Adnan Menderes University
Discipline

Medical Microbiology

Adnan Menderes University

187

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

HLA-DRB1 tiplerinin kronik hepatit C virüs enfeksiyonu ve prognozu ile ilişkisi

Giriş: Hepatit C virüs enfeksiyonu yüksek kronikleşme oranı ile ciddi bir halk sağlığı problemi oluşturmaktadır. Dünyada her yıl yaklaşık 350.000 kişi kronik HCV enfeksiyonları yüzünden hayatını kaybetmektedir. Hastalığın prognozunu etkileyen faktörlerle ilgili çalışmalar yapılmaktadır. İnsan doku uygunluk antijenlerinin (HLA) allel değişiklerinin HCV enfeksiyonunun prognozu üzerinde etkisinin olduğu bildirilmektedir. Bu çalışmada HLA DR-B1 allellerinin, HCV enfeksiyonunda tedaviye yanıt ve hastalığın prognozu üzerinde etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Materyal-Metod: Çalışmaya Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Şubat 2014- Ocak 2015 tarihleri arasında takip edilen kronik HCV enfeksiyonu olan toplam 65 HCV enfeksiyonlu hasta alınmıştır. Çalışmaya dahil hastalarda kronik HCV enfeksiyonunun prognozu HCV-RNA değerleri kullanılarak belirlenmiştir. Buna göre hastalar; spontan düzelenler : herhangi bir tedavi görmeden altı aylık kontrolleri sırasında viral yükte ≥ 2 log10 kadar düşme tespit edilenler, tedaviye yanıt verenler: HCV-RNA viral yük takibinde, tedavi sonrası 24. haftada, 48. haftada ve takiben altı ayda bir yapılan kontrollerde viral yükte ≥ 2 log10 kadar düşme olanlar, tedaviye yanıt vermeyen veya nüksedenler :Tedavi sonrası 24. hafta ve 48. hafta viral yükte < 2 log10 düşme olmayanlar veya viral yüklerinde düşme olan ancak altı aylık kontrollerinde tekrar yükselme tespit edilenler olmak üzere üç gruba ayrılmıştır.HLA DR-B1 belirlemek için EDTA'lı tüplere hastalardan alınan tam kan örneklerinden, spin kolon yöntemiyle DNA ekstraksiyonları yapılmış ve alleller LIFECODES HLA-DRB1 eRES Typing Kit (ImmucorTransplant Diagnostics, Inc, Stamford, USA) kitleri ile sekansa spesifik oligonükleotid (SSO) – Luminex yöntemi kullanılmıştır. Çalışmada elde edilen veriler SPSS 23.0 (Inc, Chicago, IL, USA) paket programı ile değerlendirilmiştir. Analitik analizlerde ki-kare testi kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya alınan toplam 65 hasta 22-79 yaş aralığında olup, yaş ortalaması 56.5±12,9'dur. Hastaların %43,1 (28)'si erkek, %56,9 (37)'u kadındır. HCV enfeksiyonu olan hastalar prognozlarına göre gruplandırıldığında 36'sı (%55,4) tedaviye yanıt veren grubu, 16'sı (% 24,6) nüks eden veya tedaviye yanıt vermeyen grubu, 13'ü (%20) spontan olarak iyileşen grubu oluşturmuştur. Hastalardan izole edilen HCV-RNA genotiplerinin dağılımı, genotip 1 % 93,6 (61), genotip 2 %1,6 (1), genotip 3 % 1,6 (1), genotip 4 % 3,2 (2) olarak belirlenmiştir. HLA-DRB1 allelleri sıklık sırasıyla 34'ü (%26,15) *11, 20'si (% 15,38) *4, 14'ü (%10,17) *15, 13'ü (%10) *13, 11'i (%8,46) *1, 7'si (% 5,38) olarak en fazla görülmüştür. Daha az oranda görülen alleller ise HLA-DRB1 *3,*10,14,16*7,8 olmuştur. HLA-DRB1*2,5,6,12 allelelerine hiç rastlanmamıştır. Kronik HCV enfeksiyonu ile HLA-DRB1 alleleri arasındaki ilişki değerlendirildiğinde, HLA-DRB1*13 sıklığı ile hastalığın prognozu ve tedaviye yanıt arasında negatif bir ilişkinin olduğu istatistiksel olarak belirlenmiştir. (p< 0,002). Sonuç: Çalışmada hastaların en sık HLA-DRB1*11 alleli taşıdıkları ancak bu alllelin hasta grupları arasında anlamlı bir farklılık oluşturmadığı belirlenmiştir. HLA-DRB1*13 alleli dördüncü sıklıkta görülen allel olmasına rağmen kötü prognoz ve tedaviye yanıt vermeme ilişkili bulunmuştur. Bu sonuçlara göre HLA-DRB1*13 alleli taşımanın HCV infeksiyonun prognozu ve tedaviye yanıtı için risk faktörü olabileceği düşünülmektedir. Bu nedenle HCV enfeksiyonu olan hastalarda prognozun öngörüsü ve etkin tedavi planlanması için HLA-DRB1 allellerinin belirlenmesinin gerekli olabileceği sonucuna varılmıştır

AllellerHLA DR antijenleriHepatit+3
Rifat Bülbül
Adnan Menderes University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Clostridium difficile toksin A geninin klonlanması

Son 20 yılda gerek hastane, gerekse toplum kaynaklı Clostridium difficile enfeksiyon insidans ve mortalitesinde belirgin bir artış görülmektedir. Hastalığın patogenezinden toksin A (enterotoksin) ve toksin B (sitotoksin) sorumludur. Ayrıca son yıllarda hastane salgınlarına neden olan binary toksin tanımlanmıştır. Bu çalışmada C. difficile toksin A geninin klonlanması ile toksin A elde edilerek tanı testlerinde kullanılabilecek antijen elde edilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda, Türkiye Halk Sağlığı Kurumu (Ankara)'ndan temin edilen tcdA pozitif C. difficile 06012 suşu kullanılmıştır. Gen bankasından NCBI Reference Sequence: NC-009089.1 nolu tcdA sekansı baz alınarak spesifik primerler dizayn edilmiş ve primerler sonlarına BamHI restriksiyon enzim yeri eklenerek modifiye edilmiştir. C. difficile suşundan DNA saflaştırılmış ve PCR yoluyla ExTaq polimeraz enzimi yardımıyla tcdA genini içeren DNA fragmanıçoğaltılmıştır. Amplikon ve pUC19 plazmidi Bam HI enzimi ile kesilmiş ve ligasyondan sonra E. coli DH10B suşuna elektroporasyon yoluylaaktarılmıştır. Rekombinant plazmidler incelenmiş ve tcdA geni içeren plazmid seçilerek ileri araştırmalar için stoklanmıştır. Bu çalışmada C. difficile tcdA geni rekombinant toksin sentezi için klonlanmıştır. Toksin A'nın rekombinant teknoloji ile sentezlenmesi ve saflaştırılması daha ileri çalışmalar için kolaylık sağlayacaktır. Toksinin saflaştırılmasıyla poliklonal ve monoklonal antikorların eldesi, serum antikor düzeylerinin saptanması, enzim aktivitesi üzerine in vitro ve in vivo çalışmalar yapılabilmesi mümkün olacaktır.

Clostridium difficileGen klonlamaGenler+2
Nilgül Uzun
Adnan Menderes University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessEN

Genotyping of rhinoviruses in acute respiratory tract infections

Introduction: Rhinovirus (RV) is the most frequent cause of acute respiratory illness. RV is usually the causative agent of upper respiratory infections with mild symptoms and cold. However, it is related with asthma, cystic fibrosis and chronic obstructive pulmonary disease (COPD), pneumonia, sinusitis otitis and wheezing especially in children. RV was identified in three species by molecular methods which are RV-A, RV-B and RV-C. In most of the cases, it was reported that RV-A and RV-C were related to lower respiratory tract infections and asthma inflammation, while RV-B was rarely reported in lower respiratory tract infections. It was also reported that RV-C causes severe infections in children. The aim of the present study was detection of RV species by sequence analysis among the patients with respiratory tract infections and RV positive in nasopharyngeal samples. Additionally, the relation between species and clinical picture, viral load, age and gender was also in the purpose of study. Materials and Methods: The study group was consisted of 96 patients (50 children and 46 adults) who admitted to Adnan Menderes University Hospital with acute respiratory claims and were detected as RV positive previously with two commercial kits [(FTD Respiratory pathogens 21 (Fast-track diagnostics Ltd., Malta) and Anyplex™ II RV16 Detection V1.1 (Seegene Inc., Seoul, Korea)]. Viral loads of samples were determined with a quantitative real-time PCR (LightCycler® 480 RNA Master Hydrolysis Probes, USA). Following the real-time in order to represent the amplicons FastStart High Fidelity PCR System, dNTPack was used as a conventional PCR method. After purification of PCR products BigDye® Terminator v3.1 Cycle Sequencing Kit was used in sequence analysis PCR. Purified PCR products were also loaded to ABI Prism 3100/3100 and sequencing was performed in two directions. Data from study was evaluated with SPSS 17.0 (Inc, Chicago, IL, USA) pocket program for Windows. Chi-square test was used for analytical comparisons. Phylogenetic analysis was performed with Geneious 9.1.3 program. In the analysis a 400 bp region of VP4/VP2 rhinovirus capsid protein coding region was included. Rhinovirus species were determined by analysing the sequences with references for VP4/VP2 coding region by neighbour-joining method. References were downloaded from GenBank (http://www.ncbi.nlm.nih.gov). Test parameters were set as minimum identification 70%, Bootstrap value 1000 replication. Clustering of sequences with references was the approach that we used to determine species of isolates. Results: The age of children were changing from 22 days to 16 years and the mean was 24 months (6,19-72) and the age of adults were changing from 18 to 86 and the mean was 57,63±15,68. After the quantitative PCR analysis, 31 isolates were excluded from the study among 127 samples which were positive with commercial multiplex PCR. Of the 96 samples in which expected amplicons were observed in 32 of adults and 33 of children, totally 65 isolates. After sequence analysis, 28 were (43,07%) RV-A, 7 were (10,76%) RV-B and 28 were (43,07%) RV-C; moreover one sample was EV-D68 (1,53%) and one sample was EV-C (1,53%). The distribution of species in adults was: 15 (48,3%) RV-A, 5 (16,1%) RV-B and 11 (35,4%) RV-C. The distribution of species in children was 13 (%40,6) RV-A, 2 (%6,3) RV-B and 17 (%53,1) RV-C. There was statistically significant relations with RV species and clinical Picture, viral loads, age and gender in both of the age groups (p> 0,05). Discussion: We detected RV-A and RV-B species in same rates, RV-B in lower rate. In child patients RV-C, in adult patients RV-A was the most common species. No statistically significant relationship was found with RV species and clinical severity, viral loads, age and gender in both of the age groups. This was the first study from Turkey that reported the RV species. The findings will have a contribution to understanding of rhinovirus epidemiology and pathogenesis. There is a gap in the field of clinical picture and RV species and that indicates the need for further studies including larger patient populations.

AphthovirusRespiratory tract infectionsRespiratory tract diseases+1
Neslihan Eda Demirkan
Adnan Menderes University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kinolon dirençli escherichia colı klinik izolatlarında plazmidik direnç mekanizmalarının araştırılması

Kinolonlar, Escherichia coli gibi Gram negatif mikroorganizmaların oluşturduğu enfeksiyonların tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak kinolon direnci bu grup antibiyotiklerin ampirik tedavide sıkça kullanılması nedeniyle hızlı bir artış göstermektedir. Bu çalışmanın amacı 2012 Ocak ve 2013 Aralık tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Bakteriyoloji Laboratuvarı'nda kinolon direnci tespit edilen Escherichia coli suşlarında plazmid aracılı qnr, aac(6')-Ib ve qepA direnç genlerinin araştırılmasıdır. Çeşitli klinik örneklerden elde edilen kökenlerin disk difüzyon yöntemiyle ampisilin, ampisilin/sulbaktam, sefazolin, seftazidim, sefotaksim, sefoksitin, sefuroksim, gentamisin, tobramisin, amikasin, siprofloksasin, levofloksasin, norfloksasin, ofloksasin, nalidiksik asit, piperasilin-tazobaktam, ertapenem, imipenem, meropenem, trimetoprim-sülfometoksazol antibiyotik duyarlılıklarına bakıldı. Bu kökenlerin siprofloksasin, levofloksasin, ofloksasin ve norfloksasin MİK değerleri mikrodilüsyon yöntemi ile tespit edildi. Daha sonra qnrA, B, S, C, aac(6')-Ib ve qepA direnç genleri PZR ile araştırıldı. Kinolon dirençli Escherichia coli kökenlerinden 62' sinde (%60,19) plazmid aracılı kinolon direnç geni tespit edilmiştir. Dirençten sorumlu plazmid genleri içinde en sık aac(6')-Ib (%52,42) bulunmuştur. Daha sonra sırasıyla qnrS (%3,88), qepA (%1,94) ve qnr B (%0,97) tespit edilmiştir. Bir izolatta (%1), qnrS ve aac(6')-Ib birlikte bulunmuştur. İzolatların hiçbirinde qnrC ve qnrA direnç genleri bulunamamıştır. En fazla tespit edilen plazmid aracılı direnç geni yapılan çalışmalarla korele olarak, aac(6')-Ib genidir. Bu gen pozitif tespit edilen suşlardaki anlamlı GSBL pozitifliği, tobramisin ve ampisilin sulbaktam direnci, bu direnç geninin diğer direnç paternlerine sıklıkla eşlik ettiğini desteklemiştir.

AntibiyotiklerAntienfektif ajanlar-kinolonEscherichia coli+6
Pınar Akçay Özlüer
Adnan Menderes University
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Escherichia coli ve klebsiella pneumoniae izolatlarında karbapenem direnci ve dirençten sorumlu enzimlerin araştırılması

Karbapenemler çoklu ilaç direncine sahip Gram negatif bakterilerin neden olduğu enfeksiyonların tedavisinde önemli bir yere sahiptirler. Fakat günümüzde karbapenemleri hidroliz eden enzimlerin ortaya çıkmasıyla birlikte karbapenemlerin de antimikrobiyal etkinliklerinin de azalmasına sebep olmuştur. Karbapenemazlar en güçlü hidrolitik aktiviteye sahip bete-laktamazlardır. Enterobacteriaceae ailesi için karbapenem direncinden en sık OXA-48, OXA-58, KPC karbapenemazları ve IMP, NDM, VIM gibi beta-laktamazların sorumlu tutulduğu bilinmektedir. Bu çalışmada enfeksiyon etkeni olarak en sık izole edilen 2 Enterobacteriaceae üyesinde karbapenemaz gen bölgelerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışma Ocak-Aralık 2017 tarihleri arasında Afyon Kocatepe Üniversitesi Hastanesi'nde gerçekleştirilmiştir. Çalışma süresince, çeşitli klinik örneklerden izole edilen, 207 Klebsiella pneumoniae, 57 Escherichia coli olmak üzere Enterobacteriaceae üyesi toplam 264 ait suş çalışmaya dahil edilmiştir. Karbapenemlerden herhangi birine direnç ya da azalmış duyarlılık gösteren klinik izolatlarında sorumlu gen bölgeleri araştırılmıştır. Bakteri tanımlanması ve antibiyotik testleri, geleneksel yöntemler ve otomatize sistemler (Vitek 2, BioMerieux, USA) gerçekleştirilmiştir. IMP, NDM, OXA-58, OXA-48, KPC ve VIM, karbapenemazlarını kodlayan gen bölgeleri Polimeraz zincir reaksiyon yöntemi (PZR) kullanılarak araştırılması yapılmıştır. Suşların çoğu Anestezi yoğun bakım ünitesi başta olmak üzere cerrahi tıp birimlerinde yatarak tedavi gören hastalardan (% 65,5) ve idrar (% 47,3), kan (% 19,3), yara (% 11,7), trakeal aspirat (% 10,6), balgam (% 6,8) ve diğer örnekler (% 4,3) olmak üzere izole edilmişlerdir. İzolatların % 43'ünde (102 K. pneumoniae, 12 E. coli) imipenem, ertapenem ve meropenemden en az birine direnç veya azalmış duyarlılık tespit edilmiştir. Karbapenem dirençli izolatların % 88'inde, karbapenemaz kodlayan gen bölgelerinden en az birinin varlığı saptanmıştır. Karbapenemaz kodlayan genlerden en sık OXA-48 gözlenmiştir (63 K. pneumoniae, 5 E. coli). Bunu takip eden diğer genler IMP (12 K. pneumoniae) ve VIM (45 K. pneumoniae), NDM-1 (27 K. pneumoniae) şeklinde belirlenmiştir. 264 Enterobacteriaceae Suşlarının hiçbirinde KPC ve OXA-58 genleri saptanmamıştır. Karbapenemaz üreten Enterobacteriaceae üyelerinin dünya çapındaki yayılımı, bu suşlarla oluşan enfeksiyonlarda tedavi seçeneklerinin oldukça sınırlı olması nedeniyle evrensel boyutta önemli bir sağlık sorununu oluşturmaktadır. Bu çalışmanın sonuçlarına bakıldığında karbapenem direncinin özellikle K. pneumoniae suşlarında daha yüksek olduğu ve karbapenem direncinden sorumlu primer enzimin OXA-48 olduğu fakat metallo-beta-laktamazlarında oldukça sık saptandığını göstermektedir.

EnterobacteriaceaeEnzimlerEscherichia coli+3
Özlem Albayrak
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2018
10
Master'sOpen AccessTR

Rifampisin dirençli M. Tuberculosis izolatlarında rifabutin direncinin belirlenmesi

Mycobacterium tuberculosis, yavaş üreme hızı ve yüksek oranda lipit taşıyan özel hücre duvarı nedeni ile diğer bakterilerden ayrılan önemli bir patojendir. Diğer bakterilere kıyasla doğal direci yüksektir. Son yıllarda klinikte sorun oluşturan ilaç direnci hedef bölgeleri kodlayan gen alellerinde meydana gelen mutasyonla ilişkilidir.Çalışma, rifampisin dirençli M.tuberculosis'e karşı rifabutinin in vitro etkinliği agar proporsiyon yöntemi ile araştırılması amacıyla yapılmıştır.Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Mikobakteriyoloji Laboratuvarı stoklarında rifampisin dirençli olduğu bilinen 20 suş ve bir standart M. tuberculosis suşu olmak üzere toplam 21 M. tuberculosis suşu çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmamızda 11(%52) suşun rifabutine duyarlı olduğu gözlendi. Yalnızca 0.5 µg/ml ilaç konsantrasyonunda duyarlılık gösteren suşların 9 (%43) olduğu gözlenmiştir. Ancak çalışmada kullanılan suş sayısının az olması ve moleküler alt yapılarının bilinmemesi nedeniyle rifabutin etkinliklerinin belirlenmesinde bir kısıtlama olarak değerlendirilmiş, konunun geniş kapsamlı çalışmalarla aydınlatılabileceği kanaatine varılmıştır.

AgarAntibiyotiklerAntienfektif ajanlar+3
Hatice Elmas
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Klinik örneklerden izole edilen staphylococcus suşlarının direnç profillerinin belirlenmesi

Klinik örneklerden izole edilen Staphylococcus aureus ve koagülaz negatif stafilokoklarda metisilin direnci, oksasilin ve sefoksitin disk difüzyon testi ve dirençten sorumlu mecA genin polimeraz zincir reaksiyonu ile gösterilmesi planlandı.Kasım 2009 ? Nisan 2010 tarihleri arasında Tıbbi Mikrobiyoloji laboratuarına gelen klinik örneklerden izole edilen ve metisilin direnci şüpheli toplam 150 stafilokok suşuna bu testler uygulandı. Altın standart olarak kabul edilen mecA geni ise polimeraz zincir reaksiyonu ile araştırıldı.Oksasilin disk difüzyon testine göre Staphylococcus aureus izolatlarının %52'si, KNS izolatlarının %91,1'i dirençli, sefoksitin disk difüzyon testine göre Staphylococcus aureus izolatlarının %53,1'i, KNS izolatlarının %93,3'ü dirençli bulundu. İzole edilen 45 KNS suşunun %66,7'si S.epidermidis, %31,1'i S.hominis ve %2,2'si S.haemolyticus olarak tanımlandı. MRSA suşları arasında bir suş linezolide dirençli bulunmuştur.Stafilokoklarda heterojen dirençli suşlar nedeniyle metisilin direncinin fenotipik yöntemlerle gösterilmesi sıklıkla yanlışlıklara neden olmaktadır. Bu sorunun özellikle koagülaz negatif stafilokok suşlarında, Staphylococcus aureus'a göre daha da belirgin olduğu gözlenmektedir. Çalışmamızda Staphylococcus aureus'lar da fenotipik yöntemlerden, oksasilin (duyarlılık %98,6 ve özgüllük %100) ve sefoksitin disk difüzyon testinin (duyarlılık %100 ve özgüllük %99,2) sonuçları birbirine yakın bulundu. KNS suşlarında fenotipik yöntemlerden oksasilin (duyarlılık %95,3 ve özgüllük %100) ve sefoksitin disk difüzyon testinin (duyarlılık %97,6 ve özgüllük %100) sonuçları yakın bulundu. Ancak, hem Staphylococcus aureus, hem de koagülaz negatif stafilokok suşların da metisilin direncinin gösterilmesinde en uygun yöntem polimeraz zincir reaksiyonu ile mecA geninin belirlenmesidir.

MetisilinOksasilinSefoksitin+3
Teyde Çalışkan
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Solunumsal patojen viruslar ve influenza A H1N1(domuz gribi)'nin multiplex PZR yöntemleri ile tanısı

Viral solunum yolu enfeksiyonlarının hızlı, kesin tanısı ve zamanında tedavi girişimlerin sağlanması açısından önemlidir. Bu çalışmamızda solunumsal virusların dağılımının belirlenmesi amacı ile örneklerden DPO? (Dual Priming Oligonucleotide-çift astar oligonukleotid) teknolojisi kullanan multiplex RT PZR kiti RV 12 ile (Seegene Inc., Seoul, Korea) 12 adet solunumsal virus(influenza virus A ve B, insane Respiratory Syncytial Virus(RSV) A-B, rhinovirus A, parainfluenza viruses 1, 2, ve 3, human metapneumovirus, human coronavirus 229E/NL63 ve OC43, adenovirüs) araştırılmıştır.Kasım 2009- Mayıs 2010 tarihleri arasında, 170 örnek UTM transport medium(Copan diagnostics) ile alındı. Test edilinceye kadar -40OC'da saklandı. Bazı örnekler QuickVue ® Influenza A + B flu Dipstick kiti ile A ve B yönünden test edildi. Donmuş örneklerden 12 solunumsal virusun tespiti için mRT-PZR (Seeplex® RV detection kit, SeeGene, Seoul, Korea) uygulandı.mRT-PZR 3 koenfekte olgu dahil 39 hastada (% 33), içinde etken virüsler tespit edildi. RSV A / B (% 35 % 21), influenza A / B (% 3), insan metapneumovirus (% 3), adenovirüs-RSV B (% 3), rinovirüs (% 27 ) ve coronavirüs OC43 (% 3). İnfluenza A, daha sonra referans laboratuvarlarında H1N1 olarak teyit etti.Multiplex PCR metodunun çocuklarda respiratuvar viral patojenlerden kaynaklanan solunum yolu enfeksiyonlarının tanısında oldukça hızlı ve güvenilir yöntem olduğu anlaşılmaktadır.

AdenovirüslerAt rinovirüsüOrtomiksovirüsler+7
Kübra Çalışkan Eryeğen
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Klinik örneklerden izole edilen streptococcus pneumoniae suşlarında antibiyogram direnci ve izolatların serotiplendirilmesi

.

PenisilinlerPnömokok enfeksiyonlarıStereotip+3
Muharrem Topal
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Seftazidim dirençli Pseudomonas aeruginosa izolatlarında Beta laktamazların moleküler epidemiyolojisi

Pseudomonas aureginosa doğada çok yaygın olarak bulunur ve organik materyalin yeniden düzenlenmesinde, önemli rol oynar. Çoğu türler bitki ve hayvanlar için patojendir. P.aeruginosa fırsatçı patojen enfeksiyonlara neden olmaktadır. Sağlıklı kişilerde nadiren hastalığa sebep olur. Sağlıklı bireylerde perine, dış kulak yolu, aksilla, alt gastrointestinal sistem gibi nemli alanlarda kolonize olabilir. Mekanik ventilasyon altındaki erişkinler veya nötropenik hastalar, özellikle geniş spektrumlu antibiyotik tedavisi sırasında veya sonrasında P.aeruginosa?ya bağlı ventilatör kaynaklı veya diğer pnömoniler açısından büyük risk altındadırlar. Bu çalışmada, Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesinde yatmakta olan hastalardan izole edilen P.aeruginosa suşlarının antibiyotik duyarlılıklarının tespit edilmesi, PER, GES, KPC, VIM, IMP ve OXA gibi direnç enzimlerinin fenotipik ve genotipik olarak saptanması amaçlanmıştır. Çalışmaya alınan 195 P.aeruginosa örneğinin antibiyotik direnç oranları seftazidime %100, gentamisine %11,8, tobramisine %6,2, piperasilin %44,1, amikasine %8,7, aztroenama %60,5, sefepime %50,2, siprofloksasine %26,2, levofloksasine %31,3, imipeneme %48,2, meropeneme %47,2, tazobaktam-piperasiline %90,8 ve ofloksasine %47,2 şekilnde tespit edilmiştir. Çift disk indüksiyon yöntemi ile 195 suştan 174?inde indüklenebilir beta laktamaz tespit edilmiştir. Çift disk sinerji yöntemi ile taranan 195 örneğin 60?ında GSBL pozitifliği saptanmıştır. 52 suşta MBL E test ile metallo beta laktamaz enzimi fenotipik olarak tespit edilmiştir. Moleküler çalışmalar ve dizi analizlari sonucunda 5 izolatta OXA-10, 4 izolatta OXA-14, 4 izolatta VIM-2, 2 izolatta IMP-1, 26 izolotta GES-1 ve 87 izolatta ABC transporter permease geni saptanmıştır. PER ve KPC enzimlerine rastlanmamıştır. Antibiyotik direnci tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de ciddi bir sağlık sorunudur. Bu nedenle antibiyotik direnç mekanizmaları bilinmeli ve direnç gelişimi önlenmelidir. Beta laktamazların ve bu beta laktamazları kodlayan genleri taşıyan kökenlerin saptanması enfeksiyon hastalıklarının tedavisinde kullanılacak antibiyotiklerin seçiminde, tedavinin takibinde, enfeksiyon hastalıklarının önlenmesinde ve enfeksiyon kontrol programlarının geliştirilmesinde yol gösterici olacaktır.

AntibiyotiklerBeta laktamazlarEnfeksiyonlar+3
Halil Er
Afyon Kocatepe University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Di̇yali̇z hastalarinda occult hepati̇t c'ni̇n araştirilmasi

7. ÖZET DİYALİZ HASTALARINDA OCCULT HEPATİT C'NİN ARAŞTIRILMASI Occult C Hepatit (OCH) karaciğer enzimleri yüksek veya normal olan, serumda anti-HCV ve serumda HCV RNA negatif saptanan hastalarda Periferik Kan Mononükleer Hücrelerde (PKMNH) HCV RNA'nın pozitif bulunması olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmada hemodiyaliz hastalarında OCH sıklığının araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya rutin olarak hemodiyalize giren 18 yaşın üzerindeki kronik böbrek yetmezliği olan 60 hasta alınmıştır. Hastaların demografik verileri, HCV için olası bulaş yolları, hemodiyaliz süresi, karaciğer fonksiyon testleri, hepatit göstergeleri ile serumda ve PKMNH'de HCV RNA araştırılmıştır. Hepatit göstergeleri Enzyme İmmunoassay (EIA) (VITROS) yöntemi ile serum ve PKMNH'de HCV RNA ise Real Time PCR yöntemi (TaqMan 48, Roche) ile araştırılmıştır. PCR testinin ölçüm aralığı 15-1.7x108 IU/mL, hassasiyeti ise 15 IU/mL'dir. Hastaların yaş ortalaması 62.75±12.36 yıl, %60'ı erkek olup ortalama diyaliz süresi 8.41±3.99 (1-19) yıl olarak hesaplanmıştır. Çalşmaya alınan ALT değeri yüksek ya da normal, anti HCV'si negatif olgularda serumlarında ve PKMNH'de PCR yöntemi ile HCV RNA araştırılmış ve occult Hepatit C olgusuna rastlanmamıştır. Hemodiyaliz hastalarında HCV enfeksiyonunun sessiz seyretmesi hastalığın ilerlemesi ve virusun bulaşı açısından önemli bir risk oluşturur. PKMNH'de HCV RNA araştırılması occult enfeksiyonu saptamaya yardımcı olacak noninvaziv bir yöntemdir. Anahtar kelimeler: Diyaliz, Occult HCV , periferik kan mononükleer hücreleri.

DiyalizDiyaliz hastalarıHepatit+4
Hatice Merve Başer
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Akut gastroenteritli çocuklarda rotavirus ve adenovirusun sıklığı ve rotavirusun moleküler epidemiyolojisi

Enterik viruslar (özellikle rotavirus, adenovirus ve nörovirus) bakteriyel olmayan akut gastroenteritlerin en sık nedenidir. Bu çalışmanın amacı, 0-6 yaş akut gastroenteriti olan çocuklarda viral etyolojinin sıklığını araştırmak ve rotavirusların baskın genotiplerini belirlemektir. Yaygın ishal virüsleri ile ilgili epidemiyolojik çalışma, Eylül 2012-Kasım 2013 döneminde Afyonkarahisar ilinde gerçekleştirilmiştir. Afyon Kocatepe Üniversitesi Hastanesi Çocuk Hastalıkları Polikliniği başvuran 6 yaşın altındaki 492 aşılanmamış ve ishali olan çocuklardan alınan dışkı örnekleri çalışma kapsamına alınmıştır. Dışkı örneklerinin tümü bakteriyel etkenlerin varlığını belirlemek amacıyla kültür yöntemleri ile değerlendirilmiş ve herhangi bir bakteriyel üreme gözlenmemiştir. Rotavirus ve adenovirus antijenleri immunokromatografik yöntem (ICT) ile araştırılmıştır (VIKIA Rota-Adeno Kaset Testi, biyo-Merieux, Marcy l'Etoile, Fransa). ICT ile rotavirus pozitif bulunan dışkı örnekleri, reverse transkripsiyon-polimeraz zincir reaksiyonu tabanlı genotipleme Akut gastroenteritli 492 çocukta rotavirus ve adenovirus pozitifliği sırasıyla %20.3 ve %3.3 olarak bulunmuştur. Viral gastroenteritli çocukların %0.6'sında ise rotavirus–adenovirus birlikteliği saptanmıştır. Kış ve ilkbahar aylarında rotavirus antijeni pozitif olguların sayısında artış gözlenmiştir. Rotavirus epizotlarının %73'ü yaşamın ilk iki yılında gözlenmiştir. G ve P genotiplerinin G1, G2, G4, G9 ve P[4], P[8] genotiplerini içeren toplamda altı farklı kombinasyonu bulunmuştur. En yaygın rotavirus genotipleri; G9P[8] (% 48.7) ardından G9P[4] (% 17.5) olarak bulunmuştur. G1P [8] (% 16.2), G2P [8] (% 11.2), G1P [4] (% 3.7), G4P [8] (% 2.5) diğer genotipleri oluşturmuştur. Bölgemizdeki rotavirus genotiplerinin %66'sının G9P[8] ve G9P[4] olduğu gözlenmiştir. Adenovirus pozitifliğinin sıklığı rotavirustan daha düşüktür. Rotavirus enfeksiyonunun yüksek oranlarıyla ile ilgili olarak, gastroenterit önleme programları hakkında bilgilendirmenin yanı sıra yeni rotavirus suşların ortaya çıkması hakkında bilgi sağlamak amacıyla sürekli izlem gereklidir. Bu durum aynı zamanda, rotavirus aşısı yapımında karar verme politikalarına da yardımcı olacaktır.

Adenovirüs enfeksiyonlarıAdenovirüslerGastroenterit+4
Sevil Öztaş
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Enterobacteriaceae üyelerinde karbapenem direnci ve dirençten sorumlu enzimlerin varlığının araştırılması

Karbapenemler çoklu ilaç dirençli gram negatif bakteri enfeksiyonlarında önemli bir tedavi seçeneği olarak kabul edilmektedirler. Ancak, günümüzde karbapenemleri hidrolize eden enzimlerin görülmesiyle birlikte karbapenemlerin antimikrobiyal etkinlikleri azalmıştır. Karbapenemazlar en güçlü hidrolitik aktiviteye sahip beta-laktamazlardır. Enterobacteriaceae üyelerinde karbapenem direncinden en sık KPC, OXA-48, OXA-58 karbapenemazlar ve VIM, IMP, NDM gibi metallo-beta-laktamazların sorumlu olduğu bildirilmektedir. Bu çalışmada enfeksiyon etkeni olarak en sık izole edilen üç Enterobacteriaceae üyesinde karbapenemaz gen bölgelerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışma Ocak 2012 ve Aralık 2012 tarihleri arasında Afyon Kocatepe Üniversitesi Hastanesi'nde gerçekleştirilmiştir. Çalışma süresince, çeşitli klinik örneklerden izole edilen, 138 Klebsiella pneumoniae, 52 Escherichia coli ve 47 Enterobacter spp. olmak üzere Enterobacteriacea üyesi toplam 237 ait suş çalışmaya dahil edilmiştir. Karbapenemlerden herhangi birine direnç ya da azalmış duyarlılık gösteren klinik izolatlarda sorumlu gen bölgeleri araştırılmıştır. Bakteri tanımlanması ve antibiyotik testleri, geleneksel yöntemler ve otomatize sistemle (Phoenix100, Becton Dickinson Co, Sparks, MD, ABD) gerçekleştirilmiştir. KPC, VIM, IMP, NDM, OXA-58 ve OXA-48 karbapenemazları kodlayan gen bölgeleri Polimeraz zincir reaksiyon yöntemi (PZR) kullanılarak araştırılmıştır. Suşlar, pediatri kliniği başta olmak üzere dahili tıp birimlerinde yatarak tedavi gören hastalardan (% 75) ve idrar (n=108), yara (n=48), kan (n=43), trakeal aspirat (n=23) ve balgam (n=15) örneklerinden izole edilmiştir. İzolatların % 19'unda (33 K. pneumoniae, 7 E. coli ve 6 Enterobacter spp.) ertapenem, imipenem ve meropenemden en az birine direnç veya azalmış duyarlılık tespit edilmiştir. Karbapenem dirençli izolatların %89'unda, karbapenemaz kodlayan genlerden en az birinin varlığı saptanmıştır. Karbapenemaz kodlayan genlerden en sık blaOXA-48 gözlenmiştir (21 K.pneumoniae, 2 E.coli, 3 Enterobacter spp.). Bunu takiben diğer genler blaVIM (21 K.pneumoniae, 2 Enterobacter spp.), blaIMP (10 K.pneumoniae, 1 Enterobacter spp.) ve blaNDM-1 (1 K. pneumoniae) şeklinde belirlenmiştir. Suşların hiçbirinde KPC ve OXA-58 genleri gözlenmemiştir. Karbapenemaz üreten Enterobacteriacea üyelerinin dünya çapındaki yayılımı, bu suşlarla oluşan enfeksiyonlarda tedavi seçeneklerinin oldukça sınırlı olması nedeniyle evrensel boyutta önemli bir sağlık sorununu oluşturmaktadır. Bu çalışmanın sonuçları karbapenem direncinin özellikle K.pneumoniae suşlarında daha yüksek bulunduğu ve karbapenem direncinden sorumlu primer enzimin OXA-48 olduğu ancak metallo-beta-laktamazlarında oldukça sık saptandığını göstermiştir. Bu bulgulara ilaveten hastanemizde ilk kez NDM-1 karbapenemaz üreten K.pneumoniae izolatı tanımlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Enterobacteriacea, karbapenemler, direnç.

Antienfektif ajanlarEnterobacteriaceaeEnterobacteriaceae enfeksiyonları+3
Aslı Bulut
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Epstein barr virüs rekombinant proteinleri EBNA1 ve LMP1'in INS1-E (832/13) beta hücre kültüründe endoplasmik retikulum (ER) stres markırları, apoptoz ve hücre proliferasyonu üzerine etkisi

Diyabet prevalansı ve insidansı günümüz dünyasında her geçen gün artmakta olan bir sağlık sorunudur. Diyabetin humoral ve dokusal bulguları zengin olmasına rağmen komplikasyonlarının oldukça fazla olması diyabet tanı ve tedavisini önemli kılmaktadır. Bugün içerisinde diyabetinde sayıldığı bir çok hastalığın Endoplasmik Reticulum (ER) stresi ile indüklenen apoptozisle alakalı olduğu kanısı hakimdir. Nitekim yapılan çalışmalarda pankreatik beta hücrelerinde ER organelinin protein alım ve katlama kapasitesi arasındaki dengesizlikten doğan ER stresi ile indüklenen apoptozisin diyabete neden olduğu vurgulanmaktadır. Epstein-Barr Virüs(EBV); Lenfokriptovirüs bir virus olup, bu tür viruslerin genel olarak B lenfositlerde latent enfeksiyon yaptıkları dönemlerde hücre proliferasyonuna ve transformasyon sürecine katkıda bulundukları bilinmektedir. EBV'nin proliferatif etkinliği iki mediatör protein aracılığıyla(Epstein Bar Nuclear Antigen1-EBNA1 ve Latent Membrane Protein1-LMP1) gerçekleşmektedir. Tip 2 diyabet hastalarında uzun süren anti diyabetik tedaviler esnasında, pankreatik hücre kayıpları ve pankreatik kütlenin azalması sonucu eksojen insülin kullanımına geçilmektedir. Bu çalışmada pankreatik hücre kayıplarının rekombinant viral EBV protenleri uygulanarak tersine çevirmenin araştırılması amaçlanmıştır. Yanı sıra ilgili proteinlerin DNA hasarı, ER Stresi üzerine etkileri ve insülin sentez-salınımına nasıl katkıda bulunabilecekleri de araştırılmıştır. Bu amaçlar doğrultusunda ticari olarak elde edilen rekombinant EBNA1 ve LMP1 proteinlerinin Lethal Doz 50 çalışması sonrası her iki proteinin 0,1 ppm ve 0,5 ppm'lik dozlarının çalışma için kullanılmasına karar verilmiştir. Bu proteinlerin belirtilen dozları uygulandıktan sonra proliferasyonun bu durumdan ne derece etkilendiğinin tespit edilebilmesi için proliferasyondan sorumlu oldukları bilinen genlerin mRNA ekspresyon düzeyleri araştırılmıştır. Diğer taraftan DNA hasarı için Comet Assay ve ER stres için ilgili genlerin mRNA ekspresyon düzeyleri de test edilmiştir. RT-PCR çalışmaları neticesinde ER stres markerları olan AFT4, ATF6, PERK, GRP78 ve CHOP genlerinin mRNA ekspresyon düzeylerinde thapsigargin grubunda DMSO Kontrol grubuna göre sırasıyla; 10,62 kat, 19 kat, 15,03 kat, 6,63 kat ve 8,05 kat artışlar saptanmıştır. ER stres markerı olan genlerdeki bu yükselişin çalışmada kullanılan ilgili proteinler vasıtasıyla baskılandığı da belirlenmiştir. Çalışmada sonuç olarak; EBV rekombinant proteinleri LMP1 ve EBNA1'in proliferasyondan sorumlu genlerin ekspresyon düzeylerini artırdığı aynı zamanda ER stres markerı genlerin ekspresyon düzeylerini baskılayarak da ER stresinin neden olduğu beta hücre kayıplarının tersine döndürülmesinde avantaj sağlayabileceği ve bu bakımdan daha üst düzey çalışmalar ile desteklendiği takdirde antidiyabetik tedavilerde viroterapik ajanlar olarak kullanılabilmesinin yolunun açılması potansiyeli bulunduğu sonucuna varılmıştır.

ApoptozisEndoplazmik retikulumEpstein-barr virüs enfeksiyonları+6
Merve Şen
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Çeşitli klinik örneklerden izole edilen gram negatif anaerop çomakların tiplendirilmesi ve antibiyotik direnç profillerinin e test yöntemi ile belirlenmesi

Amaç: Bu çalışma anaerobik enfeksiyondan şüphelenilen hastalardan elde edilerek Afyon Kocatepe Üniversitesi ANS Uygulama ve Araştırma Hastanesi Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarına gönderilen çeşitli klinik örneklerden izole edilen Gram negatif anaerop çomakların tanımlanması ve antibiyotik direnç profillerinin E test yöntemi ile belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Gereç ve yöntem: İki yüz yirmi sekiz klinik örnek Tıbbi Mikrobiyoloji laboratuvarında 1 Kasım 2014 ile 30 Ekim 2015 tarihleri arasında anaerop bakteri izolasyonunun yapılması için incelendi. Örneklerin, %5 defibrine koyun kanı ilave edilmiş Scheadler agar ve Scheadler buyyon kullanılarak, kültürleri yapıldı. İzole edilen anaerop Gram negatif basiller, konvansiyonel yöntemler ve Vitek 2 (ANC ID Card, bioMerieux, Fransa) kartları kullanılarak identifiye edildi. Penicillin G, klindamisin, sefoksitin, metronidazol, moksifloksasin, imipenem, meropenem, ertapenem ve doripenem direnç oranları her bir izolat için E-test metodu ile belirlendi. Bulgular: Toplam olarak izole edilen 28 anaerop gram negatif çomaklardan, 14'ü B.fragilis grubuna, 9'u Prevotella grubuna ve 5'i de Fusobacterium grubuna ait olarak tanımlanmıştır. En yüksek direnç oranı penisiline karşı (%78.5) bulunurken, klindamisin ve sefoksitin direnç oranları ise sırası ile %17.8, %21.4 olarak bulunmuştur. Metronidazol, moksifloksasin, imipenem, meropenem, ertapenem ve doripeneme karşı ise direnç saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamızda yüksek oranda penisiline karşı yüksek oranda direnç görüldüğünden empirik tedavide penisilin tercih edilmemelidir. Sefoksitin empirik tedavide tercih edilebilir ama antibiyotik duyarlılık testlerinin yapılması daha doğru ve faydalı olacaktır. Karbapenem grubu antibiyotikler ve metronidazole karşı direnç gözlenmemiştir, bu nedenle, bu antibiyotikler gelecekte dirençli suşlar ile meydana gelecek enfeksiyonların tedavisi için saklanmalıdır. Anahtar kelimeler: Anaerop Gram negatif çomaklar, antibiyotikler ve direnç profilleri, E-test yöntemi

AntibiyotiklerBacillusGram negatif anaerobik bakteriler+4
Cengiz Demir
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Türkiye'de, hepatit c enfeksiyonunun laboratuvar tanısında kullanılan immunoassay metoduna dayalı farklı anti-hcv kitlerinin tanı değerlerinin araştırılması

HCV enfeksiyonun %80'inin kronikleşmesi, hepatosellüler karsinom ve karaciğer sirozuna neden olması, karaciğer transplantasyonuna yol açması gibi nedenlerle günümüzde önemli bir sağlık problemidir. HCV enfeksiyonunun tanısında doğru sonuçların elde edilebilmesi için, günümüzde farklı tanı yöntemleri kullanılmaktadır. Bu çalışmada Türkiye'de rutin laboratuvarlarda HCV enfeksiyonunun tanısında kullanılan farklı anti-HCV testlerinin ve HCV core antijen testinin tanı değerlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi ANS Uygulama ve Araştırma Hastanesi Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarı'na 1 Eylül 2014-30 Haziran 2015 tarihleri arasında rutin olarak anti-HCV ve/veya HCV RNA testleri çalışılması için gönderilen 179 serum örneği dahil edildi. Serum örmekleri en az 3 cc olacak şekilde -800C derin dondurucuda çalışma günlerine kadar saklandı. Örnekler Vitros anti-HCV (Ortho-Clinical Diagnostics, High Wycombe, UK), Advia Centaur anti-HCV (Siemens Healthcare Diagnostics, Tarrytown NY, USA), Elecsys anti-HCV II (Roche Diagnostics, Mannheim, Germany), Architect anti-HCV (Wiesbaden, Germany), Liaison anti-HCV (DiaSorin, Saluggia, Italy), Architect HCV Ag (Wiesbaden, Germany), recomLine HCV IgG (Mikrogen Diagnostik, Neuried, Germany), Cobas® AmpliPrep/ Cobas® TaqMan® HCV Kantitatif Test, versiyon 2.0 (Roche Diagnostics, Mannheim, Germany) ve sadece uyumsuz sonuçlar için Innotest HCV Ab IV (Fujirebio, Gent, Belgium) testleriyle çalışıldı. Beş farklı anti-HCV testleri içinde sonuçlar açısından en yüksek ve en düşük uyum sırasıyla %94.9 ile Elecsys II-Liaison anti-HCV testleri arasında ve %86.5 ile Advia Centaur-Vitros anti-HCV testlerinde saptandı. Diğer anti-HCV testleri ile en düşük uyum gösteren test Advia Centaur olarak belirlendi. Beş farklı anti-HCV testlerinin birbiriyle olan uyumu %83.8 (150/179) olarak bulundu. En iyi S/Co korelasyon değeri Architect-Liaison (r=0.842) anti-HCV testleri arasında elde edildi. En düşük korelasyon Advia Centaur-Elecsys II (r=0.251) anti-HCV testleri arasında gözlemlendi. Elecsys anti-HCV II ve diğer testler arasında korelasyon saptanmadı. HCV RNA'nın altın standart kabul edilerek yapıldığı hesaplamalarda tüm anti-HCV testlerinin duyarlılık ve NPD'leri %100 olarak belirlendi. Çalışılan anti-HCV testlerinin tamamı analitik performansları açısından değerlendirildi ve Advia Centaur en yüksek olarak bulundu sonra diğer testler Liaison anti-HCV, Architect anti-HCV, Elecsys anti-HCV II ve Vitros anti-HCV sırasıyla derecelendirildi. Vitros anti-HCV, Advia Centaur anti-HCV, Elecsys anti-HCV II, Architect anti-HCV ve Liaison anti-HCV testleri için kritik eşik değerler sırasıyla 6.6 S/Co, 5.28 S/Co, 14.88 COI, 3.6 S/Co ve 4.3 S/Co olarak belirlendi. HCV RNA (IU/mL) ve anti-HCV testleri (S/Co veya COI) değerleri arasında korelasyon belirlenmedi. HCV core antijen ve HCV RNA konsantrasyonları arasında Spearman korelasyon testine göre iyi bir korelasyon belirlendi (r=0.943, p<0.001, n=90). HCV RNA sonucu pozitif, antijen testi negatif bulunan bir örnekte düşük viral yük tespit edildi (2.7x101 IU/mL). HCV RNA negatif olup antijen tekrarlı pozitifliği saptanan beş örneğin HCV core antijen değerleri 3.56-6.43 fmol/L arasında saptandı. HCV enfeksiyonu tanısında günümüzde tarama amaçlı kullanılan EIA veya CIA yöntemlerine dayalı üçüncü kuşak anti-HCV testlerinin yalancı pozitif sonuçlar verebilmeleri nedeniyle sonuçlarının ek testlerle desteklenmesi gerekmektedir. HCV RNA testi altın standart test olarak kabul edilmektedir, fakat vireminin olmadığı dönemlerde HCV RNA testinin negatif sonuç verebileceği unutulmamalıdır. Enfeksiyon şüphesi durumlarında testin tekrarlanması gerekmektedir. Son dönemlerde kullanıma giren dördüncü kuşak anti-HCV testleri yüksek duyarlılık ve özgüllükleriyle uyumsuz sonuçların aydınlatılması konusunda oldukça iyi sonuçlar vermektedir. HCV core antijen testleri HCV RNA testinin çalışılamadığı durumlarda enfeksiyon varlığını göstermek adına kullanılabilecek alternatif bir testtir. Tanı algoritma yaklaşımlarındaki problemler hala devam etmektedir. Bu sorunlar ancak HCV hücre kültürlerinden elde edilen saf yapısal antijenlerin ilave edildiği yeni jenerasyon anti-HCV kitlerinin geliştirilmesi ile tam olarak çözüme kavuşturulabilir.

Hepatit C virüsü
Özgül Çetinkaya
Afyon Kocatepe University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Klinik örneklerden nadir olarak izole edilen ve tanımlanması zor mikroorganizmaların identifikasyonunda kütle spektrometrisi ile dizi analizi yönteminin uyumunun araştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada klinik örneklerden nadir olarak izole edilen, tanımlanması zor mikroorganizmaların identifikasyonunda kütle spektrometrisinin (KS) analitik ve pratik performansının değerlendirilmesi ve 16S rRNA dizi analizi yöntemi ile uyumunun araştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışmaya klinik numunelerden izole edilen, nadir karşılaşılan, alışılmadık morfolojik/biyokimyasal özelliklere sahip, KS tarafından tanımlanmış 116 bakteriyel suş ile tanımlanamayan 10 suş olmak üzere 126 suş dahil edildi. Dondurularak (-80°C) saklanan suşlardan nükleik asit izolasyonu, 16S rRNA PCR, Sanger dizileme yapıldı. Dizileme ve BLAST analizi ile elde edilen benzerlik yüzdelerine göre 3 farklı tanımlama kriteri (TK) oluşturuldu ve KS sonuçları bu kriterlere göre karşılaştırıldı. BULGULAR: Kriterlere göre cins/tür düzeyinde uyumlu/uyumsuz suş oranları değişiklik gösterdi. Tür düzeyinde tanımlama için ≥%99, cins düzeyinde tanımlamada ≥%97 benzerlik oranı sınır değer kabul edildiğinde (TK 1); cins düzeyinde %73.8, tür düzeyinde %32.5 oranında uyum saptandı. Tür tanımlamada ≥%97, cins tanımlamada ≥%95 benzerlik oranı sınır değer kabul edildiğinde (TK 2); cins düzeyinde %77.7 tür düzeyinde %59.5 uyum saptandı. Tanımlama için herhangi bir sınır değer belirlenmediğinde (TK 3); cins düzeyinde %80.1, tür düzeyinde %65.1 uyum saptandı. Her üç kriterde de cins düzeyinde yanlış tanımlama oranı %10.3 idi. SONUÇ: Çalışmamızda üç farklı kriter oluşturularak sonuçlar değerlendirilmiş olup, bu yönüyle literatürde ilk çalışma olma özelliği taşımaktadır. KS ile dizileme uyum oranları TK1'de düşük olduğu; TK 2'de kısmen daha yüksek olduğu; TK 3'de ise en yüksek uyum oranlarının olduğu saptanmıştır. KS ve dizi analizi yöntemlerinin sağlıklı bir şekilde kıyaslanabilmesi için standart tanımlama kriterlerinin belirlenmesine ihtiyaç vardır. KS yöntemi ile birkaç dakika gibi çok kısa bir sürede bakterilerin tanımlanabilmesi büyük bir kolaylık sağlamaktadır. Dizileme yöntemlerinin pahalı ve zaman alıcı olması ile yoğun iş yükü gerektirmesi ve günlük rutin kullanıma girememesi gibi yönleri dikkate alındığında; sıklıkla izole edilen bakterilere ilaveten nadir saptanan, tanımlanması zor suşlarda da KS'nin kullanımı büyük yarar sağlamaktadır. Bu konuda daha kapsamlı araştırmalara ihtiyaç vardır.

Gökçen Ormanoğlu
Sakarya University
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Kütle spektrometri yöntemi ile pozitif kan kültürü şişelerinden direkt bakteri identifikasyonunun araştırılması

Giriş ve amaç: Kan dolaşımı enfeksiyonlarında etken mikroorganizmanın hızlı ve doğru bir şekilde tespit edilmesi tedaviye erken başlanılmasına olanak sağlayacağından hayati önem taşımaktadır. Bu çalışmada kütle spektrometri yöntemi ile pozitif kan kültürü şişelerinden çeşitli ön hazırlıklar yapıldıktan sonra direkt bakteri identifikasyonunun araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Bu çalışmada hazırlayıp cihaza yüklediğimiz 40 spike örnek pozitif sinyal verdikten sonra 5 ml kan jelli tüplere alındı. Çeşitli süre ve hızda santrifüj aşamasından geçirilen örnek peletleri ince tahta çubuk yardımıyla MALDI-TOF MS slaytlarında ki kuyucuklara inoküle edilip kuruması beklendi. Kuruduktan sonra üzerlerine 1 µl matriks ilave edildi. Bu karışım da kuruduktan sonra slaytlar cihaza yüklenerek identifikasyon sonuçları değerlendirildi. Bulgular: E. coli suşlarında %80, K. pneumoniae suşlarında %100, A. baumannii suşlarında %66, E. cloacae suşlarında %50, S. aureus suşlarında %66, S. epidermidis suşlarında %66, S. hominis suşlarında %50, S. haemolyticus suşlarında %25, E. faecalis suşlarında %100 koloniden identifikasyon ile uyumlu sonuç elde edilmiştir. Bu sonuçlar doğrultusunda gram negatif bakterilerde %80 uyumlu sonuç görülürken; gram pozitif bakterilerde %45 uyumlu sonuç görülmüştür Sonuç: MALDI-TOF MS ile pozitif kan kültürlerinden yapılan direkt identifikasyon sonucunda gram-negatif bakterilerde %80 başarı elde edilirken farklı yöntemler denenmesine rağmen gram-pozitif bakterilerde bu oran %45 olmuştur. Bu konuda özellikle gram-pozitif bakteriler için geniş ve kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: sepsis, kan kültürü, direkt identifikasyon, MALDI-TOF MS,

BakterilerEnfeksiyonlarKan kültürü+2
Şeyda Durna
Sakarya University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Sakarya ilinde izole edilen onikomikoz etkenlerinin octenidin dihidroklorid ve hipokloröz asite duyarlılıklarının belirlenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada Sakarya ilinde izole edilen onikomikoz etkenlerinin Octenidin Dihidroklorid ve Hipokloröz Asite duyarlılıklarının agar dilüsyon, tüp dilüsyon ve akış sitometrisi ile incelenmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada kültür koleksiyonunda bulunan onikomikoz etkeni olan dermatofitlerin (Trichophyton, Microsporum, Candida vb.) ve ikincil etken olan Aspergillus niger ve Fusarium soloni'nin çalışmaya hazır hale getirmek için SDA besiyerinde kültürü yapılmışır. Türlerine göre isimlendirmek için MALDI-TOF MS kullanılmıştır. Üreme olan plaklardaki dermatofitlerin Oktenidin Dihidroklorür (OCT-D), Hipokloröz Asit (HOCl) ve Terbinafin için minimum inhibitör konsantrasyon (MİK) değerleri agar dilüsyon yöntemi ve Avrupa Antimikrobiyal Duyarlılık Testi Komitesi (EUCAST) tarafından belirtilen sıvı mikrodilüsyon yöntemi referans alınarak tüp dilüsyon yöntemi ile belirlenmiştir. MİK değerlendirmelerinden sonra minimum fungisidal konsantrasyon (MFK) değerlendirilmiştir. MFK sonuca göre OCT-D, HOCl ve Terbinafin'in fungisidal etkisinin incelenmesi için SYTO 9 ve PI boyaları kullanılarak akış sitometrisi analizi yapılmıştır. BULGULAR: Onikomikoz etkenleri üzerinde yapılan antifungal duyarlılık testlerinin sonucunda agar dilüsyon testi için yaklaşık MİK değeri OCT-D, HOCL ve Terbinafin için sırası ile 250 mg/l, 128 mg/l ve 0,064 mg/l olarak bulunmuştur. Tüp dilüsyon testinin sonucunda yaklaşım MİK değerleri OCT-D, HOCL ve Terbinafin için sırası ile 62,5 mg/l, 64 mg/l ve 0,032 mg/l olarak bulunmuştur. Akış sitometrisi ile yapılan canlılık analizleri neticesinde ise tüp dilüsyon testi kullanılarak bulunan değerlerin daha tutarlı olabileceği görülmüştür. SONUÇ: OCT-D ve HOCl'nin ticari olarak satılmakta olan konsantrasyonlarının çok daha altında MİK değerlerine sahip olması ve öldürücülük oranlarının fazla olmasından dolayı yapılacak olan testler ile topikal tedavi için güçlü bir alternatif olabileceğini düşündürmektedir.

Merve Gül
Sakarya University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Karbapenem dirençli enterik bakterilere yeni antibiyotiklerin in vitro etkinliği

GİRİŞ VE AMAÇ: Karbapenem dirençli Enterobacterales tedavisinde yeni ve etkili antibiyotiklere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada yeni bir siderofor sefalosporin olan sefiderokolün Klebsiella pneumoniae (K.pneumoniae) ve Escherichia coli (E.coli) suşlarına in vitro etkinliği araştırılmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Daha önce klinik örneklerden izole edilmiş, Karbapenemazlardan OXA-48, NMD, KPC, VIM, IMP, (genişlemiş spektrumlu beta laktamaz (GSBL)'lardan CTX-M-1, CTX-M2, CTX-M9, CTX-M8/25, TEM, SHV, OXA-1-benzeri, PER, VEB, GES ve AmpC'lerden FOX, MOX, DHA, CIT, EBC, DHA enzimlerinin varlığı multipleks ve monopleks PZR temelli yöntemlerle, efluks-aracılı direnç ise karbonil siyanid m-klorofenil hidrazon (CCCP) yöntemiyle fenotipik olarak araştırılmıs, 50 E. coli ve 50 K. pneumoniae izolatı ve Gene-Xpert yapılarak karbapenem direnç genlerine (VIM, NDM, OXA-48, KPC, IMP) bakılmış ve boncuklu besiyerinde saklanmış 21 K. pneumoniae olmak üzere toplamda 121 suş çalışmaya dahil edilmiştir. Sefiderokol antimikrobiyal duyarlılık testinin sınuçları, EUCAST kılavuzuna göre değerlendirilmiştir. Antimikrobiyal duyarlılık testinin gerçekleştirildiği demir uzaklaştırılmış katyon ayarlı Mueller Hinton Broth besiyeri, CLSI önerileri doğrultusunda şelatlayıcı reçine ile manyetik karıştırıcıda 6 saat inkübe edilerek hazırlanmıştır. BULGULAR: Tüm izolatlarda karbapenemaz genleri mevcuttur. Çalışmaya dahil edilen toplam 121 izolatın 51'inde (% 42) sefiderokole direnç belirlenmiş olup karbapenem dirençli (KD) E. coli izolatlarının 25'i (% 50), KD K. pneumoniae izolatlarının ise 26'sı (% 36,61) sefiderokole dirençli bulunmuştur. Sefiderokol direnci E. coli izolatlarında K. pneumoniae izolatlarına göre daha yüksek saptanmıştır. SONUÇ: Sefiderokol, K. pneumoniae ve E. coli'ye tüm suşlar için toplamda % 57 (121/70) oranında etkilidir. Ancak CLSI kılavuzuna göre değerlendirildiğinde bu oran % 74'e yükselmektedir. Çalışmamızda bulunan suşlar birçok β- laktamaz genini de birlikte taşımaktadır. Bu nedenle KD suşların neden olduğu ciddi enfeksiyon durumlarında sefiderokolün önemli bir antimikrobiyal tedavi olabileceği yorumu yapılmıştır. Anahtar Kelimeler: Sefiderokol, K. pneumoniae, E. coli, Antibiyotik direnci, Siderofor

Betül Kars
Sakarya University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

İnhale steroid ilaç kullanan hastaların ağız sürüntüsü örneklerinde maya mantarların araştırılması

Giriş ve Amaç: Ağız boşluğu dış ortam ile sürekli temas durumundadır ve bebeklikten itibaren enfeksiyon etkenleriyle kolonize olmaktadır. Candida türleri insan mikrobiyotasında bulunan mikroorganizmalardır, fakat uygun koşullar oluştuğunda fırsatçı patojenler haline dönüşerek enfeksiyonlara sebep olabilmektedirler. Bu çalışmanın amacı; inhale steroid kullanan hastalarda maya kaynaklı enfeksiyon oranlarının, bu kişilerde izole edilen maya türlerinin çeşitliliğinin ve antifungal direnç oranlarının saptanmasıdır. Yöntem: İnhale steroid kullanan 51 hasta ve kontrol grubu olarak inhale steroid kullanmayan 30 sağlıklı kişi çalışmaya dahil edildi. Bakterilerin üretilmesi amacıyla Sabouraud Dekstroz Agar, Kanlı agar ve çikolata agar kullanıldı. İzole edilen maya mantarlarının tanımlanması amacıyla VITEK MS System (bioMérieux, Inc.), antifungal duyarlılık tespiti amacıyla VITEK 2 Compact System (bioMérieux, Inc.) kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya katılan bireylerin %54,9 KOAH, %21,6 astım, %15,17) akciğer dışı hastalıklar, %3,9 dispne, birer tanesinin bronşektazi ve plörezi hastası olduğu saptandı. Çalışmada en sık izole edilen tür %75,8 ile C. albicans olarak saptandı. Diğer türler için oranlar %9,1 ile C. kefyr, %6,1 ile C. tropicalis ve C. glabrata saptanırken en az izole edilen türün ise %3 ile C. dubliniensis olduğu gözlendi. C. albicans suşlarının %28'inin, flukonazole ve vorikonazole dirençli olduğu saptandı. C. albicans suşlarının tamamı flusitozine karşı duyarlı olarak saptandı. C. glabrata suşlarının tamamı flukonazole orta duyarlı, diğer antifungallere duyarlı bulundu. C. kefyr, C. dubliniensis ve C. tropicalis suşlarının antifungallere duyarlı olarak belirlendi. Sonuç: Çalışmamızda oral kandidiyazdan sorumlu en sık etkenin C. albicans olduğu görüldü. En yüksek direnç oranı flukonazol ve vorikonazole karşı tespit edildi. Genel olarak antifungallere karşı anlamlı bir direnç paterni tespit edilmedi. Belirli hasta gruplarında uygun ve etkili antifungal tedaviyi seçmek ve direnç gelişimini izlemek amacıyla in vitro antifungal duyarlılık çalışmaları yapılmalıdır.

Hatice Köse
Sakarya University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

HBsAg pozitif kan donörlerinde hepatit delta varlığının değerlendirilmesi

İtalyan b3l3m 3nsanı Mar3a R3zzetto ve ek3b3 tarafından 1970'ler3n ortalarında keşfed3lm3ş olan Hepat3t Delta v3rüsü (HDV), 3nsanlara parenteral yolla bulaşan, Hepat3t B v3rüsü (HBV) varlığında Hepat3t B yüzey ant3jen3n3 (HBsAg) kullanarak karac3ğer hücreler3 3çer3s3nde çoğalab3len ve enfeks3yona neden olab3len küçük ve defekt3f b3r r3bonükle3k as3t (RNA) v3rüsüdür. İnsanlarda var olan HBV enfeks3yonu sonrası süperenfeks3yon veya HBV 3le aynı anda koenfeks3yon yaparak hastalık oluşmasına katkı sağlayab3l3r veya HBV'n3n oluşturduğu karac3ğer hasarını daha da ş3ddetlend3reb3l3r. Yapılmış olan bu çalışmada HBV varlığı HBsAg saptanması sonucu göster3lm3ş kan bağışçılarınının kanlarında HDV'n3n b3r bel3rtec3 olan Ant3-HDV'n3n taranması ve bu 3k3 v3rüsün b3rl3ktel3ğ3n3n araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya Ş3şl3 Ham3d3ye Etfal Eğ3t3m ve Araştırma Hastanes3 Kan Merkez3'ne kan bağışı yapmış donörler arasından HBsAg poz3t3fl3ğ3 saptanmış olan 88 bağışçının kan örneğ3 dah3l ed3lm3ş ve yarışmacı ELISA prens3pl3 t3car3 test k3t3 3le Ant3-HDV taraması yapılmıştır. Ant3-HDV S/Co değer3 şüphel3 çıkan k3ş3lerde 3se doğrulama amaçlı olarak reverse transkr3ptaz pol3meraz z3nc3r tepk3mes3 (RT PCR) metoduyla HDV RNA araştırılmıştır. Uygulanan tarama test3 sonucu tüm kan örnekler3nde Ant3-HDV nonreakt 3f (negat3f) olarak saptanmıştır. Bu test sonrasında sonucu negat3f olarak yorumlansa da okuma değer3 poz3t3fl3k sınırına yaklaşmış olan değerler şüphel3 olarak kabul ed3lm3ş ve HDV RNA test3yle doğrulama 3şlem3ne tab3 tutulmuştur, fakat bu doğrulama test3nde de tüm örneklerden negat3f sonuç alınmıştır. Bu çalışmaya dah3l ed3len örneklerde tüm sonuçlar negat3f bulunsa da HDV'n3n kanla bulaşab3len b3r etken olduğunun göz önüne alınması ve özell3kle HBV poz3t3fl3ğ3 bulunmuş k3ş3lerde HDV taramasının da yapılmasının ülkem3zde endem3k b3r hastalık olan HDV'n3n seroprevalansında öneml3 b3r etk3s3 olacağı düşünülmekted3r. Anahtar Kelimeler: Hepatit B, Hepatit Delta, Kan Bankacılığı, Viral Hepatit

Nesrin Gareayaghi
Sakarya University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Metisilin dirençli staphylococcus aureus (MRSA)'larda daptomisin ve linezolid direncinin retrospektif olarak değerlendirilmesi

Hastane kökenli ve de toplum kökenli en önemli infeksiyon etkenlerinden biri de bilinmektedir ki Staphylococcus aureus bakterisidir. Ciddi infeksiyonlara neden olan bu bakteri, deri ve yumuşak doku infeksiyonlarına, bakteriyemiye, solunum sistemi infeksiyonlarına, üriner infeksiyonlara neden olmaktadır. MRSA infeksiyonlarında uzun yıllar vankomisin antibiyotiği başarılı bir şekilde kullanılmıştır. 1996 senesinde ise ilk defa vankomisine orta duyarlılık gözlenmiştir. Bir yıl sonra da Japonya'da ilk vankomisin dirençli S.aureus'un heterojen izolatı tanıtılmıştır. MRSA suşları bilinmektedir ki bütün β-laktam grubu antibiyotiklere dirençlidir. Aminoglikozid, tetrasiklin, linkozamid, kinolon gibi antibiyotiklere de direnç gösterirler. Son yıllarda glikopeptidlere de direnç geliştiği görülmektedir. Dolayısıyla daptomisin, linezolid, tigesiklin gibi antibiyotiklerin de tedavide kullanımı başlamıştır. Görülmektedir ki S.aureus bakterisi kazanmış olduğu dirençler ile yeni yeni birçok antibiyotik arayışına götürmektedir. Biz de bu çalışmamızda, Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde 2012/2015 yılları arasında görülen MRSA suşlarının daptomisin ve linezolid antibiyotiklerine olan direnç durumlarını retrospektif olarak değerlendirilmesini amaçladık. Geçmişe yönelik olarak çalıştığımız bu bakteri suşlarından MRSA olarak tanımlananların, hangi klinik ve yoğun bakımdan, hangi klinik materyalden, hangi cinsiyetteki hastalardan izole edildikleri ve daptomisin ve linezolid antibiyotiklerine olan direnci incelendi. Toplamda 618 hasta çalışılmıştır. Bu 618 hastadan 130 tanesinde MRSA gözlemlenmiştir. Bu MRSA suşları 26 klinik ve yoğun bakımdan gelen numunelerdendir. Diğer 488 hastadan alınan numuneler ise çeşitli stafilokok türleridir. Buna göre MRSA'nın diğer etkenlere göre görülme durumu % 21,035 olarak hesaplanmıştır. Bu numunelerden MRSA durumları ise; 2 apse, 3 balgam, 2 burun, 1 diyabetik ayak, 1 doku, 9 idrar, 53 kan, 1 kulak, 26 trakeal aspirat ve 32 yara şeklindedir. MRSA görülen 130 hastadan 83 tanesi erkek, 47 tanesi kadın hastadır. Buna göre %63,84 erkek, %36,15 kadın hasta profili görülmüştür. 130 hastada görülen MRSA üzerinde yapılan çalışmada 4 tanesinde Linezolid dirençliyken 126 tanesinde duyarlı görülmüştür. 77 tanesinde daptomisin dirençliyken 53 tanesinde duyarlı görülmüştür. Daptomisin duyarlı olan 53 hastada aynı zamanda linezolid de duyarlıdır. Linezolid dirençli olan 4 hastada ise aynı zamanda daptomisin de dirençli görülmüştür. Daptomisin ve Linezolid antibiyotiklerinin her ikisine de dirençli olan 4 hastaya ait numunelerden 1 tanesi yara, 3 tanesi de kan numunesidir.

Antibiyotik duyarlılığıDaptomisinLinezolid+3
Süleyman Mangal
Afyonkarahisar Health Sciences University · Institute of Graduate Studies
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Gram negatif basillerde indüklenebilir beta laktamaz (ıbl) aktivitesinin ve antibiyotiklere direnç profilinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmada; kliniklerde yatan hastalardan izole edilen Gram negatif basillerin indüklenebilir beta-laktamaz aktivitelerini belirlemek ve antibiyotik direnç profilini ortaya çıkarmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi' nin farklı kliniklerinde tedavi olan hastalara ait idrar, kan, balgam, beyin omurilik sıvısı (BOS), yara yeri ve abse lavajından alınan kültür örnekleri steril şartlarda hastadan alınıp, laboratuvar şartlarında çalışma gününe kadar -80 °C'de muhafaza edilen izolatlar sıvı buyyon besi yerinde 37°C etüvde 48 saat enkübe edilerek canlandırıldı. Canlandırılan bakteriler Gram boyama yöntemi uygulandı. Gram negatif görünümündeki örnekler kanlı agar, çikolata agar, EMB agar ve saboroud dekstroz agar besiyerlerine ekimleri yapılan bakteriler, 37°C etüvde 16-24 saat enkübe edildi. EMB agar besiyerinde üreyen bakteriler çalışmaya dahil edildi. EMB agar besiyerinde üreyen suşların, VITEK-2 tam otomatize cihazı ileri biyokimyasal testlerini 4-6 saatte yaparak identifikasyon sağlandı.Aynı cihaz 16-24 saat içerisinde çalışmaya dâhil edilen P. aeruginosa, E.cloacae complex, P. mirabilis, S.marcescens, M.morganii, S.liquefaciens group ve P.rettgeri türü basillerin antibiyotik duyarlılık sonuçlarını otomatik olarak vermiştir. İndüklenebilir Beta-laktamaz araştırması için ise Müeller-Hinton agara ayrı ayrı ekimleri yapılmıştır. İndükleyici ajan olarak imipenem (10 μg) kullanılmış ve disklerin aralarındaki uzaklık 20 mm olacak şekilde besiyerinin yüzeyine yerleştirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen 104 izolatın 92 tanesinde indüklenebilir beta-laktamaz aktivitesi tespit edilmiştir. Beta-laktamaz aktivitesi en fazla olan bakteri türü P.aeruginosa, en azbeta-laktamaz aktivitesi olan ise S.marcescens olarak tespit edilmiştir. P.aeruginosa türü bakteri en çok PIP/Tazo'ya, S.marcescens türü bakteri kolistin' e, P.mirabilis türü bakteri ampisilin, sefrazidim, seftriakson, sefuroksim ve sefuroksim-aksetil' e, E.cloacae complex türü bakteri ampisilin, sefoksitin ve amoxicillin' e, diğer türler de ampisilin, kolistin, amoxicillin, sefuroksim ve sefuroksim-aksetil' e direnç göstermiştir. P.aeruginosa türü bakteri en çok cerrahi kliniklerde, S.marcescens ve P.mirabilis türü bakteriler dâhili kliniklerde, E.cloacae complex türü bakteri pediatri kliniğinde yatan hastalardan izole edilmiştir.

Buse Cunda Usta
Afyonkarahisar Health Sciences University · Institute of Graduate Studies
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Pseudomonas aeruginosa ve acinetobacter baumannii izolatlarında imipenem-edta/meropenem-edta disk yöntemi ve motifiye hodge testi ile metallo beta-laktamaz varlığının araştırılması

Metallo beta-laktamaz (MBL)'lar aztreonam dışında karbapenemler de dahil olmak üzere tüm betalaktam grubu antibiyotikleri hidrolize ederler. Antibiyotiklerdeki direncin yayılmasını sınırlamak ve tedaviye yön vermek amacıyla karbapenem direnç tiplerinin tespit edilmesi gerekmektedir. Bu çalışmanın amacı, giderek artan imipenem ve meropenem dirençli Pseudomonas aeruginosa ve Acinetobacter baumannii klinik izolatlarında MBL üretimini iki farklı fenotipik yöntem kullanarak incelenmesidir. Karbapenem dirençli 54 A.baumannii ve 40 P.aeruginosa klinik suşlarına MBL tespiti için Kombine disk difüzyon testi(KDDT) ve Modifiye Hodge testi(MHT) uygulanmıştır. KDDT: 0.5 McFarland bakteri süspansiyonu müller hinton agara ekildi. İki imipenem diski (10μg) aralarında en az 22 mm olacak şekilde besiyeri yüzeyine yerleştirildi, imipenem disklerinden bir tanesinin üzerine 10 μl EDTA eklendi. Aynı yöntem meropenem/EDTA için de uygulandı. İmipenem ve meropenem diskleri zon çapları, EDTA'lı disklerin zon çaplarından 7 mm'den daha az ise pozitif kabul edildi. MHT: Müller Hinton Agar besiyerine E.coli ATCC 25922 standart suşu yayıldı, meropenem 10 μg diski plağın ortasına yerleştirildi. İzolatlar imipenem diskinden perifere doğru ekildi. Duyarlılık zon çapının yonca yaprağı şeklinde bozulması durumunda test pozitif kabul edildi. Bu çalışmada, 40 P.aeruginosa suşunun 5 (%12.5)'i MHT ile, 21 (%52.5)'i imipenem/EDTA disk testi ile 23 (% 57.5)'ü meropenem/EDTA disk testi ile pozitiflik verdi. 54 A.baumannii suşunun 43 (% 84.3)'ü MHT ile, 35 (% 68.6)'i imipenem/EDTA disk testi ile 46 (% 90.2)'sı meropenem/EDTA disk testi ile pozitiflik olarak tespit edildi. Çalışmamızdaki KDDT ve MHT ile elde edilen MBL oranları ülkemizde ve yurt dışında yapılan çalışmalar ile uyumlu bulunmuştur. Sonuç olarak, antibiyotiklere karşı hızla gelişen direnç probleminin önüne geçebilmek için yöresel olarak antibiyotik duyarlılık profilleri belirlenmeli ve direnç yayılımını önlemek için MBL varlığı birden farklı yöntemle taranmalıdır. A.baumannii ve P.aeruginosa'nın etken olduğu enfeksiyonların tedavisinde antibiyotik duyarlılık test sonuçlarına göre antibiyotik reçete edilmelidir. Anahtar Kelimeler: Pseudomonas aeruginosa, Acinetobacter baumannii, Metallo beta-laktamaz

Hatice Çınar
Afyonkarahisar Health Sciences University · Institute of Graduate Studies
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Enterobacteriaceae üyelerinde plazmid aracılı (mcr-1, mcr-2) ve kromozomal kolistin direnç genleri (phop/phoq, pmra/pmrb) varlıklarının araştırılması

Çoklu ilaç direnci gösteren Gram negatif bakterilerin global yükselişi, hasta güvenliği için artan bir tehdit oluşturmaktadır. Son dekatta, karbapenemlere dirençli Enterobacteriaceae (CRE) hastane enfeksiyonlarında, özellikle yoğun bakım ünitelerindeki en önemli patojenlerden biri olmuştur. CRE, aminoglikozitler, florokinolonlar, sefalosporinler ve karbapenemler gibi çoklu antibiyotik direnci gösteren bakterilere karşı tedavinin seçilmesinde sorun yaratmaktadır. Geniş spektrumlu antimikrobiyal aktiviteleri olan polimiksinlere ait olan kolistin, CRE'in neden olduğu enfeksiyonların tedavisi için kullanılabilecek son seçenek antimikrobiyal ajanlardan biri olmuştur. Kolistinin kullanılmasıyla birlikte kolistin dirençli bakteri prevalansının da arttığı görülmektedir. Birçok bakteriyel patojen, özellikle de K. pneumoniae, çeşitli antibiyotiklere yapısal olarak direnç göstermektedir. 2015 yılına kadar, polimiksin dirençli genlerin kromozomal iki-bileşenli sistemler pmrA/pmrB, phoP/phoQ ve negatif düzenleyici mgrB geninin kodlanması aracılığı ile olduğu bilinmekteydi. Ancak Kasım 2015'te ilk plazmid aracılı kolistin direnç geni mcr-1 tanımlanmıştır. 2016'da mcr-1 geninin hayvanlardan insanlara bulaştığı tespit edilmiş ve takip eden süreçte diğer mcr genlerinin varlıklarının ortaya konulması ve hızla yayılması soruna farklı bir boyut kazandırmıştır. Direncin önlenmesinde, bir antibiyotiğe karşı geliştirilen direncin doğru tanımlanması ve moleküler mekanizmaların bilinmesi oldukça önemlidir. Bu çalışmada, Enterobacteriaceae üyelerinde plazmid aracılı mcr-1 ve mcr-2 ile kromozomal kaynaklı direnç genlerinin (phoP/phoQ, pmrA/pmrB) varlıklarının araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya dahil edilen izolatlarda pmrA, pmrB, phoP ve phoQ genlerinin ekspresyon seviyelerinde, dirençli suşlarda duyarlı suşlara oranla anlamlı bir artış saptanmamıştır. Bunun yanı sıra plazmit aracılı direnç mekanizmalarından olan mcr-1 geni varlığına rastanmamışken, 2 adet K.pneumoniae suşunda ise mcr-2 geni tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Klebsiella pneumoniae, kolistin, mcr-1, mcr-2, pmrA/B, phoP/Q

Yaşargül Özhelvacı
Afyonkarahisar Health Sciences University · Institute of Graduate Studies
2019
00
Master'sOpen AccessTR

E.coli ve klebsiella spp. suşlarında genişlemiş spektrumlu beta laktamazların 3 farklı yöntem ile araştırılması

E. coli K. pneumoniae suşlarında genişlemiş spektrumlu beta laktamazların farklı Yöntemlerle Araştırılması Amaç: Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesinde hastalardan izole idilen E. coli K. pneumoniae suşlarında genişlemiş spektrumlu beta laktamazların Kombine Disk Yöntemi, Çift Disk Sinerji Yöntemi ve Üç Boyutlu Test Yöntemleri ile tespiti amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda hastalardan izole edilen 125 E. coli ve 25 K. pneumoniae suşlarına 3 yöntem uygulanmıştır. Suşlar konvansiyonel yöntemlerle tür düzeyinde tanınmıştır. Çift disk sinerji yöntemi ile GSBL üretimini 125 E. coli izolatı için 85 (%68,00) ve 25 K. pneumoniae izolatı için 9 (%76,00), üç boyutlu test ile E. coli için 125 izolatta 105 (%84,00) K. pneumoniae için de 25 izolatta 17 (%68,00), kombine disk difüzyon yöntemi ile E. coli için 125 izolatta 77 (%61,60) K. pneumoniae için 25 izolatta 17 (%68,00) tespit edilmiştir. Enterobacteriaceae suşlarında farklı direnç genleri sebebiyle fenotipik yöntemlerle GSBL saptanması genellikle yanlış sonuçlara neden olmaktadır. Çalışmamızda E. coli izolatları için fenotipik yöntemlerden, üç boyutlu test , K. pneumoniae izolatı için ise çift disk sinerji yöntemi en yüksek GSBL saptama yöntemi olarak bulunmuştur. Çalışmamızın sonucuna göre moleküler testler ile fenotipik testlerin bir arada çalışılması önerilmektedir. şartlarına uygun olmayan merkezlerde GSBL araştırılmasında en etkili yöntem E. coli için üç boyutlu test , K. pneumoniae için çift disk sinerji testi uygulanmalıdır.

Beta laktamazlarEscherichia coliKlebsiella pneumoniae
Yasir Necmeddin Üyümez
Afyonkarahisar Health Sciences University · Institute of Graduate Studies
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ocak 2014- ocak 2019 arasında gebelerde toksoplazmozis seropozitivitesinin araştırılması ve ıgm pozitifliği tespit edilenlerde klinik takip ve sonuçları

Ocak 2014-Ocak 2019 Arasında Gebelerde Toksoplazmozis Seropozitivitesinin Araştırılması ve IgM Pozitifliği Tespit Edilenlerde Klinik Takip ve Sonuçları Bu çalışmada Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı ve Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı'na başvuran gebelerin Toksoplazma gondii etkeni ile karşılaşma durumlarının araştırılması ayrıca klinik ve laboratuvar bulguları ile Toksoplazmozis ön tanısı alan gebelerde enfeksiyonun takibi ve bebeklerinde konjenital toksoplazma enfeksiyonu varlığının değerlendirilmesi amaçlandı. Ocak 2014-Ocak 2019 tarihleri arasında normal gebelik takibi amacıyla 15-49 yaş arasındaki 4231 gebenin T. gondii enfeksiyonuna ilişkin klinik ve laboratuvar bulguları ile akut toksoplazma şüphesi ile tedavi alanların fetüs ve yenidoğanlarının enfeksiyona ilişkin durumlarını gösterir kayıtlar değerlendirildi. ELISA yöntemi kullanılarak toksoplazma IgG ve toksoplazma IgM seropozitiflikleri ve IgG avidite sonuçları tespit edildi. Çalışmaya dahil edilen bütün gebeler incelendiğinde toksoplazma IgG ve toksoplazma IgM için seropozitiflik oranları sırasıyla %25.5 ve %2.3 olarak saptandı. Yaş arttıkça toksoplazma IgG ve IgM prevalansının arttığı saptandı. Otuz dokuz gebede avidite test sonucu düşük, 9 gebede avidite sonucu orta ve 50 gebede yüksek avidite olarak saptandı. Düşük ve orta avidite değerlerine sahip tüm gebeler ile yüksek aviditeye sahip elli gebeden reaktivasyon düşünülen on beşi olmak üzere toplam 63 gebe tedavi grubunu oluştururken yüksek avidite değerleri saptanan 35 gebeye tedavi başlanmayarak gebelik sonuna kadar izlendi. Tedavi alan gebelerin 45 (%71.4)'i tedaviye uyum gösterirken 18 (%28.6)'i tedaviye uyum sağlamadı. Tedavi uyumlu gebelerin fetüs veya yenidoğanlarının alttı (%13)'sı IUGG ve/veya abortus ile neticelendi. Buna karşın tedavi uyumsuz gebelerin fetüs veya yenidoğanlarının 8 (%44.4)'i IUGG ve/veya abortus ile sonuçlandı. Gebelerin yapılan ultrasonografik incelemesinde 13'ünde IUGG, ikisinde plasental değişiklikler, birinde bağırsak anomalisi, dördünde kardiyak ritim bozukluğu, birinde perikardiyal efüzyon, ikisinde kardiyak anomali, dördünde hidrosefali, ikisinde spina bifida, ikisinde meningomyelosel, ikisinde ventrikülomegali saptandı. Sonuç olarak düşük veya ölü doğumlara sebep olabilen Toksoplazma gondii etkeninin bölgemizdeki gebe hastalarda halen önemini koruyan sağlık sorunları arasındadır. Serolojik yöntemlerin bu enfeksiyonların teşhisinde ve IgG avidite testi yapılarak şüpheli durumların netleştirilmesinde hekime yol gösterici bir yöntem olabileceğini düşünmekteyiz. Bununla beraber toksoplazma enfeksiyonu sonucunda IgM pozitifliğinin ve düşük avidite değerlerinin uzun süre devam edebilmesi gebelik döneminde akut toksoplazmozun ekarte edilebilmesini güçleştirdiği için serolojik olarak IgM ve IgG ile beraber aviditenin değerlendirilmesi doğru tanı açısından önemlidir. Anahtar Kelimeler: Toksoplazmozis, Seroprevalans, Toksoplazma gondii, Avidite, Spiramisin

Onur Türkyılmaz
Afyonkarahisar Health Sciences University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVİD- 19 pandemisi döneminde solunum yolu enfeksiyonuna neden olan etkenlerin araştırılması

Solunum yolu enfeksiyonları tüm dünyada önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Özellikle pandemi potansiyeli olan etkenlerin yakından izlenmesi olası pandemilerin erken tanısı ve kontrolü için önemlidir. 2019 yılının sonunda tanımlanan SARS CoV 2 etkeni ve neden olduğu COVID-19 pandemisinin ilk başlangıcı da ILI sürveyansı sırasında vaka sayısında görülen artış ile ortaya çıkmıştır. Yeni tanımlanan bir virüs olması nedeniyle SARS CoV-2 ve COVID-19 pandemisinin diğer solunum yolu virüsleri ile birlikteliği ve bu virüslerin yıl içindeki aktivitesine olan etkisi araştırılmaktadır. Bu çalışmada COVID-19 pandemisi döneminde benzer klinik semptomları olan hastalarda şiddetli akut solunum sendromu koronavirüs 2 (SARS CoV-2) ile solunum yolu enfeksiyonlarının gelişmesine en sık neden olan virüslerden, İnfluenza A/İnfluenza B; İnfluenza A H1/H3/H5/H7; İnsan MetapneumoVirüs (HMPV), İnsan respiratuar sinsityal virüsü (HRSV) A / B, İnsan rinovirüsü (HRV); İnsan bocavirüsü (HBoV); İnsan enterovirüsü (HEV), İnsan parechoVirüs (HPeV), İnsan adenovirüsü (AV), İnsan koronavirüsü (HCoV) HKU/NL63/OC43/229E; Parainfluenza (PIV) 1/2/3/4 virüslerinin eş zamanlı olarak varlığı araştırıldı. Aralık 2020-Nisan 2021 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi klinik ve polikliniklerinde viral solunum yolu infeksiyonu ön tanısı konulan 0-90 yaş arasında 100 hastadan alınan nazofaringeal sürüntü örnekleri multipleks tek basamaklı ters transkripsiyon polimeraz zincir tepkimesi (Multiplex RT qPZR) yöntemi ile incelendi. Çocuk hastalardan alınan 50 örneğin ikisinde (%1) SARS-CoV-2 ve birinde (HCoV) OC43 pozitif olarak saptandı. Erişkin hasta grubunda 14 örnek (% 28) SARS-CoV-2 pozitif olarak saptanırken diğer solunum yolu virüsleri saptanmadı. Mevsimsel grip sezonu aktivitesinin ve COVID-19 vakalarının yüksek olması beklenen bir dönemde yapılan çalışmada, SARS CoV-2 virüsü ve diğer solunum yolu virüslerinin düşük oranda saptanması, bu sonuçlara COVID-19 pandemisi için alınan kişisel önlemlerin ve karantina önlemlerinin etkili olduğu şeklinde yorumlandı. SARS CoV-2 aktivitesinin ve mevsimsel influenza ile diğer solunum yolu virus aktivitelerine olan etkisinin önümüzdeki yıllarda yakından takip edilmesi gerektiği düşünüldü.

COVID 19PandemilerPolimeraz zincirleme reaksiyonu+3
Ramazan Köklü
Afyonkarahisar Health Sciences University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Karbapenemaz üreten klebsıella spp. suşlarında oxa-48-lıke genlerinin araştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Son yıllarda karbapeneme dirençli Enterobacteriaceae izolatlarının dünya genelinde giderek arttığı bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı, OXA-48 benzeri karbapenemaz üreten Klebsiella pneumoniae izolatlarında OXA-232, OXA-181, OXA-162, OXA-204, OXA-244, OXA-163, OXA-245 gen bölgelerini tespit etmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamız için kullanılan izolatlar, SEAH Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarı kültür koleksiyonundan alınmıştır. İdentifikasyon ve antibiyotik duyarlılık analizleri VITEK 2 otomatize sistemi ile değerlendirilmiştir. Karbapeneme dirençli olan izolatların karbapenemaz üretimleri Modifiye Hodge Testi ile saptanmıştır. Her bir suşa ait MİK (Minimum İnhibitör Konsantrasyonu) değerleri sıvı mikrodilüsyon yöntemi ile belirlenmiştir. Daha sonra bu izolatlardan, Real time PCR (qPCR) yöntemi ile OXA-48 gen bölgesini içerenler tespit edilmiştir. Sonrasında High Resolution Melting Analysis (HRMA) yöntemi ile OXA-48 varyantları olduğundan şüphelenilen suşlar hangi varyant olduğunu tespit etmek için Sanger dizi analizi yöntemi ile irdelenmiştir. BULGULAR: Karbapenemaz üreten K. pneumoniae suşlarında imipenem için VITEK 2 ve mikrodilüsyon yöntemi arasında %82, meropenem için %77, ertapenem için %90 uyum saptanmıştır. qPCR yöntemi ile 100 K. pneumoniae suşunun 45 tanesinde OXA-48 gen bölgesi pozitif olarak tespit edilmiştir. OXA-48 varyantlarını belirlemek için PCR ile pozitif bulunan 45 suş HRMA metodu ile yorumlanmıştır. Sonrasında dizi analizi ile 41 suşun OXA-48/OXA-245 gen bölgelerini içerdiği, 2 suşun OXA-181 ve 2 suşun da OXA-244 gen bölgelerini içerdiği tespit edilmiştir. SONUÇ: Çalışmamız sonucunda OXA-48 pozitifliği %45 olarak bulunmuştur. Bu suşların da %4.4'ünün OXA-181, %4.4'ünün de OXA-244 bölgelerini içerdiği bulunmuştur. Ülkemizde OXA-48 varyantlarının geniş kapsamlı olarak irdelendiği ilk çalışma olması, epidemiyolojik çalışmalara katkı sağlaması, karbapenemaz tespiti ile ilgili yerli tanı kitlerinin yapımına zemin oluşturması, kliniklere doğru ve etkin sonuçların iletilmesi nedeniyle çalışmamız önem arz etmektedir.

Antimikrobiyal aktiviteGenlerKarbapenemler+4
Elmas Pınar Kahraman
Sakarya University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Hastane içme ve kullanma sularının mikrobiyolojik analizi; Sakarya

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada hastane içme ve kullanma su ve sürüntü örnekleri mikrobiyolojik yönden incelenerek, hastane içme ve kullanma sularının hastalar ve hastane personeli sağlığı açısından risk oluşturup oluşturmadığı araştırıldı. GEREÇ VE YÖNTEM: Araştırmamızda 40 farklı içme ve kullanma suyu başlıklarından alınan su ve sürüntü örnekleri materyal olarak kullanıldı. Su örneklerinin mikrobiyolojik analizleri için membran filtrasyon yöntemi ve sürüntü örnekleri için tek koloni düşürme ekim yöntemi kullanıldı. Ayrıca çalışmada kullanılan besiyerlerinde üreyen mikroorganizmaların identifikasyonu MALDI-TOF MS (BioMerieux, Fransa) cihazı ile yapıldı. BULGULAR: Alınan su ve sürüntü örneklerinin kültürü neticesinde; koliform grubu bakteriler, E. coli, Enterokok ve Legionella spp. üremesi saptanmadı. İncelenen sürüntü örneklerinde MALDI-TOF MS ile identifiye edilen mikroorganizmaların üreme oranları sırası ile; % 22,5 Staphylococcus spp., % 5 Bacillus spp., % 10 Micrococcus luteus, % 10 Küf ve maya ve % 2,5 Pseudomonas oryzihabitans'tır. İncelenen su örneklerinde MALDI-TOF MS ile identifiye edilen mikroorganizmaların üreme oranları sırasıyla; %15 Staphylococcus spp., % 15 Bacillus spp., % 5 Acinetobacter spp., % 5 Delftia acidovorans, % 2,5 Ralstonia insidiosa, % 2,5 Pseudomonas aeruginosa, % 2,5 Corynobacterium durum, % 2,5 Shingonomas yonoikuyae ve % 2,5 Elizabethkingia meningoseptica şeklindedir. SONUÇ: Araştırmamzda hastanemiz içme ve kullanma sularının bakteriyolojik analizinde; patojen bakteri üremesi saptanmadığı ve ilgili yönetmeliklere uygun olduğu görüldü. Fakat hastanemiz içme ve kullanma suyu ve sürüntü örneklerinde fırsatçı patojen bakterilerin izole edilmesi önem arz etmektedir. Hastane içme ve kullanma sularında da periyodik olarak patojen veya fırsatçı patojenlerle ilgili mikrobiyolojik analizler yapılmalıdır. İmmün düşkün hastaların risk altında olabileceği akılda tutulmalı ve kısa süreli sonuç veren dezenfeksiyon işlemleri yapılmalıdır.

BakterilerEnterococcusEscherichia coli+7
Gökhan Çavdar
Sakarya University · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karbapenemaz üreten enterobacterıaceae kökenlerinde çeşitli antibiyotik kombinasyonlarının in vitro etkinliklerinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Karbapenemaz üreten Enterobacteriaceae kökenleri, karbapenem dirençli ve mortalitesi yüksek enfeksiyonlara neden olmakta ve her geçen gün bu bildirimlerin sayısı artmaktadır. Yeni antibiyotik çalışmalarının istenilen etkinlikte olmaması ve karbapenem gibi son seçenek ilaçlara karşı direnç gelişimi tedavideki alternatifleri oldukça daraltmıştır. Öyle ki endikasyon ve toksisite endişesi ile sık kullanılmayan tedavi rejimleri gündeme gelmiştir. Çalışmamızda, karbapenemaz üreten Enterobacteriaceae suşlarında etkili olabilecek antibiyotikler ve kombinasyonlarının in vitro etkinliği araştırılarak, tedavideki bu çıkmazlar için yol gösterici verilerin eldesi amaçlanmıştır. Bu doğrultuda karbapenemaz üreten Klebsiella pneumoniae suşlarında; aztreonam, avibaktam, apramisin, seftolozan/ tazobaktam ve kolistin gibi antibiyotikler ile bunların bazı kombinasyonlarının in vitro etkinliği araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarı'nda yapılan rektal sürüntü tarama kültürlerinden ve çeşitli klinik örneklerden izole edilen suşlar içerisinden karbapenem dirençli olup karbapenemaz ürettiği saptanan ve yaygın ilaca dirençli olan Enterobacteriaceae ailesine ait 38 K. pneumoniae suşu çalışmaya dahil edildi. Bakteri tanımlama ve antibiyotik duyarlılık çalışmaları VITEK 2® (bioMerieux, Fransa) otomatize sistemi ve broth mikrodilusyon yöntemi ile yapıldı. Karbapenemaz üretimi, fenotipik olarak Modifiye Hodge Testi ile genotipik olarak da real-time Polimeraz Zincir Reaksiyonu yöntemi (Gene Xpert Carba-R kiti, Cepheid, ABD) ile belirlendi. Suşların tümünde aztreonam+avibaktam kombinasyonu ve kolistin dirençli 26 suşta ise kolistin/apramisin kombinasyonu checkerboard yöntemi ile çalışıldı. Seftolozan/tazobaktam kombinasyonunun etkinliği gradiyent strip test (Liofilchem®, İtalya) ile belirlendi. Bulgular: Aztreonam ve avibaktam, tek başlarına tüm suşlarda yüksek MİK değerlerine sahip olup, tüm suşlar aztreonama dirençli saptandı. Buna rağmen aztreonam-avibaktam kombinasyonunun tüm suşlarda sinerjik etkinliğinin olduğu belirlendi. Aynı zamanda aztreonamın kombinasyon MİK değerlerinin EUCAST sınır değerine göre %94.7 oranda duyarlılık sınır aralığında olduğu gözlendi. Seftolozan/tazobaktam kombinasyonuna karşı sadece 2 suş duyarlı iken 36 suş dirençli bulundu. Apramisin tek başına, suşların 30/38'unda (%79) etkili iken 8 suş (%21) dirençli bulundu. Kolistin dirençli 26 suşun Checkerboard yöntemi ile yapılan sinerji çalışmasında kolistin ve apramisin kombinasyonu, suşların 4'ünde sinerjik (%15.3), 8'inde antagonist (%30.7), 14'ünde ise aditif (%54) etkili olarak tespit edildi. Sonuç: Aztreonam-avibaktam kombinasyonunun, metallo-beta-laktamaz da dahil olmak üzere karbapenemaz üreten K. pneumoniae suşlarında in vitro sinerjik etkinliğinin yüksek ve tedavide oldukça umut vaadedici olduğu görülmüştür. Kolistin dirençli suşlarda denenen kolistin/apramisin kombinasyonunun sinerjik etkinliği düşük bulundu. Buna rağmen apramisinin tek başına bu suşlarda düşük MİK değerlerine sahip olması, klinik araştırmalar ve tedavi için potansiyel oluşturmaktadır. Bu ilaçlar, kısıtlı tedavi seçeneklerine sahip olduğumuz karbapenenemaz üreten Enterobacteriaceae suşlarında yeni tedavi seçenekleri olabilir. Anahtar Kelimeler: Karbapenemaz üreten Enterobacteriaceae, Klebsiella pneumoniae, aztreonam-avibaktam, seftolozan/tazobaktam, apramisin, kolistin

AntibiyotiklerEnterobacteriaceaeKarbapenemaz+5
Ümit Kılıç
Sakarya University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rosacea hastalarında bağırsak mikrobiyomunun metagenomik DNA profili

Giriş ve Amaç: Yeni nesil sekans analiz sistemlerinin kullanıma girmesi ile bağırsak mikrobiyomunun hemen hemen tamanını tespit etme olanağı sağlandığı için, mikrobiyomun öneminin daha iyi anlaşılmasına olanak sağlanmıştır. Yapılan çalışmalarda bağırsak mikrobiyomu diyabet, hipertansiyon, depresyon gibi birçok hastalıkla ilişkilendirilmektedir. Aynı şekilde diğer vücut bölgeleri için de kullanılan bu ileri teknoloji akne vulgaris, sedef hastalığı ve atopik dermatit gibi bazı dermatolojik hastalıkların patogenezini ortaya koymak için de kullanılmıştır. Dermatolojik hastalık mekanizmaları sadece deri mikrobiyomundan değil, aynı zamanda bağırsak mikrobiyomundan da etkilenmektedir. Kronik inflamatuar bir dermatoz olan rosacea hastalığının patofizyolojisi tam olarak aydınlatılamamış olup, tanısı klinik olarak konulabilmektedir. Bu çalışmanın amacı; rosacea hastalığı ile bağırsak mikrobiyomu arasındaki ilişkileri belirleyerek rosacea patogenezine ışık tutmak, yeni tanı ve tedavi yaklaşımlarına yardımcı olmaktır. Gereç ve Yöntem: Bilinen bir sistemik ve / veya dermatolojik hastalığı olmayan, 18-49 yaş aralığında olan, en az 4 hafta ve daha kısa süre antibiyotik, proton pompası inhibitörü ve / veya probiyotik, prebiyotik kullanmamış olan 20 rosacea tanılı gönüllü hasta ve aynı şartları taşıyan 10 sağlıklı gönüllü bu çalışmaya dahil edilmiştir. Gönllülere ilaç kullanımı dışında beslenme alışkanlıkları, sigara, alkol kullanımı sorularını kapsayan mini bir anket uygulanmıştır. Hastalardan steril olan numune kapları ile, taze gaita örneği hastane şartlarında alınmıştır. Tüm örneklerde Bristol dışkı skorlaması yapılmıştır. Toplanan gaita örneklerinden indikatör şeritleri ile (Merck, NJ, ABD) pH ölçümleri sonrası hasta ve kontrol grubundan alınan yaklaşık 1gram gaita örnekleri, stabilizasyon tamponuna (DNA/RNA Shield™ Collection Tube, Zymo Research, CA, ABD) konularak -20°C'de birkaç gün saklanmıştır. Daha sonra nükleik asit izolasyonu (ZymoBIOMICS DNA Mini kiti, Zymo Research, CA, ABD) yapılmıştır. Bakteriyel 16S ribozomal RNA (rRNA) geni hedef dizilemesi, universal bakteri 16S primerleri 16S rRNA geninin V3-V4 bölgesini hedefleyen 341f (CCTACGGGNGGCWGCAG) ve 805r (GACTACHVGGGTATCTAATCC) kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Final kütüphane Illumina MiSeq ile oluşturulmuştur. Uygun amplikon dizi tanımları ve düzenlemeleri yapılarak takson ve numunelerin hiyerarşik kümelenmesiyle taksonomik haritalar hazırlanmıştır. Biyoinformatik işlemlerden sonra istatistiksel analizler yapılmıştır (LefSe). Varsayılan ayarlarla (p < 0.05 ve LDA etki boyutu > 2) gruplar arasında önemli farklılık gösteren taksonlar belirlenmiştir. Bulgular: Rosacea tanılı hastaların, kontrol grubu olan sağlıklı gönüllülere göre gaita pH ortalamaları ve Bristol skorları daha yüksek bulunmuştur. 16S rRNA sekans analizleri sonuçlarına göre rosacea tanılı hastalarda sağlıklı kontrol grubuna göre düşük alfa çeşitlilik ve beta çeşitlilikte farklılık görülmüştür. Metagenomik DNA analizleri sonuçlarına göre rosacea hastalarında; Lachnospira, Lachnoclostridium, Roseburia ve Roseburia intestinalis daha yüksek oranda, sağlıklı gönüllülerde ise Prevotellaceae, Prevotella copri, Coriobacteriaceae, Desulfovibrio, Ruminococcaceae, Ruminococcus, Clostridiales, Clostridiales Family 13, Selenomonadales, Succinivibrio, Hungatella, Mollicutes, Butyricimonas virosa, Alisitipes, Oscillospira ve Erysipelotrichaceae gibi cins, tür, aile, takım bazında etkenler istatistiki olarak daha yüksek oranda saptanmıştır. Sonuç: Rosacea hastalığı ile bağırsak disbiyozisi arasında ilişki olduğu saptanmıştır. Bu çalışmada sağlıklı gruba göre rosacea hastalarında; Lachnospira, Lachnoclostridium, Roseburia ve Roseburia intestinalis daha yüksek oranda, Prevotellaceae, Prevotella copri, Coriobacteriaceae, Desulfovibrio, Ruminococcaceae, Ruminococcus, Clostridiales, Clostridiales Family 13, Selenomonadales, Succinivibrio, Hungatella, Mollicutes, Butyricimonas virosa, Alisitipes, Oscillospira ve Erysipelotrichaceae daha düşük oranda içerdiği tespit edilmiştir. Ancak literatürde rosacea ve bağırsak mikrobiyomu ile yapılmış çok az çalışma (sadece bir çalışmaya ulaşılabilmiştir) olduğu için öne çıkan mikroorganizların anlamlandırılabilmesi için daha çok sayıda ve daha fazla örnekleme sahip çalışamalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Rosacea, bağırsak mikrobiyomu, 16S rRNA, Roseburia, yeni nesil sekans

BağırsaklarDNADizi analizi-DNA+4
Kerem Yılmaz
Sakarya University
2019
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

HIV pozitif hastalarda hepatit E seroprevalansı

Giriş ve amaç: Hepatit E virüsü (HEV) enfeksiyonu genellikle akut kendi kendini sınırlayan bir hastalıktır, hematolojik malignitesi olan, kemoterapi gerektiren hastalarda ve HIV'li bireylerde hızla ilerleyen siroza ve kronik enfeksiyona neden olur. Bu çalışmada ülkemiz için bir ilk olduğunu düşündüğümüz HIV pozitif hastalarda HEV seroprevelansının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmada Ekim 2017-Aralık 2018 tarihleri arasında HIV pozitifliği nedeniyle Sakarya Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Klinik Mikrobiyoloji laboratuvarına başvuran hastaların serum örnekleri Anti-HEV IgG ve IgM açısından değerlendirilmiştir. Çalışma grubunu HIV enfeksiyonu olan 126 hasta oluşmuştur. Hastaların serum örneklerine ulaşarak öncelikle Anti-HEV IgG antikorları, Anti-HEV IgG pozitif saptanan hastalarda da Anti-HEV IgM ELFA (enzyme linked fluorescent assay) kitleri ile (bioMerıeux, Fransa) araştırılmıştır. Ayrıca hastaların kayıtları taranarak ALT, AST, CD4, CD8, HIV RNA viral yük değerleri ve Anti-HCV, HBsAg ve VDRL sonuçları değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışma grubunun 114'ü (%90.5) erkek, 12'si (%9.5) kadın olup yaş ortalaması 38.11 ± 13.32 (min: 18, max: 80) yıl idi. Çalışmada HIV pozitif hastalardan 5'inde (%4.0) Anti-HEV IgG pozitif saptanmıştır. Anti-HEV IgG pozitif hastalardan 1'inde HIV tanısı yeni olup diğer 4 hastanın ise HIV pozitifliği nedeniyle takipte olduğu tespit edilmiştir. Anti-HEV IgM ise hiçbir hastada pozitif olarak saptanmamıştır. Anti-HEV IgG pozitifliği olan hiçbir hastada Anti-HCV ve HBsAg pozitifliği yoktu. Çalışmada 77 (%61.1) hastada Anti-HAV IgG pozitif olup AntiHAV IgM ise tüm hastalarda negatifti. Anti-HCV pozitifliği 2 (%1.6) hastada, HBsAg pozitifliği 8 (%6.3) hastada, VDRL pozitifliği ise 18 (%14.3) hastada saptanmıştır. Anti-HEV IgG pozitif olan bireylerde ALT, AST, CD4 ve CD8, HIV Viral yük değerleri açısından istatistiksel anlamlı bir fark saptanamadı (Her biri için p>0.05). Sonuç: Çalışmada HIV pozitif bireylerde Anti-HEV IgG pozitifliği %4 saptanmış olup HIV-HEV birlikteliği olan hiçbir hastada HCV ve HBV ko-enfeksiyonu belirlenmemiştir. HEV enfeksiyonları, HIV ile enfekte kişiler arasında öncelikli ortaya çıkmaz ancak, belirsiz etiyolojili karaciğer anormallikleri olan HIV'li bireylerde HEV de araştırılmalıdır. Anahtar kelimeler: Hepatit E, HIV enfeksiyonu, seroprevalans

HIVHIV enfeksiyonlarıHepatit+3
Semra Öz
Sakarya University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Hemovijilans hemşireliği ve transfüzyon güvenliğine katkısı

GİRİŞ VE AMAÇ: Hemovijilans, kan ve ürünlerinin elde edilmesinden son alıcıların takibine kadar bütün transfüzyon basamaklarını eksiksiz izleme prosedürüdür. Hemovijilansın ana hedefi, transfüzyonun güvenliğini arttırmaktır. Bu çalışmada Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi sağlık personelinin transfüzyon güvenliği hakkında bilgi düzeyi, eğitim sonrası değerlendirmeler ve hemovijilans hemşireliğinin transfüzyon güvenliğine katkısının irdelenmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma, gerekli etik ve yasal izinler sonrası, Ocak-Temmuz 2018 tarihlerinde Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi'nde çalışmakta olan ve araştırmaya katılmayı kabul eden 432 sağlık personeli ile gerçekleştirilmiştir. Katılımcılara, transfüzyon güvenliği eğitimi öncesi ve eğitimi sonrası durumu değerlendiren literatürden yararlanılarak oluşturulmuş 20 soruluk bir anket uygulanmıştır. Veriler SPSS 20.0 istatistik paket programı kullanılarak değerlendirilmiştir. BULGULAR: Çalışma grubunu oluşturanların 329'u (%76.2) kadın, 103'ü (%23.8) erkek olup yaş ortalaması 29.1±8.7 yıl idi. Katılımcıların meslek dağılımına bakıldığında 48'i (%11.1) doktor, 256'sı (%59.3) hemşire ve 128'i (%29.6) diğer yardımcı sağlık personeli idi. Çalışanların meslekteki çalışma yılı ortancası 5.5 (1-43 yıl) iken bulunduğu klinikte çalışma yılı ortancası 2.0 (1-42 yıl) olarak bulunmuştur. Çalışma grubunun bilgi sorularından aldığı puan 1 ile 19 arasında değişirken ortalaması 9.7±4.2 olarak hesaplanmıştır. Çalışmada cinsiyet ile bilgi puan ortalamaları arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Eğitim sonrası test grubunun bilgi puan ortalaması 13.3±5.2 olup eğitim öncesine göre anlamlı düzeyde yüksektir (p<0.001). SONUÇLAR: Çalışmalarda eğitimin etkisi net bir şekilde görülmekte olup transfüzyon güvenliğinin sağlanması ve reaksiyonların azaltılmasında ilgili sağlık personelinin farkındalığının arttırmasının önemi yadsınamaz. Ayrıca bu tür çalışmalarla sağlık çalışanlarında hemovijilans takibi ve transfüzyon güvenliğinin hangi süreçlerinde aksama olduğunun tespit edilerek o konuya yönelik çalışmalar yapılması faydalı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Hemovijilans Hemşireliği, Kan Transfüzyonu, Transfüzyon Reaksiyonu, Transfüzyon Eğitimi, Transfüzyon Bilgi Düzeyi

HemşirelerHemşirelikHemşirelik araştırmaları+4
Rabiya Gün
Sakarya University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Gastroenterit etkeni virüslerin immünokromatografik ve moleküler yöntemlerle saptanması

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu tez çalışmasında Sakarya'da Rotavirus, Adenovirus ve Norovirus enfeksiyonunun tanısında immünokromatografik ve gerçek zamanlı PCR yöntemleri ile elde edilen sonuçlar analiz edilerek bu testlerin mukayesesi ve tanıdaki yerinin incelenmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Hastanemize ishal şikayetiyle başvuran hastalardan alınan 84 örnek çalışmaya dahil edilmiştir. Bunlardan 67'si, immünokromatografik test (ICT) ile Rotavirus ve Adenovirus'tan en az biri pozitif örneklerdir. Rota/Adenovirus ve bakteri/parazit yönünden negatif bulunan 17 örnekte alınmıştır. Tüm örnekler mültipleks-RT-PCR yöntemi kullanılarak test edilmiştir. BULGULAR: ICT yöntemi ile 84 örneğin 62'si (%74) Rotavirus pozitif, 22'si (%26) negatif iken; 5'inde Adenovirus (%6) pozitif, 79'unda (%94) negatif bulunan örnekler idi. Tüm örneklerden yapılan gerçek zamanlı PCR analizlerinde; 49'unda (%58.5) Rotavirus pozitif, 35'inde (%41.5) negatif, 40'ında (%48) Adenovirus pozitif, 44'ünde (%52) negatif olarak tespit edilmiştir. Gerçek zamanlı PCR ile Norovirus için 11(%13) pozitif, 73(%87) negatif sonuç alınmıştır. Rotavirus ve Adenovirus için ICT ve PCR yöntemleri arasında anlamlı, orta ve düşük düzeyde uyum olduğu gözlenmiştir (Rotavirus-ICT/Rotavirus-PCR; r:0.540, p<0.001, Adenovirus-ICT/Adenovirus-PCR; r:0.264, p<0.016). RT-PCR referans yöntem kabul edildiğinde; Rotavirus ICT duyarlılığı; %93, özgüllüğü; %54.3, PPD;%74, NPD;%76.4 ve Adenovirus ICT duyarlılığı; %12.5, özgüllüğü; %100, PPD;%100, NPD;%55.7 olarak hesaplanmıştır. SONUÇ: Rotavirus ve Adenovirus için ICT ve gerçek zamanlı RT-PCR yöntemleri arasında anlamlı ve orta ve düşük düzeyde uyum olduğu saptanmıştır. ICT; ucuz, hızlı sonuç alınan, kullanışlı, pratik, donanım gerektirmeyen, küçük laboratuvarlara ve kitle taramalarına uygun bir testtir. Gerçek zamanlı PCR daha duyarlı ve özgül bir yöntem olsa da pahalı, daha yavaş, donanım gerektiren ve her laboratuvarda kullanılamayan bir yöntemdir. Anahtar kelimeler: Gastroenterit, Rotavirus, Adenovirus, Norovirus, PCR.

GastroenteritGastrointestinal hastalıklarKromatografi+5
Mücahide Topçu
Sakarya University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Çay ağacı ve portakal yağlarının antibakteriyel ve antifungal etkinliğinin araştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada çay ağacı ve portakal esansiyel yağlarının hem ayrı ayrı hem de bu iki yağ kombinasyonunun %10-100 aralığında 10 farklı dilisyon hazırlanarak bazı mikroorganizmalar üzerindeki antimikrobiyal etkinliğinin incelenmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada mikroorganizmalardan bakteri grubunda Escherichia coli ATCC 8739, Salmonella typhimurium ATCC 14048, Pseudomonas aeruginosa ATCC 9027, Staphylococcus aureus ATCC 6538, Bacillus subtilis ATCC 6633; patojen mantar grubundan ise Candida albicans ATCC 10231, Aspergillus brasiliensis ATCC 16404 kullanılmıştır. Bu çalışma için bakterilerde disk difüzyon yöntemi ve sıvı besiyeri makrodilisyon testi, mantarlarda ise yayma plak yöntemi kullanılmıştır. BULGULAR: Disk difüzyon testinde çay ağacı yağının tüm bakteriler üzerinde çalışılan dilisyonların neredeyse tamamında inhibisyon zonu oluşmuştur. Portakal yağı ve çay ağacı-portakal yağı kombinasyonunda zon oluşumu daha azdır. Yayma plak çalışmasında, çay ağacı esansiyel yağının %70 ve üstü konsantrasyonlarda daha iyi antifungal etki göstermiştir. Portakal yağında antifungal etki gözlenmemiştir. Portakal- çay ağacı yağı kombinasyonunun %60'lık konsantrasyonundan itibaren antifungal etki gözlenmiştir. Yapılan makrodilisyon testinde ise çay ağacı yağının MİK bulguları çalışılan tüm bakteriler %0,78 olarak, Portakal yağının ise E.coli'de % 25, S. aureus'da % 1,562'dir. Portakal-çay ağacı kombinasyonunun E. coli, S. typhimurium ve S. aureus üzerindeki MİK değeri % 0,78, P. aeruginosa'da ise %12,5'tir. SONUÇ: Bu sonuçlar çay ağacı ve portakal yağının çeşitli enfeksiyon hastalıklarına neden olan bazı mikroorganizmalar üzerinde inhibe edici etkisi olduğu göstermiştir.

Antibakteriyel ajanlarAntifungal ajanlarBitkisel yağlar+3
Leyla Demir
Sakarya University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Tarçın yağının ve karanfil yağının antimikrobiyal etkinliğinin mikrobiyolojik miktar tayini yöntemi ile araştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada tarçın ve karanfil esansiyel yağlarının ayrı ayrı ve kombinasyonlarının bazı mikroorganizmalar üzerinde antimikrobiyal etkinliğini, etkinlik görülen en uygun doz miktarını araştırmak ve çalışılabilecek alanların belirlenmesinde yol gösterici olabilmek amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEMLER: Çalışmamızda antimikrobiyal etken olarak tarçın ve karanfil esansiyel yağları kullanıldı. Bazı mikroorganizmalardan bakteri grubunda Escherichia coli ATCC 8739, Salmonella typhimurium ATCC 14048, Pseudomonas aeruginosa ATCC 9027, Staphylococcus aureus ATCC 6538, Bacillus subtilis ATCC 6633, mantar grubunda ise Candida albicans ATCC 10231, Aspergillus brasiliensis ATCC 16404 araştırıldı. Esansiyel yağlardan 10 farklı dilüsyon hazırlanarak bakterilerde disk difüzyon yöntemi ile mantarlarda yayma plak yöntemi ile antimikrobiyal etki incelendi. BULGULAR: Tarçın ve karanfil yağlarının ayrı ayrı ve birlikte 10 farklı dilüsyon uygulanmasında, tüm mikroorganizmalar üzerinde en etkili sonuçlar, %50 ve üzerindeki dilüsyon oranlarında gözlendi. Sıvı besiyeri makrodilüsyon testinde karanfil yağının MİK bulguları çalışılan tüm bakterilerde %0,78, tarçın yağının ise E. coli ve P. aeruginosa'da %3,125, S. aureus ve B. subtilis'te %0,78, S. typhimurium'da %6,250 olarak belirlendi. Tarçın ve karanfil yağı kombinasyonunun E. coli, S. typhimurium, P. aeruginosa'da ve S. aureus üzerindeki MİK değeri %0,78, B. subtilis'te ise %6,25'tir. C. albicans ve A. brasiliensis ile yapılan yayma ekim çalışmasında, esansiyel yağların ayrı ayrı ve birlikte kombinasyonlarının 10 gün boyunca yapılan gözlem sonucunda üremeyi engellediği belirlendi. SONUÇ: Çalışmada kullandığımız esansiyel yağların, çalışmada kullanılan mikroorganizmalar üzerinde önemli derecede inhibe edici etkiye sahip olduğu saptandı. Elde edilen nominal değerler, kullanılan yağların ve çalışmaya alınan mikroorganizmların kullanımının amaçlandığı farklı çalışmalarda yol gösterici olacaktır. Anahtar Sözcükler: Antibakteriyel, Antifungal, Antimikrobiyal aktivite, Esansiyel yağlar, Karanfil yağı, Tarçın yağı

Antibakteriyel ajanlarAntienfektif ajanlarAntifungal ajanlar+6
Elif Koptaget
Sakarya University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Flow sitometri yöntemi ile bakterilerin antibiyotik duyarlılıklarının belirlenmesi

Giriş ve Amaç: Bu çalışmasında gram pozitif ve gram negatif bakterilerin in vitro antibiyotik duyarlılıklarının belirlenmesi amacıyla flow sitometri yöntemi kullanımı ve sonuç verme süresinin kısaltılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Altı standart suş ile 11 klinik izolat bu çalışmada incelenmiştir. Tüm suşların antibiyotik duyarlılıkları; VITEK 2 otomatize sistemi, sıvı mikrodilüsyon ve flow sitometrik yöntem ile test edilmiştir. Antibiyotik dilüsyonları güncel EUCAST kılavuzuna göre belirlenmiştir. Flow sitometrik analiz öncesi mikroplaktaki bakteri süspansiyonları, 120 rpm ve 35-37°C'de 2 saat inkübe edildikten sonra 100μl okuma tüplerine alınmıştır. Daha sonra her tüpe 10μl Syto 9 ve 10μl Propidium iodid boyası eklenerek karanlık ortamda 15 dk bekletilmiştir. Flow sitometrik analizde, üreme kontrol kuyucuğu ile antibiyotikli kuyucuklar FL1-H grafiğinde üstü üste getirilerek karşılaştırılmış ve antibiyotikli kuyucuklarda en az %55 oranında bakteri sayısında azalma duyarlılık kriteri olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Flow sitometrik yöntemle belirlenen antibiyotik duyarlılık ile BMD ve VITEK 2 sistemi arasında saptanan uyum oranları sırasıyla; iki E. coli suşu için (%92.3, %84.6), dört K. pneumoniae suşu için (%88.7, %81.8), iki P. aeruginosa suşu için (%73, %73), iki A. baumannii complex suşu için (%81.8, %81.8), iki S. aureus suşu için (%86.1, %81.2), üç Enterococcus spp. suşu için (%81.8, %88.8) olarak saptanmıştır. Sonuç: Flow sitometrik yöntemle yapılan antibiyotik duyarlılık çalışmaları ile BMD ve VITEK 2 sistemi arasında yüksek düzeyde uyum saptanmıştır. Gram negatif bakterilerde gram pozitiflere göre flow sitometri ve diğer yöntemlerin uyumunun daha yüksek oranda olduğu tespit edilmiştir. Antibiyotik duyarlılık testlerinin sonuç verme süresini 12-14 saat kısaltmaktadır. Ancak henüz tüm laboratuvarlarda kullanılabilecek şekilde standardize edilememiştir. Antibiyotik duyarlılıklarının flow sitometri ile belirlenmesi konusunda daha detaylı ve kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Flow sitometri, antimikrobiyal duyarlılık, MİK, EUCAST

Akım sitometrisiAntibiyotiklerBakteriler+2
Hüseyin Hatipoğlu
Sakarya University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Donörlerde kan subgrupları dağılımı ve çoklu transfüzyon alanlarda alloimmünizasyon

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada, bölgemizin kan subgrupları profilinin çıkarılması, çoklu eritrosit transfüzyonu almak zorunda kalan hasta grubunda oto/alloimmün duyarlanma prevelansını ortaya konulmasıyla majör ve minör subgruplar taranarak duyarlanma profilinin belirlenmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada Sakarya Üniversitesi Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi (SEAH) Kan Bankasına gelen 100 donör kan torbasında, ABO ve Rh sistemi majör alt grup dağılımı ve SEAH Onkoloji, Hematoloji ve Çocuk Hematolojisi-Onkolojisi bölümüne başvuran en az 3 ve daha fazla eritrosit (RBC) transfüzyon almış 50 hastada, Rh sistemi majör alt grup ve Kell (Kel 1), Lewis (Lea, Leb), Duffy (Fya, Fyb), Kidd (Jka, Jkb), MNS (M, N, S, s) sistemi minör alt grupları dağılımı jel santrifügasyon (kolon aglütinasyon) yöntemli mikro kuyucuklu test kartlarıyla araştırılmıştır. Ayrıca hasta grubunda, alloimmünizasyon prevelansını belirlemek için İndirekt Antiglobülin testi (IAT) jel santrifügasyon ile çalışılmıştır. BULGULAR: Donörlerin ABO sistemine göre %35'i O, %33'ü A, %17'si AB ve %15'i B grubunda; Rh sistemine göre ise %75'i Dvı pozitif bulunmuştur. Rh sistemi majör alt gruplarında %99 oranla e (Rh5), %33 oranla E (Rh3) pozitif olup Kel 1 pozitifliği %8'dir. Hasta grubunda Rh kan grubuna göre %22 Dvı (-) saptanmıştır. Rh majör alt gruplarından, C (Rh 2) %68, E (Rh 3) %14, c (Rh 4) %76 ve e (Rh5)'de %100 oranında pozitiflik saptanmıştır. Kel 1 negatiflik oranı %96'dır. En yüksek negatiflik Lewis sisteminde %86 Lea antijeninde, MNS sisteminde %36 oranla S antijeninde, Duffy sisteminde %34 oranla Fyb antijeninde, Kidd sisteminde ise %24 oranla Jka antijeninde saptanmıştır. Rh sisteminde (E) %18, Kell sisteminde (Kel 1) %2, MNS sisteminde (S) %18, Duffy sisteminde (Fya) %8 ve Kidd sisteminde (Jkb) %22 çift popülasyon görülmüş olup hasta grubunun tamamında IAT negatiftir. SONUÇ: Hasta grubunun hepsinin IAT negatifliği, bize alloimmünizasyon gelişmediğini ancak çift popülasyon oranlarının yüksek olması, alloimmünizasyon riskinin yüksek olduğu fikrini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Transfüzyon Tıbbı, Donör, RBC antijenleri, Güvenli kan, Alloimmünizasyon.

AntijenlerEritrosit transfüzyonuKan+7
Merve Pilavcı Adıgül
Sakarya University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Biyobelirteçlerin yeni tanılı HIV (+) bireylerin prognozunu tahmin etmedeki rolü

Antiretroviral tedavi (ART), Human Immunodeficiency Virus (HIV) ile enfekte bireylerde viral yük ve immün sistem hücrelerini olumlu yönde etkileyerek yaşam beklentisini arttırmaktadır. Bu çalışmada yeni tanı almış HIV (+) hastalarda ART sonrası CD4 ve viral yük değişimleri ile PD-1 (Programmed death-1), IFN gama-induced protein 10'un (IP-10), interlökin 17 (IL-17) ve soluble cluster of differentiation 14 (sCD-14) molekül düzeylerinin irdelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza Sakarya Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Polikliniğine başvuran, başka bir kronik hastalığı olmayan, yeni tanı almış ve ilk kez bu çalışma ile tedavisine başlanacak olan 30 ardışık HIV hastası dahil edilmiştir. Tüm hastaların izlem ve tedavi takibinde, tedavi öncesi ve tedavinin ilerleyen dönemlerinde (1. ve 3. aylarda); kantitatif HIV RNA düzeyleri ve CD4 (+) ve CD8 (+) T hücre seviyeleri belirlenmiştir. Çalışmamızda değerlendirilecek olan biyobelirteçlerden CD4 (+) ve CD8 (+) T hücrelerinden eksprese edilen PD-1 düzeylerinin akım sitometrisi kullanılarak, serum IP-10, IL-17 ve sCD-14 düzeylerinin ise ELISA yöntemi kullanılarak belirlenmiştir. CD4T hücrelerinden eksprese edilen PD-1 oranı ile viral yük değerleri arasında pozitif yönlü, orta düzeyde korelasyon ve istatiksel olarak anlamlı bir ilişki (n=80, rs = 0.49614, p<0.001) bulunmuştur.CD8T'lerden eksprese edilen PD-1 oranı ile viral yük değerleri arasında pozitif yönlü, orta düzeyde korelasyon ve istatiksel olarak anlamlı bir ilişki (n=80, rs = 0.50954, p<0.001) bulunmuştur. Hastaların hem tedavi almadığı hem tedavi altında olduğu dönemlerdeki IP-10, sCD-14 ve IL-17 düzeylerinin viral yük ile korele olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak PD-1'in viral yükün bir belirteci olabileceği; viremi ve tedavi yanıtındaki değişiklikleri izlemek için yararlı olabileceği sonucuna varılmıştır. IP-10, IL-17, sCD14'ün de viral yükün bir belirteci olabildiği ve viremideki değişiklikleri izlemek için yararlı olduğu düşünülmüştür.

AIDSBiyobelirteçlerHIV+2
Hande Toptan
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anaerobik bakterilerin tanımlanmasında matriks aracılı lazer dezorpsiyon iyonizasyon uçuş zamanı kütle spektrometrisinin (maldi-tof MS) değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada MALDI-TOF MS yöntemi kullanılarak hem koloniden hem de kan kültürü şişesinden direkt anaerop bakterilerin identifikasyonunun konvansiyonel ve otomatize ticari yöntemlerle karşılaştırılarak araştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada 67 klinik izolat ve 2 standart suş incelenmiştir. Konvansiyonel yöntemler, Vitek 2 identifikasyon sistemi, üremiş kolonilerden ve direkt olarak kan kültür şişelerinden MALDI-TOF MS ile tanımlanmaları test edilmiştir. MALDI-TOF MS yöntemiyle direkt olarak kan kültürü şişelerinden tarafımızdan optimize edilen yöntemle bakteriler tanımlanmıştır. Bu yöntemde birkaç santrifüj ve ekstraksiyon işleminden sonra elde edilen süpernatant kısımdan alınan örnek MALDI-TOF MS cihazında okutulmuştur. BULGULAR: Toplam 69 anaerop bakteriden konvansiyonel yöntemlerle 6'sı (%8,7) tür düzeyinde, 49'u (%71) cins düzeyinde; Vitek 2 sistemiyle 36'sı (%52,1) tür düzeyinde, 54'ü (%78,2) ise cins düzeyinde; MALDI-TOF MS kullanılarak koloniden yapılan işlemle bakterilerin tamamı (%100) tür düzeyinde; MALDI-TOF MS kullanılarak direkt kan kültürü şişesinden 43'ü (%62,3) tür düzeyinde, 47'si (%68,1) cins düzeyinde doğru olarak tanımlanmışlardır. SONUÇ: Bu çalışmada MALDI-TOF MS yönteminin anaerop bakterilerin gerek koloniden gerekse de kan kültür şişesinden direkt olarak identifikasyonunda büyük başarıyla kullanılabileceği ve sonuç verme süresini oldukça kısalttığı tespit edilmiştir. Elde edilen sonuçlar, daha yüksek oranda gram negatif anaerop bakterilerde olmak üzere, konvansiyonel ve otomatize ticari yöntemlerle büyük ölçüde uyumludur. Ancak yöntem henüz tüm laboratuvarlarda kullanılabilecek şekilde standardize edilememiştir. Bu konuda daha detaylı ve kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

Anaerobik bakterilerBakteri izolasyonuBakteriler+3
Mehmet Ölmez
Sakarya University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Kolistin dirençli karbapenemaz üreten klebsiella pneumonıae'da antibiyotiklerin sinerjistik aktivitelerinin MALDI-TOF MS ile belirlenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada karbapenemaz üreten Klebsiella pneumoniae izolatlarında matriks aracılı lazer dezorpsiyon/iyonizasyon uçuş zamanı kütle spektrometrisi (MALDI-TOF MS) kullanılarak meropenem, kolistin ve rifampisin antibiyotikleri için duyarlılık ve kombinasyon sinerjik etkilerinin Checkerboard mikrodilüsyon yöntemi ile karşılaştırılması ve ayrıca MALDI-TOF MS'in bir hızlı sinerji belirleme yöntemi potansiyelinin belirlenmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: : Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarı'nda 2014 ile 2020 yılları arasında izole edilen ve genotipik olarak da real-time Polimeraz Zincir Reaksiyonu yöntemi (Gene Xpert Carba-R kiti, Cepheid, ABD) ile belirlenmiş 20 adet kolistin dirençli K. pneumoniae izolatı çalışmaya alınmıştır. İn-vitro şartlarda her bir suşun kolistin+meropenem ve kolistin+rifampisin kombinasyonu, kalitatif sonuç veren checkerboard (dama tahtası) mikrodilüsyon ve kantitatif sonuç veren MALDI-TOF MS (bioMerieux, France) yöntemi ile sinerjik etki araştırılmıştır. Elde edilen verilere göre sinerjik etki gösteren izolatlar, referans yöntem olan Checkerboard mikrodilüsyon yöntemi sonuçları ile karşılaştırılmıştır. BULGULAR: Checkerboard yöntemi ile kolistin+meropenem kombinasyonunun etkinliğinin araştırıldığı 20 suşun 9'unda ve kolistin+rifampisin kombinasyonu için 20 suşun 17'sinde sinerjik etki saptanmıştır. MALDI-TOF MS yönteminde ise kolistin+meropenem kombinasyonu için 20 suşun 14'ünde ve kolistin+rifampisin kombinasyonu için 20 suşun 12'sinde sinerji tespit edilmiştir. SONUÇ: Dirençli suşlarda antibiyotik kombinasyonlarının sinerjik etkilerinin araştırıldığı MALDİ-TOF MS yöntemi ile referans olan Checkerboard mikrodilüsyon metodu karşılaştırıldığında, her iki sistemde kolistin+meropenem kombine ilaç etkileşiminde 9 suşun 6'sında (%66,6) sinerjik uyum gözlenirken, kolistin+rifampisin kombine ilaç etkileşiminde 17 suşun 12'sinde (%70,5) sinerji gözlenmiştir. Sinerji belirleme için MALDİ-TOF MS yöntemi hızlı ve güvenilir bir yöntem gibi görünmektedir. Daha ileri ve kapsamlı çalışmalara gereksinim vardır.

AntibiyotiklerKarbapenemlerKlebsiella enfeksiyonları+4
Çağlar Yusuf Yücedağ
Sakarya University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

2019-2020 sezonunda solunumsal enfeksiyon etkeni virüslerin dağılımı ve saptanan influenza virüslerinin oseltamivir direncinin belirlenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada üst solunum yolu enfeksiyonu semptomlarıyla başvuran hastalardaki viral etkenlerin sezonal dağılımının multipleks PCR yöntemi ile irdelenmesi ve İnfluenza A (H1N1) pozitif bulunan örneklerde Oseltamivir ilaç direncinin araştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Sakarya Üniversitesi Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne 12 Eylül 2019- 19 Şubat 2020 tarihleri arasında üst solunum yolu enfeksiyonu semptomları ile başvuran 0-94 yaş arasındaki 354 hastanın multipleks PCR yöntemiyle (Qiastat-Dx Respiratory panel-Qiagen, Almanya) çalışılmış nazofaringeal sürüntü ve bronkoalveoler lavaj örneklerinin verileri retrospektif olarak irdelenmiştir. Sonuçta, İnfluenza A (H1N1) pozitif örnekler arasından seçilen 11 numunede, Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü Mikrobiyoloji Referans Laboratuvarları ve Biyolojik Ürünler Daire Başkanlığı, Ulusal Viroloji Referans Laboratuvarında Sanger sekans analizi ile Oseltamivir direnci araştırılmıştır. BULGULAR: İncelenen 354 örneğin 233'ünde bir ya da daha fazla solunum yolu viral etkeni tespit edilmiştir. Bunlardan 64'ü İnfluenza A/H1N1, 4 İnfluenza A/H3N2, 24 İnfluenza B, 64 Respiratuvar Sinsityal Virüs A/B (RSV A/B), 58 Rhinovirüs/Enterovirüs, 18 Adenovirüs, 12 Human Metapneumo Virüs (hMPV), 10 Bocavirüs, 4 Parainfluenza 1, 7 Parainfluenza 3, 3 Parainfluenza 4, 5 Coronavirüs HKU1 ve 13 Coronavirüs NL63 olarak bulunmuştur. İnfluenza A/H1N1 pozitif olan suşlardan seçilen 11 numunenin hiçbirinde Oseltamivir direnci saptanmamıştır. SONUÇ: Bu çalışmada incelenen İnfluenza A/H1N1 pozitif örneklerinde Oseltamivir direnci saptanmamıştır. İnfluenza A/H1N1 suşlarının Oseltamivir direnci açısından belirli aralıklarla analizinin yapılması ampirik tedavinin yönlendirilmesinde önemlidir. Anahtar Kelimeler: Solunum yolu virüsleri, İnfluenza, Oseltamivir, Direnç, Sekans.

DirençlilikDizilerOseltamivir+4
Tuğba Kaya
Sakarya University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Detection of biofilm formation incarbapenamase resistance Klebsiella spp.

INTRODUCTION AND AIM: Carbapenem resistant Klebsiella pneumoniae (CR-Kp) become major public health concern due to harboring resistance genes and virulence factors like biofilms. The aim of this study was to detect biofilm formation among (CR-Kp) strains and to determine correlation between carbapenem resistance genes and biofilm formation in K. pneumoniae. MATERIALS AND METHOD: 58 (CR-Kp) involved in this study, identification of the isolates and antibiotic susceptibility testing was performed by using Maldi-TOF MS and VITEK 2 ® system and resistant gene detection held by Gene X-pert system. Microplate method used to detect biofilm formation. The ratio of biofilm formation related to the source of infection and harboring resistance genes were investigated statistically. RESULTS: 98.2% of (CR-Kp)s were positive biofilm producers. 46.5% isolates were moderately biofilm-producer, 37.9% fully established biofilms, 13.7% weak biofilms, 1.72% were non-biofilm producers. Biofilm formation according to infection site: 60.30% surveillance rectal swabs, 27.50% blood, 1.72% sputum, 5.17% wound, 3.44% Urine, 1.72% catheter. KPCs harboring resistance Gene biofilm formation ratio: 42.2% NDM-1, 28.80% OXA 48, 13.30% KPC, 15.5% NDM-1 +OXA 48. DISCUSSION AND CONCLUSION: Almost all CR-Kp isolates are biofilm producers. Surveillance rectal swabs and blood infection source strains, resistance genes NDM-1, OXA 48 KPCs had higher ability forming moderate to fully established biofilms These results indicates that ICU patients and patients who have blood stream infections are at higher risk with high mortality rate. KEY WORDS: Klebsiella pneumonia, Biofilm formation, Resistance Genes, Antibiotic Resistance.

AntibioticsAntibioticsBiofilms+6
Hevı Seerwan Ghafour Ghafour
Sakarya University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation of urine cultures of adult patients; data from erbil

Introduction Urinary tract infections (UTIs) are a common infectious disease and a public health problem that imposes a large economic burden. The main cause of UTI in humans is gram-negative bacteria, especially Escherichia coli. The aim of this study was to determine the prevalence of gram-negative uropathogens in urine samples of patients referred to Erbil clinics and hospitals and to evaluate their antimicrobial susceptibility. all urine cultures result of patients referred to Erbil hospitals in the last 5 years (2015-2020) were included in the census method. Microorganisms were identified by standard culture method and their susceptibility was assessed by VITEK 2 automated system. the data were analyzed using SPSS version 26.0 software. The results of descriptive analysis were reported by tables and graphs. Chi-square test was used to examine the relationship between variables. A significance level of 0.05 was considered. The results of urine culture of 3380 suspected UTI cases were examined, of which 69.1% were female and 30.9% were male. Out of 3097 positive cultures observed, a total of 1961 (63.3%) isolates were gram-negative bacteria and 1136 (36.7%) were gram-positive pathogens. The most common gram-negative urinary pathogen determined in this study was Escherichia coli. The highest resistances of gram-negative urinary pathogens were against the antibiotic ampicillin, Trimethoprim / Sulfamethoxazole and ceftriaxone, and the lowest resistances were for amikacin, meropenem, ertapenem and imipenem. Keywords: Urine Culture; Urinary Tract Infections; Antimicrobial Resistance

AdultsUrinary tractUrinary tract infections+3
Mohammed Sadeq Saleh Saleh
Sakarya University · Institute of Health Sciences
2021
10
Master'sOpen AccessEN

Effect of different environmental conditions on biofilm formation in staphylococci isolated as the causative agent of bacteriemia

INTRODUCTION AND AIM: Staphylococcus aureus and coagulase-negative staphylococci are common cause of bacteriemia and catheter-related infections and they frequently produce biofilm. Biofilm production is a serious virulence factor and it causes treatment failure especially in patients who have indwelling catheters. The aim of this study is to determine the biofilm production in staphylococci that are isolated from clinical blood samples of the bacteriemic patients and to evaluate the effect of different aerial conditions (normal, CO2, anaerobic) on biofilm production. MATERIALS AND METHOD: 63 clinical isolates of different types of staphylococci were enrolled in the study. The isolates were firstly identified by MaldiTOF-MS, then antimicrobial susceptibility testing was carried out by using VITEK System. The biofilm production was evaluated in the 96-well flat-bottom microplates. E. coli ATCC 25922 was used as positive control and uninoculated broth was used as a negative-control. The CO2 condition was achieved in a candle jar while anaerobic gas pack was used in a closed jar to create anaerobic condition. All tests were done three times and the mean values were determined. Biofilm production were divided into four categories which were None (0), Weak (+), Moderate (++), and Strong (+++). The results were evaluated with scientific statistics software with appropriate statistics methods and the data with a p value ≤0.05 was accepted as significant. RESULTS: The number of types of staphylococci is 63 samples divided as follows: Staphylococcus aureus 17 samples, Staphylococcus haemolyticus 3 samples, Staphylococcus epidermidis 22 samples, Staphylococcus hominis 16 samples, and Staphylococcus capitis 5 samples. The distribution of biofilm production was as follows: under normal condition and CO2 condition 61 of the isolates (97%) produced biofilm, while under anaerobic condition, 48 of the isolates out of 63 (76%) were positive for biofilm production. Under anaerobic condition, the ability of biofilm production of the isolates was decreased (p≤0.05). There was no significant difference between normal and CO2 conditions in terms of capacity to produce biofilm (p>0.05). Under different conditions, the capacity of biofilm formation among S. aureus was not affected. But there was a significant difference among coagulase negative staphylococci (p≤0.05). DISCUSSION AND CONCLUSION: Staphylococci are highly pathogenic opportunistic pathogens and they are significant cause of hospital and community-acquired infections. They have an extraordinary ability to encase themselves in a protective environment called a biofilm, where they can survive and cause serious and hard-to-treat infections. In this study, production of biofilm in Staphylococci was determined as a serious virulence factor evaluated under different environmental conditions. Although these data are derived from relatively small number of samples, with the evaluation of the larger sample groups and other environmental and nutritional conditions, understanding of biofilm production in Staphylococci can be clarified and new alternative treatment modalities can be developed. KEY WORDS: Staphylococci, Staphylococcus aureus, Biofilm formation, Bacteriemia, Methicillin resistance.

BacteriaBacteremiaBiofilms+3
Radhwan Abdulrazzaq Khaleel Khaleel
Sakarya University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Diş protezlerinde alkalin bazlı dezenfeksiyonun etkinliğinin araştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Oral cavite, sert ve yumuşak dokularla mikroorganizmaların yoğun olduğu vücut bölgesidir. Normal flora kompozisyonu bozulduğunda enfeksiyon etkenleri hızla gelişebilmektedir. Protez kullanımıyla, protezin kimyasal ve mekanik olarak etkin dezenfekte etme yöntemlerinin seçimi mikroorganizma tür çeşitliliğinde oldukça değişkenlik göstermektedir. Bu çalışmanın amacı, protezin kimyasal yöntemle uygulanan alkalen bazlı dezenfeksiyon yöntemlerinin süreye bağlı etkinliğini saptamaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: 05.04.21-07.05.21 tarihleri arasında Diş Hekimliği fakültesine diş protez tedavisi için başvuran 20 hasta dahil edildi. Alkalen peroksit bazlı kimyasal ticari bir protez temizleyici tabletin etkinliğini belirlemek için protezin ön ve arka kısımlarından sıfır, üç, onuncu dakikalarda mikrobiyolojik değerlendirme için numune alındı. Bu süreçte anket ile demografik veriler elde edildi. Tüm hastalardan numunenin kurumaması için transport besiyerinde saklanan sürüntü örneği alındı. İn vitro çalışmaların identifikasyonuna bağlı, dezenfektan firmasının etkin bulduğu protokol süresinde 0 dakikada belirlenen tülerin 3 ve 10 dakikalık dezenfeksiyon etkinliği ve farkının varlığı araştırılmıştır. BULGULAR: Protez kullanıcılarından alınan protez örneklerinde hastaların %100'ünde üreme tespit edilmiş, istatistiksel olarak ANOVA yöntemiyle doğrulanmıştır. Sıfır dakikadaki türlerin üçüncü dakikada kolonizasyonun devamı izole edilirken, 10 dakikada mikroorganizmaların %35'inde kimyasal dezenfeksiyona bağlı inaktivasyon gözlemlenmiştir. Arka sol ve sağ çeneden alınan örneklerde zamana bağlı olarak bakteri yoğunluğu azalmış ve istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.000). Anlamlılık düzeyi protez tipine ve kullanım yılına göre de devam etmiştir. Buna göre dezenfeksiyon süresinin; temizleme yöntemine, protez yaşına ve protez tipine bağlı olduğu belirlenmiştir. SONUÇLAR: Çalışmamızda 3 dakika alkalen bazlı dezenfeksiyonun diş protezleri için yeterli olmadığı görülmüştür. Etkili sonuç için 10 dakikadan fazla sürenin gerektiği belirlenmiştir. Çalışmamız literatür dahilindeki diğer çalışmalarla da uyumlu bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Ağız hijyeni, Alkalen peroksit, Protez temizliği.

Alkalen peroksitAğız sağlığıDental protezler+4
Venhar Caha
Sakarya University · Institute of Health Sciences
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 hastalarında sars COV-2 virüs saçılımı ve nötralizan antikor düzeyleri

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada COVID-19 hastalarından alınan çeşitli klinik örneklerde SARS CoV-2 RNA'sının varlığı, virüsün saçılım profili ve enfeksiyonu geçiren hastalarda anti SARS CoV-2 IgG ve nötralizan antikor yanıtlarının araştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışmaya toplumdan 47 COVID-19 hastası (TCH, Mayıs-Haziran 2020) ve 30 sağlık çalışanı COVID-19 hastası (SCH, Kasım-Aralık 2020) dahil edildi. SARS CoV-2 RNA'sının araştrılması için TCH grubundan 0, 3, 7, 14 ve 28. günlerde orofareks, nazofarenks, balgam, kan, dışkı ve idrar örnekleri alındı. Anti SARS CoV-2 IgG ve nötralizan antikorların (NAb) belirlenmesi için TCH ve SCH grubundan ardışık günlerde serum örnekleri alındı. Virüsün RNA'sı; RT-PCR, anti SARS CoV-2 IgG antikor düzeyleri; ELISA, NAb düzeyleri; hücre kültürü ve temsili nötralizasyon testi yöntemleri ile belirlendi. BULGULAR: SARS CoV-2, en yüksek oranda sırasıyla nazofarenks (%100), dışkı (%65,8), balgam (%45,7), orofarenks (%41,3), kan (%5,3) ve idrar (%2,2) örneklerinde saptanmıştır. Viral saçılımın solunum yolu örneklerinde 14 gün, dışkı örneklerinde 60 güne kadar devam ettiği gözlenmiş, kan örneklerinde 3. günden sonra virüs saptanmamıştır. Viral yükün solunum yolu örneklerinde tanı anında en yüksek düzeyde olduğu, dışkı örneklerinde 7. günde pik yaptığı görülmüştür. Dördüncü ayda TCH grubu hastaların tümünde IgG pozitifliği bulunmuş, SCH grubu hastaların sadece %82,1'inde seropozitiflik saptanmıştır. İlk ay sonunda TCH grubu hastaların tümünde (%100) NAb tespit edilmiştir. NAb titrelerinin 28. günde pik yaptığı ve sonrasında düşüş gösterdiği belirlenmiştir. SCH grubu hastaların %26,1'nin düşük, %47,8'inin orta, %26,1'nin yüksek titrede temsili NAb oluşturduğu belirlenmiştir. SONUÇ: Sonuç olarak; balgam, dışkı, kan ve idrar gibi birçok örnekte SARS CoV-2 RNA'sı saptanmış, dışkı örneklerinde viral saçılımın aylarca devam edebildiği gözlenmiştir. Hastalarda büyük oranda 4. ayda anti SARS CoV-2 IgG antikor pozitifliği gözlenmiştir. Koruyucu antikor düzeylerinin hastalığın geçirildiği ilk ayda en yüksek düzeye ulaştığı belirlenmiştir. Bu bulgular, aşılama stratejileri ve pandemi ile mücadelede önemlidir. Ancak, virüs saçılım ve antikor titre çalışmaları için daha detaylı ve kapsamlı araştırmalara ihtiyaç vardır.

Bulaşıcı hastalıklarCOVID 19Polimeraz zincirleme reaksiyonu+2
Tuğba Ayhanci
Sakarya University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hepatit B aşısına cevapta bağırsak mikrobiyotasının rolünün araştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada Hepatit B aşısına cevap alınan ve alınmayan sağlıklı bireylerin bağırsak mikrobiyom analizleri yapılarak, Hepatit B aşısına cevapta bağırsak mikrobiyotasının rolünün araştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya aşı takvimine uygun şekilde (O.,1., ve 6.) 3 doz Hepatit B aşısı ve 3 doz rapel yapıldığı halde Anti-HBs <10 IU/ml olan 20 hasta ile aşılamadan sonra antikor yanıtı oluşan (Anti-HBs >100 IU/ml) 20 sağlıklı gönüllü olmak üzere 18-65 yaş arası toplam 40 kişi (Mart 2020 – Şubat 2022) dahil edildi. Alınan gaita örnekleri en geç 2 saat içerisinde laboratuvara ulaştırıldıktan sonra pH ölçümü ve Bristol skorlama yapıldı. Mikrobiyom analizleri yapılana kadar taze dondurularak -80°C'de saklandı. Nükleik asit izolasyonu, 16S rRNA PCR, yeni nesil dizileme işlemi, biyoinformatik ve istatistiksel analizler yapıldı. BULGULAR: Hasta grubunda gaita pH'sı yüksek iken, Firmucites/Bacteroidetes oranı (hasta grubunda 1.31, kontrol grubunda 3.28 ) daha düşük saptandı (p<0.05). Hasta grubunda filum düzeyinde; Bacteroidetes sınıf düzeyinde; Gammaproteobacteria, Bacteroidia, Negativicutes takım düzeyinde; Selenomonadales, Veilloonellales, Bacteroidales aile düzeyine; Selenomonadaceae, Rikenellaceae, Veilllonellaceae cins düzeyinde; Massiliprevotella, Alistipes daha yüksek oranda bulunmuştur. Kontrol grubunda ise; filum düzeyinde; Firmucutes sınıf düzeyinde; Clostridia takım düzeyinde; Clostridiales aile düzeyinde; Lachnospiraceae, Peptostreptococcaceae, Hungateiclostridiaceae daha yüksek oranda bulunmuştur SONUÇ: Hasta grubunun gaita pH değerleri düşük, Firmucites/Bacteroidetes oranı ise yüksek bulundu. Hasta grubunda filum düzeyinde; Bacteroidetes sınıf düzeyinde; Gammaproteobacteria, Negativicutes takım düzeyinde; Selenomonadales, Veilloonellales, aile düzeyinde; Selenomonadaceae, Rikenellaceae, Veilllonellaceae cins düzeyinde; Massiliprevotella, Alistipes daha yüksek oranda bulunmuştur. Kontrol grubunda ise; filum düzeyinde; Firmucutes sınıf düzeyinde; Clostridia takım düzeyinde; Clostridiales aile düzeyinde; Lachnospiraceae, Peptostreptococcaceae, Hungateiclostridiaceae daha yüksek oranda bulunmuştur. Bu veriler Hepatit B aşısına cevap alınamayan grupta bağırsak disbiyozisi varlığını göstermektedir. Ancak bağırsak mikrobiyom analizi sonuçlarının coğrafi bölge, iklim koşulları, diyet ve genetik farklılıkları ile değişkenlik gösterebileceği göz ardı edilmemelidir. Bu konuda daha kapsamlı araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Mikrobiyota, Hepatit B, mikrobiyom ve aşı, bağışıklık sistemi, bağırsak mikrobiyomu.

HepatitHepatit BMikrobiyota
Elif Özözen Şahin
Sakarya University
2022
00