Artistic works
344 theses under this subject heading
Çevresel problemlerin, arazi sanatı ve atık malzemeler ile yapılan sanat bağlamında plastik sanatlara yansıması
İnsanların var olmaya başladığı dönemlerden günümüze kadar geçen zamanda insanın doğa ile olan ilişkisi, belli başlı tahribatların oluşmasına sebep olmuştur. Savaşlar, sanayileşme, nüfus artışı, kentleşme ve tüketim gibi problemler, üzerinde yaşadığımız gezegenimiz olan Dünya'nın kalıcı hasarlar almasını sağlamıştır. 20. yy'dan sonra bu tahribatın artık göz ardı edilemeyecek seviyeye gelmiş olması, sanatçıların bakış açısının değişmesine ve bu döneme kadar sanatta yer edinmiş doğa tasvirinin değişmesine yol açmıştır. 1960'lı yıllarda doğa ile iç içe yapılan sanat çalışmalarının artması ve fikir temelli üretimin yoğunlukta olması, malzeme ve mekan kullanımında değişikliğe gidilmesini doğurmuştur. Sanat mekanları olarak doğayı benimseyen ve doğal malzemeler ile çalışmalar yapan Arazi Sanatı sanatçılarının, tabiata verilen zarara eleştiri niteliğinde işler ortaya koydukları görülmektedir. Bunun yanı sıra oluşan tahribata, doğaya ait olmadığı halde doğaya atılan atık malzemeler ile çalışmalar yaparak tepki gösteren sanatçılar da mevcuttur. Atık malzemeler ile yapılan sanat çalışmaları, toplumun fazla üretim ve tüketim problemini, çevre kirliliği sebebiyle oluşan ekolojik bozulmaları ve diğer canlıların habitatının kısıtlanması durumunu eleştirmektedir. 1960'lardan beri çevresel hassasiyet barındıran çalışmaların günümüze kadar çoğalarak devam ettiği görülmektedir. Yeni kavramların meydana gelmesi ve mevcut kavramların tanımlamalarının derinleşmesiyle birlikte, önceden üretilmiş olan ve süreci devam eden çalışmalar güncel kavramlar ile yeniden değerlendirilmektedir. Yapılan bu çalışmada, gelişmekte ve biçim değiştirmekte olduğu görülen kavramların, bu süreç içinde yapılan çalışmalara nasıl entegre olduğu incelenmiştir. 1960 sonrası sanatçıları ve akımları konusunda gelişim süreci devam eden sınıflandırmalar yapılmış olup, değişen Dünya düzenine yapılan doğrudan ya da dolaylı eleştirilerin, sanat çerçevesinde nasıl ele alındığı araştırılmıştır. Sanat değeri olmayan neslerin bir imgeleyen pozisyonunda izleyiciye sunulması, eser, sanatçı ve izleyici üçgenini daha çok vurgular hale getirerek, izleyicinin asıl özne olduğunun altını çizmiştir.
Hayali düzen
İnsanoğlu, kalabalık toplumlar oluşturdukça bu toplumları oluşturan bireyleri birbirine ve topluma bağlamak ve mevcut toplumsal yapının etkin bir şekilde devam edebilmesini sağlamak için, Hayali Düzen adı verilen üst anlatılar icat etmişlerdir. Hayali Düzen, tarih boyunca, imgeleri kullanarak insanın topluma ve kendisine bakışındaki pek çok şeyi belirlemiştir. Toplumun imgeler üzerine etkin bir şekilde düşünen bir üyesi olan sanatçı da Hayali Düzen anlatılarından bağımsız değildir. Ancak kendi dünyasını bununla sınırlandırmak zorunda değildir. Hayali düzen(ler) tarih boyunca etkin oldukları toplumlarda gerçeğin nasıl algılandığını belirlemişlerdir. Kabul edilmiş gerçekliğin sınırları hayali düzen çerçevesi içinde kalmıştır genel olarak. Bunu tarihsel süreç içindeki sanatsal çalışmaların kısa bir değerlendirilmesiyle göstermek mümkündür. Günümüze kalan sanatsal çalışmalar, yapıldıkları dönemin ruhunu ve elbette hayali düzenini yansıtırlar. Sanat eserlerinin anlattıkları "hikâyeler" buna göre şekillenmiştir. Oysa özellikle çağdaş döneme yaklaştıkça insanoğlu bu üst anlatının varlığını daha çok fark etmeye başlamışlardır. Özellikle aklın egemenliği artmaya başladıkça toplum ve sanatçılar üst anlatıların işlevlerini bazen bilinçsiz bir şekilde olsa da, ama mutlaka, sorgulamaya başlamışlar ve bu sorgulamalardan büyük değişimler devşirmişlerdir. Amacım, gerçeklik ve hayali düzen kavramlarına kısa, ama toparlayıcı bir bakış attıktan sonra, özellikle günümüz sanatçılarının işlerinde ve elbette kendi çalışmalarımda hayali düzen'in etkisini sorgulamak, en azından görmeye çalışmaktır.
Terra sigillata ve tiffany vitray teknikleri ile doğayı dönüştürme
Bu sanat çalışmasında, Terra Sigillata ve Tiffany Vitray teknikleri kullanılarak doğal öğelerin sanat eserine nasıl dönüştürüldüğü incelenmektedir. Seramik sanatında, kil ya da sır gibi inorganik bileşenlerin pişirilmesiyle biçimler oluşturulurken, Tiffany Vitray tekniğinde renkli camlar kesilir ve bir araya getirilerek biçimler oluşturulur. Her iki teknik de doğal öğelerden esinlenerek; örneğin doğadaki hayvan biçimlerini, sanat eserine dönüştürmek için kullanılmaktadır. Bu tekniklerin kullanımı ile doğal öğelerin esiniyle sanat eserine nasıl dönüştürüldüğü ve sonuçta elde edilen eserlerin düşünsel alt yapısı ve teknik aşaması ele alınmaktadır. Bu kapsamda oluşturulan eserlerin seramik kısmında Terra Sigillata tekniği uygulamaları ön plana çıkmaktadır. Doğal öğeler, insanlık tarihi boyunca sanatın bir parçası olmuştur. Doğa, sanatçılar için sonsuz esin kaynağıdır. Terra Sigillata ve Tiffany Vitray teknikleri de doğal öğelerin esere dönüştürülmesinde sıkça kullanılmaktadır. Bu gibi teknikler yardımıyla birçok sanatçı doğanın güzelliğini yansıtmak, ölümsüzleştirmek ve doğal olanı kendi yorumlarıyla kalıcı hale getirmek istemiştir. Bu sanat çalışması raporunda da bu yaklaşım benimsenmektedir. Terra Sigillata ve Tiffany Vitray teknikleri ile doğal öğelerden esinlenerek çeşitli hayvan biçimleri yorumlanmaktadır. Sanat çalışması raporunda yer alan kişisel hayvan yorumlarıyla; hayvanların, üretim makinalarına dönüştürülmesine dikkat çekilmek istenmektedir. Bu nedenle besi hayvanları gözlemlenmiş ve incelenmiştir. Besi için yetiştirilen hayvan bedenlerinin, kullanılan teknikler yardımıyla esere dönüştürülmesi amaçlanmıştır. Anahtar Sözcükler: Dönüştürme, Doğa, Hayvan, İnsan, Tiffany Vitray, Terra Sigillata
Kişisel bellek bağlamında sanat eserinde rengin ve imgenin anısallığı
Bellek yaşanılan veya öğrenilen şeyleri, zihinde saklama ve tekrar hatırlatma gücüne sahiptir. "Kişisel Bellek" ifadesi belleğin daha spesifik ve bireysel bir yönünü temsil eder. "Rengin ve İmgenin Anısallığı" ifadesi ise renklerin ve imgelerin bellekteki anılar ile aralarında güçlü bir bağ olduğunu vurgulamaktadır. Bu çalışma raporunda, sanatçıların özel yaşamlarının ve psikolojik durumlarının renklere yansıma biçimleri gözlemlenmektedir. Bununla birlikte renklerin duygular üzerindeki etkisi incelenmektedir. Renkle boyanmış geniş boş alanların izleyicide kişisel düşünce pratikleri oluşturduğu ve bu şekilde alımlayıcıda düşsel atmosferler yarattığı vurgulanmaktadır. Bunun yanı sıra, imge kavramı da psikolojinin yansıması açısından ele alınmakta ve duyguların güçlü metaforik tasvirlerinde önemli bir araç olarak kullanılabileceği belirtilmektedir. İncelemeler sonucunda elde edilen bulgular arasında, imge kavramının hatırlama sürecinde de önemli bir etkisinin olduğu görülmektedir. Raporun temel odak noktası renk ve imge kavramları üzerine ayrıntılı bir inceleme yaparak, çalışma raporu süresince üretilen işlerde yer alan imgelerin ve renklerin kişisel arkeolojideki anısallığı ile ilgili yönlerini keşfetmek ve ayrıntılı analizler sunmaktır. Bu analizler, belirli imgelerin ve renklerin tez sürecinde üretilen sanat pratikleri ile olan ilişkisini ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır. Ayrıca, konuyu daha anlaşılır hale getirmek için bu anlayış ile üretimlerini gerçekleştiren sanatçılardan örnekler sunulmaktadır.
Zıtlık kavramının dalga oluşumlarıyla sanatsal olarak yorumlanması
Yaşamımızın her anında, karşımıza çıkabilecek olan herhangi iki zıt durumun bir araya gelerek bir bütünü oluşturmasıyla meydana gelen zıtlık kavramının Heraklitosla birlikte ortaya çıkış aşamasından itibaren incelenmesiyle anlamlandırılması ve zıtlık kavramının dünya üzerinde var olan düzenini sağlayan diyalektik yasasıyla anlatılmasıyla, bu yasasının doğanın diyalektiği üzerinden işlenmesiyle sürdürülmektedir. Diyalektik; karşıtlıkları kullanarak gerçekleştirilen akıl yürütme biçimidir. (Turkedebiyatı,2007) Sanat tarihi boyunca bütün sanat dallarında zıtlığın bir eser yaratım sürecinde kavram olarak kullanıldığı görülmektedir. Raporun birinci bölümünde; zıtlık kavramının kelime anlamından başlayıp tarihsel sürecine kadar araştırılmasıyla devam eden araştırmada doğadaki her şeyin birbirine bağlı olması ve sürekliliğinin olmasının anlatıldığı diyalektik kavramıyla bağlantısı işlenmiştir. Diyalektik kavramının doğanın düzenindeki yeri anlatılmıştır. Doğa olaylarından seçilen dalga hareketi açıklanıp doğanın diyalektiği üzerinden yorumlanmıştır. Plastik sanatlarda dalga formu çalışan sanatçılar araştırılıp, yorumlanmıştır. İkinci bölümde ise tüm bu teorik süreçteki bilgiler ile özgün seramik uygulamalarla dalga oluşumları yorumlanmıştır. Rapor kapsamında karşıtlıkların kullanılması ile sanat eseri tasarlamanın yöntemleri, dalga formu üzerinden seramik uygulamalara yansıtılmaya çalışılmıştır. Bu çalışmanın çıkış noktası, insan yaşamına dair zıtlık kavramının ve zıtlığı oluşturan iki farklı olgunun arasındaki bağın yine doğa olayları sonucu oluşan dalga formları üzerinden sanatsal olarak yorumlanmasıdır.
Yerli Mallar Sergileri - Erken Türkiye Cumhuriyeti uygulamaları
Tez çalışmasında, 1929 – 1939 yılları arasında Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti öncülüğünde gerçekleştirilen onbir Yerli Malları Sergisi incelenmiştir. Sergiler biri dışında diğerleri İstanbul Galatasaray Lisesi'nde gerçekleşmiştir. Birinci bölümde Yerli Mallar Sergisi kavramının gelişiminin anlaşılabilmesi için tarihi kapsamı incelenmiştir. İncelemeye Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde başlayan sanayileşme hareketi, uluslararası sergilere katılım ve yerli malı kavramının ortaya çıkışı ile başlanmıştır. Osmanlı modernleşmesi ile başlayan sürecin Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu öncesi ve sonrasında ekonominin içinde bulunduğu sorunların çözümü ile bağlantılı nasıl geliştiği tarihi kapsam içerisinde araştırılmıştır. 1921 sanayi sayımları, İzmir İktisat Kongresi verileri doğrultusunda Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti'nin kuruluşu ile ortaya çıkan gelişmelere yer verilmiştir. İkinci bölüm İstanbul Galatasaray Lisesi Yerli Mallar Sergileri sıralanmıştır. Her sergi organizasyonunda farklılaşan unsurlar vurgulanmıştır. Sergilere ait dönemin Cumhuriyet gazetesi haberleri taranmıştır. Tezin üçüncü bölümü Yerli Mallar Sergileri'nde yer alan sanatçılara ayrılmıştır. Sergilerin düzenlenmesinde planlama açısından bir kaygı taşınmadığı ancak sergilerin gördüğü ilgiden dolayı sergicilik adına adım atıldığı görülmüştür. Dönemin önde gelen grafik sanatçısı, heykeltıraşı, mimarı bazı isimlerin sergi, pavyon tasarımı yaptığı, serginin duyurulması için özel afiş tasarımlarının yapıldığı görülmektedir. Bu bölümde sergiler için tasarım geliştirmiş bazı isimler incelenmiştir. Tezin dördüncü bölümünde ise yerli malı kavramı beraberinde sergileme, tüketimin özendirilmesi ile ilgili günümüzden bir örnek ile birlikte değerlendirilmiştir. Sonuç bölümünde 1929-1939 yılları arasında düzenlenen "Yerli Mallar" sergilerinin öne çıkan özellikleri, benzerlikleri ve farkları derlenmiştir.
Eklektik hayatlardan deneysel sanat yorumları
Tez uygulanış açısından kavramsal ve uygulamalı olarak yönetilmektedir. Tezin kapsamında; toplumda yaşanan paylaşımların getirmiş olduğu şablonların ayrışmasından doğan "Şizo" kavramının oluşturduğu alt kavramlar sosyoloji, psikoloji ve felsefi alanlarda bütüncül bir şekilde ele alınarak sanattaki yansıması irdelenmektedir. Bu alt kavramlar dâhilinde toplumsal bellek yitimi, kimliksizleşme, afazi, kültürel şizofreni, ötekileşme, organsız beden, kinizm, yersiz-yurtsuzlaşma incelenerek sanattaki yeri sorgulanmaktadır. Tezin ilk bölümünde; öncelikli olarak, bu kavramlar ele alınarak, tanımlar gerçekleştirilip sanattaki sürecine zemin oluşturulmaktadır. Tezin ikinci bölümünde ise; bu kavramların sanat zemininde nasıl işlevsel olarak yer aldığına değinilerek, sanatçılar ve eserlerindeki örneklerle konuya zenginlik kazandırılmaktadır. Bu noktada "Deneysel Sanat" gelinmek istenen noktadır. Deneysel Sanat oluşumunun süreci, bu basamaklardan geçilerek tezin genel kapsamında ifade bulacaktır. Deneysel sanat bağlamında, "Şizofrenizm" iddiası üzerinden açılım yapılmaktadır. Şizofrenizm'in sanata geçiş süreci, eserler üzerinden takip edilmektedir. Bu kavram üzerine yapılan tartışma, kendime ait eser üretim süreciyle de bütünleştirilerek ifadede güç kazandırılmaktadır. Deneysel sanat üslubunun geniş kadrajında yansıtılan eserlerin, Şizofrenizm çatısı altındaki sorgusunda görsellik ön planda sunulmaktadır.
Sanatta biçim - temas ilişkisi
"Sanatta Biçim – Temas İlişkisi" başlıklı raporda nesnenin birey için özdeş bir biçim olduğu, bu özdeş biçimin ise bir tür teması doğurduğu saptanarak bugün bireyin nesneyi nasıl algıladığı, nesneye ve mekâna nasıl temas ettiği incelenmiştir. Bu amaç doğrultusunda birinci bölümde insanın nesneleri salt bir bilme yetisi ile algılamadığı, aksine bir özdeşleyim içtepisi ile nesnelere yaklaştığı, bu özdeşleyim içtepisinin de nesnelere yeni bir anlam kazandırdığı ifade edilmek istenmiştir. Estetik bir tutumla beraber nesnenin değişen kullanım alanları göz önünde bulundurularak sanatçı – nesne ilişkisi incelenmiştir. Sanat yapıtında nesnenin değişen biçimleri üzerinden biçimin yeni yeri sorgulanmıştır. İkinci bölümde biçimin yeni yeri etkileşim, iletişim, rastlantısallık ve karşılaşma gibi faktörler üzerinden incelenerek mekânın da bir ilişkisel dünya olduğu ifade edilmiştir. Değişen biçim anlayışları ile beraber nesne ve mekân, bir tür etkileşim içinde olarak dış / iç dünya verileriyle kendi biçimini yaratmaktadır. Bu doğrulta biçim, nesnel ve mekânsal anlamda bir temasla oluşmakta ve sürekli bir değişim / dönüşüm geçirmektedir. Temas kavramı göz önünde bulundurularak nesnel ve mekânsal anlamda biçimin yeni yeri, uygulamalar ile pekiştirilmiştir
Sanatta bedensel ve zihinsel sınırlar: Uzuv-uzantı olarak sanat pratikleri
"Sanatta Bedensel ve Zihinsel Sınırlar: Uzuv-Uzantı Olarak Sanat Pratikleri" başlığı altında ele alınan bu rapor, beden ile sanat nesnesi ve üretim sürecinde beden ile üretim araçları arasındaki ilişkinin bedensel uzamlılığına odaklanırken, aynı zamanda imgenin, düşüncenin taşıyıcısı olarak sanat nesnesini de bedenin uzantısı olarak ele alan bir önermeden yola çıkmıştır. Bu önermeden hareketle, sanat izleyicisinin ya da alımlayıcısının nesneyle girdiği bedensel ve duyusal ilişkiler ve duyusal uzamların bu ilişki içerisindeki değişim ve dönüşümleri ele alınmaya çalışılmıştır. Birinci bölümde teknoloji kavramı ve kapsamı ele alınmış ve insanlık tarihinde teknoloji-insan birlikteliğinin karşılıklı gelişim ilişkisinin izleri sürülmeye çalışılmıştır. Bu tarihsel ilişki içerisinde teknoloji olarak adlandırılan üretimlerin insan doğası üzerindeki dönüştürücü etkileri, biyolojik ve kültürel temeller üzerinden incelenmiştir. İkinci bölümde teknoloji, beden ve sanat etkileşimi incelenmiş, bu çerçevede öncelikle beden algısının düşünce tarihindeki yeri karşıt düşünceler üzerinden genel hatlarıyla ortaya konmaya çalışılmıştır. Beden algısının insan ve çevresi arasındaki ilişkileri ne yönde etkilediği, sanat, teknoloji ve beden ilişkisi üzerinden irdelenmiştir. Bu noktada raporun ana fikrini oluşturan uzuv-uzantı olarak teknoloji ve beden ilişkisinin kavramsal çerçevesi belirlenmiştir. Aynı zamanda bu ilişki çerçevesinde, sanat, teknoloji ve beden ilişkisinin 20. ve 21. yüzyıl sanat pratiklerine yansımaları ele alınmaya çalışılmıştır. Üçüncü bölümde, raporda ele alınmış olan kavramlar çerçevesinde oluşturulan uygulamalar, beden ve nesne ilişkisinin fiziksel ve duyusal ilişkiler üzerinden irdelendiği, bireysel ve çoğul alanlar başlığı altında iki bölümde ele alınmıştır. İnsan ve araçları arasındaki bedensel uzantı ilişkisi, sanat üretim pratikleri üzerinden kendine yer bulmaya çalışırken, duyusal uzama dahil olan medyaların yer aldığı çalışmalar, duyusal uzantıların sanat alımlayıcısının algısal süreçleri üzerindeki etkisinin deneyimlendiği bir etkileşim ve duyumsa zemini kurgulamayı amaçlamıştır.
Sanatta kendilik ve kişisel tarihin anlatımı kapsamında öznel uygulamalar
Çok uzun zamandır bireyin dış dünyadan etkilenerek iç dünyasını yansıtmasıyla, kendi yaşamındaki bağlantıları sanat nesnesine dönüştürmesi en tanıdık üretim biçimi olagelmiştir. Sanatçı, yaratıcı konuma ulaşıp özgürlüğünü ilan ettikten sonra kendi varlığını, kendiliğini çalışmalarına nasıl konu eder? Bu çalışmada, kişisel tarihin aralarında gezinirken özellikle de çocukluktan kalan "çocukluk halleri"nin ön plana çıktığı görülebilir. Bilinçaltının ve bilinçdışının bu anlamda ne kadar etkin olduğu psikoloji ve toplum bilimleri açısından daima incelenmektedir. Sanat yoluyla bu konuya bakış ise biyografik anlatım ve çözümlemelerde sıkça görülebilir. Hemen hemen her sanatçı bir yönüyle bu biyografiyi oluşturur. Çalışma kapsamında sanat ve yaşamın görünür ve görünmez bağları üzerinde durulmuş, yaşamın mı sanatı yoksa sanatın mı yaşamı konu ettiği soru hep zihinde tutularak, bir zaman dizin sırasıyla yaşamın odak noktalarından yapılan seçki ve sorgulamalar üzerinden kendilik olma hali ele alınmıştır. Kendi olma ve kendini gerçekleştirme hali seramikten öznel uygulamalarla ortaya konmuş, yaratıcılığa katkısı ve sanatsal sürece yansıması çok yönlü değerlendirilmiştir. Bu çalışma kişisel tarihe ait bazı düşünsel ve duygusal birikimlerin, anıların birbiri içinde, yer yer oyunsal bir üslupla sanata yaklaşması ve kendi yoluyla seramiğin bir anlatıma dönüşmesi halidir. Anahtar Sözcükler: Kendilik, kişisel tarih, otobiyografi, seramik, sanat nesnesi, oyun nesnesi.
Kentsel mekanda ayrışmanın gündelik hayata ve kişisel sanat pratiğine etkisi
Günümüzde dünya nüfusunun yarısından fazlasının yaşadığı kentler, kurulduklarından beri yönetilir, mekânsal olarak ayrıştırılır ve güçlüler tarafından işgal edilir. Modernizm ile birlikte katmerlenen bu süreç, günümüzde bizzat kentsel mekânın metalaşması, kolayca ve kerelerce el değiştirebilmesi ile kentin yönetimsel boyutunun karmaşıklaşmasına yol açmıştır. Böylece kentte yaşayanlar için önceleri yönetimlerce sosyo-ekonomik kurallar doğrultusunda mahalleler, sokaklar ve alanlar aracılığıyla yaşanan mekânsal ayrışma, Postmodern süreçte doğanın, kentsel belleğin, kamusal alanların tahribatıyla kent insanının artık kendini tecrit etmeyi yeğlemesine doğru evrilmiştir. Çünkü bu ucu bucağı belirsiz tahribat, bireylerin alanlarını hiç ummadıkları şekilde daraltmış, onları yalnızlaştırarak yaşadıkları hayata yabancılaştırmış ve gündelik hayatlarını doğrudan etkilemiştir. Bu sebeple "gündelik hayat ve eleştirisi" 19.yy'dan beri sanatın ve felsefenin önem verdiği konular arasında yer alırken, kentin gündelik hayatına dair sıradan kişisel tespitlerin önemi gün geçtikçe açığa çıkmaktadır. Tüm sanat alanları bu tespitlerin vurgulanmasında önemli bir ifade biçimi olarak rol oynamaktadır. Anahtar Sözcükler Kent, Mekân, Ayrışma, Yabancılaşma, Gündelik Hayat, Sanat
Bezeme ve bezenen kadın figür kurgusu
Bezeme olgusu, içtepisel, duyusal alana hizmet eden işleviyle, doğayı taklit etme amaçlı, zanaat etkinliği ve sanatın ilk üslupsal niteliğidir. Bu üslupsal nitelik, Worringer'e göre inorganik, geometrik -çizgisel soyutlama üslubudur. İlkel insan hissettiği, duyumsadığı biçimiyle, bedeni dahil, tüm kullanım nesnelerini ve yaşam alanını bezekleme edimiyle anlamlı kılmış, sanatın, dinsel inancın temellerini de bu yolla var etmiştir. Doğu ve Batı ekolünde, sanat- din geleneğiyle yol alan, özü betimleyen bezeme/ minyatür ve ikonaların düzlemsel mekân algısı, soyut-çizgisel üslup olarak kendini var ederken, Oklid geometrisinin perspektif açılımıyla, Antik Yunan ve Rönesans sanatı, aklın ve bilimin ışığında görünür dünyayı betimleyerek üç boyutlu mekan algısını keşfetmiş, panteist içtenlik duyduğu, özdeşleyim içtepisiyle natüralist üslubun niteliğini oluşturmuştur. Araştırmada, tarih öncesinden günümüze her iki üslubu (soyut-çizgisel ve natüralist) içeren yapıtlara yer verilmesindeki neden, sanatın varlığına kaynak olan bezemenin önemini vurgulamaktır. Modernist söylemde ilkel, akıldışı ve işlevsiz bir öge olduğu yönünde değersiz kılınan bezemenin, çağdaş sanatta yeni bir söylemle dinamik, soyut, özü betimleyen sübjektif duyusal ve aynı zamanda ileri teknolojinin dijital tasarım teknikleriyle gelişen bir ifade biçimine dönüştüğü görülmektedir. Uygulama işlerinde kendiliğinden gelişen iki kategorik aşamada, bezemenin doğasıyla örtüşen özgün bir biçeme ulaşılmış, bilgisayar destekli teknolojinin olanaklarıyla, deneysel ve çoklu varyasyonlara ufuk açmıştır.
Gerçeküstü dönem sanatçılarının yapıtları üzerinden dijital fotoğraf, manipülasyon ve grafik tasarım uygulamalarıyla gerçeküstücülüğün yorumlanması
Gerçeküstücülük, on dokuzuncu yüzyılın ilk çeyreğinde, Dadacılık'tan, Puslu Hareket'ten ve Freud'dan etkilenerek Fransa'da ortaya çıkmış ve İkinci Dünya Savaşı sırasında, temsilcilerinin bir kısmının ABD'ye kaçmasıyla birlikte, tüm dünyaya yayılmış bir sanat akımıdır. Aklın ve geleneklerin yadsınmasına dayanan bu hareket, sanat yapıtlarının yaratımı sürecinde, bilincin paranteze alınmasını önermekte ve sanatçının bilinçdışının bütünüyle serbest bırakmasını öğütlemektedir. Bilinçdışının yön göstericiliğinde, düşlere ve olağanüstülüklere kapı açan gerçeküstücülük, gerçekliğin, nesnel gerçekliğin daha ötesinde bir yerde, "gerçeküstücülükte" bulunduğunu savlar ve "gerçek" gerçekliğin, "gerçeküstücülük" olduğunu ileri sürer. Aklın tamamını kavrayamadığı gerçekliğin, artık gerçeküstücülük aracılığıyla ulaşılabilir olduğunu savunur. Bu çalışmamda, öncelikle gerçeküstücülüğü ortaya çıkaran entelektüel birikimi ve kaynakları ele aldım, ardından gerçeküstücülüğün kuramsal ve tarihsel aşamalarını incelemeye çalıştım. Daha sonra gerçeküstücü resmin özelliklerini tartışmaya açtım ve bunu takiben resim ile fotoğraf arasındaki ilişkiyi analiz etmeye çabaladım. Son olarak, gerçeküstücülüğün en tanınmış sanatçılarından olan Dali, Magritte, Man Ray ve Picabia'ya odaklanarak, bu sanatçıların gerçeküstücülük çerçevesindeki katkılarını araştırdım ve bu dört sanatçının çeşitli yapıtlarını hem eleştirel biçimde inceledim, hem de onları fotoğraf, manipülasyon ve grafik tasarım uygulamalarıyla yeniden yorumlamayı denedim. Anahtar Kelimeler: Gerçeküstücülük, Grafik Tasarım, Dali, Magritte, Man Ray, Picabia
Toplumsallaşmış korkunun grafik anlatımı
Korku, içgüdüsel olarak insanın hayatta kalma çabasının kaynağıdır. Aynı zamanda toplumda ortak bir davranış kalıbı yaratmanın ön koşuludur. Korku duygusuyla biçimlenmiş bir toplum, özgürlük duygusunu yitirir ve güven duygusu geliştiremez. Bu durum o topluma ait kurallar çerçevesinde gerçekleşir. İnsanları kontrol altında tutmak, yasaklayıcı ve zorlayıcı davranış kalıplarıyla iktidarlarını sürdürmek isteyenler ise insanlık tarihi kadar eskidir. Bir toplumun uymak zorunda olduğu davranış kalıplarını üreten gelenek ve görenek sayesinde birey, içinde yaşadığı toplumla iletişim kurar ve uyum sağlar. İnsan bu kural ve yaptırımların dışına çıkamaz, aksi takdirde dışlanma korkusu yaşar. İnsanda kaygı ve korku duygularını besleyen sınıfsal adaletsizlik, sermaye düzeni gibi kavramlar üzerinden yürütülecek bu tezin amacı; toplumdaki bireylerin geneline yayılmış olan farklı türdeki korkuları grafik tasarım diliyle anlatmaktır. Bununla bağlantılı olarak bir dizi eser üretilmiştir. Zorlanma, dışlanma, kenara itilmişlik, cezalandırma gibi kavramların normalleştirilmesi ve buna bağlı olarak ortaya çıkan insan davranışlarının görsel yansımaları kapsam dahilindedir. İnsanı çevreleyen görsel mesajların dönüşüme uğramasıyla ilgili kaynak ve materyaller, çalışmanın odak noktasını oluşturmaktadır. Bu doğrultuda iletişim kanallarının, toplumu dönüştürmekte kullandığı görsel dilin etkisinde bir dizi poster üretilmiştir. Ayrıca eser metninde, çalışmayı destekleyici örneklere de yer verilmiştir.
Grafik sanatçısı ve karikatürist Faruk Çağla'nın eserlerinin incelenmesi
Grafik ve Karikatür sanatçısı Faruk Çağla, Almanya'da bir döneme damgasını vuran ve kısaca "sanat endüstri içindir" prensibiyle ve "hoca ustadır, öğrenci çıraktır" anlayışıyla sanat ve zanaat bütünlüğü içerisinde eğitim veren efsane okul Bauhaus okulunun Türkiye'deki benzeri olan Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulunda (DTGSYO) 1975-1980 yılları arasında grafik bölümünde öğrenci olarak eğitim almıştır. Kısaca adına Tatbiki de denilen DTGSYO, kurulduğu 1957'den Marmara Üniversitesinin bünyesine dahil edildiği 1982 yılına kadar İç Mimari, Dekoratif Resim, Tekstil, Seramik ve Grafik olarak toplam 5 bölümde binlerce mezun vermiştir. Mezunların birçoğu da mezun oldukları dalda Türkiye'nin çok önemli sanayi ve ticari kuruluşlarında başarılı görevlerde bulunmuştur. Faruk Çağla, Tatbikinin kapanmasından 2 yıl önce 1980 yılında okuldan mezun olmuş son mezunlardan biridir. Küçük yaşlardan beri resim çizen Çağla, lise yıllarında İstanbul'un basın-yayın ve reklamcılık kalbi olan Cağaloğlu'nda tabelacılık yaparak mesleğe alaylı olarak başlamıştır. Daha sonra Tatbikide grafik bölümünde öğrenciliği sırasında ve mezun olduktan sonra da reklam ajansları ve matbaalarda grafik tasarımcı olarak çalışmış, küçüklükten gelen çizim yeteneği sayesinde de gazetelerde ve dergilerde karikatürist olarak çalışmıştır. Emekli olduktan sonra birikimlerini genç kuşaklara aktarmak gayesiyle 2015 yılında 59 yaşında ALES sınavını geçerek üniversitelerde öğretim görevlisi olarak görev yapmış, eğitmenliği sırasında 60 yaşında yüksek lisansını tamamlamıştır. Bunu takiben yabancı dil sınavını (YDS) da geçmiş, tasarımcılıkta 48 yıllık meslek tecrübesinin üzerine sanatta yeterli olduğunu kanıtlamak ve akademik kariyerinde yükselmek için 62 yaşında grafik tasarım dalında sanatta yeterliğe başlamış olan bir eğitmen olması özelliği ile, ayrıca hem eski geleneksel manuel yöntemler ile kağıt üzerine fırça ile, hem de modern dijital programlar ile bilgisayarda tasarım yapabilen ender sanatçılardan biri olması nedeniyle tez konumuz olmuştur. Sonuç olarak, Faruk Çağla'nın eserleri; meydana getirildiği oluşum süreci dikkate alınarak, ülkede bilgisayar devrimi diyebileceğimiz grafik eser üretim tekniklerinin değiştiği bir zaman dilimi de göz önünde bulundurularak çocukluğundan bugüne kadar olan süreçte topluca değerlendirilmiş, sanat ve meslek hayatı yarım aşıra yaklaşan bir grafik sanatçısının eski ve yeni grafik tasarım teknolojisi karşısında mesleğini icra etme ve genç kuşaklara aktarma mücadelesine çok yakından tanıklık edilmiştir.
Grafik tasarım ve sanatta kadın imgesi: Dirim esin tutku
Tarihsel süreç içerisinde insan, iç ve dış doğasıyla bağlantıları, zihinsel deneyimi ve dirimsel enerjisiyle işlevsel bir etkinlik içerisindedir. Duyusal izlenimler ve duyu organlarıyla doğayı keşfederken, coşku, haz gibi duyumlar aracılığıyla da çevresiyle etkileşir. Dışsal koşullar, olaylar ve farklı etkilenmelerle bilgisini geliştirirken, bilincini yüceltir. İnsanın dirimsel enerjisi, içerden ve dışardan gelen tepkilerle, yaşamını devinim içinde gerçek doğrulara yöneltmiştir. Güzellik ve haz alma duyguları, yaşanılan toplumsal değerlere meydan okuma ve yaratıcılık, sanatsal ve kültürel değişimlere yol açar. İnsan, sanatsal ürünleri tutkusuyla gerçekleştirerek, sanatın yaşamı daha güzel estetik değer ortamlarına taşımasını sağlamıştır. Hayatın içinde kadın duyarlılığıyla yaşama dokunma güdüsü, kadının içinde var olduğu yaşam ve bu yaşamın kadın üzerindeki baskısı, denetim ve yönlendirme gibi olgular karşısında sanat, sanatsal üretim, sanat ürünlerinin üretiminde kullanılan kadın imgesi değerlendirilmiştir. Sanat, moda, kozmetik, reklam ve basının, kadının tüm yaşam değerlerini yönetme arzusu, kadın üzerindeki ideolojik saldırı, kimliği üzerindeki tartışmalar, toplumsal kültürlere göre kadını biçimlendirme çabaları konularında sorunlara yanıtlar aranmıştır. Yüzyıllar boyunca kadının sıkıştırıldığı kalıplar ve günümüzdeki baskılara karşı duruş, insanın insanlaşma sürecini duyumsayan, destekleyen başkaldırı konularına yönelik sanatsal çalışmalarla ortaya konulmuştur. Kadına karşı sürdürülen yerleşik, ideolojik baskı ve yönlendirmeler irdelenmiş, anlatım dili olarak resimsel grafik çalışmalardaki imgeler incelenmiş, sanatsal kimlik olgusu sorunsalı araştırılmıştır. Yaşam ve yaşamdaki kadın olgusu, toplumsal değer yargıları, eğitim sorunu, kimlik arayışı, özgürlük, eşitlik, empati, sevgi gibi konular işlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Grafik tasarım, sanat, kadın imgesi, dirim, esin, tutku.
Yazı olgusunun sanatsal yüzü kaligrafi
İnsanın tarihi serüveninde en önemli buluşlardan biri hiç şüphesiz ki yazıdır. İletişim ilk olarak mağara resimleriyle hayatımıza girip zaman geçtikçe artarak gelişen bir sistem halini almıştır. İnsan doğası gereği olarak iletişime olan ihtiyacı ve beklentilerinin artması ile yazının kullanım amacı genişleyip tüm toplumları kuşatmıştır. Yazının bu şekilde genişleyip artmasıyla beraber güzellik ve estetik kavramları da kendini göstermeye başlamıştır. Yazının bu şekilde gelişmeye başlaması güzel yazı yazma yani 'Kaligrafi' sanatının oluşmasını sağlamıştır. Batı kültüründe Avrupa'da Latin, Ortadoğu İslam kültüründe hat, Uzakdoğu'da ise Çin yazısıyla şekillenen kaligrafi, sanatın diğer dallarında da varlığını sürdürmektedir. Bu çalışmamda; Yazı ve günümüzde sanatın tüm alanlarına yansıyan yazı ve kaligrafinin tanımı, tarihsel süreci ve yazı tasarımcılarıyla ilgili bilgiler verip yeni yapılacak çalışmalara yön göstermesi hedeflenmektedir.
İllüstrasyonun sanat kavramı içindeki yeri ve önemi bağlamında resim sanatı ile ilişkisi
İllüstrasyonun geçmiş dönemlerden bugüne, mesajın iletimi ile ilgili çeşitli ihtiyaçlardan dolayı ortaya çıktığı bilinmekle birlikte bu ihtiyaç günümüzde de geçerliliğini sürdürmektedir. Verilmek istenilen iletilerin (mesajın) en yalın şekilde anlatımını yapabilmemizi destekleyen bir sanat dalı olarak illüstrasyon; okurlarının, izleyicilerinin veya insanların üzerinde etkisi güçlü bir araç görevini görmektedir. Bu çalışmada; illüstrasyonun resim sanatı içindeki yeri ve önemi ile resim sanatıyla olan ilişkisi incelenmiştir. Gerçekleştirilen çalışma giriş ve sonuç bölümleri ile toplamda altı bölümden meydana gelmektedir. Çalışmanın birinci bölümünde çalışmanın amacı, konusu, çalışmada uygulanan yöntemlere yer verilmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde illüstrasyon kavramı ve tanımı, iletişimin tarihi, illüstrasyon çeşitleri, illüstrasyonda kullanılan anlatım teknikleri, üretim biçimi olarak geleneksel illüstrasyon teknikleri ve illüstrasyon ile çağdaş sanat akımları arasındaki ilişki açıklanmıştır. Çalışmanın üçüncü bölümünde resim sanatı ve kavramı, üretim biçimi olarak resim, plastik sanatlar bağlamında incelenerek ve eserlerle desteklenerek anlatılmıştır. Çalışmanın dördüncü bölümünde illüstrasyonun resim sanatı ile olan ilişkisi incelenmiştir. Çalışmanın beşinci bölümünde ilkel üretim biçimlerinden modern teknolojiye illüstrasyon üretimi bağlamında illüstrasyonun gelişim süreci ve dijital sanat çağı kavramının geçmiş dönemlerden günümüze gelişi çeşitli illüstrasyon resimleri ile desteklenerek incelenmiştir. İllüstrasyonun bir medya aygıtı görevi gördüğü ve resim sanatı ile arasındaki ilişkisi bu araştırmanın amacını oluşturmaktadır.
The relationship between being, truth, and art in the thought of heidegger
In this thesis, the relationship between Being, truth and art in Heidegger's thought is discussed. Although he is not regarded as a system philosopher and his work does not present a systematic unity, Heidegger's thought has been evaluated in a continuity perspective. In this framework, the reasons for Heidegger to object to the interpretation of Being within the dimensions of time based only on "now" and in terms of presence (presentia) are examined. In addition, the elements that differentiate Heidegger's understanding of Being from the traditional understanding of Being have been analyzed. Later, it was analyzed how the transition from the fundamental phenomenon of truth (aletheia) to the idea of agreement (adaequatio) over time took place. After Heidegger's understanding of truth was examined, within the framework of Heidegger's understanding of art, it was questioned what it means to evaluate art as an essential medium in the happening of truth.
Wassily Kandinsky'nin sanat tanımı
Wassily Kandinsky'nin Sanat Tanımı bu tezin özünü oluşturmaktadır. Sanatçının yaşamından kesitler, yapıtları ile yaşadığı dönemin kültürel, sosyal ve siyasal çerçevesi içinde değerlendirilmesi, sanat kuramına bakışı, yapıtlarından ve yazılarından yola çıkarak sanatı tematik, spiritüel, soyut ve renk olarak tanımlama şekli incelenecektir. Modern sanatın gelişmesinde üstlendiği öncü rolün daha net kavranması sağlanmaya çalışılarak, ortaya konan veriler ışığında, Kandinsky'nin kuramsal yazı ve yapıtlarında sanatı nasıl tanımladığının aydınlığa kavuşması amaçlanmaktadır
Bir arketip olarak gölge
Araştırmamın temeli, gölgenin sanatsal anlamda kazandığı önem ve kullanım şekli ile insan psikolojisi üzerinde yarattığı etkileri incelemektir. İlk bölümde gölgenin genel tanımı, eski inanışlarda hangi kavramlar ile karşımıza çıktığı üzerinde durulmuştur. Ruh ile gölgenin aynı sayıldığı toplulukların bu kavramları nasıl adlandırdığı incelenirken insana ve dünyaya düalist bir bakış açısıyla yaklaşılmıştır. Bu düalite Platon ve İbn-i Arabi ile desteklenmiş, yansıma ve gölge olarak dünya düşüncesi iki düşünür etrafında irdelenmiştir. İkinci bölümde gölge kavramına psikoloji açısından bakılmış, Sigmund Freud?un rüyalara verdiği önem gölgesel anlamda araştırılmıştır. Carl Gustav Jung?un arketipleri incelenmiş ve gölge arketipi üzerinde durulmuştur. Bilinçaltı ve kolektif bilinçdışı kavramları Jung?un gölge arketipi üzerinden irdelenerek sunulmuştur. Üçüncü bölümde sanat üzerinden incelediğimiz gölgenin resmin başlangıcına kadar uzanan serüveni araştırılırken Plinius?un mitinden destek alınmıştır. Eskiçağ, Ortaçağ, Gotik, Rönesans ve Barok dönemlerinde gölgenin kullanımına örneklerle bakılmış, Caravaggio, Rembrandt ve George de La Tour üzerinde durulmuştur. Doğal gölge kullanımı Bosch ve Bruegel bağlamında incelenmiş, gölgenin sembolik kullanımı Carducho ve Poussin üzerinden irdelenmiştir. Gölgenin, kişiliğin su yüzüne çıkartılmayan yönüne Komar ve Melamid resmi doğrultusunda vurgu yapılmıştır. Metafizik resim ve Giorgio De Chirico?nun resimlerindeki gölgenin gizemli hali incelenirken, Salvador Dali ve René Magritte?in eserleri Sigmund Freud ve Michel Foucault düşünceleri ışığında irdelenmiştir. Gölgenin kurgusal yorumlanması kısa örnekler ile incelenmiş ve sinemada kullanımı Alman Dışavurumculuğu ile açıklanmıştır. Gölge oyununun kısa bir tarihsel geçmişine değinilirken, sanatçılar tarafından farklı yorumlanması incelenmiştir. Türk Resim Sanatı?nda gölge kullanımı Adnan Çoker, Balkan Naci İslimyeli ve İnci Eviner üzerinden örneklerle incelenmiş ve araştırma sonlandırılmıştır.
Sanat yapıtının farklı mekanlarda anlam problematiği
Tarih boyunca, sanat ve mekan arasındaki ilişki sürekli değişim gösterir. Nadire kabineleri, değerli nesnelerin biriktirilip gösterildiği mekansal düzenlemelerin ilk örnekleridir. Tarihsel aşamalar boyunca gelişen ve büyüyen kabineler, müzelere dönüşmeye başlar. Kabinelerdeki akıldışı ve hayal gücüyle oluşturulan düzen, müzelerde yerini akılcı, bilimsel ve tarihsel disiplinlere bırakır.Nesnelerin teşhir edildikleri mekanlarla olan bağları, tarihsel süreci kapsayan gelişmelere paralel olarak,değişim göstermiştir. Sosyo-ekonomik ve kültürel politikaların kuşattığı sistemin etkisi sonucu dönüşen sanat,daima özgürlük arayışı içinde olmuştur. Sanatçıysa, yeni anlatım biçimleri ve deneyimlerle, sistemin yönlendiriciliği ve tahakkümleri karşısında yer almaktadır.
Görsel sanatlarda çözümleme için değer kavramlarının yeri
Sanat (eseri); estetik, sanat tarihi, eleştiri, ruhbilim, felsefe, göstergebilim gibi alanlardan pek çok uzmanın incelemesine konu olmuştur. Her biri kendi alan bilgisini sanat alanına taşımıştır. Özellikle, göstergebilimin gösterge ve işaret kavramları ve yeni eleştirinin 'bizzat sanat eserine yönelme ilkesi' yol açıcı olmuştur. Bu çalışmada sanat eserine, sanata yönelik her alandan getiriler göz ardı edilmeden yeni bir bakış açısına yerleşme olanağı üzerinde durulmuştur: Sanat eserini anlamada değerler bir bakış açısı olabilir mi? Elbette bu soruyu sorar sormaz, konunun yeni olmadığı ileri sürülecektir. Doğrudur. Ancak bu konuda yapılan çalışmalara bakıldığında bunların dağınık ya da çok sınırlı oldukları görülmektedir. Bu yüzden değerler konusuna daha geniş bir perspektiften bakılmaya ihtiyaç olduğu düşünülmüştür. Bu amaç doğrultusunda öncelikle değerin neliği ve çevresindeki, ilişkili olduğu kavramlar dikkate alınmış ve çalışma kuramsal ve uygulama olarak iki bölümden oluşturulmuştur. Birinci bölümde değer kavramının genelde hangi akslara,,yani hangi karşıt iki uca oturtulduğu gözlenmiş. Ardından araştırmalara konu edilmiş ya da edilebilecek değer tipleri kısaca ele alınmış, böylece kesin bir sınıflandırma olmasa da, değer tiplerinin uzanımı, sanat eserini anlamada sapmaların ve sanat eserine odaklanmadaki olanakların kabaca da olsa görülmesine fırsat sağlamıştır. İkinci bölümde Hans Baldung'un (1510- 1520) arasına tarihlenen "Havva, Yılan ve Ölüm" tablosu karşılaştırmalı ve eleştirel bakışla, yalnızca temsili değeri konu edilerek incelenmiştir. Ardından Agnolo Bronzino'nun "Aşk Alegorisi" (1546) adlı tablosu daha geniş biçimde karşılaştırmalı ve değer kavramları açısından incelenmiştir. Sonuç olarak, sanat eserine yaklaşımda, öznel bakışların, incelemecinin ilgi alanının sanat eserini anlamayı başka alanlara kaydırdığı gözlenmiş ve sanat eserinin sanatı ilgilendiren değer kavramları açısından bütüncül bir incelenmesinin yapılıp yapılmadığını test etme, incelemenin eksik yanlarını nesnel biçimde görme şansı vereceği için bu yöntem olumlu bulunmuştur. Ve değer çözümlemeci yaklaşımın sanat eserini incelemede birincil ve ikincil değerlerin görülmesine olanak tanıdığı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Aksiyoloji, semantik, yorum bilgisi, göstergebilim, değer çözümlemesi,
Posthuman; bedenin toplumsal inşasının sonu bio - konstrüktif sanat
Posthuman (insansonrası), hümanizma karşıtı temeller üzerine kurulu yapısı ile türlerin ittifakının gerçekleştiği, normal bedenleri belirleyen normların bioteknolojiler sayesinde yıkılarak, doğa ile barışık bir yaşamın paylaşıldığı geleceğin öznesidir. Posthuman, evrim sürecinde oluşan bedenin üzerinde toplumsal müdahaleler ile şekillenen cinsiyetlenmiş bedenleri, farklılıklar üzerinden kurgulanan aidiyetleri ve toplumsal beden müdahalelerini, insanın kendi bedeni üzerinde müdahale inisiyatifini ele alması sayesinde sonlandırma potansiyeline sahiptir. Biokonstrüktif beden günümüz teknoloji çağında bir Postmodern meta ve iktidar mücadelesinin verildiği platform olmaktan çıkarak, insansonrası öznenin inisiyatifinde nesnelleşmektedir. Bio-teknolojilerin beden üzerinde gerçekleştirdiği yapısal yıkım ve dolayısıyla gelen toplumsal inşanın yıkımı, teknolojik beden tezahürleri, bedenin ve insanın nesnelleşerek türler arası ittifak ile gezegeni kapsayan yaşamın yüceltilmesi, insansonrası sanat yapıtlarına da sirayet etmektedir. Sanat ile ileri teknolojilerin içiçeliği beraberinde sanatçı ile bilimadamı arasındaki sınırı da muğlaklaştırmaktadır. Böylelikle, yaşadığımız teknoloji ve bilişsellik çağında, Biokonstrüktif sanatın ilgi alanı yaşayanın tekrardan yapılandırılması olarak özetlenebilir. Anahtar Kelimeler: Posthuman, Transhümanizma, Bio-konstrüktif Sanat, Toplumsal beden, Teknolojik beden