Ankara Yıldırım Beyazıt University
Institute

Ankara Bilkent Şehir Hastanesi

Ankara Yıldırım Beyazıt University

6

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

6 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Atriyal fibrilasyonu olan hastalarda serum tiyol ve disülfid seviyelerinin sol atriyum remodeling parametreleri ile arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Amaç: Oksidatif stres ile ilgili yeni bir parametre olan tiyol ve disülfit dengesi ile ekokardiyografideki sol atriyal değişiklikler arasındaki ilişkinin ve bunların atriyal fibrilasyon gelişimi üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Araştırmaya, Mart 2018 ile Ağustos 2018 tarihleri arasında Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kardiyoloji polikliniğine başvuran, çalışmaya katılmayı kabul etmiş, 12 derivasyonlu standart EKG'de ya da takılan EKG holterde AF saptanan hastalar alındı. Kriterlere uyan 123 kişi hasta grubuna alınırken, AF'si olmayan 58 hasta ise kontrol grubununa alınarak toplamda çalışmaya 181 hasta dâhil edildi. Hasta ve kontrol grubundaki tüm hastalara EKG çekildi ve rutin kan kontrolleri ile tiyol parametreleri istendi. Ekokardiyografide; sol atriyum çapları, sol atriyum volümü hesaplandı, bu ölçümler üzerinden; sol atriyal sferisite indeksi, sol atriyal volüm indeksi değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda AF'li hastaların oranı %68, kontrol grubu ise tüm hastaların %32'sini oluşturmaktadır. Atriyal fibrilasyon tanısı alan hasta grubunda ortalama yaş 68±12, kontrol grubunda ise 57±13 saptanmıştır. Ekokardiyografik parametreler değerlendirildiğinde; kalbin bazal ölçümleri ve sol atriyum remodelingini gösteren parametreler; sol atriyal çaplar, sol atriyum boyut indeksi, sol atriyal volüm ve sol atriyal volüm indeksi AF grubunda istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. AF tanısı olan hasta grubunda subgrup analizlerinde (non-valvuler AF, valvuler AF ve paroksismal AF, kronik AF) serum tiyol/disülfid seviyesi açısından istatistiksel olarak farklılık izlenmemiştir. Nativ tiyol ile sol atriyum çapı (LA longitudinal) arasında negatif korelasyon olduğu ve yine total tiyol ile sol atriyum boyut indeksinin (LA dimension indeks) negatif yönde korele olduğu görülmüştür. Lineer regresyon analizi ile de sol atriyum volüm indeksinin bağımsız belirleyicilerinin serum nativ tiyol seviyesi, vücut yüzey alanı ve AF süresi olduğu gösterilmiştir Sonuç: Atriyal fibrilasyon hastalarında kontrol grubuna kıyasla serum tiyol/disülfit seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı, ancak sol atriyum remodelingini değerlendiren ekokardiyografik ölçümlerin ise istatistiksel olarak anlamlı olduğu izlendi. Ayrıca çalışmamızda sol atriyal volüm indeksinin bağımsız belirleyicilerinden bir tanesinin serum nativ tiyol seviyesi olduğu saptanmıştır. Sol atriyal volüm indeksi artışı bir mortalite belirtecidir ve gelecekte nativ tiyol, total tiyol ölçümleri de mortalite değerlendirilmesi açısından katkı sağlayabilir. Anahtar kelimeler: Atriyal fibrilasyon, Tiyol/Disülfid Homeostazı, Tiyol, Disülfid, Sol Atriyal Remodeling, Sol Atriyal Volüm İndeksi

Atriyal fibrilasyonAtriyumDisülfitler+3
Elçin Özdemir Tutar
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Bilkent Şehir Hastanesi
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

RSV profilaksisi almış bronkopulmoner displazi tanılı bebekler ile nöromüsküler etkilenmesi olan bebeklerde bronşiyolit etkenlerinin, hastalığın ağırlığına etkisinin karşılaştırılması

Amaç: Akut bronşiyolit, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde 2 yaş altı çocuklarda en sık görülen alt solunum yolu enfeksiyonudur. Yapılan çalışmalarda akut bronşiyolitin çoğunlukla viral etkenlerden kaynaklandığı ve en sık saptanan patojenin Respiratuar Sinsityal Virüs (RSV) olduğu gösterilmiştir. RSV enfeksiyonu açısından yüksek risk taşıyan, artmış mortalite ve morbidite olasılığı taşıyan bebeklere RSV profilaksisi önerilmektedir. Bu çalışmanın amacı bronkopulmoner displazi (BPD) tanısı alan ve RSV profilaksisi uygulanan bebekler ile nöromüsküler etkilenmesi olan bebeklerde hastaneye yatış gerektiren bronşiyolit şiddetini karşılaştırmak; nöromüsküler etkilenmesi olan çocuklarda RSV proflaksisi gerekliliğini tartışmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma tek merkezli retrospektif gözlemsel bir klinik bir çalışma olarak tasarlanmıştır. Çalışmada 1 Eylül 2022 ile 31 Mart 2023 tarihleri arasında Ankara Bilkent Şehir Hastanesi'ne orta-ağır akut bronşiyolit tanısı ile yatışı yapılan, 0-24 ay arasındaki RSV profilaksisi almış BPD tanılı bebekler ile nöromüsküler etkilenmesi olan bebekler değerlendirilmiştir. Hastaların sosyodemografik özellikleri, klinik, laboratuvar ve radyolojik bulguları, yatış süreleri, oksijen gereksinimleri, aldıkları ek tedaviler ve komplikasyonları karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmaya RSV profilaksisi altında olan BPD tanılı 41 bebek ve nöromüsküler etkilenmesi olan 61 bebek dahil edilmiştir. Nöromüsküler etkilenmesi olan hastaların %39,3'ünde, bronkopulmoner displazi olan hastaların %17,1'inde RSV PCR pozitif tespit edilmiştir ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,029). Nöromüsküler hastalığı olanlarda yaş ortanca değeri 7,5 ayken (1,0-24,0) BPD tanılı hastalarda ortanca yaş değeri 7 ay (0-20,5) dır. Nöromüsküler etkilenmesi olan hastaların, BPD'li hastalara göre servis (ortanca değerleri sırasıyla 11 gün ve 6,5 gün) (p<0,001), yoğun bakım (ortanca değerleri sırasıyla 12 gün ve 4 gün) (p=0,031) ve toplam (ortanca değerleri sırasıyla 13 gün ve 9 gün) (p<0,001) yatış süreleri anlamlı olarak daha uzun bulunmuştur. Nöromüsküler etkilenmesi olan hastaların %23'ü entübe edilerek invaziv mekanik ventilasyon ile solunum desteği verilmişken BPD tanılı hastaların hiçbiri entübe edilmemiştir ve bu fark istatistiksel açıdan anlamlıdır (p=0,003). Nöromüsküler etkilenmesi olanların %29,5'i trakeostomi ile solunum desteği almışken, BPD tanılı hastaların %7,3'ü trakeostomi ile solunum desteği almıştır ve bu fark istatistiksel açıdan anlamlıdır (p=0,014). Toplam oksijen ihtiyacı süresinin ortanca değeri nöromüsküler etkilenmesi olan hastalarda 12,0 (2,0-132,0) gün, BPD tanılı hastalarda 6,0 (1,0-70,0) gündür ve bu fark anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Nöromüsküler etkilenmesi olanların %90,2'sinde, BPD tanılı hastaların %73,2'sinde antibiyotik kullanımı vardır ve gruplar arasındaki bu fark istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuştur (p=0,047). Mayi kullanım sürelerinin ortanca değeri nöromüsküler etkilenmesi olan hastalarda 5,0 (1,0-40,0) gün, BPD tanılı hastalarda 4,0 (1,0-15,0) gündür ve bu fark anlamlı bulunmuştur (p=0,021). Nöromüsküler etkilenmesi olanların %32,8'inde hastalığa veya tedaviye bağlı komplikasyon görülmüştür. BPD tanılı hastaların hiçbirinde komplikasyon görülmemiştir ve gruplar arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunmuştur (p<001). Nöromüsküler etkilenmesi olan bebekler RSV PCR pozitif (n=24) ve RSV PCR negatif (n=37) olarak gruplandırıldığında, hastanede toplam yatış süreleri (ortanca değerleri sırasıyla 12,5 gün ve 15 gün; p=0,329), oksijen ihtiyacı süreleri ve karşılandığı yöntemler (ortanca değerleri sırasıyla 11 gün ve 14 gün; p=0,322) ve komplikasyonlar (sırasıyla %20,8 ve %40,5; p: 0,186) açısından anlamlı bir fark bulunmamıştır. Sonuç: Sonuç olarak nöromüsküler etkilenmesi olan bebeklerin, RSV profilaksisi altındaki BPD tanılı bebeklere göre daha çok RSV ile enfekte oldukları, akut bronşiyolit nedeniyle daha uzun servis, yoğun bakım ve toplam yatış süresine sahip oldukları, daha çok invaziv mekanik ventilasyon gerektirdikleri, daha uzun süre oksijen ve mayi desteği aldıkları, komplikasyon risklerinin yüksek olduğu gösterilmiştir. Bu sonuçlar nöromüsküler etkilenmesi olan bebeklere, akut bronşiyolitin en sık etkeni olan RSV'den korumak amacıyla profilaksi uygulanması gerekliliğini desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Akut bronşiyolit, RSV, nöromüsküler etkilenme, bronkopulmoner displazi, palivizumab

Başak Buluklu
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Bilkent Şehir Hastanesi
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Williams sendromlu hastalarda klinik ve genetik bulguların değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Williams Sendromu, ilk kez 1961 yılında kardiyolog J.C.P. Williams ve meslektaşları tarafından, supravalvüler aort stenozu, zihinsel gerilik ve karakteristik yüz özellikleri ile tanımlanmıştır. Bir yıl sonra, A.J. Beuren benzer özelliklere sahip olan hastaları tanımlamıştır ve sendrom "Williams-Beuren sendromu" olarak anılmaya başlanmıştır. Williams Sendromu yaklaşık 20.000'de 1 oranında görülen nadir bir nörogelişimsel bozukluktur. Tanı, kromozom 7q11.23 bölgesinde elastin genini içeren delesyonun genomik testlerle saptanmasıyla konulmaktadır. Williams Sendromu tanısı, tipik yüz özellikleri, gelişimsel gerilik, boy kısalığı, bağ dokusu sorunları, karakteristik bilişsel ve davranışsal özelliklerin bütüncül değerlendirilmesine dayanır. Etkilenmiş bireylerde bu delesyon büyük çoğunlukla sporadik olarak ortaya çıkmaktadır. Gelişmiş genetik test teknikleri, erken tanı koyma oranlarını yükseltmiştir. Multidisipliner tedavi yaklaşımları ise hastaların yaşam kalitesini iyileştirmektedir.Bu çalışma ile Williams Sendromu tanılı hastaların demografik, fenotipik, sistemik, klinik, biyokimyasal, radyolojik, sitogenetik ve moleküler genetik bulgularını saptamak ve bunlara eşlik eden genetik anomalileri değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Çocuk Hastanesi Çocuk Genetik bölümüne 01 Mart 2018 ile 31 Aralık 2023 tarihleri arasında başvuran, Williams Sendromu tanısı alan ve takip edilen 45 hastanın öykü ve fizik muayene bulgularının, laboratuvar değerlerinin ve görüntüleme tetkik sonuçlarının geriye dönük olarak hastane tabanlı elektronik kayıt sisteminden elde edildiği retrospektif bir araştırmadır. Bulgular: Klinik ve moleküler bulguları ile Williams Sendromu tanısı konulan ve 18 yaş altında olan 45 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalarımızın 24'ünün (%53,3) kız, 21'inin (%46,7) erkek cinsiyette olduğu, tanı yaşı ortalamasının ise 2,5 yaş olduğu tespit edilmiştir. Çalışmamızdaki hastaların %86,7'sinde kardiyovasküler sistem patolojileri, %37,8'inde ürogenital anomaliler, %42,2'sinde kas iskelet sistemi patolojileri, %37,5'inde renal anomaliler, %42,2'sinde endokrinolojik sorunlar, %40'ında gastrointestinal sistem sorunları, %32,5'inde oküler patolojiler ve %17,8'inde nörolojik anomaliler olduğu saptanmıştır. Hastaların %81'i floresan in situ hibridizasyon yöntemi ile %26,2'si mikrodizin yöntemiyle tanı almıştır. 1 hastamız takip sırasında yaşamını yitirmiştir. Sonuç: Williams Sendromu tanısı genellikle klinik kriterlere dayanmakla birlikte hastalık belirtilerinin yaşa bağlı değişkenlik göstermesi nedeniyle genetik testler tanıda önemli bir tamamlayıcıdır. Genetik tanı, Williams Sendromu tanısını kesinleştirerek hastalığın seyrini ve olası komplikasyonları izlemeyi kolaylaştırır ve özellikle atipik vakalarda tanıya yardımcı olmaktadır. Genotip-fenotip ilişkilerinin belirlenmesi ise hastalığın ilerleyişini daha iyi öngörmeyi sağlamaktadır. Tanı alan hastaların yaşamlarının farklı dönemlerinde çeşitli sorunlarla karşılaşabilecekleri göz önünde bulundurularak hasta ve ailesine yeterli bilgilendirme yapılmalıdır. Destekleyici tedaviler, hastaların yaşam kalitesini iyileştirmektedir. Anahtar Kelimeler: Williams Sendromu, 7q11.23 delesyonu, Williams Beuren Sendromu

Ayça Gökçe Coşkun
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Bilkent Şehir Hastanesi
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Graves hastalığı tanısı ile takip edilen hastaların klinik özellikleri

Giriş ve Amaç: Graves hastalığı (GH), çocukluk ve adolesan döneminde en sık görülen hipertiroidi nedenidir ve otoimmün bir mekanizma ile tirotoksikoz tablosuna yol açar. Hastalık, tiroid stimülan hormon reseptör antikorlarının (TRAb), tiroid hücrelerindeki tiroid sitümülan hormon reseptörlerine (TSHR) bağlanarak hormon üretimini kontrolsüz biçimde artırması sonucu gelişir. Klinik olarak çarpıntı, taşikardi, kilo kaybı, terleme, huzursuzluk gibi semptomlarla seyreder. Tanı, klinik bulguların yanı sıra tiroid fonksiyon testleri ve otoantikor düzeylerinin değerlendirilmesi ile konur 1,2. Tedaviye genellikle antitiroid ilaçlarla başlanır. Hastalığın remisyon oranları düşüktür ve relaps riski yüksektir. Trab düzeyi, hastalık şiddeti, tedaviye yanıt ve relaps olasılığını öngörmede önemli bir belirteç olarak değerlendirilmekle birlikte, çocukluk yaş grubunda bu ilişkinin netliği tam olarak ortaya konmamıştır. Ayrıca, çocukluk çağı GH'nin remisyon ve relaps gelişimini etkileyen diğer klinik ve laboratuvar parametrelerle prognoz arasındaki ilişkiler de yeterince aydınlatılamamıştır 3. Bu nedenle, bu yaş grubunda hastalık seyrini etkileyebilecek belirteçlerin tanımlanmasına yönelik araştırmalar önem taşımaktadır. Bu doğrultuda, GH tanısı ile izlenen pediatrik olguların klinik, laboratuvar ve radyolojik özelliklerinin yanı sıra uygulanan medikal tedavi süreçleri, tedaviye yanıt süresi, düzeyleri ve tedaviye bağlı yan etkiler retrospektif olarak incelenmiştir. Ayrıca remisyon ve relaps gelişimi ile ilişkili olası belirleyicilerin tanımlanması ve bu doğrultuda çocukluk çağı GH'ya yönelik daha etkili ve bireyselleştirilmiş tedavi stratejilerinin geliştirilmesine katkı sunulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Çocuk Endokrinoloji Kliniği'nde 1 Ağustos 2019 ile 31 Aralık 2023 tarihleri arasında GH tanısı almış ve en az 6 ay takip edilmiş, 1 ay–18 yaş arası 88 hastanın öykü ve fizik muayene bulgularının, laboratuvar ve görüntüleme sonuçlarının, tedavi süreci ve ilaç yan etkilerinin geriye dönük olarak hastane tabanlı elektronik kayıt sisteminden elde edildiği retrospektif bir araştırmadır. Bulgular: Graves hastalığı tanısı alan 88 pediatrik hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların %79,5'i kız, %20,5'i erkek olup, ortalama tanı yaşı 13,6±3,48 yıl olarak saptanmıştır. En sık başvuru nedenleri çarpıntı, tremor, terleme, kilo kaybı ve sinirlilik gibi hipermetabolik semptomlar olmuştur. Fizik muayenede hastaların %27,3'ünde egzoftalmus, %60,2'sinde palpe edilebilir guatr mevcuttu. Hastaların %48,9'unda taşikardi, %28,4'ünde ise hipertansiyon saptanmıştır. Pubertal evrelemeye göre hastaların çoğunluğunun (%71,6) Tanner evre 5 düzeyinde olduğu görülmüştür. Tanı anında TRAb pozitifliği %96,6, anti-tiroid peroksidaz antikoru (anti-TPO) pozitifliği %89,8 ve anti-tiroglobulin antikoru (anti-Tg) pozitifliği %60,2 olarak tespit edilmiştir. Tiroid ultrason (USG) bulgularında %76,1 hastada tiroid volümü +2 standart sapma skoru (SDS) üzerinde, %95,5'inde parankim heterojenitesi, %63,6'sında hipoekojenite ve %34,1'inde pseudonodüler görünüm mevcuttu. Tedaviye tüm olgularda metimazol ile başlanmış olup, %89,8'inde doz titrasyonu, %10,2'sinde ise blokaj ve replasman yöntemi uygulanmıştır. Ortalama tedavi süresi 24,5±14,4 ay, serbest tiroksin (sT4) düzeyinin normalleşme süresi ise 2,55±1,99 ay olarak saptanmıştır. Metimazol tedavisine bağlı yan etki oranı %17 olarak belirlenmiştir. Propranolol tedavisi %72,7 hastada başlanmış, yalnızca bir hastada steroid tedavisi uygulanmıştır. Cerrahi uygulama oranı %3,4 olup, iki hastaya tiroidektomi, bir hastaya biyopsi yapılmıştır. Remisyon oranı %19,3, relaps oranı ise %4,5'tir. Remisyon; düşük TRAb, serbest triiyodotironin (sT3) ve sT4 düzeyleri, yüksek tiroid stimülan hormon (TSH) düzeyi, küçük tiroid hacmi, egzoftalmus ve guatr bulunmaması, yüksek başlangıç ilaç dozu, uzun tedavi süresi, aile öyküsünün olmaması ve ileri yaş ile ilişkilendirilmiştir. Relapsla en güçlü ilişki kısa tedavi süresiyle gözlenmiş; ayrıca relaps gelişen grupta yaş ortalamasının daha düşük olduğu izlenmiştir. Sonuç: Pediatrik Graves hastalığı olgularında antitiroid ilaçlarla sağlanan remisyon oranının düşük ve relaps oranının belirgin olduğu saptanmıştır. Remisyona ulaşan hastalarda; düşük TRAb, sT3 ve sT4 düzeyleri, yüksek TSH seviyesi, küçük tiroid hacmi, egzoftalmus ve guatr yokluğu, uzun tedavi süresi, yüksek başlangıç ilaç dozu, aile öyküsünün olmaması ve ileri yaş gibi faktörler ön plandadır. Özellikle TRAb düzeyinin remisyon ve relaps öngörüsünde önemli bir belirteç olduğu görülmektedir. Relaps gelişimi yalnızca kısa tedavi süresi ile istatistiksel olarak anlamlı şekilde ilişkilendirilmiştir. Yaş ortalaması açısından anlamlı bir fark saptanmasa da relaps gelişen grupta yaşın daha düşük olduğu gözlenmiştir. Bu bulgular, çocukluk çağı GH'da bireyselleştirilmiş ve uzun süreli medikal tedavinin önemini ortaya koymakta; tedaviye yanıt alınamayan ya da relaps gelişen olgularda alternatif tedavi yaklaşımlarının değerlendirilmesi gerektiğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Graves hastalığı, çocuk, adolesan, TRAb, remisyon, relaps

Nihan Koçer
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Bilkent Şehir Hastanesi
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Orta/ağır zihinsel yetersizliği olan ergenlerin mensturasyon sikluslarının ve zorluklarının değerlendirilmesi

Giriş: Zihinsel yetersizliği olan ergenlerde mensturasyon döneminin yönetimi hem birey hem de bakım veren açısından karmaşık bir süreçtir. Mensturasyonun fark edilmemesi, hijyen yönetiminde karşılaşılan zorluklar ve davranışsal değişiklikler bakım veren yükünü artırabilir. Bu çalışma, yıllık hasta kabul sayısı yüksek olan Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Çocuk Nöroloji polikliniklerine başvuran orta ve ağır zihinsel yetersizliği olan ergenlerde mensturasyon özelliklerinin ve mensturasyon dönemlerinde kendilerinin ve bakım verenlerinin yaşadıkları zorlukları araştırmayı amaçlamaktadır. Yöntemler: Bu kesitsel çalışmaya, Haziran 2024-Haziran 2025 tarihleri arasında Çocuk Nöroloji polikliniklerine başvuran, orta-ağır düzeyde zihinsel yetersizlik tanısı alan, 10-19 yaş arası 116 kız ergen dahil edilmiştir. Veriler araştırmacılar tarafından hazırlanan veri toplama formu ile bakım verenlerden 1 yıl içerisinde , prospektif olarak toplanmıştır. Hastaların bedensel yetersizlik düzeyleri Kaba Motor Fonksiyon Sınıflandırma Ölçeği (GMFCS) ile, bakım verenlerin depresyon düzeyleri Hasta Sağlık Anketi (PHQ-9) ile belirlenmiştir. Hastaların yaş, vücut ağırlığı (VA), boy, vücut kitle indeksi (VKİ) gibi antropometrik verileri ve klinik bulguları, mensturasyon dönemi özellikleri , mensturasyon döneminde görülen davranış değişiklikleri, bakım verenlerin sosyodemografik verileri, mensturasyon dönemi ile ilgili düşünceleri ve yaşadıkları zorluklar kaydedilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre bakım veren annelerin depresyon düzeyleri karşılaştırılmıştır. Veriler SPSS programı kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Toplam 116 hastanın, 74'ü (%63,7) menarş sonrası , 42'si (%36,3) menarş öncesi dönemdeydi. Mensturasyon sıklığına göre değerlendirildiğinde, menarş sonrası dönemdekilerin 47'si (%63,5) düzenli , 27'si (%36,5) düzensiz mensturasyon görmekteydi. Menarş sonrası dönemdekiler içerisinde bakım verenlerin 15'i (%20,3) mensturasyonun durdurulmasını istemekte, 59'u (%79,7) durdurulmasını istememekteydi. İsteyen 14 (%93,3) bakım veren, mensturasyonun hastasının konforunu olumsuz yönde etkilediğini belirtti. 1 (%6,7) bakım veren ise hastasının akran zorbalığına uğramasından çekindiğini söyledi. Durdurulmasını istemeyen 31 (%52,5) bakım veren bu durumun doğal bir süreç olduğunu belirtti. 20 (%33,9) bakım veren durdurulmasının hastasına zarar vereceği endişesi taşımaktaydı. Mensturasyon döneminde görülen davranışlar içerisinde, 22 (%29,7) katılımcının davranışlarında değişiklik yoktu, 21 (%28,4) katılımcı sadece daha sinirli oluyordu. Diğer 31 (%41,9) katılımcıda uyku bozuklukları, iştah bozuklukları, çevresindekilere şiddet uygulama, pedini/bezini çıkarmak isteme, nöbet sıklığında artış gibi davranış değişiklikleri görülmüştür. Menarş öncesi ve sonrası dönemdeki hastaların bakım verenlerinin PHQ-9 değerleri karşılaştırıldığında anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,643). Kendini sözel ifade edemeyen hastaların ebeveynlerinde ve gaita kaçıran hastaların ebeveynlerinde PHQ-9 depresyon puanları daha yüksekti (Sırasıyla; p=0.005, p=0,040). Sonuç: Mensturasyon yönetimi, orta ve ağır zihinsel yetersizliği olan ergenlerde bakımın önemli ancak yeterince değinilmeyen bir yönünü temsil etmektedir. Bu çalışmada, bakım verenlerin çoğu mensturasyonun durdurulmasını tercih etmemiş; sıklıkla menstruasyonu doğal bir fizyolojik süreç olarak belirtmiş ve durdurulmasının olası zararlarına ilişkin kaygılarını dile getirmiştir. Bununla birlikte, bakım verenlerin önemli bir bölümü mensturasyon sırasında irritabilite, uyku bozuklukları ve nöbet sıklığında artış gibi davranışsal değişiklikler bildirmiş olup, bu durum mensturasyonun bu hasta popülasyonunda klinik ve davranışsal problemleri alevlendirebileceğini düşündürmektedir. Mensturasyonun durdurulmasını talep eden bakım verenler ise öncelikli olarak mensturasyonun hastanın konforu üzerindeki olumsuz etkisini gerekçe göstermiştir. Bu bulgu, mensturasyona bağlı güçlüklerin bakım veren tercihlerini etkileyebileceğini göstermektedir. Her ne kadar bakım verenlerin depresyon puanları premenarş ve postmenarş grupları arasında farklılık göstermemiş olsa da, kendini ifade edemeyen hastaların ebeveynlerinde ve fekal inkontinansı olan hastaların ebeveynlerinde daha yüksek depresyon puanlarının saptanması; iletişim ve kontinans güçlüklerinin ek bakım yükü oluşturduğunu ortaya koymaktadır. Bu bulgular, nörolojik yetersizlikleri olan ergenlerde mensturasyon yönetiminin bireyselleştirilmiş ve multidisipliner yaklaşımlarla ele alınmasının gerekliliğini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: Zihinsel yetersizlik, ergen, mensturasyon, bakım veren, depresyon.

Enes Furkan Arıca
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Bilkent Şehir Hastanesi
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Genç iskemik inme hastalarında kognitif fonksiyonların değerlendirilmesi

Amaç: İnme; beynin bir bölgesini etkileyen iskemi ya da kanama neticesinde gelişen akut nörolojik hasar tablosudur. 55 yaş altındaki inmeler genç inme olarak adlandırılır. Bu çalışmada minör iskemik inme ve geçici iskemik atak (GİA) geçiren genç inme hastalarında; kognitif bozukluğun araştırılması, kognitif bozukluk saptanan hastaların hangi bilişsel fonksiyon alanlarının etkilendiğinin belirlenmesi ve hastaların takiplerinde kognitif fonksiyonlardaki iyileşme olup olmadığının değerlendirilmesi planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma 01.09.2023 – 01.05.2024 tarihleri arasında Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Nöroloji Kliniği'nde prospektif klinik bir çalışma olarak yapıldı. Çalışmaya Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Nöroloji Kliniği'nde yatarak tedavi görmekte olan GİA ve minör inme tanısı alan, 18-55 yaş arası hastalar dahil edildi. Hastaların yatış İskemik İnme Ulusal Sağlık İnme Ölçeği (NIHSS)/ modifiye rankin skalası (mRS) ile inme sonrası 3. ayda NIHSS/mRS kullanılarak erken dönem özürlülükleri tespit edildi. Hastaların özgeçmişleri, iskemik inme tipi, kronik hastalıkları, inme risk faktörleri, ilaç kullanımı ve alışkanlıkları not edildi. Hastaların yatışında ve 3. ayda hemogram, karaciğer, böbrek ve tiroid fonksiyon testleri, elektrolitleri, lipit profili, vitamin B12, folat, homosistein, hemoglobin A1c (HbA1c) değerleri gözden geçirildi. Hastalara yatışlarının 3. veya 4. günlerinde duygudurumlarının değerlendirilmesi açısından Beck Depresyon Ölçeği ve Beck Anksiyete Ölçeği uygulandı. Kognitif değerlendirme açısından Addenbrooke Değerlendirme Bataryası-Revize (ADB-R) uygulanarak oryantasyon, kayıt, dikkat, bellek, sözel akıcılık, dil, görsel / mekansal yetenekler, algısal yetenekler ve hatırlama fonksiyonları değerlendirildi. Hastalara inme sonrası 1. ve 3. aylarda aynı ölçekler uygulanarak kognitif fonksiyonları kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Nöroloji Kliniği'nden 100 hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 47,29 ± 8,40 (19-55)'ydı. İnme tipine göre hastaların 60'ı minör inme, 40'ı ise GİA olarak değerlendirildi. Minör inme hastalarında ön sistem tutulumu daha sıktı, GİA geçiren hastaların çoğunda herhangi bir lezyon saptanmadı (p<0,001). Minör inme geçiren hastalarda 3. aydaki ortalama NIHSS ve mRS skoru, yatıştaki değerine göre istatistiksel olara anlamlı düşüktü (p < 0,05). Tüm hastalarda yatış ADB-R skor ortalama değeri, 1.aya göre istatistiksel olarak anlamlı düşük saptandı.(p < 0,05). GİA geçiren hastalarda yatıştaki dikkat ortalama değerinin, 3.aya göre istatistiksel olarak anlamlı düşük olduğu tespit edildi (p < 0,05). Minör inme geçiren hastalarda yatıştaki bellek ortalama değeri, 1. ay ve 3. aya göre istatistiksel olarak anlamlı düşük saptandı (p < 0,05). Minör inme ve GİA geçiren hastaların yatış anksiyete ve depresyon skorları, takip skorlarından yüksekti. Beck depresyon ölçeği 1.ay medyan değeri minör inme hastalarında, GİA geçiren hastalara göre yüksek bulundu (p < 0,05). Sonuç: Genç hastalarda motor defisitin değerlendirilmesi dışında, GİA ve minör inme sonrası kognitif etkilenme varlığı kliniklerde çoğu kez göz ardı edilmektedir. İnme sonrası genç hastalarda, kognitif bozulma ve takibi hakkında bilgi sahibi olmak klinisyenler açısından çok önemlidir. Kognitif etkilenmesi olan hastaların saptanıp, vasküler risk faktörlerinin kontrol altına alınması, uygun zamanda kognitif rehabilitasyon ve medikal tedavi açısından değerlendirmesi gereklidir. Hastaların depresyon açsından takibi önemlidir. Anahtar kelimeler: Genç inme, Geçici iskemik atak, Minör inme, Kognisyon, Addenbrooke Değerlendirme Bataryası-Revize.

Ebru Gündoğan
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Bilkent Şehir Hastanesi
2024
00