Severity of illness index

147 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serum CRP/albumin oranının alt ekstremite periferik arter hastalığı şiddeti ile ilişkisi

AMAÇ: Bu çalışma alt ekstremite tıkayıcı periferik arter hastalarında CRP(C Reaktif Protein) /Albumin oranının hastalığın şiddeti ve prognozu açısından etkin bir gösterge olup olmadığının değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma Ocak 2016-Ekim 2020 tarihleri arasında Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Tayfur Ata Sökmen Tıp Fakültesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi kliniğine başvuran alt ekstremite tıkayıcı periferik arter hastalığı tanısı konmuş ve tedavisi yapılmış 50 hastanın randomize olarak seçilmesi ve sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi ile oluşturuldu. Hastaların dosyaları taranarak yaş, cinsiyet, kronik hastalık durumları, sigara kullanımı, daha önce geçirilmiş periferik işlem öyküleri, tarafımızca yapılan tedaviler, ayak bileği-kol basınç indeksleri ve başvurdukları tarihlerdeki Serum CRP ve Albumin değerlerine ulaşıldı. Fizik muayene, hastanın şikâyetleri, Rutherford ve Fontaine klinik evrelemeleri tedavi öncesi arterial lezyonları irdelendi. Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Tayfur Ata Sökmen Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurul'dan onayı alındı. BULGULAR: Araştırmaya katılan toplam 50 hastanın %26,0'sı (13 hasta) kadın ve %74,0'ü (37 hasta) erkekti. Şikayetler arasında en yaygın olanı %26,0 oranla ayakta yara ve aynı oranla kladikasyon olup, bunu %22,0 oranla istirahat ağrısı izlemekteydi. Hastaların %12,0'sinde medikal tedavi kararı alınırken, %88,0'inde ise revaskülarizasyon kararı alındı. Hastaların %20,0'sine tedavi sonrası ampütasyon yapıldı. Klinik sınıflama ile ayak bileği-kol indeksi değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ve negatif yönde ilişki vardı (p=0,000). Korelasyon analizi sonuçlarına göre CRP/albümin oranı ile kol ve bacak indeksi (r=-0.324; p=0,022) arasında istatistiksel olarak anlamlı ve negatif yönde ilişki vardı. SONUÇ: Ayak bileği-kol indeksi ve klinik sınıflamalara dayanarak CRP/ Albumin oranı arttıkça periferik arter hastalığının şiddeti de artmaktadır. ANAHTAR KELİMELER: Periferik arter hastalığı, Albumin, CRP, ABI

AlbüminlerAlt ekstremiteC reaktif protein+2
Burcu Sadıkoğlu Lale
Hatay Mustafa Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

ANCA ilişkili vaskülitlerin klinik bulgularının retrospektif değerlendirilmesi

ANCA ilişkili vaskülitler üç alt tipe ayrılır: Mikroskopik Polianjitis (MPA), Granülomatöz Polianjitis (GPA) ve Eozinofilik Granülomatöz Polianjitis (EGPA). ANCA ilişkili vaskülitlerin tanısında: klinik bulgulara, görüntüleme yöntemlerine, temel/nonspesifik laboratuvar testlerine, ANCA gibi daha spesifik testlere ve etkilenen organdan yapılan biyopsiye ihtiyaç duyulabilir. ANCA ilişkili vaskülitlerde hastalık aktivitesi (BVAS), prognoz tayini (R-FFS), hastalığın vücuttaki yaygınlığı (DEI), hastalığın yaptığı hasar derecesi (VDI) skorlama indeksleri ile belirtilmektedir. Bu çalışmanın amacı 1990 ACR sınıflama kriterlerine göre ANCA ilişkili vaskülit (AAV) tanısı alan hastaların günümüzde kabul gören skorlama sistemleri ve tedavi seçimleri ile geniş kapsamlı olarak değerlendirilmesidir. Çalışmamız 2001-2023 yılları arasında AAV tanısı ile takip edilen hastaların dosyalarının retrospektif olarak incelenmesiyle yapıldı. Dosya taraması sonucunda en az altı aylık takibi olan; 33 GPA, 10 EGPA, 8 MPA olmak üzere toplamda 51 AAV hastası saptandı. AAV'lerin erkeklerde daha fazla görüldüğü ve tanı yaşının 5.dekatta olduğu görüldü. C-ANCA pozitifliği GPA hastalarında, p-ANCA pozitifliği ise MPA hastalarında daha sık görüldü. AAV hastalarında ve AAV alt tiplerinde en sık öksürük semptomu olduğu, en sık tutulan sistemin alt solunum yolları olduğu görüldü. AAV hastalarında kullanılan hastalık ölçekleri değerlendirildi. Tanı anında ve relapsta remisyon indüksiyonu olarak rituksimab tedavisi alan hastaların hastalık ölçekleri ve hastalık tutulumları ayrı olarak incelendi. AAV'ler multisistemik tutulum gösteren ve ciddi seyredebilen hastalık grubudur. Bu hastalıkların iyi tanınması ve ayrıcı tanıda akılda tutulması önemlidir. Hastaların tedavisinin erken verilmesi mortalite ve morbiditenin önlenmesinde önemlidir. Anahtar Kelimeler: Anti-nötrofil sitoplazmik antikor (ANCA) ilişkili vaskülit (AAV), Birmingham Vaskülit Aktivite Skorları (BVAS), Revize Beş Faktör Skoru (R-FFS), Hastalık yaygınlık indeksi (DEI), Vaskülit hasar indeksi (VDI).

ANCAHastalık şiddeti indeksiRetrospektif çalışmalar+4
Deniz Şahin
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

TÖTM acil servisine başvuran hastaların değerlendirilmesinde modifiye erken uyarı skoru ve mainz acil değerlendirme skoru kullanımının hasta prognozunu öngörmedeki etkinliği

Giriş ve Amaç: Son yıllarda, acil servisler ve yoğun bakım birimlerinde kritik hastaların taburculuk ve hastalık ciddiyetinin değerlendirilmesinde kullanılabilecek skorlama sistemlerine olan ilgi giderek artmaktadır. Bu çalışmada amacımız acil servise başvuran hastaların hastalık ciddiyetlerini belirleme ve hastaneye yatırılan hastaların sonlanımlarını öngörmede MEES ve mEWS sistemlerinin etkinliğini araştırmaktır.Materyal ve Metot: 01 Ocak ? 15 Şubat 2011 tarihleri arasında, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Acil Servisi'ne herhangi bir yakınma ile başvuran ve acil serviste müdahale edilen veya gözlem altında tutulan tüm hastalar arasından hastaneye yatışı gerçekleştirilen 1051 hasta çalışma evrenimizi oluşturdu. Çalışmaya alınan hastaların yaşının, cinsiyetinin, triaj kategorisinin, acil servise başvuru saatlerinin, mEWS ve MEES parametrelerinin herhangi bir kliniğe yatırıldığında yatış yerlerine ve mortalitelerine göre etkileri araştırıldı. İstatistiksel verilerin analizinde windows için SPSS paket programının 16.0 nolu versiyonu kullanıldı. Veriler ortalama, standart sapma (SD), ve yüzde olarak özetlendi. Risk faktörlerinin hesaplanması amacıyla univariate ve multivariate analizler kullanıldı.Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalamaları 58±19'du ve bunların 467'si (%44) kadın, 584'ü (%56) erkekti. Hastaların 21'i (%2) triaj 1 kategorisi, 646'sı (%61) triaj 2 kategorisi ve 384'ü ise (%37) triaj 3 kategorisindeydi. Bu hastaların 341'i (%32) yoğun bakıma, 710'u ise (%68) herhangi bir sevise yatırıldı. Çalışmaya alınan 1051 hastadan 935'i (%89) hastaneden taburcu edilirken, 116 hasta (%11) hastanede ex oldu. Hastaların mortalitelerine göre GKS, AVPU ve mEWS değerleri istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.0001).Hastaların mortalitelerine göre delta MEES değerleri istatistiksel olarak anlamsız olarak bulundu (p<0.127). Yapılan multivariate analizde hastaların mortalitelerini belirlemede hasta yaş grupları, GKS ve mEWS değerleri ve yatış yerlerini belirlemede ise yaş grupları, GKS ve AVPU değerleri etkin faktörler olarak bulundu.Sonuç: Çalışmamızın sonuçları mEWS değerlendirmesinin acil serviste kullanımının hasta prognozunu ön görmede ve hastaların yatacağı birimlerin belirlenmesinde etkin ve güvenilir bir araç olduğunu desteklemektedir. Aynı zamanda acil servislerde kolayca kullanılabilen GKS ve AVPU değerlerinin de güvenilir yol göstericiler olduğunu ortaya koymuştur. Diğer yandan MEES değerleri acil servislerde kullanım için uygun bulunmamıştır.

Acil durumlarAcil servis-hastaneAcil servis-psikiyatri+7
Feride Sinem Akgun
İnönü University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik obstruktif akciğer hastalığı olan hastalarda senesans ve hastalık şiddeti ile karotis damar değişiklikleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Senesans, kişinin homeostaz dengesinin progresif olarak bozulması sonucu hastalık veya ölüm riskinin artması durumudur. Her hücre bölünmesinde genetik bilginin değişmeden korunmasını sağlayan telomerler yaşlanmayla kısalır ve bu kısalmayı yavaşlatan enzim telomerazdır. Bu çalışmada, KOAH'da hücresel yaşlanma ile ilişkili serum telomeraz aktivitesi, inflamasyon belirteçleri, cilt elastikiyeti ve karotis kominis arterin intima-media kalınlığı araştırılmış, normal yaşlanma sürecinden olan farklılıkların tartışılması amaçlanmıştır. Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları polikliniğinde takip edilen ve onam formu alınan 44 KOAH (60.4±7.51) ve kontrol grubu olarak 42 olgu (57.9±8.23) çalışmaya dahil edildi. Çalışma grubundaki tüm olgulara solunum fonksiyon testi yapılarak SGRQ, CAT ve mMRC anketleri uygulandı. LDL, HDL, TSH, trigliserit, telomeraz, Nrf2, sürfaktan protein-D, ve Vitamin D düzeyleri için açlık kan örnekleri alınarak, Doppler USG ile arteria carotis communis'ten intima-media kalınlığı ölçümü yapıldı, MPA-5 deri elastikiyetini ölçen prob ile deri elastikiyet düzeyi ölçüldü. KOAH ve kontrol grubunda sırasıyla ortalama Nrf2 (4,84 pg/mL ve 13,77 pg/mL), sürfaktan protein-D (1908,64 pg/mL ve 1577,72 pg/mL), telomeraz (25,39 pg/mL ve 34,13 pg/mL) ve Vitamin D (31,98 ng/mL ve 54,26 ng/mL) olup, gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (telomeraz için p=0,007; SP-D, Nrf2 ve Vitamin D için p<0.01). Karotis kommunis arterden ölçülen intima-media KOAH'ta daha kalın bulundu (p=0,02). İki grup arasında cilt elastikiyet düzeyi, serum LDL, HDL, trigliserit, TSH anlamlı fark gözlenmedi. Sonuç olarak, yaşlanma ile ilişkili çalışmada değerlendirilen endotipik ve fenotipik özelliklerin benzer yaş gruplarına göre KOAH'ta daha belirgin olduğu, enflamasyon ve yaşlanma süreci arasındaki kısır döngünün hastalık sürecini daha da olumsuz etkileyebileceği düşünüldü.

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifAteroskleroz+6
Dicle Akcan Kahvecioğlu
Aydın Adnan Menderes University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankilozan spondilit tanılı hastalarda hastalık aktivitesi, yaşam kalitesi, depresyon, anksiyete ile internetten hastalıkları araştırma motivasyonlarının değerlendirilmesi

Ankilozan spondilit (AS); genç yetişkinlerde görülen özellikle sakroiliak eklemlerle birlikte aksiyal omurgayı etkileyen, etyolojisi tam olarak bilinmeyen, periferik eklem tutulum ve eklem dışı klinik bulguların da eşlik edebildiği, kronik, inflamatuar bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı AS' li hastalarda hastalık aktivitesi, depresyon, anksiyete ve yaşam kalitesi ile internetten hastalıkları araştırma motivasyonları arasındaki ilişkinin araştırılıp değerlendirilmesidir. Çalışmamıza Bursa Uludağ Üniversitesi Romatoloji Polikliniği'nde AS tanısıyla takip edilen 120 hasta dahil edilmiştir. Katılımcılar bir kez kesitesel olarak görüldü; Sosyodemografik Veri Formu, Ankilozan Spondilit Yaşam Kalitesi Ölçeği (ASQoL), Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği (HAM-A), Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HAM-D), Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite İndeksi (BASDAI), Bath Ankilozan Spondilit Fonksiyonel Ölçeği (BASFI), Ankilozan Spondilit Tanılı Hastalarda Hastalıklarını İnternetten Araştırma Motivasyonu Değerlendirme Formu (ASHİAM) ile değerlendirildi. Çalışmada internet üzerinde hastalıkla ilgili araştırma yapan AS hastalarının yapmayanlara göre yaşlarının daha düşük olduğu, HAM-D skorlarının daha yüksek olduğu, ailelerinde psikiyatrik tanı alan bireylerin daha fazla bulunduğu görüldü. Hastalık süresi, yaş, CRP, ESH düzeyleri ile BASFI düzeyleri arasında anlamlı ve pozitif yönde bir ilişki olduğu görüldü. ASHİAM alt boyutları ile hastalık başlangıç yaşı, ASQOL, BASDAI değerleriyle pozitif yönde ve anlamlı bir ilişki içinde olduğu görüldü. İnternetten haftada toplam araştırma süresi ile HAM-A, HAM-D, ASQOL, BASDAI, BASFI düzeyleri arasında anlamlı ve pozitif yönde bir ilişki olduğu görüldü. AS hastalarının internetten araştırma yapmalarının hastalık aktiviteleri, yaşam kaliteleri, psikolojik durumları üzerine olumlu ve olumsuz etkileri olduğu görülmüştür. Hastaların yönetimi açısından bu konunun önemini açığa çıkaracak bir çalışma olup, hastaların yönetiminde internetten araştırma faktörünün önemini ortaya çıkaracak daha fazla çalışmaya öncülük etmesi beklenmektedir.

AnksiyeteDepresyonHastalık şiddeti+6
Onur Alp Yılmaz
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik venöz yetmezlik hastalarında hastalık şiddeti, fonksiyonel düzey ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkinin incelenmesi

Çalışmanın amacı kronik venöz yetmezlik (KVY) hastalarında hastalık şiddeti, fonksiyonel düzey ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Çalışmamıza KVY tanısı almış 40 hasta (yaş ortalaması 47,53 ± 12,21) dahil edildi. Hastaların 17'sinde bilateral KVY tespit edildiğinden 57 ekstremite değerlendirildi. Hastaların demografik bilgileri kaydedildi, dupleks ultrasonda (DUS) venlere ait reflü süresi, pik reflüdeki akım hızı, pik reflüdeki akım volümü ve damar çapı değerlendirildi. Hastaların ayak bileği ve diz eklem hareket açıklığı (EHA) (dijital gonyometre) ve kas kuvveti (dijital el dinamometresi) değerlendirildi. Hastaların yaşam kalitesi (Venöz Yetmezliğin Epidemiyolojik ve Ekonomik Çalışması: Yaşam Kalitesi/Belirtiler Ölçeği), fonksiyonel kapasitesi (6 dakika yürüme testi, süreli kalk yürü testi), üst ekstremite fonksiyonelliği (el kavrama kuvveti), komorbidite (Charlson Komorbidite Anketi), ağrının şiddeti (Vizüel Analog Skalası), fiziksel aktivite düzeyi (Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi-kısa formu), ödem varlığı ve total alt ekstremite volümü (çevre ölçümü) değerlendirildi. Ekstremiteler C2EPAYDPPR ve C3EPAYDPPR olarak 2 gruba ayrılarak reflü süresi, pik reflü akım hızı, pik reflü akım volümü ve damar çapı karşılaştırıldığında iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0.05). Yaşam kalitesi, EHA, kas kuvveti, ağrı, komorbidite, fiziksel aktivite düzeyi ve fonksiyonel parametreler açısından her iki grup arasında fark saptanmadı (p>0.05). Pik reflü akım hızı ve ayak bileği dorsifleksiyon EHA arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p<0.05). Damar çapı ile ayak bileği dorsifleksiyon EHA, plantarfleksiyon EHA ve diz fleksiyon EHA arasında anlamlı ilişki saptandı (p<0.05). Günlük oturma saati ile pik reflü akım hızı, pik reflü akım volümü ve damar çapı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ilişkili saptandı (p<0.05). Çalışma sonucunda C2 ve C3 gruplarında yaşam kalitesi ve fonksiyonel kapasitenin hastalık şiddetinden etkilenmediği, komorbiditenin hastaların fonksiyonelliğini etkileyen önemli bir faktör olduğu ve hastalık şiddetinin belirlenmesinde DUS'la belirlenen reflü parametrelerinin ayırt edici olabileceği gösterildi. C1, C4-C6 gruplarının dahil edildiği, daha büyük örneklemle gerçekleştirilecek çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Dupleks ultrason, Fonksiyonel düzey, Kronik venöz yetmezlik, Reflü, Yaşam kalitesi

Hastalık şiddeti indeksiUltrasonografiVenöz yetmezlik+1
Hümeyra Kiloatar
Kütahya Dumlupınar University · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aksiyal spondiloartrit hastalarında kinezyofobinin düşme riski üzerine etkisi ve hastalık parametreleri ile ilişkisi

Bu çalışmanın primer amacı aksiyal spondiloartrit hastalarında kinezyofobinin düşme riski üzerine etkisini araştırmak, ikincil amacı ise kinezyofobi ile hastaların ağrı, spinal mobilite, hastalık aktivitesi, fonksiyonel durum, yaşam kalitesi, fiziksel aktivite düzeyi, anksiyete ve depresyon düzeyi ile ilişkisini değerlendirmektir. Çalışmaya ASAS kriterlerine göre aksiyal spondiloartrit tanısı ile takip edilen 200 hasta dahil edildi. Hastaların demografik verileri, klinik özellikleri ve sigara kullanma alışkanlıkları kaydedildi. Hastaların kinezyofobi düzeyi Tampa Kinezyofobi Skalası (TKS) ile değerlendirildi. Hastaların düşme riskini belirlemek için Berg Denge Ölçeği kullanıldı. Ayrıca tanı aldığı dönemden günümüze kadar olan zaman diliminde düşme ve kırık öyküsü kaydedildi. Hastaların ağrı düzeyi Sayısal Derecelendirme Ölçeği (NRS), spinal mobilitesi Bath Ankilozan Spondilit Metroloji İndeksi (BASMI), fiziksel aktivite düzeyi Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi Kısa Form (UFAA), hastalık aktivitesi Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite İndeksi (BASDAI), fonksiyonel durumu Bath Ankilozan Spondilit Fonksiyonel İndeksi (BASFI), yaşam kalitesi Ankilozan Spondilite Özgü Yaşam Kalitesi Ölçeği (ASQoL), depresyon düzeyleri Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), anksiyete düzeyleri Beck Anskiyete Ölçeği (BAÖ) ile değerlendirildi. Hastaların %76.5'inde yüksek düzey kinezyofobi olduğu saptandı. Kinezyofobi düzeyi ile Berg Denge Ölçeği skoru arasında negatif yönde anlamlı ilişki saptanırken, düşme ve kırık öyküsü ile ilişki saptanmadı. Kinezyofobi düzeyi ile NRS, BASMI, BASDAI, BASFI, ASQoL, BAÖ ve BDÖ skorları arasında pozitif yönde anlamlı ilişki saptanırken, UFAA ile arasında ilişki saptanmadı. Sonuç olarak çalışmamız, kinezyofobinin düşme riski üzerine direk etkisi olmasa da denge bozukluğu ile ilişkili olduğunu ortaya koydu. Aynı zamanda kinezyofobinin ağrı, spinal mobilite, hastalık aktivitesi, fonksiyonel durum, yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon düzeyleri ile de ilişkisi olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: Aksiyal SpA, kinezyofobi, düşme riski

Düşme kazalarıHareket korkusuHastalık şiddeti indeksi+2
Halime Topal
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni ve benzeri psikotik bozukluk hastalarında uzun etkili enjektabl antipsikotikler'in oral antipsikotikler ile sosyal performans, yan etki, bakım veren yükü, kognisyon açısından karşılaştırılması

Şizofreni ve diğer psikotik bozukluklar; sanrı, varsanı, dağınıklık gibi pozitif belirtiler ve konuşmada fakirleşme gibi negatif belirtilerle karakterize, hastanın ve ailesinin yaşamını etkileyen kronik bir hastalıktır. Psikotik bozuklukların temel tedavisi antipsikotik tedavidir. Antipsikotik tedavi oral antipsikotik (Oral-AP) veya uzun etkili enjektabl antipsikotik (UEE-AP) olarak uygulanabilir. Bu çalışmada şizofreni ve diğer psikotik bozukluklar hastalarında, antipsikotiklerin UEE-AP veya Oral-AP uygulanmasının hastalık şiddeti, depresyon, sosyal işlevsellik, yan etki, kognisyon ve bakım veren yükü bakım veren yükü bakımından incelenmesi ve karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmamıza Bursa Uludağ Üniversitesi Psikiyatri Polikliniği'nden takip edilen 49 uzun etkili enjektabl antipsikotik kullanan hasta ve bakım verenleri ile 50 oral antipsikotik kullanan hasta ve bakım verenleri dahil edildi. Katılımcılar bir defa kesitsel olarak görüldü; hastalar, Sosyodemografik Veri Formu, Anamnez Bilgi Formu, Calgary Şizofreni Depresyon Ölçeği (CŞDÖ), Şizofrenide Kısa Klinik Değerlendirme Ölçeği (ŞKKDÖ), Bireysel ve Sosyal Performans Ölçeği (BSPÖ), Glasgow Antipsikotik Yan Etkilerini Değerlendirme Ölçeği (GAYEDÖ), Montreal Bilişsel Değerlendirme Ölçeği (MOCA) ile; bakım verenleri Zarit Bakıcı Yük Ölçeği (ZBYÖ) ile değerlendirildi. UEE-AP grubundaki hastaların soygeçmişinde hastalık bulunma oranı, hastane yatış sayısı, şizofreni tanısı, işçi olarak çalışma oranı, çıldırı, varsanılar bakımından Oral-AP grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek, soyutlama bakımından anlamlı olarak daha düşük skorlar aldığı görüldü. Şizofreni tanısı alan hastaların diğer psikotik bozukluklar grubuna göre; ŞKKDÖ, ZBYÖ bakımından daha yüksek skorlara sahip olduğu, BSPÖ, görsel mekânsal, yönetici işlevler, soyut düşünme skorları bakımından daha düşük skorlara sahip olduğu görüldü. Psikotik spektrumdaki hastaların ilaç uyumsuzluğu, bireysel farklılıklar açısından dikkate alınarak gereklilik halinde erken dönemde UEE-AP başlanmasının hastalık seyrine olumlu etkisi olabileceği düşünülmektedir.

Antipsikotik ilaçlarBakım verme yüküBilişsel işlevler+6
Umut Can Filiz
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankilozan spondilitte mikrobiyata ilişkili mediatör düzeyi ve hastalık aktivitesiyle ilişkisi

Ankilozan Spondilit (AS), aksiyel iskeleti etkileyen, karakteristik inflamatuvar bel ağrısına neden olan, yapısal ve fonksiyonel bozukluklara yol açabilen yaygın bir inflamatuvar romatizmal hastalıktır. Spinal ossifikasyon, fiziksel fonksiyon ve yaşam kalitesinin azalmasına neden olabilir. Bağırsak mikrobiyatasının,birçok hastalığın gelişmesinde önemli rol oynadığı bilinmektedir. Bu çalışmada, bağırsak mikrobiyata belirteçleri ve klinik parametrelerle ilişkisi, ilaç tedavilerinin bağırsak mikrobiyata belirteçleri üzerine etkisi araştırıldı. Bu çalışmaya en az 2 yıldır tanı almış olan, 18- 65 yaş arası 76 AS hastası (38 anti TNF alan-38 NSAI) ve yaş ve cinsiyet dağılımı uyumlu 38 sağlıklı gönüllü alındı. Hasta ve gönüllülerde, detaylı klinik değerlendirmeler yapıldı. Eritrosit sedimantasyon Hızı (ESR) ve C-Reaktif Protein (CRP), hasta grubunda ayrıca BASDAI ve BASFI skorları kaydedildi. Serum örneklerinde CD14, CTLA4, CXC16, LPS ve TLR4 düzeyleri ELISA yöntemi kullanılarak ölçüldü. Anti TNF tedavisi ve NSAI tedavisi alan hastalar arasında BASDAI ve BASFI skorları karşılaştırıldığında NSAI hastalarında BASDAI ve BASFI skorlarının anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu (p˂0,05). CRP ve ESR düzeylerinin, anti-TNF tedavisi alan AS hastalarında NSAI tedavisi alan hastalara göre anlamlı derecede düşük olduğu bulundu (p˂0,05). Bağırsak mikrobiyata belirteçleri olarak CTLA4, CXC16, LPS ve TLR4 düzeyleri, NSAI tedavisi alan grupta, anti-TNF tedavisi alan ve sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p˂0,05). Bir başka belirteç olan CD14 düzeylerinde gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05).Yapılan çalışmalarda AS hastalarında bağırsak inflamasyonunun patogenezde önemli olduğu ve mikrobiyatadan etkilendiği belirtilmiştir. Bizim çalışmamızda, Anti-TNF tedavisi alan AS hastalarında CRP ve ESR düzeyleri ile hastalık aktivite skorlarının NSAI tedavisi alan gruba göre daha düşük vekontrol grubuyla benzerolduğu görüldü. Bu sonuçlar Anti-TNF tedavisinin AS'de inflamasyon ve mikrobiyata belirteçleri üzerine daha etkili olduğunu ortaya koydu. Bağırsak mikrobiyata beliteçlerinin, klinik ve inflamasyon belirteçleri ile ilişkisinin AS patogonezinde ve tedavinin vi izleminde gösterge olabileceği ve yeni tedavi stratejileri konusunda katkı sağlayabileceği düşüncesindeyiz.

Antiinflamatuar ajanlar-nonsteroidHastalık şiddeti indeksiMikrobiyota+3
Hasan M.h. Nasrallah Hasan M.h. Nasrallah
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periferik fasiyal paralizi'de monosit/HDL ve monosit/lenfosit parametrelerinin hastalığın evresi ve prognoza etkisinin araştırılması

Amaç: Periferik fasiyal paralizili hastalarda Monosit/HDL ve monosit/lenfosit oranlarının inflamatuar prosese katkısını, hastalığın şiddetine ve prognoza etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: 2018 Ocak ile 2020 Haziran tarihleri arasında Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi kliniğimize başvuran periferik fasiyal paralizili tanısı konan 48 (19 Kadın / 29 Erkek) hasta ile çalışma grubu ve kliniğimizde başka nedenlerle elektif operasyonu yapılmış 45 (19 Kadın / 26 Erkek) hasta ile kontrol grubu oluşturularak çalışma retrospektif olarak tasarlandı. Çalışma grubundaki hastaların başvuru anındaki kan tetkiklerinden elde edilen hematolojik parametreler ile kontrol grubundaki değerler istatiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışma grubunun MHO değeri 12.85 ± 1.02 iken kontrol grubunun MHO değeri 12.37 ± 0.88 olarak saptandı ve istatiksel olarak anlamlı olduğu görüldü. Karşılaştırılan diğer parametreler arasında (MLO, NLO, PLO) istatiksel anlamlı farklılık bulunmadı. MHO değeri ile başvuru anındaki House-Brackmann evresi arasında pozitif korelasyon olduğu saptandı. Ayrıca, MR görüntülerinde fasiyal sinirde patolojik kontrastlanma olan vakaların olmayanlara göre NLO değerinin daha yüksek ve istatiksel olarak anlamlı olduğunu saptadık. Tüm hastalar iyileşmiş olduğundan prognoz hakkında yorum yapamadık. Sonuç: Periferik fasiyal paralizili hastalarda MHO değerinin yüksek olması, etiyopatogenezde inflamatuar ve iskemik süreçlerin rol aldığını desteklemektedir. Prognoz hakkında daha net yorumlar yapılabilmesi için iyileşmenin sağlanamadığı hasta gruplarının daha geniş olduğu çok merkezli seriler ile bu inflamatuar parametreleri çalışmak gerekmektedir.

Fasiyal paraliziHastalık şiddeti indeksiKolesterol-HDL+4
Serkan Şerifler
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriasis hastalarında solunum fonksiyon testlerinin ve karbonmonoksit difüzyon testinin değerlendirilmesi ve hastalık şiddeti ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada herhangi bir akciğer hastalığı ve semptomu olmayan ve sigara kullanmayan psoriasis hastalarındaki solunum fonksiyon testleri ve karbonmonoksit difüzyon kapasitesini değerlendirmeyi ve hastalık şiddetinin, PASI skorunun, hastalık süresinin, MTX tedavisinin, hastalık başlangıç yaşının, psoriatik artrit(PsA) ve diyabet(DM) varlığının solunum fonksiyon parametreleri üzerine olan etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 2015-2016 yılları arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Dermatoloji bölümünde takip ve tedavi edilen psoriasis hastaları arasında sigara içmeyen ve herhangi bir solunum sistemi hastalığı veya semptomu olmayan 91 hasta dahil edildi. Hastalar kullanmakta oldukları tedavilere göre sadece topikal tedavi kullananlar hafif psoriasis; fototerapi ve/veya sistemik tedavi kullananlar orta-şiddetli psoriasis olarak sınıflandırıldı. Ek olarak orta-şiddetli psoriasis grubundaki hastalar metotreksat kullanımına göre en az 3 ay süreyle metotreksat kullanılmış olanlar MTX(+) orta-şiddetli psoriasis, hiç metotreksat kullanılmamış olanlar MTX(-) orta-şiddetli psoriasis olarak 2 gruba ayrıldı. Tüm hastaların demografik, klinik özellikleri, spirometri ve DLCO sonuçları (yaş, cinsiyet, VKİ, psoriasis başlangıç yaşı, erken veya geç başlangıçlı olması, hastalık süreleri, hastalık şiddeti, PASI skorları, PsA, DM gibi komorbiditeleri ve FVC, FEV1, FEV1/FVC, FEF25-75, DLCO ve DLCO/VA değerleri) kaydedildi. Bulgular: 91 psoriasis hastasının 22'si(%24,2) erkek, 69'u(%75,8) kadın, yaş ortalaması 41,2±14, ortalama hastalık başlangıç yaşı 28±14,2, ortalama VKİ 30±6,3kg/m2 ve medyan hastalık süresi 10(1-38) yıl, medyan PASI skoru 2,2(0-12,5) idi. 69'u(%75,8) Tip 1 psoriasisti. 91 hastanın 21'inde(%23,1) PsA, 10'unda(%11) DM vardı, 34'ü hafif psoriasis, 57'si orta-şiddetli psoriasisti(30 MTX(+), 27 MTX(-)). Gruplar arasında yaş, cinsiyet, VKİ, hastalık başlangıç yaşı, erken başlangıçlı psoriasis hastası açısından anlamlı fark yoktu. PASI skoru, medyan hastalık süresi, PsA ve DM açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu(sırasıyla p<0,001, p=0,014, p<0,001, p=0,002). Hastaların 53'ünde(%58,2) spirometri ve/veya difüzyon kapasitesinde bozukluklar saptandı. 6 hastanın spirometrik sonuçları oryantasyon sağlayamadıkları için hariç tutuldu. Geriye kalan 86 hastanın 21'inde (%24,4) küçük havayolu obstrüksiyonu (KHYO), 1'inde(%1,2) restriktif bozukluk saptandı. Büyük havayolu obstrüksiyonu hiçbir hastada yoktu. KHYO olan hastaların 10'u(%35,7) MTX(+) orta-şiddetli psoriasis, 9'u(%36) MTX(-) orta-şiddetli psoriasis, 2'si(%6,1) hafif psoriasis grubundaydı. Gruplar arasında KHYO açısından anlamlı fark vardı(p=0,006). DLCO bulgularına göre hastaların 35'inde(%38,5) DLCO ve 12'sinde(%13,2) DLCO/VA bozukluğu(<%80) bulundu. Gruplar arasında DLCO, DLCO/VA bozukluğu açısından anlamlı fark yoktu(p>0,05). Grupların arasındaki SFT ve DLCO değerleri karşılaştırıldığında orta-şiddetli psoriasis grubunda FEV1, FVC, FEV1/FVC, FEF25-75 değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı düşüklük olduğu görüldü (sırasıyla p<0,001, p=0,033, p=0,041, p=0,012). PASI skoru ile FEV1, FEV1/FVC, FEF25-75 değerleri arasında negatif yönde anlamlı korelasyon olduğu saptandı(sırasıyla r=-0,234,p=0,030; r= -0,225,p=0,037; r=-0,215, p=0,047). Hastalık süresi ile SFT ve DLCO değerleri arasında herhangi bir anlamlı korelasyon saptanmadı. MTX kullanımının, psoriasis başlangıç yaşının, psoratik artrit ve diyabet varlığının solunum fonksiyonları üzerine herhangi bir etkisi bulunmadı. Sonuç: Psoriasis hastalarında herhangi bir solunumsal semptom veya sigara kullanımı olmasa da SFT ve DLCO bozuklukları gelişebilmektedir. SFT bozuklukları hastalık şiddeti ile artış gösterirken, DLCO bozuklukları hem hafif hem de orta-şiddetli psoriasis hastalarında görülebilmektedir. Bu nedenle biz SFT ve difüzyon testlerinin psoriasis hastalarındaki latent solunum sistemi hastalıklarına erken tanısında faydalı olabileceğini önermekteyiz.

DifüzyonHastalık şiddeti indeksiKarbonmonoksit+3
Kadriye Sallahoğlu
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Atopik dermatit hastalarında insülin direncinin hastalık şiddeti ve süresiyle ilişkisi

Giriş ve Amaç: Atopik dermatit; kaşıntı, egzama, uyku bozukluğuyla karakterize ve enfeksiyöz, alerjik, psikiyatrik komorbiditelerin görüldüğü, kronik olarak ataklar halinde tekrarlayan, inflamatuar bir deri hastalığıdır. Bu çalışmada atopik dermatit hastalarında insülin direncinin hastalık şiddeti ve süresiyle ilişkisi araştırılmıştır. Yöntem: Çalışmaya 1 Eylül 2022 ve 1 Ekim 2023 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi hastanesi, dermatoloji polikliniğine başvuran, yaşları 5-61 arasında olan 32 atopik dermatit hastası dahil edildi. Hastaların anamnez notları, fizik muayene bilgileri, kilo ve boy değerleri, vücut kütle indeksi (body mass index-BMI), SCORAD (Severity scoring of Atopic Dermatitis) ve EASI (Eczema Area and Severity index) değerleri ve laboratuvar değerleri, HOMA-IR(Homeostatic Model Assesment of Insulin Resistance), HbA1C, serum trigliserid, HDL, total IgE değerleri kaydedildi. Hastalar SCORAD değeri 25'in altında olanlar hafif, 25-50 arası orta, 50 üzeri şiddetli atopik dermatit olarak sınıflandırıldı. HOMA-IR değeri 2,5 üzeri değerler insülin direnci için eşik değer olarak kullanıldı. Bulgular: Yetişkin ve çocuklarda, orta ve şiddetli atopik dermatit hastalarında ortalama HOMA-IR 2,16 iken hafif atopik dermatit hastalarında ortalama HOMA-IR 1,62 saptandı. Çocuklarda HOMA-IR değeri yüksek hastalarda ortalama SCORAD 44,78 iken HOMA-IR 2,5'in altında olanlarda ortalama SCORAD 41,2 bulundu. İnsülin direnci olan yetişkinlerde ise hastalık şiddetinde anlamlı fark görülmedi. HOMA-IR değeri yüksek hastaların ortalama hastalık süresi 120 ay iken HOMA-IR düşük hastaların ortalama hastalık süresi 135 aydı; tüm hastaların ortalama hastalık süresi 132 aydı. Hastalık şiddetine göre hastalık süreleri arasında anlamlı fark görülmedi. Hastalarımızın %25'inin (n=8) klinik depresyon tanı ve tedavisi aldığı saptandı. Sonuç: Orta ve şiddetli atopik dermatit hastaları ile hafif AD hastaları arasında insülin direncinde istatistiksel anlamlı fark görülmemiştir. Fakat ilk grupta ikinci gruba göre daha yüksek ortalama HOMA-IR değeri ve ortalama BMI tespit ettik. Bu durum orta ve şiddetli AD hastalarının obeziteye ve insülin direncine daha yatkın olabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca istatistiksel anlamlı farkla olmasa da, HOMA-IR değeri yüksek çocuklarda ortalama SCORAD değerini daha yüksek bulduk. İnsülin direnci çocuklarda hastalık şiddetini arttırıyor olabilir. Hastalık süresinin uzun olmasının hastalık şiddetini veya insülin direncini arttırmadığı sonucuna varıldı. Sağlıklı topluma göre atopik dermatit hastalarında klinik depresyon tanı ve tedavisinin daha sık görüldüğü saptandı. Sistemik tedavi alan hastalarda insülin direnci, sadece topikal tedavi alanlardan istatistiksel anlamlı olarak düşük saptandı. Anahtar Kelimeler: Atopik dermatit, insülin direnci.

Deri hastalıklarıDermatitDermatit-atopik+2
Ömer Mert
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Yoğun bakımda yatan COVİD-19'lu hastalarda bağımsız risk faktörleri LDH, CRP, D-dimer, fibrinojen, trombosit, lenfosit değerlerinin hastalığın şiddeti ve mortaliteyle ilişkisi

31 Aralık 2019'da Çin'in Wuhan kentinde sebebi bilinmeyen pömoni vakalarının ortaya çıkması ile yeni bir Coronavirüs keşfedilmiştir. Hızla tüm dünyaya yayılan bu hastalığı Dünya Sağlık Örgütü 11 Mart'ta pandemi ilan etmiştir. Aynı gün Türkiye'de ilk Covid-19 vakası görülmüştür. Dünya çapında ve ülkemizde alınan önlemler ile hastalığın yayılım hızı yavaşlatılmak istenmiştir. Ancak hastalığın yayılım hızının yüksek olması sebebiyle hastanelerde yatak dolum oranı ve mortalite artmıştır. Vaka sayılarının hala yeterli düzeyde azalmaması nedeniyle birçok çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada amacımız yoğun bakımda yatan Covid pozitif hastaların bağımsız risk faktörleri LDH, CRP, Fibrinojen, Trombosit, Lenfosit değerlerinin hastalığın şiddetinde ve mortaliteye etkisini incelemektir. Çalışmamız retrospektif bir çalışma olup 1 Nisan 2019- 1 Mayıs 2020 tarihlerinde Yozgat Şehir Hastanesi yoğun bakımda yatan 75 Covid-19 hastasının laboratuar parametrelerinin değerlendirilmesi ile oluşturulmuştur. Çalışmamızda hastaların 30'u kadın (%40), 45'i erkektir (%60). Hastaların yaş ortalaması 68 (±12,53)'dir. Hastaların 28 (%37.3)'inde DM ve pulmoner hastalık görülmüştür. Hipertansiyon 20 (%26.6) , böbrek hastalıkları 20 (%26.6), kardiyak hastalıklar 17 (%22.6), nörolojik hastalıklar 2 (%2.6) ve tiroid hastalıklarına 2 (%2.6) hastada rastlandı. Hastaların yoğun bakımda alınan ilk kanları ile ex olmadan ya da servise çıkmadan önceki LDH,D-dimer, Trombosit, Lenfosit değerleri arasındaki farkın mortaliteyle ilişkisi anlamlı bir sonuç içermektedir. CRP ve Fibrinojen değerleri arasındaki fark incelendiğinde anlamlı bir sonuç içermemektedir. Hastaların yoğun bakımda kalma süreleriile yoğun bakımda alınan ilk kanları ile ölmeden ya da servise çıkmadan önceki LDH, CRP, D-Dimer, Fibrinojen, Trombosit değerlerinde anlamlı bir fark bulunamamıştır. Lenfosit değerleri anlamlı çıkmıştır.

C reaktif proteinCOVID 19D-dimer+7
Sevilay Çağanay
Yozgat Bozok University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kırım kongo kanamalı ateşi hastalarında klinik seyir ve apoptoz ilişkisi

Giriş ve Amaç Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Hastalığı (KKKA) ciddi morbidite ve mortaliteye neden olan multisistemik tutulum gösteren bir hastalıktır. Vakaların çoğunluğu akut ateşli dönemden sonra toparlanmalarına rağmen olgu fatalite oranı Dünya genelinde ortalama %30 olarak bildirilirken, Türkiye'de bu oran %5-10 civarındadır. Hastalık sürecinde etkene yönelik yapılan çalışmalar, gidişat hakkında veri toplanmasını sağlamaktadır. Bu sayede kazanılan izlemler, tecrübe ve deneyimler hastalığın kontrol edilmesinde ve ilerlemesinin durdurulmasında yarar sağlar. Dünya'da halen devam eden KKKA vakalarının temel mekanizmalarının aydınlatılması için, ilimizdeki verilerin çalışmamızda klinik ve patolojik olarak değerlendirilmesi, çalışmamızda bölgedeki hastalığın seyrinin nasıl devam edeceği, tedavide erken dönemde izlenilecek yollar konusunda önümüze ışık tutacaktır. Yöntem Çalışmaya Yozgat Bozok Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji A.B.D' na başvuran ve KKKA tanısı alan 49 erişkin hasta dahil edildi. Hastalar, SGS skoru (Şiddet Derecelendirme Skoru) kullanılarak hafif ve ağır vakalar olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Hafif hasta grubunda 25, ağır hasta grubunda 24 hasta vardı. KKKA tanısı alan hastalardan rutin incelemeler için laboratuvarlara gönderilen venöz kanlardan artan kan örnekleri kullanıldı. Serumlar - 80 °C'de analiz aşamasına kadar saklanacaktır. KKKA ön tanısı ile yatırılan hastaların kesin tanısı için kan örnekleri T.C Sağlık Bakanlığı Türkiye Halk Sağlığı Kurumu referans laboratuvarında moleküler yöntemlerle (real time PCR) etkenin analizi yapılarak konulmaktadır. Bu yöntemle kesin KKKA tanısı alan hastaların kan örneklerinde apoptoz belirteçleri (Clusterin, TRAIL, kaspaz-8,sitokrom-C, Apaf- 1) için incelemeler ELISA (Enzyme- Linked ImmunoSorbent Assay) yöntemi ile Yozgat Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarı'nda çalışıldı. Elde edilen sonuçlar yaş, cinsiyet, klinik tablo gibi nedenlere göre istatistiksel olarak yorumlandı. İstatistiksel analizler STATA 11,0 (College station, Texas, USA) bilgisayar programı ile yapıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Bulgular Hafif seyirli hastaların akut dönem TRAİL düzeyleri, konvelesan döneme göre daha yüksekti (p<0.001). Hafif seyirli hastaların clusterin, Apaf-1, kaspaz-8, sitokrom-c düzeyleri arasında akut ve konvelesan dönemde değişiklik saptanmadı. Ağır seyirli hastaların akut dönemde, konvelesan döneme göre TRAİL düzeyi anlamlı derecede yüksekti (p=0.005). Ağır seyirli hastaların clusterin, Apaf-1, kaspaz-8, sitokrom-c düzeyleri arasında akut ve konvelesan dönemde değişiklik saptanmadı. Hastalığın akut döneminde ağır hastaların clusterin, TRAİL, kaspaz-8 ve Apaf-1 düzeyleri hafif hastalar göre anlamlı derecede yüksekti, sitokrom-C düzeyleri arasında anlamlı fark görülmedi (p=0,459). Konvelesan dönemde ise ağır hastaların TRAİL düzeyi hafif hastalara göre anlamlı derecede yüksekti (p=0.009); clusterin, kaspaz-8, Apaf-1 ve sitokrom-C düzeylerinde her iki hasta grubun arasında anlamlı fark saptanmadı. Clusterinin ağır hastaların tespitinde duyarlılığı % 91.67, özgüllüğü % 64, pozitif prediktif değeri % 89.79, negatif prediktif değeri % 51.73 bulunmuştur. TRAİL proteininin ağır hastaların tespitinde duyarlılığı % 87.5, özgüllüğü % 68, pozitif prediktif değeri % 90.43, negatif prediktif değeri % 61.16 bulunmuştur. Kaspaz-8 proteininin ağır hastaların tespitinde duyarlılığı % 91.67, özgüllüğü % 84, pozitif prediktif değeri % 97.62, negatif prediktif değeri % 58.44 bulunmuştur. Apaf-1 proteininin ağır hastaların tespitinde duyarlılığı % 83.33, özgüllüğü % 60, pozitif prediktif değeri % 83.89, negatif prediktif değeri % 59.01 bulunmuştur. Sitokrom-C proteininin ağır hastaların tespitinde duyarlılığı % 58.33, özgüllüğü % 52, pozitif prediktif değeri % 58.86, negatif prediktif değeri % 50.42 bulunmuştur. Sonuçlar Akut dönemde özellikle ağır hastalarda apoptozun indüklendiği tespit edilmiştir. Hastalığın patogenezinde apoptoz ve apoptoza etki eden proteinler önemli yer tutmaktadır. Akut dönemde yüksek düzeyde tespit edilen apoptoz proteinleri, hastalığın şiddetleneceğini öngörmektedir. Ağır hastaların tespitinde apoptoz proteinleri önemli duyarlılık ve özgüllük yüzdesine sahiptir. Hastalığın şiddetini erken dönemde öngörmek, uygun tedavi yaklaşımlarıyla kalıcı organ hasarını ve mortaliteyi azaltacaktır. Anahtar kelimler:Kırım Kongo Kanamalı Ateşi,şiddet derecelendirme skoru,apoptoz.

ApoptozisHastalık şiddeti indeksiHemorajik ateş-Kırım+1
Mehmet Samet Demirel
Yozgat Bozok University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kalp yetmezliği hastalığının şiddeti ile tırnak yatağın kapiller dolaşımının videokapilleroskopik bulguları arasındaki ilişkinin değerlendirimi

Kalp yetmezliği, tüm dünyada görülme sıklığı giderek artan, yüksek mortalite ve morbidite oranlarına sahiptir. Kalp yetmezliği, hastaları, ailelerini ve toplumu etkileyen bir hastalıktır. Videokapilleroskopi, basit, hasta tarafından kolayca tolore edilebilen, tekrar edilebilen noninvaziv inceleme yöntemidir. Bu çalışmada, videokapilleroskopi (Nailfold videocapillaroscopy, NVC) ile kapiller dolaşımı değerlendirerek sistemik endotel hasarı varlığı ile kalp yetmezliği şiddeti arasındaki ilişkiyi belirlemek amaçlanmıştır. Çalışmada, Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kardiyoloji Kliniği'ne ayakta başvuran ve ekokardiyografi (eko) ile kalp yetmezliği tanısı konulan ardışık 110 hasta ile çalışılmıştır. Eko ile hastalar seçilirken kalp yetmezliği esc 2016 kılavuzuna göre seçilmiştir. Hastalara tırnak yatağının videokapilleroskopik incelemesi yapılmıştır. Çalışmada hastaların videokapilleroskopik incelemeleri kapiller dansitede azalma, dilate kapiller varlığı, dev kapiller varlığı, mikrohemoraji varlığı, dallanma varlığı, disorganizasyon varlığı, tortiyozite varlığı, avasküler alan varlığı, extravazasyon varlığı ve neogenezis varlığına göre değerlendirilmiştir. Çalışmada 110 hasta için NVC'de kapiller dansitede azalma, dilate kapiller varlığı, mikrohemoraji varlığı, dallanma varlığı, disorganizasyon varlığı, tortiyozite varlığı ve avasküler alan varlığı arasında anlamlı bir ilişki izlenmedi.

EkokardiyografiEndotelinlerHastalık şiddeti+7
Mahmut Arslan
Gaziantep University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karaciğer sirozunda etiyoloji ve hastalık evresi ile diyastolik disfonksiyon ve brain natriüretik peptid (BNP) arasındaki ilişki

Giriş ve Amaç: Siroz hastalarında, kardiyomiyopatinin 3 kriteri arasında sol ventrikül diyastolik disfonksiyon (LVDD), kardiyak disfonksiyonun erken bir göstergesidir. LVDD değerlendirmesinde en değerli yöntem doku doppler ekokardiyografi görüntülemesidir (TDI). Bu çalışmada sirozun etiyoloji ve evresini oluşturan parametrelerle TDI bulguları ve brain natriüretik peptid (BNP) arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya 100 karaciğer sirozlu hasta ve 65 sağlıklı kontrol grubu alındı. Hastaların demografik, etiyolojik, klinik ve laboratuvar bulguları retrospektif olarak incelendi. Child-Pugh ve MELD-Na (Model for end-stage liver disease) skorları hesaplandı. TDI bulguları ve BNP ile hastalığın etiyolojisi ve evresi arasındaki ilişkiler incelendi. Bulgular: Hastaların 76'sında (%76) BNP düzeyi normal, 24'ünde (%24) ise yüksekti. Hastaların 65'inde (%65) LVDD saptanmazken, 35 (%35) hastada LVDD mevcuttu. Etiyoloji ile BNP düzeyi ve LVDD arasında ilişki yoktu. Child A'lılarda BNP 59.9 ± 75.6, Child B'lilerde BNP 84.0 ± 62.4, Child C'lilerde BNP 103.5 ± 57.1 saptandı (p=0.001). Child A'lıların %14' ünde, Child B'lilerin %29.6' sında, Child C'lilerin %50'sinde BNP normalden yüksekti (p=0.009). BNP düzeyi normal aralıkta (0-100 ng/L) olanlarda Child skoru 6.5 ± 2, normalden yüksek olanlarda (> 100 ng/L) Child skoru 8.4 ± 2.7 saptandı (p=0.000). MELD skoru ≤ 9 olanlarda é septal (erken diyastolik zirve mitral anulus hızı septal ölçümü) 7.67 ± 1.71 cm/s, 10-19 arası olanlarda 8.42 ± 1.79, 20-29 arası olanlarda 5.00 ± 2.45 saptanırken (p=0.002); é lateral (erken diyastolik zirve mitral anulus hızı lateral ölçüm) sırasıyla 11.3 ± 3.18 cm/s, 12.62 ± 2.89, 10.00 ± 3.06 saptandı (p=0.01). MELD skoru ≤ 9 olanların %37.2'sinde, 10-19 arası olanların %26'sında, 20-29 arası olanların %85.7'sinde LVDD saptandı (p=0.007). LVDD olmayan hastalarda MELD skoru 10.6 ± 3.2, LVDD olan hastalarda MELD skoru 12.5 ± 5.8 olarak saptandı (p=0.048). Kreatinin düzeyi LVDD olan hastalarda (0.9 ± 0.5 mg/dl) LVDD olmayan hastalara (0.8 ± 0.3 mg/dl) göre anlamlı olarak yüksekti (p=0.042). Sonuç: MELD skoru ≥ 20 olan sirozlu hastalarda LVDD yüksek oranda görülmektedir. BNP düzeyi sirozlu hastalarda sağlıklı kontrollerden daha yüksek olup asitli siroz hastalarında ve Child-Pugh skoru yüksek olan hastalarda daha da artmaktadır. İleri evre siroz hastalarında TDI bulguları ve BNP düzeyleri kardiyak komplikasyonların erken tanı ve tedavisi için önemli olabilir. Anahtar sözcükler: Siroz, Child, MELD, Diyastolik disfonksiyon, Doku doppler ekokardiyografi, BNP

DiastolEtyolojiHastalık şiddeti indeksi+4
Melih Bani
Gaziantep University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Adölesan idiyopatik skolyozlu hastalarda skolyoz şiddeti ile skolyoz algısı ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkinin incelenmesi

Skolyoz, kolumna vertebralisin şeklindeki bozuklukları tanımlayan bir terimdir. Klinik olarak frontal düzlemde 10°' nin üzerinde lateral bir eğriliğe, horizontal düzlemde aksiyal rotasyona neden olurken, sagittal düzlemin anatomik eğrilikleri olan, kifoz ve lordozun genellikle, düzleşme yönünde bozulmasına neden olmaktadır. Birçok nedene bağlı olarak gelişebilen skolyozun, yapısal olan ve etyolojisi bilinmeyen formu olan idiyopatik skolyoz (İS) tüm skolyoz tiplerinin %75-80' ni oluşturmaktadır. Adölesan İdiyopatik Skolyoz (AİS), İS' nin bir çeşidi olup, puberte başlangıcından büyüme plakları kapanana kadar olan dönemde ortaya çıkar ve idiyopatik skolyozlu olgular arasında en çok görülen tiptir. AİS' li olguların skolyoz derecelerinin artması olguların görsel algılarında ve yaşam kalitelerinde belirgin farklılıklar oluşturabilmektedir. Etiyolojik olarak AİS' in neden olduğu spinal deformite, multifaktöriyel etiyolojiye sahip bir sendromun belirtisi olarak tanımlanabilir. AİS' li bireylerde skolyoz şiddeti, skolyoz algısı, yaşam kalitesi, alt ve üst eksremite uzunluk ölçümleri, ağrı, depresif semptomları, göğüs çevre ölçümleri ve solunum frekansı arasındaki ilişkilerin incelenmesi amaçlanan bu çalışmaya, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji polikliniğine başvuran ve Lenke tip 1 eğriye sahip olan, AİS tanısı konan ve dahil olma kriterlerini sağlayan 69 hasta dahil edilmiştir. Bireylerin sosyo-demografik bilgileri, ekstremite uzunluk ölçümleri, göğüs çevre ölçümleri, solunum değerleri kayıt edilmiştir. Ayırca eğrilik derecesi Cobb yöntemi ile, görsel deformite algılamaları Walter Reed Görsel Değerlendirme Skalası ile, yaşam kaliteleri Scoliosis Research Society -22 anketi ile, depresyon seviyeleri Çocuk Depresyon Anketi ile ve Ağrı değerlendirmeleri Visual Analog Skalası ile yapılmıştır. Çalışmaya dahil edilen adölesan bireylerin Cobb dereceleriyle SRS-22 yaşam kalitesi skoru, WRGDS skoru, ÇDÖ değerleri ve VASİ skoru arasında istatistiksel olarak pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuşken (p<005), Cobb dereceleri ile VASG ve VASA arasında istatistksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05) ayrıca SRS-22 Yaşam kalitesi skoru ile hem VASİ hem de WRVAS arasında istatistiksel olarak pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuşken (p<005), SRS-22 ile VASG, VASA ve ÇDÖ arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05) WRVAS ile VASİ, VASA ve VASG arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05). AİS' in vertebral düzgünlüğü etkilediği kadar yaşam kalitesini, algılanan vücut düzgünlüğünü, ağrı ve depresyon seviyesini de etkilediği bu çalışmada tespit edilmiştir. Kasım 2019 Anahtar Kelimeler: Adölesan idiyopatik skolyoz, Skolyoz şiddeti, Yaşam kalitesi, Depresyon Seviyesi, Görsel Deformite Algılaması.

ErgenlerHastalıkHastalık şiddeti indeksi+2
Mehmet Hanifi Kaya
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik ayak ülseri olan hastalarda osteoprotegerin düzeyleri, vasküler kalsifikasyon ve hastalığın şiddeti üzerine etkisi

Amaç: Diyabetik ayak ülseri, hastanede kalış süresi uzunluğu, maliyeti, mortalite ve morbiditenin yüksekliği gibi nedenlerden dolayı en önemli halk sağlığı sorunlarından birisidir. Kemik başta olmak üzere endotel ve düz kas hücereleri de dahil birçok dokudan salgılanan Osteoprotegerin (OPG), tümör nekroz faktörü reseptör süper ailesine ait bir glikoproteindir. Bu çalışma, diyabetik ayak yarası olanlarda OPG'nin arteriel kalsifikasyon ve hastalığın şiddeti üzerine olan etkisini amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, Hastanemiz Endokrin kliniğine başvuran 30 diyabetik ayak yarası olan, 27 diyabeti olup ayak yarası olmayan ve 28 kontrol grubu erişkin hasta dahil edilmiştir. Hastalardan alınan serum OPG düzeyi ELİSA kitleri ile çalışılmış ve hastalardan eşzamanlı olarak HbA1c, lipid paneli, CRP, hemogram, BUN, kreatinin, ALT, 25-OH-VİTD3, ca, inorganik fosfor ve idrar örneklerinden spot idrardan protein/kreatin bakılmıştır. Bunların yanında, hastaların Anamnezle demografik bilgileri, kilo, ek hastalık varlığı, DM tipi ve süresi, kullandığı ilaçlar, sigara/alkol kullanım durumu, mikrovasküler/makrovasküler komplikasyon varlığı bilgileri kayıt altına alınmıştır. Arteriel kalsifikasyonunu değerlendirmek amacıyla, ayak/ayakbileği çok kesitli BT ile Ca skorları da hesaplanmıştır. Bulgular: Diyabetik ayak yarası olanlarda mikrovasküler/makrovasküler komplikasyonlar daha yüksek saptanmıştır. Diyabetik ayak yarası olanlarda koroner arter hastalığının (KAH) varlığı, ilaç kullanımı ve CRP ile OPG arasında anlamlı bir ilişki olduğu gözlenmiştir. Sonuç: Diyabetik ayak yarası olanlarda OPG ve alt ekstremite Ca skoru ayak yarası olmayanlardan istatiksel olarak anlamlı yüksek saptandı. Ancak hastalığın şiddetini değerlendirmede kullandığımız Wagner klasifikasyonu ile OPG düzeyi ve Ca skoru arasında istatistiksel bir ilişki bunulamamıştır. Anahtar sözcükler: Diyabetik ayak, Osteoprotegerin, Vasküler kalsifikasyon

Diabetes mellitusDiabetik ayakHastalık şiddeti indeksi+3
İrfan Alişan
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk tanılı kadın hastalarda gebelik ve lohusalıktaki duygudurum epizodlarının hastalığın seyrine etkisi

AMAÇ: Bipolar bozukluğun seyrinin cinsiyetler arasında farklılık gösterdiğini bildiren yayınlar vardır. Kadınlarda hormonal dalgalanma dönemlerinde semptomlar çoğunlukla kötüleşmektedir. Bu çalışma ile bizim amacımız, gebelik dönemlerinin bipolar bozukluk seyrine ne gibi bir etki gösterdiğini araştırmaktır. METOD: Çalışmaya Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi'nde bipolar bozukluk tanısı ile serviste veya ayaktan takip ile tedavi görmekte olan ,çalışmaya katılmayı kabul eden 93 kadın hasta alınmıştır. Katılımcıların sosyodemografik verileri ayrıntılı olarak alınmış ve SCID-I, YMRS ve HDRS uygulanmıştır. BULGULAR: Gebelik öyküsü olan kadınlarda hastalık başlangıç yaşı ve tanı yaşı daha geçtir. Gebelikte daha çok depresif ataklar görülmektedir. Gebelikte atağı olanlarda postpartum depresyon daha fazla görülmektedir. Gebelikte atağı olanlarda yaşam boyu atak sayısı daha fazladır ve YMRS puanları daha kötüdür. SONUÇ: Gebelik ve lohusalık dönemindeki duygudurum ataklarının kadın bipolar hastalarda hastalığın seyrine etkisini araştırdığımız çalışmamız bilgilerimize göre daha önce yapılmamıştır. Çalışmanın sonuçlarına göre, gebelik öyküsü olanlarda hastalık daha geç başlamasına rağmen, daha fazla ataklarla seyrettiği görülmektedir. Buna göre gebelik, hastalığın prognozunu olumsuz etkiliyor gibi görünmektedir. Gebeliğin, bipolarite üzerindeki etkisinin daha iyi anlaşılabilmesi için daha fazla hasta ile çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: Bipolar Bozukluk, Gebelik, Lohusalık

Affektif bozukluklarBipolar bozuklukGebelik+3
Elif Özlem Canazlar
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Subjektif tinnituslu bireylerde kefir tüketiminin tinnitus derecesi üzerine etkisi

Tinnitus kulakta dış kaynaklı veya dahili bir kaynağın yokluğunda ses algısı olarak tanımlanmaktadır. Tinnitusa neden olan birçok risk faktörü vardır, bunların tedavisinde birçok yöntem kullanılmaktadır. Bu risk faktörlerinin önlenmesi ve tedavisinde en önemli faktörlerden birinin beslenme olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada probiyotik mikroorganizma çeşitliliği bakımından zengin olan kefirin düzenli tüketiminin tinnitus üzerindeki etkisini araştırmayı amaçlanmıştır. Çalışma, deneysel dizaynda tasarlanmıştır. Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kulak Burun Boğaz (KBB) Anabilim Dalı (AD) polikliniğinde yürütülmüştür. Araştırmaya 41 hasta dahil edilmiştir. Araştırma homojen deney ve kontrol gruplarıyla yapılmıştır. Çalışma grubundaki hastaların 2 ay boyunca 250 ml/gün kefir tüketmesi istenmiştir. Kontrol grubu kefir tüketmemiştir. Hastaların işitme sistemlerini ve tinnitus derecelerini odyolojik olarak değerlendirmek için çalışma başlangıç ve sonunda odyolojik test bataryası ile birlikte TEA ve VAS ölçekleri uygulanmıştır. Bulgular, IBM SPSS Statics 25.0 paket programıyla değerlendirilmiştir. Hastalardan alınan ölçümlerin gruplar arası farklılığı Independet T test ile analiz edilmiştir. Normal dağılan değişkenlerde T test uygulanırken, normal dağılmayanlarda Mann Whitney U testi ile ortalamalar gruplar arasında karşılaştırılmıştır. Uygulama başlangıcında ve sonunda yapılan ölçümlerde her iki grup arasında zamana bağlı değişimi, gruplararası etkileşimi değerlendirmek için tekrarlayan ölçümlerde ANOVA yardımıyla analiz edilmiştir. Tüm analizlerin anlamlılık düzeyi 0.05 olarak belirlenmiştir. Çalışma grubunda 2 ay boyunca 250 ml/gün kefir tüketen hastaların tinnitus şiddetleri, TEA ve VAS ölçeklerinde başlangıç ve son ölçümlerin ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardır (p<0,05). Kefir tüketmeyen kontrol grubundaki hastalarda başlangıç ve son ölçümlerin ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Tinnitus frekans ölçümlerinde her iki grupta da başlangıç ve son ölçüm değerleri arasında anlamlı farklılık görülmemiştir(p>0,05). Tinnituslu bireylerde 2 ay boyunca 250 ml/gün tüketilen kefirin tinnitus parametreleri üzerinde olumlu etkilerinin olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Beslenme, kefir, probiyotik, tedavi, tinnitus

Hastalık şiddeti indeksiKefirKulak hastalıkları+3
Merve Aktaşoğlu
Aydın Adnan Menderes University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoid artritte CRP gen polimorfizm sıklığının ve hastalığın klinik belirtileriyle ilişkisinin araştırılması

Romatoid Artritte CRP Gen Polimorfizm Sıklığının ve Hastalığın Klinik Belirtileriyle Ilişkisinin Araştırılması Amaç: Serum CRP düzeyi, Romatoid artrit (RA) hastalarında hastalık aktivitesini değerlendirmek için yaygın olarak kullanılır ve hastalık aktivite skorunun (DAS28) bir parçasıdır. CRP'nin RA patogenezi ve klinik karar verme sürecinde, genotip dağılımlarındaki farklılıklar RA'lı hastalarda patogenez için önemli etkilere sahiptir. CRP seviyeleri genetik etki altındadır ve CRP geninde ve haplotiplerinde tek nükleotid polimorfizmleri, aktif inflamasyonda CRP seviyeleri ile ilişkilendirilmiştir. Çalışmamız Türkiyede RA hastalarında CRP gen polimorfizminin değerlendirildiği ilk çalışmadır. Çalışmamızda CRP geninde tanımlanmış rs1205, rs1130864, rs1800947 tek nükleotid polimorfizmlerinin RA hastalarında ve sağlıklı kontrol grubundaki sıklığını, hasta grubunda CRP gen polimorfizmleri ile serum CRP seviyesi ve DAS28 skoruyla ilişkisini ve kliniğe yansımasını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Romatoid Artrit hastalığı sınıflandırma kriterlerini karşılayan ve rastgele seçilen 120 Romatoid artrit hastası dahil edilmiştir. Yaş ve cinsiyet açısından hasta grubu ile uyumlu, herhangi bir sağlık problemi ve RA ile ilgili herhangi bir bulgu ve öyküsü olmayan 100 gönüllü kontrol grubunu oluşturmuştur. DNA örnekleri, Taq Man sistemi kullanılarak rs1205, rs1130864 ve rs1800947 için genotiplendirildi. Bulgular: CRP gen polimorfizmlerin sıklığı açısından hasta ve kontrol grupları arasında rs1130864 polimorfizmi hasta grubunda TT Homozigot ve CT Heterozigot oranı sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha düşük bulunmuştur (p:0,002). Rs1205 polimorfizmi ve rs1800947 polimorfizmi ile çalışma grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Akciğer tutulumu olan hastalarda olmayan hastalara göre rs1130864 polimorfizmi açısından TT homozigot vakaların oranı daha yüksek, CT heterozigot ve CC homozigot bireylerin oranı daha düşük bulunmuştur (p:0,017). CRP polimorfizmlerinin, aktif hastalıkta serum CRP seviyesi ve DAS28 skoru ile arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. RA'nın diğer klinik ve laboratuvar bulguları ile polimorfizmler arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. Sonuç: Yapılan çalışmalar sonucunda RA hastalarında CRP polimorfizmlerinin CRP seviyesi ve DAS28 skoruna etkisi olmadığını saptadık. Hastalığın klinik bulgularından akciğer tutulumu olan hastalarda olmayan hastalara göre rs1130864 TT homozigot polimorfizmi ile anlamlı ilişki bulunmuştur. Bu konuyla ilgili daha net sonuçlar elde edebilmek için çalışmaların daha büyük hasta grubunda yapılması gerekmektedir. Anahtar sözcükler: Romatoid artrit, CRP, polimorfizm, DAS28, klinik

Artrit-romatoidBelirti ve semptomlarC reaktif protein+3
Sedat Biter
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik obstrüktif akciğer hastalığında hastalık şiddeti, alevlenme ve sürfaktan protein B ilişkisi

Amaç: Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH), toplumda sıklığı giderek artmakta olan, alevlenmelerle seyreden önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir. Bu çalışmanın amacı Kronik obstrüktif akciğer hastalığında, Global Initiative for Chronic Obstructive Lung Disease (GOLD) evrelemesine göre alevlenme sayısı düşük olan grup (A-B) ile fazla olan grup (C-D) arasında kandaki sürfaktan protein B düzeylerinin karşılaştırılmasıdır. Bu sayede, henüz hakkında tanımlanmış bir biyobelirteç bulunmayan ve bu konuda çalışmaların sürdüğü KOAH ile ilgili, hastalık takip ve tedavisinde kullanılabileceği düşünülen bir biyobelirteç incelenmiş olunacaktır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı polikliniklerine başvuran, benzer süre ve miktarda sigara içme öyküsü bulunan, 50 yaş ve üzerinde olan tamamı stabil dönemdeki toplam 40 hasta çalışmaya alındı. KOAH alevlenme tablosunda olan, son 1 aydır steroid veya antibiyotik kullanımı olan, eşlik eden akciğer hastalığı, akciğer kanseri veya şüphesi olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastaların demografik verileri, laboratuvar testleri, solunum fonksiyon testleri, akciğer grafileri kaydedildi. Solunum fonksiyon testi normal olan hastalar (FEV1 / FVC≥ %70, FEV1 ve FVC >%80) kontrol grubunu oluştururken, obstrüksiyon bulunan (FEV1 / FVC < %70) hastaların atak, hastane başvuru sayıları ve mMRC skorları eşliğinde GOLD evreleri A, B, C, D şeklinde belirlendi ve kaydedildi. A ve B grubu hastalar hafif KOAH grubu, C ve D grubu hastalar ağır KOAH grubu olarak kaydedildi. Venöz kan örnekleri alınan hastaların uygun şekilde serumları elde edilerek, Western Blot ve PCR yöntemleri ile sürfaktan protein B (SFTPB) düzeyleri hasta grup ve sağlıklı sigara içiciler arasında karşılaştırıldı. Bulgular: SFTPB düzeyi sağlıklı sigara içicilerde, hasta grubundan yüksek bulundu (p=0,001). Hafif ve ağır KOAH hastalarının SFTPB düzeyleri benzer bulundu (p>0,05). Hasta ve kontrol gruplarında aktif sigara içicilerde SFTPB düzeyi, sigarayı bırakmış olanlara göre yüksek bulundu (p>0,05). Sigara paket x yıl miktarı ile SFTPB düzeyleri arasında korelasyon izlenmedi (p>0,05). FEV1 (lt), FVC (lt), FEV1/FVC % değerleri ile SFTPB düzeyi arasında korelasyon izlenmedi (p>0,05). Sonuç: Sağlıklı sigara içicilerde serum SFTPB düzeyleri, stabil dönemdeki KOAH hasta grubuna göre yüksektir. Serum SFTPB düzeyleri aktif sigara içen hastalarda sigarayı bırakanlara göre yüksektir. Serum SFTPB düzeyleri ile sigara içme miktarı ve solunum fonksiyon testleri arasında ilişki yoktur. SFTPB molekülünün hastalık ağırlığı, akut alevlenme, stabil dönem, tedaviye yanıt gibi tüm KOAH alanları için bir biyobelirteç olma olasılığının düşük olduğu görülmektedir. Anahtar kelimeler: KOAH, Sigara, Sürfaktan protein B

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifHastalık şiddeti indeksi+3
Buğra Güzelbaba
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Spondiloartrit tanılı hastalarda jenkıns uyku ölçeği ile değerlendirilen uyku kalitesinin hastalık aktivitesi ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, SpA tanılı hastalarda Jenkins Uyku Ölçeği ile değerlendirilen uyku kalitesinin hastalık aktivitesi ile olan ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Bu çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji Bilim Dalı Polikliniği'ne başvuran ASAS kriterlerini karşılayan SpA hastaları dahil edildi. Her hasta için demografik özellikler, hastalığa özgü değişkenler sorgulandı. Hastalar ayrıca tanı süresi, ek hastalıklar ve ilaç kullanımı açısından sorgulandı. Hastalar primer olarak kullandığı ilaca göre gruplandırıldı. Uyku kalitesi, Jenkins Uyku Ölçeği Anketi kullanılarak değerlendirildi. Hastalık aktivitesi ve fonksiyonel durum sırasıyla BASDAI, BASFI, ASDAS ile; metrolojik ölçümler BASMI ile değerlendirildi. Ağrı, VAS ile; yaşam kalitesi ASQoL ölçeğiyle; yorgunluk BASDAI'nin yorgunluk maddesi ile değerlendirildi. Anksiyete ve depresyon düzeyi için HAD ölçeği kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızda hastalarımızda genel popülasyona göre daha yüksek oranda uyku bozukluğu tespit edildi. Uyku kalitesi ile ağrı şiddeti, depresyon, anksiyete, yaşam kalitesi, BASDAI, BASFI, ASDAS CRP ,ASDAS ESH, BASMI ile istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Sonuç: Bu bulgulardan yola çıkarak SPA hastalarında genel popülasyona göre uyku bozukluklarına sık rastlandığı ve bunun ağrı, depresyon, anksiyete, yaşam kalitesi, hastalık aktivitesi, yorgunluk düzeyleri ve fonksiyonel durum ile yakın ilişkili olduğu saptanmıştır. Anahtar kelimeler : Spondiloartrit, uyku kalitesi, hastalık aktivitesi, Jenkins uyku ölçeği (JSEQ).

Hastalık şiddeti indeksiSpondiloartritUyku+2
Semra Taş
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoid artrit hastalarının takibinde hastalık aktivitesi değerlendirilmesinde serum beta 2 mikroglobulin düzeylerinin önemi

Amaç: Romatoid Artrit ilerleyici eklem hasarı ve yeti kaybına sebep olan multifaktöriyel, sistemik, otoimmün bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı Romatoid Artrit hastalarında hastalık aktivitesi ile serum Beta 2 Mikroglobülin seviyeleri arasında ilişki olup olmadığını araştırmaktır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Ağustos 2019 ve Nisan 2020 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji Anabilim Dalına başvuran 119 RA hastası dahil edilmiştir. RA grubu 3 alt gruptan oluşmaktadır: DMARD tedavisine yeni başlanan, Biyolojik ajan tedavisine yeni başlanan ve aldığı mevcut tedavi ile remisyonda izlenen hastalar. Hastaların hastalık aktiviteleri değerlendirildi. Laboratuvar parametrelerine ve Beta 2 Mikroglobulin düzeyine bakıldı. Hastalardan sağlık değerlendirme anketi doldurmaları istendi. Bulgular: Beta 2 Mikroglobulin düzeyleri aktif gruplarda, remisyon grubundan belirgin olarak yüksekti. RA hastalık aktivasyon değerlendirmesinde diğer parametreler ile ilişkisi tüm gruplarda anlamlı bulundu (p<0,05). Hastalığın şiddetini tahmin etme konusunda belirlenen cut off değerine göre %66,67 sensitif, %75,61 spesifik olduğu görüldü. Bu etkinlik istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p>0,001). Sonuç: Serum Beta 2 Mikroglobulin seviyeleri RA hastalarında hastalık aktivitesini göstermekte kullanılabilir bir parametredir. Beta 2 Mikroglobulin diğer değişkenler göre CRP ile en güçlü korelasyonda olduğu gözlendi. Hastalık aktivitesini öngörmede kullanılabilir bir parametre olabilir. Anahtar Kelimeler: Beta 2 Mikroglobulin, Romatoid Artrit, Hastalık Aktivitesi

Artrit-romatoidBeta 2 mikroglobülinHasta takibi+2
Helin Yesin
Çukurova University
2020
00

Related subjects