
17
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Siber güvenlik ve Türkiye: Örgütsel yapı, uygulamalar ve gelecek
Bu tezin ana amacı ülkemizdeki siber güvenlik uygulamaları ve örgütsel yapısının gelecekteki olası ulusal, bölgesel ya da küresel siber güvenlik krizlerinin yönetimi çerçevesinde analizinin gerçekleştirilmesidir. Bu amaca ulaşmak için tez çalışması beş ana bölümden oluşturulmuştur. Birinci bölümde araştırmanın amacı, konusu ve kapsamı, ikinci bölümde araştırmada kullanılan metod ve araştırma verilerinin nasıl analiz edildiği açıklanmıştır. Araştırmanın üçüncü bölümümde araştırmada yer alan temel kavramlar ve kuramsal çerçeve ortaya konmuştur. Araştırmanın dördüncü bölümünde tarihsel süreç içerisinde siber güvenlik kavramının nasıl genişlediği ve günümüzdeki durumu analiz edilmiştir. Araştırma bulgularının açıklandığı beşinci bölümde siber güvenlik krizleri ve Türkiye konusu tartışılmıştır. Araştırmamız, araştırma sonuçlarının ve geleceğe ilişkin değerlendirmelerin yer aldığı sonuç ve değerlendirme kısmı ile tamamlanmıştır. Bu tez çalışması ile şu sonuçlara ulaşılmıştır; ülkemizde siber güvenliğe olan yaklaşımın ülkemizin genel güvenlik algısından etkilendiği, ülkemizdeki siber güvenlik uygulamaları ve örgütsel yapısının siber olay yönetimi seviyesinde gelişme gösterdiği, ancak kapsamlı güvenlik krizlerinin çözümüne yönelik gerekli olgunluk seviyesinde olmadığı tespit edilmiştir. Araştırma bulguları neticesinde gelecekteki siber güvenlik uygulamaları içerisinde; insan gücünün yetiştirilmesi, siber uzayın yeni durumuna uygun gerekli hukuki düzenlemelerin gerçekleştirilmesi konularına daha fazla yer verilmesinin, gelecekteki olası siber tehdit ve risklere karşı olan dayanıklılık seviyesinin artırılmasını sağlayacağı değerlendirilmiştir. Ülkemizdeki siber güvenlik örgütsel yapılanmasının yönetiminin; gerekli hukuki yaptırım gücüne sahip, bağımsız denetim fonksiyonu ile donatılmış bir siber güvenlik otoritesi tarafından gerçekleştirilmesi sonucuna ulaşılmıştır.
A comparative study of the inter-governmental relations between central and local government: The case of Turkey and Yemen
Examining the nature of intergovernmental relations between central and local governments has been an important pillar in the field of public administration in both practice and academia. This study has critically analyzed the nature and patterns of central and local government's relations in Turkey and Yemen. Besides, identifying the main challenges affecting the discourse of intergovernmental relations prevent the cooperative effort from implementing decentralization, achieving an efficient local government, transparency, fairness, and effective services delivery in Yemen. This is made through a historical comparative public administration development in both countries that dates back to Ottman Empire. In addition, to compering phenomena relating to intergovernmental relations, using a comparative case study method and rigorous review of government documents and academic materials related to the subject under consideration. The findings of this study indicate that Turkey has a strong and well-structured public administration system that can be traced, while Yemen has not only a weak system but also one that is on the brink of collapse due to the civil war. Hence, it is possible to suggest that the practice of local democracy in Turkey can be taken as a benchmark to strengthen local governments in Yemen. KeyWords: Comparative Public Administration, Local Governments, Central Governments, Decentralization, Intergovernmental relations, Administrative tutelage, Turkey, Yemen
Demokrasi perspektifinden totalitarizm kavramı ve Hannah Arendt
Bu çalışmada, demokrasi perspektifinden, kavramsal bir totalitarizm analizi yapılmaktadır. Arendt, kitlelerin teveccühüne mazhar olabilecek bir demokrasi anlayışına odaklanmak yerine, kamusal alana öncelik verir. Çalışmada, Arendt'in totalitarizmin anti-tezi olduğunu söylediği hakiki politika (genuine politics) anlayışı olarak onun kamusal alan teorisini okumak önerilmektedir. Eş anlamlı gibi kullanılan modern zamanların ve antik zamanların anti-demokratik yönetimlerinin (despotizm, tiranlık, diktatörlük ve totalitarizm) birbirileriyle olan farkı sorgulandıktan sonra; anti-demokratik yönetim şekilleri, hem totaliter sistem ve otoriter sistem ayrımını hem de diktatörlük kategorisini içeren yeni bir model yardımıyla incelenmektedir. Ayrıca totalitarizmin ortaya çıkışında etkili olduğu varsayılan modernizm ile totalitarizm arasında zorunlu bir ilişki olup olmadığı sorgulanmaktadır. Totalitarizmin unsurları olarak ideoloji, parti, lider, terör ve teknoloji incelendikten sonra totalitarizm kavramına yöneltilen eleştirilerden bahsedilmektedir. Totalitarizm tartışmaları denildiği zaman, akla ilk gelen isimlerden biri Hannah Arendt'tir. Arendt'in totalitarizm teorisi fenomenolojik oluşuyla diğer totalitarizm anlatılarından ayrılır. Arendt'in totalitarizm anlayışını daha iyi anlamak onun politik düşüncesinin temel kavramlarını (özellikle insanlık durumu, vita activa, insani çoğulluk ve kamusal alan gibi) bilmeyi gerektirir. Arendt'e göre totalitarizm ilk kez modern zamanlarda ortaya çıkan yeni bir yönetim şeklidir fakat modern öncesi tecrübeleri de içerir. Arendt için, totalitarizmin ortaya çıkışında en büyük etken kitlelerdir ve kitle toplumunun en temel özelliği ortak dünyayı/kamusal alanı yitirmiş olmasıdır. Çalışmada, totalitarizm tecrübesinin izole ettiği, `fazlalık' konumuna sürüklediği ve yersiz bıraktığı insan için yeni bir `yer' arayışında olan Arendt ile birlikte, iktidar bağlamında kamusal alan, demokrasi ve totalitarizm tartışmasına geri dönülmektedir. Müzakereci demokrasi bir liberalizm eleştirisi olarak okunduğu takdirde, Arendt'in farklı bir önem kazanan liberal demokrasi eleştirisi ve Habermas'ın Arendt'ten ilham alarak geliştirdiği müzakereci demokrasi teorisi incelenmektedir. Müzakereci demokrasi ve Arendt'in düşüncesi arasındaki antagonizma, Arendt'in düşüncesindeki agonistik ve postmodern unsurlar vurgulanarak belirtilmektedir. Kavramları zıtlarıyla birlikte düşünen Arendt için totalitarizmin anti-tezi hakiki politikadır (genuine politics). Arendt'in ne olduğunu açık bir şekilde ifade etmediği hakiki politika olarak onun kamusal alan teorisini okumak mümkündür.Anahtar Sözcükler- Diktatörlük- Totalitarizm- Hannah Arendt- Şiddet- Demokrasi
Kurumsal bir değer olarak ahiliğin sosyo-kültürel gerçeklik alanında kurumsallaşması ve üç boyutlu kültürünün inşası
Bu çalışmanın konusunu, sosyal bir varlık olan ve sosyo-kültürel gerçeklik alanının öznesi olma potansiyelini taşıyan insanın bireysel ve kolektif ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurumsallaşma sürecini izleyerek sosyal kurumları inşa etmesi oluşturmaktadır. Bu konu bağlamında sosyo-kültürel gerçekliğin 13.yüzyılda ve Anadolu'da somutlaşmasının bir örneği olarak ahilik hakkında sistematik bilgiye ulaşmak amaçlanmıştır.Fiziksel dünyanın bir üyesi olarak bedensel ihtiyaçları gereği nesne olan insan, ihtiyaçlarını aşma olasılığı, akıl ve irade sahibi olarak değer ve anlama yönelerek özne olur ve tarihsel ve sosyolojik anlamda özne olmanın potansiyelini taşır. Bu haliyle insan,anlam ve değer alanının bir üyesi ve sosyo-kültürel gerçekliğin öznesidir. Onu öyle yapan toplumsalın yeniden üretimini sağlayacak, değişen, dinamik yapısıdır.İnsan bireysel ve kolektif ihtiyaçlarını karşılamak üzere, sayısız seçenekliliğin etkisi altındadır ve bu kurumsallaşma sürecinin kaotik, rizomik ve derinlikli bir yatay ve/veya dikey hareketi izlemesi anlamına gelir. Toplumsalın yeniden üretimini sağlama potansiyeline sahip, seçenekler arasında tercih edilirliliği üst düzeyde olan, fonksiyonellik ve ahlakilik ölçütlerine göre çalışan operasyonal kritik davranış, diğer insanlar ve sosyal birliklerce desteklenerek sosyal kurum halini alır. Bu sosyal kurum, sosyo-kültürel yapının bir parçası olarak diğer sosyal kurumlarla ve bütünle semantik, organik, sibernetik, fonksiyonel ilişkiye girerek parça bütün ilişkisini örnekler.Sosyo-kültürel gerçekliğin zaman ve mekanla kenetlenmesi sonucu 13.yüzyılda Anadolu'da ahilik kurumu oluşmuştur. Ahilik kurumu kurumsallaşma sürecinden geçerek Anadolu'yu yurt edinen Türkler tarafından ihtiyaçlarının gereği demografik malzemeyi kullanarak sosyo-ekonomik, siyasi koşulların üzerine oturarak Eski Türkler'in kültürel unsurlarını, Doğu Roma'nın loncalarını, İran ve Horasan'dan gelen heteredoks etkiyi İslam'la yoğurarak insan, toplum ve evren bütünlüğünü içinde barındıran bir zihniyeti üretmişlerdir. Fetadan fütüvvete ve oradan ahiliğe bizi taşıyan zihniyet, modern bilimin düalist kavram ve algılarını birleyen, insanın faaliyet alanlarını evrensel ve insani değerler zemininde işleten ve ahlaki şahsiyet idealine yönelen yapısıyla özellikle bizim ve günümüz için önem arz etmektedir. Bu zihniyet ,fiziki ve sosyal gerçekliği bütüncü bakış açısıyla kabul edip parçaları ilişkilendiren bir medeniyet kavrayışının habercisidir. Söz konusu kavrayış,aslında aynı şeyin modern ve postmodern ifadesi olan anlayışların ekonomik ve sosyo-politik tuzaklarından kurtulmak isteyen bir arayıştır. Arayışımız tarihte yer bulan ve fakat kendisinin değil kendisini de doğuran zihniyetin günümüze taşınma zorunluluğunun olduğunu gördüğümüz bir model olarak ahiliği buldu.Her alanda bozulma ve çözülmenin üst seviyede olduğu zihinlerin, sosyalizm kapitalizm, akıl gönül, madde mana, dünya ahiret, aktör yapı gibi sayısız düalist yapılara sıkıştığı zamanda kendimizden hareketle evrensele yönelmesi gereken yeni medeniyetin inşasında sosyolojiye düşen görev, gerçekliğin parça bütün arasındaki ahengini kurarak olması gereken değerler alanına insanlığı taşıyacak entelektüel malzemeyi hazırlamaktır. Çalışmayı yönlendiren temel problem budur.Çalışmamızda bütüncü yaklaşımla dile getirilen zihniyetin rehberliğinde sosyo-kültürel gerçeklik inşası olarak ahiliği aldık. Bu ele alış etik, sosyal psikolojik, sosyolojik, teolojik olmak üzere disiplinler arası çalışmayı gerektirdi. Ahlaki modeli, yöneldiği değer idealleri, insanın bireysel ve kollektif ihtiyaçlarını giderme biçimi, insan, toplum ve evreni bütüncü kavrayışla; sosyo-ekonomik kurum olarak ahilikte, zihinlerimizi açıp ezberlerimizi bozacak, eksikliğini çektiğimiz paradigmal aşıyı bulabileceğimiz birçok zenginleştirici unsurun olduğu sonucuna varılmıştır.Anahtar Sözcükler1.Sosyo-kültürel gerçeklik2.Kurumsallaşma ve kurumsallaşma süreci3.Değer ve değerler hiyerarşisi4.Ahilik5.Bütüncü paradigma
Kimlik"in modern inşâı, kimlik politikaları ve Türkiye'de kimlik tartışmaları
Herkes hayatının belli safhalarında kendine dönerek ?Ben kimim?? diye sormuştur. Kendimizle baş başa kaldığımız bu anlar, genellikle kişisel (ya da sosyal) problemlerin bir ?kriz?le kendini açığa vurduğu anlardır. Her ?kim? tarafından sorulursa sorulsun, soru dile gelişini, geleneksel aidiyet biçimlerinin çözülmesine bağlı olarak ortaya çıkan sosyal bölünmüşlüğe ve toplumun farklı kompartımanları arasındaki çatışmalara borçludur. Sosyal bölünmüşlük ve çatışmanın modern toplumun asli vasıfları arasındaki merkeziliğini dikkate aldığımızda, ?ben kimim?? sorusunun ve münhasıran ?kimlik? meselesinin neden hayatımızın vazgeçilmezleri arasında yer aldığını anlamak kolaylaşır.Bu çalışmada, ?kimlik? meselesinin sosyal teorinin temel tartışma nesnelerinden biri hâline gelişine neden olan tarihî/sosyal gelişmeleri ve ?kimlik?in kimliğini (nasıl inşâ edildiğini, inşâının fâillerini, daha iyi ve doğru bir hayata kapı aralayabilme potansiyelini) çözümlemeye çalıştım. Bu amaçla, Freud, Piaget, Erikson, Kohlberg, Mead, Goffman, Husserl, Schutz ve Habermas'ın birey ve toplum arasındaki ilişkileri konu edinen çalışmalarını birbirleri ile mukayese ederek ele aldım. Ayrıca, ?kimlik?in sadece bireysel bir mesele olarak ele alınmasının yol açacağı çelişkilerden kaçınmak adına, son bölümde, ?kimlik?in kolektif inşâını, ulus-devlet/piyasa ve ?yeni sosyal hareketler? arasındaki gerilimli ilişkiden yola çıkarak tartıştım.
Siyasal kampanya sürecinde medya ve siyasal reklamcılığın rolü
Siyasal kampanyalar, iktidara aday olan siyasal parti ve liderlertarafından seçmenlere ulaşmak ve onları ikna etmek amacıyla yürütülenkarmaşık ve yoğun iletişim uygulamalarını içermektedir. Günümüzdeprofesyonel bir iş alanı haline gelmiş olan siyasal kampanya planlaması veuygulaması daha çok sık görülmektedir.Siyasal seçimlerde bütün kampanya yöneticileri seçmenleri kendipartileri veya adayları hakkında bilgilendirmeye, onarlı ikna etmeye vedesteklerini kazanmaya çalışmaktadır. Seçmenler siyasal partiler arasındatercihte bulunurken kendilerine sunulan alternatifler arasındaki benzerliklerideğil, farklılıkları göz önüne alarak bir değerlendirme yapmakta ve karavermektedir. Bu nedenle siyasal kampanya yöneticileri mesajlarınıseçmenlerin niçin başka adayları değil de kendi adaylarını tercih etmelerigerektiğini vurgulayacak şekilde tasarlamalıdır.Siyasal kampanyalarda bütün seçmenler hedef kitle olarak seçimlerinsonuçları açısından son derece önem ve önceliğe sahip değildir. Çünkübütün seçmenleri tatmin edecek mesajlar üretmek, farklı noktalarda vedeğişik çıkarları olan, hatta toplumda birbirine zıt olan kutupları mutlu edecek,onların desteğinin alınmasını sağlayacak mesajlar bulmak kolay değildir. Bunedenle kampanya yönetimi, iktidara gelmek için desteğinin kazanılmasıgereken seçmen kitlelerinin kimlerden oluştuğunu belirleyerek mesajlarını,stratejilerini ve taktiklerini saptamalı; hangi kitle iletişim yönetimini, hangi kitleiletişim araçlarını, ne tür bir zamanlama stratejisiyle kullanması gerektiğiniçok iyi planlamalıdır.Siyasal kampanya çalışmaları, klasik kampanya dönemimdekilerinaksine çok pahalı, düzenli ve ölçülü olarak yapılması gereken çalışmalardır.Teknoloji ve küresel gelişmeyle birlikte gelişmiş ülkelerle paylaşım ,oralardaki gelişmeleri takip etme imkanıyla birlikte ve kendi ülkemizde yeniyöntem ve teknikler kullanılmaya başlanmıştır.Kitle iletişim araçlarını etkin ve verimli olarak kullanılması siyasal kampanyastratejisinde yeni bir dönem açmıştır.Yazılı basının yanında siyasal reklamfilmleri,televizyon, internet vb. araçlar siyasal reklamcılıkta daha geniş hedefkitlesine ulaşma imkanı sağlamıştır.
Değişen bilim anlayışında yöntem (hermeneutik) ve toplumsal kimlik sorunu
Bu tez "bilimsel anlayış (paradigma) değiştiğinde kendini ifade etme biçimlerinin (kimliğin) de değişeceği" varsayımından yola çıkılarak hazırlandı. Paradigma kavramını sistemli bir biçimde kullanan Khun, bilimsel anlayışın bazı çalışmalarla çok temel değişikliklere uğradığını, önceki çalışmalardan koptuğunu belirtiyor. Bu kopuş yaşandığında sadece bilim alanı ile sınırlı kalmamakta yaşamın bir çok alanında kendisini göstermektedir. Sözgelimi Newton fiziğinin hakim olduğu bir dünya ile Einstein fiziğinin hakim olduğu bir dünya bir olmayacağından, insanların dünyaya bakışları da farklı olacak, birisi gerçek, evrensel bilginin olabilirliği ile düşünecek diğeri ise Miskinliğin, olasılığın kendisini şekillendirdiğini duyumsayacaktır. Bu durumda bir taraf kesin hatlarla belirlenen bir toplumu şekillendirecek ve konsensüsü bu kesinlikte arayacak diğer taraf ise ilişkinci bir tavır takınıp kurgusallığı öne çıkarıp toplumun konsensüsünü sağlamaya yönelecektir. Konsensüsün dayanacağı en önemli öğe insanların kendilerini tanımlama biçimi olduğundan "kimlik" ile paradigma arasında bir paralellik görülmektedir. Kimlik ve paradigma paralelliğini ortaya koymak için başvurulacak en önemli araç da o paradigmanın kullandığı yöntemdir. Bu yöntem geniş anlamı ile epistemolojiyi ve ontolojiyi de kapsayacaktır. Pozitivizmin bilgiye ve varlığa bakışı ile oluşturduğu kimlik uyuşmak durumundadır. Aksi takdirde bir kimlik bunalımında söz edilebilir. Bunun nedeni de insanın çelişkiden kurtulup tutarlı olma isteğinde aranabilir. Aynı durum pozitivizm eleştirileri ile gündeme gelen diğer paradigmalar için de geçerlidir.256 Tezde pozitivizm için bir alternatif olarak ele alınan holistik paradigma ve ona uygun düşecek kimlik için de benzer değerlendirmelere gidilebilir. Holistik paradigma için uygun olan yönteme bakılarak oluşturulacak bu kimlik kuşkusuz pozitivizme denk düşen "ulus" kimlikten daha farklı olacak ancak ulus kimliği de kapsayacaktır. Bunun nedeni de holistik paradigmanın pozitivist yöntemi dışlamadığı aksine bu yöntemi de kabul edip bunlara pozitivizmin kabul etmeyeceği yeni yöntemler (sezgi, yorum vb.) katmasıdır. Bilim-kimlik paralelliği günümüzde bir çok kişi tarafından dile getirilen kimlik krizi için de bir çözüm olmaktadır. Zira yenilikler karşısında sürekli çatışma-uyum-uyumsuzluk durumu içinde olan insanın bir dengeye doğru gidip gitmemesi üzerine kurulan bir kimlik krizi savunusu geliştirildi. Böylece kriz potansiyelinin her zaman olduğu ancak bunun anormal bir durumu göstermesi için dengesizlik göstermesi gerektiği savunuldu. Küreselleşen dünyada kimlik politikalarının ön plana çıktı. Önemli çatışmaların sebebi olarak farklı kimlikler gösterilebiliyor. Üstelik bu kimliklerin dünyaya hakim olma arzusundaki bazı odakların gücünü arttırdığı söyleniyor. Ancak şu da gözden uzak tutulmamalıdır ki yeni-farklı kimlikler bu hegamonik güçler karşısında önemli bir muhalefet gücünü de barındırmaktalar. önemli olan bu potansiyelin nasıl değerlendirileceğidir.
Afganistan etnik yapısı ve siyaset
Afganistan'ın son üç yüzyılını kapsayan bu çalışma, ülkenin sosyolojik ve siyasi yapılarını incelemektedir. Araştırmanın odağı, Afganistan'daki kabilevi düşünce ve kültür sisteminin etkileridir. Tarihsel süreçte Ahmed Şah Abdali döneminden itibaren siyasi güç ilişkileri kabilevi değerlerle şekillenmiş ve bu durum modern Afganistan'ın sürekli krizler içinde kalmasının ana nedeni olmuştur. Afganistan, birçok etnik gruptan oluşmasına rağmen, ulusal bütünlüğünü sağlamada sürekli sorun yaşamıştır. Kabilevi yapıların güç ilişkilerinde belirleyici olması, ülkenin iç ve dış çatışmalara açık hale gelmesine neden olmuştur. Tarih boyunca kabile çatışmaları, gücün belli gruplar arasında devredilmesine yol açmış, bu da ülkenin ekonomik ve sosyal gelişimini engellemiştir. Kabilevi yapıların dinsel ve ideolojik araçlarla desteklenmesi, Afganistan'da çatışmaları ve meşruiyet krizlerini derinleştirmiştir. Etnik ve mezhep kimlik çatışmaları, ulusal kimlik duygusunun gelişmesini engellemiş ve Afganistan'ı modern devlet anlayışından uzaklaştırmıştır. Mevcut yapılar, siyasi ve toplumsal alanda etkililik gösterememekte ve bu durum halkı ayrıştırmaktadır. Sonuç olarak, Afganistan'daki kabilevi ve etnik yapıların, ülkenin siyasi ve sosyal krizlerinin ana kaynağı olduğu belirtilmiştir. Çalışmada, Afganistan'ın kabilevi yapıların etkisinden kurtulması gerektiği, toplumsal ve siyasi yapılarının modernleşmesi için köklü değişimlere ihtiyaç duyduğu vurgulanmıştır.
Türkiye'de İslamofobik yaklaşımlar (1980-2000)
Bu tez 1980 ve 2000 yılları arasında Türkiye'de meydana gelen islamofobik yaklaşımları incelemektedir. Genellikle islamofobi, Müslüman olmayan ülkelere özgü bir problem olarak görülmektedir. Tez; islamofobinin yalnızca Müslümanların azınlık olduğu ülkelerde değil, nüfusun çoğunluğunun kendini müslüman olarak tanımladığı ülkelerde de var olabileceğini göstermeyi amaçlamaktadır. Tezde islamofobinin belirlenmesi amacıyla bir dönemlendirilmeye gidilmiştir. Bu dönemlendirme; ön yargı ayrımcılık, dışlama ve şiddet kavramlarından hareketle yapılmıştır. Tezin birinci bölümünde islamofobi ve antiislamizmin uluslararası literatürdeki yeri anlatılmış ve kavramlar açıklanmıştır. Ayrıca islamofobinin temel göstergeleri anlatılmıştır. İkinci bölümde islamofobinin Türkiye'de nasıl oluştuğu ve nasıl işlendiği anlatılmış; 1980-1997 yılları arasındaki dönem ön yargı, dışlama bağlamında islamofobi olarak açıklanmıştır. Üçüncü bölümde 1997 sonrası meydana gelen şiddet dönemi örneklendirilmiştir. Bu örneklendirilme yapılırken, ordu, içişleri bakanlığı, milli eğitim bakanlığı ve üniversiteler gibi kamu kuruluşları ve çeşitli sivil toplum örgütleri tarafından yapılan ayrımcılık ve şiddet eylemleri temel alınmıştır. Çalışmada siyasetçilerin ve asker kişilerin açıklamaları, konuyla ilgili gazete haberleri ve karikatürler incelenip analiz edilmiştir. Tezde betimsel analiz ve içerik analizi yöntemleri kullanılmıştır. Tezde 1980- 2000 yılları arasında dini hayatı pratikte yaşayan kişilerin ön yargı, ayrımcılık, dışlama ve şiddet bağlamında islamofobiye ve antiislamizme uğradığı sonucu çıkarılmıştır.
Kadına yönelik şiddettin bir boyutu: Somali'de kadın sünneti
Kadın sünneti, Afrika'dan- Asya'ya ve Orta Doğu'ya uzanan dünyada 30'dan fazla ülkede gerçekleştirilen geleneksel bir uygulamadır. Kadın sünneti, uygulamaya maruz kalan kişilerin fiziksel, zihinsel ve psikolojik sağlığı üzerinde ciddi şekilde olumsuz etkilere neden olan bir olgudur. Kadın sünnetinin arattığı olumsuz sağlık sonuçları hem kısa vadede ortaya çıkabilmekte hem de uzun vadede yaşam boyu sürebilmektedir. Kadın sünnetiSomali kültüründe ciddi bir sorun olarak varlığını devam ettirmektedir. Kadın sünneti kadına yönelik şiddetin bir türüdür. Bu uygulama, kadına yönelik olarak cinsel, fiziksel ve psikolojik şiddetin tek bir bedende vücut bulmuş halidir. Tarihin eski dönemlerinden beri uygulanan kadın sünneti geleneksel inançlar, değer ve tutumlar gibi çeşitli nedenlerden kaynaklanmaktadır. Bu uygulamanın en temel nedeni kadın cinselliğine karşı duyulan korku ve önyargılardı. Bu araştırmanın amacı kadın sünneti uygulamalarinin sık yaşandığı ülkelerarasında ön sıralarda yer alan Somali'de kadın sünnetinin hangi gerekçelerle yapıldığını keşfetmektir. Bu çerçevede Somali, Puntland bölgesinde alan araştırması. Araştırma kapsamında dört grupla görüşme yapılmıştır. Birinci grup, kadın sünnetine maruz kalan kadınlardan ikinci grup kadın sünnetini uygulayan kadınlardan, üçüncü grup hükümet yetkililerinden, dördüncü grup ise sivil toplum örgütlerinin temsilcilerinden oluşmaktadır. Anahtar Kelimeler: Kadın sünneti, Somali, Putland,kadına yönelik şiddet,infibulasyon
Feragat edilmiş devrim: Etiyopya devriminin anlamdırılması süreci ve müteakip sosyal hareketler üzerindeki etkisi
The Ethiopian revolution is may be among the most debated but least understood revolution in Africa. The three political questions; Land to the Tiller, the question of nationalities and demand for democracy that determined the political landscape of the country for five decades are the result of the revolution. The various explanations about the revolution mainly came from analytic oversimplification which lacks the capacity to give complete sense of the revolution. Most scholarly works engaging on identifying similarities between the Ethiopian revolution and revolutions elsewhere in Europe and Asia failed to unearth the special and complex nature of the Ethiopian polity and their revolution. This study consistently focuses on the importance of taking the whole picture of the revolution so that previous objects of explanation didn't become the ultimate explanatory factors of the revolution. The state social and political changes that were sources of grievances for most part of the society that latter made some sub-groups more active insurrectionary than others are discussed. The research covers the two broad categories of revolutionary making factors as conventional and compromised making factors in a comparative historical analysis approach. The research affirms the primeval problems of 1974 Ethiopian revolution and the impacts of political and social changes of the preceding periods cannot be fully understood unless the revolutionary watersheds in the Muslim dominated peripheries and struggles for recognition in the urban centers are fully addressed. Finally it concluded that the framing process and framing factors played the major role in determining the underlying causative factors while the actual making factors are compromised and missed from the revolutionary narratives.
İyi yönetişimde sivil toplum kuruluşların rolü: Nijerya ve Tunus karşılaştırması
Küreselleşmenin süreklilik kazanmasıyla iyi yönetişim özellikle üçüncü dünya ülkelerinin temel ihtiyacı haline gelmiştir. Dünyadaki ulus-devletler, içte ve dışta politik ve ekonomik yapılarını geliştirmek için rekabetçi bir arayış içerisindelerdir. Bir ulus-devletin gelişiminin ve refahının temel kaynağı, iyi yönetişimden ortaya çıkan şeffaflıktır. İyi yönetişim teşviki ve tesisi sadece devlet ve özel sektörün sorumluluğunda değildir. Sivil toplumun kuruluşları da iyi yönetişime yönelik faaliyet ve stratejileriyle tamamlayıcı bir rol oynamaktadır. Bu çalışma, hem nicel hem de nitel verilerden yararlanarak karşılaştırmalı bir yöntemle Nijerya ve Tunus'taki STK'ların iyi yönetişimdeki rolünü anlamayı amaçlamaktadır. Bu doğrultuda işlevselci yaklaşımdan ve onun temel varsayımlarından hareket edilmektedir. Çalışma, bu iki ülke üzerinden demokrasinin inşası ve sağlamlaştırılması, yolsuzlukla mücadele, toplumsal hizmetleri, insan haklarının korunması ve terörle mücadele başlıklarında STK'ların rollerine odaklanmaktadır. Ayrıca, devlet dışı aktörler olarak STK'ların iyi yönetişim rolünü tartışarak siyaset ve sosyal bilimler literatürüne katkı sunmayı hedeflemektedir. Nihai olarak çalışma, etkili ve verimli STK'lara sahip olan bir ülkelerde iyi yönetişimin tesisinin daha kolay olduğu sonucuna varmaktadır.
Dijital diplomasinin kullanımı: 15 Temmuz darbe girişimi örneği
Uluslararası ilişkilerde Westphalia sonrası müzakereler, anlaşmalar, devletler arası sert güç, jeostratejik ve jeopolitik düşünce, barış ve savaş kavramları modern anlamlara dökülmüştür. Gelişen bilgi ve iletişim teknolojileri sayesinde dijital diplomasi kavramı doğmuştur. Bu çalışmada klasik diplomasisinin dijital diplomasiye dönüşümü anlayabilmek için öncelikle diplomasinin tarihçesi incelenecektir. Kamu diplomasi ve yumuşak güç kavramları ele alınacak, dijital diplomasi kavramı tanımlanıp, yerel ve küresel dijital diplomasi faaliyetleri ve stratejileri örneklendirecektir. 15 Temmuz Darbe Girişimi sırasında bilgi ve iletişim teknolojilerini kullanımı incelenerek, Türkiye'nin dijital diplomasiyi nasıl aktif bir şekilde kullandığına değinilecektir. Özellikle 15 Temmuz gecesi ve sonraki güne odaklanılmak üzere dijital diplomasinin hükümet yetkilileri tarafından, vatandaşlar ve devlet dışı aktörler tarafından kullanımı, konuyla ilgili sosyal medya hesapları ve paylaşımları incelenecektir. Araştırma yöntemi olarak daha çok Twitter esas sosyal platform olarak ele alınmıştır. Çalışmanın amacı, devletlerin özellikle Türkiye'nin dijitalleşen dünyada ayakta kalabilmesi için dijital diplomasi uygulamalarına önem vermeleri gerektiğini vurgulamaktır. Bunun için ne tür çalışmalar yapılabileceğine dair fikir oluşturabilmektir.
Darbelerin siyasi meşruiyetinin sağlanmasında medyanın rolü: 12 Eylül, 28 Şubat ve 15 Temmuz örnekleri
İletişim alanında yaşanan ilerlemeler sonrasında küreselleşme ve teknolojinin de etkisiyle, kitlesel iletişim araçları hem devletler hem de toplumlar açısından oldukça önemli hale gelmiştir. Toplumun medya tarafından kanalize edilebilmesi bağlamından yola çıkarak belirlenen çalışmanın konusu, siyaset ve meşruiyet ilişkisi anlamında medyanın devletler, toplumlar ve bireyler üzerinde yaratabileceği etkilerin kritik dönemler üzerinden ortaya konulmasıdır. Bu bağlamda çalışmada, medya ve siyaset ilişkisini ele alan kitle iletişim çalışmalarına ilişkin düşünsel temellendirmeler sunan Eleştirel Kuram'dan faydalanılmış, ideoloji, söylem, rıza üretimi ve güvenlikleştirme konuları çalışmanın kuramsal çerçeve bölümünde incelenmiştir. Çalışmaya örneklem olarak seçilen kritik dönemler; Türkiye'de yaşanan 12 Eylül 1980 Darbesi, 28 Şubat Post Modern Darbesi ve 15 Temmuz Darbe Girişimi süreçleridir. Bu örnekleme ilişkin dönemlerin incelenmesi anlamında kullanılacak olan meşruiyet, medya, askeri darbe gibi kavramlara ilişkin referans noktaları çalışmanın kavramsal çerçevesine dahil edilmiştir. İlerleyen bölümlerde örneklem olarak seçilen bu askeri müdahale süreçlerinin dayandığı siyasi, toplumsal ve hukuki temellere; hazırlık evrelerine ve gerçekleşme süreçlerine yer verilmiştir. Çalışmanın örneklemine ilişkin medya yansımaları, Eleştirel Söylem Analizi yöntemi ve Van Dijk'e ait Sosyo-Bilişsel Söylem Analizi tekniği kullanılarak analiz edilmiştir. Seçilen analiz tekniği; bu tür kritik dönemlere ilişkin süreçlerin daha iyi anlaşılabilmesi anlamında veri seçiminin belirli tarih aralıklarındaki yansımalara değil, çok daha uzun dönemleri kaplayabilecek "Eleştirel Söylem Anları"na odaklanması gerektiğini öngörmektedir. Bu doğrultuda çalışmada, incelenen askeri müdahale süreçlerinin daha iyi anlaşılabilmesi adına dönemlere ait eleştirel söylem anları olarak nitelendirilebilecek medya yansımaları incelenmiştir. Bu anların seçiminde 12 Eylül 1980 Darbesine ilişkin Cumhuriyet, Milliyet, Hürriyet, Tercüman gazetelerinden; 28 Şubat Post Modern Darbesine ilişkin Cumhuriyet, Milliyet, Hürriyet, Sabah gazetelerinden birer yıllık (6 ay öncesi-sonrası) dönem; 15 Temmuz Darbe Girişimine ilişkin ise diğer iki örneklemden farklı bir süreç ihtiva etmesi sebebiyle 11-17 Temmuz 2016 haftasının tirajlarına göre ilk 15 gazeteden yararlanılmıştır. Gerçekleşen askeri müdahale süreçlerine ilişkin medya yansımalarındaki eleştirel söylem anları; haber sunuşları ve sosyo-bilişsel söylem analizi yöntemine ilişkin içerdiği unsurlar üzerinden analiz edilmiştir. Analiz edilen medya yansımaları üzerinden medyanın; bu kritik siyasi süreçlerdeki etkisine ilişkin 12 Eylül ve 28 Şubat dönemlerinde darbe süreçlerinin başarılı olması yönünde katkı sağladığı, 15 Temmuz döneminde ise darbe girişiminin istenilen sonuca ulaşamaması noktasında büyük bir rol üstlendiği ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: Meşruiyet, İdeoloji, Söylem, Medya, 12 Eylül, 28 Şubat, 15 Temmuz, Askeri Darbe.
Fransa'da göçmen sorunu: Anti-kolonyal mücadelelerden kent ayaklanmalarına sınıf fraksiyonlarının oluşumu
This study has basically two theses: first, it claims that the problems that often come into the public debate in France related to the immigrants issued from the countries of the Maghreb and Sub-Sahara and to their descendants of second and third generations can be identified under the rubric of 'immigrant question'. It does not rely upon the narrower legal definition of immigrant in the French law which accepts most of the descendants as French citizens and not as immigrants on the grounds that they were born on the French soil; instead, regardless their legal status of citizenship, it approaches the immigrants and their descendants under the same social category of immigrant through the phenomenon of cultural transmission between generations. Second, it claims that the immigrant question as such derives not essentially from the peculiarities of the French Republican model and the French social formation but from the capitalist mode of production which implies those peculiarities, and that the question, accordingly, has in fact a profound class character as regards the immigrants and their descendants that are in the scope of this study.
İslam'da siyasal iktidarın meşruiyet kaynakları: Dinsel-teorik temeller ve tarihsel uygulama örnekleri
Dünyadaki tüm toplumlarda siyasal iktidarlar meşruiyetlerini geleneksel ya da modern bir kaynağa dayandırmaktadırlar. Bu, yönetimlerin istikrarlı olması için zorunlu bir durumdur. İslam'da da siyasal iktidarların meşruiyet temelleri bazı dönemler farklılık arz etse de temel kaynak Kur'an ve sünnete olan sadakat olmuştur. Bazı dönemlerde bu iki temel kaynağın ortaya koyduğu şura, biat veya liyakat ilkelerine aykırı bir şekilde iktidarlar yönetmişse de temelde meşruiyet kaynağı kutsal kitap olmuştur. Burada yöneticilerin karizmaları, farklı kabile veya topluluklardaki güç ilişkisi, aile bağları veya ideolojik ve bürokratik bağlar siyasal iktidarların seçilmesinde etkin rol oynamıştır. Bu anlamda en iyi model olarak niteleyebileceğimiz Peygamber ve Dört halife döneminden sonra meşruiyet kaynaklarında dönüşüm yaşandığı görülmektedir. Bu çalışmanın amacı, İslam'da siyasal iktidarın meşruiyet kaynaklarını Peygamber döneminden günümüze kadar dinsel uygulamalar temelinde incelemektir. İlk olarak siyasal iktidar ve meşruiyet ile ilgili kavramlara değinilmiş ve sonrasında geleneksel ve modern meşruiyet kaynakları ele alınmış. Dördüncü bölümde İslam'da siyasal iktidarın meşruiyet kaynakları incelenmiş ve son bölümde geleneksel ve modern dönem uygulamalarla meşruiyetin gelişim temelleri ortaya konmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Siyasal iktidar, Meşruiyet, Otorite, İslam, Şura, Biat
Metabolism in capitalism: Metabolic rift debates
In our contemporary context, capitalist mode of production has expanded itself almost entire corners of the earth both in economic and political planes and became a notion in which functions in a sense that knows no limits. This mode of production which functions on a global level is primarily an economic and therefore a political notion. This notion has positioned its own frontiers on to the limits of cycles of natural life and continues to effect these cycles in inconceivable manners. The subject of this thesis is being able to make sense of the political and economic outcomes of the relationship between capitalist mode of production and nature in the contemporary context. It will be touched upon the meanings of the concept of metabolism (stoffweschel) which was coined by chemist Justus von Liebig in the 19th Century and given its political and economic context by Marx in order to both be able to achieve this purpose and to set a contextual limit on the discussion