Turkish law
237 theses under this subject heading
Deniz üstü rüzgâr enerjisi faaliyetlerinin hukuki boyutu
Bu tez çalışması, deniz üstü rüzgâr enerjisi faaliyetlerini uluslararası deniz hukuku kuralları çerçevesinde inceleyerek kıyı devletlerinin deniz yetki alanları üzerindeki egemen hakları ile bu faaliyetlerin hukuki olarak nasıl düzenlenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Çalışmanın özgün katkısı, Türkiye'de henüz sınırlı bir literatüre sahip olan Deniz Mekânsal Planlaması (DMP) ile deniz üstü rüzgâr enerjisi arasındaki ilişkiyi Türk hukuku bağlamında ayrıntılı biçimde ele alması ve 2025 yılında ilan edilen Türkiye DMP haritasının hukuki boyutunu değerlendirmesidir. Tez kapsamında öncelikle deniz üstü rüzgâr enerjisinin tarihsel gelişimi ve teknik yapısı açıklanmış, ardından bu faaliyetlerin iç sular, karasuları, kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge ve açık denizler gibi farklı deniz yetki alanlarında doğurduğu hak ve yükümlülükler hukuki açıdan analiz edilmiştir. Çalışmada ayrıca deniz üstü rüzgâr enerjisi projelerinin sürdürülebilirlik, çevresel koruma ve deniz kullanım çatışmalarını önleme açısından DMP ile nasıl entegre edilebileceği incelenmiş; bu bağlamda Çin, Birleşik Krallık, Almanya ve Türkiye'nin DMP uygulamaları karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Son bölümde Türkiye'nin deniz yetki alanlarında deniz üstü rüzgâr enerjisi faaliyetlerini düzenleyecek hukuki altyapının geliştirilmesine yönelik somut öneriler sunulmuştur. Çalışma kapsamında yapılan araştırma faaliyeti; doküman inceleme ve karşılaştırmalı analiz yöntemleri kullanılarak gerçekleştirilmiştir.
Yabancılar ve uluslararası koruma hukukunda kalıcı bir çözüm olarak yerel entegrasyon
Yabancılar ve Uluslararası Koruma Hukukunda Kalıcı Bir Çözüm Olarak Yerel Entegrasyon başlığını taşıyan çalışmamız giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Bu konuyu seçmemizin başlıca nedeni, 2014 yılında yürürlüğe giren Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ile birlikte Türk hukukuna ilk kez "uyum" düzenlemesinin getirilmesi ve bu konuda henüz yazılmış bir monografinin olmamasıdır. Çalışmamızın giriş kısmında uluslararası korumanın tanımı ve uluslararası hukuktaki temelleri ile kalıcı çözüm türleri incelenmiştir. Çalışmamızın birinci bölümünde, uyum düzenlemesi ile benzerlik taşıyan yerel entegrasyon kalıcı çözüm türünün kapsamı ve bünyesinde barındırdığı hakların uluslararası hukuk ve ulusal hukuklarda nasıl düzenlendiği ele alınmıştır. Yeri geldiği ölçüde özel olarak hakların farklı devletlerde nasıl ele alındığı açıklanmıştır. Çalışmamızın ikinci ve son bölümünde ise Türk hukukundaki kalıcı çözüm türleri ve uyum düzenlemesi ile uluslararası hukukta düzenlenen hakların Türk hukukunda nasıl ele alındığı açıklanmış ve bazı öneriler getirilmiştir.
Roma hukukunda condictio causa data causa non secuta ve Türk hukukuna etkileri
Roma Hukuku'nda, Modern Kıta Avrupası Hukuku ve Türk Hukuku'nun aksine açıkça bir borç kaynağı olarak iade konusunu düzenleyen genel bir sebepsiz zenginleşme kuralı ve kavramı bulunmamaktadır. Roma Hukuku'nda sebepsiz zenginleşmeden doğan uyuşmazlıklar condictio adı verilen davalar (actio) ile çözüme ulaştırılmıştır. Condictiolar çeşitli türlere ayrılmaktadır. Condictio causa data causa non secuta, gerçekleşmesi beklenen bir amaç uğruna verilen şeyin, amacın gerçekleşmemesi sebebiyle iadesinin sağlanmasına ilişkin condictio türüne verilen isimdir. Condictio causa data causa non secutanın oluşum süreci ile Roma Hukuku'nda kabul edilen sert sözleşmeler sisteminin esneklik kazanma süreci birbiri ile sıkı sıkıya bağlantılı ilerlemiştir. Condictio causa data causa non secutanın, özel bir sebepsiz zenginleşme türü olarak önemi Roma Hukuku'nda her türlü sözleşmeden doğan hakkın dava (actio) ile talep edilebilir olmaması gerçeğinden doğmuştur. TBK. m. 77 ve devamında sebepsiz zenginleşmeden doğan borç ilişkileri düzenlenmiştir. TBK. m. 77/II hükmünde yer alan gerçekleşmeyen sebebe bağlı zenginleşme türü asıl olarak Roma Hukuku'nun condictio causa data causa non secutasının günümüzdeki yansımasını bulmuş halidir. Türk Hukuku'nda gerçekleşmeyen sebebe bağlı zenginleşme taleplerine ilişkin uygulanma alanları ile Roma Hukuku'nun condictio causa data causa non secutasının uygulanma alanları çeşitli noktalarda kesişmektedir.
Türk ceza hukukunda fuhşa sürükleme suçu
Fuhuş suçu, daha doğru söyleyiş ile fuhşa sürükleme suçu, kanunumuzda suç olarak tanımlanmıştır. Esas olarak bu suçun unsurlarını incelediğimiz çalışmamızda, fuhşun geçmişte ortaya çıkışı ile günümüze gelene kadar geçirdiği süreç de değerlendirilmiştir. Ayrıca genel kadınlar ve genelevlerin hukuki durumu ile fuhşu azaltmaya yönelik önerilerimiz de tez çalışmamızda yer almıştır. İlk bölümde fuhuş kavramı ile bu kavramın dünyada ve ülkemizdeki tarihi gelişimi ele alınmıştır. Fuhşa ilişkin hukuki düzenlemeler ile milletlerarası sözleşmelere de yer verilmiştir. Bunun yanında ülkemizdeki genel kadınlar ile genelevlerin hukuki durumunu incelediğimiz bölümdür. Genel kadınların çalışma şartları ve genelevlerin uyması gereken kuralların önemli olanlarının anlatıldığı bu bölümde, fuhşu azaltmaya ve genel kadınların korunmasına yönelik önerilerimiz de yer almıştır. İkinci bölümde ise fuhşa sürükleme suçunun unsurları incelenmiştir. Suç incelemesinde öncelikle korunan hukuki değer tespit edilmiştir. Sonra ise tipiklik incelemesi yapılmıştır. Suçun, tipe uygun olması bakımından maddi ve manevi unsurlar belirtilmiştir. Sonra hukuka uygunluk sebepleri ile kusur durumunu etkileyen haller tespit edilerek ifade edilmiştir. Üçüncü bölümde, suçun özel görünüş biçimleri ayrı ayrı değerlendirilmiştir. Yaptırım ve muhakemeye ilişkin kuralların da ayrı başlıklarda ele alınmış; fuhşa sürükleme suçuna özgü düzenlenen özel hüküm ifade edilerek çalışma sonuçlandırılmıştır.
Türk hukukunda geçici imkânsızlık
İmkânsızlık kurumu Türk Borçlar Hukuku sisteminin "ifa engelleri" alt başlığı altında gerek 818 Sayılı Borçlar Kanunu'nda gerekse 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 Sayılı yeni Türk Borçlar Kanunu'nda hüküm altına alınmıştır. Söz konusu hükümlerin tamamı imkânsızlığın kesin ve sürekli olduğu durumlara ilişkindir. Buna karşılık imkânsızlığın belirli bir süreliğine var olduğu ve ileride ortadan kalkacağının bilindiği durumları ifade eden geçici imkânsızlığa ilişkin herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Bu durum, geçici imkânsızlığın söz konusu olduğu hallerde hangi hükümlerin uygulama alanı bulacağı noktasında birçok tartışmayı da beraberinde getirmiştir. Bu çalışmada ilk olarak imkânsızlık kavramı ve türleri ele alınarak benzer bir kavram olan "aşırı ifa güçlüğü" ile aralarındaki fark ortaya konulmuştur. Ardından ikinci bölümde hangi hallerde geçici imkânsızlığın söz konusu olduğu çeşitli ihtimallere göre incelenmiş, benzer kavramlarla olan farkları belirtilerek bazı özel sözleşme tipleri bakımından uygulamada ortaya çıkabilecek sorunlar tespit edilmiştir. Üçüncü ve son bölümde ise geçici imkânsızlık halinde uygulanacak çözüm önerilerinin neler olduğu doktrinde ileri sürülen görüşler çerçevesinde tartışılmış ve geçici imkânsızlığın yapısına uygun bir çözüm önerisi getirilmeye çalışılmıştır.
Milletlerarası özel hukukta çocukla kişisel ilişki kurulması
Bu tezde milletlerarası özel hukukta çocukla kişisel ilişki kurulması incelenmiştir. İlk bölümde, çocukla kişisel ilişki kurma kavramı, kavramın Türk hukukunda düzenlenmesi ve milletlerarası metinlerde ele alınışı incelenmiş, yabancılık unsuru içeren kişisel ilişki kurma uyuşmazlıklarına uygulanacak hukuk değerlendirilmiştir. Kişisel ilişkinin niteliği, kapsamı ve düzenlenmesi, kişisel ilişkinin kurulmasında uygulanacak hukukun nasıl tespit edileceği ve dikkate alınacak hususlar üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde, kişisel ilişki kurulmasına dair uyuşmazlıklarda mahkemelerin milletlerarası yetkisi ve yabancı mahkemelerden verilen kişisel ilişki kurulmasına dair kararların tanınması ve tenfizi ele alınmıştır. Bu kapsamda MÖHUK'ta ve milletlerarası metinlerde yer alan milletlerarası yetki, tanıma ve tenfize ilişkin düzenlemeler incelenmiştir.
Türk hukuku açısından bölünmüş hastaneye kabul sözleşmesi
Bu çalışmada uygulamada sıklıkla karşılaşılmaya başlanan bölünmüş hastaneye kabul sözleşmesi incelenmektedir. Sözleşme hasta, hekim ve özel hastane üçgeninde meydana gelen akdi ilişkilerden oluşmaktadır. Taraflar arasında çıkabilecek uyuşmazlıkların çözümüne ışık tutması amacıyla sözleşmenin taraflarının aralarındaki ilişki, ilişkilerin hukuki nitelikleri, tarafların akdi yükümlülükleri ve sona erme halleri öğretide yer alan görüşler ve yargı kararları ile birlikte ele alınmıştır. ANAHTAR KELİMELER: Hasta, Hekim, Özel Hastane İşletmecisi, Sözleşme, Hukuki Nitelik, Yükümlülük, Yükümlülüklerin İhlali.
Muhasebe denetiminin Türk hukuk sistemindeki yerinin incelenmesi (İcra İflas Kanunu, Türk Ticaret Kanunu, Vergi Usul Kanunu açısından)
Muhasebe denetimi işletmelerin, mali tablolarının, mali durumuyla ilgili verilerin ve faaliyet sonuçlarının yasal düzenlemelere uygunluğunun denetlenmesidir. Bu kapsamda incelendiğinde muhasebe denetimi ve hukuk multidisipliner alanlardır. Bu alanların başlı başına birer çalışma alanı olduğu ve farklı anabilim dallarında çalışılması muhasebe denetimi ve hukuk disiplininin birbirinden nispeten soyutlanmasına neden olmuştur. Bu soyutlama neticesinde ortaya çıkan en büyük problem iyi bir hukukçunun mali denetim bilgisinin nispeten zayıf kalmasına, iyi bir mali denetimcinin ise hukuk bilgisinin nispeten zayıf kalmasına neden olmuştur. Doktora tezi kapsamında yapılan bu çalışmada muhasebe denetimi ve muhasebe denetiminin hukuki boyutu birlikte ele alınarak derinlemesine incelenmiştir. Çalışma neticesinde; Türk Ticaret Kanunu'na göre gerçekleştirilen muhasebe denetimi sürecinde denetlenen finansal tabloların Vergi Usul Kanunu'na göre işletme tarafından düzenlenen finansal tablolar olmadığı, bu tabloların yerine Kamu Gözetim Kurumu tarafından yayımlanmış olan muhasebe ve denetim standartları çerçevesinde hazırlanan finansal tabloların muhasebe denetiminde denetlenen tablolar olduğu, muhasebe ve finansal raporlama standartlarına göre hazırlanan finansal tablolar ticari kar (ticari bilanço) esasını benimserken Vergi Usul Kanunu'na göre hazırlanan tablolar ise mali kar (mali bilanço) esasını benimsediği, Türk Ticaret Kanunu'na göre gerçekleştirilmek istenen muhasebe denetimi Vergi Usul Kanunu kapsamında hazırlanan finansal tablolar üzerinden yapılamadığı için kanun koyucular tarafından işletmelerdeki finansal tabloların, defterlerin Türk Ticaret Kanunu ve Vergi Usul Kanunu açısından uyumluluğun sağlanacağı çalışmaların yapılması gerektiği sonucuna varılmıştır.
Cyber war and cyber attack legal analysis United Nations-Turkey
The fact that access and broadcasting is almost entirely technological nowadays, almost everyone should ignore the fact that in some way attack the act of cyber attack. If we have not directly dealt with an act of cyberattack, either you have seen it, but it is not owned, or it is your previous segment that did not. As a priority against cyber attack penalties on the basis of individuals and institutions; It will be beneficial to pay attention to the formation of situational wings against cyber attack groups, strong defense against attacks, and to do what is safe in the high position where digital operations will be carried out. With the inventions of technology, cyber defense commands were added to the land, naval and air forces commands, and armies began to produce scenarios on concepts such as cyber attack and cyber warfare. Within the scope of conceptual differences, we now know that wars are not only fought by known war methods between countries. The United Nations (UN) is at the forefront of the important global intergovernmental organizations where national and international cyber security discussions are carried out. Conceptually, changes, new features, and non-clear, UN and employment-enforced legal provisions. In the field of cyber attack and cyber warfare, the international legal characteristics remain at a sufficient level, and problems arise in the extension of the sanctions. Again, when exposed to a cyber attack, the problem of not being imputed to the attack also poses a problem. The main issue that needs to be done is to determine the legal international norms and to ensure that these norms are maintained independently. In particular, panoramic evaluations will review this evaluation with the increase in the importance of cyberspace with each passing day, the developments in the phenomenon of war and the emergence of the cyber attack crime.
Sosyal risk ilkesinin tarihsel gelişimi ve Türk hukukunda idarenin sosyal risk kapsamında sorumluluğu
Hukuk Devleti ilkesinin bir sonucu olarak idare, işlem ve eylemleri neticesinde kişilere verdiği zararları karşılamakla yükümlüdür. Bu husus Anayasanın 125.maddesinde "İdare kendi işlem ve eylemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür." biçiminde yerini almıştır. Söz konusu çalışmamızda idarenin mali sorumluluğuna neden olan idarenin eylemleri ve işlemleri incelenmiş olup, kişiler bir zarara uğradığında idarenin hangi şartlar altında sorumlu olacağı, bu sorumluluğun hangi temel ilkeler ışığında doğduğu ayrıntıları incelenmiştir. İdarenin sorumluluğu ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru belli bir olgunluğa erişerek kabul görmüştür. Hatta o kadar ki idarelerin kusuru bile varken sorumlu olmadıkları bu son derece yanlış yaklaşım uzunca bir müddet sonra yerini idarelerin meydana gelen zararlarda herhangi bir kusurları bulunmasa da sorumlu olacakları bir anlayışa bırakmıştır. Bu sancılı süreç tarihe geçen ilk kararlar dikkate alınarak anlatılmaya çalışılmıştır. Çalışmamızda; dünya gündemini epeyce meşgul eden terör saldırıları veya kitle hareketleri ile fikirlerini duyurmak isteyenlerin verdikleri zararlar ve bu zararların hangi ilkeler ışığında giderildiği incelenmiş olup uygulama esnasında meydana gelen sorunların giderilmesine yönelik fikirler sunulmuştur. Ülkemizde henüz kısıtlı belli alanlarda yasal düzenlemeler bulunup ortaya çıkabilecek yeni sosyal risk alanları için yargısal içtihatların yeterli olup olmadığı her alanda yasal düzenleme imkânının bulunup bulunmadığı incelenmiştir.
Hakim durumun fahiş fiyat yoluyla kötüye kullanılması
Tez konusu olan Hakim Durumun Fahiş Fiyat Yoluyla Kötüye Kullanılması büyük ölçüde Türk Rekabet Kurulu kararları çerçevesinde incelenmiştir. Konuya ışık tutmakta yardımcı olduğu ölçüde ABD ve AB uygulamalarına da yer verilmiştir. İncelemelerimizde genel olarak Hakim Durum ve Kötüye Kullanma konularına yer verilmemiş, özel olarak fahiş fiyat konusunun gerektirdiği ölçüde değinmekle yetinilmiştir. Böylece tezin sınırları, tez konusu ile sınırlı tutulmaya çalışılmıştır. Bu çerçevede fahiş fiyat incelemelerinin rekabet hukuku kapsamında soruşturulmasının hem ABD hem AB hem de Türk Hukuku'nda istisnai bir durum olduğu tespit edilmiştir. Rekabet Otoriteleri fahiş fiyata özellikle fiili veya yasal tekel, ya da doğal tekel hallerinde müdahale etmektedirler. Rekabet Otoriteleri fahişliğin tespitinin çok zor olduğunu kabul etmekle beraber EDT (ekonomik değer testi) denilen bir test ile sonuca ulaşmaya çalışmaktadırlar. EDT, iki aşamalı bir test olarak karşımıza çıkmaktadır. Birinci aşamada maliyetler ile fiyat karşılaştırılarak arada makul sayılamayacak bir fark olup olmadığını tespit etmektedirler. Ancak neyin makul olduğunu tespit etmekteki zorluklar daha fazla incelemeyi zorunlu kılmaktadır. EDT' nin ikinci aşamasında ise teşebbüsün fiyatları rakiplerle mukayese edilmektedir. Ancak teşebbüsün tekel durumunda olduğu düşünülecek olursa ilgili pazarda mukayese edebilecek bir rakip bulmak çoğu zaman mümkün olmamaktadır. Bu durumda ise ekonomik ve hukuki çevresi birbiri ile benzer olan pazarlar araştırılmakta ve bu pazarlardaki benzer teşebbüslerle soruşturma konusu teşebbüs karşılaştırılmaktadır. Ancak hemen fark edileceği gibi ekonomik ve hukuki bakımdan birbirine benzeyen pazarlar bulmakta da ciddi sıkıntılar yaşanmakta, bu nedenle fahiş fiyatlar nedeniyle kötüye kullanma kararları çok zor verilebilmektedir. Rekabet Otoriteleri bu incelemeleri yaparken fahişlik tespit etseler bile bunun arızi bir durum olup olmadığını, teşebbüsün sistematik politikasının olup olmadığını da tespit etmek için fahiş fiyat uygulanan sürelerin ne kadar sürdüğünü araştırmaktadırlar. Çok kısa süreli yüksek fiyatlar kötüye kullanma olarak kabul edilmemektedir. İncelediğimiz kararlardan çıkan diğer bir sonuç ilgili piyasanın regüle bir piyasa olup olmamasıdır. Genellikle fiyatları regüle eden bir düzenleyici kurum varsa Rekabet Otoriteleri konunun çözümüne müdahil olmaktan kaçınmakta, çözümü sektörel düzenleyici kuruma bırakmaktadırlar. Yukarıda özetlediğimiz hususlar tüm ABD, AB ve Türk kararlarında aşağı yukarı aynı olmakla birlikte buna istisna teşkil eden tek bir karar bulunmaktadır. O da ceza ile sonuçlanan son Tüpraş kararıdır. Konuya müdahil olan bir düzenleyici kurul (EPDK) olmasına karşın Rekabet Kurulu %14-15 gibi bir yüksek fiyatın kriz döneminde 2,5 ay gibi kısa bir süre ile uygulanmasını kötüye kullanma saymıştır.
Türkiye'de idari yargının tarihsel gelişimi ve mevcut durumu: Bir analiz
ÖZET Tezin Başlığı : TÜRKIYE'DE İDARİ YARGININ TARİHİ GELİŞİMİ VE MEVCUT DURUMU: BİR ANALİZ Tezin Yazarı : Muhammed Mahir ÖZDEMİR Danışman : Prof. Dr. Gürbüz ÖZDEMİR Anabilim Dalı : Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Tezin Türü : Yüksek Lisans Kabul Tarihi : İdari yargı, devlet ile birey arasındaki uyuşmazlıkları çözen, idarenin hukuki denetimini sağlayan hukuk sistemidir. Bu tez, Osmanlı Devleti'nden günümüze kadar idari yargı sisteminin geçirdiği tarihsel gelişimi, gelişimin evrelerini ve bugünkü mevcut yapısını ele almaktadır. Özellikle Osmanlı'dan Cumhuriyet'e kadar ve şu an ki mevcut duruma kadar yasal ve kurumsal değişimler ele alınmaktadır. Bu bağlamda karşılaşılan sorunların çözümüne dair bir çerçeve sunulmaktadır. Özellikle hukukun üstünlüğü ile yargı bağımsızlığı prensipleri çerçevesinde idari yargının güçlendirilmesine yönelik öneriler getirilmektedir. Tezin ikinci bölümünde, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki idari yargı uygulamaları ve bu dönemin temel özellikleri üzerinde durulmaktadır. Tanzimat Dönemi ile başlayarak Cumhuriyet'in ilanı ve mevcut duruma kadar idari yargı alanında önemli reformlar gerçekleştirilmiş ve Türkiye'nin modern idari yargı sistemi oluşturulmuş bulunmaktadır. Üçüncü bölümde, Cumhuriyet dönemindeki bu reformların sonuçları ve idari yargı sisteminin anayasal dayanakları incelenmektedir. Özellikle 1961 ve 1982 Anayasaları ile idari yargının konumunun güçlendirildiği ve Danıştay'ın yetki ve görevlerinin genişletildiği vurgulanmaktadır. Dördüncü bölümde, uygulamadaki sorunlar öğretisel tartışmalar ve reform önerileri ele almaktadır. Özellikle idari davaların uzun sürmesi, yargı bağımsızlığı ve etkin denetim gibi sorunlar üzerine ve gereken reformlara değinilmektedir. Son olarak sonuç bölümde, Türkiye'deki idari yargının geleceğine dair öngörüler ve öneriler sunulmaktadır. İdari yargının daha belirleyici, sürekliliği ve adil bir kuvvetle işlemesi için yapılması gereken reformlar ve bunlara ilişkin hukuki altyapı değerlendirilmektedir. Anahtar kelimeler:İdari Yargı, İdare Hukuku, İdari Yargılama Usulü
Türk ve Cibuti hukukunda borcun sona ermesi
Bu çalışmanın amacı, Türk ve Cibuti borçlar hukuklarını karşılaştırmak suretiyle borcun sona erme nedenlerini incelemektir. Dolayısıyla bu çalışmanın, Türk ve Cibuti hukuklarına göre borcun sona erme sebeplerinin nasıl düzenlendiğine ilişkin karşılaştırmalı bir araştırma olması amaçlanmıştır. Bu araştırmada, borç ilişkisinin sona ermesine ilişkin iki ülke kanunları arasındaki benzerlikler ve farklılıklar ortaya konmuştur. Türkiye ile Cibuti arasında ticari alanda sözleşme yapmak isteyen tüzel ya da gerçek kişilerin, bu tezden elde edilen sonuçlardan yararlanmaları hedeflenmiştir. Ayrıca daha önce bu konuda çalışılmamış olması nedeniyle de çalışma konusu önemi artırmaktadır. Tez konusu sosyal bilimlere ilişkin olduğundan dolayı sadece literatür taraması ile çalışma yapılmıştır. Esasen, Türk Borçlar Kanunu ile Cibuti Borçlar Kanunu ele alınmak suretiyle, konu ile ilgi kitaplar, makaleler, yayınlar da incelenmiştir. Sonuç olarak çalışmada, Cibuti Borçlar Hukuku ile Türk Borçlar Hukuku'nun borcun sona ermesi bakımından farklılıklardan daha fazla ortak noktaya sahip oldukları anlaşılmıştır. Cibuti'de ve Türkiye'de bir borç ya da borç ilişkisinin, büyük ölçüde aynı şekilde sona erdiği görülmektedir. Ancak, bilinmesi gereken birkaç temel farklılık vardır. Bu farklılıklardan biri özellikle kendisini zamanaşımı bakımından göstermektedir. Diğer bir farklılık ise kendisini borcun yenilenmesi suretiyle sona ermesinde göstermektedir.
Tıp etiği bağlamında defansif tıp uygulamaları
Varoluş nedeni insan ve yaşam olan tıp bilimi; güçlü karşısında zayıfı koruma anlayışına dayanan hukukla; değerler, ödev, fayda gibi kavramları inceleyip doğruyu bulmayı amaç edinen felsefe ile yakın ilişkilidir. Tıp etiği sağlık alanında pratik ve bilimsel çalışmaların etik yönden değerlendirilmesi ve etik ikilemlerin çözümlenmesini sağlar. Zarar vermeme, yararlılık, adalet ve özerklik temel tıp etiği ilkeleri olmakla birlikte Kant'ın ödev, Mill'in ise faydacılık yaklaşımı günümüz sağlık sisteminde etkin bir yere sahiptir. Sağlık hakkı yaşam hakkıyla iç içe geçtiği için evrensel hukuk mevzuatları temel alınarak anayasal güvence sağlanmaya çalışılmış ve bu düzlemde iç hukukumuzda hukuki düzenlemeler yapılmıştır. Hekimler yükümlülüklerini yerine getirmedikleri taktirde hukuki yaptırımlarla karşılaşmaktadırlar. Bu hukuki yaptırımları uygularken davanın konusunun malpraktis ya da komplikasyon olarak tanımlanması çerçevesinde yaşanan kargaşa davanın sonucunu değiştirmektedir. Özellikle 2005 yılında Türk Ceza Kanunu'un ağırlaştırılması hekimler üzerinde baskı kurmaktadır. Hekimin olağan hekimlik davranışından sapması anlamına gelen defansif tıp uygulamalarına , TCK'nın ağırlaştırılmasının yanı sıra sağlık hizmetlerinin özelleşmesi, Tam Gün Yasası ve Performansa Dayalı Ek Ödeme Sistemi, Mesleki Sorumluluk Sigortası, Tıp fakültelerinde verilen eğitimin yetersizliği, hekimlik anlayışının değişmesi gibi faktörler yöneltmektedir.
Muhasebe hata ve hilelerinin kast unsuru açısından değerlendirilmesi
Gelişen teknoloji ile beraber artan finansal ilişkiler işletmelerin daha fazla gelir elde etmek için vergi kaçırmaya yöneltmektedir. Bir işletmenin vergi kaçırabilmesi için kullanabileceği yöntemler ise finansal tablolarında yapacağı muhasebe hata ve hileleridir. Doktrinde muhasebe hata ve hilelerinin nasıl ayırt edileceği hususu tartışmalı bir alandır. Çünkü yapılan fiiller birbirlerine o kadar benzer ki kontrolü yapacak kişiler de hata veya hile ayrımı yapma konusunda tereddütte düşebilmektedir. Yanlış yorumlanan bir fiilden dolayı kişiler yargılanabilir ve sonuç olarak ceza alabilirler. Bu durum Hukuk Devleti ilkesini zedeleyebilir. Bu çalışmamızda muhasebe hata ve hilelerini açıklayarak; yapılma nedenleri, türleri ve farkları anlatılmıştır. Daha sonra Türk Hukuk sistemindeki hata ve hile başlıkları anlatılarak, ceza hukuku açısından hata ve hileyi birbirinden ayırmaya yarayan en büyük fark olan kast konusu anlatılmıştır. Hata ve hileyi birbirinden ayıran en temel unsur ise kasttır. Yapılan işlem bilerek ve istenerek yapılıyorsa kasıtlı olarak yapılmıştır. Hile kastla yapılıyorken; hata, bilgisizlikten, tecrübesizlikten meydana gelmektedir. Lakin işlemin kasıtlı olarak yapılıp yapılmadığının tespiti maalesef çok zor olup; uygulamada işlemin tespiti açısından sıkıntılar meydana gelmektedir. Bu çalışmamızda sonuç olarak muhasebe hata ve hilelerinin tespiti açısından dikkat edilmesi gereken hususlar anlatılmaya çalışılmıştır.
Kamulaştırmasız el atma
Bu tezin amacı, mevcut kamulaştırmasız el atma uygulamalarının çözümüne ve yeni kamulaştırmasız el atmaların önüne nasıl geçilebileceğine yönelik önerilerinde bulunmaktır. Tezde genel olarak mülkiyet hakkı ve mülkiyet hakkının sınırlanması, kamulaştırmasız el atma kavramı ve tanımı, kamulaştırmasız el atmanın hukuki niteliği ve sonuçları, Türk hukukundaki gelişimi, unsurları, kamulaştırmasız el atmaya karşı hukuki başvuru yolları incelenmiştir. Tezde ayrıca kamulaştırmasız el atmanın mülkiyet hakkına müdahale niteliğindeki diğer hukuki kurumlarla karşılaştırması yapılmıştır. Tez kapsamında kamulaştırmasız el atma hakkındaki kaynaklar ile kamulaştırmasız el atmanın şekillenmesinde önemli bir rol üstlenen yargı kararları taranmış ve kamulaştırmasız el atma hakkındaki önemli görülen yargı kararlarına tezde yer verilmiştir. Tezde şu sonuçlara ulaşılmıştır: Anayasa'ya ve kanunlara aykırı olduğu gibi suç teşkil eden ve etik olmayan kamulaştırmasız el atma uygulamalarının hangi sebep ve amaçla yapılırsa yapılsın bir hukuk devletinde kabul edilmesi mümkün değildir; kamulaştırmasız el atma sorununun uzun yıllardan beri devam ediyor olmasının en önemli nedeni, kamu gücünü elinde bulunduranların ve kanun koyucunun sorunu çözme hususunda isteksiz davranmalarıdır; bugüne kadar kamulaştırmasız el atma hakkında getirilen yasal düzenlemelerin birçoğunun amacı, iddia edildiği gibi taşınmazları elinden alınan maliklerin mağduriyetlerini gidermek değil, idareyi korumaktır; kamulaştırmasız el atma sorununun çözümüne yönelik yeni yasal düzenlemelere ihtiyaç duyulmaktadır.
Türk hukukunda marka hakkı ve marka hakkına karşı işlenen suçlar
Marka suçları 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu'nun 30. maddesinde üç suç tipi şeklinde yedi bent olarak, marka hakkına tecavüze ilişkin cezai hükümler başlığı altında düzenlenmiştir. Bu düzenleme ile marka suçlarına ilişkin daha önce yer alan yasal düzenlemelerde ki eleştirilere büyük ölçüde çözüm getirildiği söylenebilir. Markanın özellikle ticari hayatta kapladığı alanın artması ile gerek marka hakkı sahipleri gerek markayı kullanan tüketicilerin gerekse de ticaret piyasasının korunması için markanın cezai düzenlemelere konu olması zorunluluğu doğmuştur. Bu çerçevede yasa koyucu kanuni düzenleme de üç tip marka suçuna yer vermiş ve bu suçlara ilişkin ayrı ayrı cezalar öngörmüştür. Yine yasa koyucu ancak markanın tescilli olması ve şikâyetin bulunması halinde soruşturma ve kovuşturmanın yapılabileceğini hükme bağlamıştır. Bunların yanı sıra tüzel kişilere özgü güvenlik tedbirleri ve de etkin pişmanlığında bu suçlara uygulanması mümkündür. Anahtar Kelimeler: Marka suçları, Markaların korunması, Marka İhlaline Karşı Cezai koruma, Marka İhlallerinin Yaptırımı, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu.
Taşınmaz satış vaadi sözleşmesi
Taşınmaz satış vaadi sözleşmesi, Türk hukuk sisteminde önemli bir yeri olan ve sıklıkla tercih edilen bir sözleşme türüdür. Taşınmaz satış vaadi sözleşmeleri, iki tarafa borç yükleyen, kişisel hak oluşturan ve geçerli olabilmesi noterlerce düzenlenmesi koşuluna bağlı olan sözleşmelerdir. Nüfusun hızlı bir şekilde artması ve buna paralel olarak konut ihtiyacının artması nedeniyle taşınmaz satış vaadi sözleşmeleri uygulamada daha fazla yapılır hale gelmiştir. Ayrıca inşaat sektöründeki gelişmelere bağlı olarak taşınmaz satış vaadi sözleşmesine olan ihtiyaç artmıştır. Taraflar, henüz kurulması için gerekli olan şartlar oluşmayan taşınmaz satış sözleşmesinin görevini yerine getiriyor olması nedeniyle taşınmaz satış vaadi sözleşmesi yapmaktadırlar. Böylece taraflar ileride taşınmaz satış sözleşmesinin yapılmasını güvence altına almaktadırlar. Bu durum tarafların kendilerini güvene alma ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Uygulamada arsa payı karşılığı inşaat sözleşmeleri ile taşınmaz satış vaadi sözleşmelerinin birlikte yapılmakta olup, bu uygulama sayesinde yüklenicinin nakit ihtiyacı karşılanırken, diğer tarafın taşınmazı uygun fiyata almasını sağlamaktadır.Taşınmaz satış vaadi sözleşmesi, taşınmaz satış sözleşmesinin ön koşulu olan bir sözleşme değildir. Taraflar taşınmaz satış vaadi sözleşmesi yapmadan da taşınmaz satış sözleşmesi yapılabilmeleri mümkündür. Bu yönüyle değerlendirildiğinde taşınmaz satış sözleşmesi ile taşınmaz satış vaadi sözleşmesi birbirinden ayrı iki sözleşme türüdür.Bu çalışmada taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin genel çerçevesi ve kuruluş şartları, taşınmaz satış vaadi sözleşmesi nedeniyle açılan tapu iptal ve tescil davaları, taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin sona ermesi konuları mevzuat, doktrin, Bölge Adliye Mahkemeleri ve Yargıtay kararları doğrultusunda incelenecektir. Anahtar kelimeler: taşınmazsatış vaadi, noterce düzenleme, iki tarafa borç yükleme.
Ticari işletme kavramı ve korunması
Bu çalışmada öncelikle ticaret hukukunun Türk Hukuku'nda ve Karşılaştırmalı Hukuk'ta dayandığı temel esaslar incelenmiş (ticari iş, ticari hüküm, tacir esası), ardından ticari işletme örneklerine yer verilmiş, ticari işletmenin bütünlük ilkesine ticari işletmenin hukuki işlemlere konu olması bağlamında değinilmiş ve bu genel açıklamalardan sonra tezin ağırlık noktasını teşkil eden ticari işletmenin bir bütün olarak ve tekil unsurları yönünden (örneğin malvarlığı), yine kurumsal yönetim ilkeleri çerçevesinde muhasebe düzeninin denetlenmesi, rekabetin kötüye kullanılmasına mâni olunması, ticari sırların muhafazası ve iflasa sürüklenmesine karşı alınabilecek tedbirler marifetiyle korunması incelenmiştir.
Türk idare hukukunda kişisel verilerin korunması
Türk İdare Hukukunda Kişisel Verilerin Korunması isimli yüksek lisans tez çalışması giriş, üç bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Bu çalışmada idarenin kamu hizmetini yerine getirmek amacıyla işlediği kişisel verilerin niteliği, idarenin sorumluluğu ve hukuki denetimi incelenmiştir. Bu doğrultuda birinci bölümde; kişisel veri kavramının doğuşu, hukuki dayanağı, kişisel verinin tanımı, unsurları, çeşitleri, veri işleme faaliyetinin tarafları, veri işlerken uyulması gereken genel ilkeler ve işleme şartları tespit edilmiştir. İkinci bölümde; Kişisel Verileri Koruma Kurumuna, idarenin veri işleme faaliyetinden kaynaklanan hukuki sorumluluğuna ve bu sorumluluğu etkileyen hallere değinilmiştir. Üçüncü bölümde ise; veri işleyen idarenin hukuki denetiminin gerekliliği, idarenin yargı dışı denetimi ve yargısal denetimine yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kişisel veri kavramı, idarenin sorumluluğu, idarenin hukuki denetimi.
Türk hukukunda ceza koşulu
Ceza koşulu, zaman içinde borç ilişkilerinin artması ve tarafların birbirine duyduğu güvenin azalması ile uygulamada sıklıkla başvurulan bir teminat yöntemi haline gelmiştir. Çalışmamızda Türk hukukunda ceza koşulu, TBK temel alınarak incelenmiştir. İnceleme yapılırken doktrindeki önemli görüşlere ve güncel Yargıtay kararlarına da yer verilmiştir. Çalışmamız giriş, üç bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Bu kapsamda birinci bölümde, ceza koşulu kavramı, tanımı, tarihçesi ve unsurları açıklanarak ceza koşulunun amacı ve uygulama alanları incelenmiştir. İkinci bölümde, ceza koşulunun türleri açıklanmış ve her bir tür kendi içinde unsurları ile ele alınmıştır. Üçüncü bölümde, ceza koşulunun zarar ile ilişkisi, aşırı ceza koşulunun indirimi ve usul işlemleri incelenmiştir. Devamında, ceza koşulunun tacirler bakımından TTK'ya göre incelemesi yapılmış ve ceza koşulunun sona erdiği hâller izah edilmiştir.
Sözleşme hukukunda koşul
Eski ve köklü bir hukuki kavram olan koşul, gelecekte gerçekleşmesi belirsiz olayların hukuki işlemin sonuçlarına tesir etmesini sağlar. Koşulun geleceğe ilişkin olmasının sonucu olan belirsizlik, kavrama hususi yapısını kazandırır. Koşul, doğurduğu hukuki sonuçlar bakımından geciktirici ve bozucu koşul ayrımına tâbi tutulur. Taraf iradeleriyle geciktirici koşul olarak belirlenen olayın gerçekleşmesi, hukuki işlemin hüküm doğurmaya başlaması sonucunu ortaya çıkarır. Taraf iradeleriyle bozucu koşul olarak belirlenen olayın gerçekleşmesi ise hukuki işlemin etkisinin sona ermesine sebep olur. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu uyarınca, kural olarak koşulun gerçekleşmesi ileriye etkilidir. Bozucu koşulun gerçekleşmesi, iade yükümlülüklerinin doğmasına neden olabilir. Koşulun gerçekleşmesinden önceki dönem, koşulun gerçekleşmesi ve gerçekleşmenin hukuki sonuçları, farklı hukuk sistemlerinde değişik şekillerde yorumlanmıştır. Bu yorumlar, farklı hukuki uygulamaların ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Çalışmamızda sözleşme hukukunda koşul, koşul kurumunun tarihi gelişim süreciyle birlikte, Türk/İsviçre hukukunda ve uluslararası hukuk uyumlaştırma metinlerinde (PICC, PECL ve DCFR) ele alınma şekilleri bakımından incelenmiştir.
1951 Cenevre Sözleşmesi ve Türk Hukukundaki geçici koruma statüsünün karşılaştırması üzerine yapay zekâ çalışması
Türk Hukuk Sistemi'nde de coğrafi konumdan ötürü mültecilik konusu ele alınmış ve birçok düzenleme yapılmıştır. Fakat 1951 Cenevre Sözleşmesi bir noktada yetersiz kalmaktadır. Bu nokta ise ülkelerindeki iç karışıklıklardan dolayı ülkemize kitlesel akınla gelen Suriyelilerdir. Bireysel koruma statülerini düzenleyen 1951 Cenevre Sözleşmesi "kitlesel akınla" gelen Suriyeliler için yetersiz kalan bir düzenleme olmuştur. Bu nedenle öncelikle 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu'nda geçici koruma rejimi düzenlenmiş daha sonra bu rejim ayrıntılı şekilde çıkarılan Geçici Koruma Yönetmeliği'nde düzenlenmiştir. Günümüzde gelinen noktada mülteci hukuku ile ilgili birçok çalışma yapılmıştır. Tüm bu çalışmalara bakıldığında hala belirli yetersizlikler bulunmaktadır. İşte bu yetersizliklerden biri de kitlesel akınlarla ülkelere sığınan bireylerin durumlarıdır. Bu konuda uluslararası hukuk sahasında uzlaşılmış ortak bir mevzuat bulunmamaktadır. Bu noktada Türkiye'deki Geçici Koruma Yönetmeliği örnek belge niteliğindedir denilebilir. Geçici koruma statüsü hakkında ortak bir uluslararası mevzuatın geliştirilememesi ve 1951 Cenevre Sözleşmesi'ni iyileştirme çabalarının yetersiz kalması, ilgili devletlerin uluslararası koruma statüsü uygulamalarının güvenilirliğini etkilemektedir. Bu durumu bertaraf etmek ve bu iki noktada gerekli adımları atmak amacıyla literatür çalışmaları neticesinde birtakım öneriler getirdik. Bu öneri niteliğindeki maddeleri gruplandırarak yapay zeka uygulaması olan matlab uygulamasında kullanarak sonuçlarını değerlendirdik. Bu değerlendirmeler sonucunda elde ettiğimiz veriler ile ilgili ilgili sorun adına çözüm önerilerinde bulunduk. Bu sonuçların uygulanması halinde önemli katkıların sağlanabileceği kanaatindeyiz.
Türk hukukunda garanti markası ve helâl sertifikası
Marka, bir mal veya hizmeti diğer mal veya hizmetlerden ayırt eden işaretlerdir. Bu nedenle üzerine konulduğu ürüne karakter kazandırır. Sınai Mülkiyet Kanunu'nda mal veya hizmetlere ait ortak özellikleri ve üretim usullerini gösteren işaretler garanti markası olarak düzenlenmiştir. Mal veya hizmetlerin ortak özelliklerini ve üretim usullerini gösteren garanti markası, marka sahibi dışında herkes tarafından kullanılabilir. Ayırt ediciliğin merkeze alındığı marka hukukunda garanti markası, diğer marka türlerinden bu yönüyle ayrılmaktadır. Bu çalışmada garanti markasının marka hukukundaki yeri tespit edilmeye çalışılmıştır. Garanti markasının marka hukukundaki yeri tespit edilirken benzer kavramlarla ilişkisi ve ayrıldığı yönler ortaya konulmuştur. Markaların tesciline ve korunmasına ilişkin hükümler, kullanım amacı ve diğer markalardan farkları göz önüne alınarak garanti markası açısından ayrıca ele alınmıştır. Söz konusu değerlendirmeler yapılırken markaların tescil süreci ile mutlak ve nispi ret nedenleri açısından incelenmesinde esas alınan değerler dikkate alınmıştır. Çalışmamızın son bölümünde ise garanti markası özelinde helal sertifikası kavramı ele alınmıştır. Bir mal veya hizmetin İslamî kurallara uygun olduğunu gösteren helal sertifikası, uygulamada birçok mal veya hizmet üzerinde kullanılmaktadır. Ancak bu kullanım üçüncü kişilerin kendi belirlediği kurallara göre ya da üreticinin münferit beyanı ile gerçekleşmektedir. Uygulamada "helal" işaretinin farklı unsurlarla mal markası veya hizmet markası olarak tescil edildiği görülmüştür. Fakat helâl işaretinin kullanımı çok yaygın olsa da hukukumuzda yasal zemini henüz oluşmamıştır. Bu nedenle çalışmamızda helâl işaretinin, yasal zeminini oluşturmak amacıyla garanti markası kapsamında incelenmiştir. Bu inceleme yapılırken tescil engeli olarak düzenlenen dini değer ve sembollerin ne şekilde uygulama alanı bulacağı tespit edilmiştir. Ayrıca yapısı itibariyle soyut bir değer olan helâlin hangi şartlar altında garanti markası olarak tescil edilebileceğine ilişkin çözüm önerileri sunulmuştur.