Ankara University
Discipline

Veterinerlik Doğum ve Jinekolojisi Anabilim Dalı

Ankara University

67

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
DoctorateOpen AccessTR

Gebelik boyunca kısrak maternal plazmasında sex-determining region y (SRY) ve amelogenin y (AMELY) genlerinin belirlenmesi ve bu genlerin fetal cinsiyetle ilişkisi

Bu çalışmada 24 adet kısraktan (13 dişi fetüs, 11 erkek fetüs gebeliği) gebeliğin her ayında (1-11. aylar) periferal kan örnekleri alınarak SRY ve AMELY genlerinin amplifikasyon etkinlikleri karşılaştırıldı. Çalışmaya dahil edilen kısraklar Arap ırkından olup, yaşları 5-15 yıl arasında değişmekteydi. Vücut kondüsyon skorları (BCS) 5-7 arasındaydı. Çalışma grupları, doğum sonrasında doğrulanan yenidoğan cinsiyetlerine göre sınıflandırıldı. cfDNA izolasyonu sonrasında yoğunluklarının 5,9-64 ng/µl arasında değişim gösterdiği tespit edildi. İstatistiksel analizler sonucunda erkek ve dişi fetüs taşıyan gebeliklerde cinsiyete bağlı olarak AMELY geninin Ct değerleri (amplifikasyon miktarı) arasında anlamlı bir farklılık olmadığı görüldü (p>0.05). qRT-PCR yönteminden sonra uygulanan çözülme eğrisi analizlerinde her örnek için amplikasyon özgüllüğü kontrol edildi. Bu analizde çalışılan maternal cfDNA örnekleri içerisinde fetal cinsiyet ile ilgili olarak araştırılan genlerin tespit edilebilme gücü belirlendi. Y kromozomu üzerindeki AMELY geni ve X kromozomu üzerindeki AMELX geni arasında yüksek dizi benzerliği vardır. Ancak, AMELY gen dizisinde AMELX'den farklı olarak 24 bazlık bir delesyon olması PCR sonrasında iki gen ürünün birbirinden ayrılabilmesini sağlandı. Benzer şekilde SRY genine özgü primer tasarımı yapıldığında farklı algoritmalar kullanılarak yapılan in-silico analizlerde sadece SRY dizisinin amplikasyonun olduğu doğrulanırken, qRT-PCR sonrasında dişilerde de amplifikasyon olduğu gözlendi. Ancak yaptığımız çözülme eğrisi analizlerinde dişilere ait homolog bölge amplifikasyonu ile gerçekte hedeflenen SRY geninin amplifikasyonu net olarak belirlenerek doğrulandı. Erkek ve dişi fetüsların AMELY ve SRY genlerinin tüm gebelik aylarındaki çözülme eğrisi analizi ele alındığında her iki gen için de 5. gebelik ayından itibaren tespit gücünün yükseldiğini ve en yüksek tespit oranının 9-10. aylar arasında olduğu gözlendi. Bu projede, kısraklarda tüm gebelik aylarındaki (1-11 ay) maternal dolaşımdaki fetal cfDNA'lardan kullanılarak cinsiyet tayininde AMELY ve SRY genlerinin etkinlikleri karşılaştırıldı. Gebe kısraklarda maternal serumdan fetüs cinsiyetinin tayininde birden fazla sayıda cinsiyet spesifik markerların kullanılması yapılan testin doğruluğunu arttıracağı kanısındayız.

Ömer Mehmet Erzengin
İstanbul University-Cerrahpaşa · Institute of Graduate Studies
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Köpeklerde meme tümörü olgularında PDL-1 immun belirteç ekspresyonunun saptanması

Köpek meme bezi tümörleri, dişi köpeklerde sık görülen tümörlerdendir ve multifaktöriyel etiyolojiye sahiptir. Kesin tanı için klinik muayeneye ek olarak histopatolojik inceleme gereklidir ve metastaz değerlendirmesi için ise çeşitli görüntüleme yöntemlerinden yararlanılır. Mikro metastazlar tedavi etkinliğini sınırlayabilmekte ve bu nedenle cerrahi müdahale öncesinde veya sonrasında mikro metastaz varlığının tespit edilmesi önemlidir. Mikro metastazların saptanabilmesi amacıyla tümör biyobelirteçleri erken tanı ve taramada kullanılabilmektedir. Biyobelirteçler, kan, idrar gibi vücut sıvılarında veya dokularda ölçülen ve hastalık hakkında bilgi sağlayan biyolojik moleküllerdir. Bu çalışmada, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi'ne memede kitle şikâyetiyle gelen 62 dişi köpek PDL-1, CTLA-4, ER-β, PR ve HER-2 biyobelirteçleri açısından incelendi. Histopatolojik değerlendirmeler sonucunda köpekler malign meme tümörü (Grup I, n:49), benign meme tümörü (Grup II, n:4) ve meme hiperplazisi/displazisi (Grup III, n:9) olarak üç gruba ayrıldı. Grup I'deki köpekler, histopatolojik derecelerine göre Grade I (n:7), Grade II (n:26) ve Grade III (n:16) olarak alt gruplara ayrıldı. Tüm gruplarda, PDL-1, CTLA-4, ER-β, PR ve HER-2 biyobelirteçlerinin ekspresyon miktarları saptandı, tümör makroskobik boyutuyla (n:29) biyobelirteçler arasındaki ilişki incelendi, biyobelirteçlerin kendi aralarındaki ilişkisi incelendi, çalışmada triple negatif olan meme tümörleri tespit edildi ve bunlara ait PDL-1 ve CTLA-4 immun belirteç ekspresyonları değerlendirildi Ayrıca operasyon öncesi yapılan hemogram kan sayımındaki nötrofil (NEU), lenfosit (LYM), monosit (MON), eosonofil (EOS) ve bazofil (BAS) sayıları ve nötrofil lenfosit xvii oranı (NLR) ile mastektomi operasyonu sonrası köpeklerin yaşam süreleri (24 ay) ve biyobelirteçlerle arasındaki ilişki tespit edildi. Sonuç olarak, biyobelirteçler kendi arasında istastiksel olarak anlam göstermese de (P>0,05) CTLA-4 için Grup I ile Grup II ve Grup III arasında istatistiksel anlam görüldüğü tespit edildi (P<0,05). Böylece bu çalışmayla köpeklerde meme tümörü dokusunda CTLA-4 tespitiyle malign- benign, malign- hiperplazi/displazi ayırımı yapılabileceği gösterildi. Grade II ve Grade III seviyesinde olan meme tümörleri arasında HER-2 biyobelirteci istatistiksel olarak farklı tespit edildi (P<0,05) ve Grade III malign tümörlerde prognostik öneme sahip olduğu gösterildi. Tümör makroskobik boyutuyla biyobelirteçler arasında istatistiksel olarak bir ilişki tespit edilmedi (P>0,05). Çalışmada triple negatif meme tümörlerinde PDL-1 ve CTLA-4 immun belirteçleri yüksek oranda pozitif tespit edildi. Hemogramda değerlendirmeye alınan parametrelerle CTLA-4 pozitifliği arasında istatistiksel bir anlam görülmedi (P>0,05). PDL-1 eskpresyon skorları ile (0 ile 2,5 ve 2,5 ile 3,0 skorları) doğrusal artış görülmese de NLR arasında arasında istatistiksel olarak anlam olduğu bulundu (P<0,05), bu ilişkinin NLR'nin bağışıklık yanıtı ve tümör mikroçevresi ile olan ilişkisini desteklediğini düşünmekteyiz. Mastektomi operasyonu sonrası yaşam süresiyle biyobelirteçler arasında istatistiksel bir anlam görülmediği tespit edildi (P>0,05). Bu çalışmanın sonuçlarının köpek meme tümörlerinin immünolojik özelliklerinin daha iyi anlaşılmasını ve özellikle triple negatif meme tümörlü köpeklerde yeni tedavi yaklaşımlarına ışık tutmasında yol gösterici olacağı düşünülmektedir.

Orkun Hacıoğlu
İstanbul University-Cerrahpaşa · Institute of Graduate Studies
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Gebe koyunlarda plasentom çapı ve ovin plasental laktojen hormonu seviyesinin ilişkilendirilmesi

Bu doktora tezi, koyun gebeliğinde plasental yapısal değişimlerle endokrin fonksiyonlar arasındaki ilişkiyi ayrıntılı olarak inceleyerek, gebeliğin farklı evrelerindeki korelasyon dinamiklerini ortaya koymaktadır. Çalışma koyunlarda gebelik boyunca, ovine plasental laktojen (oPL) düzeyleri ile plasentom çapı arasındaki bağlantıyı değerlendirerek, sürü yönetiminde gebelik takibini iyileştirme amacını taşımaktadır. Çalışmada 26. günden 145. güne kadar, 12 ölçüm noktasında transrektal ve transabdominal ultrasonografiyle plasentom ölçümleri yapılmıştır; eş zamanlı kan örnekleriyle serum oPL konsantrasyonları belirlenmiştir. Veriler temel olarak Pearson korelasyon analiziyle ve çeşitli istatistiksel metotlarla değerlendirilmiştir. Elde edilen sonuçlar üç ayrı dönemi işaret etmektedir: Erken gebelikte (G26–G40) anlamlı ilişki bulunmazken; orta gebelikte (G54–G68) plasentom çapı ile oPL düzeyi arasında geçici olarak negatif korelasyon görüldü (r≈–0,34; p<0,05). Geç gebelikte (G96–G145) ise güçlü pozitif korelasyonlar saptandı (r=0,535–0,593; p<0,001). oPL düzeyleri 5,64±1,86'dan 15,60±5,32 µg/mL'ye yükselirken, plasentom çapı 1,26±0,53 cm'den 4,21±0,68 cm'ye ulaştı. Bu veriler, plasentom morfometrisi ile oPL salgılanmasının gebelik evresine bağlı olarak farklı hızlarda ilerlediğini ve ancak geç dönemde senkronize olduğunu gösterir. Sonuçlar, veteriner doğum ve jinekoloji alanında gebelik izleme protokollerine referans oluşturacak bir yaklaşım sunarak koyun yetiştiriciliğinde üreme yönetimini destekleyecek bilimsel temeli sağlamaktadır.

Kerem Baykal
İstanbul University-Cerrahpaşa · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Ovariohisterektomi yapılan köpeklerde preoperatif firocoxib ve meloksikam uygulamalarının postoperatif ağrı ve stres üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Sunulan çalışmada köpeklerde ovariohisterektomi operasyonu öncesi uygulanan farklı analjeziklerin postoperatif ağrı ve stres yönetimindeki etkisinin ortaya konulması amaçlandı. Planlanan çalışmada 30 adet köpek boyutlarına göre 3 eşit gruba ayrıldı. Firocoxib (5 mg/kg, n=10) veya Meloksikam (0.2 mg/kg, n=10) grubundaki köpeklere operasyondan 1 saat önce analjezik uygulanırken, Kontrol (n=10) grubundaki köpeklere preoperatif dönemde analjezik uygulanmadı. Tüm köpeklerin ovariohisterektomi operasyonu tecrübeli aynı veteriner hekim tarafından ve median hat üzerinden gerçekleştirildi. Tüm köpeklerde preoperatif 1. saat ile postoperatif 1, 2, 4 ve 24. saatlerde kalp atım sayısı, kapillar dolum zamanı ve rektal sıcaklık ölçüldü. Aynı saatlerde Glasgow, Melbourne ile Colorado ağrı skorlaması yapılarak, serum kortizol konsantrasyonun belirlenmesi amacıyla kan örnekleri de toplandı. Bununla birlikte preoperatif dönemde ve postoperatif 24. saatte tam kan analizi yapıldı. Rektal sıcaklık, kalp atım hızı, Glasgow ağrı skoru, serum kortizol düzeyi ve bazı kan parametrelerinde gruplar arasında istatistiki farklılık görülmemesine (p>0.05) rağmen zamansal farklılığın olduğu belirlendi (p<0.05). Perioperatif döneme göre, postoperatif 1. saatte rektal sıcaklığı ve kalp atım hızının en düşük seviyede olduğu, Glasgow ağrı skorunun ve serum kortizol konsantrasyonunun arttığı belirlendi. Serum kortizol konsantrasyonunun postoperatif 2. saatte artmaya devam ettiği, postoperatif 4. saatte yine düştüğü tespit edildi. Postoperatif 24. saatte fizyolojik parametreler, ağrı skoru ile serum kortizol düzeyindeki artışın preoperatif dönem seviyelerine gerilemesine rağmen tam kan analizinde stres lökogramı tespit edildi. Nötrofil/lenfosit oranı, kontrol grubunda diğer gruplara göre daha yüksek bulundu. Sonuç olarak, postoperatif ilk saatlerde ağrının daha şiddetli olduğu tüm gruplarda tespit edilmesine rağmen postoperatif dönem ağrı üzerine tedavi grupları ve kontrol grubu arasında istatistiki farklılık belirlenmedi. Preoperatif dönemde analjezi kullanımı ve postoperatif ağrı ve inflamatuar yanıtın izlenmesinin ovariohisterektomi operasyonu geçiren köpeklerde önemli olduğu kanaatine varıldı.

AnaljeziAntiinflamatuar ajanlar-altınAğrı yönetimi+7
Osman Alp Şahin
Balıkesir University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Assaf ırkı koyunlarda kuru dönemde meme içi ceftiofur uygulamasının etkinliğinin araştırılması

Bu çalışmada Assaf ırkı koyunlarda kuru dönem başında meme içi seftiofur uygulamasının takip eden laktasyondaki sütte somatik hücre sayısı (SHS), subklinik ve klinik mastitis insidansleri ve süt verimi üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlandı. Bu çalışma 1-2 yaş aralığında kuruya alırken birinci laktasyonda olan sağmal Assaf ırkı koyunda (n=60) yapılmıştır. Koyunlar kuruya alma sırasında rastgele olarak Tam Doz (n=20), Yarım Doz (n=20) ve Kontrol (n=20) gruplarına ayrılarak Tam Doz grubunda olan koyunların her iki memesine 500 mg seftiofur hidroklorür içeren kuru dönem meme içi tüplerin (Spectramast DC Zoetis Hayvan Sağlığı Ltd. Şti., 10 ml) tamamı, Yarım doz grubunda olan koyunların her iki memesine de 500 mg seftiofur hidroklorür içeren kuru dönem meme içi tüplerden yarım doz (5 ml; 250 mg seftiofur hidroklorür) uygulandı. Kontrol grubunda olan koyunlara ise herhangi bir uygulama yapılmadı. Her bir çalışma grubundaki alt gruplardaki (n=10) koyunların her iki meme loblarından kuruya alma sırasında ve postpartum 25 +/-5 günlerinde SHS için süt numunesi alındı. Herbir alt gruptaki koyunların (n=4) her iki meme loplarından kuruya alma sırasında alınan süt numunelerinde antibiyogram testi de yapıldı. On dötr farklı antibiyotik için yapılan antibiyogram analizlerinden Seftiofur'un antibiyotik dirençlilik oranı, %62,5 (5/24) olarak bulunmuştur. Kuru dönem antibiyotik tedavisini takip eden laktasyonda Tam Doz grubu %5 (1/20), Yarım Doz grubu %20 (4/20) klinik mastitis sebebi ile Kontrol grubundan ölen 1 adet koyun ile birlikte toplam 3 adet koyunda %15 (3/20) klinik mastitis tespit edildi. Subklinik mastitis insidansleri bakımından Tam Doz (%25; 5/20), Yarım Doz (%33,3; 6/18) ve Kontrol (%40; 8/20) grupları arasında istatistiki fark belirlenmiştir. SHS (Tam Doz: 89.000; Yarım Doz: 68.000; Kontrol 210.000) sayısal olarak düşük olmakla birlikte istatistiki olarak olumlu bir etki elde edilememiştir. Ancak kuruya alma sırasında SHS'na (>=1 X 106/ml) göre subklinik mastitis belirlenen meme loblarında meme içi seftiofur uygulaması sonrasında takip eden laktasyonda Yarım Doz grubunda %64 (9/14) istatistiki (P<0,05) olarak Tam Doz grubunda %63 (5/8) ise sayısal olarak daha fazla iyileşme gözlemlenmiştir. Kontrol grubunda %45 (5/11) iyileşme gözlemlenmiştir. Laktasyonun ilk 27 günlük süt verimleri bakımından çalışma grupları (Tam Doz [n=17; 42,0 ± 5,6 L], Yarım Doz [n=20; 41,7 ± 3,0 L] ve Kontrol [n=18; 39,6 ± 3,4 L]) arasında istatistiki olarak fark bulunamamıştır. Sonuç olarak, Assaf ırkı koyunlarda kuru dönem tedavisinde meme içi antibiyotik kullanımı ile sütte kısmen somatik hücre sayısı azaltılmış ve subklinik mastitis tedavisi sağlanmıştır.

Ramazan Çelik
Balıkesir University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Köpeklerde meme tümörü olgularında doppler ultrasonografi indeksleri ve histopatoloji sonuçlarının karşılaştırılması ile tümör karakteristiğinin değerlendirilmesi

Bu tez çalışmasında meme tümörlü dişi köpeklerin meme loblarına yapılan Doppler ultrasonografi muayenesi sonucunda elde edilecek bulguların Doppler indekslerinin belirlenmesi ve histopatoloji sonuçlarıyla karşılaştırılması ile tümör karakteristiğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın materyali olarak Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Doğum ve Jinekoloji Anabilim Dalı Kliniği'ne başvuran, 48 adet farklı yaş (2 ila 16 yaş arası değişen) ve çeşitli ırklardan (Alman Çoban Köpeği, Cocker, Poodle, Golden Retriever, İngiliz Setter, Kangal, Mix, Pekingese, Pointer, Terrier) dişi köpeklere ait toplam 61 kitle kullanıldı. Doppler ultrasonografik incemelesi yapılan materyaller histopatolojik olarak değerlendirildi. Mikroskobik incelemeler sonunda tümör tanıları (Karsinosarkoma, Simple Karsinoma, Karsinoma Mikst tip, Karsinoma Malignant Miyoepiteliyoma, Solid Karsinoma, Adenoskuamöz Karsinoma, Kompleks Karsinoma, Komedokarsinoma, Osteokondrosarkom,Yangılı Karsinoma, Benign Mikst Tümör, Kompleks Adenoma ve Simple Adenoma) konuldu. Bulgular operasyondan sonra histopatolojik tanı ile karşılaştırılarak meme tümörlerinde doppler indekslerinin meme tümör karakteristiğinin tahmininde güvenli olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, köpeklerden elde edilen doppler indekslerinden PSV ve HR değerlerinin (p<0,05) histopatoloji bulgularıyla benzerlik gösterdiği, doppler indekslerinin tümör karakterini önceden tahmin etmede etkin olduğu saptanmıştır.

HistopatolojiKarakteristik özelliklerKöpekler+5
Ezgi Dikmeoğlu Nemutlu
Ankara University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Postpartum sütçü ineklerde GnRH ve hCG uygulamalarının gebelik oranı üzerine etkisi

Çalışma postpartum sütçü ineklerde, suni tohumlama anında tek başına GnRH ve suni tohumlama anında GnRH ile tohumlama sonrası 5. günde hCG'nin birlikte kullanımının gebelik oranları üzerine etkisinin belirlenmesi amacıyla düzenlendi. Çalışma; yaşları 3-6 arasında değişen, postpartum 70-120 günler arasında olan ve herhangi bir reprodüktif probleme rastlanılmayan 120 baş Holstein ırkı inek üzerinde gerçekleştirildi. İneklerin östrüs göstermeleri için herhangi bir hormonal uygulama yapılmadı. Çalışma süresince östrüs belirtileri gösteren ineklerin ovaryum muayeneleri rektal yoldan 6–8 MHz linear problu real-time ultrason (Falco, Pie Medical, Netherlands) ile yapıldı. Hayvanlar rastgele 3 eşit gruba ayrıldı. I. gruba (n=40) suni tohumlama anında kas içi yoldan bir GnRH analoğu olan buserelin asetat içeren Receptal® (0,004 mg Buserelin/ml, İntervet) 10 µg dozda kas içi yolla uygulandı. II. gruba (n=40) suni tohumlama anında kas içi yoldan 10 μg dozda buserelin asetat ve tohumlama sonrası 5. günde 1500 IU hCG (Pregnyl® 3x1500 IU, MSD) kas içi yoldan uygulandı. III. grup ise kontrol grubu olarak bırakıldı, suni tohumlama anında ve sonrasında herhangi bir uygulama yapılmadı. İneklerin gebelik muayeneleri suni tohumlama sonrası 30. günde rektal yoldan ultrasonografik muayene ile yapıldı. Gebelik oranları grup I, II ve III'de sırasıyla % 80 (32/40), %80 (32/40), %57.5 (23/40) olarak belirlendi. Çalışmada gebe kalma oranı bakımından grup I ve II ile kontrol grubu arasında istatistiki bir fark tespit edildi (p<0.05). Sonuç olarak, postpartum sütçü ineklerde gebelik oranlarının artırılması amacıyla suni tohumlama anında tek başına GnRH ve suni tohumlama anında GnRH ile suni tohumlama sonrası 5. günde hCG'nin birlikte kullanımının ineklerde gebelik oranlarını artırdığı belirlendi. Fakat 5. günde yapılan hCG uygulamasının, yalnızca GnRH uygulamasına kıyasla gebelik oranlarını artırmadığı, bu nedenle ilave hCG uygulamasına gerek olmadığı kanısına varıldı.

GebelikGnRHKoryonik gonadotropinler+4
Emre Karsavuranoğlu
Hatay Mustafa Kemal University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Dişi köpeklerde diöstrus, proöstrus ve anöstrus dönemlerine ait vajinoskopi görüntülerinden bilgisayarla görme teknikleriyle seksüel siklusun belirlenmesi

Dişi köpeklerde seksüel siklusun belirlenmesinde kullanılan klasik yöntemler; vajinal sitoloji, progesteron ve LH hormonu ölçümleri, vajinal ve vulvar inspeksiyon, davranış değişimlerinin gözlenmesi ve anamnezdir. Bunların uygulanması ekipman, tecrübe ve zaman gerektirmektedir. Bu çalışmada hedeflenen, diğer teknikleri de destekleyen daha hızlı ve güncel bir görüntü analiz metodu geliştirmektir. Bu amaçla, köpeklerden alınan vajinoskopi görüntülerinin ilgili görüntü işleme teknikleri ile analiz edilmesi planlanmıştır. Çalışmada, 9 farklı sağlıklı dişi köpekten çeşitli siklus evrelerinde görüntüler toplanmıştır. Siklus evreleri vajinal smear yöntemi ile belirlenmiştir. Görüntüler, 7 mm çapında, LED ışık kaynağı olan bir USB kamera ile toplanmıştır. Kameranın yerleştirilmesi için, 9mm-15 mm arasında farklılık gösteren 3 boyutlu olarak basılmış tüpler kullanılmıştır. Tüpler dişi köpeğin vajinasına kameraya kılavuzluk edecek şekilde yerleştirilmiş, kamera aracılığıyla toplanan görüntüler yazılım analizi için depolanmıştır. Görüntü analiz metodunun amacı, görüntüyü işlemek ve seksüel siklus aşamasını bir güven değeriyle tahmin etmektir. Bu bir veri sınıflandırma problemi olarak modellenir ve metodun doğru seksüel siklus bilgisini içeren bir veriye standardize edilmesi gerekir. Bu çalışmada 3 farklı evreden toplanmış 47 görüntü kullanıldı. Oluşturulmuş bilgi grubu çeşitli yazılımsal aşamalardan geçirildi ve yüksek doğruluk oranı hedeflendi. Çalışmadaki kullanılan aşamalardan biri, görüntüdeki pikselleri renk bilgisine göre ayrıştırmak, yerel ikilik düzen (LBP) öznitelikleriyle histogramını çıkartmak, destek vektör makinası (SVM) algoritmaları elde etmektir. Denenen işlemlerin performansı çapraz doğrulama ve karışıklık matrisi yöntemleriyle hesaplanmıştır. Yöntemler arasında Kappa değerleri belirlenmesiyle karşılaştırmalar arasındaki uyuşma istatistiki olarak gösterilmiştir ve uygulanan tüm metodlarda P<0.001 hassasiyeti elde edilmiştir. Çalışma sonucunda, yazılımsal yaklaşımların kombinasyonlarıyla vajinal görüntü analiz tekniklerinin rutin klinik hizmetlerde kullanımının, örnek sayısının arttırılmasıyla hem veteriner jinekoloji alanına hizmet edecek detaylı bir görüntü bilgi seti oluşturmanın hem de elde edilen görüntülerle güvenilir tahminler yapmanın mümkün olabileceği düşünülmektedir. Klinik pratisyen hekimlik yaklaşımları için ayırıcı tanı listesini oluşturmada, laboratuar teknik yeteneği gerektirmeksizin köpeğin içinde bulunduğu seksüel siklus evresini ve hatta bazı patolojik durumların tanısının konulabilmesi alanlarında ileride yapılacak çalışmalara ışık tutabileceği düşünülmektedir.

AnöstrusDiöstrusGörüntü analizi+7
Öge Gözütok
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Köpeklerde luteolizisin moleküler mekanizmasının araştırılması

Gebe ve gebe olmayan köpeklerde luteal dönem hormonal mekanizması doğuma yakın prostaglandin F2 alfa (PGF2α) üretimi hariç benzerlik gösterir. Gebe köpeklerde uteroplasental bölgeden doğuma yakın korpus luteum (CL) yapısını lize eden PGF2α üretilmektedir. Ancak gebe olmayan köpeklerde PGF2α üretimi bulunmamakta, CL yavaş olarak regrese olmaktadır. Bu yavaş regresyon, köpeklerde luteal dönemde CL fonksiyonuna destek olan birçok luteotropik faktör bulunmasına rağmen gerçekleşmektedir. Bu yönleri ile köpeklerde luteolizis sürecindeki mekanizmalar hala tam olarak anlaşılamamıştır. Sunulan tezde amaç, gebe olmayan köpeklerde luteolizisin moleküler mekanizmasının araştırılmasıdır. Bu amaçla, gebe olmayan köpeklerde luteolizisi uyarmak için CL'nin PGF2α'ya duyarlı olduğu diöstrüsun 30-35. günlerinde deri altı olarak PGF2α, enjeksiyonları uygulandı. Gebe olmayan köpekler; kontrol grubu (n=4), 1 defa PGF2α uygulama grubu (1PGF, n=4), 2 defa PGF2α uygulama grubu (2PGF, n=4) ve 3 defa PGF2α uygulama grubu (3PGF, n=4) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Yüksek doz PGF2α'nin köpeklerdeki yan etkilerinden dolayı düşük doz (20 µg/kg) PGF2α uygulaması tercih edildi. Luteolizis sırasındaki moleküler değişimleri incelemek için, uygulama gruplarından son PGF2α enjeksiyonundan 1 saat sonra (1, 9 ve 25. saatlerde) ve kontrol grubundan (uygulama yok) CL örnekleri ovaryohisterektomi (OHE) operasyonu ile toplandı. Toplanan CL'lerden total RNA izole edilerek ters transkriptaz reaksiyonu ile komplementer DNA (cDNA) elde edildi. Luteolitik mekanizmada rol oynadığı bilinen genlerin (Steroidogenik akut regulatör protein (StAR), Kolesterol yan zincir bölünme enzimi (P450scc/CYP11A1), Lüteinleştirici hormon reseptörü (LH-R), Monosit kemoatraktan protein 1 (MCP-1), İnterlökin 8 (İL-8), Nukleer reseptör alt aile 4 grup A eleman 1 (NR4A1/Nurr77), Siklooksijenaz 1 ve 2 (COX-1, COX-2), Prostaglandin transporter (PGT), Prostaglandin F2α reseptörü (PGFR), BAX, Caspase-3, Fas-Ligand (Fas-L)) mRNA ekspresyonları Real-Time Polimeraz Zincir Reaksiyonu (Real-Time PZR) ile değerlendirildi. Luteal dokuda NR4A1 ve MCP-1'in mRNA düzeyinin hücresel lokalizasyonu, ile StAR'ın protein düzeyinin hücresel lokalizasyonu ve yoğunluğu sırasıyla İn situ hibridizasyon (İSH) ve immunohistokimya (İHK) metotları ile belirlendi. Prostaglandin F2α uyarımı sonrası NR4A1'in mRNA ekspresyon değerinin tedavi gruplarında daha yüksek olduğu, İSH yönteminde de luteal ve endoteliyal hücrelerde lokalize olduğu gözlemlendi. PGF2α enjeksiyon sayısı arttıkça PGFR, PGT ve COX-2'nin mRNA düzeyinin azaldığı tespit edildi. Siklooksijenaz 1'in ekspresyonunun gruplar arasında değişmediği gözlemlendi. İmmun yanıt ile ilgili MCP-1 ve İL-8 genlerinin mRNA ekspresyonlarında ilk enjeksiyon sonrası (1PGF) belirgin düzeyde artış olduğu saptandı. İn situ hibridizasyon ile PGF2α sonrası MCP-1'in luteal dokuda luteal ve endoteliyal hücreler aralarında lokalize olduğu gösterildi. Fas-L'nin mRNA ekspresyon değerinin sadece 3PGF grubunda yüksek olduğu belirlendi. Progesteron (P4) sentezinden sorumlu genler LH-R, StAR ve CYP11A1'in mRNA ekspresyonlarının PGF2α enjeksiyonları sonrası azaldığı tespit edildi. PGF2α enjeksiyon sayısı artışına bağlı StAR proteininin yoğunluğunun azalması İHK ile mikroskop altında görüntülendi. Apoptozis ile ilgili BAX ve Caspase-3 genlerinin mRNA ekspresyon değerleri gruplar arasında benzer bulundu. Serum P4 düzeyinin uygulama gruplarında PGF2α enjeksiyonları sonrası belirgin bir şekilde düştüğü ancak, çalışmanın sonunda hala bazal seviyenin üstünde olduğu belirlendi. Sonuçlara göre (serum P4 ve çalışılan genlerin mRNA ve protein (StAR) ekspresyon seviyeleri) gebe olmayan köpeklerde diöstrüsun 30-35. günlerinde tekrarlayan PGF2α enjeksiyonlarının CL'de fonksiyonel luteolizisi uyardığı düşünülmektedir. Uyarılmış luteolizis modelinde tekrarlayan PGF2α uygulamaları sonrası, PGF2α üretimi, etkisi ve taşınması ile P4 üretimi ve devamlılığından sorumlu mekanizmaların CL'de mRNA seviyesinde düştüğü tespit edildi. Ayrıca, LH-R'nin PGF2α uygulamaları ile azalması, ekzojen PGF2α uygulamalarının köpek CL'sinde luteotropik etkiyi engellediğini işaret etmektedir. Bununla birlikte, immun yanıt genlerinin ekspresyonunun PGF2α enjeksiyonu sonrası artması, köpek CL'sinde akut yangıyı uyardığını göstermektedir. Bu deneysel koşullar altında, apoptozis ile ilişkili genlerin PGF2α enjeksiyonlarına duyarsızlığı, PGF2α'nın fonksiyonel luteolizisi uyardığı fakat apoptozisi başlatmadığı şeklinde yorumlanabilir. Sonuç olarak, ekzojen tekrarlayan PGF2α uygulamaları ile gebe olmayan köpek CL'lerinde luteolitik mekanizmanın uyarılabildiği belirlenmiştir. Ayrıca, gebe olmayan köpek CL'lerindeki luteolizisin moleküler mekanizmasının, diğer evcil hayvan türleri ile bazı yönlerden benzerlik gösterdiği kanatine varıldı.

Corpus luteumDinoprostDiöstrus+4
Eyyüp Hakan Uçar
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Sağmal sütçü ineklerde cinsiyeti belirlenmiş spermanın kullanımı

Bu çalışmada senkronizasyon protokolü uygulanan sağmal ineklerde cinsiyeti belirlenmiş sperma ile farklı zamanlarda tohumlamanın gebelik oranları üzerine etkisini belirlemek amaçlandı. Bu amaçla doğum sonrası 43-49. günler arasında ilk tohumlama için pre-senkronizasyon protokolüne (G7G;PGF2α-2g-GnRH-7g-GnRH-7g-PGF2α-56s-GnRH) alınan ikinci laktasyon Holstein ırkı inekler (n=611), tohumlamadan önce rastgele 4 gruba ayrıldı. Protokolün son GnRH uygulamasından sonra kontrol grubundaki inekler (KON, n=154) 12,0-16,0. saatler arasında konvansiyonel sperma ile; CBS grubundaki inekler (n=152) 12,0-16,0. saatler arasında; CBS4 grubundaki inekler (n=153), tohumlama zamanı 4 saat ertelenerek, 16,1-20,0 saatler arasında; CBS8 grubundaki inekler ise (n=152) tohumlama zamanı 8 saat ertelenerek 20,1-24,0. saatler arasında cinsiyeti belirlenmiş dişi sperma (CBS) ile tohumlandı. Tüm tohumlamalarda aynı boğaya ait sperma kullanıldı. Tüm ineklerde, protokole alınan ovaryan yanıtın değerlendirilmesi amacıyla kritik kabul edilen noktalarda ve gebelik tespiti için tohumlama sonrası 36±3. ve73±3. günlerde ultrasonografik muayeneler gerçekleştirildi. Gruplar arasında VKS, süt verimleri, protokol başındaki siklik durum, protokole yanıt oranları ve tohumlama günü folikül çapları yönünden fark saptanmadı. Gebelik oranları, konvansiyonel sperma ile KON'da %50,0 (77/154), cinsiyeti belirlenmiş dişi sperma ile CBS'de %42,8 (65/152), CBS4'te %48,4 (74/153) ve CBS8'de %43,4 (66/152) olarak tespit edildi. Embriyonik kayıp oranları KON'da %5,2, CBS'de %9,2, CBS4'te %4,1 ve CBS8'de %13,6 olarak tespit edildi. Sonuç olarak, sağmal ineklerde zaman ayarlı tohumlama protokolleriyle birlikte cinsiyeti belirlenmiş sperma kullanımı söz konusu olduğunda, tohumlama zamanının 4 saat ertelenerek, son GnRH uygulamasından sonra 16-20. saatlerde uygulanması ile sayısal olarak daha iyi gebelik oranları elde edilmiş ve neredeyse konvansiyonel sperma ile benzer elde edilen gebelik oranlarına ulaşılmıştır.

CinsiyetCinsiyet tayiniDölleme+3
Enes Serim
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Köpeklerde lokal ileri evre meme tümörlerinde neoadjuvant kemoterapide kullanılan iki farklı kemoterapi protokolünün etkinliğinin araştırılması

Köpek meme tümörleri dişi köpeklerde görülen en yaygın tümördür. Bu tümörlerde güncel tedavi seçeneği operasyondur. Bu çalışmada; lokal ileri evre meme tümörlü köpeklerde doksorubisin/siklofosfamid kombinasyonu ve paklitaksel'den oluşan iki farklı neoadjuvant kemoterapi protokolünün tedavide klinik etkinliği ve güvenilirliğinin gösterilmesi, neoadjuvant kemoterapi öncesi alınan biyopsi numunelerinde Ki67, HER-2, östrojen ve progesteron biyobelirteçlere dayanarak subtiplerinin belirlenip, bu subtiplerin neoadjuvant kemoterapiye klinik cevabı tahmin etmede prognostik değerinin belirlenmesi ve operasyon sonrası alınan meme dokularında da neaodjuvan kemoterapinin bu biyobelirteçler üzerinde yapmış olduğu değişikliklerin immunohistakimyasal olarak karşılaştırılmalı değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmada 30 adet lokal ileri evre meme tümörlü köpek rastgele iki gruba ayrılarak gruplardan birine neoadjuvant doksorubisin/siklofosfamid kombinasyonu doksorubisin 25-30 mg/m2ve siklofosfamid 100 mg/m2 hesabıyla i.v yavaş enjeksiyon şeklinde 3 hafta ara ile 4 kür şeklinde kullanılırken diğer gruba paklitaksel kemoterapisi 60mg/m2 i.v yavaş enjeksiyon şeklinde haftada 1 kez 12 hafta süre ile uygulandı. Kemoterapiden önce ve kemoterapinin bitiminden 4 hafta sonra alınan tümör dokularında immunohistokimyasal olarak Ki67, HER-2, östrojen ve progesteron biyobelirteçlerinde meydana gelen değişiklikler araştırıldı. Çalışmadaki köpeklerde antrasiklin/siklofosfamid(A/C) kemoterapisi uygulananların 3/15(%20)'si tam cevap, 10/15 (%66,66) 'ı parsiyel cevap, 1/15(%6,66)'si stabil hastalık ve ilerleyen hastalık gösterdiği belirlendi. Paklitaksel kemoterapisi uygulanan köpeklerin de 1/15(%86,66) 'sı parsiyel cevap verirken,1/15(%6,66) 'si tam cevap ve ilerleyen hastalık gözlendiği tespit edildi. Her iki grupta da tedaviye cevap verenlerin oranı tedaviye cevap vermeyenlerin oranına göre istatistiki olarak anlamlı bulundu. Neoadjuvant kemoterapi öncesi alınan biyopsi numunelerinde Ki67, HER-2, östrojen ve progesteron biyobelirteçlerine dayanarak KMT'lerin subtipleri belirlendi. Luminal A tipi meme tümörünün fazlalığı istatistiki olarak anlamlı bulundu. Antrasiklin/Siklofosfamid grubunda triple-negatif subtipinin tam cevap verme yüzdesi diğerlerinden yüksek olarak tespit edildi. Tedavi öncesi ve sonrası biyobelirteçlerdeki değişiklikler istatistiki olarak anlamlı bulunmadı. Sonuç olarak, bu kemoterapi protokollerinin neoadjuvant kullanımının uygulanan doz ve aralıkta etkili, güvenilir ve güncel tedavi yaklaşımına alternatif bir tedavi seçeneği olduğu tespit edildi.

AntrasiklinKemoterapi-adjüvantKöpekler+6
Fikriye Ecem Kuruoğlu
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Köpeklerde ovaryohisterektomi operasyonunda lidokain ve meloksikam uygulamalarının postoperatif glutatyon peroksidaz, katalaz ve malondialdehit konsantrasyonları üzerine etkileri

Bu tezin amacı, rutin ovaryohisterektomi (OHE) geçiren sağlıklı köpeklerde lidokain ve meloksikam uygulamalarının postoperatif oksidatif stres belirteçleri üzerine etkilerinin araştırılmasıdır. Çalışmada Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi'ne OHE talebiyle getirilen 28 adet dişi köpek kullanıldı. Köpekler rastgele 4 eşit gruba [Grup Kontrol (n=7), Grup Lidokain (n=7), Grup Meloksikam (n=7) ve Grup Lidokain-Meloksikam (n=7)] ayrıldı. Grup Lidokain'e OHE operasyonunu takiben 1 mg/kg dozda Lidokain intraperitoneal olarak karın boşluğunun kraniyal ve kaudal kısımlarına püskürtüldü ve ensizyon bölgesi kapatıldı. Grup Meloksikam'a OHE operasyonunu takiben 0,2 mg/kg dozda Meloksikam deri altı (SC) tek doz uygulandı. Grup Lidokain-Meloksikam'a OHE operasyonunu takiben 1 mg/kg dozda Lidokain intraperitoneal olarak karın boşluğunun kraniyal ve kaudal kısımlarına püskürtüldü ve SC tek doz Meloksikam 0,2 mg/kg dozda uygulanarak ensizyon bölgesi kapatıldı. Grup Kontrol'de ise operasyon takiben lidokain veya meloksikam uygulanılmadan rutin ovaryohisterektomi gerçekleştirildi. Oksidatif stres değerlerini belirlemek amacıyla; preoperatif dönemde, postoperatif 2., 12. ve 24. saatlerde kan örnekleri alınarak serumları çıkarıldı. Bu örneklerden serum malondialdehit (MDA), serum glutatyon peroksidaz (GSH-Px) ve serum katalaz (CAT) değerleri ölçüldü. Çalışmada lidokain-meloksikam grubunda MDA, GSH-Px ve CAT konsantrasyonları zamanla azalmakla birlikte lidokain grubunda sadece CAT konsantrasyonunun zamanla azaldığı görülmektedir. Sonuç olarak lidokain ve meloksikamın kombine olarak uygulanması oksidatif stresin azaltılmasında yararlı bir ilaç kombinasyonu olabileceği kanısına varıldı.

Glütatyon peroksidazHisterektomiKatalaz+5
Abdullah Gündüz
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Postpartum sorunlu ineklerde asprosin ve beta-hidroksibütirik asit düzeylerinin araştırılması

Bu tezde, ineklerde asprosin düzeylerinin tespit edilmesi, bu hormonun postpartum hastalıklar ve β- hidroksibütirik asit (BHBA) ile arasındaki ilişkinin belirlenmesi ayrıca asprosin hormonunun postpartum dönem hastalıkları özelliklede ketozis için bir belirteç olması ihtimalinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla tez iki aşamalı olarak dizayn edilmiştir. Birinci aşamada, yaşları 3-4 arasında değişen sağlıklı 20 Simental ırkı ineğin doğum anında, doğumdan sonra 3, 6, 9, 12 ve 15. günlerde kan numuneleri alınarak BHBA ve asprosin değerleri ölçüldü. İkinci aşamada ise 200 inek sağlıklı (n=100) ve hastalıklı (retensiyo sekundinarum, hipokalsemi, metritis, topallık, abomazum deplasmanı, mastitis) (n=100) olarak iki gruba ayrıldı ve doğum sonrası sadece 15. günde kan numuneleri alınarak BHBA ve asprosin değerleri ölçüldü. Her iki aşamada da asprosin düzeyleri ticari ELISA kiti ve BHBA değerleri ise ketometre kullanılarak ölçüldü. Elde edilen veriler değerlendirildiğinde ineklerde asprosin hormonunun kan serumunda ölçülebilir düzeyde ve BHBA ile arasında negatif korelasyon (r= -0.194) olduğu belirlendi (P<0.01). Diğer yandan çalışmanın ilk aşamasında elde edilen verilere göre BHBA (P=0.242) ve asprosinin (P=0.889) günlere göre değişiminde herhangi bir paralellik görülmedi (P>0.05). Hastalıklı ve sağlıklı hayvanların BHBA ve asprosin düzeyleri birbiriyle karşılaştırıldığında ise hastalıklı grubun BHBA (0.77±0.31 mmol/L) ve asprosin (0.99±0.41 ng/mL) düzeylerinin sağlıklı gruba göre daha yüksek (BHBA = 0.66±0.31 mmol/L, asprosin= 0.86±0.27 ng/mL) olduğu (P<0.05); hastalıklı grubu oluşturan hayvanlar kendi içerisinde karşılaştırıldığında ise retensiyo sekundinarumlu hayvanların BHBA düzeyinin (0.90±0.4 mmol/L) daha yüksek (P<0.05), asprosin değerinin (0.90±0.37 ng/mL) farklı olmadığı, yine topallık yaşayan hayvanların BHBA düzeyinin düşük (0.54±0.05 mmol/L), asprosin düzeyinin (1.84±0.51 ng/mL) ise daha yüksek (P<0.01) olduğu tespit edildi. Ketozis olmayan (BHBA <1.2 mmol/L) hayvanlarda asprosin düzeyi (0.95±0.35 ng/mL) subklinik ketozisli (BHBA ≥1.2 mmol/L) (0.71±0.21 ng/mL) gruptan daha yüksek bulundu. Sonuç olarak, ineklerde asprosin ile postpartum dönem hastalıkları arasındaki ilişkilerin belirlenmesi için daha kapsamlı çalışmaların yapılmasının faydalı olacağı kanaatine varıldı.

AsprosinBiyobelirteçlerHormonlar+6
Mehmet Akif Kılınç
Fırat University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessEN

The investigation of levels of anti-mullerian hormone, kisspeptin 1 and kisspeptin 1 receptor in rats

In this thesis study, it was aimed to investigate the levels of kisspeptin 1 receptor in ovaries, Anti-mullerian hormone (AMH) and kisspeptin 1 (KiSS-1) in blood sera with cystic ovarian degeneration (COD), ovarian hyperstimulation (HS) experimentally, estrus and diestrus stages of sexual cycle in rats. For this purpose, 28 Sprague Dawley female rats aged 3-4 months were used. Rats divided into 4 groups; group 1 consisted animals in the cycle of estrus (n=7); group 2 from animals in the cycle of diestrus (n=7); group 3, animals with HS (n=7); group 4 consisted animals with COD (n=7). Animals in group 1 and 2 were decapitated when they were in estrus and diestrus cycles, group 3 and 4 were decapitated after HS and COD were created. Ovaries of animals from all groups were collected. AMH and KiSS-1 concentrations in blood sera obtained and kisspeptin 1 receptor levels in ovaries were determined using commercial ELISA kits. At the end of statistical analysis of the data obtained after the measurements revealed that the levels of kisspeptin 1 receptors on the ovary tissue were higher in estrus (1,271.43 ± 51.98 pg/ml) and HS (1,191.43 ± 85.67 pg/ml) group (p <0.05). AMH levels in blood sera were found to be higher in the group of estrus (16.91 ± 2.12 ng/ml) (p <0.05). There was no difference between the groups in terms of KiSS-1 concentrations in the blood serum. As a result, it was observed that AMH levels were lower in the experimental HS and COD cases than in the estrus phase and that the kisspeptin 1 receptor levels were similar to the estrus period in the HS rats.

Antimullerian hormoneKisspeptinOvarian diseases+4
Pınar İpek
Fırat University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Koyunlarda meydana gelen nonenfeksiyöz abortların önlenmesinde bazı vitamin ve minerallerin etkilerinin araştırılması

Bu tezde, koyunlarda enfeksiyonlara bağlı olmayan abortlardan korunmak için uygulanan Cu, Co, Zn ve Se mineralleri ile A, D, E ve B vitaminlerinin koruyucu etkilerinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışma materyali, yaşları 3 ile 5 arasında değişen daha önce en az bir doğum yapmış 1600 baş gebe koyundan oluşturuldu. Koyunlar Hamdani ve Akkaraman ırkı iki sürüden seçildi. Her çalışma grubunda iki yüz (200)'er hayvan olacak şekilde, hayvanlar 4 gruba ayrıldı. Mineral ve vitamin preparatları koçların sürüden ayrıldığı gün başlangıç kabul edilerek uygulanmaya başlandı. Gebeliğin 70. gününde, 1. gruptaki hayvanlara B1, B2, B6 ve B12 vitaminleri, 2. gruptaki hayvanlara A, D ve E vitaminleri, 3. gruptaki hayvanlara Cu, Co, Zn ve Se mineralleri içeren preparatlar uygulandı. Her iki ırkta 4. grup koyunlar kontrol olarak belirlendi ve herhangi bir uygulama yapılmadı. Gebelik süresince koyunlar takip edildi. Abort yapan hayvanlar kayıt altına alındı. Her abort yapan hayvan için brucella analizi yapıldı ve abort gerçekleşen tüm hayvanlardan negatif sonuç alındı. Sürülerde doğumlar tamamlandıktan sonra, elde edilen veriler kaydedildi. B vitamini (B1, B2, B6 ve B12) uygulanan hayvanlarda 9 adet koyunda (Akkaraman, 200/4, Hamdani 200/5), A, D ve E vitamini uygulanan hayvanlarda 9 adet koyunda (Akkaraman, 200/5, Hamdani 200/4), mineral madde (Cu, Co ve Se) uygulanan hayvanlarda 10 adet koyunda (Akkaraman 200/4, Hamdani 200/6) yavru atma gözlenirken, bu sayı kontrol grubu hayvanlarda 18 adet (Akkaraman 200/9, Hamdani 200/9) olarak tespit edildi. İstatistiki değerlendirme sonucunda sürülerde ırk faktörü, kullanılan mineral madde ve vitaminlerin abort görülme oranı üzerinde gruplar arasında önemli bir etki oluşturmadığı, ancak kontrol grubu hayvanlar ile karşılaştırıldığında gebelik sırasında kullanılan mineral maddelerin ve vitaminlerin abortları önlemede önemli bir etkiye sahip olduğu sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Koyun, yavru atma, A, D, E ve B vitamini, Cu, Co, Se, Zn, Hamdani, Akkaraman

AbortusAbortus-veteriner hekimlikAkkaraman koyunları+7
Seyitcan Gürbüz
Fırat University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Safkan arap kısraklarında folikül gelişimi ve erken gebeliklerin ultrasonografi ile izlenmesi

Bu çalışmada, 2014 yılı aşım sezonu süresince Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü Sultansuyu Tarım İşletmesinde bulunan damızlık kısraklarda preovulator folikül çapları ve embriyonik ölüm oranlarını belirlemek, bu oranlar üzerine etkili faktörleri analiz etmek amaçlandı. Yaşları 4-22 arasında değişen 18'i ilk kez çiftleştirilen (Maiden; Grup I), 21'i bir önceki sezon gebe kalamamış (Barren; Grup II) ve 92'si yeni doğum yapmış (taylı kısrak; Grup III) olmak üzere toplam 131 safkan Arap kısrağı materyal olarak kullanıldı. Grup I ve II kısraklarla Grup III'deki kısraklardan tay kızgınlığında tohumlanması planlanmayanlarda aşım sezonunun başladığı 15 Şubat'tan itibaren; tay kızgınlığında tohumlanması planlananlarda ise doğumu izleyen 5. günde ovaryum ve uterusun ultrasonografik muayenelerine başlandı. Ovaryumların ardışık transrektal ultrasonografik muayeneleri ile folikül gelişimi izlenerek preovulator folikül çapları belirlendi. Uterusların transrektal ultrasonografik muayenesinde endometriyal ödemin varlığı ve derecesi, endometriyal sıvı birikimi, uterus kistlerinin varlığı araştırıldı. Aşım/tohumlama sonrası 15, 20, 35, 40 ve 55. günlerde transrektal ultrasonografik muayenelerle gebelikler izlenerek, embriyonik ölümler belirlendi. Embriyonik ölümlerle kısrağın yaşı, reprodüktif durumu (maiden, barren, taylı kısrak), gebelikteki embriyo sayısı (tek, ikiz), tay kızgınlığı veya izleyen kızgınlıklarda tohumlanmış olması, endometriyal kistlerin varlığı, aşım yapan aygır arasında ilişki araştırıldı. Preovulator folikül çaplarının I. Grup kısraklarda 41-55 mm (48,60 ± 3,84 mm), II. Grup kısraklarda 37-55 mm (46,61 ± 4,70 mm) ve III. Grup kısraklarda 36-63 mm (47,88 ± 5,10 mm) arasında değiştiği ve gruplar arasında istatistiki farkın olmadığı belirlendi (p>0,05). Aşım sonrası 15-45. günlerde şekillenen embriyonik ölüm oranları, I. Grup kısraklarda %5,55, II. Grup kısraklarda %4,76 ve III. Grup kısraklarda %10,86 olarak tespit edilmiş olup, gruplar arasında istatistiki farkın olmadığı belirlendi (p>0,05). Embriyonik kayıplarla aşım yapan aygır, gebelikteki embriyo sayısı, tay kızgınlığı veya izleyen kızgınlıklarda tohumlanmış olması, endometrial kistlerin varlığı arasında bir ilişkinin olmadığı (p>0,05), ancak 13 yaş ve üzeri kısraklarda diğer yaş gruplarına göre embriyonik ölümlerin daha yüksek oranda şekillendiği belirlendi (p<0,05). Birinci gruptaki kısrakların hiçbirinde uterus kisti ve endometriyal sıvı varlığı tespit edilmezken, uterus kisti ve endometriyal sıvı varlığı sırasıyla II. Grup kısraklarda %4,76, %19,04, III. Grup kısraklarda %11,95, %21,73 olarak belirlendi. Uterus kisti ve endometriyal sıvı varlığı yönüyle gruplar arasında farkın olmadığı (p>0,05), ancak 13 yaş ve üzeri kısraklarda diğer yaş gruplarındaki kısraklara göre uterus kisti insidensinin yükseldiği (p<0,05) ve endometriyal sıvı varlığı insidensinin daha yüksek (p<0,001) olduğu belirlendi. Sonuç olarak, farklı reprodüktif durumdaki kısraklarda (maiden, barren, taylı kısrak) preovulator folikül çapları, aşım/tohumlama öncesi endometriyal ödem varlığı ve derecesi, uterusta sıvı birikimi, uterus kistleri ve embriyonik ölüm oranları açısından farkın olmadığı; ancak yaşlanmanın endometriyal sıvı varlığı, uterus kisti ve embriyonik ölüm oranını artıran önemli bir faktör olduğu sonucuna varıldı.

AtlarEmbriyoEmbriyoloji+5
Eren Karabulut
Fırat University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Östrüs döneminde uygulanan buserelin asetat'ın (GNRH analoğu) in vivo inek miyometriyal kontraksiyonları üzerine etkisi

Bu tezde, ineklerde östrüs döneminde tohumlama sırasında, ovulasyonun uyarılması amacıyla yaygın şekilde kullanılan bir GnRH agonisti olan buserelin asetat'ın, uterus kontraktilitesi üzerine in vivo etkilerinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışmada östrüste olan 26 adet inek kullanıldı. Açık uçlu kateter tekniği ile uterus içi basınç (UİB) ölçüm sisteminin kurulumu tamamlandıktan sonra serum progesteron (P4) düzeyinin belirlenmesi amacıyla kan örneği alındı. Çalışmanın ilk 30 dakikası süresince uterusun spontan kasılmaları (T1-3) izlendikten sonra birinci gruptaki inekler (n=7, KON) kontrol grubu olarak belirlenerek 5 ml serum fizyolojik, ikinci gruba (n=6, BUS1) 0,01 mg buserelin asetat, üçüncü gruba (n=6, BUS2) 0,02 mg buserelin asetat ve dördüncü gruba (n=7, OXT) 50 IU oksitosin damar içi yolla uygulandı. Gruplara uygun ajanların enjeksiyonu sonrası uterus kasılmaları 60 dakika (T4-9) süre ile kaydedildi. Uterusun spontan ve uygulama sonrası kasılma özellikleri, kasılmaların sıklığı (kasılma sayısı/10dk), büyüklüğü (mmHg), süresi (sn) ve eğri altında kalan alanları (EAKA, mmHg X sn) yönünden irdelendi. Uterusun spontan kasılmalarının (T1-3), östrüs döneminde düzenli ve şiddetli olduğu belirlenirken, uygulama gruplarında enjeksiyon sonrası (T4-9), kasılmaların sıklığı ve süresinde farklılık tespit edilmedi (P>0,05). KON, BUS1 ve BUS2 gruplarında, spontan kasılmaların izlenmesinin ardından uygulanan ajanların kasılmaların büyüklüğünü değiştirmediği (P>0,05), OXT grubunda ise 50 IU oksitosin uygulamasının kasılmaların büyüklüğünü önemli ölçüde artırdığı belirlendi (P<0,05). Kasılmaların EAKA'da, KON, BUS1 ve BUS2 gruplarında, ajanların uygulanmasından sonra farklılık tespit edilmezken (P>0,05), OXT grubunda ise önemli düzeyde artış belirlendi (P<0,05). İneklerde östrüs döneminde 0,01 mg ve 0,02 mg buserelin asetat uygulamasının, uterusun kontraktil aktivitesi üzerine etkili olmadığı, 50 IU oksitosinin ise uterusun kontraktil aktivitesini artırdığı, kasılmaların büyüklüğü ve eğri altında kalan alanlarını artırırken, sıklığını ve süresini değiştirmediği belirlendi. Anahtar Kelimeler: Buserelin asetat, Kontraktilite, Uterus, İn vivo, İnek

BuserelinGnRHKas kontraksiyonu+5
Halef Doğan
Fırat University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Keçilerde prepartum uygulanan bazı vitamin ve minerallerin ıgg düzeyleri, oksidatif stres, pasif transfer ve metabolik profil üzerine etkileri

Bu çalışmada, keçilerde gebeliğin son döneminde uygulanan bazı vitaminlerin ve iz elementlerin; annedeki IgG düzeyi, oksidatif stres parametreleri, kolostrum brix ve IgG düzeyleri, metabolik profil test parametreleri ile yavrularda pasif transfer yetmezliği ve oksidatif stres üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Sunulan çalışmada gebeliğin 3. ayında bulunan sağlıklı 60 keçi çalışma (n=40) ve kontrol (n=20) grubu olarak ayrıldı. Gebeliğin 3. ve 4. ayında çalışma grubundaki keçilere vitamin ve mineral enjeksiyonları, kontrol grubundaki keçilere ise serum fizyolojik uygulaması yapıldı. Her iki gruptan gebeliğin 3. ayında kan, doğum esnasında kan ile kolostrum örnekleri alındı. Alınan kanlardan IgG, TAS, TOS ve OSİ düzeyleri, kolostrumda ise brix değeri ve IgG konsantrasyonları ölçüldü. Gebeliğin 4. ayında, doğum esnasında ve doğumdan 21 gün sonra alınan kan örneklerinden metabolik profil parametreleri ölçüldü. Oğlaklardan ise doğumdan 24-48 saat sonra IgG ve TP düzeylerinin ölçülmesi için, 72-96 saat sonra ise TAS, TOS, OSİ düzeylerinin ölçülmesi için kan örnekleri alındı. Ayrıca oğlakların doğum ağırlıkları, canlı ağırlık artışları, sağ kalım oranları ve keçilerde mastitis oranları belirlendi. Elde edilen bulgulara göre; Keçilerde, IgG seviyelerinde zamana bağlı (p=0,440) ve yavru sayısına bağlı (p=0,034) olarak anlamlı bir fark oluşmamıştır. TAS, TOS, OSİ değerlerinde zamana bağlı anlamlı değişim görülürken (p<0,001) TAS ve TOS düzeylerinde gebelik ve doğum dönemlerinde anlamlı bir fark görülmemiştir (p>0,05). Yavru sayısına göre TAS düzeylerinde anlamlı bir fark görülmezken TOS düzeylerinde iki grupta da düşüş görülmüştür (p<0,001). OSİ düzeylerinde gruplar arasi anlamlı bir fark oluşmuştur (p>0,042) çalışma grubunda OSİ düzeyinde düşüş daha anlamlı olmuştur (p=0,046). Kolostrum brix değerlerinde (p<0,001) ve IgG düzeylerinde (p=0,038) çalışma grubu anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Her iki grupta da ikiz yavruların hem brix (p=0,021) hem de IgG (p=0,024) düzeyleri tek yavrulara göre daha yüksek bulunmuştur. Brix düzeylerinde çalışma grubunun ikizlerinin ortalaması kontrol grubu ikizlerinden anlamlı derecede daha yüksekti (p=0.027). Oğlakların serum IgG ve TP seviyelerinde grup içi ve gruplar arası anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Oğlaklarda TOS ve OSİ düzeylerinde anlamlı fark bulunmazken (p>0,05), TAS değerinde anlamlı fark görülmüştür (p=0,011). Doğum ağırlığı ve canlı ağırlık artışında anlamlı bir fark görülmemiştir (p>0,05). Sağ kalım oranlarında çalışma grubunda oğlak kaybı daha az olmuştur (p=0,008). Mastitis açısından çalışma grubunda daha az mastitis vakasına rastlanmıştır. Metabolik profil için ölçülen parametrelerin hepsinin zamana bağlı anlamlı değişim gösterdiği görülmüştür (p<0,001). BUN, Glu, GGT, Ca, NEFA, GLDH, TG parametrelerinde zamana bağlı anlamlı bir fark görülürken (p<0,001) gruplar arası gebelik, doğum ve doğum sonrası dönemlerde anlamlı bir fark oluşmadığı saptandı (p>0,05). AST, ALB, CHOL, Mg, P, BHBA düzeylerinde doğum esnasında, TP, GLB düzeylerinde gebelik ve doğum sonrası alınan kan örneklerinden yapılan ölçümlerde gruplar arası anlamlı bir fark oluştuğu görüldü (p<0,001). Yavru sayısına göre; BUN (p<0,05), AST (p<0,001), GGT (p<0,001), ALB (p<0,001), TP (p<0,001), GLB (p=0,003), CHOL (p=0,008), Mg (p=0,010), P (p=0,008), BHBA (p=0,008) parametrelerinde çalışma ve kontrol gruplarında anlamlı bir fark oluştuğu görülmektedir. Sonuç olarak, veteriner hekimlerin ve yetiştiricilerin kolaylıkla ulaşabileceği ve uygulayabileceği vitamin ve minerallerin keçilerde IgG seviyeleri, oksidatif stres ve metabolik profil parametreleri üzerine etkileri ortaya konulmuş oldu. Çalışmada elde edilen bu sonuçların bilim dünyasına ve ülkemiz hayvancılığına faydalı olacağı düşünülmektedir.

Yavuz Musabeşeoğlu
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Ovariohisterektomi yapılan kedilerde meloksikam ve rektal ozon uygulamasının postoperatif ağrı üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Kedilerde ovariohisterektomi operasyonu orta şiddette ağrıya sebep olan en yaygın cerrahi prosedürlerden biridir. Bu çalışmanın amacı rutin ovaryohisterektomi (OHE) operasyonu geçiren sağlıklı kedilerde farklı analjezik prosedürlerinin postoperatif ağrı üzerine etkilerinin araştırılmasıdır. Çalışma Burdur Mehmet Akif Ersoy Veteriner Fakültesi'ne ovariyohisterektomi talebiyle gelen 72 dişi kedi üzerinde gerçekleştirilmiştir. Kediler meloksikam (Grup- 1, n=24), ozon uygulama (Grup- 2, n=24) ve kontrol grubu (Grup- 3, n=24) olmak üzere rastgele 3 gruba ayrılmıştır. Çalışmadaki kedilerin anestezisi için 0.08ml/kg dozunda medetomidin, 0.05-0.075 ml/kg dozunda ketamin intramuskuler olarak uygulanmıştır. Ketamin uygulamasından 10 dakika sonra kedilere iki ağrı kesici tedaviden biri uygulanmıştır. Ozon uygulama grubuna, 30 μg/ml rektal ozon insuflasyonu gerçekleştirilmiştir. Meloksikam grubuna ise 0.2 mg/kg subkutan meloksikam enjeksiyonu yapılmıştır. Kontrol grubuna ise hiçbir analjezik uygulanmamıştır. Tüm kedilerin benzer koşullar altında, median hattan ovariyohisterektomi operasyonu gerçekleştirilmiştir. Her kedi için UNESP-Botucatu çok boyutlu bileşik ağrı ölçeğine göre takip formu oluşturulmuş ve kedilerin postoperatif gözlem sonuç bilgileri kayıt edilmiştir. Ağrının değerlendirilmesi için postoperatif 0, 1, 2, 4, 6, 10 ve 24. saatlerde kullanılarak puanlama yapılmıştır. Tüm gruplarda postoperatif ilk saatlerde, sonraki zaman noktalarına kıyasla ağrı skorlarının en yüksek olduğu belirlenmiştir. Zaman ilerledikçe kedilerin ağrı skorlarında belirgin bir düşüş olmuş ve bu düşüş özellikle 4. saat sonrasında anlamlı hale gelmiştir. Dördüncü saatten itibaren, kontrol grubundaki kedilerin ağrı skorlarının, meloksikam ve ozon uygulanan gruplara kıyasla anlamlı şekilde yükseldiği belirlenmiştir. Meloksikam ve ozon grupları arasındaki istatistiksel fark ise altıncı saatten sonra belirginleşmiştir. Bu bulgular doğrultusunda, meloksikamın ağrıyı en hızlı şekilde kontrol altına alan yöntem olduğu, ozon uygulamasının ise zamanla etkili bir analjezik alternatif olabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kedi, Meloksikam, Ovariyohisterektomi, Ozon, Postoperatif Ağrı

Özlem Önür
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Keçilerde östrus senkronizasyonu amacıyla uygulanan uzun ve kısa süreli intravaginal progestagen uygulamalarının süt bileşenleri ve oksidatif stres indeksi üzerine etkilerinin doğal aşım süreci ile karşılaştırmalı analizi

Bu çalışmada mevsim içi dönemde bulunan Saanen keçilerinde uygulanan uzun ve kısa süreli intravaginal progestagen protokollerinin süt bileşenleri ve oksidatif stres indeksi (OSİ) üzerindeki etkileri araştırılmış ve sonuçlar doğal çiftleşme ile karşılaştırılmıştır. Yaşları 2 ile 4 arasında değişen, laktasyonun ortasında bulunan ve en az bir kez doğum yapmış toplam 60 sağlıklı keçi kullanılmıştır. Hayvanlar rastgele üç gruba ayrılmıştır. Grup 1 (n=20) 12 gün süreyle intravaginal sünger uygulamasına; Grup 2 (n=20) 7 gün süreyle aynı uygulamaya tabi tutulmuştur. Grup 3 (n=20) ise herhangi bir hormonal müdahale yapılmaksızın doğal çiftleşmeye bırakılmıştır. Çalışma süresince, süt örneklerinde yağ, protein, laktoz, yoğunluk, yağsız kuru madde (YKM), tuz, pH ve donma noktası parametreleri değerlendirilmiştir. Kan örneklerinde ise toplam antioksidan kapasite (TAS), toplam oksidan kapasite (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) analiz edilmiştir. Gebelik muayeneleri 30. günde ultrasonografi ile gerçekleştirilmiştir. Bulgulara göre Grup 1'de süt bileşenleri zaman içinde daha stabil bir seyir sergilemiştir. Grup 2'de bazı parametreler başlangıçta hızlı bir artış göstermiş, ancak takip eden haftalarda dalgalı bir seyir gözlenmiştir. Grup 3'te ise bazı süt bileşenlerinde azalma eğilimi tespit edilmiştir. OSİ açısından istatistiksel olarak anlamlı artış yalnızca Grup 2'de gözlenmiştir; Grup 1'deki artış ise istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Gebelik oranları Grup 1'de %80, Grup 2'de %85 ve Grup 3'te %75 olarak belirlenmiştir (p>0.05). Çalışma süresince hiçbir grupta klinik mastitis vakasına rastlanmamıştır. Bununla birlikte, sünger uygulanan gruplardaki bazı hayvanlarda geçici vaginitis bulguları gözlenmiş ve bu durum herhangi bir tedavi gerekmeksizin kendiliğinden iyileşmiştir. Sonuç olarak, uzun süreli progestagen uygulamasının kısa süreli protokole kıyasla süt bileşenlerinde daha stabil sonuçlar ve oksidatif stres düzeylerinde daha kontrollü bir seyir sağladığı görülmüştür. Bununla birlikte bu bulguların genellenebilirliğini artırmak amacıyla daha fazla sayıda hayvanın yer aldığı ve farklı mevsimsel koşulların değerlendirildiği çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır

İsmail Akar
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Kedilerde Ligasure destekli ovariohisterektomi operasyonlarından sonra uygulanan lazer tedavisinin yara iyileşmesi üzerine etkisinin termal kamera ve doppler ultrasonografi ile takip edilmesi

Bu tez çalışmasında dişi kedilerde uygulanan farklı ovariohisterektomi (OHE) tekniklerinin ardından lazer tedavisinin yara iyileşmesi üzerine olan etkileri termal kamera ve renkli Doppler ultrasonografi ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Çalışma kapsamında klinik olarak sağlıklı, anöstrus döneminde bulunan toplam 40 dişi kedi rastgele olarak dört gruba ayrılmıştır. Bu gruplar Grup 1 (LigaSure™ destekli OHE + lazer tedavisi), Grup 2 (LigaSure™ destekli OHE + plasebo tedavi), Grup 3 (geleneksel ligatür tekniği ile OHE + lazer tedavisi) ve Grup 4 (geleneksel ligatür tekniği ile OHE + plasebo tedavi) olarak isimlendirilmiştir. Tüm operasyonlar aynı cerrahi ekip tarafından eşit koşullarda gerçekleştirilmiştir. Yara bölgesine ait deri sıcaklığı termal kamera ve Doppler ultrasonografi kullanılarak belirlenen ROI (region of interest) alanı üzerinden değerlendirilmiştir. Ayrıca sistemik inflamatuvar yanıtın değerlendirilmesi Serum Amiloid A (SAA) düzeyleri operasyon öncesi ve postoperatif 24., 48., 72. saatler ile 7. günde ölçülmüştür. Elde edilen bulgulara göre en kısa operasyon süresi LigaSure™ uygulanan gruplarda kaydedilmiş, geleneksel teknik uygulanan gruplarda süre anlamlı düzeyde uzamıştır (p<0.05). Termal görüntülemelerde, lazer tedavisi uygulanan gruplarda minimum yüzey sıcaklığındaki düşüş postoperatif dönemde daha kısa sürede normale dönmüştür. Bu durum yara bölgesinde daha hızlı bir termal toparlanma süreci olduğunu düşündürmüştür. Doppler ultrasonografi bulgularına göre, özellikle ilk 24 saatte tüm gruplarda vasküler parametrelerde anlamlı bir azalma görülmüş, ancak lazer uygulanan gruplarda 7. gün itibarıyla bu parametreler preoperatif değerlere yakın düzeylere ulaşmıştır (p < 0.001). SAA düzeyleri değerlendirildiğinde, lazer uygulanan gruplarda daha sınırlı inflamatuvar yanıt gözlenmiş, özellikle 48. saatte Grup 1 ile Grup 4 arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p < 0.05). Sonuç olarak, LigaSure™ cihazı ile gerçekleştirilen OHE operasyonları, cerrahi sürenin kısaltılması ve doku travmasının azaltılması açısından avantaj sağlamaktadır. Postoperatif dönemde uygulanan lazer tedavisinin ise yara iyileşmesini hızlandırdığı, mikrovasküler perfüzyonu desteklediği ve sistemik inflamatuvar yanıtı azaltarak iyileşme sürecine olumlu katkıda bulunduğu belirlenmiştir.

Erdem Şahin
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Gebe kediler ile piyometralı kedilerde serum amiloid A (SAA) ve bazı hematolojik değerlerin karşılaştırılması

Bu çalışma, gebeliğin erken ve erken-orta dönemlerinde kedilerde serum amiloid A'nın (SAA) seyri ile piyometra olgularındaki SAA ve hemogram/biyokimya profillerini karşılaştırmayı amaçladı. Toplam 14 dişi kedi iki gruba ayrıldı: gebe grup (GK, n=7) ve piyometralı grup (PK, n = 7). Gebe grupta 12-18. gün ve 20-30. gün olmak üzere iki farklı zamanda, piyometralı grupta ise tanı anında kan örnekleri alındı. Hemogram, temel biyokimya parametreleri ve SAA analizleri aynı gün gerçekleştirildi. Grup içi karşılaştırmalar eşleştirilmiş testlerle, gruplar arası farklar bağımsız testlerle, zaman ve grup etkileri ise doğrusal karma model (LMM) ile değerlendirildi. Gebe kedi grubunda iki zaman noktası arasında SAA ve temel hemogram/biyokimya değişkenlerinde anlamlı farklılık saptanmadı. LMM analizinde eritrosit sayısı (RBC) (β = −0,67; p = 0,03) ve albümin (ALB) (β = −0,73; p = 0,01) düzeylerinde azalma belirlendi. Gruplar arası karşılaştırmada piyometralı kedilerin orta hücre popülasyonu (MID) (p = 0,05) ve ortalama korpusküler hemoglobin konsantrasyonu (MCHC) (p = 0,01) anlamlı olarak daha yüksekti ve lökosit (WBC) (p = 0,07) ve lenfosit sayısı (LYM) (p = 0,08) artış eğilimi gösterdi. Piyometralı grupta alkalin fosfataz (ALP) düzeyleri daha düşüktü (p = 0,07). LMM analizinde piyometralı grupta WBC (p = 0,04), MID (p = 0,03) ve MCHC (p = 0,03) yüksek; ALP ise düşük (p = 0,05) saptandı. SAA düzeyi piyometralı grupta artış eğilimi gösterdi (p = 0,06). Sonuç olarak, gebeliğin erken ve erken-orta dönemlerinde SAA düzeyleri fizyolojik sınırlar içinde kalmakta ve durağan seyretmektedir. Piyometra olgularında ise SAA'da artış eğilimi, nötrofilik yanıt ve MID yükselişi dikkat çekmektedir. SAA'nın hemogram ve biyokimya paneli ile birlikte ve seri ölçümlerle değerlendirilmesi, klinik tanısal değerini artırmaktadır.

Doğuş Oyar
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessEN

The compration of TWO different vaginal cytology staining and rapid progesterone test in bitch different time of sexuel cycle

In this study, we aimed to compare the advantages and disadvantages of two different vaginal cytology staining methods in different stages of sexual cycles in female dogs and to find out the reliability of the results of the determined sexual period and fast progesterone test results. In the study material, 37 female dogs were used, and female dogs were divided into three groups (10 dogs in each group) according to their sexual period (prooestrus, oestrus, metoestrus). A group of different female dogs with pyometra was also formed. As a result of smears performed during the progestus period, both erythrocytes and neutrophils were observed in both staining methods. 12.3 ± 2.89% parabasals, 52.4 ± 1.67% intermediates, 27.5 ± 1.23% superficials and 7.8 ± 1.07% keratinized superficial cells with papanicolaou staining method; 10.5 ± 2.7% parabasals, 52.4 ± 1.28% intermediates, 28.4 ± 1.43% superficials with nucleus, 8.7 ± 1.07% keratinized superficial cells were seen by diff quick staining method. Papanicolau staining method when applied during the oestrus period 77.5 ± 0.93% keratinized superficials, 20.3 ± 1.14% superficials with nucleus, 2.2 ± 0.786% intermediary cells; in the diff quick staining method, 78.7 ± 1.08% keratinized superficials, 20 ± 1.06% superficials, 1.3 ± 0.473% intermediary cells were observed and no parabasic cells were observed in both of the methods. Papanicolaou staining method was applied as diuretic stage with 0.8 ± 0.512% keratinized superficials, 11.7 ± 1.12% superficials, 29 ± 1.18% intermediates, 58.5 ± 1.80% basal-parabasal cells; In diff quick dyeing, 1.5 ± 0.885% keratinized superficials, 14% 1.29 core superficials, 28.8 ± 1.19% intermediates, 55.8 ± 1.74% basal-parabasal cells and metoestrus cells were seen in both staining methods. At the same time, a large amount of basal and parabasal type cells, neutrophils and bacteria were seen in smears of group pyometra. The progesterone test kit showed C1-C2 in the proestrous phase, C4 in the estrous stage,C4 in the diestrus stage and C2 scale in the pyometra case. Two different staining methods were compared in terms of cost, ease of use, reliability, image quality of cells. The reliability of the test was determined by comparing the sexual cycle determined by vaginal cytology and rapid progesterone test color scale. The same procedure was applied to dogs with pyrometers. As a result of this study; reliability, advantages and disadvantages were compared by using two different staining methods in vaginal cytology method and it was found that the differentiation of vaginal cells with papanicolaou staining method was easier than diff quick painting method, however, diff quick staining method could be preferred because of its rapid results in clinics. In addition, it was concluded that vaginal cytology and progesterone test kit can be used to diagnose the periods of sexual cycle Key Words: Progesterone test kit, Pyometra, Sexual cycles, Vaginal cytology

Animal diseasesDogsProgesterone+5
Birol Can Eren
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Holştayn düve ve ineklerde serum anti müllerian hormon düzeyleri il fertilite ilişkisinin araştırılması

Sığırlarda Anti Müllerian Hormon (AMH) konsantrasyonları ile antral folikül sayısı pozitif olarak ve yüksek seviyede ilişkilidir. Bu nedenle ovaryum rezervinin belirlenmesinde, oosit kalitesi, süperovulasyon cevabı, fertilite, verim ömrü gibi kriterlerin belirlenmesi için biyomarker olarak kullanılabilmektedir. Bu çalışmada inek ve düvelerde serum AMH düzeyleri ile fertilite parametreleri arasında olası ilişkilerin ortaya konulması amaçlanmıştır. Araştırmada 44 düve ve 40 inek materyal olarak kullanıldı. İneklerde ilk tohumlama gebelik oranı, gebelik başına ortalama tohumlama sayısı, postpartum 200 günde gruplarda gebelik oranları, açık gün sayısı fertilite parametreleri olarak analiz edildi. Düvelerin ilk tohumlamada gebe kalma oranları, gebe kalmayanların ikinci ve üçüncü tohumlama gebelikleri de ilave edilerek iki grubun gebelik oranları ve gebelik başına ortalama tohum sayıları karşılaştırıldı. Düvelerde ve ineklerde en düşük AMH düzeyi 0,001 ng/ml iken en yüksek seviye her iki grupta da 0,7 ng/ml olarak bulunmuştur. İnek ve düvelerde ortalama AMH düzeyi sırasıyla 0,26±0,17 ve 0,21±0,16 ng/ml±SD olarak belirlendi (p>0,05). AMH ölçümlerinden sonra tohumlanan ineklerde ve düvelerde 1., 2. veya 3. tohumda gebe kalanlar ile gebe kalmayanların ortalama AMH düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki görülmedi (p>0,05). Sonuç olarak düvelerde ve ineklerde tohumlamalar sonrasında gebelik oranlar ile AMH seviyeleri arasında bir ilişki kurulamamıştır. İnek ve düvelerde bireyler arasında AMH düzeyleri açısından varyasyonun çok yüksek düzeyde olması dikkat çekici bir bulgu olmuştur. İneklerde AMH düzeyleri ve fertilite ilişkisini ortaya koymak için yeni araştırmalar yapılarak bu konudaki bilgi birikiminin arttırılması gerekmektedir Anahtar Kelimeler: AMH, Fertilite, Ġnek, Düve

Antimüllerian hormonDüvelerFertilite+2
Esra Saltık
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Akkaraman ve pırlak ırkı koyunlarda serum antimüllerian hormon seviyeleri ile koyun başına düşen kuzu sayısı arasındaki ilişkinin incelenmesi

Yetiştiricilikte kullanılacak olan koyunların fertilite durumlarının tahmin edilebilmesi, hayvan yetiştiriciliğini daha kârlı hale getirebilmek için önem taşımaktadır. Bu bağlamda ovaryum rezervinin belirlenmesi, çiftlik hayvanlarının döl verimleri hakkında bilgi verebilme potansiyeline sahiptir. Bazı çalışmalarda, sağlıklı ve gelişmekte olan foliküller tarafından üretilebildiği bilinen antimüllerian hormon konsantrasyonları ile morfolojik olarak sağlıklı foliküller arasında pozitif bir ilişki olduğu bildirilmektedir. Bu bilgiden yola çıkarak yapılan bu çalışmada, Pırlak ve Akkaraman koyunlarında serum AMH seviyeleri ile koyun başına düşen kuzu sayısı arasındaki ilişki incelenmiştir. Bu amaçla, serum AMH seviyelerini belirlemek için üreme mevsimi öncesinde, 40 baş Pırlak ve 40 baş Akkaraman koyunundan kan örneği toplanmıştır. Serum AMH seviyeleri ELISA yöntemi kullanılarak belirlenmiştir. Doğum yapan koyunların sayısı, doğum tipi (tekiz, ikiz, üçüz), kuzuların cinsiyetleri, doğum kolaylığı gibi veriler kaydedilmiştir. Yapılan çalışmada; Pırlak koyunlarının serum AMH değerlerinin (51.29 - (9.8 -180.12) pg/ml), Akkaraman koyunlarının serum AMH değerlerinden (20.66 - (10.49 - 49.97) pg/ml) istatistiksel olarak yüksek olduğu (p<0.01) ve Pırlak koyunlarında çoğul gebeliği bulunan koyunların, tek yavru doğuran koyunlara oranla istatistiksel olarak daha yüksek serum AMH seviyesine sahip olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Sonuç olarak Pırlak koyunlarında çoğul gebe kalma ihtimali yüksek hayvanların seçilmesinde serum AMH düzeyinin bir belirteç olabilme potansiyeline sahip olduğu kanaatine varılmıştır. Anahtar kelimeler: Antimülerian Hormon, Fertilite, Koyun

Akkaraman koyunlarıAntimüllerian hormonFertilite+4
Cengiz Çırak
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Anöstrus döneminde; 9 gün ve 12 gün süreyle progestagen içeren intravaginal sünger ile senkronize edilen koyunlarda kızgınlık ve gebelik oranlarının araştırılması

Araştırmada 2-3 yaşta, ortalama 40-50 kg canlı ağırlığında 300 adet mor karaman ırkı koyun kullanılmıştır. Koyunlar, herbirinde 100 adet koyun bulunacak şekilde 3 gruba ayrılmıştır. I. gruba 9 gün süreyle, II. gruba ise 12 gün süreyle intravaginal sünger uygulaması yapılmıştır. III. grup ise kontrol grubu olarak ayrılmıştır. Süngerlerin çıkarılmasını takiben 500 IU PMSG enjeksiyonu yapıldı. 24- 48 saat içinde kızgınlığa gelme oranlarına bakılmıştır. Kızgınlığa gelen ve çiftleşen koyunlara 39. gün ve 42. gün ultrasonla gebelik muayenesi yapıldı. İntravaginal süngerin uygulandığı 0. gün, 5. gün, 9. gün ve 12. günlerde koyunlardan kan alınarak progesteron değerlerine bakıldı. Bu sonuçlara göre; 12 gün süreyle uygulanan intravaginal süngerin ikizlik ve üçüzlük sayısı bakımından daha başarılı sonuçlar verdiği kanısına varılmıştır.

AnöstrusGebelikKoyunlar+4
Özer Dalaman
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

İneklerde farklı sürelerde yapılan progesteron uygulamalarının gebelik oranına etkisinin araştırılması

Bu araştırmada, ineklerde döl verimini artırmak amacıyla farklı sürelerde kullanılan intravaginal gereçlerin gebelik oranlarına etkisi araştırıldı. Araştırmada 1-3 laktasyon geçirmiş 100 baş Holştayn ırkı inek kullanılmıştır. İnekler, her grupta 50 adet bulunacak şekilde CL olan ve olmayan şeklinde ikiye ayrıldı. I. gruptaki ineklere progesteron içeren silikon 7 gün süreyle, II. gruptakilere ise progesteron içeren silikon 12 gün süre ile uygulanmıştır. Her iki gruba silikonların çıkarıldığı gün PGF2α enjeksiyonu yapılmıştır. İneklere PGF2α uygulamasından 60 saat sonra fix time suni tohumlama ve suni tohumlama esnasında GnRH enjeksiyonu yapılmıştır. Tohumlamadan sonraki 30. gün USG ile gebelik muayenesi yapılmış ve gebelik oranları, sırasıyla %56 (28/50) ve %44 (22/50) olarak belirlenmiştir ve farkın istatistiki olarak önemli olmadığı görülmüştür. Sonuç olarak, progesteron içeren intravaginal araçların, uzun süreli uygulamalar yerine kısa süreli uygulamalarında alternatif olabileceği görüldü.

Fatih Onay
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

İneklerde vitamin E enjeksiyonlarının retensiyo sekundinarum ve üreme parametrelerine etkisi

Sunulan çalışma ile yüksek antioksidan kapasiteye sahip Vitamin E (Vit E) enjeksiyonlarının başta retensiyo sekundinarum (RS) olmak üzere üreme parametrelerine olan etkisi ve senkronizasyon sonucu sabit zamanlı tohumlama yapılan ineklerde, tohumlama anında Vit E enjeksiyonlarının gebelik oranları ile embriyonik ölüm üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada laktasyon ortalamaları 1.6 (1-8. laktasyon arasında) olan 55 baş bir defa doğum yapmış inek, 152 baş ise birden fazla doğum yapmış inek olmak üzere toplamda 207 inek seçildi ve bu inekler iki gruba ayrıldı. Vit E grubundaki ineklere (PPVİT-E., n=103), doğumlarına ortalama 23.5±2.5, 16±2.5, 9±2.5 gün kala her hafta 6 ml (900 IU dl-alfa tokoferol asetat, Evigen®, Aksu Farma, Türkiye) ve doğumdan sonra ortalama 42. günde 6 ml Vit E kas içi enjeksiyonu yapıldı. Kontrol grubuna (PPKONT. , n=104) aynı günlerde 6 ml %0.9 NaCl serum fizyolojik kas içi uygulandı. Vit E enjeksiyonlarının kan serumundaki α-tokoferol yoğunluğuna olan etkisini görebilmek için, çalışmaya başlamadan önce Vit E grubundan 10, kontrol grubundan 10 inekten kan alındı ve aynı ineklerden doğum yaptıkları anda tekrar kan alınarak, kan serumundaki α-tokoferol yoğunluğunun değişimi hesaplandı. Sırasıyla serum α-tokoferol seviyesi değişimi (µg/ml) PPVİT-E.'de +1.66 µg/ml, PPKONT. 'da ise +0.25 µg/ml, olarak bulundu. İki grup arasında istatistiki açıdan önemli bir fark bulunamadı (p>0.05). Vit E ve kontrol gruplarında sırasıyla RS oranı %5; %15; doğum-ilk östrus görülme 36.1; 37.0 gün; birinci tohumlama başarısı %40; %42; ikinci tohumlama başarısı %31; %29; üçüncü tohumlama başarısı %28; %24; boş geçen gün sayısı 136.0; 136.9; 200 gün, gebelik başarısı ise %70; %69 olarak belirlendi. Vit E grubundaki RS görülme oranı istatiksel açıdan önemli bulunurken (p<0.05) diğer parametreler arasında önemli bir fark bulunamadı (p>0.05). PPVİT-E ve PPKONT gruplarından bağımsız olarak Double Ovysnch ile senkronize edilen ilk tohumlaması yapılacak 196 inek iki gruba ayrıldı. Tohumlama anı (STVİT-E , n=99) grubuna 6 ml (Evigen®, Aksu Farma, Türkiye) kas içi yapıldı. Kontrol grubuna (STKONT., n=97) ise tohumlama anı 6 ml %0.9 NaCl serum fizyolojik kas içi uygulandı. STVİT-E ve STKONT. gruplarında sırasıyla ilk tohumlama başarısı %40.4; %40.2; embriyonik kayıp oranı %10.0; %23.1 olarak saptandı ve iki grup arasındaki bu parametrelerde istatistiki açıda önemli bir fark bulunamadı (p>0.05). Sonuç olarak ineklerde doğuma yakın dönem ve doğum sonrası dönem yapılan Vit E enjeksiyonlarının RS oranını azaltma üzerine olumlu bir etki yaparken diğer fertilite parametreleri üzerine herhangi bir etkisi olmadığı, ayrıca senkronizasyon sonucu sabit zamanlı suni tohumlama anında yapılan Vit E enjeksiyonlarının fertilite parametreleri üzerine olumlu katkısının istatiksel olarak önemli olmadığı kanısına varılmıştır.

FertiliteGebelikHayvan hastalıkları+5
Şevket Güçlü
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Sütçü ineklerde mastitis aşısının etkinliğinin araştırılması

Sütçü inekler üzerinde gerçekleştirilen bu araştırma, mastitis aşısının etkinliğini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Postpartum 20. günden başlayarak 100 gün boyunca, aşı uygulanan ineklerden alınan süt örnekleri üzerinde somatik hücre sayısı (SHS) değerleri incelenmiştir. Araştırmada, 200 gün ve üzeri (200-220 gün aralığında) olan 1-3. laktasyon döneminde bulunan 80 baş Holstein ırkı inek kullanılmıştır. Belirli zaman aralıklarında Kalifornia Mastitis Testi (CMT) yapılmış ve CMT pozitif sonuç veren meme çeyreklerinden alınan süt örneklerinde mikrobiyolojik analiz yapılmıştır. Analiz sonuçlarına göre çalışmada aşı (n=40) ve kontrol grubu (n=40) olmak üzere iki farklı grup oluşturulmuştur. Aşı grubuna dahil edilen hayvanlara ticari bir mastitis aşısı (Startvac® , Spain) uygulanmıştır. Aşılama prosedürü, aşı prospektüsüne uygun bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Kontrol grubuna ise herhangi bir uygulama yapılmamıştır. Aşı ve kontrol gruplarındaki hayvanlardan, doğumdan sonraki 20. günden itibaren her 10 günde bir süt örneği alınmış ve somatik hücre sayısı incelenmiştir. Her meme lobu için ayrı istatistiksel analizler yapılmıştır. Yapılan analizlere göre; sağ ön meme, sağ arka meme, sol ön meme ve sol arka meme için SHS değerlerinde kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (P>0,05). Gerekli profilaksi uygulamalarının gerçekleştirilmediği işletmelerde mastitis aşısı uygulamasının tek başına meme enfeksiyonlarını önlemede yetersiz olduğu ve böylece SHS'nı etkin şekilde düşüremediği sonucuna varılmıştır. Bu sonuçlar, aşının etkinliğinin değerlendirilmesinde çevresel koşullar, sağımhane şartları ve profilaktik önlemler gibi faktörlerle birlikte ele alınması gerektiğini vurgulamaktadır.

AşılarMastitSomatik hücre sayısı+6
Emre Büyükkal
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Pyometralı kedilerde serum amiloid düzeylerinin hematolojik ve biyokimyasal parametrelerle birlikte değerlendirilmesi

Pyometralı Kedilerde Serum Amiloid Düzeylerinin Hematolojik ve Biyokimyasal Parametrelerle Birlikte Değerlendirilmesi Sunulan bu çalışmada pyometra vakalarında tanı amaçlı sıklıkla kullanılan hematolojik ve biyokimyasal parametreler ile bir akut faz proteini olan serum amiloid A (SAA) değerinin etkinliğinin incelenmesi amaçlandı. Klinik olarak en sık tercih edilen parametreler ile SAA arasında herhangi bir korelasyon olup olmadığına bakıldı. İstatistiksel olarak önemlilik düzeyleri tespit edildi. Kedilerde pyometra vakaları ile ilgili çalışmalar oldukça sınırlıdır. Bu sebeple araştırmanın konusunu kedilere ait örnekler oluşturdu. Çalışmada farklı ırk, yaş ve kilolarda olmak üzere toplamda 14 adet kediye ait kan örnekleri kullanıldı. Kediler 2 gruba ayrıldı. Grup I'i klinik muayenede herhangi bir hastalık belirtisi olmayan ve kan parametreleri normal sınırlarda olan sağlıklı kabul edilen rutin ovariohisterektomi (OVH) operasyonu için kliniğe getirilmiş 7 kedi; Grup II'yi ise yapılan detaylı klinik muayene, hematolojik analizler ve ultrasonografik incelemeler sonrasında pyometra tanısı konulan 7 kedi oluşturdu. Çalışma grubundaki sağlıklı ve pyometralı kedilerin hematolojik parametreleri değerlendirildiğinde lökosit (WBC), nötrofil (NEU) ve monosit (MON) değerleri arasında istatistiksel olarak önemli derecede fark bulundu. Grup II'e ait bu değerler Grup I'e ait değerlere oranla anlamlı derecede yüksek tespit edildi (p<0.001). İncelenen diğer kan parametrelerinden olan eozinofil (EOS), lenfosit (LYM), eritrosit (RBC), hemoglobin (HGB), ortalama alyuvar hacmi (MCV), korpuskuler hemoglobin konsantrasyonu (MCHC), hematokrit (HCT) ve trombosit (PLT) arasında her iki grup karşılaştırıldığında önemli bir fark saptanmadı (p>0.05). Çalışma grubunu oluşturan kedilerde organ fonksiyonları incelendiğinde ve gruplar arası biyokimya parametrelerindeki değişimler değerlendirildiğinde alanin aminotransferaz (ALT), aspartat transaminaz (AST), kreatinin (CRE), total protein (TP), total bilirubin (TBİL), glukoz (GLU) değerleri arasında istatistiksel olarak önemli düzeyde fark tespit edildi (p<0.001). Alkalen fosfataz (ALP), kan üre nitrojeni (BUN) ve gama glutamil transferaz (GGT) arasında istatistiksel olarak önemli fark bulundu (p<0.05). Yapılan çalışmada serum amiloid A değerinin gruplar arası karşılaştırılmasında pyometralı grubun SAA değerinin sağlıklı gruba oranla anlamlı düzeyde yüksek olduğu sonucuna varıldı (p<0.001). Araştırma sonucunda elde edilen verilere göre akut faz proteinlerinin (APP) hematolojik ve biyokimyasal analizlere ek olarak birlikte değerlendirilmesinin erken teşhis ve tedavide önemli bir rolü olduğu vurgulandı. Anahtar Kelimeler: Biyokimya, Hematoloji, Kedi, Pyometra, Serum amiloid

AmiloidBiyokimyaHematoloji+3
Rüştü Karataş
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Elbistan Termik Santrali'nin etrafında yetiştirilen sığırların folikül sıvılarında ağır metal ve oksidatif stres parametrelerinin değerlendirilmesi

Termik santraller, çevreye saldıkları zararlı gazlar ve tozlar aracılığıyla ağır metaller yaymaktadır. Bu ağır metallerden su, hava, toprak etkilenmektedir. Buna bağlı olarak insan ve hayvan sağlığı da zarar görmektedir. Çiftlik hayvanları her geçen yıl daha fazla artan yoğunlukta bu kirliliğe maruz kalmaktadır. Bu kirliliğin olası etkilerinden birisi de hayvanların üreme sistemi üzerine olmaktadır. Bu tezde Elbistan Termik Santrali çevresinde yetiştirilen ineklerde ovaryum folikül sıvılarının ağır metal düzeylerinin tespit edilmesi ve folikül sıvısının biyokimyası üzerine olası etkilerini belirlemek için oksidatif stres parametrelerinin ölçülmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla, Elbistan Termik Santrali çevresindeki (n=25) ve Elâzığ'daki (n=14) mezbahalarda kesilen ineklere ait folikül sıvıları kullanıldı. Folikül sıvısında kadmiyum (Cd), kurşun (Pb), cıva (Hg) ölçümleri atomik absorpsiyon spektrometresi ile malondialdehit (MDA), glutatyon (GSH) düzey ölçümleri ve glutatyon peroksidaz (GSH-Px) aktivitesi spektrofotometre ile kolorimetrik olarak ölçüldü. Daha sonra elde edilen parametrelerin istatistiki analizleri yapıldı. Sonuç olarak; Elbistan Termik Santrali çevresinde yetiştirilen ineklerin folikül sıvılarında Pb konsantrasyonunun (22,27 ±1,73 µg/dl, P<0,05) ve Elazığ yöresinde yetiştirilenlerde ise MDA konsantrasyonun (85,77 ± 10,40 µmol, P<0,05) yüksek olduğu, ancak Cd, Hg, GSH düzeylerinin ve GSH-Px aktivitesinin farklı olmadığı tespit edildi (P>0,05).

Ağır metallerFoliküler sıvıHayvan yemleri+5
Serkan Ali Akarsu
Fırat University · Institute of Health Sciences
2014
00
DoctorateOpen AccessTR

Gebe olmayan izole sığır uterus kontraksiyonları üzerine Ceftiofur ve Meloxicam`ın etkileri

Bu çalışmada üçüncü kuşak bir sefalosporin olan ceftiofur ve nonsteroit antiinflamatuvar olan meloxicam'ın izole gebe olmayan inek ve düve miyometriyumunun spontan kasılmaları üzerine etkileri araştırıldı.Siklusun foliküler döneminde bulunan inek ve düvelerden alınan miyometriyal şeritler, % 95 oksijen % 5 karbondioksit içeren gaz ile sürekli gazlanan, 38?C'deki ve pH'sı 7.4 olan, 5 ml Krebs solusyonu bulunan izole organ banyosuna asıldı. Doksan dakikalık gerime uyum süresi sonunda, düzenli spontan kasılma gösteren şeritlerin kasılmaları, izometrik güç çevirgeci (transducer) kullanılarak 10 dakika süre ile kaydedildi ve bu veriler kontrol olarak kullanıldı. Daha sonra şeritlerin bulunduğu banyo sıvısına 500, kümülatif 1000 ve 2000 µM dozlarında ceftiofur (n=16); veya 0.5, kümülatif 1.0 ve 1.5 µM meloxicam (n=17) ilave edildi. Her doz eklemesinden sonra kasılmalar 10 dakika süreyle kaydedildi. Ceftiofur ve meloxicam'ın 10 dakikalık periyotta, spontan kasılmaların frekans (sıklık), amplitüd (büyüklük) ve eğri altında kalan alan (EAKA) değerleri üzerine etkisi değerlendirildi. Verilerin istatistiksel analizinde Wilcoxon Signed Ranks Testi ve Pearson Korelâsyon Analiz Testi'nden yararlanıldı.İzole organ banyosuna eklenen tüm dozlarda ceftiofur'un kasılmaların sıklığını azalttığı (P<0.05), büyüklüğünü etkilemediği (P>0.05) belirlendi. 500 ve kümülatif 1000 µM ceftiofur ilavesi sonrası EAKA'daki artış istatistikî olarak önemsiz iken (P>0.05), kümülatif 2000 µM sonrası artışın önemli olduğu (P<0.05) tespit edildi.Organ banyosuna eklenen 0.5 µM meloxicam'ın kasılmaların sıklığını artırdığı (P<0.05), kümülatif 1.0 µM'lük dozun sıklığı etkilemediği (P>0.05), kümülatif 1.5 µM ilavenin ise kasılmaların sıklığını belirgin şekilde azalttığı (P<0.05) gözlendi. Ayrıca meloxicam'ın doza bağlı olarak kasılmaların büyüklük ve EAKA'ını da belirgin olarak azalttığı (P<0.05) belirlendi.İn vitro nitelikli olan bu çalışmada, ceftiofur'un tüm dozlarda kasılmaların sıklığını azalttığı, büyüklüğünü etkilemediği, EAKA'ı ise yüksek dozlarda artırdığı; meloxicam'ın ise düşük dozlarda sıklığı artırırken orta dozlarda etkilemediği, yüksek dozlarda azalttığı, tüm dozlarda büyüklük ve EAKA'da belirgin olarak azalmaya yol açtığı söylenebilir. Sonuç olarak ceftiofur ve meloxicam'ın gebelik ve postpartum dönemde kullanılırken bu etkilerinin göz önünde bulundurulmasının klinik açıdan önemli olabileceği kanaatine varıldı.

KasılmalarMiyometriumİnekler
Nevzat Saat
Fırat University · Institute of Health Sciences
2009
00
DoctorateOpen AccessTR

İneklerde oksitosin enjeksiyonlarının luteal regrasyon üzerine etkisi

28 6. ÖZET Bu çalışmada, ineklere kızgınlık siklusunun erken (4, 5 ve 6. günlerinde) ve. geç (14, 15 ve 16. günlerinde) luteal döneminde, deri altı uygulanan oksitosinin luteal regresyon üzerine olan etkilerini ortaya koyma amaçlandı. Çalışmada materyal olarak, toplam 20 inek kullanıldı. Hayvanların östrüsleri 1 1 gün ara ile iki defa 25 mg Dinoprost trometamin kas içi enjekte edilerek senkronize edildi. Daha sonra hayvanlar, A ve B olmak üzere, rastgele 10'arlı 2 gruba ayrıldı. A grubundaki 10 ineğe, 1. kızgınlık siklusunun 4, 5 ve 6. günlerinde, bölünmüş iki doz halinde, 12 saat ara ile deri altı 20 mi % 0.9 NaCl; 2. kızgınlık siklusunun aynı günlerinde, günlük 100 IU oksitosin, bölünmüş iki doz halinde, 12 saat ara ile deri altı enjekte edildi. Aynı uygulamalar, B grubu hayvanlara 1. ve 2. kızgınlık sikluslarının 14, 15 ve 16. günlerinde yapıldı. Her iki grup hayvandan, iki kızgınlık siklusu boyunca gün aşın kan örnekleri alındı. Kan serumu progesteron değerleri double RIA ile tayin edildi. Siklusun erken döneminde oksitosin uygulanan A grubu hayvanlardan birinde siklus kısalırken, bir hayvanda da 32. güne kadar yapılan klinik gözlemde kızgınlığa gelmediği, diğer 8 inekte ise siklus sürelerinin oksitosin uygulamalarından etkilenmediği görüldü. Geç luteal dönemde oksitosin uygulaması yapılan B grubunda, bir hayvanın siklusu uzarken, bir hayvanın da 32. güne kadar yapılan takipte kızgınlığa gelmediği, diğer 8 inekte ise, siklus sürelerinin uygulamadan etkilenmediği belirlendi. Progesteron yönüyle, A grubu hayvanların, 2. kızgınlık siklusunun 4, 6, 10 ve 12. günlerindeki progesteron düzeyinin, 1. kızgınlık siklusuna göre düşük olduğu; B grubunda ise, 2. kızgınlık siklusunun 8 ve 18. günlerindeki progesteron değerlerinin 1. siklusun aynı günlerine göre yüksek olduğu belirlendi. Sonuç olarak, ineklere kızgınlık siklusunun erken ve geç luteal döneminde, belirtilen doz ve süre ile uygulanan oksitosinin, kızgınlık siklus süresi ve kan serumu progesteron düzeyleri üzerine belirgin bir etkisinin olmadığı tespit edildi.

Hamit Yıldız
Fırat University · Institute of Health Sciences
2000
00
DoctorateOpen AccessTR

Elazığ bölgesine ithal edilen ineklerin doğum sonrası fertilite durumlarının araştırılması

38 6. ÖZET Bu çalışma, Elazığ ve çevresine 1991-1996 yılları arasında ithal edilen Simental ve Holştayn ırkı ineklerde doğum sonrası fertilite durumlarının takip edilmesi ve bölgeye uyumlarının araştırılması amacı ile yapıldı. Bölgeye gebe olarak getirilen Simental ve Holştayn ırkı ineklerin doğumdan önce kayıtlan tutuldu. Hayvanların beslenme durumu, barınaklar, idari faktörler değerlendirildi. Doğumdan sonra, hayvanlar iki gruba ayrıldı. Birinci grubu oluşturan hayvanlar, gebe kalıncaya veya 5. tohumlamaya kadar takip edildi. İkinci grubu oluşturan hayvanlar, postpartum 15-60. günler arası, haftada iki defa, alınan kan örneklerinde, plazma progesteron değerleri ve haftada bir defa yapılan rektal ve ultrason muayeneleri ile izlendi. Simental ırkı ineklerde, uterus involusyonu, doğum-ilk tohumlama aralığı, doğum-gebe kalma aralığı ve buzağılama aralığı sırası ile 46.25±10.80, 80.47+3.25, 136.88±5.22 ve 417.10±5.21 gün, Holştayn ırkı ineklerde aynı parametreler 45.25±7.68, 90.42+5.30, 132.16+7.86 ve 410.83+7.78 gün olarak hesaplandı. İki ırk arasında, involusyon süresi, doğum-ilk tohumlama aralığı, doğum-gebe kalma aralığı ve buzağılama aralığı arasında istatistiki olarak önemli fark görülmediği tespit edildi. Gebelik başına tohumlama sayısı, ilk tohumlamada gebelik oranı ve toplam gebelik oranı Simental ırkı ineklerde, 2.20, % 18.31 ve % 18.91 iken, Holştayn ırkı ineklerde sırası ile 1.78 % 33.33 ve % 29.69 olarak bulundu. Toplam gebelik oranında ırklar arasında istatistiki olarak önemli fark görülmez iken, birinci tohumlamada gebelik oranının Simental ırkı ineklerde daha düşük ve gebelik başına tohumlama sayısının daha yüksek (P<0.05) olduğu belirlendi. Doğum sonrası görülen hastalıklardan retensiyo sekundinarum Simental ırkı ineklerde % 37.03, Holştayn ırkı ineklerde % 19 oranında görüldü. Metritis, Pyometra, servisitis, Holştayn ırkı ineklerde sırası ile % 21, % 2, % 5, Simental ırkı ineklerde ise % 25.92, % 0 ve % 4.62 oranında görüldü. Simental ırkı ineklerin % 15.74 ve Holştayn ırkı ineklerin ise % 14'ünde ovaryum kisti tespit edildi. Simental ırkı ineklerde, güç doğum ve abortus oranı sırası ile % 18.50, % 4.62, Holştaynlarda ise % 13, % 2 idi.39 Simental ırkı inek yetiştiricilerinin % 78.16'sı sun'i tohumlama, Holştayn ırkı inek yetiştiricilerinin % 53.84 boğa ile tohumlama yapmaktadır. Bölgede sürüden çıkarma oranı Simental ırkı ineklerde % 30.5, Holştaynlarda ise % 16 olarak tespit edildi. Sonuç olarak, hayvancılığı geliştirme açısından bir seçenek olan damızlık hayvan ithalinin, yeterli alt yapı ve barınak oluşturulmadan, yetiştiriciye tam bir eğitim verilmedikçe ve bu konuda yeterli uzman yetiştirilmedikçe, başarıya ulaşılması oldukça zor görülmektedir.

Muhterem Aydın
Fırat University · Institute of Health Sciences
2000
00
DoctorateOpen AccessTR

Koyunlarda koç katımı öncesi antioksidan kullanımının oksidatif stres ve bazı fertilite parametreleri üzerine etkisi

Amaç: Sunulan çalışma, üreme sezonunun olduğu yaz mevsiminde sıcaklık stresi etkisinde kalan koyunlarda, koç katımı öncesinden verilen antioksidanların (A, D, E ve Se) oksidatif stres ve fertilite parametreleri üzerine etkisinin araştırılması amacıyla yapıldı. Gereç ve Yöntem: Bu amaçla çalışmada 71 baş Zom koyunu kullanıldı. Koyunlar koç katımından 2 ay öncesinden antioksidan verilen (Grup I; n=36) çalışma grubu ve verilmeyen kontrol grubu (Grup II; n=35) olmak üzere ikiye ayrıldı. Tüm hayvanlardan, TAS ve TOS düzeyleri için koç katımından 2 ay önce, 1 ay önce ve koç katım anında, MDA için koç katımı sonrası 16. ve 24. günlerde kan örnekleri toplandı. Çalışma süresince bölgenin sıcaklık verileri ve sıcaklık nem indeks değerleri kaydedildi. Bulgular: Meteorolojik verilere göre koç katımı anında hayvanların sıcaklık etkisiyle, özellikle Temmuz ve Ağustos aylarında, öğlen saatlerinden akşam saatlerine kadar THI'nin yüksek etkisine maruz kaldığı belirlendi. Yapılan antioksidan uygulamalarının; Grup I ve Grup II'nin aynı günlerdeki oksidatif stres parametreleri sonuçlarını istatistiksel olarak değiştirmediği görüldü. Ancak her iki grubun farklı günlerinde anlamlı bulunan değerler elde edildi. Fertilite parametreleri açısından gruplar arasında istatistiksel farklılık bulunmadı. Ancak, ikizlik oranının Grup I'de (%30), kontrol grubuna göre (%10,5) yaklaşık üç kat fazla çıktığı tespit edildi. Sonuç: Elde edilen sonuçlara göre, gruplar arasında aynı günlerde alınan örneklerin sonuçları arasında oksidatif stres parametreleri açısından herhangi bir fark bulunamadı. Ancak antioksidan uygulamasının ikizlik oranına olumlu bir etkisinin olduğu görüldü. Meteorolojik veriler dikkate alındığında hayvanların üreme mevsimi boyunca sıcaklık stresine maruz kaldıkları görülmüştür. Sonuç olarak, yazın sıcaklık stresinin olumsuz etkilerine karşı koruyucu önlemler alınmasının ve antioksidan uygulamalarının faydalı olacağı düşünülmektedir.

AntioksidanlarFertiliteHayvancılık+6
Yasemin Kaplan Bilmez
Dicle University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Koyunlarda gebelik ilişkili glikoproteinler (PAGS) ile gebelik teşhisi

Amaç: Gebelik ile ilişkili glikoproteinler (PAGs) koyunları da kapsayan ruminantlarda gebelikte trofoblastik hücrelerden köken alan iki çekirdekli hücreler tarafından üretilmektedir. Sunulan bu çalışmada koyunlarda erken gebelik ve tüm gebelik boyunca kan plazmasındaki PAGs konsantrasyonunun belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışma için toplam 16 baş gebe koyun kullanıldı. Birinci çalışma (gebelik boyunca PAGs profilinin izlenmesi) için 8 baş koyundan gebeliğin 0, 55, 85, 113 ve 145. günlerinde kan plazması toplandı. İkinci çalışma (erken gebelikteki PAGs profilinin belirlenmesi) için ise gebeliğin 18, 21, 25, 28 ve 35. günlerinde kan plazma örnekleri toplandı. Elde edilen plazma örneklerinde PAGs değerleri ticari (Sheep Pregnancy Associated Glycoproteins) ELISA kiti ile ölçüldü. Bulgular: Sonuçlar değerlendirildiğinde gebeliğin 0. gününde plazmada bazal seviyede PAGs olduğu tespit edilmiştir (14,99±1,63 ng/ml). Birinci çalışmada gebeliğin 0. günü ile kıyaslandığında; gebeliğin 55, 85, 113 ve 145. günlerindeki değerleri arasında istatistikî olarak önemli bir fark tespit edilmiştir (p<0,05). İkinci çalışmada ise gebeliğin 35. gününde plazma PAGs değerinin 18. gün ile kıyaslandığında önemli ölçüde arttığı tespit edilmiştir (p<0,05). Sonuç: Elde edilen sonuçlar değerlendiğinde koyunlarda gebelik boyunca plazma PAGs düzeyinin sürekli artan bir profil çizdiği görülmektedir. Yine bu sonuçlara göre çalışmada kullanılan PAGs kiti ile en erken 35. günde gebelik teşhisi yapılabileceği söylenebilir. Anahtar Sözcükler: gebelik ile ilişkili glikoproteinler (PAGs), gebelik, ELISA, koyun, gebelik teşhisi

Enzime bağlı immünosorbent testiGebelikGlikoproteinler+3
Uğur Uçar
Dicle University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Koyunlarda erken gebelik teşhisinde sığır gebelik ilişkili glikoprotein kitlerinin kullanılabilirliğinin araştırılması

TÜRKÇE ÖZET Amaç: Gebelik ilişkili glikoproteinler (PAGs) ruminantlarda gebelik sırasında çift çekirdekli trofoblastik hücrelerden sentezlenir ve maternal kan dolaşımına geçerler. Bu çalışmada, koyunlarda erken gebelik teşhisinde ticari sığır gebelik test kitinin kullanılabilirliği araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Bu amaçla, 13 baş gebe Konya Merinosu koyundan çiftleşme sonrası 21, 28, 35, 42, 49, 56, 63 ve 70. günlerde kan örnekleri alındı. Koyunların gebeliği doğumlar ile teyit edildi. Elde edilen plazma örneklerinde PAGs değerleri ticari (Bovine Pregnancy Associated Glycoproteins) ELISA kiti ile ölçüldü. Üretici firmanın talimatına göre, PAGs'ın plazma seviyesi 0,3'ün üzerindeyse gebelik için pozitif kabul edildi. Bulgular: Pozitif PAGs değerlerinin oranı gebeliğin 21, 28, 35, 42, 49, 56, 63 ve 70. günlerde sırasıyla %7,69, %30,77, %69,23, %61,54, %76,92, %92,31, %100 ve %100 olarak tespit edildi. Bu sonuçlar göz önüne alındığında, sığır PAGs testinin duyarlılığı gebeliğin ilerlemesiyle artmaktadır. Sonuç: Elde edilen sonuçlara göre, gebelik pozitif için 0,3 değeri esas alındığında gebeliğin erken döneminde koyunlar için hala bir hata payı olmasına rağmen koyunlarda gebelik teşhisinin özellikle gebeliğin 35. gününden sonra sığır PAGs kiti kullanılarak yapılabileceği kanısına varıldı.

GebelikGebelik-hayvandaKoyunculuk+5
Yasemin Kaplan Bilmez
Dicle University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Diöstrustaki ve anöstrustaki köpeklerde östrusun uyarılması

Anöstrusun sonlandırılması ve östrusun uyarılması, köpeklerde uzun süren anöstrus olgularına bağlı infertilite sorununda ve damızlık köpeklerde gebeliğin ve doğumun eş zamanlı olması istendiği durumlarda gerekli olmaktadır. Bu çalışmanın amacı diöstrus ve anöstrus dönemindeki köpeklerde östrusu uyarmak amacıyla aglepristone + cabergoline uygulamasının, yalnızca cabergoline uygulamasına göre avantaj sağlayıp sağlamadığını belirlemektir. Bu amaçla proöstrus veya östrus dönemlerinde olmadığı belirlenen farklı ırklardan 12 dişi köpek Grup I (n=6) ve Grup II (n=6) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Grup I' e 5 µg/kg dozda cabergoline (Dostinex 500 ?g/tablet) proöstrus belirtileri başlayana kadar veya en fazla 45 gün süreyle her gün oral olarak verildi. Bu gruptaki köpeklerden cabergoline uygulaması öncesinde (C0), uygulama başladıktan 1 hafta sonra (C1), proöstrusun görüldüğü gün (P0), bunu takiben 7 (P7), 11 (P11), 13 (P13) ve 23. (P23) günlerde olmak üzere kan örnekleri toplandı. Grup II' deki köpeklere arka arkaya 2 gün 10 mg/kg dozda aglepristone (Alizine 30 mg/ml), enjeksiyon şeklinde uygulandı. İlk aglepristone uygulamasını takiben 15 gün sonrasında cabergoline Grup I'de olduğu gibi uygulanmaya başlandı. Bu gruptaki köpeklerden, Grup I'de alınan kan örneklerine ilave olarak ayrıca, aglepristone uygulamasına başlamadan önce (A0), ve ilk uygulamadan 1 hafta sonra (A1) da kan örnekleri toplandı ve serum elde edildi. Toplanan serum örneklerinden çalışma bitiminde progesteron ölçümleri ELISA yöntemiyle yapıldı. Her iki grupta da östrus uyarımı sağlanan köpekler erkek köpekle bir araya getirilerek çiftleştirildi. Çiftleşmeler sonrası 30-35. günlerde ultrason ile gebelikler doğrulandı. Grup I'de östrus gösteren 4 köpekten 4'ünde gebelik gözlendi, Grup II'de östrus gösteren 5 köpekten 3 tanesinde gebelik gözlenirken birinde çiftleşme gerçekleşmedi, bir diğerinde ise çiftleşme gebelikle sonuçlanmadı. Her iki grupta da gebe olan köpekler normal doğum ile sağlıklı yavrular doğurdular. Sonuç olarak diöstrus veya anöstrus dönemindeki herhangi bir köpekte östrus uyarımı amacıyla aglepristone + cabergoline uygulamasının sadece cabergoline uygulamasına göre elde edilen gebelik oranları yönünden belirgin bir fayda sağlamadığı görüldü.Anahtar kelimeler: aglepristone, cabergoline, köpek, östrus uyarımı, progesteron.

AglepristoneKabergolinKöpekler+2
Merve Tural
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Suböstrüslu sütçü ineklerde norgestomet ile birlikte prostaglandin kullanımının fertilite üzerine etkisi

Bu çalışmada, postpartum dönemde suböstrüs sorunu gözlenen sütçü ineklerde Crestar (Norgestomet içeren kulak implantı+PMSG) ve Crestar-Plus (Norgestomet içeren kulak implantı+PGF2?+PMSG) uygulamalarının çeşitli fertilite parametreleri (östrüs gösterme oranı, östrus gösterme aralığı ve ilk tohumlamada gebe kalma oranı) üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Aynı işletmedeki son doğum tarih üzerinden 60 gün geçmiş, 11 gün ara ile yapılan rektal muayenelerde ovaryumlar üzerinde CL rastlandığı halde östrus beldekleri göstermeyen 40 sütçü inek rastgele olarak iki gruba ayrıldı. Grup 1'deki ineklere (n=20) sıfırıncı günde norgestomet içeren kulak implantı yerleştirildi ve aynı anda norgestomet ve oestradiol valerate içeren enjektabl solüsyon kas içi olarak uygulandı. Dokuzuncu günde implantların çıkartılmasını takiben 500 IU PMSG im olarak enjekte edildi. Deri altı implantlarının çıkartılmasını takiben 48-72. saatlerde çift sun'i tohumlama yapıldı.Grup 2'deki ineklere (n=20) ise aynı protokole ek olarak 7. günde 250 ?g cloprostenol enjeksiyonu yapılarak uygulandı. Deri altı implantlarının çıkarılmasını izleyen 56. saatte tohumlama yapıldı. Tedavilerin bitiminden itibaren 5 gün süreyle günde 2 kez östrüs beldekleri takip edildi. Östrüs gösterme oranı, östrüs görülme aralığı (saat) ve ilk tohumlamada gebe kalma oranları sırasıyla Grup 1'de %35, 52,80±3,67, %30 ve Grup 2'de %65, 48,31±2,19, %45 olarak kaydedildi. Yapılan istatistiki incelemeler sonrası her iki grupta önemli bir farklılık gözlenmedi (p>0.05).Özet olarak, norgestomet tedavisine ilave olarak PGF2? kullanılan ineklerde östrüs görülme ve gebe kalma oranlarının daha yüksek, östrüs görülme aralığının ise daha kısa olduğu ancak bu verilerin istatistiksel açıdan önemli olmadığı görülmüştür. Ancak çalışmanın daha fazla denek kullanılarak yinelenmesinin daha detaylı veriler elde edilmesi açısından gerekliliği görülmüştür.Anahtar Sözcükler: östrüs senkronizasyonu, norgestomet, suböstrüs, sütçü inek.

Barış Ulutaş
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Sıcak stresi altındaki süt ineklerinde tohumlama protokolü sonrası epidural GnRH uygulamasının gebelik oranı üzerine etkisi

Bu çalışma ile tohumlama protokolü uygulanarak tohumlanan ve tohumlamadan 12 gün sonra epidural GnRH uygulamasının sıcak aylardaki süt verimi yüksek ineklerde luteal fonksiyonun stimüle edilmesi ve böylece artan progesteron üretiminin luteal yetersizlikten kaynaklanan embriyonik ölümlerin azaltılabileceği ve gebelik oranlarının yükseltilebileceği amaçlanmıştır.Çalışma Aydın ilinde sıcaklıkların en yüksek olduğu Temmuz-Eylül ayları arasında gerçekleştirildi. Çalışma materyalini, Aydın ilindeki özel bir süt ineği çiftliğinde yaşları 3?7 arasında değişen, en az bir kez doğum yapmış ve son buzağılama tarihinden en az 50?70 gün geçmiş toplam 42 baş Holstein ırkı süt ineği oluşturdu. Çalışmada kullanılan inekler, herhangi bir sağlık ve yapılan rektal muayene sonucunda herhangi bir fertilite problemi bulunmayan inekler arasından seçildi. Bütün hayvanlar buzağılamadan sonra dengeli bir rasyonla beslendi ve yarı açık serbest duraklı ahırlarda barındırıldı. İnekler üç gruba ayrılarak sabit zamanlı tohumlama için senkronizasyon işlemine tabi tutuldu. Birinci gruptaki ineklere, 0. gün GnRH (25 mg/ml Lesirelin asetat, Dalmarelin®, Vetaş) enjeksiyonu, 7 gün sonra 2 ml PGF2? (0.075 mg/ml D-Kloprostenol, Dalmazin®) enjeksiyonu, 48 saat sonra ikinci GnRH uygulaması yapıldı ve bunu takiben inekler 16?22 saatlerde tohumlandı. İneklere tohumlandıktan 12 gün sonra sakro-koksigeal epidural yolla 2 ml GnRH analoğu (25 mg/ml Lesirelin asetat) uygulandı. İkinci ve üçüncü gruptaki ineklere, grup 1'de yapılan senkronizasyon protokolü aynen uygulandı. Ek olarak, 2. grubundaki ineklere tohumlandıktan 12 gün sonra kas içi (İM) yolla 2 ml GnRH ve 3. gruptaki ineklere ise sakro-koksigeal epidural yolla 2 ml %0.9'luk fizyolojik serum uygulandı.Tohumlamayı takiben 60?62. günlerde yapılan rektal muayeneler sonucu ineklerin kesin gebelik tanıları konuldu. Tohumlama sonrası çalışma gruplarında gebe inek sayısı ve gebelik oranları sırasıyla Grup 1'de 5 (%35,7), Grup 2'de 5 (%35,7) ve Grup 3'de ise 4 (%28,6) olarak tespit edildi. Sabit zamanlı ilk tohumlamada elde edilen gebelik oranları bakımından üç grup arasında istatistiksel olarak önemli bir fark gözlenmedi (p>0,05).Sonuç olarak, sıcak stresi altındaki süt ineklerinde tohumlamadan 12 gün sonra hem epidural hem de intra muscular (im) GnRH uygulamasının ilk tohumlamada gebelik oranını kontrol grubuna göre artırmasına rağmen elde edilen artışın istatistiksel açıdan önemli olmadığı görülmüştür. Bununla birlikte GnRH'ın, elde edilen gebelik oranları üzerinde istatistiksel yönden önemli bir etkisinin olmadığı görülse de, bu yöndeki çalışmaların daha fazla hayvan kullanılarak yürütülmesinin daha kesin ve detaylı veriler elde edilebilmesi açısından gerekliliği görülmüştür.Anahtar Sözcükler: inek, sıcak stresi, epidural, GnRH

Gebelik-hayvandaGnRHGonadorelin+4
Ziver Üstün
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Sığırlarda gebeliğin son döneminde uygulanan vitamin e ve selenyumun postpartum dönem sorunları üzerine etkisi

Bu çalışma ineklerde prepartum dönemde yapılan vitamin E ve selenyum enjeksiyonunun postpartum dönemde görülen retensiyo sekundinarum, puerperal akut metritis, puerperal mastitis ve postpartum östrus görülme oranı üzerine etkisinin araştırılması amacı ile yapılmıştır. Çalışma materyalini, İzmir ilinde özel bir damızlık süt sığırı işletmesinde bulunan 22-26 aylık yaşta, 104 damızlık holstein ırkı düve oluşturdu. Materyal olarak seçilen 104 adet Holstein ırkı düve 2 gruba ayrıldı. Uygulama grubu hayvanlara (Grup 1, n=52), beklenen doğum tarihinden 10 gün önce Vitamin E ve Se içeren preperat (ml çözeltide 100 mg vitamin E asetat?a eşdeğer 100 IU Vitamin E, 1.03 mg saf selenyuma eşdeğer 3.0 mg Sodyum selenit 5 H2O, Seleject, Bremer Pharma Gmbh) 15 ml intramuskuler olarak enjekte edildi. Kontrol grubu hayvanlara (Grup 2, n=52) ise 5 ml izotonik NaCl enjekte edildi. Çalışma sonucunda uygulama grubu düvelerin 3?ünde (5,8%) retensiyo sekundinarum tespit edilirken, kontrol grubunda ise 10 düvede (19,2%) retensiyo sekundinarum tespit edildi. Metritis oranları uygulama ve kontrol gruplarında sırasıyla 23,1% (n=12) ve 42.3% (n=22) olarak bulundu. Doğum sonrası mastitis gösterenlerin sayısı uygulama grubunda 12 (23,1%) iken konrol grubunda bu sayı 7 (13,5%) olarak belirlendi. Postpartum 45 gün içinde östrus gösteren düvelerin sayısı da uygulama ve kontrol gruplarında sırasıyla 17 (32,7%) ve 18 (34,6%) olarak tespit edildi. Retensiyo sekundinarum ve metritis görülme oranları açısından uygulama ve kontrol grupları arasındaki fark istatistiki olarak önemli bulunurken (p<0,05), doğum sonrası östrus görülme oranları ve klinik mastitis görülme oranları açısından bulunan farklılık istatistiki olarak önemsiz bulunmuştur (p>0.05). Bu çalışmanın sonucunda; yapılan uygulamanın retensiyo sekundinarum ve puerperal metritis olgularının oranını düşürdüğü, buna karşın puerperal mastitis ve pospartum östrus görülme oranına herhangi bir etkisinin olmadığı kanısına varılmıştır.

Postpartum dönemSüt inekleri
Ümit Feyyaz Kocaarslan
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Gebe tavşanlarda deneysel ketozis olgularında fetal umbilikal arter Doppler uygulamalarının diagnostik etkinliğinin incelenmesi

Bu çalışmada deneysel ketozis oluşturulan gebe tavşanlarda fetal Doppler USG ile fetal dolaşım üzerindeki değişikliklerin tespiti ve umbilikal arter Doppler indekslerinin tanı değerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışma materyali olarak 14 adet sağlıklı 3,6 – 4,1 kg ağırlığındaki Yeni Zelanda ırkı dişi tavşan kullanıldı. Tüm tavşanlar aynı ırktan fertil erkek bireylerlerle kontrollü olarak çiftleştirildi. Gebelik tanısı amacıyla 9. günde 8 MHz mikrokonveks prob ile transabdominal USG yapıldı. Gebe hayvanlardan ketozis grubundaki (n=7) tavşanlara gebeliğin son trimesterinde 5 gün boyunca aç bırakılarak ketozis indüksiyonu yapıldı. Kontrol grubundaki (n=7) hayvanlar ise normal şekilde beslenmeye devam edildi. Ketozis indüksiyonu gebeliğin 25±1 günlerinde başlanıp, hastalığın kesin tanısı günlük idrar örneklerinin strip muayenesinde keton cisimciklerinin varlığına göre yapıldı. Her iki çalışma grubunda 5 gün boyunca 24 saat arayla alınan venöz kan serum örneklerinden glukoz ve Beta-hidroksi bütirat (β-HBA) değerleri kaydedildi. Ek olarak gebelik toksemisinin olası fetal hemodinamik etkisini tespit etmek için fetal umblikal arter (UA)'deki kan akımı Doppler USG ile incelendi. UA pulsatilite (PI) ve rezistans (RI) indeks değerleri sol abdomenin en kaudalinde gözlenen yavru üzerinden göbek kordonunun serbest orta bölgesinden kaydedildi. Çalışma sonunda doğumlar normal olarak ve yardımsız gerçekleşti. Ölçümler sonucunda ketozis grubunda kan glukoz ve β-HBA değerlerinde önemli oranda artış görüldü (p < 0.05). Bununla birlikte UA Doppler indeks değerlerinde gruplar arasında önemli bir farklılığa rastlanmadı (p > 0.05). Ek olarak ketozis grubundaki fetuslerde diastol sonu blok, ters akım ve sistol sonu çentiklenme gibi fetal stres belirteçleri de görülmedi. Sonuç olarak gebeliğin son trimesterindeki ketozisli gebe tavşanlardaki fetal UA Doppler USG indekslerinde tanı değeri taşıyabilecek önemli bir farklılığa rastlanmamıştır. Bu çalışma bulgularının gebelik toksemisi olgularında fetal dolaşımın alternatif yöntemlerle izlenmesi konusunda yardımcı olabileceği düşünülmektedir.

GebelikKetozTavşanlar+5
Şaziye Ural
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Tavşanlarda gebelik boyunca B-mod ve doppler ultrasonografi yardımıyla fötal gelişimin incelenmesi

Sunulan çalışmada, gebe tavşanlarda yapılacak periyodik kontrollerle B-mod/ Doppler USG yöntemleri ile fötus-fötusların intrauterin gelişiminin incelenmesi amaçlandı. Çalışma 10 adet sağlıklı Yeni Zelanda ırkı dişi tavşanda yürütüldü. Aynı ırktan fertil erkek bireylerlerle çiftleşmeyi izleyen 7-9. günler arasında transabdominal USG ile gebelik tanısı yapıldı. Gebelik pozitif olan bireylerde 9-13-16-20-23-27 ve 30 günlerde B-mod ve Doppler USG muayeneleri yapıldı. Fötal canlılık tespiti yapıldıktan sonra örnekleme için sol abdomenin en kaudalinde gözlenen yavru seçildi. Çalışma sonucunda CRL ve TD değerleri ile gebelik günü arasında yüksek pozitif korelasyon kaydedildi (r=0,971; P < 0,001). CRL değeri 16. günden sonraki muayenelerde ekrana sığmadığı için pratik bir şekilde ölçümü mümkün olmadı. Bu parametreler içinde BPD değerinin en yüksek pozitif korelasyon değerini taşıdığı (r=0,981; P < 0,001) ve gebeliğin ikinci ve üçüncü trimesterinde pratik olarak ölçülebildiği tespit edildi. FHR değerinin gebelik yaşı ile pozitif korelasyon gösterdiği (r=0,562; P < 0,001) ve gebelik ilerledikçe kademeli olarak arttığı kaydedildi. Gebeliğin 20. gününde FHR pik değerine ulaştığı, 27. günde ise azaldığı gözlendi (P < 0,05). Pulsatilite ve rezistans indeks değerlerinin gebelik yaşı ile negative korelasyon gösterdiği (r=-0,383; P < 0,01), (r=-0,730; P < 0,001) görüldü. Pulsatil indekste gebelik boyunca önemli bir değişim kaydedilmedi (P > 0,05). Rezistans indekste ise gebeliğin 20. gününe kadar artış (P < 0,01) ardından doğuma kadar stabil seyrettiği gözlendi. Sonuç olarak bu çalışma ile sağlıklı tavşan fötuslarının intrauterin gelişimi ve umbilical arterdeki Doppler indekslerine ait standart eğri çıkarılmış oldu. Diğer evcil hayvan türlerinden farklı olarak, gebeliğin ikinci trimesterinde FHR değerinin giderek artan bir eğri gösterdiği kaydedildi.

Fetal gelişimGebelikTavşanlar+3
Berkay Turna
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2014
00
DoctorateOpen AccessTR

Sıcaklık stresi altındaki sütçü ineklere uygulanan vitamin c' nin bazı kan parametrelerine ve gebelik oranına etkisi

Bu çalışmada, yaz döneminde sıcaklık stresi altındaki ineklerde vitamin C enjeksiyonlarının gebe kalma oranları üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışma materyalini, Muğla ili Milas İlçesi'nde bulunan süt sığırı işletmesinde yaşları 3–7 arasında değişen, en az bir kez doğum yapmış ve son buzağılama tarihinden en az 45–80 gün geçmiş toplam 80 adet Holstein- Friesian ırkı inek oluşturdu. Materyal olarak seçilen 80 adet Holstein-Friesian ırkı inek 2 gruba ayrıldı. Uygulama grubu ineklere (n=40) tohumlamanın yapıldığı gün (0. gün) ve izleyen 4, 8 ve 12. günlerde, 09.00-10.00 saatleri arasında 4 mg/kg dozda vitamin C kas içi yolla enjekte edildi. Kontrol grubu ineklere (n=40) de aynı şekilde 10 ml izotonik NaCl kas içi yolla enjekte edildi. Her iki gruptan rastgele seçilen 11 ineğin vena jugularislerinden, 0, 4, 8 ve 12. günlerde, saat 12.00-13.00 arasında kan örnekleri alındı. Elde edilen serum ve plazma örnekleri ölçümler yapılana kadar -20 ̊C'de derin dondurucuda muhafaz edildi. Sıcaklık değerlerinin ve sıcaklık nem indeksinin belirlenmesi amacıyla T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı, Meteoroloji Genel Müdürlüğü, Türkiye Meteorolojik Veri Arşiv Sistemi (TÜMAS) verilerinden faydalanıldı. Çalışma günleri içerisinde hesaplanan SNİ değerlerine göre kritik eşik olan 72 seviyesinden yüksek olduğu ve orta düzeyde bir stresin oluştuğu belirlendi. Tohumlamayı takiben 30. günde her iki gruptaki ineklere ultrasografik muayene ile gebelik muayeneleri yapıldı. Çalışma sonucunda uygulama grubunda 13 inekte (% 32,5), kontrol grubunda 9 inekte (% 22,5) gebelik tespit edildi. Serum progesteron (P4), glutatyon (GSH), malondialdehit (MDA) ile plazma 8-hidroksideoksiguanozin (8-OHdG) düzeyleri ELISA yöntemiyle belirlendi. Yapılan istatistiki değerlendirmede P4, GSH, 8-OHdG düzeylerinin gerek kontrol grubunun günleri arasında gerekse uygulama grubunun günleri arasında grup içinde istatistiki olarak fark olmamasına rağmen (p>0,05), uygulama ve kontrol gruplarının 4, 8 ve 12. günlerindeki 8-OHdG düzeyleri arasında farkın önemli olduğu tespit edildi (p<0,05). Sonuç olarak, postpartum dönemde tohumlama sonrası uygulanan vitamin C'nin 8-OHdG düzeylerini düşürdüğü, gebelik kalma oranını numerik olarak artırdığını, MDA düzeylerini istatistiki olarak önemli bulunmasa da numerik olarak azaltabileceği, ancak P4 ve GSH üzerine herhangi bir etkisinin olmadığı kanısına varıldı.

Askorbik asitGebelik-hayvandaGlütatyon+7
Armağan Kirdeci
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Köpeklerde seksüel siklusun farklı dönemlerinde uterus ekojenitesinin değerlendirilmesi

Seksüel siklus döneminin belirlenmesi vajinal sitoloji, klinik muayeneler, alınan anemnez bilgileri ve serum progesteron düzeyinin ölçülmesi ile gerçekleştirilebilmektedir. Ancak köpeklerde ultrasonografik muayene ile uterusun ortalama gri değerinin (MGL) değerlendirilmesiyle seksüel siklus döneminin belirlenmesine yönelik bir çalışma bulunmamaktadır. Sunulan çalışmanın amacı köpeklerde seksüel siklus döneminin uterus MGL değerleri üzerine bir etkisinin olup olmadığının araştırılmasıdır. Bu amaçla Afyon Kocatepe Üniversitesi Hayvan Hastanesi Doğum ve Jinekoloji kliniğine getirilen 52 adet köpek kullanıldı. Köpeklerin siklus dönemleri vajinal sitoloji yöntemi ile belirlendi. Ultrasonografi muayeneleri sonucunda elde edilen görüntülerden uterusun MGL (ortalama gri değer) ölçümleri yapıldı. Yapılan ölçümler sonucunda proöstrüs, östrüs, diöstrüs ve anöstrüs dönemindeki köpeklere ait uterus görüntülerinin MGL değeri ortalamaları sırasıyla 72,81 (σ:20,95), 61,03 (σ:15,59), 79,39 (σ:20,05) ve 75,10 (σ:15,88) olarak bulundu. Yapılan istatistiksel değerlendirme sonucunda MGL değerleri bakımından seksüel siklus dönemleri arasında anlamlı bir fark bulunamadı (P = 0,110). Proöstrüs ile östrüs dönemleri bir grup (foliküler dönem), diöstrüs ile anöstrüs dönemleri bir grup olarak değerlendirildiğinde foliküler dönemdeki köpeklere ait MGL değerleri ortalaması 66,9 (σ: 19,0), diöstrüs-anöstrüs dönemlerindeki köpeklere ait MGL ortalama değerler ise 77,6 (σ: 18,2) olarak bulundu. MGL değerleri bakımından gruplar arasındaki fark istatistiki olarak önemli bulunmasa da foliküler dönemde MGL değerleri düşme eğilimindeydi (P = 0,058). Çalışmada elde edilen bulgular sonucunda uterusun ekojenite değerlendirmesinin köpeklerde seksüel siklusun belirlenmesinde tek başına kullanılabilecek bir parametre olmadığı belirlendi. Bununla birlikte foliküler dönemdeki MGL değerlerinin düşme eğiliminde olması nedeniyle, bu ölçümlerin köpeklerin foliküler dönemde olup olmadıkları hakkında fikir verebileceği ve klinik muayeneyi desteklemek için kullanılabileceği düşünülmektedir.

Cinsel yaşamCinsellikKöpekler+7
İrem Çal
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Sakarya ve Balıkesir bölgelerindeki inek ve düvelerde şekillenen güç doğumların retrospektif olarak değerlendirilmesi

Sunulan çalışmada, Sakarya ve Balıkesir şehirlerindeki inek ve düvelerde görülen güç doğumların retrospektif olarak etiyolojisini belirlemek, güç doğum sonrası inek ve düvelerin sağlık değerlerini ölçmek ve buzağıların yaşama gücünü belirlemek amacıyla Sakarya ve Balıkesir bölgelerinden 20'şer tane olmak üzere toplam 40 veteriner hekim ile yüz yüze anket çalışması yürütülmüştür. Bu araştırmada hazırlayıcı faktörlerin güç doğumlardaki etkisinin önemi ortaya konulmaya çalışılmıştır. Katılımcılara açık uçlu sorular, kapalı uçlu seçenekli sorular ve 5ʹli likert tipi ölçek soruları yöneltilmiştir. Toplanan verilerin analizinde betimsel analiz testleri kullanılmıştır. Çalışmanın bulguları neticesinde güç doğumlar veteriner hekimlere göre %46,0 Holstein, %71 kapalı ahırlarda ve %46,0 oranında kış mevsiminde gerçekleşmektedir. Etiyolojik olarak güç doğumlar katılımcılara göre %50 maternal, %50 fötal kaynaklı olabilmektedir. Fötopelvik orantısızlıkta %47,03 relatif, %52,97 oranında absolut orantısızlık şekillenebilmektedir. Maternal nedenlerden, doğum kanalına bağlı güç doğumlarda pelvik kanal yetersizliği, serviks kanal yetersizliği, uterus vaziyet değişikliği ve vulvajinal kanal yetersizliğini katılımcılar, ineklerde sırasıyla %30,2; %26,4; %28,3; %13,0 oranında; düvelerde ise sırasıyla 46,2; %26,9; %13,5; %9,6 oranında karşılaşıldığını belirtmişlerdir. Doğan buzağının ilk 15 gün yaşama gücü üzerine veteriner hekimlerin %60ʹı prematüre buzağının nadiren yaşadığını, %52,5ʹi dev yavrunun sık sık yaşadığını, %82,5ʹi ikiz veya çoğul buzağıların sık sık yaşadığını, %62,5ʹi sezaryen operasyonu sonucu doğan buzağının sık sık yaşadığını belirtmişlerdir. Güç doğum sonrası inek ve düvelerde metabolik ve reprodüktif hastalıklarının arttığı araştırmacıların ortak kanısıdır. Çalışmada katılımcıların %57,5ʹi güç doğum sonrası retensiyo sekundinarum ile sık sık karşılaştıklarını, %40ʹı metritis ile sık sık karşılaştıklarını, %37,5ʹi ketozis ile ara sıra karşılaştıklarını, %42,5ʹi mastitis ile ara sıra karşılaştıklarını, %42,5ʹi ayak hastalıkları ile nadiren karşılaştıklarını, %55ʹi paraliz ile ara sıra karşılaştıklarını belirtmişlerdir. Güç doğum sonrası buzağılama-gebe kalma süresi ise katılımcıların %45,8ʹsine göre 90-120 gün aralığında olmaktadır. Sunulan çalışmanın sonuçlarına göre yetiştiricilerimiz güç doğuma risk teşkil edebilecek konularda bilinçlendirilmelidir. Kuru dönem içindeki hayvanların refah standartları yükseltilmeli, hayvan beslenme yeterli ve dengeli olmalıdır. Anahtar Kelimeler: Düve, Güç doğum, İnek, Retrospektif

Merdan Çakır
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Meme tümörlü köpeklerde torasik ve abdominal bölgede izlenen metastazların ve diğer bulguların bilgisayarlı tomografi (BT) kullanılarak değerlendirilmesi

Meme tümörlü köpek vakalarında, metastatik taramalar ile ilgili yapılan çalışmalar oldukça azdır. Bu çalışmada meme tümörlü 12 vakaya ait BT taramaları ve bulgularından elde edilen verilerin değerlendirilmesi amaçlandı. Araştırmanın materyalini Özel Edremit Hayvan Hastanesine ve Özel Trakya Hayvan Hastanesine memede kitle şikayeti ile getirilen 12 adet köpek oluşturdu. Olguların üçünün iyi huylu kitle, dokuzunun kötü huylu kitle olduğu tespit edildi. Kötü huylu kitlenin olduğu dokuz olgunun beşinde (%55,5) metastaz varlığının olmadığı buna karşın, dört olguda (%44,5) metastaz varlığının olduğu tespit edildi. Sonuç olarak memede kitle şikayeti ile gelen hastalarda BT hem medikal hem de cerrahi tedavi için bir yol haritasının belirlenmesinde önem ve gereklilik oluşturmaktadır. Bilgisayarlı Tomografinin toraks ve abdomen bölgesinde farklı bulgular tespit etmesi ve bulguların tedavi sürecine olan etkileri de dikkate alındığında, hasta refahı açısından daha kaliteli ve daha başarılı bir tedavi sürecine etkisi olacağı sonucuna varılmıştır.

Mehmet Gündoğdu
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Ovariohisterektomi yapılan köpeklerde sprey lidokain uygulamasının postoperatif ve oksidatif stres ile ağrı üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Sunulan çalışmada, ovariohisterektomi yapılan köpeklerde intraperitonal ve ensizyonal olarak sprey şeklinde kullanılan lidokainin, operasyon sonrası stres ve oksidatif stres ile ağrı yönetiminde etkinliğinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada, köpekler rastgele olacak şekilde kontrol grubu (n=12) ve deneme grubu (n=12) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Kontrol grubunda ovaryumlara, uterus ligamentleri üzerine, serviks uteri önüne abdominal boşluğun sağına, soluna, kranial ve kaudal kısımları ile ensizyon bölgesine sprey tarzında% 0.9 NaCl, deney grubunda ise % 50 oranında % 0.9 NaCl ile seyreltilmiş lidokain uygulandı. Serum kortizol, total antioksidan durum (TAS) ve total oksidan durum (TOS) ölçümü için sedasyon öncesi, operasyonun bitimi, operasyon sonrası ½. saat ile 1., 2., 4. ve 6. saatlerde venöz kan örnekleri alındı. Oksidatif stres indeksi (OSİ) TOS/TAS oranları belirlenerek hesaplandı. Ağrının değerlendirilmesi için Modifiye Melbourne (MM) Ağrı Skalası kullanıldı. Serum kortizol düzeyleri kontrol grubunda fark oluşturmazken deneme grubunda operasyon sonrası 2. saate kadar yükseldiği ve 4. saatten sonra düşmeye başladığı gözlendi (p<0.001). Çalışmada her bir ölçüm zamanına göre kontrol ve deneme grupları arasında fark izlenmedi. Gruplardaki TAS değerlerinin kontrol ve deneme gruplarında ölçüm zamanlarında ve gruplar arasında farklılık oluşturmadığı belirlendi. Kontrol grubunda TOS değerleri fark oluşturmazken deneme grubunda sedasyon sırasında ölçülen değerlerin sonraki ölçüm zamanlarında yükseldiği ve en yüksek TOS değerinin operasyon sonrası 1. saatte oluştuğu (p<0.05)izlendi. Diğer taraftan, 1. saatteki TOS düzeyinin deneme grubunda kontrol grubuna göre yüksek olduğu izlendi (p<0.05).Kontrol ve deneme gruplarında ölçüm zamanlarında ve gruplar arasında OSI değerlerinin istatistiksel olarak bir fark izlenmedi. Kontrol grubundaki ağrı skorlarının 4. saate kadar arttığı (p<0.000) ve 6. saatte de bu yüksek ağrı skorunu koruduğu gözlendi. Deneme grubundaki ağrı skorunun 1. saate kadar yükseldiği (p<0.001) ve takip eden saatlerde aynı kaldığı belirlendi. Deneme grubunda ağrı skorlarının 2. (p<0.05), 4. (p<0.05) ve 6. (p<0.05) saatlerde kontrol grubuna göre daha düşük olduğu tespit edildi. Sonuç olarak, operasyon sonrası ağrı yönetiminde intraperitoneal ve ensizyonal olarak lidokain uygulamasının etkili olduğu ifade edilmekle birlikte oksidatif stres yanıt açısından postoperatif sürecin uzun sürede takip edileceği çalışmaların yapılması gerektiği kanısına varıldı.

AğrıAğrı-postoperatifHidrokortizon+6
Ender Çolak
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Ovariohisterektomi yapılan köpeklerde cerrahi yaklaşımın postoperatif ve oksidatif stres ile ağrı üzerine etkisi

Ovariohisterektomi yapılan köpeklerde cerrahi yaklaşımın postoperatif ve oksidatif stres ile ağrı üzerine etkisi Sunulan çalışmada, operasyon süresi ve ensizyon uzunluğu gibi farklı cerrahi yaklaşımların postoperatif ve oksidatif stres ile ağrı üzerine etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada, kliniğimize ovariohisterektomi (OHE) amacıyla getirilen yaşları 1-3 arasında olan ve ortalama 25 ± 2.1 kg canlı ağırlığa sahip farklı ırklardan toplam 24 adet dişi köpek kullanıldı. Kontrol grubunu (n=12) tecrübeli bir hekim tarafından operasyonu yapılan köpekler oluştururken, deneme grubunu (n=12) intörn öğrenciler tarafından operasyonu gerçekleştirilen köpekler oluşturdu. İlk kan örneği operasyondan 24 saat önce (T-24) alındı. Operasyonlar genel anestezi altında gerçekleştirilirken premedikasyon sırasında (T) da kan örnekleri alındı. Sonra değerlendirmek üzere kan örneklemelerine operasyonun hemen bitiminde (T0) ve operasyon sonrası 30. dakikada (T ½) ve 1. (T1), 2. (T2), 4. (T4) ve 6. (T6) saatlerde venöz kan örnekleri alındı. Ağrının değerlendirilmesi için Modifiye Melbourne (MM) Ağrı Skalası kullanıldı. Deneme grubundaki hayvanlar aynı anestezi, operasyon ve kan örneklemeleri prosedürlerinde intörn öğrenciler tarafından opere edildi. Her iki grupta da ensizyon uzunluğu ve operasyon süresi kayıt altına alındı. Kontrol ve deneme grupları arasında operasyondan 24 saat önceki serum kortizol düzeylerinin istatistiksel olarak bir fark oluşturmadığı izlenirken, diğer ölçüm zamanlarındaki değerlerin deneme grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu belirlendi (p<0.001). Total antioksidan durum ve total oksiadan durum düzeyleri incelendiğinde; kontrol ve deneme gruplarında bütün örnekleme saatlerine göre istatistiksel olarak fark oluşmadığı izlendi. Kontrol ve deneme gruplarındaki oksidatif stres indeksi (OSİ) değerleri arasında istatistiksel olarak fark oluşmadığı belirlenmekle birlikte, kontrol grubunda operasyon sonrası 1. saatte ve deneme grubunda ise 4. saatte OSİ değerlerinin azalmaya başladığı gözlendi. Modifiye Melbourne ağrı skorlama sistemine göre kontrol ve deneme grupları içinde ve gruplar arasında ağrı skorlarının istatistiksel olarak fark oluşturmadığı belirlendi. Sonuç olarak; operasyon süresi ve ensizyon uzunluğunun serum kortizol düzeylerinin yükselmesinde etkili olduğu ve oksidatif stresi etkileyebileceği, postoperatif ağrı açısından değerlendirildiğinde; intörn öğrenciler tarafından yapılan ovariohisterektomi operasyonlarının da güvenle gerçekleştirilebileceği kanısına varıldı. Anahtar kelimeler:Kortizol,TAS,TOS,ağrı,köpek

AğrıAğrı-postoperatifCerrahi-veteriner hekimlik+6
Merve Altop
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Tekirdağ ilinde bulunan süt sığırcılığı işletmelerinde sağım hijyeni uygulamaları ile tank sütü somatik hücre ve toplam bakteri sayılarının karşılaştırılması

Tekirdağ İlinde Bulunan Süt Sığırcılığı İşletmelerinde Sağım Hijyeni Uygulamaları ile Tank Sütü Somatik Hücre ve Toplam Bakteri Sayılarının Karşılaştırılması Sunulan tez çalışması ile Tekirdağ ilindeki süt işletmelerinin meme sağlığı ve sağım hijyeni uygulamalarının incelenmesi, işletmelerden alınan tank sütü örneklerinde SHS ve toplam bakteri sayısı sonuçlarının değerlendirilmesi ve elde edilen sonuçların karşılaştırılarak ortaya çıkan eksiklik ve hataların ortaya konulması amaçlandı. Çalışmada kullanılan tank sütü örnekleri Tekirdağ ilinde bulunan aile tipi süt işletmelerinden elde edildi. Tekirdağ ilinin farklı bölgelerde bulunan 50 farklı işletme seçilerek, otomatik karıştırıcı ile sürekli karıştırılan içi soğutulmuş süt dolu tanklardan 150 ml'lik steril kaplarla steril bir şekilde süt örnekleri alındı. Süt örneklerinde SHS ve toplam canlı bakteri sayısı Bentley FTS/FCM Combi 400 cihazı ile ölçüldü. Tank sütü örneklerinin alındığı gün aynı işletmelerin çalışanlarına ya da işletme sahiplerine anket uygulaması yapılarak işletmede uygulanan mastisis kontrol programlarına ait bilgiler değerlendirildi. Alınan tank sütü örneklerinde SHS ortalaması 560.204,08 (±12.399,769) hücre/ml, toplam canlı bakteri sayısı ortalama 1.796.718,36 (±156.573,31) kob/ml olarak tespit edildi. Ankete verilen yanıtlar değerlendirildiğinde, işletmelerde sağmal inek sayısı ortalama 19,74 olarak belirlenirken, günlük süt üretim miktarı ortalama 347,24 litre ve inek başına ortalama günlük süt üretim miktarı 23,20 litre olarak tespit edildi. 50 işletmenin 43'ünde herhangi bir personel çalışmadığı ve tüm işlemlerin aile fertleri tarafından gerçekleştirildiği, 7 işletmede ise yalnızca 1 adet personel çalıştığı öğrenildi. İşletmelerin tamamında sabah-akşam olmak üzere günde 2 kez sağım yapıldığı; 41 adet işletmede yarı otomatik sistem ve 9 adet işletmede otomatik sağım sistemlerinin kullanıldığı; yalnızca 10 adet işletmede özel sağımhane bölümünün bulunduğu ve diğer 40 işletmede herhangi bir sağımhane bölümünün olmadığı belirlendi. İşletmelerde sağım öncesi meme başlarının yıkanması, kurulanması, teat dipping, ön sağım ve ön sütün kontrolü, kuru dönem idresi ve meme sağlığı kontrollerinin neredeyse hiç uygulanmadığı görüldü. İnek başına ortalama günlük süt üretim miktarı ile SHS arasında pozitif bir korelasyon bulunurken, sağım sisteminin bakım sıklığı ve her bir inek için ortalama sağım süresi ile SHS arasında negatif bir korelasyon olduğu tespit edildi (p<0,05). Sağım sisteminin bakım sıklığı ve ortalama sağım süresi ile toplam canlı bakteri sayısı arasında da, SHS'nda olduğu gibi negatif korelasyon belirlendi (p<0,05). İşletmedeki hayvan sayısı ve sağmal inek sayısı ile bakım sıklığı arasında negatif korelasyon orta derecede önemli bulunurken (p<0,05), yine hayvan sayısı ve sağmal inek sayısı ile ortalama sağım süresi arasında yüksek derecede önemli korelasyon belirlendi (p<0,01) Sonuç olarak, Tekirdağ ilinde bulunan küçük ve orta ölçekli aile tipi sütçü işletmelerde tank sütü SHS ve toplam canlı bakteri sayısının kabul edilebilir değerlerin üzerinde olduğu, bunun sebebinin işletmelerde uygulanmayan veya dikkat edilmeyen meme sağlığı kontrol programları olabileceği kanısına varıldı. Bu bölgedeki sütçü işletmelere gerek Tarım ve Orman Bakanlığı'nın ilgili bölümlerince, gerekse bölge üniversitelerinin ilgili bölümlerinde görevli öğretim üyeleri ve bölge Veteriner Hekimler Odaları tarafından bu konuda yoğun eğitim seminerleri ve/veya bilgilendirme toplantılarının yapılmasının uygun olacağı kanaatine varıldı. Anahtar Kelimeler: İnek, Tank Sütü, Somatik Hücre Sayısı, Toplam Bakteri Sayısı, Mastitis Kontrol Programları

BakterilerHijyenMastit+7
Sıla Tosun
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2019
00