
1,392
Archived Theses
4
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Madunun sesi ve temsili: Kavramsal ve teorik değerlendirmeler
Bu çalışmada Maduniyet Çalışmalarının madunun temsili ve sesine nasıl bir katkı sunabildiği, Türkiye'deki Maduniyet Çalışmaları bağlamında değerlendirilmektedir. Maduniyet Çalışmalarının, Gramsci'nin madun tarihine atfettiği önemin getirdiği motivasyon ile, Hindistan'ın kapitalizme geçişi esnasında ve bağımsızlığını elde ettiği süreç boyunca, kulak ardı edilen madunun sesini ortaya çıkarma çabası ele alınmaktadır. Bu bağlamda, Hindistan'daki kolonyalizm karşıtı ayaklanmalar, bu ayaklanmaları ortaya çıkaran ulusal bilinç, Benedict Anderson'un milliyetçilik nosyonu üzerinden değerlendirilmektedir. Gayatri Spivak'ın, 'Madun Konuşabilir mi?" sorusu ile madun temsiliyeti-konuşması(sesi), politik öznenin iktidar ile kurduğu edilgen ilişki ve bunun ortaya çıkardığı kısır döngü tartışılmaktadır. Ortadoğu'da Otoriter Modernleşme çerçevesinde Asef Bayat'ın madun yoksulluğu ve kent yoksulluğu üzerine değerlendirilmelerine yer verilmektedir. Edward Said'in oryantalizm yaklaşımının Türkiye'deki Maduniyet Çalışmalarına etkisi ve Türkiye'deki maduniyet çalışmalarının bir öncülü olarak Şerif Mardin'in merkez-çevre analizi ve bunun Hindistan'daki maduniyet çalışmaları ile ilişkisi incelenmektedir. Toplum ve Bilim, İletişim Yayınları çevresi'nden Türkiye'deki Maduniyet çalışmalarına yapılan katkılar, madun öznenin Göç, Kent Yoksulluğu, İktidar ve Resmi Söylem, Cinsiyet Eşitsizliği, Kültürel Alan ile ilişkisi incelenmektedir. Son olarak Maduniyet Çalışmalarına getirilen eleştiriler ve Vivek Chibber'in bu eleştirilere yaptığı kanonik katkılar ele alınmaktadır. Anahtar kelimeler: Madun, Maduniyet, Türkiye'de Maduniyet, Merkez-Çevre ayrımı, postkolonyalizm çalışmaları, kent yoksulluğu ve maduniyet
Erkeklik söylemleri ve ötekileştirilenlerin gündelik pratikleri
Bu çalışma erkeklik söylemlerinin gündelik hayat pratikleri içinde nasıl inşa edildiğine dair yapılan bir araştırmanın sonucunda ortaya çıkmıştır. Öncelikle toplumsal cinsiyet çalışmaları üzerine kuramsal yaklaşımlar incelenmiştir. Toplumsal cinsiyet çalışmalarının başat sorunsalı olan gündelik davranış kodlarının oluşmasında biyolojik ve kültürel yaklaşımlar ele alınmıştır. Erkeklik çalışmalarının sosyolojinin içinden ve toplumsal cinsiyet tartışmalarından nasıl ortaya çıktığı çalışılmıştır. Kuramsal tartışmaların izleğinde bir hegemonya olarak erkeklik söyleminin nasıl üretildiğini karşılaştırmalı olarak ele alan bu çalışmanın olgusal araştırma kısmında farklı erkeklik söylemlerinin anaakım ve anaakım dışında nasıl belirdiği üzerinde durulmuştur. Normatif beklentiler, kültürel kodların gündelik hayata uygulanması ve anaakım erkekliğin söylemsel analizi üzerinden gündelik pratikler irdelenmiştir. Sosyolojik kimliklerin, toplumsal hayatta bazı göstergelerle ve imgelerle desteklendiği yaptığımız derinlemesine görüşmeler üzerinden analizlerle incelenmiştir. Türkiye'de ve dünyada erkeklik alanı görece yeni bir sosyolojik çalışma nesnesidir. Anaakım erkeklik rollerine göre hareket edenler ve hareket etmeyenler olarak incelediğimiz söylem öbekleri benzerlikler ve farklılıklar göstermiştir. Erkeklik rolleri, farklı alt-kültürlerin oluşumu, kimlik inşası ve erkeklik söyleminin yaygınlığı öne çıkan sosyolojik bulgulardır. Anahtar kelimeler: Toplumsal Cinsiyet Sosyolojisi, Erkeklik Çalışmaları, Gündelik Hayat Çalışmaları, Habitus, Hegemonya, Söylem Analizi
Gaziantep Organize Sanayi Bölgelerinde çalışan işçilerin mekânsal habitusu
Bu çalışma, Türkiye'de özellikle yirminci yüzyıl ortasından itibaren, dünyada ise on dokuzuncu yüzyıl başında sanayileşme ve kentleşmeyle beraber belirleyici bir sosyolojik olgu hâlini alan konut sorununu, özellikle işçilerin ev sahipliği meselesini, faillerin anlam dünyaları içinden ele almayı amaçlamaktadır. Türkiye'de kentleşmenin ve sanayileşmenin getirdiği nüfus baskısıyla birlikte gecekondulaşma etraflı bir biçimde çalışılmıştır. Ancak, işçilerin kentleşme deneyimini ve konut mülkiyetine dair geliştirdikleri anlam dünyasını çalışan akademik literatür kısıtlıdır. Bu tezde, Pierre Bourdieu'nün habitus kavramını kullanarak, Gaziantep Organize Sanayi Bölgelerinde çalışan işçilerin mekânı nasıl kavradıkları ele alınmıştır. İşçilerin mekânsal habitusu olarak belirlediğimiz çerçevede, işçilerin fabrika odağında şekillenen gündelik hayat örüntüleri, konut ve hayat beklentileri, komşuluk ilişkileri, akrabalığın dönüşümü, toplumsal cinsiyet ilişkileri, gelecek beklentileri ve ideal ev beğenileri işlenmiştir. Burada, kavramsal olarak konut sorununun salt ekonomi-politik bir sorun olmadığı, aynı zamanda toplumsal aktörler olan işçilerin mekânın üretiminde bilfiil rol aldıklarının üzerinde durulmuştur. Bourdieu'nün orta sınıf habitusu hakkında tespitlerinin, Gaziantep'te sanayi işçilerinin mekânla girdikleri ilişki için de geçerli olduğu savı, bu tezin önemli katkılarındandır.
Gaziantep'te esnaflar ve kamusal alan
Bu çalışmada, Gaziantep örneği üzerinden kamusallığın yapısal dönüşümüne ilişkin bir yaklaşım geliştirildi. Kamusal alanda bireylerin, grupların ve karmaşık ilişkiler aracılığıyla bir arada bulunan eyleyenlerin, gündelik yaşam etrafında organize olmuş toplumsallaşma dinamikleri değerlendirildi. Üzerinde durulan toplumsallaşma dinamikleri ve karmaşık sosyal ilişkiler, toplumsal sınıflar ve sınıfsal özellikler üzerinden yorumlandı. Günümüzdeki konjonktürün ve ilişkilerin ortaya çıkış koşullarını ve nasıl dönüştüğünü anlayabilmek için Osmanlı dönemi, Cumhuriyetin ilk yılları ve ilerleyen dönemler üzerinde duruldu. Sosyokültürel dokunun ve deneyimlenen sosyal hayatın yanı sıra, sosyoekonomik ve iktisadi koşullar, çeşitli kaynaklardan ulaşılan bilgiler eşliğinde değerlendirildi. Bu koşullarla beraber, neredeyse tüm dünya üzerinde etkili olan, küreselleşme, neoliberalizm, kitle demokrasileri, teknolojik gelişmeler, ortaya çıkan ve hızla organize olmaya devam eden yeni haberleşme ağları ve siyasi gelişmeler gibi olgulara dikkat çekildi. Bahsi geçen tüm konular, çalışmada mekânla ilişkisi üzerinden yorumlandı. Jürgen Habermas'ın 'Kamusallığın Yapısal Dönüşümü' adlı yapıtı ve onun içerdiği dönüşüme ilişkin çözümlemeler sonucu üretilen kavramlar referans olarak kabul edildi. Çalışmada kullanılmak üzere Gaziantep Sanayi Odası, Gaziantep Ticaret Odası ve Kent Konseyi gibi kuruluşlara üyeliği bulunan kişilerle derinlemesine mülakatlar yapıldı. Ayrıca, farklı kişilere ulaşmak amacıyla, kartopu örneklem yöntemine başvuruldu. Anahtar Kelimeler: Kamusal alan, yapısal dönüşüm, orta sınıf, sermaye, kamusallık, kültür, tüketim, neoliberalizm, küreselleşme, statü, mekân, yerelden kalkınma, girişimci kent, gündelik yaşam.
Devrim sonrası Iran sinemasında aile ve evlilik
İran sineması yerli ve yabancı piyasada kazanmış olduğu yer itibariyle sinema sektörünün yükselen yıldızları arasına girmeyi başarmaktadır. Bu başarısının tezahürünü yerli ve yabancı piyasada aldığı ödüller ile destekleyen yönetmenler filmlerinde doğal ve samimi görüntüler kullanarak izleyicisiyle gönül bağı oluşturmaktadır. Buna filmlerindeki olay ve olguları yer yer eleştirel bir dille yer yer övmek suretiyle egzotik ve gerçekçi bir zeminde seyircisiyle buluşturmaktadırlar. İran sinemasının doğuşundan günümüze kadar İran'da birçok siyasi, sosyal ve ekonomik buhran yaşanmıştır. Bu buhranlı yılların etkileri sinema sektörüne de yansıyarak baskı ve sansür şeklinde kendini göstermiştir. Her ne kadar sinemacılar için olumsuz koşullar hakim olsa da yönetmenler sinema aracılığıyla hükümeti ve sosyal olguları eleştirmekten geri durmamıştır. Araştırma özelinde ele alınacak olan aile ve evlilik konusu sinemada oldukça önemli görülerek, geçmişten günümüze aile ve evlilik olgusunun ne tür dönüşümler geçirdiği, aile bağların güçlendiğimi yoksa zayıfladığımı, evliliklerde boşanmaların neden artışta olduğu ve günümüzde nikahsız bir beraberlikle aynı evde yaşamayı temsil eden beyaz evlilik türünde yeni bir olgunun oluşmasına sebep olan etmenler araştırılmaya çalışılarak bunun sinema sektöründe nasıl ele alındığı incelenmektedir.
Doğu Anadolu bölgesinde kadının değişen sosyal konumu: Muş Varto örneği
Toplumsal cinsiyet bağlamında inşa edilen cinsiyet temelli roller, gerek egemen ataerkil refleksler gerekse de bu rollerin organize edilişini sağlayan patriarkal sistem içerisindeki dinamiklerle şekillenmektedir. Bu çalışmada son yıllarda Doğu Anadolu Bölgesinde kadınların yaşam standartları ile değişen sosyal konumlarını belli başlı dinamikler bağlamında Muş Varto örneği ile ele alındı. Toplumsal hayatın her alanında bütün etkinlikleriyle bulunan kadınların, tarihsel süreç içerisinde değişen yaşam pratikleri, karşılaştığı zorluklar ve bu zorlukların yaşanmasında etkili olan sosyal, kültürel ve ekonomik dinamikler toplumsal cinsiyet rolleri bağlamında çözümlendi. Çalışmanın sunduğu veriler vasıtasıyla günümüzde kadınların yaşam pratikleri, bu pratikleri oluşturan kültürel örüntüleri ve bu örüntülerin toplumsal karşılığını var eden bütün simgesel kodları, yerel ulusal ve evrensel dinamiklerin ışığında sunulmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda daha eşitlikçi temelde düzenlenmiş bir cinsiyet rejiminin imkânı için kadınlardan ziyade erkeklere daha çok iş düştüğü görülmektedir. Bundan dolayı sosyokültürel anlamda kadın kimliğinin toplumsal anlamda özneleşmesi için erkekler tarafından oluşturulan ataerkil tahakküm biçimlerinin çözülmesine ihtiyaç duyulduğu görülmektedir. Daha adil ve güzel bir dünya için ötekileştirilen ve en basit yanıyla bedeni üzerinden her türlü cinsel politikanın üretildiği kadınların daha sürdürülebilir yaşam standartlarına ulaşması için bunun gibi toplumsal anlamda farkındalık yaratacak çalışmalara daha fazla ihtiyaç duyulduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Kadın, erkek, toplumsal cinsiyet, feminizm, toplumsal değişme, ekonomi, kültür.
Antalya'da geçici işçilik: Tarım, inşaat ve turizmde sosyal ağlar
Bu çalışmada kayıtdışı istihdam pratikleri çerçevesinde şekillenen işçi stratejilerine, enformel uygulamalar neticesinde yaygınlaşan aracılık mekanizmalarına, bu mekanizmaların günümüz işgücü piyasasına ve çalışanlara yansımasına, işgücü piyasasına özgü birtakım stratejileri içeren hemşerilik kurumuna ve sayılan tüm niteliklerin gerçekleştiği "aracı mekânlar" olan kahvehanelere Antalya kent merkezi baz alınarak değinilmektedir. Antalya kent merkezinde yer alan işçi kahvehanelerini, kırsal tarımsal faaliyetleri kapsayan çalışma yerlerini ve turistik faaliyetlerin yürütüldüğü mekânları içeren bir alan araştırması neticesinde elde edilen bulgular ışığında oluşturulan araştırmada, değişen piyasa koşullarının işçilerin gözünden nasıl anlamlandırıldığı açıklanmaya çalışılmaktadır.
Küreselleşme, popüler kültür ve İslami adaptasyon: İslami müzik ve zikrin dönüşümü
Bu çalışma heterodoks olarak nitelenebilecek olan İslami müziğin ve İslami tarikatların zikir pratiklerinin 1980'den günümüze kadar olan dönüşümünü incelemektedir. Küreselleşme ve popüler kültürün, bu dönüşümün gerçekleşmesindeki rolü ve etkisinin yanında ayrıca İslami kesimin bu konuda sergilediği roller ve Türkiye'nin yakın geçmişteki toplumsal dönüşümü de göz önünde bulundurulmuştur. Bu bağlamda İslami ilahilerin ezgi, ritim ve tınılarının, popüler ilahi sanatçılarının ve tarikatların zikir pratiklerinin popüler kültür formları doğrultusundaki dönüşümleri araştırılmıştır. Anahtar kelimeler: Popüler Kültür, Küreselleşme, İslami Müzik, Zikir
COVID-19 pandemi döneminde göçmen ev-işçilerinin deneyimleri
Bu araştırma Türkiye'deki göçmen ev içi bakım işçisi kadınların Covid-19 pandemi döneminde değişen çalışma koşullarına ve deneyimlerine odaklanmaktadır. Hali hazırda güvencesiz çalışmanın yaygın olduğu ev içi bakım alanında pandemi döneminde çalışma koşullarının daha da kötüleştiği ve toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılık ve şiddetin arttığı bilinmektedir. Ev içi bakım hizmetlerinde çalışan göçmen kadınların pandemi döneminde yaşadıkları sorunlar Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) gibi uluslararası kuruluşların raporlarında işaret edilmektedir. Bu araştırma da Türkiye'de ev içi bakım emeği alanında çalışan göçmen kadınların Covid-19 pandemi sürecinde değişen çalışma koşullarını ve karşılaştıkları sorunları bir örnek çalışma üzerinden ve toplumsal cinsiyet perspektifinden incelemektedir. Bu çalışmada nitel bir yaklaşım benimsenmiştir. Araştırmada veri toplama aracı olarak yarı yapılandırılmış soru rehberi eşliğinde derinlemesine görüşmeler, gözlem ve enformel sohbet kullanılmıştır. Araştırma kapsamında öncelikli görüşülenler ev içi bakım alanında çalışan Özbekistan ve Kırgızistanlı göçmen ev işçisi kadınlar olmakla birlikte aracı şirketler ve bu alanda faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları ile de görüşülmüştür. Toplamda 11 ev işçisi göçmen kadın, bir aracı şirket çalışanı ve ev işçileri sendikası üyeleri ile görüşülmüştür. Araştırmacının bursiyer olarak yer aldığı bir TUBİTAK-1002 araştırması sırasında tanışılan göçmen kadınlar ile yapılan ön görüşmeler sonucu kartopu yöntemi kullanılarak özellikle pandemi döneminde ev içi alanda çalışan göçmen kadınlara erişim sağlanmıştır. Görüşmeler Düzce ve İstanbul ili içerisinde bulunan görüşmecilerle yüz yüze, Ankara ve Antalya'da bulunan görüşmecilerle web tabanlı olarak gerçekleştirilmiştir. Görüşme esnasında alınan ses kayıtları Türkçe olarak deşifre edilmiş, analiz yapılmış ve araştırmanın bulgular ve raporlama kısmı oluşturulmuştur. Bu çalışma ile göçmen kadınların özellikle Covid-19 pandemi dönemindeki çalışma koşullarını kendi deneyimleri üzerinden anlamak, yaşadıkları sorunlara dair farkındalık yaratmak ve önerilerde bulunmak amaçlanmıştır. Araştırma bulguları yatılı bakım alanında çalışan göçmen kadınların Covid-19 pandemi döneminde mesai saatlerinde ve iş yüklerinde artış, daha yoğun çalışma, daha sağlıksız koşullarda düşük ücretlerle çalışmak ve daha fazla işten çıkarılma ile karşı kaşıya kaldığını göstermektedir. Bu çalışma ayrıca göçmen kadınların hem göç sürecinde hem de yaşadıkları sorunların çözümünde başvurabildikleri sosyal ağlarının büyümesine ve kurumsallaşmasına işaret etmektedir.
COVID-19 pandemi döneminde göçmen ev-işçilerinin deneyimleri
Bu araştırma Türkiye'deki göçmen ev içi bakım işçisi kadınların Covid-19 pandemi döneminde değişen çalışma koşullarına ve deneyimlerine odaklanmaktadır. Hali hazırda güvencesiz çalışmanın yaygın olduğu ev içi bakım alanında pandemi döneminde çalışma koşullarının daha da kötüleştiği ve toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılık ve şiddetin arttığı bilinmektedir. Ev içi bakım hizmetlerinde çalışan göçmen kadınların pandemi döneminde yaşadıkları sorunlar Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) gibi uluslararası kuruluşların raporlarında işaret edilmektedir. Bu araştırma da Türkiye'de ev içi bakım emeği alanında çalışan göçmen kadınların Covid-19 pandemi sürecinde değişen çalışma koşullarını ve karşılaştıkları sorunları bir örnek çalışma üzerinden ve toplumsal cinsiyet perspektifinden incelemektedir. Bu çalışmada nitel bir yaklaşım benimsenmiştir. Araştırmada veri toplama aracı olarak yarı yapılandırılmış soru rehberi eşliğinde derinlemesine görüşmeler, gözlem ve enformel sohbet kullanılmıştır. Araştırma kapsamında öncelikli görüşülenler ev içi bakım alanında çalışan Özbekistan ve Kırgızistanlı göçmen ev işçisi kadınlar olmakla birlikte aracı şirketler ve bu alanda faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları ile de görüşülmüştür. Toplamda 11 ev işçisi göçmen kadın, bir aracı şirket çalışanı ve ev işçileri sendikası üyeleri ile görüşülmüştür. Araştırmacının bursiyer olarak yer aldığı bir TUBİTAK-1002 araştırması sırasında tanışılan göçmen kadınlar ile yapılan ön görüşmeler sonucu kartopu yöntemi kullanılarak özellikle pandemi döneminde ev içi alanda çalışan göçmen kadınlara erişim sağlanmıştır. Görüşmeler Düzce ve İstanbul ili içerisinde bulunan görüşmecilerle yüz yüze, Ankara ve Antalya'da bulunan görüşmecilerle web tabanlı olarak gerçekleştirilmiştir. Görüşme esnasında alınan ses kayıtları Türkçe olarak deşifre edilmiş, analiz yapılmış ve araştırmanın bulgular ve raporlama kısmı oluşturulmuştur. Bu çalışma ile göçmen kadınların özellikle Covid-19 pandemi dönemindeki çalışma koşullarını kendi deneyimleri üzerinden anlamak, yaşadıkları sorunlara dair farkındalık yaratmak ve önerilerde bulunmak amaçlanmıştır. Araştırma bulguları yatılı bakım alanında çalışan göçmen kadınların Covid-19 pandemi döneminde mesai saatlerinde ve iş yüklerinde artış, daha yoğun çalışma, daha sağlıksız koşullarda düşük ücretlerle çalışmak ve daha fazla işten çıkarılma ile karşı kaşıya kaldığını göstermektedir. Bu çalışma ayrıca göçmen kadınların hem göç sürecinde hem de yaşadıkları sorunların çözümünde başvurabildikleri sosyal ağlarının büyümesine ve kurumsallaşmasına işaret etmektedir.
Suriyeli sığınmacıların yerel toplumla kültürel uyum pratikleri: Şanlıurfa örneği
Bu araştırmada Mart 2011'de Suriye'de başlayan iç savaş sonucu Şanlıurfa iline göç eden Suriyeli sığınmacıların, kaldıkları süre içerisinde yerel toplumla olan ilişkisi ele alınmış, karşılıklı iki toplum arasında kültürel uyum olup olmadığı, yerel toplumun sığınmacılara, sığınmacıların de yerel topluma bakış açısı irdelenmiştir. Göçmenlerin varış kültürüyle nasıl bir ilişkide olduğu, yerel kültürün hangi unsurlarını benimsediği, hangilerini ret ettiği, göçmenlerin yerel toplum tarafından kabul görüp görmedikleri, dışlanıp dışlanmadıkları incelenmiştir. Farklı etnik ve din gruplarına mensup Suriyeli sığınmacıların yerel toplum ile kültürel uyumunu sosyolojik olarak analiz etmek için Şanlıurfa merkez ilçeleri Karaköprü, Haliliye ve Eyyübiye ilçelerinden 5 Arap, 5 Kürt, 5 Türkmen, 5 Yezidi (bir aile Zerdüşt) inancına mensup 20 sığınmacı aile ve yerel toplumdan 10 aile ile derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Çalışmada 2014 ve 2015 yıllarında Ay Işığım Derneği adı altında ve Açık Toplum Vakfı'nın desteğiyle yapılan Suriyeli Sığınmacıların Sosyo-Ekonomik Yapısı ve Savaşın Yarattığı Sosyo-Psikolojik Etkiler (SE-SP Etkiler) adlı araştırmanın yayınlanmayan verilerinden gerekli izinler alınarak yararlanılmıştır. Yapılan çalışma sonucunda Suriyeli sığınmacılar ile yerel toplum arasında karşılıklı kültür alışverişin olduğu ancak bunun isteğe bağlı olmasından çok zorunlu bir biçimde gerçekleştiği görülmüştür. Birlikte yaşamanın getirdiği yükümlülükler, varış ülkesinde resmi iş ve işlemlerin karşılıklı bir etkileşimi zorunlu kıldığı izlenmiştir. Anahtar kelimeler; Sığınmacı, kültür, uyum, toplumsal kabul, dışlanma
Gündelik yaşamda kadınların tüketim algısının dönüşümü: Mobil uygulamalar
Bu tez çalışması, kadınların ikinci el moda uygulamalarından alışveriş yapma nedenlerini ve bu nedenler arasındaki ilişkiyi nicel araştırma yöntemlerinden faydalanarak incelemeyi hedeflemektedir. Çalışmada, kadınların bu tür uygulamalara yönelmesi neticesinde ortaya çıkan avantajlar ve dezavantajlar değerlendirilmiştir. Kadınların tüketim davranışlarındaki dönüşümü ele alan bu çalışma, 4 bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde çalışmanın genel çerçevesi incelenmektedir. Literatür kısmında, moda ve tüketim kavramı derinlemesine ele alınmıştır. İlgili araştırmaya katkı sağlayacağı düşünülen bilimsel çalışmalara ve alanda yer alan kuramlara yer verilmiştir. Yöntem kısmında; araştırmanın izlediği yol, örneklem ve verilerin analizi vs. bilgiler ele alınmıştır. Yapılan araştırmada elde edilen veriler bulgular kısmında değerlendirilerek analiz edilmiştir. Elde edilen sonuçlar incelendiğinde, bu çalışma, ikinci el moda uygulamalarını kullanan kadınların öncelikle ekonomik sebeplerden dolayı uygulamalara yöneldiği, bu tür uygulamalarda tene temas eden eşyaların daha az satın alındığı, satış yapan kadınların kazandıkları geliri temel giderleri için kullandığı ve ikinci el moda uygulamaları kullanan kadınlarda mağazadan alışveriş yapma davranışlarının değiştiği vb. sonuçlara ulaşılmaktadır. İkinci el moda uygulamaları hususunda yapılan çalışmaların az olması nedeniyle, alana katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Erkek şiddetiyle başa çıkma deneyimleri: Düzce Kadın Konukevi örneği
Bu araştırmanın temel amacı, şiddete uğrayan ve kadın konukevlerinden hizmet alan kadınların şiddeti yaşama biçimleri, şiddete karşı geliştirdikleri baş etme yöntemleri ve günlük yaşam pratiklerini anlamak ve kadın konukevlerinden hizmet alma süreçlerindeki deneyimlerini tespit etmektir. Çalışmada, şiddet, kadına yönelik aile içi şiddet, baş etme yöntemleri, şiddet biçimleri gibi kavramlara açıklık getirilerek yasal mevzuata da yer verilmiştir. Çalışmanın alan uygulaması, Kadın Konukevi olup, görüşmeler Düzce Aile ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü'ne bağlı, Düzce Kadın Konukevi Müdürlüğü'nde, gizlilik kurallarına uygun olacak şekilde gerçekleştirilmiştir. Görüşmeler, mülakat şeklinde, ses kaydı alınmaksızın yapılmıştır. Bu doğrultuda kadın konukevinden hizmet alan 18 kadınla görüşülmüş, ancak 15 kadının görüşmesi veri elde etmek üzere uygun görülmüş ve değerlendirmeye alınmıştır. Mülakat sonucunda, her bir kadının, baş etme biçimleri, hizmet alma süreçlerindeki deneyimleri ve beklentileri değerlendirilmiştir. Mülakat sonuçları doğrultusunda, kadına yönelik şiddet konusunun çok kapsamlı bir boyut içerdiği, baş etme biçimlerinin de bu yönde farklılıklar gösterdiği ortaya konularak, konuya katkı sağlayacağı düşünülen öneriler üzerinde durulmuştur. Anahtar Kelimeler: Aile içi şiddet, Şiddetle baş etme biçimleri, Sembolik şiddet, Kadına yönelik şiddetle ilgili yasal mevzuat
Zihinsel engelli çocuğu olan annelerin toplumsal konumlarını etkileyen unsurlar; İstanbul ili Bağcılar ilçesi örneği
İstanbul ili Bağcılar ilçesinde yapılan bu araştırma zihinsel engelli çocuğu olan annelerin ekonomik, psikolojik ve sosyal anlamda deneyimlerinin anlaşılmasını, günlük yaşamlarında karşılaştıkları olayların anneler tarafından nasıl algılandığını ve toplumsallaşmalarını nasıl etkilediğini açığa çıkarmayı; sosyolojik kuramlar ve kavramlar çerçevesinde aktarılmasını amaçlamaktadır. Çalışma kapsamında konuyla ilgili literatür taraması ve İstanbul Bağcılar Haypader Özel Eğitim Uygulama Okulu'nda nitel araştırma yapılmıştır. Araştırma evrenini Haypader Özel Eğitim Uygulama Okulu'nda çocuğu eğitim alan yirmi altı anne oluşturmaktadır. Annelerin her biriyle derinlemesine mülakat tekniğiyle görüşülerek zihinsel engelli bir çocuğun annesi olmayı nasıl deneyimledikleri araştırılmıştır. Araştırmada annelerin ev içi sorumlulukları tek başlarına üstlendikleri, toplumda bu konuda yeterli düzeyde bilinç ve anlayış oluşmadığı, annelerin kendilerine özel zamanları bulunmadığı, sosyo-ekonomik sıkıntılar çektikleri, negatif ayrımcılığın ön plana çıktığı, bu süreçte annelerin psikolojik sorunlar edindiği ve sosyal dışlanma yaşadıkları, fiziksel olarak ailelerinin istek ve ihtiyaçlarına yetişmekte zorlandıkları, tanıdıklarından destek göremedikleri, yaşadıkları semtlerde sokak ve parkların, kent yaşamının çocuklarına ve kendilerine uygun olmadığı, eğitim desteğinin annelerin beklentilerinin altında olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Çalışma sonucunda ulaşılan bir diğer sonuç da annelerin zorlandığı asıl noktanın çocuklarının engelli olması değil toplum tarafından engelli bireylere olan bakış açısı ve tutumdur. Anahtar Sözcükler: Aile, Toplumsal Cinsiyet, Toplumsal Konum, Zihinsel Engellilik
Gençlerin serbest zamanlarını değerlendirmelerinde sosyal medyanın etkisi: Düzce Üniversitesi örneği
Bu araştırmanın amacı, üniversiteli gençlerin serbest zamanlarını nasıl değerlendirdiğini öğrenmek ve sosyal medya kullanımlarının, serbest zamanlarını değerlendirmede etkisinin olup olmadığını anlamaktır. Araştırmada, tesadüfi örneklem ile belirlenen 506 üniversite öğrencisine, serbest zamanı değerlendirme durumlarını ve sosyal medya kullanımlarını ölçmek için oluşturulan anket formu uygulanmıştır. Anketlerin cevapları SPSS veri programına girilmiş, çeşitli değişkenler karşılaştırılmış ve Ki-kare analizi yapılarak sonuçlara ulaşılmıştır. Araştırmada, gençlerin çoğunluğunun (%33,7) günde 6 saat ve üzeri serbest zamana sahip olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Üniversiteli gençlerin serbest zamanlarında en çok internette vakit geçirdiği ve müzik dinlediği; genç kadınların daha çok dizi-film izlediği, sinema ve tiyatroya gittiği ve kitap-dergi okuduğu; genç erkeklerin ise daha çok bilgisayar ve telefonda oyun oynadığı, bireysel ya da takım sporları yaptığı sonucuna ulaşılmıştır. Gençler, serbest zaman etkinliklerine katılmamalarının en önemli nedeni olarak bulundukları şehirde imkân olmaması ve maddi yetersizlik olduğunu belirtmişlerdir ve bu sonuçlarda gençlerin ailelerinin ekonomik durumlarının da etkisi olduğu gözlenmiştir. Maddi durumu düşük gençler, maddi yetersizlik nedeniyle serbest zaman etkinliklerine katılmazken, maddi durumu yüksek gençler bulundukları şehirde imkân olmaması nedeniyle serbest zaman etkinliklerine katılmadıklarını belirtmiştir. Üniversiteli gençlerin çoğunluğu (%39,7) günde 3-4 saat sosyal medya kullandıklarını belirtmiştir. Gençlerin en sık kullandığı ilk üç sosyal medya platformu Whatsapp, Instagram ve Youtube olmuştur. Genç kadınların, genç erkeklere göre çeşitli sosyal medya platformlarını daha sık kullandığı sonucuna ulaşılmıştır. Genç kadınların sosyal medyada arkadaş edinmeyi güvenli bulmadığı, genç erkeklerin ise sosyal medya üzerinden arkadaş edinme fikrine sıcak baktığı gözlenmiştir. Üniversiteli gençler, sosyal medyayı daha çok eğlenmek, rahatlamak ve serbest zamanlarını değerlendirmek için kullandıklarını ve sosyal medyanın kendileri için bir alışkanlık olduğunu belirtmişlerdir. Araştırmada, üniversiteli gençlerin genel olarak serbest zamanlarının çoğunu sosyal medya platformlarında ve dijital ortamlarda geçirdiği sonucuna ulaşılmıştır.
Serbest zamanların karanlık yüzü: Dijital oyun bağımlılığı ve sapma ilişkisi
Bu araştırma sapkın serbest zaman olgusunun yaşam kalitesi ile olan negatif ilişkisini ortaya koymayı ve tahammül edilebilen serbest zaman aktivitesi olarak dijital oyun oynama bağımlılığının sapma ile ilişkisini amaçlamaktadır. Araştırma, sapkın serbest zaman olgusunu "karanlık yüz" metaforuyla ele alarak, hem olumlu ve olumsuz yönlerine değinmeyi hem de görünmeyen, perdenin arkasında kalan yönünü ortaya çıkarmayı hedeflemektedir. Bu araştırmada, nicel veri toplama araçlarından yararlanılmıştır. Araştırma çevrimiçi link oluşturularak katılımcılara dağıtılmış, tesadüfi örnekleme ulaştırılmıştır. Araştırmaya katılımda gönüllülük esas alınmıştır. Anket toplamda 450 kişiye uygulanmıştır. Anketin uygulanmasının ardından SPSS programı aracılığıyla araştırmanın verilerinden frekans tabloları oluşturulmuş ve Ki-kare analizleri yapılmıştır. Araştırmanın katılımcıları cinsiyet, yaş, eğitim durumu, aile yapısı gibi bağımlı değişkenler bağlamında karşılaştırmalı analiz edilmiştir. Cinsiyet değişkeni ile bilgisayar oyunlarına bütçe ayırma, bilgisayar oyunlarının güncelliğini takip etme, iddia ve benzeri şans oyunlarına ilişkin eğilim gibi konulara yer verilmiştir. Ayrıca cinsiyet değişkenine göre madde kullanımına dair bulgular, internet kafeye gitme eğilimi, bilgisayar oyunlarında hakarete uğrama ve en çok mutlu olunan şeylere ilişkin toplumsal cinsiyet perspektifini de içine alan karşılaştırmalar yapılmıştır. Örneklemin eğitim durumu değişkenine göre madde kullanma durumları, oyun süresini azaltmada çevredekilerin etkisi, ailenin bilgisayarda geçirilen vakte etkisi gibi konular ekseninde karşılaştırmalar yapılmıştır. Örneklemin yaş değişkenine göre ise kendine ait bilgisayarı olma durumu, arkadaş ilişkilerine dair bulgular, çevrenin oyun süresine olan etkisi ve ailenin bilgisayarda geçirilen süreye etkisi karşılaştırılmaktadır. Araştırmanın bulguları kapsamında dijital oyun oynama sıklığı ile serbest zaman yoksunluğu arasında anlamlı bir ilişki olduğu ortaya çıkmıştır. Araştırmaya göre pandeminin de etkileriyle birlikte bilgisayar başında geçirilen sürelerin artması dijital oyun bağımlılığını tetikleyen bir diğer unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Anahtar kelimeler: Oyun bağımlılığı, Tahammül edilebilen sapkın serbest zaman, Serbest zaman yoksunluğu.
Yemek kültüründeki değişimin sosyalleşme üzerine etkisi
Yaşamı devam ettirmenin olmazsa olmaz koşulu olan biyolojik anlamda ihtiyaç olan yemek, insanoğlunun gündeminin ilk sıralarında olmuştur. Fizyolojik bir gereklilik olan bu olgu zamanın hızlı ve acımasız seyri içerisinde nasıl bir yolculuk yapmıştır? Nereye evirilmiştir? En mutlu anlardan en hüzünlü acılara eşlik eden yeme olgusu değişen biçim ve anlamlarıyla varlığını sürdürmüştür. Değişmeyen tek şeyin değişim olması ilkesi yemek için de geçerli olmuştur. Mağarada taş blok üzerinden ihtişamlı, gösterişli ziyafet masalarına, restoranlara doğru yolculuğu hâlâ devam etmektedir. Günümüz dünyasında sosyalleşmenin en önemli basmağı haline gelen yemek; yaş, ekonomik gelir düzeyi, coğrafya, inanç vb. pek çok olgu ile uyumlanarak her dönem ve her çağda "birlikteliğin", "birleştiriciliğin", "arkadaşlığın", "destek olmanın", "sosyalleşmenin" gerçekleştiği anlara eşlik etmiştir. Bu çalışma, yemek yemenin sosyalleşme üzerindeki etkilerini ve rolünü araştırmayı amaçlamıştır.
Bilinçaltı eğitimlerinin gündelik hayata etkileri: Bilinçaltı eğitimi almış bireyler üzerine bir saha araştırması
Bu çalışmada Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp (GETAT), Ulusal Tamamlayıcı ve Alternatif Tıp Merkezi tarafından şu anda geleneksel tıbbın bir parçası olarak kabul edilmeyen çeşitli tıbbi ve sağlık sistemleri, uygulamaları ve ürünleri grubu olarak tanımlanmaktadır. GETAT, insanlığın var olduğu zamandan beri kullanılmasına rağmen 90'lı yıllardan sonra yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. GETAT, insanların duygusal ve fiziksel rahatsızlıklarını iyileştirme ihtiyaçlarının bir sonucudur. GETAT, çok sayıda yerli halkın dini inançlarından ve sosyal yapılarından yararlanarak, çevrelerindeki doğal ürünleri kullanarak ve son zamanlarda bilimsel yöntemi kullanarak terapötik ve önleyici yaklaşımlar geliştirmiştir. Öze yönelme ve insanların doğum haritalarına bakıldığında zihinsel özgürleşme üzerinde daha çok kadim bilgeliğin de etkisi olduğu söylenebilir. Yani öze daha çok dönme üzerine bütün eğitimler ve çalışmalar gerektiği gibi yapılmasıyla mümkün olacaktır. Özellikle zihinsel konuda ne olduğu tam olarak bilinemeyen bilinçaltı konusunda ne yapılması gerektiği konusunda Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp'tan faydalanılabilinir. Sosyal medyanın ve çevrenin aracılığıyla Kadim Bilgelik eğitimiyle tanışan insanın bilinçaltı dünyası da değişebilmektedir. İnsanların bilinçaltını daha küçük yaşlardan itibaren demaneviyat ile etkileyebilmektedir. Daha sonraki yıllarda daha bilimsel daha ilimsel ilerler. Örneğin; İnsanın bilinçaltı alanı zihinsel dönüşüm geçirmekte olduğu için çevreden alıntı sözlerle, kitap ağzıyla değilde bilinçaltının; insanın kendisinin bizzat yaşamış, görmüş olarak değişebilir. Bu araştırma, bilinçaltı eğitimlerinin bireylerin günlük hayatlarına nasıl bir etkisi olduğunu incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Saha araştırması yöntemiyle gerçekleştirilen bu çalışmada, bilinçaltı eğitimi almış bireylerle derinlemesine mülakatlar yapılmıştır. Kadim Bilgelik ve Access Bars bilinçaltı eğitimleri alan bireylerle görümeler yapılarak, bu görüşmelerin neticesinde verilerin analizleri yapılmıştır. Bu çalışma kapsamında; bireylerin psikolojik ya da fiziksel sağlık durumları için modern tıbbın dışında başka arayışlara yönelmelerinin sosyolojik nedenleri açıklanmaya çalışılmıştır. Çalışma sonunda bireylerin bu tür arayışlara katılımlarının altında var olma, kendini keşfetme, aydınlanma ve psikolojik ruh durumlarının etkili olduğu görülmüştür.
Modernleşme ve değer değişimi: Mr. Erbil örneği
Günümüzde sosyal ve kültürel değerler hızlı bir şekilde değişmektedir. Özellikle 21. yüzyılın meydana getirdiği teknolojik gelişimler ve genişleyen sosyal ağlar dünyada var olan toplumsal etkileşimi sınırlayan çizgileri ortadan tamamen kaldırabilecek kadar ilerleme göstermiştir. Bundan dolayı modernleşme olguları sınırları aşarak dünya genelinde yaygınlaşmaya başlamıştır. Benzer dönüşümlerin yaşandığı yerlerden biri olan Kürdistan Bölgesel Yönetiminde (KBY) de etkileşim ağı ile birlikte değişimler yaşanmaya başlamıştır. Bu bağlamda ele alınan bu tez çalışması Kürdistan Bölgesel Yönetiminde meydana gelen kültürel ve sosyal değer değişimlerini ele almaktadır. Analiz birimi olarak seçilen Mr. Erbil moda grubu üzerinden hem moda olgusu hem de yaşanan sosyo-kültürel değerler üzerindeki değişimi kültürün yeniden üretimi çerçevesinde ele alınacaktır. Bunların yanı sıra modernite ve modernleşme kuramları Kürdistan Bölgesel Yönetiminde yaşanan kültürel, sosyal ve mekânsal değerler üzerinden tartışılmıştır. Bu bağlamda Kürdistan Bölgesel Yönetiminde özellikle 2003 sonrası gözle görünür bir şekilde kültürel değişme olmuştur.
Gaziantep'te öğretmenlerin gözünden yerli ve Suriyeli ilişkilerinde önyargılar ve toplumsal mesafe
Öğretmenlerden oluşan bir grupla yapılan derinlemesine görüşmelere dayanan araştırmanın neticesi olan bu çalışma, önyargılar ve ötekileştirme bağlamında Gaziantep'te yerli halkın Suriyeli göçmenlerle kurdukları ya da kaçındıkları toplumsal teması ele almaktadır. Diğer birçok çalışmada da ortaya çıkan çok sayıda kalıpyargı (stereotip) ve önyargı bir kez daha teyit edilmektedir. Bu çalışmayı ayıran yönü ise, bu tutumların arkasında yatan faktörlere daha çok odaklanmasıdır. Bu vesileyle, tarihi miras, cinsiyet kimliği, sınıfsal konum, mesleki ve ideolojik kaygılar gibi faktörlerin ötekileştirme arkasındaki rolleri sorunsallaştırılmıştır. Nihayetinde, kişinin önyargılı ve empatik duruşları üzerinden ötekileştirmeye dair bir işlemsel model ortaya konmaya çalışılmıştır.
Göçmen kadınların gündelik hayat deneyimlerinde komşuluk ilişkilerinin incelenmesi: Düzce örneği
Göç, bir yer değiştirme eylemi olarak bir sürece tekabül etmektedir. Farklı ülkelerden göç eden göçmen kadınların gündelik hayat deneyimlerinde komşuluk ilişkilerinin incelenmesini ele alan bir tez araştırmasıdır. Araştırmanın amacı, göçmen kadınların gündelik hayat deneyimlerinde komşuluk ilişkilerinde yaşadıkları deneyim ve zorlukları ortaya çıkarmaktır. Nitel araştırma yöntemi kullanılarak elde edilen bulgular betimsel analiz tekniğiyle yorumlanmıştır. Örneklem seçimi için ise kartopu örnekleme yöntemi tercih edilmiştir. Araştırmaya 27 göçmen kadın gönüllü olarak katılmış ve Düzce ilindeki göçmen kadınlarla sınırlı tutulmuştur. Veriler, yarı yapılandırılmış görüşme formu aracılığıyla toplanmış ve yüz yüze gerçekleştirilen derinlemesine görüşmelerle veri toplama süreci tamamlanmıştır. Bulgular, göç etme ve karar süreci, gündelik hayat deneyimleri, komşuluk ilişkileri, komşuluk ilişkilerinde dilin rolü ve geleceğe yönelik beklentilerine ilişkin görüşleri gibi temalar altında sunulmuştur. Araştırmanın sonucunda, göçmen kadınların gündelik hayat deneyimlerinde ve komşuluk ilişkilerinde çeşitli zorluklarla karşılaştığını, bu süreçleri bu süreçleri her bir göçmen kadının farklı şekilde deneyimlediği, bazı göçmen kadınların bu süreçte kendilerini geliştirerek yeni yerleşim yerlerine adapte oldukları ve gündelik hayatlarını yeniden inşa ettikleri görülmüştür. Yapılan çalışmayla, göçmen kadınların gündelik hayatlarında komşuluk ilişkilerinin incelenmesi perspektifiyle, göç ve kadın konulu akademik çalışmalara katkı sağlamayı hedeflemektedir.
Bir kurumun monografisi Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi
Mevcut araştırma Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde gerçekleşmiş bulunmaktadır. Araştırmanın amacı var olan sağlık sistemini ne denli bir tarihten şekillendiği ve mevcut düzen yapısının bireylere nasıl benimsetildiğidir. Sağlık sistemi içerisindeki bireyleri hem makro hem de mikro şekilde incelememiz gerekmektedir. Ayrıca mevcut sağlık sisteminin birey üzerindeki gücüne odaklanılmalıdır. Bundan dolayı bireylerin birbiriyle olan ilişkileri, davranışları, tutumları çok önemlidir çünkü sağlık sistemi bunun üzerine yavaş yavaş dönüşmekte ve değişmektedir. Mevcut değişim beraberinde yeni düzenlemeleri getirmekte buradan da kaynaklanan bir statüsel düzen sistemi oluşturulmaktadır. İşte bu noktada mevcut sağlık sisteminin bireye ne gibi sorumluluklar yüklediğine ve birey üzerindeki gücüne daha iyi bakılması gerekmektedir. Karma toplumlarda nasıl bir davranış örüntüsü gösteriyor, insanların onlara karşı gösterdikleri davranışları nasıl algılıyor onlara odaklanarak çalışmamın devamlılığı sürdürüldü. Ayrıca Foucault'un kuramını ele alacak olursak birey var olan iktidarın gücünü nasıl içselleştiriyor ve itaati sağlıyor bakılması gerekmektedir. Bundan dolayı hastane içerisinde ki hekimler ve hemşirelerle anket gerçekleştirildi ve gözlem yapıldı. Bu bireyler var olan sağlık sistemini nasıl algılıyor ve hangi izlenim denetimini seçiyor, sosyo-kültürel yapıları, cinsiyete yönelik meslek ve branş seçimleri gibi sorulara değinildi. Bunun askeri yapı ile benzerliğinin olup olmadığına da bakıldı. Bu denli köklü bir yapı olan sağlık kurumunun kendi içsel sistemine odaklanıldı elde edilen veriler tablolaştırılıp sunuldu.
Kültürelarası duyarlılık ve etkileşimli okuma
Bu araştırmanın amacı, farklı kültürlerden öğretmen adaylarının göç ve kültürlerarası duyarlılık temalı resimli çocuk kitapları ile gerçekleştirilen etkileşimli okumalar aracılığı ile kültürlerarası duyarlılık düzeylerinin geliştirilmesidir. Fenomonolojik bir araştırma deseninin kullanıldığı bu araştırmadaki veriler 2022-2023 eğitim öğretim yılında, Erasmus+ 2022-1-TR01-KA210-YOU-000081735 kodlu Avrupa Birliği Projesi aracılığı ile elde edilmiştir. Çalışma kapsamında sınıf öğretmenliği bölümünde lisans, yüksek lisans veya doktora öğrenimi gören öğretmen adaylarından oluşan 15 katılımcı ile deneyimsel öğrenme doğrultusunda atölyeler gerçekleştirilmiştir. Türkiye'den 4, Yunanistan'dan 6 ve İspanya'dan 5 öğretmen adayının katılımıyla gerçekleştirilen etkileşimli okuma atölyelerinde 5 adet göç ve kültürlerarası duyarlılık temalı resimli çocuk kitabı kullanılmış; çalışma 1 hafta sürmüştür. Uygulama araştırmacı tarafından yürütülmüştür. Verileri toplamak için Wang ve Zhou (2016) tarafından geliştirilen "Kültürlerarası Duyarlılık" ölçeği ve katılımcıların yansıtıcı günlükleri kullanılmıştır. Araştırma sonuçları göç ve kültürlerarası duyarlılık temalı resimli çocuk kitaplarının etkileşimli okuma yöntemiyle seslendirilmesinin katılımcıların kültürlerarası duyarlılık düzeylerine olumlu yönde katkı sağladığı sonucuna ulaşılmıştır. Sonuçlar göç ve kültürlerarası duyarlılık temalı resimli çocuk kitaplarıyla gerçekleştirilen etkileşimli okuma atölyelerinin öğretmen adaylarının kendilerinden farklı olanları anlamaları ve onlarla empati kurmaları için iyi bir araç olduğunu göstermiştir.
Etiyopya, Harari Bölge Devletinde kamu kuruluşlarında çalışan kadınların cinsiyet deneyimleri
Cinsiyetle ilgili çalışmalar dünya genelinde araştırılmakta olan konulardan biridir. Cinsiyet sorunlarıyla, farklı pek çok yer ve koşullarda karşılaşmak mümkündür. Bunlardan biri de istihdam alanıdır. Cinsiyetle ilgili sorunlar tarihsel bir problemdir. Bu sorunların izlerinin binlerce yıl öncesine dayandığı ve çağlar boyunca nesilden nesile aktarıldığı söylenebilir. İnsan topluluklarının yerleşik yaşam tarzını benimsemeye başlamasıyla oluşan erkek egemen toplumsal yapı ve bunun üzerine kurulu devlet, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin temellerini oluşturmaktadır. Bu araştırma, Harari Bölgesel Devleti'nde, kamu kurumlarında çalışan insanların, özellikle kadın çalışanların, cinsiyet faktörünü göz önünde bulundurarak çalışma koşullarını araştırmaktadır. Bu koşullar içerisinde kadın çalışanların cinsiyet kaynaklı eşitsizliğe uğrayıp uğramadığı sorusuna aranan cevaptan hareketle bu çalışma tasarlanmıştır. Bu çalışmada nitel araştırma yöntemi kullanılmıştır. Çalışmanın örneklemi seçilen dört kamu kurumunda (Harari Denetim Bürosu, Eğitim Bürosu, Kamu Hizmeti Bürosu ve Harari Kadın, Çocuklar ve Gençlik Ofisi) çalışan 20 erkek ve 20 kadından oluşmaktadır. Görüşmeler yarı yapılandırılmış görüşme sorularıyla gerçekleştirilmiş ve analiz edilmiştir. Seçilen dört kamu kurumunda çalışmakta olan kadınların çok az bir kısmı yüksek kademelerde bulunmakla birlikte cinsiyete dayalı ataerkil tutum ve düşünceler dolayısıyla eşitsizliğe ve şiddete maruz kaldıkları görülmüştür. Buna ek olarak, işyerinde etnik köken, din, eğitim ve ekonomi gibi faktörler de çeşitli ayrımcılıklara yol açmaktadır. Böylece yalnızca kadın-erkek farkından kaynaklı değil kadınların hemcinsleri arasında da ötekileştirmeye ve mobbinge maruz kaldıkları görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Etiyopya, Feminizm, Harari, Toplumsal Cinsiyet, Ataerkil, Kamu Kuruluş, Görüşülen, Kadın, Erkek, Cinsiyet Deneyimi
Sub Saharan African students in Gaziantep: Economic and cultural challenges
In this globalized world, the internationalization of higher educational institutions became a trend. Countries around the world —mostly developed countries— recruiting a high number of international students in their highly qualified educational institutions. The trend attracts many talented students who want to pursue their education in the international arena. Scholarships, student exchange programs, internships, and fellowships have been playing a role in the internationalization of universities around the world. To be a part of this phenomenon and acquire quality education, students started striving for better opportunities. International students' movement in recent times has increased with the emergence of technologies facilitating the accessibility of opportunities offered by higher educational institutions. The study focuses particularly on the Sub Saharan African students in Gaziantep — one of the biggest cities in Turkey. Even though the recruitment of international students in Turkey started decades ago to recruit students, primarily from Turkic Republics, the country became one of the top international students' destinations in recent times. As a part of international students, Sub Saharan African students share a certain number in this educational movement. This study stress on assessing and understanding the living condition of Sub Saharan African students in Gaziantep. The study explains the push and pull factors for Sub Saharan African students' migration to Turkey, the cultural adaptation process, and the challenges they face as African students in a different environment. For this research, semi-structured deep interview data collection method was applied. Twenty-one students were selected purposely and took part in the interview. The study found out the cultural and economic challenges, which the students encounter in Gaziantep during their stay. Language, cultural adaptation, shortage of finance, stereotypes and negative attitudes were discovered as the most important challenges for the Sub-Saharan African students. Keywords: Acculturation, Cross-cultural adaptation, Ethnocentrism, Stereotype, Discrimination
Tamamlayıcı alternatif tıpa yönelimde sosyal etkileşimin rolü
İnsan yaşamının her anında karşısına çıkan ve bununla başa çıkmak zorunda kaldığı hastalık kavramı insanlık tarihi kadar eski bir geçmişe sahiptir. Her toplum kendi inanç sistemine ya da değerlerin uygun olarak bu kavrama karşı çeşitli yöntemler geliştirmişlerdir. Örneğin, bitkisel tedaviler, büyü, meditasyon, dua ve ibadetler, hastalıkların tedavisinde ve semptomlarının hafifletilmesinde kullanılan tedavi yöntemlerinden bazılarıdır. Toplumların kültürel mirası ve inanç sistemleri, bu geleneksel yöntemlerin nesilden nesile aktarılmasını ve devam etmesini sağlamıştır. Fakat bu durum 19. yüzyıldan itibaren modernizmin hayatımızda yer alarak, bilimdeki rolünü giderek güçlendirmesiyle değişmeye başlamıştır. Gelişen teknoloji beraberinde bilimsel temellere dayalı olan modern tıbbı getirmiştir. Ancak daha sonra modern tıp birçok eleştiriye maruz kalmıştır. Aşırı medikalizasyon, gereksiz reçete yazılması, ilaçların yan etkileri, doktorların sert tutumları ve bireylerin tedavi süreçlerine yeterince dahil edilmemesi gibi modern tıbba yüklenen bu eleştiriler bireyleri farklı tedavi arayışlarına yönlendirmiştir. Doğal kaynaklarla tedavi imkânı sunan, vücudun kendi kendini iyileştirme potansiyeline odaklanan Tamamlayıcı Alternatif Tedaviler (TAT) bireylerin başvurmuş olduğu tedavi yöntemlerindendir. Ülkemizde ve tüm dünyada giderek yaygınlaşmakta olan bu TAT yöntemlerinin bu denli artmasının sebeplerinden biri de sosyal etkileşimlerdir. Sosyal etkileşim, bireylerin veya grupların karşılıklı iletişim, etkileşim içerisinde oldukları, toplum içinde yer aldıkları her türlü sosyal ortamı içerisine alan süreçlerdir. Bu süreçler arkadaş çevresi, akrabalar, komşular ve sosyal medyadaki platformlardır. Bireyler bu süreçlerde birbirleri ile etkileşimli bir şekilde TAT yöntemleri hakkında bilgi ve deneyim paylaşımı yaparak insanların bu tedaviler hakkında daha kolay ve daha fazla bilgi edinmelerine ve TAT yöntemlerine olan ilginin artmasına sebep olmaktadırlar.
Kadınların perspektifinden aldatma nedeniyle biten evlilikler üzerine nitel bir araştırma: Süreçler ve deneyimler
Bu araştırma, aldatılmış ve aldatılma sonucu boşanmış kadınların aldatılma ve boşanma süreçlerini ve bu süreçlerin kadınların yaşamlarına etkilerini nitel yöntemle inceleyen bir tez araştırmasıdır. Araştırmanın amacı, kadınların deneyimlerini, zorluklarını, duygularını, baş etme stratejilerini, aldatılma ve boşanma olgusunu nasıl anlamlandırdıklarını ve hayatlarına nasıl yansıttıklarını ortaya koymaktır. Araştırmada fenomenolojik yaklaşım ve betimsel analiz kullanılmıştır. Araştırmaya Zonguldak, Düzce, Kocaeli ve İstanbul illerinde yaşamakta olan yedi gönüllü kadın katılmıştır. Araştırmanın bulguları, kadınların aldatılma ve boşanma süreçlerinde yaşadıkları sorunlar, duygusal etkiler, sosyal sorunlar, ekonomik sorunlar, çocuklarla ilişkiler, boşanma sonrası yaşam, sosyal hayat ve çevre değişikliği, ikinci bir evlilik yapma imkânı, evlilik ve aile kavramlarına ilişkin görüşleri gibi temalar altında sunulmuştur. Araştırmanın sonucunda, aldatılma ve boşanmanın kadınların yaşamlarında ciddi değişikliklere ve zorluklara neden olduğu, ancak kadınların bu süreçleri farklı şekillerde deneyimledikleri ve baş ettikleri, bazı kadınların bu süreçlerden olumsuz etkilendikleri, bazı kadınların ise kendilerini geliştirdikleri ve hayatlarını yeniden kurdukları görülmüştür. Araştırma, aldatılma ve boşanma konularına kadınların perspektifinden bakarak, bu konuların sosyolojik açıdan analizini yaparak mevcut literatüre katkı sağlamayı hedeflemektedir. Anahtar Sözcükler: Aldatma, Boşanma, Evlilik, Sadakatsizlik, Toplumsal cinsiyet, Zina
Meslek liseleri ve disiplin sistemi: Öğretmenlerin perspektifinden bir inceleme
Bu araştırma meslek liselerinde çalışan öğretmenlerin disiplin kurma deneyimlerine odaklanmaktadır. Meslek liseleri genel olarak disiplin olaylarının yoğun yaşandığı, çoğunlukla işçi sınıfı kökenli, akademik başarısı düşük ve dezavantajlı öğrencilerin tercih ettiği okullar olarak kabul edilmektedir. Araştırma meslek liselerinde çalışan öğretmenlerin deneyimlerimden yola çıkarak okullarda karşılaştıkları disiplin olaylarını, disiplin olaylarına yaklaşımlarını ve disiplin kavramsallaştırmalarını eleştirel bir perspektiften incelemektedir. Araştırma aynı zamanda öğretmenlerin geleneksel ve otoriter disipline etme yöntemleri konusunda farkındalık yaratarak çağdaş pozitif disiplin anlayışları çerçevesinde politika önerileri sunmayı hedeflemektedir. Araştırma kapsamında Düzce ilinde genellikle disiplin olaylarının yoğun yaşandığı bilinen iki meslek lisesinde çalışan on iki öğretmen ve dört yönetici ile görüşülmüştür. Araştırma nitel araştırma türünde ve olgubilim deseni kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Araştırmada veri toplama aracı olarak yarı yapılandırılmış mülakat formu eşliğinde yapılan görüşmeler, enformel sohbetler, araştırmacı tarafından okullarda yapılan gözlemler kullanılmıştır. Katılımcıların belirlenmesinde amaçsal örnekleme ve kartopu örnekleme yöntemleri kullanılmıştır. Örnekleme alınma ölçütleri meslek lisesinde çalışıyor olmak ve daha önce disiplin kurullarında görev yapmış olmaktır. Görüşmeler okullarda öğretmenlerin ders yükümlülüklerinin olmadığı saatlerde yüz yüze gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın bulguları birkaç önemli sonuca işaret etmektedir. Meslek liselerinde öğretmenler kural koyma, kurallara uymaya zorlama, ceza verme gibi geleneksel yöntemleri kullanmaktadır. Karşılaştıkları disiplin suçlarını sıklıkla karşılaşılan ve ağır disiplin suçları olarak iki kategoriye ayırmaktadır. Sıklıkla karşılaşılan disiplin suçları karşısında ceza verme, görmezden gelme gibi geleneksel disiplin yöntemlerini tercih etmektedirler. Ağır disiplin suçları karşısında genel olarak öğrencinin okuldan alınması, ailesinin ikna edilerek açık liseye kaydının yaptırılması, öğrenciye tavır yapma ve ilişkiyi değiştirme şeklinde psikolojik baskı yapma gibi enformel cezalandırma yöntemleri tercih edilmektedir. Disipline etme pratiklerinde gözetleme, suçüstü yakalama gibi hata bulucu şekilde davranmaktadırlar. Bu pratikler öğretmenin bekçi veya polis öğretmen rolüne büründüğünü göstermektedir. Eğitimcilerin sorunlara çözüm getirmeyen, öğrencilerin akademik hayatlarına zarar veren geleneksel disiplin yöntemlerinden vazgeçerek öğrenci ile öğretmenin karşılıklı saygı içinde olduğu, cezalandırmaya dayalı olmayan, özgür bir eğitim ortamında kendi potansiyellerini geliştirmeye katkı sunan çağdaş pozitif disiplin anlayışını benimsemelerini sağlayacak düzenlemelerin yapılması büyük önem taşımaktadır.
Yükseköğretimde kadın akademisyenlerin yaşadığı eşitsizlik deneyimleri üzerine nitel bir araştırma
Bu çalışmada, kadın akademisyenlerin gündelik ve akademik yaşamda deneyimledikleri çeşitli engeller ve toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini ortaya koymak amaçlanmaktadır. Bu nedenle bu çalışmada, kadın akademisyen olmanın anlamına odaklanılmaktadır. Kadın akademisyenlerin yaşamış olduğu eşitsizlik deneyimlerini ortaya koyabilmek adına, nitel araştırma kullanılmıştır. Derinlemesine görüşmeler sonucunda elde edilen veriler, betimsel analiz kullanılarak sunulmaktadır. Betimsel analiz ile verilerin özgün biçimine bağlı kalınarak doğrudan alıntılar ile veriler sunulmaktadır. Bu çalışmada, elde edilen verilerden çıkarılan anlamlar ve yorumlamaların önemi noktasında fenomenoloji araştırma deseni kullanılmıştır. Bu araştırmada, Düzce Üniversitesi öğretim elemanı olan, 25 kadın akademisyen ile derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Elde edilen bulgulara göre, gündelik ve akademik yaşamda kadın akademisyenler, erkek akademisyenlere göre dezavantajlı konumda yer almaktadır. Bu durumun nedenleri ise bireylerin sosyalleşme süreçleri, toplumdaki ataerkil bakış açısı, kalıp yargılar ve toplumsal beklentilerin olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Kadınlara ve erkeklere atfedilen roller ve beklentiler birbirinden farklılaşmakta ve bu durum kadın akademisyenlerin gündelik yaşamına olduğu gibi akademik yaşamına da yansıyarak toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini oluşturmaktadır. Dolayısıyla ataerkil toplum yapısı, bakış açıları ve kalıp yargılar nedeniyle, kadın akademisyenlerin akademik yaşam içerisinde yönetim mekanizmalarında yer alamama, kraliçe arı sendromunu yaşama, kadro dağılımında eşitsizlik ile karşılaşma, bilimler arasında cinsiyete dayalı ayrışma yaşama, mobbinge maruz kalma, vb. sorunlarla karşılaştığı sonucuna ulaşılmaktadır. Bu gibi çeşitli nedenlerin varlığı, kadın akademisyenlerin yükseköğretim kurumlarında toplumsal cinsiyet eşitsizliği yaşadığı ve ayrımcılık ile karşılaştığı sonucuna götürmektedir.
Bir biyoiktidar aygıtı olarak aile: eğitimci ebeveynler üzerine bir araştırma
Biyoiktidar, modern ulus devletlerin nüfus kontrolünde kullandıkları iktidar araçlarını ifade eden bir kavramdır ve günümüz toplumlarında, ailelerin çocukları üzerindeki etkilerini tanımlamak için de kullanılmaktadır. Araştırmanın temel amacı, aile içindeki iktidar ilişkilerinin nasıl oluştuğunu ve nasıl işlediğini ortaya koymaktır. Bu amaç doğrultusunda kurgulanan araştırma nitel araştırma yöntemi ile yürütülmüştür. Araştırmanın örneklemini amaçlı örnekleme yöntemi olan maksimum çeşitlilik örneklemesi yöntemi oluşturmaktadır. Bu araştırmada, bilgi ve iktidarın birbirine eklemli olması perspektifinden yola çıkarak, iktidarı mesleki bilgi ve yaşam pratikleri üzerinden üreten ve aktaran eğitimci ebeveynlerin, çocukların özneleşme süreçleri üzerindeki etkilerini incelemek önceliklidir. Araştırmacının katılımcı grubun doğal bir üyesi olarak aynı zamanda katılımcı gözlemci rolünü üstlenmesinden dolayı, eğitimci ebeveynler araştırmanın örneklemi olarak belirlenmiştir. Mevcut araştırma Düzce ilindeki eğitimci ebeveynler ile sınırlandırılmıştır. Araştırmanın verileri, yarı yapılandırılmış görüşme formundan yararlanılarak toplanmıştır. Veri toplama süreci ise Zoom© platformu üzerinden gerçekleştirilen derinlemesine görüşmelerle yürütülmüştür. Elde edilen veri setinin analizinde ise içerik analizinden yararlanılmıştır. Bu araştırmanın bulgularına göre, aile kurumu, iktidarın en temel aygıtı olarak bireylerin düşünce ve davranışlarını şekillendirir, toplumsal cinsiyet rollerini yeniden üretir ve öznelliğin oluşumunda merkezi bir rol oynar. Bu araştırma, ailelerin her birinin özgün iktidar dinamiklerine sahip olduğunu ve aynı zamanda toplumsal iktidar ilişkilerinin üretilmesi ve sürdürülmesinde önemli bir rol oynadığını göstermiştir. Özellikle öğretmen ebeveynlerin yer aldığı ailelerdeki iktidar ilişkileri üzerine daha derinlemesine çalışmalar yapılması, bu bulguları daha zengin bir perspektifle değerlendirmemize olanak sağlayacaktır. Anahtar Sözcükler: Biyoiktidar, İktidar Aygıtı, Eğitim, Ebeveyn, Aile
Cumhuriyet modernleşmesinde Milli Mimarlık Akımı'nın tasfiyesi: Monografik bir inceleme
Osmanlı modernleşmesinin gündelik hayatta görünür olduğu alanlardan biri de mimariydi. 1900'lü yılların başına kadar devam eden yabancı mimarların kamuya ait yapılardaki hakimiyeti, bir Türk mimarisi arayışıyla sonuçlanmış ve Milli Mimari Akımı ortaya çıkmıştır. Cumhuriyet modernleşmesinin ilk yıllarında, Osmanlı ile devamlılığın taşıyıcısı ve yeni rejime meşruiyet sağlayan unsurlardan biri olarak görünür kılınan Milli Mimari Akımı üslubundaki kamuya ait binalar, Cumhuriyet modernleşmesinin farklı bir aşamaya geçerek inkılap mimarisi ile yeniden inşa faaliyetine başlanılmasıyla birlikte ikincil konuma itilmiş ve nihayetinde devletin bütün mekânlarından uzaklaştırılmıştır. Bu akımın taşıyıcısı iki Türk mimarın monografik bir incelemesini esas alan tez çalışması, mimarların hayatlarında bu tasfiyenin izlerine odaklanmaktadır.
Toplumsal muhalefet aracı olarak tüketici boykotları üzerine nitel bir saha araştırması
Toplumsal hareketler, bireylerin veya grupların belirli bir amaca ulaşmak ya da mevcut duruma tepki göstermek amacıyla gerçekleştirdikleri kolektif eylemler olarak tanımlanabilir. Bu hareketler, tarih boyunca çeşitli şekillerde ve amaçlarla ortaya çıkmış olup, günümüzde küreselleşen dünyada daha yaygın hale gelmiştir. Boykot ise tarih boyunca toplumların haksızlık, eşitsizlik ve adaletsizliğe karşı kolektif tepkilerini dile getirme ve değişim sağlama amacıyla kullandıkları güçlü bir muhalefet aracı olarak öne çıkmaktadır. Bu bağlamda, tüketici boykotları da toplumsal muhalefet aracı olarak kullanılan önemli bir strateji olarak kullanılmaktadır. Tüketicilerin belirli ürünleri veya markaları satın almaktan kaçınarak belirli bir mesaj vermeyi amaçlamaktadır. 2023 yılı Ekim ayında İsrail'in Filistin'e saldırısının ardından dünya genelinde tüketici boykot çağrıları artmıştır. Bu çağrılar, Türkiye'deki tüketiciler arasında da yankı bulmuş ve sosyal medya platformları aracılığıyla hızla yayılmıştır. Bu çalışmada 7 Ekim tüketici boykotu örnek olay olarak ele alınıp, tüketicilerin boykota katılımı etkileyen faktörler saptanmaya çalışılmıştır Araştırma nitel veri yöntemi kullanılarak, örnek olay incelemesi yöntemiyle gerçekleştirilmiştir. Çalışma dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde boykot kavramı ve kökeni açıklanırken, tüketicilerin boykot katılımlarını etkileyen faktörler hakkında bilinmesi gereken kavramlar açıklanmıştır. İkinci bölümde ise, yöntem hakkında açıklamalı bilgiler verilmiştir. Son olarak üçüncü bölümde, boykota katılımı etkileyen faktörler toplanan verilerle analizi yapılmıştır. Yapılan analizler ve görüşmeler sonucunda tüketicilerin boykota katılımını etkileyen faktörler, toplumsal duyarlılık ve etik değerler etrafında şekillenirken, katılmayanların nedenleri ise ekonomik kaygılar ve kişisel alışkanlıklarla ilişkilendirilmiştir.
Sosyal devlet bağlamında sosyal politika ve projelerin sosyolojik bir incelemesi
Sosyal refah devleti toplumsal yaşamın sağlıklı işleyişi amacıyla, sosyal adaletsizlikleri, eşitsizlikleri, yoksulluğu, işsizliği, her türlü ayrımcılığı vb önlemeye dönük kurumlar ve politikalar geliştiren ve bunun için de toplumsal ve ekonomik yaşama müdahale eden devlet biçimi olarak tanımlanabilir. Sosyal politikalar ise sosyal devletin uygulanma ve pratiğe dökülme araçlarıdır. Sosyal politikalar, özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında geniş kabul ve uygulama alanı bulmuştur. Sosyal devlet ve politikalar günümüzde hemen hemen dünyanın bütün ülkelerinde değişik şekillerde de olsa uygulanmaktadır. Toplumun doğası ve işleyişine ilişkin çalışmalara dayanarak ortaya çıkan çeşitli sosyolojik kuramlar ve yaklaşımlar mevcuttur. Toplumu açıklamaya / anlamaya yönelik ortaya çıkan önemli üç temel yaklaşım (açıklayıcı (pozitivistik) yaklaşım, anlamacı (hermeneutik) yaklaşım ve eleştirel yaklaşım) vardır. Toplumsal sorunların çözümlenmesi noktasında ortaya konan toplumsal müdahale biçimleri gerek imkân gerekse de yöntem açısından incelenmelidir. Sosyal politika / proje uygulamaları sosyolojik açıdan mümkün olmakla birlikte, uygulanacak olan sosyal politika ve projelerin başarısı için sosyolojik ilke ve dinamiklerinin göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Türkiye'de özellikle son dönemlerde toplumsal sorunların çözümüne yönelik olarak çeşitli sosyal projeler geliştirilmekte ve uygulanmaktadır. Bunların başında da Avrupa Birliği projeleri ve Türkiye'de kurumsal ve teknik alt yapı açısından iyi organize olmuş olan ?Bölgesel Kalkınma Ajansları Projeleri? gelmektedir. Kalkınma ajanslarının sosyal proje uygulamalarına çeşitli açılardan bazı eleştirileriler yapılsa da, bu ajansların yaklaşım ve uygulamalarına genelde olumlu bakılmaktadır. Benzer şekilde, Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) de bazı sorunlarıyla birlikte sosyal projeler arasında önemini korumaktadır.Anahtar Kelimeler: Sosyal Devlet, Sosyal Politika, Sosyal Proje, Sosyoloji
İhsan Oktay Anar'ın romanlarında erkekler ve erkeklik imgesi
Edebiyat sosyolojisi disiplini farklı toplumsal olguları araştırmaya elverişli bir disiplindir. Çalışmada, edebiyat ve sosyolojinin birlikteliğinden oluşan edebiyat sosyolojisi temel disiplin olarak benimsenmektedir. Toplumsal cinsiyet çalışmalarında erkeklik olgusunun da incelenmesi, cinsiyet çalışmalarına çeşitli perspektifler sunma olanağına sahiptir. Bu bilinçle çalışmada erkeklik olgularının oluşumunun hangi önemli kavramlar etrafında gerçekleştiği araştırılmaktadır. Edebiyat sosyolojisi disiplininden yola çıkan çalışma kapsamında, İhsan Oktay Anar'ın romanlarındaki erkekler ve erkeklik imgeleri incelenmektedir. Romanlardaki erkeklik imgelerinin kurgulanmasının hangi önemli kavramlar etrafında şekillendiğini saptamak, erkeklik olgusunu anlamak adına önemlidir. Bu saptamanın gerçekleşebilmesi için seçilen yöntem yakın okuma yöntemi olarak da adlandırılan hermeneutik yöntemdir. Anlamanın temele alındığı bu yöntem çerçevesinde romanlarda karşımıza çıkan erkeklik tiplerini incelemek ve kurgulanan erkeklik imgesinin hangi çerçeveler etrafında şekillendiğine bakmak çalışmanın amacını içermektedir. Kurgulanan erkeklik tiplerinin çözümlenebilmesi için İhsan Oktay Anar'ın çalışmanın bitim sürecine kadar yayınlanmış beş romanı incelenmektedir. Bunlar sırasıyla, Puslu Kıtalar Atlası, Kitab-ül Hiyel, Efrâsiyâb'ın Hikâyeleri, Amat ve Suskunlar'dır.
Toplumsal değişme sürecinde kentleşme ve göç olgusu üzerine bir araştırma: Gaziantep örneği
Göç kavramı ,nüfusun birey ,aile,grup ya da topluluklar biçiminde yaşadığı yeri,doğal veya doğal olmayan etkenlere dayalı olarak yer değiştirmesi olarak tanımlanmaktadır..Göç bir yerleşim biriminde,gruptan ya da siyasal sınırları belirgin bir toprak parçasından başka birime doğru,kısmen sürekli birey veya kitle hareketidir.Kentleşme ise insanın dünyayı dönüştürme çabasında giriştiği pratiklerin en somut biçimidir.Bu tanımlamalar bağlamında gerek geleneksel dönemlerde gerekse modern zamanlarda kentleşme,toplumsal tabakalaşmaların ve değişmenin en dinamik alanı oluşturmaktadır..Gaziantep'te göç ve hızlı kentleşme toplumsal değişmeyi de beraberinde getirmektedir. Bu bağlamda Gaziantep'te yaşanan göçün toplumsal değişmeye ve kentleşmeye etkisi bu çalışmayla ortaya konmaktadır. Gaziantep`te göçle birlikte sosyo-demografik özellikleri, göçün nedenleri, göç ilişkin tutumları ve sosyo-psikolojik tutumlarını ölçmeye yönelik bir çalışmadır.Anahtar Kelimeler: Göç, Kentleşme, Toplumsal Değişme, Gaziantep
Covıd-19 pandemisinin sosyal hizmet merkezlerinde çalışan meslek elemanlarının iş deneyimleri üzerine etkisi: Düzce ili örneği
Bu araştırmanın temel amacı, Türkiye'yi ve tüm dünyayı farklı yönleriyle derinden etkileyen Covid-19 Pandemisinin sosyal hizmet merkezlerinde çalışan meslek elemanlarının iş deneyimlerine olan etkisini Düzce İli örneği üzerinden anlamaya çalışmaktır. Çalışmada, Covid-19 Pandemisi, sosyal hizmet merkezi, meslek elemanı gibi kavramlara ilgili yasal mevzuat ile yer verilmiştir. Çalışmanın alan uygulaması Sosyal Hizmet Merkezi olup görüşmeler, Düzce Aile ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğüne bağlı Düzce Sosyal Hizmet Merkezinde gizlilik esaslarına uyularak gerçekleştirilmiştir. Görüşmeler mülakat şeklinde yapılmıştır. Bu doğrultuda meslek elemanlarında görev yapmış/yapmakta olan 15 meslek elemanı ile görüşülerek veriler elde edilmiş ve değerlendirilmeye alınmıştır. Mülakat sonucunda, her bir meslek elemanının Covid-19 pandemisi sürecindeki iş deneyimleri, pandemi süresinde yaşadıkları olumlu/olumsuz iş tecrübeleri, mesleki yaşantılarına olan katkıları değerlendirilmiştir. Mülakat sonuçları doğrultusunda; Covid-19 pandemisinin çok yönlü bir süreç olduğu, bu süreçte sosyal hizmet merkezinde görev almış olan meslek elemanları için diğer meslek alanlarına göre farklılıklar gösterdiği açıklanarak konuya katkı sunacağı düşünülen öneriler üzerinde durulmuştur.
Üniversite öğrencilerinin AVM'lerdeki güvencesiz çalışma deneyimi: Düzce örneği
Bu çalışma, genç işgücü içinde sayıları artan üniversite öğrencilerinin çalışma deneyimlerine odaklanmaktadır. Düzce'de bir alışveriş merkezinde perakende mağazalarda çalışan üniversite öğrencilerinin bireysel ve toplumsal düzeyde yaşadıkları etkiler incelenmiştir. Öğrencilerin çalışma koşulları, Standing'in prekarya kavramı çerçevesinde güvencesizlik bağlamında ele alınmaktadır. Çalışmada nitel araştırma yöntemi benimsenmiş ve fenomenolojik desen kullanılmıştır. 2024 yılı Ocak ve Şubat aylarında gerçekleştirilen araştırma, Düzce'de farklı fakültelerde öğrenim gören 12 öğrenciyle yapılan derinlemesine görüşmelere dayanmaktadır. Veriler, tematik analiz yöntemiyle değerlendirilmiştir. Bulgular, öğrencilerin AVM'lerde çalışmaya yönelmelerinin temel nedenleri arasında ekonomik zorunluluklar, esnek çalışma saatleri, iş deneyimi kazanma isteği ve iş bulmanın görece kolay olması gibi etkenlerin öne çıktığını göstermektedir. Araştırmanın sonuçları, üniversite öğrencilerinin AVM'lerdeki güvencesiz çalışma deneyimleri üzerinden genç işgücünün karşı karşıya olduğu ekonomik ve sosyal zorluklara dikkat çekmektedir. Bu bağlamda, üniversite öğrencilerinin eğitimlerini sağlıklı bir biçimde sürdürebilmeleri için daha güvenli ve istikrarlı çalışma koşulları sağlanmalı; sosyal güvence sistemleri ve esnek çalışma düzenlemeleri öğrencilerin haklarını koruyacak şekilde yeniden yapılandırılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Güvencesiz çalışma, Prekarya, Öğrenci çalışanlar, AVM çalışanları, Neoliberalizm, İş ve eğitim dengesi
Yarı Türk yarı Alman ailelerde kültür transferi kimlik algısı: Berlin örneği
Geçici süreliğine göç anlayışının, zamanla göç edilen ülkeye yerleşme fikrine dönüşmesi yeni sosyo-kültürel ve sosyo ekonomik yapıların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Örneğin oluşum yönüyle yeni aile yapıları ortaya çıkmıştır. Almanya'ya göç eden bir Türk'ün, bir Alman'la yaptığı evlilik sonucu aile yapısı olarak yeni kültürel yapılar ortaya çıkmıştır.Bu çalışmanın amacını, yeni bir forma sahip bu aile yapılarındaki kültürel aktarımların, nasıl gerçekleştiği ve hangi kültürel öğelerin içselleştirildiğinin öğrenilmesi oluşturmaktadır. Ayrıca İki farklı kültürden anne ve babaya sahip katılımcıların kendi yaşantılarında ve benlik algılarında içselleştirdikleri kültürel öğelerinin anlaşılması hedeflenmektedir.Araştırma yarı Türk yarı Alman ailelerdeki kültür transferi ve bu ailelere sahip bireylerin benlik algısı üzerine yapılan bir saha araştırmasıdır. Araştırmanın evrenini Almanya' nın Berlin şehrinde yaşayan yarı Türk yarı Alman aileye sahip 19-23 yaş aralığındaki gençler oluşturmaktadır. Araştırmanın örneklemini evreni temsil gücü olan ve kartopu örneklemiyle seçilen 30 katılımcı oluşturmaktadır. Çalışma nitel bir araştırma olup katılımlı gözlem yapılmıştır.Kaynak kişilerden 19'u kadın, 11'i erkektir. 30 katılımcının 18'inin babası Türk, annesi Alman'dır. 12 katılımcının annesi Türk babası Alman'dır. Ailelerdeki kültür transferini açıklamak için ?sosyal öğrenme modeli? ve Ziya Gökalp' in ?terbiye? yaklaşımı kullanılmıştır. Katılımcıların benlik algılarının tanımlanmasında yorumlayıcı bakış açısı temelinde ele alınmaktadır.Çalışmanın sonuçlarına göre katılımcılar birisi Türk diğeri Alman olan anne ve babalarından çeşitli kültürel öğeleri ve bunlara yönelik tutumları içselleştirmişlerdir. Ancak katılımcılar özellikle evlilik, inanç yapısı gibi konularda Türk olan annenin ya da babanın kültürünü içselleştirmeye yönelik kasıtlı olarak yönlendirilmektedirler. Katılımcıların özellikle Alman kültürüne ait jest ve mimikleri Alman olan anneden ya da babadan ve arkadaş çevrelerinden öğrenildiği tespit edilmiştir. Katılımcıların çoğu kendilerini Türk gibi hissedip Alman gibi tepki veren bireyler olarak gördüklerini söylemektedir.Sonuç olarak katılımcıların yaşayışlarında Türk kültürüne ait öğelerin daha çok içselleştirildiği ortaya çıkmıştır. Buna rağmen benlik algılarında kendilerini tanımlarken ne Türk olarak ne de Alman olarak gördüklerini belirtmektedirler. Bunun sebeplerinden en önemlisini her iki kültürle bağı olan katılımcıların ayna benliklerinin de bu yönde olması oluşturmaktadır.Anahtar Sözcükler: Kültür, Kültür transferi, Benlik algısı, Değer aktarımı, Yarı Türk yarı Alman ailesi
Sosyo-kültürel ve ekonomik faktörler çerçevesinde erken evlilikler: Ankara Pursaklar örneği
Uluslararası belgelere göre, 18 yaşının altında yapılan her evliliğe erken evlilik denilmektedir. Çocuk Hakları Sözleşmesi, Çocuk Hakları Komitesi ve Kadına Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) gibi bir çok uluslar arası sözleşmede evlilik kararının verilebilmesi için asgari yaş sınırı 18 olarak kabul edilmiş olsa da daha küçük yaşta evlilikler gerçekleştirilmektedir. Erken evlilik sadece kız çocuklarını ilgilendiren bir sorun olmamakla birlikte, erken gebelik ve buna bağlı yaşanan sağlık sorunları gibi erken evliliklerin yarattığı olumsuzluklara kız çocuklarının maruz kalması sebebiyle kız çocukları üzerinde durulmuştur. Kız çocuklarını ekonomik bir yük olarak gören bazı yoksul aileler, hanelerinin yoksulluğunu azaltmak, üzerlerindeki ekonomik yükü hafifletmek amacıyla kız çocuklarını erken yaşta evlendirmektedir. Bu şekilde hem ailenin, hem de çocuğun ekonomik sıkıntıdan kurtarılması amaçlansa da yoksulluk ve bağımlılık kısır döngüsü yaratılmış olmaktadır. Erken evliliklerde, kız çocuklarının fiziksel olarak çocuk doğurmaya hazırlıklı olmaması diğer kadınlardan daha fazla anne ölüm riski, gebelik ve doğum komplikasyonları taşınmasına neden olmaktadır. Erken yaşta yapılan evliliklerde istismar ve aile içi şiddet olgularına da daha sık rastlanmaktadır. Evlilik sonrasında, arkadaşlarından kopma, özgüven eksikliği, toplumsal faaliyetlere katılımdan uzaklaşma gibi bir çok sorunla karşı karşıya kalınmaktadır. Erken evlilikler çocuğun eğitim alma hakkı, sağlıklı yaşama hakkı, üretime katılma yani çalışma hakkını elinden almaktadır. Kadın ve kız çocuklarının haklarını korumak için, gelişmekte olan ülkelerde ve dünya çapında eğitim, anne ve çocuk sağlığı konularına önem verilmesi gerekmektedir. Anahtar Sözcükler: 1. Aile 2. Toplumsal cinsiyet 3. Aile içi rol 4. Evlilik 5. Erken evlilik
Küreselleşme süreci çerçevesinde Anadolu sermayesindeki zihinsel tutumların değerlendirilmesi: Kayseri örneği
Küreselleşme süreci çerçevesinde araştırmamızda belirlenen hipotezlerle Anadolu sermayesinin küreselleşmeye katılımı Kayseri?nin bu süreçteki zihni yapılanma değerlendirilmiştir.Birinci bölümde küreselleşme tanımı, oluşum süreci, küreselleşmeye karşı görüşlere yer verilmiştir.Gelişmekte olan bir ülke olarak küreselleşme sürecine ekonomik ve sosyal anlamda nasıl katıldığımız ve sürecin ülkemize olan etkileri ikinci bölümde anlatılmıştır. Üçüncü bölüm küreselleşmenin Anadolu ekonomisine ve İç Anadolu bölgemizde önemli bir ticaret yeri olan Kayseri?ye etkileri sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel ve dini açıdan ele alınmıştır. Anadolu sermayesinin zihni tutumları ve Kayseri?nin tarihten getirdiği özelikler anlatılarak günümüz dünyasıyla uyumu küreselleşme süreci çerçevesinde açıklanmıştır. Ele alınan bu konu da Kayserili iş adamlarının görüşlerine de yer verilmiştir,Sonuç bölümünde gelen değerlendirmeler yapılarak hipotezlerimizin bulgularına ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: 1- Küreselleşme 2- Anadolu 3- Sermaye 4- Zihinsel tutum 5- Kayseri
Gender, deskilling, and forced migration: A study of the experiences of refugee women in Turkey
Despite its evident challenges, international migration brings countless advantages to both origin and destination countries' economic development by providing a diverse workforce and extending the available skill pool that can timely and efficiently respond to the labor market needs. From the integration-based perspective, refugees and migrants with higher formal skills and qualifications are usually regarded as those who can be easily integrated into the host society and the labor market. However, many skilled and highly skilled refugees often work in jobs for which their skills and qualifications are under-utilized. This issue is conceptualized as deskilling and occurs when their skills and qualifications are not recognized in the countries of destination. Deskilling is associated with brain waste and may hinder the full utilization of refugees' skills and integration processes. There are almost 4 million registered refugees living in Turkey, including 3,65 million Syrian nationals under temporary protection, 46,2% of whom are women. Of the non-Syrian refugee population in Turkey, there are some 330 thousand international protection applicants, mostly coming from Afghanistan, Iran, and Iraq, for whom no gender-based data is available. In Turkey's case, many refugee women received less formal education and/or never experienced working outside the home due to the patriarchal and cultural norms of their home country. In addition to less skilled refugee women in Turkey, there are also those with higher human capital, and even though they are almost equally educated and qualified as their male counterparts, they still make less money. This gendered and skilled aspect of forced migration is yet to be studied at length. Against this background, this thesis aimed to contribute to existing discussions in the literature on deskilling by providing lived experiences and viewpoints of skilled and educated refugee women coming from Syria, Afghanistan, Iraq, and Iran. Adapting a qualitative method, 50 refugee women aged 25 to 55 having at least a bachelor's degree and work experience were interviewed face-to-face, and two focus group interviews were conducted with NGO representatives. The interviews took place in Ankara, Bursa, Istanbul, Mersin, and Gaziantep. Based on the data gathered, barriers and challenges leading to deskilling, repercussions of the phenomenon, and the women's strategies to combat the impacts of deskilling were analyzed. Zygmunt Bauman's conceptualization of stranger and Pierre Bourdieu's metaphor of game were utilized as an entry point for the theoretical discussion. Regardless of their skills, prior work experience, and higher education level, it was detected that many highly skilled refugee women suffer from deskilling, which causes them often work in jobs they are overqualified for. Accordingly, it was discussed that the devaluation of their institutionalized cultural capital is conducted through the barriers and challenges that the host country and professional associations, as well as the patriarchal structure, have employed systematically and deliberately. Those barriers were illustrated as legal restrictions, heavy bureaucratic requirements, lack of knowledge, language barrier, priority given to highly educated men rather than highly educated women, and identity-based discrimination. The most important repercussion of deskilling was not surprisingly marked as the devaluation of their human capital and labor, which excludes them from the upper segments of the labor market with highly skilled and prestigious positions and makes them suffer occupational downward mobility and loss of economic, social, and cultural capital. Moreover, deskilling also confined these women back to the private sphere who had struggled to exist and be visible in their home country by rejecting all interrelated mechanisms of gender-based exclusion and male domination on them due to the existence of authoritarian regimes, long-lasting conflicts and wars, Islamic terrorist organizations, and oppressive patriarchal culture that prevent them from going to university and joining the workforce. Furthermore, even though highly-skilled refugee women are pointed out as key agents for both social cohesion and economic development, it was understood that deskilling hinders their enormous capacity to transform both their ethnic communities and host countries for the better. However, these women are active agents in the game field of Bourdieu, who are able to mobilize the capital that they possess in order to carve out a better position, redeem their human capital, and reposition themselves in the country of destination. They have developed some strategies which were identified as establishing and volunteering for certain civil society organizations, engaging in transnational activities, pursuing further education in Turkey and/or acquiring Turkish language, involving in a religious community, seeking a new way out, such as becoming part of irregular migration flows to move to a third country. To reach their desire to establish a normal life in which they can reconstruct their identity and habitus, this thesis highlights that their experiences and strategies were complicated at the intersection of nationality, ethnicity, city of residence, legal status, and citizenship in the neo-liberal order.
Naturalization and Syrian refugee integration in Türkiye: A criticial case study on recent Turkish citizenship practices
This thesis addresses the question of extraordinary citizenship and naturalization practices and their relationship with integration and social cohesion in the case of Syrian refugees in Türkiye. The Syrians have since 2016 been granted the opportunity to become citizens through an amendment of the citizenship law. Yet, the naturalization option is still only available to a minority of Syrians who usually have a strong human capital in which they can enforce to combat discrimination and stereotyping in society. For the remaining majority, who find themselves in highly precarious life situations, they need to facilitate their immediate and critical needs and rights, and follow an integration path. Drawing on citizenship and migration literature, this thesis will explore the actual integration experiences amongst Syrians who obtained citizenship based on 16 interviews with naturalized Syrians in Türkiye. This thesis also aims to include the Syrians themselves in the discussion, as the voices of Syrians are nearly absent in public and academic discussion concerning themselves. The contribution of this thesis is to critically analyse the new citizenship practices which include an exclusive and unfair distribution of rights based on arbitrary qualifications. The thesis also draws necessary parallels to rising nationalism in Turkish society which, through anti-immigration rhetoric, has been reinforced in the public discourse. It also addresses the lack of credibility of top-down distribution of citizenship as an integration strategy to ensure socioeconomic and political integration of the Syrian populations in Türkiye. The findings suggest that naturalization only offers a limited integration to the small minority who are given the Turkish citizenship. Finally, the thesis suggests further action to proactively counteract and prevent the formation of a migrant underclass, which might have serious consequences in terms of social cohesion. A more inclusive integration plan is necessary for Syrians' access to equal opportunities and instrumental means to create dignified lives for themselves. Since Türkiye is located in a strategic but volatile region, this is needed for future refugees that are yet to come. Key Words: Refugees, Integration, Syrian Refugees, Critical Theory, Citizenship, Türkiye
Factors that affect the adaptation to remote work: An analysis of banking sector in Türkiye
The basis of this research is the factors affecting the adaptation of white-collar employees in the banking sector in Türkiye during the widespread transition from traditional work arrangements to remote work due to the impact of the Covid-19 pandemic. The conceptual and theoretical approach of this study is based on Blauner's concept of alienation, feminist theory, and symbolic interactionism, which together provide a consolidated understanding of the remote work phenomenon within the Covid-19 pandemic context from the perspective of white-collar remote workers employed in the banking sector in Türkiye. The data collection process followed an explanatory sequential mixed methods research design, starting with quantitative data collection process with the participation of 152 white-collar employees working remotely in Turkish banks and then continuing with the qualitative data collection with 11 participants. Of the 152 participants, 91 were female and 61 were male. Among the 11 participants in the qualitative data collection process, there were eight females and three males. Findings pointed out that despite difficulties, participants generally found remote work satisfactory, valuing its advantages and trying to develop coping mechanisms and strategies for the disadvantages. Household dynamics, loss of autonomy on the work, and communication patterns with the colleagues and senior managers were identified as influential factors in the adaptation process. In addition, it has been concluded through the research findings that changes in physical health, eating habits and sleeping patterns, and difficulty in coping with stress are among the factors affecting adaptation. Participants appreciated reduced commute time, flexible workspace arrangement, increased family time, and comfort in remote work. However, challenges included blurring work-life boundaries, distractions, health issues, and irregular working hours. Remote work may become more common in the future due to changing social order and work dynamics. It is crucial to understand the factors affecting adaptation to remote working and to develop mechanisms for these factors. Keywords: remote work, Covid-19 pandemic, gender, alienation, work-life balance
Gender, racial, and social norms among the second- and third- generation Turkish female immigrants in Germany
The purpose of this study is to find the correlation among the concepts of integration and patriarchy among the second- and third- generation women of Turkish descent in Germany; moreover, to spot the differences between generations. This study utilized a qualitative research method. The data for this study was collected by means of online interviews with 29 respondents, 16 of which were third- generation and 13 of which were second- generation respondents. The collected data was then analyzed under themes. The finding displays an inverse correlation between the two concepts of integration and patriarchy. Key words: Integration, Patriarchy, Intersectionality; economic, social, and cultural capital; Habitus
Migration of Turkish healthcare professionals to Germany: The role of push-pull factors
Rising trends of violence in hospitals, lack of protection for healthcare professionals by government policies, economic changes, and diminishing purchasing power have collectively initiated what we commonly refer to today as "healthcare professionals' migration," a phenomenon rapidly unfolding. Moreover, after COVID-19 has emerged, this challenging period has started to increase the current problems. This study focuses on understanding the migration of healthcare professionals, given their crucial role in current and future societal health. It explores the push factors that prompted their migration from Turkey and the pull factors that explain why they chose Germany as their destination. The data necessary for this study were obtained through semi-structured questionnaire forms and in-depth interviews. In light of the findings of this study, the most influential push and pull factors driving healthcare professionals from Turkey to Germany have been examined under the headings of financial conditions, political conditions, social conditions, working conditions, and violence, based on participant responses. Furthermore, geographic proximity, bureaucratic ease, and social networks have been identified as other attractive factors influencing the choice of Germany. The globalization of migration and the phenomenon of transnationalism align with healthcare worker migration in this study. Additionally, the presence of the Turkish population in Germany and the social networks of the participants highlight the importance of having familiar connections when making migration decisions. Besides, the COVID-19 pandemic and the February 2023 earthquake have further exacerbated their workload, psychologically strained them, and influenced their migration decisions.
Social network analysis of class structures: A study case of Brazil, China, Germany, Rusia and United States
This thesis investigates the complex dynamics of social stratification in the context of contemporary globalized societies, with a particular focus on the interplay of class positions and occupational categories across five major countries: Brazil, China, Germany, Russia, and the United States. The study aims to offer a nuanced understanding of social hierarchies by integrating network analysis into the examination of socioeconomic structures, providing an innovative methodological approach to traditional class-based analysis. Central to this research is the development of an analytical class scheme based on occupational categories, utilizing datasets from the World Values Survey. The study's objective is to provide a comprehensive alternative to identity-focused methodologies, which may oversimplify social dynamics by concentrating on categories such as race, gender, or nationality. By employing network analysis, this research seeks to map the intricate relationships and interactions within and between different social classes, offering deeper insights into the structural dynamics and connectivity that underpin contemporary socioeconomic systems. Key research questions guiding this study include: the differences and similarities in social stratification structures among the countries analysed, the hierarchical relationships between occupational categories, the patterns characterizing these hierarchical arrangements, and the innovations brought by a social network approach compared to traditional methodologies. The thesis is structured as follows: The first chapter introduces the theoretical and methodological framework, research problem, questions, and contributions to existing scholarship. The second chapter critiques the shift away from class-based analysis in sociological research, advocating for a return to structuralist and empirically grounded approaches. The third chapter reviews major theoretical perspectives on social stratification from classical to contemporary theories. The fourth chapter details the methodological approach, including network analysis, data sources, and operationalization of variables. The fifth chapter presents the comparative analysis of occupational category networks across the studied countries, uncovering structural characteristics and trends. The final chapter integrates findings with conceptual and theoretical discussions, addresses study limitations, and suggests potential future research directions. The research finds that high-status roles are predominantly linked to professional and technical occupations, with a strong connection to higher administrative positions. Intermediate roles include clerical, service, and sales occupations, which exhibit significant affinities both among themselves and with other categories. Lower-tier roles, such as farm workers and unskilled or semi-skilled workers, cluster together with high levels of affinity within these lower categories. The research concludes that most individuals across countries identify with working or middle classes, with fewer reaching higher classes, reflecting a consistent socioeconomic pattern of moderate education and income. Key differences include variations in gender distribution by country—e.g., high female representation in clerical roles in Russia, Brazil, and Germany, versus more women in farm and semi-skilled roles in China—and the strength of the correlation between class and education, which is strong in Brazil, weaker in China, and varied in Germany, Russia, and the U.S. Additionally, occupational linkages differ by country, with Brazil and China showing strong ties between professional and clerical roles, while the U.S. exhibits stronger connections between clerical and sales roles. This research contributes to the field of social stratification by incorporating network analysis to reveal the multifaceted nature of social hierarchization. It emphasizes the importance of occupational categories in understanding socioeconomic hierarchies and offers a comparative perspective that enhances the discourse on social class in the modern world.
Migratory experiences of Afghan asylum seekers living in Ankara
People leave their countries and migrate worldwide because of war, conflicts, economic and security problems, natural disasters, climate change, and epidemics. In Afghanistan's case, the country's decades of endless war and chaos have led to the emergence of many immigrants, refugees, and asylum seekers globally. The endless conflicts and chaos in Afghanistan have led to the migration of Afghans to places where they feel safer. Recently, there has been a significant increase in Afghan mobility to Türkiye, emphasizing the importance of understanding this immigrant group from an academic perspective. Due to their irregular stay or entry, there has been a significant increase in the number of Afghan immigrants apprehended in Türkiye. However, Turkish legislation, Law on Foreigners and International Protection (LFIP), states that individuals applying for protection in Türkiye within a reasonable timeframe and explaining their reasons will not face criminal proceedings for irregular entry and stay. The increasing apprehensions of Afghan immigrants seeking protection or asylum in Türkiye, coupled with declining international protection applications by Afghan nationals, have raised concerns about serious violations of individuals' rights to seek protection at both the domestic and international levels. This study explores the migratory experiences of Afghan asylum seekers in Ankara through qualitative research based on in-depth interview data collected from 24 Afghan asylum seekers in Ankara. The obtained data were analyzed using a thematic analysis. Within the scope of this study, this thesis has investigated the reasons for Afghan migration and their preferences for Türkiye, how they navigated the barriers in their migration routes to Türkiye, their post-migratory experiences and life in Ankara, and their survival strategies in Türkiye. Among the basic findings obtained, it is prominent that Afghan asylum seekers have forcibly left their country due to persecution, migrated to Türkiye aiming to reach Western countries one day, faced serious problems before and after migration, did not want to return to Afghanistan, and still tried to migrate to Türkiye no matter what it took them to migrate.
Development of EU and Türkiye's integrated border management strategy due to increasing irregular migration after 2011, future scenarios of Türkiye-EU relations
A complicated interaction between migration, border security and changing geopolitical realities has had a significant impact on the EU's relationship with Türkiye. This thesis looks at these important aspects, concentrating on how border control and irregular migration have come to define the EU-Türkiye relationship. As a crucial transit and host nation, especially during the refugee crises in Syria and Afghanistan, Türkiye's role has expanded well beyond that of a candidate nation, establishing it as a key player in regional security and European migrant policy. To provide a comprehensive understanding of the EU-Türkiye relationship, this study constructs a multidisciplinary theoretical framework that combines theories of international relations, migration studies, and critical border studies. The study examines how migration policies are developed, carried out, and contested at the national and supranational levels using a qualitative methodology based on a wide range of secondary literature. The results show that although both the EU and Türkiye have adopted securitized narratives in reaction to migrant pressures, they have also shown that they are capable of working together pragmatically, as the 2016 EU–Türkiye Statement demonstrates. This cooperation is nevertheless fragile, though, and is frequently hampered by conflicting interests, political difficulties and political views. A move toward a more coordinated and technologically sophisticated approach to border control is evident in Türkiye's internal revolution in migratory governance, which is mirrored in institutional reforms, technical investments at the borders, and international alliances. Meanwhile, the EU is depending more and more on Türkiye as a buffer state as it externalizes its border obligations. Future scenarios for EU-Türkiye relations are also presented in this thesis, ranging from more cooperation to strategic separation. In addition to adding to the scholarly conversation, the study's critical analysis of the connections between migration, security, diplomacy, and technology offers useful advice for decision-makers navigating one of the most urgent and politically delicate areas of international cooperation in the modern era. In the end, this paper makes the case that border control and migration are now essential to the EU and Türkiye's larger geopolitical and strategic alignment rather than being incidental problems. The resilience and adaptability of this relationship will be put to the test as regional crises continue and global uncertainties increase, but it might also present a new paradigm of collaboration in a time of complexity and fragmentation by current developments.
Ortopedik engelli memurların iş yaşamında karşılaştıkları sorunlar (Ankara ili örneği)
20. yüzyıl sonları itibariyle çalışma yaşamına dahil edilmeye başlanan ve sosyal haklar tanınan engelli bireylerin çalışma yaşamına girmesi, bu alandaki sosyal ve fiziki eksikliklerin gün yüzüne çıkmasına sebep olmuştur. Ortopedik engelli bireylerin çalışma hayatında karşılaştıkları sorunları tespit etmeyi amaçlayan bu çalışma, nitel bir araştırma olarak planlanmış ve 14 katılımcı ile derinlemesine görüşmeler yapılarak gerçekleştirilmiştir. Araştırmada engelli memurların çalışma hayatına katılımını teşvik eden unsurların neler olduğu, Engelli Kamu Personeli Seçme Sınavı ile ilgili görüşleri, çalışma koşullarının nasıl olduğu, sosyal ilişkileri bağlamında amir ve çalışma arkadaşlarının kendilerine karşı genel tutumları, çalışma ortamlarının fiziki ulaşılabilirliği ve erişilebilirliği, mesleki doyumları ve sorunlara karşı sundukları öneriler üzerinde durulmuştur. Araştırmada çalışma hayatına katılan ortopedik engelli bireylerin daha gelişmiş akülü sandalye gibi cihazlara ihtiyaç duydukları, bunun da engelli bireylere ekonomik anlamda ciddi bir yük getirdiği ve gelirlerinin yetmediği belirlenmiştir. Engelli bireylerin iş yaşamına katılım nedenleri; ailelerinin olmadığı zamanlarda kimseye muhtaç olmamak, ekonomik bağımsızlık kazanabilmek, üretmek ve sosyalleşmek olarak saptanmıştır. Ortopedik engelliler engelli kamu personeli seçme sınavında; sınav süresinin kısa olduğunu, atamalarda engellilik oranının dikkate alınmadığını ve eğitimlerine uygun işe yerleşemediklerini belirtmişlerdir. Engelli memurların günlük mesai saatlerinin uzun olmasına bağlı olarak uzun süre tekerlekli sandalyede oturmaları nedeniyle başta bası yarası olmak üzere bir takım sağlık sorunları yaşadıkları ortaya çıkmıştır. Engelli bireylerin işe başladıkları ilk zamanlarda amirler tarafından endişe ile karşılandığı ve kendilerine yönelik beklentinin düşük olduğu görülmüştür. İşe başladıkları zaman engelli bireylerin iş yapamayacağı, ya da normal insanlar kadar iş hayatında verimli olamayacağı düşüncesi nedeniyle amirleri ve iş arkadaşlarının olumsuz ön yargılı tutumlarıyla karşılaştıkları tespit edilmiş ve engelli memurların iş hayatında kendilerini ispatlayabilmek için büyük çaba harcadıkları da belirlenmiştir. Özellikle tekerlekli sandalyeye bağımlı bireylerin çalışma ortamındaki fiziksel düzenlemelerin uygun olmaması nedeniyle fiziksel ihtiyaçlarını karşılamada zorlandıkları, bina içindeki fiziksel engeller nedeniyle rahat hareket edemedikleri ve başkalarının yardımına ihtiyaç duydukları ortaya çıkmıştır. Ulaşım anlamında da toplu taşıma araçlarına ulaşmakta ve toplu taşımadan yararlanmakta sıkıntılar yaşadıkları ve bazı katılımcıların ulaşım anlamında başkalarına bağımlı oldukları saptanmıştır. Engelli bireyler çalışma hayatında sorunlarının çözümü için bireysel, çevresel, toplumsal ve hukuki anlamda bir takım düzenlemelere ihtiyaç olduğunu belirtmişlerdir.
Madde bağımlılığı ile mücadelede inanç temelli yaklaşım
Maddenin kötüye kullanılması ve bağımlılık sorunu, sağlık, sosyo-ekonomik ve güvenlik ile ilgili etkileri ile bireyleri, aileleri ve genel olarak toplumu etkilemektedir. Dünyada hâkim anlayış, bağımlılık sorununu da içine alan madde kullanım bozukluklarının bir hastalık olarak kabul edilmesi ve buna uygun tedavi ve bakım hizmetlerinin teşvik edilmesidir. Ancak madde bağımlılığı ile mücadelede tedavi hizmetlerine entegre veya bağımsız şekilde uygulanan alternatif yaklaşımlar da yaygındır. İnanç temelli programlar ve terapötik topluluklar bunların başında gelmektedir. Bu çalışmada, bağımlılıkla mücadelede bir tedavi alternatifi olan inanç temelli yaklaşım ele alınmıştır. İnanç temelli yaklaşımın ne olduğu ve tarihsel gelişimi ortaya konarak Türkiye'de dini cemaatlerin madde bağımlılığıyla mücadele çalışmalarından örnekler uygulamalı olarak çalışılmıştır. Araştırma kapsamında Bişri Hafi Derneği, Bağımsız Yaşam Derneği ve Hikmet Gönül Erleri Derneği'nin bağımlılıkla mücadele ve rehabilitasyon çalışmaları incelenmiştir. Sonuçlar, inanç temelli programların katılımcılarının çoğunlukla, uzun süreden beri bağımlılık düzeyinde madde kullanan ve ağır uyuşturucular olarak tanımlanan maddeleri kullanan kişilerden oluştuğunu göstermiştir. Aynı şekilde programlara katılanların bağımlılıklarından kurtulmak için farklı tedavi yöntemlerini deneyip başarısız olmuş kişiler oldukları bulgulardan elde edilmiştir. İnanç temelli programlarda maneviyatın yanında yakın ilgi ve gönüllülük ayırt edici tutum olarak ortaya çıkmıştır. Programların yatılı olması da riskli sosyal çevreden uzak durmak ve yoksunluk dönemini atlatmak için önemli bir fırsat sunmaktadır. Bağımlıların program ekibi ve diğer hastalar ile birlikte iyileşme çabalarına göndermede bulunan iyileşme ortaklığı ilkesi programların önemli bir özelliğidir. Katılımcıların riskli sosyal çevreden izolasyonu, yüksek motivasyon ve yeniden sosyalleşme fırsatları inanç temelli yaklaşımların güçlü yanları olarak öne çıkmaktadır. Kurumsallaşma sorunları, profesyonel çalışan eksikliği ve sağlık sistemine dahil olamamak da bu yaklaşımın zayıf yönleri olarak değerlendirilebilir. Sonuçlar bağımlılıkla mücadelede inanç temelli programların Türkiye'de uygulanabilir ve yaygınlaştırılabilir bir alternatif olduğunu ancak henüz çok yeni olan programların geliştirilmesi ve desteklenmesi gerektiğini ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: Madde Bağımlılığı, Bağımlılık Tedavisi, İnanç Temelli Programlar, Terapötik Topluluklar