Akdeniz University
Faculty

Faculty of Medicine

Akdeniz University

1,697

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karpal tünel sendromu cerrahi tedavi sonuçlarının değerlendirilmesinde kullanılan boston skoru ile EMG'nin etkinliğinin karşılaştırılması

Bu çalışmada, KTS cerrahi tedavisi sonrası klinik tabloyu değerlendirmek amaçlı ameliyat öncesi ve sonrası çimdik kuvveti, kaba kavrama kuvveti, Boston semptom şiddeti skalası, Boston fonksiyonel değerlendirme skalası ve EMG bulgularına bakıldı. Amaç; ameliyat sonrası klinik değerlendirmede uygulanan yöntemlerdeki değişiklikler ve aralarındaki korelâsyonu saptamak. Ocak 2006-Aralık 2010 tarihleri arasında, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında, aynı cerrah tarafından TKL distalinden orta palmar bölgeden yapılan mini kesi ile ameliyat edilen 46 hastanın 61 eli, iyileşme açısından; EMG, Boston semptom şiddeti ve fonksiyonel durum ölçeği, kaba kavrama ve palmar çimdik kuvveti ile değerlendirildi. Boston semptom şiddeti ve fonksiyonel durum skorlarında ameliyat sonrasında anlamlı düzelme saptandı. Kaba kavrama ve palmar çimdik kuvvetlerinde ameliyat sonrası istatistiksel anlamlı düzelme saptandı. Ameliyat öncesi ve sonrası EMG'de %83,6 düzelme saptandı. KTS'u cerrahi tedavisi sonrası klinik takipte kullanılan palmar çimdik kuvveti, kaba kavrama kuvveti, Boston semptom şiddeti, Boston fonksiyonel durum skalası ve EMG de belirgin düzelme olmuştur. Fakat aralarında anlamlı bir korelasyon yoktur

Cerrahi tedaviElektromiyografiKarpal tünel sendromu+4
Mesut Sançmış
Akdeniz University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alopesi areata hastalarında difenilsiklopropenon (DCP) ile kontakt immünoterapi ve bu tedavinin ıl-17 protein düzeylerine etkisi

IL-17 yolağının hastalığın etyopatogenezindeki ve DCP tedavisinin etki mekanizmasındaki yerini araştırmayı ve yaygın tutulumlu ve uzun süreli AA hastalarında DCP tedavisi etkinliğini değerlendirmeyi hedefledik. Bu amaçla 50 AA hastasının çalışmaya alınması planlanarak kayıtları alındı. Kontrol grubunu oluşturmak üzere, saçlı bölge benign lipomatöz neoplazi veya sebase kisti nedeniyle eksizyon yapılan 10 olgunun eksizyon sonrası elde edilen saçlı deri örnekleri genel cerrahi polikliniğinden temin edildi. Biyopsi randevularına gelmeyen hastalar çalışmadan çıkarıldı. Ayrıca bazı biyopsi örneklerinde protein miktarları seviyenin belirlenmesi için yeterli bulunmadığından, sonuç olarak tedavi öncesi 18, tedavi sonrası 13 ve kontrol grubu olarak 5 biyopsi örneği değerlendirmeye alındı. IL-17 protein düzeyleri Western blot yöntemi ile ölçülerek, sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildi. Çalışmamızın sonucunda, DCP tedavisi uygulanan AA hastalarının %26,3'ünde kozmetik olarak kabul edilebilir düzeyde saç çıkışı izlendi. AA hastalarında tedavi öncesi IL-17 protein düzeylerinin kontrol grubuna göre yüksek olduğu ancak bu yüksekliğin istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermediği saptandı (p<0,05). Aktif dönemdeki AA hastalarında stabil dönemdeki hastalara göre (p=0,024) ve yamasal tip AA hastalarında AU hastalarına göre (p=0,039) ortanca IL-17 protein düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Tedavi sonrası hastalardan elde edilen biyopsi örnekleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ve terminal kıl çıkışı izlenen hastaların tedavi öncesi ve sonrası değerleri karşılaştırıldığında IL-17 protein düzeylerinde anlamlı farklılık saptanmadı (p<0,05). Elde edilen tüm bulgular birlikte değerlendirildiğinde, çalışmamızda DCP tedavisinin yaygın tutulumlu ve uzun süreli AA hastalarında uygulandığı dikkate alınacak olursa bulduğumuz tedavi başarı oranının literatür ile uyumlu olduğu ve IL-17'nin hastalık sürecinin aktif döneminde rol oynayabileceği düşünüldü. Ancak DCP tedavisinin AA tedavisinde nasıl etkili olduğunu ve inflamatuar süreçte rol alan yolakların birbirleri ile etkileşimlerini anlamak için sadece tek bir yolağın değil olaya etki edebileceği düşünülen diğer yolakların da son ürünlerini içine alan ve sadece sitokin seviyelerinin değil bu sitokinleri üreten hücrelerin biyopsi materyallerindeki yerleşim yerlerinin de incelendiği daha fazla katılımcıyı içeren daha geniş bütçeli çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz

AlopesiAlopesi areataSaçlı deri+3
Berna Altınok
Akdeniz University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Beyin tümörlerinin evrelendirilmesinde 'dynamıc susceptılıty contrast' perfüzyon görüntüleme ve 'arterıal spın labelıng' görüntülemenin karşılaştırılması

Glial tümörlerde erken tanı ve doğru evreleme sağkalım oranlarını artırdığı için perfüzyon MRG önemli bir yardımcı ileri görüntüleme tekniğidir. Bu çalışmanın amacı beyin tümörlü hastalarda perfüzyon MRG'nin (DSC ve ASL) histopatolojik sonuçlarla karşılaştırılarak evrelemedeki rolünü saptamaktadır. Çalışmaya dahil edilen 32 hastanın 23'ü yüksek evre (%71,9), 9'u düşük evre (%28,1) gliomdu. Tüm hastaların ASL ve DSC- rCBV görüntüleri iki nöroradyolog tarafından görsel olarak değerlendirildi. DSC ve ASL görsel değerlendirilmesinde gözlemciler arası uyumun çok iyi olduğu görüldü. DSC'de lezyonlardan rölatif serebral kan hacmi (rCBV) ve ASL'de rölatif sinyal intensite (rSİ) ölçüldü. Çalışmamızda düşük ve yüksek evre tümörleri ayırmada DSC ve ASL haritalarında yapılan görsel değerlendirme ile düşük duyarlılık ve özgüllük değerleri bulunmuştur. DSC'de rCBV ölçümü ile ise yüksek duyarlılık değerleri saptanmıştır. Bu nedenle, bu yöntemlerin glial tümör evrelenmesinde konvansiyonel MRG'ye ek bilgiler verebilecekleri, ancak tek başlarına evrelendirme amaçlı kullanılmamaları gerektiği görüşündeyiz. ASL perfüzyon ekzojen kontrast ajan kullanılmaması avantajı ve gelecekteki yeni teknik gelişmeler ile faydalı bilgiler sağlayacaktır

Beyin neoplazmlarıGliomaManyetik rezonans görüntüleme+2
Alper Batak
Akdeniz University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sürekli akım sağlayan iki farklı uzun süreli ventrikül destek sistemi cihazının implantasyon sonrası orta ve uzun dönem sonuçlarının karşılaştırılması

Kalp yetmezliği normal dolum basınçlarına rağmen, kalbin dokuların metabolik ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde oksijen sunamamasına yol açan, kardiyak yapısal veya işlevsel bozukluk şeklinde tanımlanmaktadır. Kalp yetmezliği hastalarında tedavi hedefleri, belirti ve bulguları iyileştirmek, hastane başvurularını önlemek ve sağkalımı arttırmaktır. Kalp yetersizliğinin patofizyolojisi ya da medikal tedavisi konusunda genel kabul görmüş birçok tedavi modalitesi vardır. Son evre kalp yetersizliği olgularında uygun medikal tedavi ve inotropik destek verilmesine rağmen ileri derecede hemodinamik bozukluk gösteren olgularda, cerrahi alternatifler ön plana çıkmaktadır. Biz çalışmamızda implantasyon kararı vermede en önemli problemler olarak karşımıza çıkan implantasyonun zamanlaması ve uygulanacak cihaz seçimi sorularına cevap aramak için, günümüzde en sık kullanılan HeartMate-II (HMII) ve Heartmate (HVAD) cihazları uygulanan hasta grupları arasında pre-operatif, intra-operatif, post-operatif dönem verilerini değerlendirerek kıyaslama yapmak istedik. Böylece hastalarımızda uygun cihaz seçimi ve optimum zamanlama için veriler elde edip yaşam kalitesini ve sağ-kalımı artırmayı hedefliyoruz. Çalışmaya Ocak 2011 ile Ağustos 2014 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp Damar Cerrahisi Anabilim Dalı tarafından, elektif şartlar altında sol ventrikül destek sistemi (LVAD) implantasyonu yapılmış olan 55 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastalarda preoperatif ekokardiyografik tetkikler, hemogram tahlilleri, biyokimyasal tahliller ve redo operasyon gibi teknik veya anatomik zorluklar açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık oluşturan bir durum görülmedi. Sadece yaş değişkeni açısından HMII implante edilen grubun daha yaşlı olduğu gözlendi. Gruplar arasında peri-operatif kan ürünü kullanımı, intaoperatif kardio-pulmoner bypass ile dolaşım desteği ve post-operatif yoğun bakımda kalış süresi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi. Olgular postoperatif komplikasyonlar açısından değerlendirildiğinde cihaz içi trombüs görülme oranı HVAD'de istatistiksel açıdan anlamlı şekilde yüksek görülmüş olup (p=0,042), özellikle DKMP tanılı hastalarda HVAD'in cihaz içi trombüs geliştirme riskinin istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla olduğu görülmüştür (p=0,046). Serebrovasküler olay meydana gelmesi durumu iskemik veya hemorajik SVO olarak ayrıt edilmeksizin iki cihaz açısından incelendiğinde HVAD'in daha riskli olduğu görülmüştür (p=0,036). İskemik SVO tablolarında da HVAD'in daha riskli olduğu görülmüş olmakla beraber (p=0,018), hemorajik SVO tablolarında iki cihaz arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Bu hastalarda sıklıkla görülen bir diğer komplikasyon olan driveline yeri enfeksiyonlarında ise HMII'nin istatistiksel olarak daha riskli olduğu gösterilmiştir (p=0,039). Post-operatif dönemde sağ- kalım, revizyon ameliyatı, karaciğer yetmezliği, renal yetmezlik, hastaneye yeni başvuru, enfeksiyon gelişimi ve GIS kanama açısından hasta grupları arasında anlamlı fark görülmemiştir. Hastaların taburculuk sonrasında tekrar hastaneye yatışın sık görülen sebepleri incelendiğinde, driveline yeri enfeksiyonu (n=7), solunum sıkıntısı (n=6), cihaz içi trombüs (n=3), sağ ventrikül yetmezliği (n=3), INR yüksekliği (n=3), driveline yeri dışı enfeksiyon (n=3) olarak görülmüştür. Diğer hastaneye yatış sebepleri açısından iki hasta grubu arasında belirgin farklılık görülmemekle birlikte sağ ventrikül yetmezliği nedeniyle olan yatışların tamamı HVAD grubundadır. Bizim çalışmamız ve benzeri diğer çalışmaların varmış olduğu ortak sonuç, implantasyon zamanlaması, cihaz seçimi, hem tromboembolik olayları önleyecek hem de kanamaya neden olmayacak optimum antikoagülan tedavi seçimi konusunda büyük özen gösterilmesinin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Ayrıca post-operatif komplikasyonlardan özellikle cihaz içi trombüs, karaciğer, böbrek, sağ ventrikül ve aort yetmezliğinin öngörülebilirliği ve önlenmesi konusunda yapılacak çok merkezli geniş seriler içeren çalışmalara ihtiyaç olduğudur. Ayrıca ideal cihaz üretimi konusunda da yeni çalışmalara ihtiyaç olduğu kanaatindeyiz

Kalp hastalıklarıKalp yetmezliğiKalp-akciğer makinesi+2
Osman Nuri Tuncer
Akdeniz University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parkinson hastalığında hafif kognitif bozukluk tanısında işitsel P300 testinin klinik tanıya katkısı

Parkinson hastalığında non-motor bulgulardan olan kognitif bozukluklar oldukça sık görülmektedir. Kognitif bozukluğun derecesi hafif kognitif bozukluktan demansa kadar değişik düzeylerde olabilmektedir. 2012 yılında Hareket Bozuklukları Derneği tarafından Parkinson hastalığında hafif kognitif bozukluk tanı kriterleri yayınlanmıştır. Olaya ilişkin potansiyeller kognitif fonksiyonları değerlendirmede bir belirteç olarak kullanılmıştır. Daha önce yapılmış çalışmalarda Parkinson hastalığı demansında P300 değişiklikleri net olarak gösterilmişken, demansı olmayan Parkinson olgularında P300 değişikliklerinin incelendiği çalışmalarda elde edilen sonuçlar tartışmalıdır. Literatürde MDS tanı kriterleri doğrultusunda tanı konmuş PH-HKB olgularında P300 değişikliklerinin değerlendirildiği bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmada PH'nda hafif kognitif bozukluk klinik tanısına yardımcı olabilecek ek elektrofizyolojik testlerin olup olmadığını araştırmak, PH'nda demansı olmayan olgularda P300 değişikliklerini incelemek ve hastaların kognitif özellikleri ile P300 değişikliklerinin korelasyonuna bakmak hedeflenmiştir. 2012 MDS 2. aşama tanı kriterleri doğrultusunda hafif kognitif bozukluk tanısı konmuş 20 Parkinson hastası (PH-HKB), kognitif bozukluğu saptanmayan 21 Parkinson hastası (PH-Normal) ve yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi bakımından eşleştirilmiş 20 sağlıklı gönüllü (Kontrol) çalışmaya dahil edildi ve tüm katılımcılar standart işitsel 'odd ball paradigm' yöntemi doğrultusunda P300 testi ile değerlendirildi. Elde edilen traselerde N100, P200, N200, P300 latansları ile pikten pike N100-P200, P200-N200, N200-P300 amplitüdleri ölçüldü ve analiz edildi. PH-HKB grubunda Fz, Cz ve Pz elektrotlarından kayıtlanan P300 latansları ile Fz elektrotundan kayıtlanan N200 latansı PH-Normal ve Kontrol grubuna göre uzamış saptandı (sırasıyla p<0.001, p=0.041). Fz elektrotundan kayıtlanan P300 amplitüdünün PH-HKB grubunda diğer iki gruba göre ufalmış olduğu saptandı (p=0.038). PH-Normal ve Kontrol grubundaki tüm katılımcılarda P300 potansiyeli elde edilirken, PH-HKB grubundaki hastaların %35'inde P300 potansiyelinin elde edilemediği görüldü. Bu sonuçlar bize P300 testinin Parkinson hastalığında hafif kognitif bozukluğun saptanmasında faydalı bir tanı aracı olabileceğini göstermiştir. Bu konuda daha geniş çalışmaların yapılması ile P300 latansında uzama ve P300 potansiyelinin elde edilemeyişinin PH-HKB tanı kriterleri arasına destekleyici kriter olarak yer alabileceği kanısındayız

BilişBiliş bozukluklarıBilişsel işlevler+2
Fikriye Tüter Yılmaz
Akdeniz University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu korunmuş asemptomatik organik mitral yetmezlikli hastalarda kantitatif yöntemlerle hesaplanan mitral yetmezliği ciddiyeti ile sol ventrikül mekanik fonksiyonları ve serum PRO-BNP düzeyi arasındaki ilişkinin tespiti

Mitral yetersizliği, mitral kapağın tam kapanmayıp sistolde bir miktar kanın sol ventrikülden sol atriyuma geri kaçması olarak tanımlanır. Mitral yetersizliği sol ventrikülün genişlemesine yol açar. Sol ventrikül diyastol sonu hacmi-duvar gerilimi artar ve sol ventrikül küreselleşir. Sol ventrikül diyastol sonu hacminin ve mitral anulus çapının artması mitral yetersizliğini arttıran kısır bir döngü meydana getirir. Orta-ileri ve ileri MY'de sol ventrikül sistolik fonksiyon bozukluğu gelişmeden önceki dönem sol ventriküler volüm yüklenmesi paterninin izlendiği dönemdir. Bu dönemde ventrikül dilate; ancak hiperkinetiktir. Sol ventrikül diyastol sonu çapı artmışken, sistol sonu çapı normaldir. Volüm yüklenme paterni uzun süre devam ederse sistol sonu çapı da artar ve sol ventrikül sistolik fonksiyon bozukluğu gelişir. MY de sistolde sol atriyuma geri kaçan volüm sebebiyle sistolik duvar gerilimi azalır ve EF yüksek ölçülür. Bu da sol ventrikül sistolik fonksiyonunun hatalı olarak daha iyi yorumlanmasına yol açar. Cerrahi zamanlamada EF'nin düşmesini beklemek doğru değildir. Postoperatif dönemde mitral kapak değişimi nedeni ile düşük rezistan yolunun kapanması ve ard-yükün artması EF'nin düşmesine neden olur. Bu çalışmada orta ve ileri mitral yetersizliği olan hastaların iki boyutlu benek izlem ekokokardiyografisi kullanılarak subklinik sol ventrikül sistolik fonksiyon bozukluğu incelenmiş ve olası sistolik fonksiyon bozukluğunun kantitatif yöntemlerle hesaplanan mitral yetersizlik ciddiyeti ve hastaların prognozunu belirlemede kullanılabileceği deneysel ve klinik verilerle gösterilmiş olan BNP ile ilişkisi değerlendirilmiştir. Çalışmaya, 18-65 yaş arasında, önceden TTE ile orta-ileri derecede organik MY tespit edilmiş, asemptomatik, EF ≥ %60 olan 24 hasta alındı. Semptomatik, EF < %60, LVESÇ >45 mm, koroner ve/veya periferik arter hastalığı, HT, atriyal flutter/ fibrilasyon, KBY, orta ve ciddi derecede diğer kapak hastalıklarının varlığı ve KOAH olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hesaplanan median BNP değerine göre hastalar ≥ 140 pg/ml ve < 140 pg/ml olmak üzere ikiye ayrıldı. Her iki grubun BNP ölçümü, iki boyutlu, M-mod, Doppler ve doku doppler ekokardiyografileri yapıldı. İki boyutlu benek izlemeli ekokardiyografi ile sol ventrikül total global longitudinal (LTGS), sirkumferansiyal (SGS) ve radyal strain (RGS) parametreleri hesaplandı. Her iki grup, BNP değeri ve sol ventrikül iki boyutlu, M-mod, Doppler ve doku doppler, total global longitudinal (LTGS), sirkumferansiyal (SGS) ve radyal strain (RGS) parametreleri ile sistolik ve diyastolik fonksiyonlar açısından karşılaştırıldı. Çalışmamızda her iki grubun demografik verileri benzerdi. BNP <140 pg/ml ve BNP ≥140 pg/ml gruplarının mitral E ve A dalga velositeleri arasında anlamlı fark saptandı. BNP'nin yüksek olduğu grupta E ve A dalga velositelerinin de yüksek olduğu görüldü (E dalga velositesi için p=0,023, A dalga velositesi için p=0,035). Sol ventrikül diyastol sonu çap (LVEDD) ve sistol sonu çap (LVESD), ejeksiyon fraksiyonu (EF), biplan simpson ejeksiyon fraksiyon ve fraksiyonel kısalma (FS) değerlerinde BNP <140 pg/ml ve BNP ≥140 grupları arasında anlamlı fark tespit edilmedi. BNP <140 pg/ml ve BNP >140 pg/ml grupları arasında sol ventrikül Longitudinal Total Global Strain (L TGS) değerleri ortalaması açısından anlamlı farklılık tespit edildi (sırasıyla ort: -20,159±0,386 ve ort: 15,35±0,912; p<0.001). Ortalama Sirkumferansiyal Global Strain (SGS) değerlerinde anlamlı fark izlenmedi (sırasıyla ort: -9,29±7,614 ve ort: -19,74±1,249; p=0.119). Ortalama Radyal Global Strain (RGS) değerlerinde hasta ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (sırasıyla ort: 42,708±7,044 ve ort: 41,154±4,65; p=0.813) Sol ventrikül subklinik sistolik fonksiyon bozukluğu ve mitral yetmezliği ciddiyetini gösteren parametrelerin alındığı korelasyon analizinde LTGS ve BNP arasında kuvvetli (rho=0,814; p<0,001), BNP-RV ve BNP-EROA arasında orta düzeyde bir ilişki saptanmıştır (sırasıyla rho=0,681; p<0,001 ve rho=0,644; p=0,001). Son olarak, LTGS'nin MY'li hastalarda erken cerrahiden fayda görecek yüksek riskli hasta alt grubunu belirlemede uygun bir ölçüt olup olmadığını test etmek için ROC analizi yapıldı ve görüldü ki; LTGS nin belirlediğimiz cut off değeri -18,07'nin üstünde olması MY'li hastalar arasındaki yüksek riskli grubun belirlenmesinde iyi bir ölçüttür. Elde ettiğimiz bulguların klinik sonuçlara yansıyacağını düşünmekle birlikte; bu verilerin, daha geniş hasta popülasyonlu prospektif çalışmalar ile desteklenmesi gerektiği kanısındayız

EkokardiyografiKalp fonksiyon testleriKalp hastalıkları+4
Fulya Avcı Demir
Akdeniz University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçan lateral torasik arter perforatör ada flebinin tanımlanması

Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi'de flepler kapatılması güç defektlerin onarımında kullanılmaları ve yapılarının karmaşık olması nedeniyle her zaman ilgi odağı olmuşlardır. Anjiozomlar, deri ile kemik arasında uzanan bir kaynak arter ve buna eşlik eden ven tarafından beslenen üç boyutlu anatomik alanlardır. Her anjiozom, doku tabakalarının güvenli anatomik sınırını tanımlar ve bitişik anjiozomlardaki dokular güvenle flep içine dahil edilebilir. Bu bilgiler anatomik temel alınarak 'perforatör flep' başlığı ortaya çıkmıştır. Son dönem flep modelleri olmaları sebebiyle perforatör fleplerle ilgili deneysel çalışmalar güncelliğini korumaktadır. Literatüre bakıldığında deneysel çalışmaların gerçekleştirilebileceği perforatör flep modellerinin sayıca az olduğu gözlenmektedir. Taylor ve Palmer'in anjiozom konseptindeki kaynak arterlerin beslediği alanlar arasında bunları birbirine bağlayan komşu vasküler bölgeler bulunmaktadır. Bunlar 'şok damalar' olarak adlandırılmaktadır. Bir bölgedeki vasküler beslenme zarar gördüğünde azalan kan volümünü kompanse edebilmek için bu vasküler bölge genişleme gösterir. Şok damarlar flep cerrahisinde önemli bir yer tutmaktadır. Bu çalışmamızda, lateral torasik arterden kaynaklanan tek perforatör üzerinden güvenli kaldırılabilecek flep boyutunu standartize edip, deneysel perfarotör flep çalışmaları ve mikrocerrahi eğitimde yarar sağlayacak uygun bir genişletilmiş ada flebi seçeneği olduğunu göstermeyi amaçlamaktayız. Ek olarak lateral torasik arter perforatör flebinin içerdiği farklı anjiyozom bölgelerinin ve bu anjiyozomların birbiri ile iştirakini sağlayan şok anastomozların anjiografik ve immunohistokimyasal olarak gösterilmesi amaçlanmıştır. Çalışma grupları, yapılan flep anatomik kriterleri ve boyutlarına göre 3'e ayrıldı: Grup 1 vertikal akslı lateral torasik arter perforatör flep grubu (n:10), grup 2 horizontal akslı lateral torasik arter perforatör flep grubu (n:10) ve grup 3 genişletilmiş lateral torasik arter perforatör flep grubu (n:10). Grup 1 ve grup 2'de elde edilen flep yaşayabilirlik sonuçları ile genişletilmiş lateral torasik arter perforator flebi planlandı. Gruplara uygun yapılan çizimlere uyularak lateral torasik arterin dorsal dalından gelen kraniyaldeki perforatörü üzerinden flep kaldırıldı 7. günde flep yüzey alanı ölçümleri alındı ve flebin 3 bölgesinden histopatoloji ve immunohistokimyasal inceleme için 1 cm'lik kesitler alındı. Anjiografik değerlendirme ile flep yaşayabilir alanı ile vaskülarizasyon alanlarının ilişkisi saptandı. Grup 1'de flep yaşayabilirlik oranı ortalama %95.8 (4.8), flep nekroz oranları %4.2 (4.8) olarak ve Grup 2'de ise flep yaşayabilirliği oranı ortalama %89.1 (7.8), flep nekroz oranı %11.3 (8.0) olarak saptandı. Bu sonuçlar göz önüne alınarak planlaması yapılan Grup 3'de flep yaşayabilirlik oranı ortalama %92.3 (5.0), flep nekroz oranı ortalama %7.7 (5.0) olarak saptandı. Grup 2'de nekroz oranlarının diğer 2 gruba göre daha fazla olduğu izlendi. Histopatolojik olarak değerlendirilen 3 ayrı kesite (perforatör, şok zon ve kontralateral damarın beslediği bölge) flep yaşayabilirliği için kullanılan topografik değerlendirme ve anjiografik bulgularıyla uyumlu olan sonuçlar elde edilmiştir. Böylece elde ettiğimiz flep yaşayabilirliği ve nekroz oranları histopatolojik olarak doğrulanmıştır CD 11b, ICAM-1 ve VEGFR-2 parametrelerinin 'şok zon' adı verilen bölgede daha yüksek oranda arttığı tespit edildi. Bunu izleyen artışlar, grup 1'de sırasıyla kontralateral bölge ve perforatör bölge şeklindedir. Ancak grup 2'de alınan vertikal kesitlerde 'şok zon'da artışın en yüksek olduğu izlenmekle beraber, perforatör bölgesinde kontralateral bölgeden daha fazla artış olduğu izlenmektedir. Bu sonuç, bizim flep yaşayabilirliği değerlendirmesi için kullandığımız topografik incelemeler ve anjiografi ile uyumlu olarak, nekroz oranını grup 2 ve grup 3'te artıran bölgeyi işaret etmektedir. İstatistiksel olarak şok zon bölgesindeki artışın anlamlı olduğu gösterilmiştir. Flep yaşayabilirliği için oldukça önemli olduğu bilinen şok damarlardaki değişiklikler karşı sırt yarımındaki anjiozom bölgesinde diğer bölgelere göre daha az yoğun izlenmektedir. Bu bulgunun, bu bölgedeki nekroz oranımızın fazla olmasının bir sebebi olduğunu düşünmekteyiz. Deneysel sıçan lateral torasik arterperforatör flebinin anatomik olarak kolay ve hızlı diseksiyon imkanı tanıyan, postoperatif bakım ve korumanın kolay olduğu sırt bölgesinde bulunmasının yanı sıra flep yaşayabilirliği çalışmaları için tutarlı nekroz oranları, geniş boyutlarda planlanabilme özellikliği ile güvenilir bir flep modeli olduğunu düşünmekteyiz. Deneysel perforatör flep ve mikrocerrahi çalışmaları için yarar sağlayacak ve araştırmacıların çalışmalarında güvenle kullanabilecekleri bir deneysel perforatör flep tanımladığımıza inanmaktayız

Cerrahi fleplerGöğüs arterleriMikrocerrahi+1
Seçkin Aydın Savaş
Akdeniz University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut koroner sendrom düşünülen hastalarda yüksek duyarlılıklı troponin'in prognozu belirlemedeki değerliliği

Acil servis başvurularının en sık ikincil sebebi, göğüs ağrısıdır. Akut koroner sendromlara bağlı mortalite ve morbidite ihtimalinin yüksek olması bu hasta grubunu riskli hale getirmektedir. Bu hastaların tanısın tüm dünyada en fazla kullanılan ve güvenilirliği ispat edilmiş olan test kardiyak troponindir. Biz bu çalışmada yeni kullanıma giren yüksek duyarlılıklı troponinin (hsTn) bir aylık ve üç aylık takiplerde mortaliteyi belirlemedeki değerliliğini saptamayı amaçladık. Bu çalışma Ekim 2014'de, yıllık yaklaşık 100.000 hasta başvurusunun olduğu Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi erişkin acil servisine 1 Ocak 2013 – 31 Haziran 2014 tarihleri arasında başvuran hastaların kayıtları geriye dönük incelerek gerçekleştirildi. Çalışmaya dahil edilen hastalara ulusal ölüm bildirim sisteminden taranarak ölen hastalar belirlendi. Ölen hastaların ölüm nedenlerine hastanenin bilgisayar arşivinden ve dış merkezlerde ölen hastalara da telefon ile ulaşarak ölüm nedenini araştırıldı. Çalışmaya 11853 hasta dahil edildi. Yaş ortalaması 57±17 ve 6487 erkek, 5366 bayandı. Acil servis başvurusunda çalışılan hsTn değerinin (Başlangıç troponini) birinci ay sonundaki kardiyak ölümü belirlemedeki AUC (areaunderthecurve) değeri 0.869 (%95 GA: 0.863-0.875) olarak saptandı. Yüksek değerlilikli troponin için normal popülasyonun %99'u için verilen eşik değeri olan 14 için duyarlılık %87 (%95 GA: %77-%94), seçicilik ise %69 (%95 GA: %68-%70)'du. Başlangıç hsTn değerinin üçüncü ay sonundaki kardiyak ölümü belirlemedeki AUC değeri 0.864 (%95 GA: 0.858-0.870). hsTn için normal popülasyonun %99'u için verilen eşik değeri olan 14 için duyarlılık %87 (%95 GA: %79-%93), seçicilik ise %69 (%95 GA: %68-%70)'du. Acil serviste başvuru anında çalışılan yüksek duyarlılıklı troponin değeri bir ve üç aylık kardiyak mortaliteyi belirlemede yeterli değerliliğe sahip değildir. Ancak yüksek duyarlılık troponin değeri saptanamayacak düzeye doğru geriledikçe prognostik değeri artmaktadır

AterosklerozKalp hastalıklarıKoroner hastalık+3
Mehmet Emin Kavasoğlu
Akdeniz University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Konversiyon bozukluğu tanisi alan ergenlerde kendilik ve çevre algisi: Repertuar grid tekniği ile değerlendirme

Bu araştırmada Konversiyon Bozukluğu (KB) tanısı almış ergenlerin kendilerini ve çevrelerindeki önemli diğer bireyleri nasıl algıladıkları, algılama şekilleri ile bu ergenlerin benlik saygıları, KB'ye eşlik eden psikopatolojiler, yaşadıkları travmatik deneyimler arasındaki ilişkilerin araştırılması amaçlanmıştır. Araştırmaya çalışma grubu olarak Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniğinde Konversiyon Bozukluğu tanısı almış ve izlemde olan 12-18 yaş aralığındaki 20 kız ergen alınmıştır. Kontrol grubu olarak daha önce herhangi bir nedenle çocuk psikiyatrisi polikliniğine başvurusu olmayan, yaş, cinsiyet, eğitim durumu açısından hasta grubu ile eşleştirilmiş 20 sağlıklı ergen alınmıştır. Ergenlerin kendisini, ailesini ve çevresini algılayışlarını ve yapılanma sistemlerini değerlendirmek için Repertuar Grid Tekniği kullanılmıştır. Mevcut psikopatolojileri Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu (K-SADS-PL) ile değerlendirilmiştir. Benlik saygısı ölçümü için Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ) kullanılmıştır. Konversiyon belirtileri Konversiyon Bozukluğuna Ait Belirti Tarama Listesi ile sorgulanmıştır. RGT değerlendirmesinde KB tanılı ergenler ile kontrol grubundaki ergenlerin aile bireyleri ve çevrelerindeki diğer önemli kişileri birbirinden farklı olarak yapılandırmaları, KB tanılı ergenlerin kendilerini en çok ideal benlerine, anne ve babalarına yakın tanımlaması böyle bir bozukluğu olmayan yaşıtlarının ise anne ve baba elemanlarını kendilerinden uzak, kardeş ve kız-erkek arkadaşlarını kendilerine yakın olarak tanımlaması dikkat çekmiştir. İki grup arasında böyle bir farkın olması ergenlik sürecindeki anne- babadan ayrışma bireyselleşme ve özerklik kazanımı süreçlerinin KB tanılı ergenlerde kontrol grubuna göre daha farklı bir paternde yaşandığını göstermektedir. Ayrıca KB'nin benlik saygısını olumsuz etkilediği görülmüştür. KB tanılı ergenlerin %85'inin en az bir psikiyatrik psikiyatrik bozukluğunun olduğu saptanmıştır. Depresif Bozukluk, KOKGB ve TSSB en sık konulan tanılar olmuştur. Özetle KB tanılı ergenlerin böyle bir bozukluğu olmayan yaşıtlarına göre daha yüksek psikopatolojiye, daha düşük benlik saygısına sahip oldukları ve ebeveynden ayrışma-bireyselleşme ve kimlik gelişimi süreçlerini sağlıklı olarak yaşayamadıkları, ebeveyn bağımlılıklarının devam ettiği, akranları ile özdeşim kurma ve hayatlarındaki önemli insanları hatta kendilerini idealize etme konularında sağlıklı yaşıtlarının gerisinde oldukları gözlenmiştir. Bu sonuçlar, KB'li ergenlerin eşlik eden ruhsal sorunlarının, kendileri ve çevrelerini sağlıklı yaşıtlarına göre farklı algıladıklarının tanımlanması ve tedavi süreçlerinde tüm bunların dikkate alınmasının gelecekteki olumsuz sonuçları azaltmada etkili olabileceğini göstermektedir

Benlik saygısıErgenlerKişilik+3
Seda Aybüke Sarı
Akdeniz University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prematür ejakülasyon nedeni ile başvuran hastalarda erektil disfonksiyon görülme sıklığı

Prematür ejakülasyon erkeklerde en sık görülen seksüel fonksiyon bozukluğu olup diyabet, tiroid hastalıkları, prostatit ve erektil disfonksiyon gibi komorbid durumlarla yakından ilişkilidir. Buna rağmen PE ile ED arasındaki ilişki arasında tartışma söz konusudur ve bu iki patolojinin ne sıklıkla birlikte bulunduğuyla ilgili az sayıda data mevcuttur. Bu çalışma prematür ejakülasyonu olan hastalarda erektil disfonksiyon görülme sıklığı ve şiddetini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Üroloji polikliniğine prematür ejakülasyon yakınması ile başvuran yaşları 24-66 arasında değişen toplam 111 hasta çalışmaya alındı. PE ve ED Türkçeye validite edilmiş prematür ejakülasyon değerlendirme anketi (PEDT) ve ereksiyon işlevi uluslararası değerlendirme formu (IIEF) ile değerlendirildi. İstatistiksel analiz için pearson ki kare testi ve korelasyon analizleri kullanıldı. İstatistiksel analizler SPSS 21.0 paket programı ile yapıldı ve 0,05'den küçük p değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Çalışma grubunun ortalama yaşı 43,6±11,8 idi; PEDT ve IIEF ortalamaları sırasıyla 12,7±4,3 ve 18,5±5,2 olarak bulundu. PE bulunan 105 hastada (%94,6) ED saptandı. PEDT ve IPSS skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,199). Tüm hastaların %62,2'sinde prostatik inflamasyon bulundu. PEDT grupları arasında prostatik inflamasyon açısından anlamlı bir farklılık bulunmadı (p=0.585). PEDT skorları ve yaş arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı (p=0.781). Sonuç olarak üroloji polikliniklerine başvuran hastalarda PE ve ED birlikteliği dikkatlice sorgulanmalıdır. Bu birlikteliği doğrulamak amacıyla ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

EjakülasyonErektil disfonksiyonPenis ereksiyonu+1
Ahmet Yazanel
Akdeniz University
2015
00