP'nin over ve endometrium üzerine etkisi

AMAÇ: Bu çalışmada Diyabetes Mellitus'un mikrovasküler hasar ve fibrozis yapıcı etkisi AMH, VEGF, TGFbeta, Pentraxin-3 üzerinden incelenerek, PRP tedavisinin over ve endometrium üzerindeki tedavi edici ve koruyucu etkinliğinin araştırılması amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda sıçanlar üzerinde STZ aracılığı ile deneysel diyabet modeli oluşturuldu. Diyabetin fibrozis yapıcı etkisi belirli markerlar aracılığı ile histopatolojik yöntemlerle, histokimyasal boyamalarla ve biyokimyasal olarak incelendi. PRP tedavisin etkisi endometrium, ovaryum ve kan örnekleri üzerinden incelendi. Elde edilen bulgular ile gruplar arasındaki farklılık istatistiksel olarak değerlendirildi. BULGULAR: Diyabetin overde atretik folikülleri indüklediği, over rezervini azalttığı, endometriumda fibrozisi arttırıp epitel bütünlüğünü bozduğu ve anjiogenezi azalttığı saptandı. PRP tedavisi verilen grupta AMH seviyesi hem intrauterin hem intraovaryan olarak diğer gruplara göre anlamlı artarken, VEGF seviyesi artmasına rağmen anlamlı farklılık saptanmadı. Tedavi verilen grupta TGFβ seviyeleri intraovaryan ve biyokimyasal olarak azalmasına rağmen endometrial olarak artmış saptandı. PTX3 seviyesi ise intrauterin azalmasına rağmen biyokimyasal ve intraovaryan olarak anlamlı farklılık saptanmadı. SONUÇ: Diyabetik ratlarda PRP tedavisi sonrası over rezervinin, endometrial bütünlüğün arttığı görülürken fibrozisin azaldığı saptandı. PRP kadın doğum kliniğinde klasik tedavilere destek olarak umut vadedici olabilir. ANAHTAR KELİMELER: PRP, Diyabetes Mellitus, TGFbeta, AMH, VEGF, PENTRAXİN-3

Antimüllerian hormonDiabetes mellitusEndometriyum+7
Nigar Çetinkaya
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign germ hücreli over tümörlerinde kliniko-patolojik özeliklerin prognoza etkisi

Malign over germ hücreli tümörler (MOGHT), tüm over kanserlerinin %5'sinden sorumludur. Primitif germ hücrelerinden köken alan germ hücreli over tümörlerinin en önemli özellikleri – genç hastalarda görülmesi, yaklaşık 1/3 nün malign olması, üçüncü dekad sonrası az görülmesi ve tanı anında olguların yaklaşık yarısından fazlasının erken evrede olmasıdır. Amaç: MOGHT uzun sağkalımla ilişkili olması, farklı gidişatları, ve biyolojik özellikleri nedeni ıle diğer over tümörlerinden ayrı incelenmelidir. Bu çalısmamızda amacımız Çukurova Universitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalında son 25 yılda MOGHT tanısı ile takip edilen hastaların klinik ve demografik özellikleri ile birlikte prognostik parametrelerin de incelenmesi ve bulguların sağkalıma etkisinin araştırılmasıdır. Gereç Ve Yöntem : Kliniğimizde Nisan 1992- Kasım 2017 tarihleri arasında opere edilen ve takipleri yapılan 115 MOGHT tanılı hastanın onkolojik dosyaları, klinik ve patolojik kayıtları incelendi. Hastaların klinik özellikleri, operasyon bilgileri, frozen ve final patoloji karşılaştırma sonuçları, tedavileri ve takip bulguları incelenerek bu verilerin sağkalıma etkileri araştırıldı. İstatistiksel değerlendirme Statistical Package for Social Sciences for Windows 20 (IBM SPSS Inc. Chicago, IL) programı kullanılarak yapıldı. Sağkalım analizleri Kaplan-Meier testi ile yapıldı. Malign germ hücreli over tümörlerdeki gruplandırılmış risk faktörlerinin Toplam Sağkalım (OS) ve Hastalıksız Sağkalım (DFS) süreleri hem ortalama hem de ortanca cinsinden belirtildı ve Log-Rank testi ile istatistiksel anlamlılık değerlendirildi. Sağkalımı öngörmedeki bağımsız etkenler, geriye doğru seçim yöntemi ile Cox regresyon analizi kullanılarak incelendi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 115 hastanın yaş ortalaması 27.5 +_ 14.3 tür. Ortalama takip süresi 71.04 aydır. Hastaların 40'ı (%34.7) Disgerminom, 37'si (%32.1) İmmatur Teratom, 15'i (%13.04) Endodermal sinüs tümörü, 17'si (%14.8) Mikst Germ Hücreli Tümör histopatolojisine sahip idi. Hastaların 69' u(%60 ) tanı anında reproduktif dönemde, 70'i (%61) nullipar olduğu belirlenmiştir. En sık başvuru şikayeti ağrı (%47) ve anormal uterin kanama (%27) olmuştur. 55 hastaya (%47.8) FKC, 38'ne (%33) tam evreleme cerrahisi, 22'ne (%19.8) ise dış merkezde operasyon yapıldıktan sonra kliniğimizde tamamlayıcı cerrahi uygulanmıştır. Postoperatif dönemdeki gebelik oranlarına baktığımızda 79 hastanın fertilite istemi olmasına rağmen sadece 55'ine fertilite koruyucu cerrahi yapılmış olup 19'unda (%34.5) gebelik meydana gelmiş ve onların 15'inde terme ulaşan canlı doğum elde edilmiştir. Çalışmaya alınan 115 hastanın 5 yıllIk sağkalımı %74 dur. Olguların yaklaşık 61'i (%53) Evre 1, 19'u (%16 ) Evre 2, 28'i (%24.3) Evre 3, 6'sı (%5.2 si) Evre 4 olmuştur. Tümör lokalizasyonu 15 (%13) hastada bilateral olmuştur. Tümör dokusunun histopatolojik diferensasyonu ise 48 (%41.7 ) hastada iyi, 28 (%24.3 ) hastada ise kötü olarak diferansiye edilmiştir. 71 (%61.7) hastaya lenf nodu diseksiyonu yapılmıştır. 69 olguda (%60) tanı anında metastaz saptanmamıştır. Sonuç: Kliniğimizde 1480 over kanseri olgusunun 115 (%7) ni MOGHT oluşturmaktadır. Calısmamız kapsamında yapılan tek yönlü analizlerde ; tümör lokalizasyonu, sitoreduksiyon yapılamamış olması, ileri evre hastalık, kötü diferansiyasyon, metastaz saptanmış olması, mikst germ hücre histolojik tipi, hastaların sistemik hastalığının bulunması (diyabet, hipertansiyon, astım vb.) kötü prognostik faktörler olarak belirlendi. Çok yönlü analizlerde hastalıksız sağkalıma etki eden faktörler ileri evre, tümörün mikst germ hücre histolojisinde olması ve suboptimal sitoredüksiyondur. Çalışmamızda, mikst germ hücreli over tümörlerinin hem hastalıksız hem de toplam sağkalım sürelerinin, diğer histolojik türlere göre belirgin olarak düşük olduğu gösterilmiştir. Fertilite koruyucu cerrahi sonrası gebelik oranlarının yüksek bulunması ise hastalar için umutvericidir. Anahtar Kelimeler: MOGHT, germ hucreli, Disgerminom, İmmatur Teratom, Toplam Sağkalım, Hastalıksız Sağkalım, Prognostik Faktörler

DisgerminomGerm hücreleriNeoplazmlar+7
Yegana Sadıgova
Çukurova University
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Diyabetli sıçanlarda insülinin ovarian foliküller üzerine olan etkilerinin ışık ve elektron mikroskobik düzeyde araştırılması

Diyabet; insülin salgılanması veya insülinin etki mekanizmasındaki bozukluklardan kaynaklanan, yağ, protein ve karbonhidrat metabolizmasındaki bozukluk ile birlikte olan, kronik hiperglisemi ile karakterize metabolik bir hastalıktır1. Tedavisinde metabolizmayı kontrol altına alabilmek için, günlük çoklu insülin uygulamaları yapılmaktadır. Ancak diyabetli hastalarda gözlenen üreme ile ilgili problemlerin tedavi amacı ile insülin alan hastalarda daha farklı boyut kazandığı bildirilmektedir. Diyabetli hastalarda menstrüel düzensizliklere ilaveten hipogonadizm ve erken menopoz bulguları rapor edilirken, insülin tedavisi alan hastalarda ise over kaynaklı hiperandrojenizmin geliştiği ve bunun sonucunda da polikistik overlerin gelişebileceği yapılan klinik çalışmalarda rapor edilmektedir2,3,5. Ancak, diyabetli ve metabolizmanın düzenlenmesi amacı ile insülin verilen hastalarda overlerde oluşan yapısal değişiklikleri kapsayan çalışmalara yeterince rastlanılmamaktadır. Sunulan çalışmada deneysel olarak diyabet oluşturulan ve insülin tedavisi alan sıçanların overlerinde gözlenen yapısal değişikliklerin ışık ve elektron mikroskobik düzeyde araştırılması amaçlanmıştır. Araştırmada kullanılacak 30 adet adolesan dönemdeki (50 günlük) dişi sıçanlar üç gruba ayrılacak. 1. Gruptaki sıçanlara yalnızca 0.1 M sitrat buffer enjekte edilerek kontrol grubu (n=10) olarak değerlendirilirken 2. Gruptakilere (n=10) tek doz 60 mg/kg i.p. streptozotosin enjekte edilerek8 diyabet grubu olarak, 3. Gruba (n=10) ise tek doz 60 mg/kg i.p. streptozotosin ve sonrasında 4 hafta süre ile sabah ve akşam 2 IU insülin s.c. enjeksiyonu yapılarak diyabet+insülin grubu olarak değerlendirilecek. Streptozotosin enjekte edilen sıçanlardan 72 saat sonra, kuyruk veninden kan alınarak, glukometre ile açlık kan şekeri ölçümü yapılacak ve kan şeker düzeyi ≥250 mg/dL ve üzerinde olan sıçanlar çalışmaya dahil edilecektir. Diyabet+insülin grubundaki sıçanların her gün kan şekerleri ölçülerek, dört hafta boyunca subkutanöz yolla, sabah ve akşam 2 IU dozda insülin uygulanacaktır9. Bu sürenin sonunda anestezi altındaki tüm hayvanlardan kan ve over dokuları alınarak, kan dokularında serum FSH, LH, östrojen, progesteron, androstenedion ve testosteron değerleri ölçülürken, over dokuları ışık ve elektron mikroskobik doku hazırlama yöntemlerine uygun olarak hazırlanacak ve değerlendirilecektir. Mikroskopik değerlendirmeler; diyabet ve diyabetli hastalarda metabolizmanın düzenlenmesinde kullanılan insülinin, overlerde folikül gelişimi üzerine olan etkilerinin anlaşılmasına katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: diyabet, folikül gelişimi, insülin, over

Diabetes mellitusMikroskopi-elektronMikroskopi-ışık+4
Büşra Begüm Alisinanoğlu
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2019
10
Master'sOpen AccessTR

Prematüre ovaryan yetmezlik modelinde foliküler atrezi ile granüloza hücrelerinin hücre ölüm mekanizmaları açısından ilişkisinin incelenmesi

Amaç: Prematüre ovaryan yetmezlik (POY) özellikle 40 yaşından önce kadınlarda klinik olarak amenore, yüksek gonadotropin ve düşük östrojen seviyeleri ve ovaryumda gelişen folikül kaybına bağlı ovaryum rezervlerinin erken tükenmesi ile ortaya çıkan önemli bir infetilite nedenidir ve etiyolojisi hala tam olarak anlaşılamamıştır. Ovaryumda oosit ve folikül gelişimine metabolik destek sağlayan granüloza hücrelerinin aşırı kaybı ile tetiklenen foliküler atrezi sürecinde rol oynayan hücre ölüm mekanizmalarının araştırılması yeni tedavi protokollerinin geliştirilmesine yardımcı olacaktır. Son zamanlarda POY etiyolojisinin araştırılmasında kematerapötiklerle indüklenmiş hayvan modelleri kullanılmaktadır. Kanser tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir kemoteröpatik ajan olan siklofosfamid, ovaryumlara sitotoksik etki yaparak foliküler atreziyi tetiklemektedir. Çalışmamızda, siklofosfamid ile C57BL/6 cinsi dişi farelerde prematüre ovaryan yetmezlik modelinin oluşturulması, alınan kan ve doku örnekleri ile modelin oluşumunun biyokimyasal ve histopatolojik yönden doğrulanması ve foliküler atrezi sürecinde rol oynayan hücre ölüm mekanizmalarından apoptoz, otofaji ve paraptozun immünohistokimyasal yöntemlerle değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç Yöntem: C57BL/6 cinsi dişi fareler rastgele kontrol, sham ve POY olmak üzere 3 gruba ayrıldı (n:6, herbir grup için). Prematüre ovaryan yetmezlik modeli siklofosfamid uygulaması ile oluşturuldu. Kontrol grubuna herhangi bir uygulama yapılmadı. POY grubuna siklofosfamid, sham grubuna ise aynı oranda serum fizyolojik uygulandı. Siklofosfamid 3 hafta boyunca her 2 günde 1 intraperitoneal, ilk doz 70 mg/kg, devam eden dozlar 30mg /kg olarak uygulandı. 3 hafta sonunda hormon serum seviyelerinin analizi için tüm gruplardan genel anestezi altında intrakardiyak 3ml kan alındıktan sonra hayvanlar servikal dislokasyonla sakrifiye edilerek ovaryumları alındı ve histolojik takip yöntemleri uygulanarak elde edilen kesitlere histopatolojik değerlendirme için hematoksilen-eozin boyaması yapıldı. Tüm gruplara ait kesitlerde ışık mikroskobu altında folikül sayımı yapıldı. Kanda serum FSH, LH ve östradiol seviyeleri ELİSA yöntemiyle çalışıldı. Hücre ölüm mekanizmaları belirteçlerinden apoptoz için kaspaz 3, kaspaz 8 ve kaspaz 9, otofaji için Lamp1 ve MAP LC3β, paraptoz için ise GRP78 ve CHOP primer antikorları ile immünohistokimyasal boyama yapıldı. Apoptotik hücre varlığının tespiti için TUNEL analizi uygulandı. Sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Kontrol ve sham grubuna göre POY grubunda serum FSH ve LH seviyelerinde artış gözlenirken östradiol seviyelerinde düşüş saptandı. Gruplardan alınan ovaryum dokularının histopatolojik değerlendirmesinde, kontrol ve sham grubuna oranla POY grubunda ovaryum dokusundaki bozulma, foliküler atrezinin bir belirteci olan gelişen folikül kaybı ve atrezik folikül sayısında belirgin bir artış gözlendi. Folikül sayımı ile kontrol ve sham grubuna göre POY grubunda gelişen folikül sayısının azaldığı benzer oranda atrezik foliküllerde artış olduğu izlendi. İmmunohistokimyasal boyamalar sonucunda; kaspaz 3, kaspaz 8 ve kaspaz 9 immünoreaktivitesi kontrol ve sham grubunda hafif, POY grubunda ise kaspaz 3 hafif/orta, kaspaz 8 ve kaspaz 9'un orta şiddette; Lamp1 ve MAP LC3β immünoreaktivitesi kontrol ve sham grubunda hafif, POY grubunda ise Lamp1 hafif/orta, MAP LC3β orta şiddette; CHOP ve GRP78 immünoreaktivitesi kontrol ve sham grubunda hafif, POY grubunda ise orta şiddette gözlendi. TUNEL analizi sonucunda, POY grubu ovaryum kesitlerinde kontrol ve sham grubuna göre daha fazla apoptotik hücre tespit edildi. Sonuçlar: Prematüre ovaryan yetmezlik modelinin siklofosfamid uygulaması ile C57BL/6 dişi farelerde başarılı bir şekilde oluşturulduğu biyokimyasal ve histopatolojik olarak doğrulanmıştır. Foliküler atrezi sürecinde görülen hücre ölüm mekanizmalarından apoptoz, otofaji ve paraptozun varlığı immünohistokimyasal olarak gösterilmiştir. TUNEL analizi ile hastalık grubundaki apoptotik hücre artışı tespit edilmiştir. Bu çalışmada prematüre ovaryan yetmezliğe yol açan foliküler atrezi sürecinde apoptoz ve otofajinin yanı sıra paraptozun da rol aldığının gösterilmesi, yeni tedavi protokollerinin geliştirilmesine yardımcı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Prematüre Ovaryan Yetmezlik, Siklofosfamid, Foliküler atrezi, Apoptoz, Otofaji, Paraptoz

ApoptozisFoliküler atreziFoliküler atrezi+7
Damla Akoğulları
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Siklik GMP amp sentaz / interferon genlerinin uyarıcısı yolağının embriyolojik gelişim sürecindeki yeri

Amaç: Sitozolik DNA'yı tanıyarak inflamatuar süreçleri aktive eden cGAS/STING yolağıdır. Fertilizasyonda bu yolağın baskılanması beklenmektedir. Eğer bu yolak baskılanmazsa inflamatuar süreçler aktive olarak fertilizasyon başarısızlığına veya da erken embriyonik gelişimde bozukluğa yol açabilir. Bu çalışmada cGAS/STING yolağının embriyolojik gelişim sürecindeki yerinin belirlenmesi, fertilizasyona ve embriyolojik gelişime etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada Balb/C cinsi farelerden üç grup oluşturulmuştur. Grup 1: Kontrol grubu, Grup 2: Fertilizasyon grubu (Çiftleştirildikten sonra embriyonik 1. gün sakrifiye edilen grup; n:15), Grup 3: İmplantasyon grubu (Çiftleştirildikten sonra embriyonik 4,5. gün sakrifiye edilen grup; n:15). Grup 1 ve Grup 3' de Hematoksilen ve Eozin ile cGAS, STING, NLRP14, IRF3 ve IFN primer antikorları ile indirekt immunohistokimya metodu uygulanmıştır. Grup 2'de ise 1 günlük embriyolar toplanıp, immunflorasan boyama yapılmıştır. Bulgular: Kontrol grubunda, cGAS/STING yolağının ve bu yolağın negatif regülatörü NLRP14'ün varlığı indirekt immunohistokimya ile gösterilmiştir. Fertilizasyondan sonra 1 ve 4,5. günlerdeki embriyolarda yüksek cGAS ve STING immunoreaktiviteleri ile orta düzeyde IRF3 ve IFN immunoreaktiviteleri, negatif NLRP14 immunoreaktivitesi saptanmıştır. Sonuç ve Yorum: Kontrol grubu, embriyonik 1 ve 4,5. günlerdeki cGAS/STING yolağına ait moleküllerin ve bu yolağın negatif düzenleyicisi olan NLRP14'ün immunoreaktivite düzeyleri saptanmıştır. Özellikle NLRP14'ün fertilizasyon ve erken embriyo gelişiminde nükleik asit algılayıcı yolağın suprese edilmesinde önemli olduğu ve açıklanamayan infertilite olgularında göz önüne alınması gerektiği öne çıkmaktadır. Anahtar Kelimeler: cGAS, STING, NLRP14, fertilizasyon, implantasyon, ovaryum, testis

EmbriyoEmbriyo gelişimiEmbriyo implantasyonu+4
Gülşah Albayrak
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Deneysel OHSS modelinde kisspeptin-54 uygulamasının granüloza hücrelerindeki VEGF ve PEDF seviyelerine etkisi

Amaç: OHSS modeli oluşturulmuş sıçanlarda, Kisspeptin-54'ün, ovaryum morfolojisine ve VEGF, PEDF, PKA ve PKC seviyelerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İmmatür dişi Sprague-dawley sıçanları (n=30, 25 günlük, 30-40gr) rastgele 5 gruba (kontrol, sham, OHSS modeli, kısa süreli kisspeptin-54 uygulanmış OHSS modeli ve uzun süreli kisspeptin-54 uygulanmış OHSS modeli) ayrıldı. Serum LH ve FSH seviyeleri ELISA ile belirlendi. Sağ ovaryumlardan oositler ve granüloza hücreleri izole edilerek VEGF, PEDF, PKA, PKC için qRT-PCR analizi yapıldı. Oositler alfa-tübülin için immünofloresan yöntem ile boyandı. Sol ovaryum dokuları morfolojik olarak ve VEGF, PEDF, PKA, PKC için immünohistokimyasal yöntemler ile değerlendirildi. Bulgular: OHSS grubunda, fallop tüplerinde dilatasyon, ovaryumlarda anormal ağırlık ve hacim artışı gözlendi. Kısa ve uzun süreli Kisspeptin-54 uygulanan gruplarda etkilerin azaldığı belirlendi. OHSS grubunda, gelişmekte olan foliküllerin ve korpus luteumların azaldığı, kistik ve atretik foliküllerin arttığı gözlenirken, Kisspeptin-54 uygulanan gruplarda, gelişen folikül sayılarının ve korpus luteumun arttığı, atretik ve kistik foliküllerin azaldığı saptandı. OHSS grubundaki granüloza hücrelerinde VEGF, PKA, PKC seviyeleri mRNA ve protein düzeyinde artış gösterirken, PEDF seviyelerinin düştüğü belirlendi. Kisspeptin-54 uygulanan gruplarda bu etkilerin iyileştiği bulundu. Oositlerin tüm gruplarda immatür olduğu, olgun oositlerin kesimden önce ovulasyona uğradığı gözlendi. Uzun tedavi protokolünün kısa tedavi protokolünden daha etkili olduğu belirlendi. Sonuçlar: Kisspeptin-54'ün OHSS bulgularını azaltan etkilere sahip olduğu belirlendi. Kisspeptin-54'ün OHSS riskli kadınlarda oosit matürasyonunu tetikleyebilen bir aracı olduğu düşünülmektedir.

Hayvan deneyleriKisspeptinOver+7
Hülya Birinci
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde ovaryan hiperstimülasyon sendromunun görülme insidansı

Amaç: Kliniğimizde GnRH agonist long protokol ve GnRH antagonist protokol uygulanan infertili hastalarda ovaryan hiperstimülasyon sendromu (OHSS) insidansı ve gebelik başarı oranının değerlendirilmesi Yöntem ve Gereç: Çalışmaya, Aralık 2006 – Eylül 2019 tarihleri arasında infertilite şikayeti ile Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezi'ne başvurup kontrollü over hiperstimülasyonu uygulanan, 19-41 yaşları arasındaki hastalar dahil edildi. Tüm hastalara, gonadotropinler ile kontrollü ovaryan hiperstimülasyon ve GnRH agonist long protokol veya GnRH antagonist protokol uygulandı. Ovulasyon tetikleme günü ≥18 follikülü olanlar ve/veya E2 değerleri 3500-7000 pg/mL arasında olanlara HCG ile ovulasyon tetiklemesi yapıldı. Tetiklemeden 35 saat sonra yumurta toplama işlemi (OPU) gerçekleştirildi. Takibe alınan hastaların OHSS gelişme riski ve gebelik sağlama başarısı değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların;30 siklusunda agonis, 40 siklusunda antagonist protokol uygulanmıştır. Kliniğimizde 3749 hasta IVF tedavisi almış olup 62 hastada OHSS gelişmiştir. Hastalar hafif, orta, şiddetli OHSS gruplarına ayrılmış ve insidansı sırası ile %1.4 (53hasta ),%0.3 (13 hasta )ve % 0.10 (4 hasta )olarak saptanmıştır. OHSS gelişen, tetikleme günü, ≥18 mm follikül sayıları, tetikleme günü E2 değerleri arasında istatiksel anlamlı farklılık izlendi (P<0.05). Hafif, orta, şiddetli OHSS gelişen hastalarda E2 ortalamaları sırasıyla 3680, 5955, 4241 idi. Toplam 5112 siklus yapılmış olup 70 siklusta OHSS gelişti oranı %1.6 idi. 70 siklusda 7 hastada OHSS tekrar etti 1 hastada ise 3 siklusda OHSS gelişti. Çalışmaya dahil edilen 62 hastadan 31 (%50 ) gebelik elde edilmiştir. Gebelik OHSS şiddetiyle ilişkili olup, devam eden gebelik oranı %46 abortus oranı % 6 olarak tespit edildi. Sonuçlar: Çoklu logistik regresyon analizi sonucunda, gebelik, E2 değerinin >3000 pg/mL olması, PKOS varlığı ve toplanan oosit sayısının >20 olması, OHSS için bağımsız birer risk faktörü olarak saptandı. Riskli olguların tedavisi bireyselleştirilmelidir. Bu hastaların tedavisi sırasında foliküler gelişimi, ultrasonografi ve E2 takibi ile yakından izlenmelidir. Anahtar kelimeler: OHSS insidansı, GnRH agonist long protokol ve GnRH antagonist protokol

AgonistikAntagonistlerGnRH+4
Birgül Taşçı
Çukurova University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Over foliküler atrezide FSH uygulamasının granüloza hücreleri mitokondrionları üzerinden etkisinin incelenmesi

Özet: Folikülogenez, primordial germ hücrelerinde başlar ve matür folikül gelişimine kadar devam eder. Sonucunda olgun oosit ortaya çıkmaktadır. Primordial folikül sayısı, erken embriyonik dönemde fazladır fakat puberteye kadar azalır ve her siklusta yaklaşık 1000 folikül kaybı menopozla birlikte sona ermektedir. Overdeki foliküllerin %99'unun atreziye uğradığı ve granüloza hücrelerinin foliküler atrezide rol oynadığı bilinmektedir. Granüloza hücrelerinde oluşan oksidatif stresin atreziyi başlatıcı etkisi olduğu ileri sürülmektedir. Folikül gelişimi, hormonal ve çevresel uyarıların kontrolü altında gerçekleşmektedir. Aşırı Folikül Uyarıcı Hormon (FSH) kullanımının foliküler gelişimi bozduğu ileri sürülmektedir. FSH'ın, phospho-mTOR (p-mTOR) yolağı ekspresyonunu aktive ettiği, uygulamadan 1,5 saat sonra mikrotübülle ilişkili protein 1A/1B hafif zincir 3 (LC3-I) akumulasyonunu ve 3 saat sonra p-mTOR yolağını inhibe ederek otofajiyi arttırdığı da bilinmektedir. Voltaj bağımlı anyon seçici kanal proteini 2 (VDAC2); apoptoz ile ilişkilidir. VDAC2'nin dominant folliküllerde varlığı gösterilmiş, folikülleri apoptozdan koruyarak folikülün devamlılığını sağlamaktadır. Sirtuin-6 (SIRT6); preantal folikül gelişiminin inbibe edilmesi, foliküllerin gelişimini uzattığı ve ovaryan yaşlanmayı azalttığı bilinmektedir. Gereç ve Yöntem: Fareler rastgele her grupta 6 fare olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Farelerin ötenazileri yapıldıktan sonra overleri toplandı. Ovaryumlar immunohistokimyasal ve qPCR ile incelemek için kullanıldı ve istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Hematoksilen eozin boyama sonucu ovarum dokusu ve foliküller saptandı. Folikül sayımı ile doz artışına bağlı sağlıklı ve atretik folikül sayısı tespit edildi. Otofajik ve mitokondral ilişkili markerlar ile atretik foliküller PCR ile desteklenerek tespit edildi. Sonuç: Çalışmada In Vitro Fertilizasyon (IVF) tedavilerinde yaygın olarak yüksek dozda kullanılan gonadotropinlerin over atreziye neden olup olmadığı; otofajik markerlar olan LC3B ve SIRT6, mitokondrial ilişkisi ise VDAC2 ile immunohistokimyasal ve moleküler olarak incelendi.

Folikül uyarıcı hormonFoliküler atreziGonadotropinler+5
Meltem Üçöz
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2021
00

Related subjects