
1,121
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Akciğer kanseri tanısı alan hastalarda web destekli hasta eğitiminin semptom yönetimine ve yaşam kalitesine etkisi
Bu çalışma, akciğer kanseri tanısı alan hastalarda web destekli hasta eğitiminin semptom yönetimine ve yaşam kalitesine etkisini belirlemek amacıyla, tek grupta tekrarlı ölçümler düzeni ile oluşturulmuş, yarı deneysel bir çalışmadır. Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Mustafa Samur Gündüz Kemoterapi Ünitesi'nde gerçekleştirilen çalışmanın örneklemini, çalışmaya dahil olma kriterlerini karşılayan 30 akciğer kanseri tanılı hasta oluşturmuştur. Çalışma kapsamında araştırmacı tarafından hazırlanan web sitesinin içeriğinin değerlendirilmesinde ise DISCERN Kılavuzu, Web İçeriği Değerlendirme Formu ve Sistem Kullanılabilirlik Skalası kullanılmıştır. Araştırma verilerinin toplanmasında, Kişisel Bilgi Formu, Akciğer Kanseri Semptom Skalası, Modifiye Borg Skalası, EORTC QLQ C-30 Yaşam Kalitesi Ölçeği ve LC-13 Akciğer Modülü kullanılmıştır. Araştırmanın verileri çalışmanın başında, 2., 6. ve 12. haftalarında olmak üzere dört izlemde toplanmıştır. Araştırmadan elde edilen verilerin analizi Statistical Package for Social Science 21.0 paket programında gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın analizinde tanımlayıcı istatistikler, Friedman testi, Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis testi kullanılmıştır. Ölçek puan ortalamalarının birbiri ile ilişkisini belirlemek amacıyla Korelasyon testi, semptomların yaşam kalitesi ile ilişkisini belirlemek amacıyla ise Regresyon testi kullanılmıştır. Analizlerde farklılıkların belirlenmesi için %95 anlamlılık düzeyi (α=0.05 hata payı) kullanılmıştır. Yapılan çalışma sonucunda web sitesinin değerlendirilmesinde uzmanların puanlamaları arasındaki uyum Kendall Uyuşum Katsayısı ile değerlendirilmiş ve görüşlerin tutarlı olduğu sonucuna varılmıştır (W:0.944, p<0.05). DISCERN kılavuzu ile genel değerlendirme puan ortalaması 5 üzerinden 4.6±0.5 bulunmuştur. Web İçeriği Değerlendirme Formu ile yapılan analiz sonucunda bir madde hariç (2.9±0.3) tümü uygun olarak kabul edilmiş olup puan ortalaması 3±0 olarak bulunmuştur. Çalışmamız kapsamında oluşturulan ve 22 hasta tarafından değerlendirilen web sitesinin Sistem Kullanılabilirlik Skalası puan ortalaması 81.81±2.9 olarak bulunmuştur. Yapılan analiz sonucunda EORTC QLQ-C30 Fonksiyonel ölçeğin alt boyutlarından biri olan sosyal alan, EORTC QLQ-C30 Semptom ölçeğinin yorgunluk, bulantı ve uykusuzluk boyutları, EORTC QLQ-C30 LC-13 ölçeğinin dispne ve saç dökülmesi boyutları arasında ölçümler arası anlamlı farklılık saptanmıştır. Çalışmamızda, web sitesinde yer alan bilgilerin kaliteli, uygun ve kullanılabilir olduğu saptanmıştır. Ayrıca web tabanlı eğitimin hastaların yorgunluk, bulantı ve uykusuzluk semptomlarının yönetimine katkı sağladığı sonucuna varılmıştır.
İnsülinoma kökenli fare beta hücre hatlarında TRAIL'ın apoptotik etkinliğinin araştırılması
Tip 1 Diyabet'te (T1D), pankreatik beta hücrelerinin, progresif insülitis sürecinde, proinflamatuar sitokinlerin etkisi ile yıkıldığı bilinmektedir. TNF ve FasL'ın yanında, IFN-gama ve IL-1beta'nın da beta hücre ölümüne katkıda bulunarak T1D'in ortaya çıkmasında önemli rol oynadığı gösterilmiştir. 1995 yılında keşfedilen TNF-Related Apoptosis Inducing Ligand'ın (TRAIL) ise, TNF ailesi üyesi diğer sitokinlerin aksine otoimmun reaksiyonları baskılayabildiği gösterilmiştir. Ancak TRAIL'ın, beta hücrelerinin ölüm mekanizmasında da rol alıyor olabileceği düşünülmektedir. Dolayısıyla, TRAIL'ın beta hücreleri üzerindeki etkisi, ve genel olarak T1D'teki kesin rolü henüz açığa çıkarılamamıştır. Sonuçlarımız, kullandığımız NIT-1 fare beta hücre hattında TRAIL hücre yüzey reseptörlerinden DR5'in en yüksek oranda sentezlendiğini, DcR1 ve DcR2 yalancı reseptörlerinin de belirgin oranda ifade edildiğini göstermiştir. Çalışmamızda, NIT-1 hücrelerinde TRAIL'ın çözülebilir formunun (sTRAIL) orta derecede sitotoksik etki yarattığı gösterilmiştir. TRAIL inflamatuar sitokinlerle birarada uygulandığında kısa dönemde (24 st) hücre canlılığını azaltıcı yönde ek bir etki göstermesine rağmen, uzun dönemde (48 st) bu etkinin kaybolduğu, koruyucu etkinin dahi ortaya çıkabildiği gözlenmiştir. Bu sonuçlarla uyumlu olarak, DR5 ölüm reseptörünün inflamatuar sitokinlerin etkisi ile 48. saatte baskılandığı görülmüştür. NIT-1 hücreleri üzerinde TRAIL ligand ekspresyonu da yine proinflamatuar sitokinlerin etkisi ile 24. ve 48. saatlerde baskılanmıştır. Bulgularımız, NIT-1 pankreatik beta hücrelerinde proinflamatuar sitokinler ile birlikte TRAIL uygulamasının, ilk aşamada ölüm oranının artırdığı, ancak sonrasında TRAIL'ın bu hücrelerde inflamatuar sitokinlerin etkisine ek olarak canlılığı inhibe edici etkisinin olmadığı, koruyucu etkinin dahi ortaya çıkabildiği gözlenmiştir. Sonuçlarımızın TRAIL'ın T1D'teki rolünün daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunacağını düşünüyoruz.
A549 küçük hücre dışı akciğer kanseri hücre hattında daha önce etkinliği tanımlanmamış Türkiye endemiği olan 3 bitkinin antitümöral aktiviteleri açısından değerlendirilmesi
Bu çalışmada, Türkiye endemiği olan Dorystoechas hastata, Stachys aleurites ve Anthemis ammophila türlerinden elde edilen ekstreler A549 küçük hücre dışı akciğer kanseri, Hela serviks kanseri ve insan fibroblast hücreleri üzerinde test edilmiştir. Doğal ortamlardan toplanan bitkilerin toprak üstü kısımlarından çözücü olarak metanol kullanılarak maserasyon yöntemi ile ekstreler hazırlanmıştır. Elde edilen ekstrelerin antitümöral etkileri incelenmiştir. Büyüme baskılanmasına MTT testi yöntemi ile bakılmıştır. Tüm deneyler üç tekrarlı yapılmıştır. Uygulanan tüm bitki ekstrelerinin incelenen bütün hücrelerde sitotoksik etki gözlenmiştir. Anthemis ammophila ekstrenin sitotoksik aktivitesi diğer türlerden daha aktif bulunmuştur. Bu çalışma ile Dorystoechas hastata, Stachys aleurites ve Anthemis ammophila türlerinin antitümoral aktivite sonuçları ilk kez ortaya konmuştur. Anahtar Kelimeler: Dorystoechas hastata, Stachys aleurites, Anthemis ammophila, MTT, Sitotoksisite. ...
3G cep telefonlarından yayılan elektromanyetik radyasyonun görsel uyarılma potansiyellerine etkileri
Son on yılda gelişen teknoloji ve haberleşme gereksiniminden dolayı meydana gelen cep telefonu kullanımındaki artış, bu telefonların yaymış oldukları elektromanyetik radyasyon (EMR)'un insan sağlığı ve özellikle de başa yakın kullanıldıklarından dolayı beyin üzerine olumsuz etkilerinin olabileceği kaygısını gündeme getirmiştir. Bu konuda yapılan çalışmalarda birçok doku ve plazmada, uygulanan süre ve şiddete bağlı olarak lipid peroksidasyonun ve antioksidan enzim aktivitelerinin arttığı, azaldığı veya değişmediği gibi çelişkili sonuçların olduğu dikkati çekmektedir. Bunların yanı sıra EMR'nin beyin üzerindeki etkilerini elektrofizyolojik olarak inceleyen pek az yayın bulunmaktadır. Ayrıca, 2100 MHz EMR'nin sıçanlardan elde edilen görsel uyarılma potansiyelleri (VEP) üzerine de ne gibi etkileri olduğunu araştıran herhangi bir çalışmaya da rastlanmamıştır. Bu bilgilerin ışığı altında, hazırlanan projemizde EMR'nin sıçanlardan kaydedilecek VEP'leri nasıl etkilediğini araştırmanın yanı sıra, ortaya çıkan değişikliklerin oksidan hasar ile ilişkisi ve bunda nitrik oksit (NO)'in rolünün olup olmadığının aydınlatılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda 80 adet 2 aylık erkek Wistar albino sıçan kullanılarak, 1 haftalık sham grubu (S1), 1 haftalık EMR grubu (E1), 10 haftalık sham grubu (S10) ve 10 haftalık EMR grubu (E10) olmak üzere 4 grup oluşturulmuştur. EMR grupları belirtilen süreler boyunca pleksiglas tüpler içerisinde günde 2 saat 2100 MHz radyasyona maruz bırakılmışken, sham grupları aynı ortam koşullarında pleksiglas tüpler içerisinde radyasyon verilmeden bekletilmişlerdir. Deney süresinin sonunda sıçanların VEP'leri ketamin/ksilazin (Ket. 50 mg/kg, Xyl. 10 mg/kg) anestezisi altında iğne elektrotları ile kaydedilmiştir. Kayıtların ardından, biyokimyasal ve histolojik analizler için beyin dokuları çıkarılmıştır. S1 grubu ile karşılaştırıldığında E1 grubunda tiyobarbitürik asit reaktif türleri (TBARS) ve 4-hidroksi-2-nonenal (4-HNE) değerlerinin azaldığı, ancak protein karbonil (PC) değerlerinin arttığı gözlenmiştir. Öte yandan TBARS, 4-HNE ve PC değerlerinin E10 grubunda S10'a göre arttığı ancak sadece TBARS ve 4-HNE değerlerindeki artışın istatistiksel olarak anlamlı olduğu gözlenmiştir. Kontrolleri ile karşılaştırıldıklarında E1 grubunda SOD aktivitesinin azaldığı izlenirken, CAT, GSH-Px, GSH ve NO seviyelerinin arttığı, E10 grubunda ise SOD aktivitesinin arttığı, CAT, GSH-Px, GSH ve NO düzeylerinin azaldığı gözlenmiştir. E1 ve E10 grupları kontrolleri ile karşılaştırıldığında, E1 grubunda tüm VEP bileşenlerinin latenslerinin kısaldığı, E10 grubunda ise P1 bileşeni hariç diğer tüm bileşenlerin latenslerinin uzadığı gözlenmiştir. Yapılan bağıntı analizleri sonucunda, VEP latensleri ile beyin TBARS ve 4-HNE seviyeleri arasında yüksek derecede pozitif bir korelasyonun olduğu gözlenmiştir. Sonuç olarak çalışmamızda, EMR'nin süreye bağlı olarak farklı etkiler gösterebileceğini ve kısa süreli uygulanması durumunda lipid peroksidasyonu azalttığı ve VEP bileşenlerinin latenslerini kısalttığı, uzun süreli uygulanmasında ise tam tersi bir etki oluşturarak lipid peroksidasyonu arttırdığı ve VEP bileşenlerinin latenslerini uzattığı tespit edilmiştir. Öte yandan, bulgularımız EMR'nin kısa süreli maruziyette VEP'ler üzeinde olumlu etkilerinin, uzun süreli maruziyette ise olumsuz etkilere sahip olduğunu göstermiştir.
Farklı kuvvet antrenmanlarının kas kuvveti ve hipertrofisi üzerine etkileri
Bu araştırmanın amacı 12 haftalık farklı tempolardaki (300s-1, 1800s-1) eksantrik, konsantrik ve kombine(eksantrik-konsantrik) kuvvet antrenmanlarının kas kuvveti, hipertrofi ve kas hasarı üzerine etkilerini incelemektir. Araştırmaya katılan yaşları 18-24 yıl aralığında olan 42 gönüllü tabakalı randomizasyonla kuvvet ortalamalarına göre 6 gruba ayrılmıştır; Yavaş Konsantrik (YK; n=7), Yavaş Eksantrik (YE; n=7), Hızlı Konsantrik (HK; n=7), Hızlı Eksantrik (HE; n=7, 1 denek araştırmayı tamamlayamamıştır), Konsantrik-Eksantrik (KE; n=7) ve Kontrol grubu(KO; n=7). Antrenman grupları 12 haftalık antrenman periyodu süresince haftada 3 gün bitkinliğe varan bacak ekstansiyonu uygulaşmıştır. Antrenman periyodu öncesinde ve sonrasında deneklerin Quadriceps Femoris (QF) kas hacimleri MRI yöntemi ile, izokinetik kuvvetleri (600s-1, 1800s-1) Cybex cihazı ile ölçülmüştür. Bunun yanında kas hasarı belirteçleri olan kreatin kinaz (CK), aspartat aminotransferans (AST), alanin aminotransferaz (ALT) ve miyoglobin (MYB) enzim aktivitelerinin ve hematolojik değerlerin incelenmesi için deneklerden antrenmandan hemen önce, hemen sonra, 24 ve 48 saat sonra kan örnekleri alınmıştır. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi için SPSS 21.0 paket programı kullanılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre tüm antrenman gruplarının kuvvet değerlerinde (600 sn-1ve 1800 sn-1 izokinetik kuvvet, 1RM ) istatistiksel olarak anlamlı artışlar tespit edilmiştir (p<0,05). 12 haftalık en fazla 1RM artışı % 41,45 ile KE grubunda gözlemlenmiştir(p<0,01). KE grubunu takiben YE grubunun 1RM değerleri %36,46 (p<0,01), HK grubunu değerleri %34,31 (p<0,01), HE grubunun değerleri %28,49 (p<0,05) ve YK grubunun % 25,25 (p<0,01) artmıştır. Bununla birlikte kontrol grubunun 1RM değeri % 0,59 azalmıştır(p0,05). En fazla izokinetik kuvvet artışı KE grubunda görülmüştür (600 sn-1 ve 1800 sn-1 için sırasıyla %32,48; p<0,001 ve %20,08; p<0,01). Antrenman periyodu sonrasında QF kas hacmi artışları sırasıyla; YE grubunda 209 cm3 (%10,06; p<0,05), HK grubunda 167 cm3 (%7,99; p<0,05 ), KE grubunda 153 cm3'lük(% 6,81; p<0,05), YK grubunda 133 cm3 (% 6,14; p<0,05), HE grubunda 94 cm3 (% 4,42; p>0,05) ve KO grubunda 74 cm3 (%3,76, p>0,05) olarak tespit edilmiştir. Araştırmamızdan elde edilen bulgulara göre tüm kuvvet antrenman protokolleri sonrasında kas hasarı oluşmuştur. Grupların kas hasarı belirteçlerindeki artışlar dikkate alındığında en fazla kas hasarı YE grubunda görülmüştür. Sonuç olarak tüm kuvvet testlerinde en fazla kuvvet gelişimi KE grubunda görülmüş olmasına rağmen antrenman grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulunamamıştır(p>0,05). Ayrıca tüm kuvvet antrenman protokolleri kas kuvvetini anlamlı ölçüde arttırmıştır(p>0,05). En fazla kas hasarı ve hipertrofi yavaş hızda yapılan eksantrik antrenmanlar sonrası oluşmuştur. Bu fark diğer antrenman gruplarıyla kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı olmasa da yavaş eksantrik çalışmaların kas hacmi artışında etkili bir yöntem olduğu söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Kuvvet, Konsantrik, Eksantrik, Tempo, Kas Hasarı, Hipertrofi
The sexual dysfunction in individuals with TYPE II diabetes mellitus
This study was conducted to evaluate the sexual dysfunction in individuals with type II diabetes mellitus. The study sample consisted of 280 individuals, 141 of whom were women and 139 men, who had attended to Endocrinology and Metabolic Diseases, Diabetes Clinic of Akdeniz University Hospital between May-June 2014. Data was collected by using personal information form containing socio-demographic characteristics and questions regarding sexual functioning, Female Sexual Function Index and International Index of Erectile Function. Descriptive statistics such as frequency distribution, mean and standard deviation were used to define the sampling. Internal consistency was used for Cronbach's alfa and the methods used for the tests were as follows; t test, Mann-Whitney U, Chi-square test and Fisher' exact test. 95% significance level was used in order to determine the differences in the analysis (α=0.05 tolerance). In our study, 50.4% of individuals were found to be women, 49.6% men and 46.1% of women were in the 46-55 age group and 54% in the 56-60 age group. Mean age of women was 51.60 and of men was 54.46. In the group, 97.9% of women and 99.3% of men were married and all the individuals had a partner. 58.2% of women and 38.8% of men were primary school graduates, 68.1% of the women were housewives and 63.3% of men were retired. Medical nutrition therapy in women was 90.8% and 96.4% in men; use of oral antidiabetic was 83.7% for women, 83.6% for men. The rate of insulin use in women was 31.5% and 36.0% in men. As for the most frequent diabetes related complications, neuropathy came first with 41.8% in women, and retinopathy with 34.5% in men. HbA1C averaged 7.20% in women and 7.78% in men. Treatment compliance rates were found to be moderate, %48.9 in women and %51.1 in men. In the study, the rate of sexual dysfunction was found to be 84.4% in women. The most affected areas were sexual desire (73.8%) and arousal (48.9%). Erectile dysfunction in men rated 90.6%. The most affected areas were satisfaction and orgasmic function rated 76.3% and 25.2% respectively. 55.4% of the men had moderate erectile dysfunction, of 33.8% mild and of %7.2 severe. Hypertension, doing housework, exercise, depression, sexual dysfunction, with itching in the genital area were found to be a significant difference with sexual dysfunction in women. Neurological problems, blood glucose, the book as a source of information / brochures / booklets / with newspaper and his family chose were found to be a significant correlation with sexual dysfunction and erectile dysfunction in men. The rate of sexual dysfunction was found high in men and women. Key Words: Type II Diabetes Mellitus, Sexual Dysfunction, Erectile Dysfunction, Sexuality, Nursing
Farelerde erken gebelik boyunca uterusta bazı notch sinyal yolağı üyelerinin ekspresyonu
Memelilerde gebeliğin sağlıklı bir şekilde gerçekleşmesi ve ilerlemesinde birçok faktör rol almaktadır. Fertilizasyondan sonra embriyonun preimplantif dönem gelişimi ve implantasyon ile desidualizasyonun sağlıklı gelişimi, başarılı gebeliğin kurulmasında temel oluşturmaktadır. Bu olaylar heterojen hücre toplulukları içeren uterusta gerçekleşir. Preimplantif gelişimini sağlıklı tamamlayan embriyo, senkronize bir şekilde hazırlanmış ve reseptif hale gelmiş uterusa implante olabilmektedir. Notch sinyali, hücre kaderinin belirlenmesinde ve birçok hücresel mekanizmada rolü olan, evrimsel olarak korunmuş hücreler arası bir sinyal yolağıdır. Notch sinyali doğrudan hücre-hücre temasıyla aktive olur ve embriyonik gelişimde apoptoz, hücre proliferasyonu, farklanma, hücre soyu kararı gibi birçok biyolojik fonksiyonun düzenlenmesinde gereklidir. Erken gebelikte uterus reseptivitesinin ve desidualizasyonun kurulmasında Notch sinyal yolağı üyelerinin etkileri henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu nedenle bu çalışmada, farelerde erken gebelik dönemlerinde, aktif Notch1 (NICD1) ve aktif Notch2 (NICD2) ile Notch sinyal yolağı hedef genlerinden olan HEY1 ve HES5'in uterustaki dağılımlarının ve ekspresyon miktarlarının incelemesi amaçlandı. Bu amaçla, östrus fazı, gebeliğin 1., 4., 5. ve 8. günlerinde olan fare uterus dokuları alındı ve immünohistokimyasal gözlemler için %10'luk formalin ile fikse edilerek parafin takibe alındı. Elde edilen parafin bloklardan 5-7 µm kalınlığında alınan kesitlerde, immünohistokimyasal yöntemle NICD1, NICD2, HEY1 ve HES5 proteinlerinin immünolokalizasyonları belirlendi. Western Blot analizleri için, taze uterus dokuları kullanıldı ve bu yöntemle aynı proteinlerin ekspresyon miktarları belirlendi. Elde edilen bulgulara göre; NICD1 immünoboyanması tüm gruplarda doku genelinde eksprese olurken HEY1 ile paralel şekilde gebeliğin 5. gününde artış gösterdiği; NICD2 ve HES5 immünoboyanmasının yoğunluğunun NICD1 ve HEY1'e göre daha az olduğu, NICD2'nin gebeliğin 5. gününde artış göstererek özellikle blastosiste ait olan yapılarda ve PDB'de yoğunlaştığı, 8. günde ise SDB'de çok yoğunlaştığı, ayrıca özellikle gebe olmayan östrus fazındaki fare uterusunda yoğun miktarda bulunan gebeliğin 1, 4 ve 5. günlerinde sayıları gittikçe azalan mast hücrelerinde NICD2 immünoboyanmasının çok yoğun olduğu gözlendi. Sonuç olarak, NICD1, NICD2, HEY1 ya da HES5 aracılı Notch sinyal yolağının fare uterus dokusunun gebelik için hazırlanması, implantasyon olayının gerçekleşmesi, embriyo gelişim sürecinin kontrolü için gerekli olabileceği söylenilebilir.
Eğim antrenmanlarının sprint performansının süratte devamlılık evresi üzerine etkilerinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, eğimli yüzeyde uygulanan sprint antrenmanlarının, sprintin süratte devamlılık evresi üzerine olan etkisinin incelenmesidir. Çalışmaya, rekreasyonel olarak aktif 34 erkek birey katılmıştır. Bireyler 5 gruba ayrılmıştır: kontrol (K), tepe çıkışı (Tç), tepe inişi (Ti), kombine (Ti+Tç) ve yatay zeminde antrenman (Y) grubu. Tç, Ti ve Ti+Tç gruplarına, 4° eğim içeren tartan yüzeyde, Y grubu ise düz tartan zeminde, 8 hafta boyunca, haftada 3 gün, sprint antrenmanı uygulanmıştır. Sprint antrenmanı çalışmanın ilk 4 haftasında 4 tekrar ve 4 set olarak uygulanmış, 5-8. haftalarda tekrar sayıları bir arttırılarak, 8. haftanın sonunda 5 tekrar ve 4 set olarak tamamlanmıştır. Çalışmada 100 m sprint testi ve kinematik ölçümler başlangıç, 4.hafta ve 8.hafta olmak üzere toplam üç kez ölçülürken, aerobik kapasite ve anaerobik güç ölçümleri başlangıç ve 8.hafta olmak üzere iki kez ölçülmüştür. Aerobik kapasite ölçümü, Bruce protokolü kullanılarak koşu bandında oksijen tüketiminin ölçülmesiyle, anaerobik güç ölçümü ise Margaria Kalamen testi kullanılarak gerçekleştirilmiştir. 100 m sprint performansı, video kayıt yöntemiyle kaydedilmiş, elde edilen veri, hem 100 m'nin tamamında, hem de 50-100 m arası 10'ar metrelik dilimlere bölünerek, hız, adım uzunluğu, adım frekansı parametreleri yönünden analiz edilmiştir. Sonuçlar ortalama + standart sapma olarak sunulmuş, gruplar arasındaki istatistiksel analizde Kruskal Wallis testi, ölçümler arası karşılaştırmalarda ise Wilcoxon testi kullanılmıştır. İstatistiksel önem düzeyi, p<0.05 olarak belirlenmiştir. Çalışmanın sonuçları, deney gruplarına ait 100 m ve 50-100 m sprint performanslarının, 8 haftalık antrenman sonunda istatistiksel olarak değişmediğini ortaya koymuştur. Ancak, 8 haftanın sonunda antrenman gruplarının maksimal koşma hızı artmış ve maksimal hızın korunması evrelerinde gelişme olduğu saptanmıştır. Gelişme Ti ve Ti+Tç gruplarında adım uzunluğu, Tç grubunda adım frekansı, Y grubunda ise hem adım uzunluğu, hem de adım frekansı artışına bağlı olarak gerçekleşmiştir. Sprint antrenmanı tüm grupların aerobik kapasitesini, Y grubunda ise ek olarak anaerobik kapasitesini de arttırmıştır. Sonuç olarak bu çalışma, eğimli ve yatay yüzeyde uygulanan 8 haftalık sprint antrenmanlarının, bireylerin daha iyi sprint performansı göstermesine yol açmadığını, ancak maksimal süratin korunmasında olumlu etki gösterdiğini ortaya koymuştur.
Preterm erken membran rüptürü olan gebelerde meleis'in geçiş teorisine göre yapılandırılmış farkındalık programının anneliğe geçiş sürecine etkisi
Bu araştırmanın amacı preterm erken membran rüptürü olan gebelerde Meleis'in Geçiş Teorisi'ne göre yapılandırılan farkındalık programının anneliğe geçiş sürecine etkisini belirlemektir. Araştırma vaka-kontrol müdahale çalışmasıdır. Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi kadın doğum kliniğine Preterm erken membran rüptürü tanısı (PEMR) ile başvuran gebeler araştırmanın örneklem grubuna alınmıştır. Çalışma 30 deney ve 30 kontrol olmak üzere 60 gebe öntest-sontest izleme modeli kullanılarak, Aralık 2012-Haziran 2014 tarihleri arasında yapılmıştır. Deney grubunda Meleis'in Geçiş Teorisine temellenen Farkındalık Temelli Anneliğe Geçiş Programı'nın etkisi değerlendirilmiş, kontrol grubuna rutin klinik bakım verilmiştir. Farkındalık Temelli Anneliğe Geçiş Programı kapsamında, deney grubundaki gebelere preterm erken membran rüptürü, emzirme ve bebek bakımı konusunda eğitimler verilmiş, bebek maketi ile rol prova ettirilmiş, sessizliği dinleme egzersizi, beden tarama meditasyonu ve uzanma meditasyonu uygulatılmış, relaksasyon müziklerinin ve farkındalık egzersizlerinin önceden kaydedildiği bir MP3 çalar verilmiş ve egzersizleri kendi kendilerine uygulamaları istenmiş, şimdiki ana odaklanarak içlerinde bulundukları anneliğe geçiş deneyiminin eşsizliğini fark etmelerine teşvik edilmiştir. Araştırma verileri Prenatal Kendini Değerlendirme Ölçeğinin "gebeliğin kabulü", "annelik rolünün kabulü", "anneliğe hazır oluş" ve "eşi ile ilişkisinin durumu" alt boyutları, Maternal Bağlanma Ölçeği ve Postpartum Kendini Değerlendirme Ölçeği aracılığıyla toplanmış ve hastaların hastane kayıtlarından doğum haftası kaydedilmiştir. Sonuç olarak, farkındalık temelli bütünleştirici bakım uygulanan deney grubunda gebeliğin kabulü, annelik rolünün kabulü, doğuma hazır oluşluk düzeyi, eş ile ilişkiler artmıştır. Girişim öncesinde anneliğin kabulü ve doğuma hazır oluşluk düzeylerinde girişim sonrasına göre istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu görülmüştür. Meleis'in Geçiş Teorisi çerçevesinde şekillendirilen Farkındalık Temelli Anneliğe Geçiş Programına katılan annelerin bebeğe bağlanma düzeylerinin postpartum birinci ayda daha fazla olduğu, dördüncü ayda ise deney ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı belirlenmiştir. Çalışma sonucunda birinci ay izlemlerde deney grubunun annelik rolü konusundaki farkındalık ve annelik rolünde yeterlilik düzeyi artarken, dördüncü ayda deney ve kontrol gurubu arasında istatistiksel olarak bir fark bulunmamaktadır. Farkındalık temelli hemşirelik girişimleri uygulanan deney grubunun doğum haftası 36.6±0.6 iken, kontrol grubunun 36.2±0.7 olarak belirlenmiştir. Girişim grubunun gebeliği kontrol grubuna göre 4 gün daha devam etmiştir, ancak aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildir.
Epilepsi hastalığı olan çocuk ve ebeveynlerine yönelik hazırlanan modüler eğitim programının hastalık yönetimine etkisi
Araştırma, "Epilepsi Hastalığı Olan Çocuk ve Ebeveynlerine Yönelik Hazırlanan Modüler Eğitim Programı" (EÇEMEP)'nın, çocuk ve ebeveynlerin bilgi düzeyi, nöbet öz-yeterliği, yaşam kalitesi, kaygı düzeyi ve hastalık yönetimine etkisini değerlendirmek amacıyla, randomize kontrollü çalışma olarak planlanmıştır. Araştırmaya, Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Çocuk Nöroloji Polikliniği'nde Ocak-Haziran 2014 tarihleri arasında epilepsi tanısı ile izlenen, zihinsel yetersizliği olmayan ve araştırmaya katılmayı kabul eden 7-18 yaş grubunda olan toplam 92 çocuk ve ebeveyni katılmıştır. Deney grubunu 42 çocuk ve ebeveyni, kontrol grubunu ise 50 çocuk ve ebeveyni oluşturmuştur. Araştırmada kullanılan EÇEMEP, çocuk ve ebeveynler ile yapılan görüşmeler, uzman görüşleri ve literatür doğrultusunda hazırlanmıştır. Deney grubundaki çocuklar ve ebeveynlerine EÇEMEP interaktif eğitimler şeklinde uygulanmıştır. Uygulama öncesi ve sonrasında deney ve kontrol grubundaki çocuklara ilişkin veriler; Çocuklara Yönelik Epilepsi Bilgi Testi, Epilepsili Çocuklarda Nöbet Öz-Yeterlik Ölçeği, Epilepsiye İlişkin Yaşam Kalitesi Ölçeği kullanılarak araştırmacı tarafından yüzyüze görüşme tekniği ile toplanmıştır. Ebeveynlere ilişkin veriler ise; Aile Tanıtım Formu, Ebeveyne Yönelik Epilepsi Bilgi Ölçeği ve Nöbetlere Yönelik Ebeveyn Kaygıları Ölçeği ile toplanmıştır. Araştırmanın yapılabilmesi için Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu ve Akdeniz Üniversitesi Hastanesi onayı ile çocuk ve ebeveynlerinden yazılı onam alınmıştır. Veriler; sayı, yüzde, Chronbach alfa, bağımsız gruplarda t testi, Kolmogorov-Smirnov testi, ki-kare testi, tekrarlı ölçümlerde varyans analizi, Duncan's testleri ve pearson korelasyon analizi kullanılarak değerlendirilmiştir. Uygulama sonrası, deney grubundaki çocukların bilgi, nöbet öz-yeterlik ve yaşam kalitesi puan ortalamalarının arttığı, kontrol grubundaki çocukların puan ortalamalarının ise azaldığı ve grupların puan ortalamaları arasındaki farkın istatistiksel olarak önemli olduğu saptanmıştır (p<0.001). Uygulama sonrasında deney grubundaki ebeveynlerin epilepsiye ilişkin bilgi puan ortalamaları artarken, kontrol grubundakilerin azaldığı ve grupların puan ortalamaları arasındaki farkın istatistiksel olarak önemli olduğu belirlenmiştir (p<0.001). Ancak, uygulama sonrasında deney grubundaki ebeveynlerin kaygı puan ortalamaları belirgin olarak artarken, kontrol grubundakilerin kaygı puanları daha az artış göstermiş ve aralarındaki farkın istatistiksel olarak önemli olduğu bulunmuştur (p<0.001). İzlemlerde, deney grubundaki çocuk ve ebeveynlerin kontrol grubundakilere göre hastalığa ilişkin daha olumlu görüşler kazandığı belirlenmiştir. Sonuçlar doğrultusunda, hemşirelerin multidisipliner yaklaşımla epilepsi hastalığı olan çocuk ve ebeveynlere düzenli eğitim vermeleri önerilmiştir.