
29
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Hipotermi sugammadeksin etkinliğini değiştirir mi deneysel çalışma
Vücut ısısının 35°C'nin altına düşmesi olarak tanımlanan hipotermi, ısı yapımı ve kaybı arasındaki dengenin bozulmasından kaynaklanır. Spontan olarak gelişebildiği gibi, bazen terapötik olarak da oluşturulur.Hipotermi, pek çok organ ve sistemi etkilemektedir. Hipotermik şartlarda, karaciğer ve börek kan akımındaki azalmaya bağlı olarak, ilaçların enzimatik yıkılımı ve vücuttan atılımı yavaşlar. Bu durum, pek çok ilacın etkisinde uzamaya neden olmaktadır.Yakın zamanda kullanıma giren sugammadeks, steroid yapılı kas gevşeticilerin etkilerini antagonize etmek amacıyla kullanılan ve güvenli yan etki profili nedeniyle neostigmine karşı iyi bir alternatif olan bir moleküldür.Hipoterminin, sugammadeks üzerindeki etkisini değerlendiren bu çalışmada, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Laboratuarında üretilmiş, 300-400 gr ağırlığında, 40 adet Wistar-Albino cinsi dişi rat ile kullanıldı. Eşit sayıda hayvan içeren gruplardan ilkine blanket ile hipotermi uygulanırken, diğer gruptaki hayvanlar normotermik şartlarda tutuldu.Tüm hayvanlara, 1,2 mg/kg dozunda roküronyumla NM blokaj uygulandı. PTC=2 olduğu anda 4 mg/kg sugammadeks verildi.İki grup karşılaştırıldığında; hipotermik grupta sugammadeks uygulama zamanı, TOF=0, TOF=4, TOF>%75 ve PTC=2 olma zamanları, anlamlı olarak artmış bulundu.Bu çalışmanın sonunda, hipotermik şartlarda sugammadeks etkisinin uzadığı belirlendi. Etki süresindeki bu uzama, renal kan akımındaki azalmaya bağlı olarak ilaç atılımdaki azalmanın bir sonucu olabileceği gibi, Ach reseptöründen ayrılan roküronyuma kompleks yapmasındaki gecikmeden de kaynaklanıyor olabilir
Kanser hastalarında ağrının yaşam kalitesi üzerine olan etkileri
KANSER HASTALARINDA AĞRININ YAŞAM KALİTESİ ÜZERİNE OLAN ETKİLERİ Her geçen yıl dünyada kanserli hasta sayısı artmaktadır. Yarısı gelişmekte olan ülkelerde olmak üzere her yıl 9 milyon hastaya yeni kanser tanısı konmaktadır. Kanser tedavisinde; yeni cerrahi tekniklerin gelişmesi, yeni ilaç terapilerinin kullanımı ve diğer yeni tedavi rejimlerinin uygulanması sayesinde sağkalım süresinde artma ve mortalitede azalma gözlenmektedir. Bu nedenle kanser hastalarında yaşam kalitesi kavramı giderek daha önemli bir hal almaktadır. Ağrı, kanser ile ilişkili en sık karşılaşılan semptomdur. Çalışmalar kanser hastalarının tanı aldıkları zamanda %14-100, aktif tedavi sırasında ise %50-70 oranında, ileri evrede ise %60-90 oranında şiddetli derecede ağrı duyduğunu göstermektedir. Bu çalışmada kanser hastalarının yaşam kalitesini etkileyen faktörleri, bu faktörlerin ve ağrının kanser hastalarının yaşam kalitesi üzerine etkilerini araştırdık. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Onkoloji Servisinde tedavi gören 175 hasta çalışmaya alındı. Short Form 36 ve Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı Algoloji Bölümü'nde kullanılan kitapçık kullanıldı. Bizim çalışmamızda ele alınan hastaların %98.9'unun ağrısı mevcutken, %1.1'inin ağrısının olmadığı gördük. Hastaların VAS skor gruplamasına bağlı değerlendirilmesine bakıldığında; ağrının hastaların tüm yaşam kalitesi skorlarını olumsuz yönde etkilediği gördük. Halsizlik, bulantı, kusma, uykusuzluk, terleme gibi diğer faktörleri incelediğimizde ve yaşam kalitesi skorlarını bu bulguların olmadığı kanser hastaları ile karşılaştırdığımızda tüm bu faktörlerin duygusal durum hariç yaşam kalitesi üzerine olumsuz etkisi olduğunu gördük. Anahtar kelimeler: Ağrı, Yaşam Kalitesi, Kanser
Rat inferior epigastrik deri flebinde farklı geciktirme ve iskemik koşullama metodlarının iskemi/reperfüzyon sonrası flep sağkalımına etkilerinin karşılaştırılması
Uzamış iskemi sonrası dolaşımın aniden sağlanması sonucunda oluşan reperfüzyon hasarı rekonstrüktif cerrahide tam olarak çözülememiş bir problemdir. Çalışmamızda sıçan epigastrik deri flebinde iskemik önkoşullama ve iskemik ardkoşullamanın ayrı ayrı ve birlikte kullanımı ile üç farklı geciktirme metodunun iskemi/reperfüzyon hasarı sonrası flep sağkalımı üzerine etkilerinin değerlendirilmesi ve birbirleri ile karşılaştırılması amaçlandı. 70 adet Wistar ratta 6x3 cm'lik inferior epigastrik deri flebi kullanıldı. İskemik önkoşullama, iskemi öncesinde 15 dakika iskemi ve 15 dakika reperfüzyon periyotlarının 2 defa tekrarlanması ile yapıldı. İskemik ardkoşullama, iskemi sonrasında 30 saniye tam reperfüzyon, 30 saniye tam oklüzyon sikluslarının 6 defa tekrarlanması ile yapıldı. İskemik önkoşullama+iskemik ardkoşullama grubunda ise her iki işlem tek bir flebe uygulandı. Geciktirme metodları olarak ilk grupta planlanan flebin sadece deri adasının kesilmesi, ikinci grupta sadece karşı pedikülün kesilmesi, üçüncü grupta ise her iki işlemin birlikte uygulanması şeklinde planlandı. Geciktirme gruplarında 1 hafta sonra ikinci bir cerrahi işlem yapılarak flep tek pedikül üzerinde bırakıldı. Pedikül klemplenerek flebe 4 saat iskemi uygulandı. Bu sürenin sonunda klemp açılarak flep tekrar yerleştirildi ve sütüre edildi. Hayvanlar her grupta 10 hayvan olacak şekilde rastgele 7 gruba ayrıldı. Kontrol grubu, flep kaldırılarak pedikülü vasküler klemple kapatılarak flebe 4 saat iskemi yapıldı. İskemik önkoşullama grubu, 4 saat iskemi öncesi iskemik önkoşullama yapıldı. iskemik ardkoşullama grubu 4 saat iskemi sonrası iskemik ardkoşullama yapıldı. iskemik önkoşullama+iskemik ardkoşullama grubu, 4 saat iskemiden önce iskemik önkoşullama yapıldı, iskemiden sonra da iskemik ardkoşullama yapıldı. Tüm koşullama gruplarında cerrahi işlemden 1 hafta sonra sıçanlar sakrifiye edilerek yaşayan flep alanları ve tüm flep alanları ölçüldü. Geciktirme-1 grubu, planlanan deri adası kesildi. Geciktirme-2 grubu sol kasıktan 1 cm insizyon ile girilerek sol yüzeyel epigastrik damarlar bağlandı. Geciktirme-3 grubu, deri adası kesildi ve sol yüzeyel epigastrik damarlar bağlandı. Tüm geciktirme gruplarında ilk cerrahi işlemden 1 hafta sonra fleplerin tamamı sadece pedikül korunacak şekilde kesilerek 4 saat iskemi uygulandı ve iskemi süresinin sonunda reperfüzyon sağlandı. Geciktirme gruplarında uygulanan ikinci cerrahi işlemden 1 hafta sonra sıçanlar sakrifiye edilerek flep yaşayan alanı değerlendirildi ve yaşayan flebin total flep alanına yüzdesi kayıt edildi. Toplam 10 rat (kontrol grubu 1: 1 rat öldü, geciktirme-1 grubu 3: 2 rat flebini yedi ve 1 rat öldü, geciktirme-2 grubu 2: 1 rat flebini yedi ve 1 rat öldü, geciktirme-3 grubu 1: 1 rat flebini yedi, iskemik önkoşullama grubu 2: 2 rat flebini yedi, iskemik önkoşullama+iskemik ardkoşullama grubu 2: 2 rat flebini yedi) çalışmadan çıkarıldı. Sonuç olarak; iskemik önkoşullama metodu geciktirme gruplarının ikisine göre iskemi/reperfüzyon hasarından koruyuculukta daha etkilidir. İskemik önkoşullama yapılan gruba aynı zamanda iskemik ardkoşullama da eklendiğinde tüm geciktirme gruplarına göre iskemi/reperfüzyon hasarından koruyucu etkisi artmaktadır
Beyin ölümü klinik tanısının konulması ile beyin ölümü deklarasyonu arasındaki süreyi etkileyen faktörler
Beyin ölümü deklarasyonu aşamasında etkin olan hekimlerin beyin ölümü konusundaki hassasiyetleri ve bilgi düzeyleri farklı olabilmektedir. Bu durum beyin ölümünün tespiti sırasında gereksiz tetkik ve testlerin istenmesine; beyin ölümü sonucu gelişen sıvı-elektrolit imbalansının ve hipoterminin yanlış yorumlanmasına neden olmaktadır. Deklarasyon aşamasında konsültasyon yapılan bölümlerin vakayı değerlendirme konusunda gösterdikleri önem ve hız çoğu zaman istenilen düzeylerde olmamaktadır. Amacımız Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Anestezi Yoğun Bakım I ve II Klinikleri'nde Ocak 2011- Aralık 2012 arasında beyin ölümü gelişen vakaların klinik özelliklerini ve donör bakımı sırasında karşılaşılan bulguları değerlendirmek ve klinik tanı sonrasında deklarasyona kadar geçen süreyi etkileyen faktörleri göstermektir
Kolon kanserinde radiyal sınırın prognostik önemi
Amaç: Kolon kanseri için cerrahi uygulanan hastalarda tümör yerleşiminin kolonun peritonsuz kısmında ya da anatomik olarak dar mezenterli parçasında olması ile lokorejiyonel reküren hastalık ve azalmış sağkalım arasında bir nedensel ilişki olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada kolon kanseri nedeniyle potansiyel küratif rezeksiyon geçiren hastalarda sirkumferansiyel rezeksiyon marjin (CRM) tutulumunun prognostik öneminin araştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Ocak 2005 ? Ocak 2008 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Genel Cerrahi Anabilim Dalı, Kolorektal Cerrahi Biriminde radikal rezeksiyon yapılan 179 kolon kanserli(sadece pT3-pT4 kolon tümörleri) hastanın prospektif olarak kayıt altına alınan klinikopatolojik verileri analiz edildi. Histopatolojik incelemede CRM, tümörün en derin penetrasyonununa en yakın retroperitoneyal ya da peritoneyal adventitisyal yumuşak doku marjini olarak değerlendirildi.Sonuçlar: CRM pozitifliği 25 hastada (%14) izlendi. CRM tutulumu ile diferansiyasyon derecesi, tümör invazyon derinliği, lenf nodu tutulumu, venöz invazyon, lenfatik invazyon, tümör invazyon sınır tipi ve lokal nüks gelişimi arasında anlamlı ilişki saptandı(p<0.05). Çok değişkenli analizde venöz invazyon pozitifliği ve tümör invazyon derinliği ile CRM arasında anlamlı ilişki saptandı(p<0.05). Lokal nüks görülme sıklığı CRM pozitifliği izlenen hastalarda CRM negatifliği olan hastalara göre artmış olarak bulundu(p<0.01). CRM tutulumu olan hastalarda hastalıksız sağkalım(355±74 gün), CRM tutulumu olmayan hastalara göre (609±45 gün) anlamlı düzeyde azalmıştı(p<0.05). CRM pozitifliğinin hastalıksız sağkalım üzerinde 0.5 kat negatif etkisinin olduğu bulundu (p=0.027; CI=0.276-0.926).Sonuç: Bu çalışmada kolon kanserinde CRM tutulumunun varlığı ilerlemiş tümör yayılımının göstergesi olarak belirlenmiştir. CRM pozitifliği onkolojik açıdan nüks ve sağkalımın ne oranda gerçekleşeceğinin önemli bir belirleyicisidir. CRM pozitif olan hastalar sistemik hastalık riskinin artması nedeniyle postoperatif adjuvan kemoterapi ve radyoterapiden fayda görebilir. Bu nedenlerle kolon kanserli hastaların histopatolojik raporlarında bu prognostik faktörün yorumlanması rutin olmalıdır.
Rat timpanik membranında deneysel olarak oluşturulan miringoskleroz gelişim sürecine N-Nitro L-Arjinin Metil Ester'in etkisi
Miringoskleroz, timpanik membranın lamina propriasındaki kollajen yapının hiyalin dejenerasyonu ve kalsifikasyonu ile karakterize bir patoloji olup, efüzyonlu otitis medianın tedavisinde miringotomi yapılması ya da ventilasyon tüpü uygulaması sonrasında ortaya çıkabilir. Miringotomi yapılarak timpanik membran hasarı oluşturulan deneysel çalışmalarda perforasyon iyileşmesi ve miringoskleroz gelişimi tüm yönleriyle ortaya konmuştur. Miringotomi sonrası orta kulaktaki oksijen konsantrasyonunun dış ortamdaki seviyesine ulaşmasıyla gelişen hiperoksik durumun serbest oksijen radikallerinin (SOR) oluşumuna neden olduğu, oluşan SOR'un ise doku hasarına yol açtığı gösterilmiştir. Doku hasarı sonrası fibrozis ve kalsifikasyonla seyreden iyileşme süreci miringosklerozla sonuçlanmaktadır.Miringoskleroz gelişim sürecinin iyi bilinmesi miringoskleroz gelişimine karşı etkili tedavi stratejileri geliştirilmesi açısından önemlidir. Bu alanda yapılan çalışmalarda miringoskleroz gelişimini önlemeye yönelik birçok antioksidan ve antiinflamatuar madde denenmiştir.N-Nitro L-Arjinin Metil Ester (L-NAME), yapılan çeşitli çalışmalarda antiinflamatuar, antioksidan ve antifibrotik etkileri kanıtlanmış, geniş kullanım alanına sahip bir maddedir. Birçok farklı dokudaki yara iyileşmesinde olumlu etkileri gösterilmiş olan L-NAME'nin kulak zarı perforasyonu iyileşmesi üzerine olan etkilerini inceleyen bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada topikal ve intraperitoneal olarak uygulanan L-NAME'nin, timpanik membran iyileşmesi ve miringoskleroz gelişimi üzerine olan etkileri araştırılmıştır.Çalışmamızda 20 adet Wistar rat kullanılmıştır. Yapılan otomikroskopik bakıda sağlıklı timpanik membrana sahip olduğu görülen 20 rata bilateral miringotomi yapıldıktan sonra, hayvanlar her grupta beş rat olacak şekilde rastgele dört gruba ayrılmışlardır.Birinci gruptaki beş rat tedavisiz bırakılmıştır. İkinci grupta ise 10 mikrolitre serum fizyolojik emdirilmiş gelfoam, miringotomiden hemen sonra, miringotomi sonrası 12. saatte ve 24. saatte olmak üzere üç kez her iki timpanik membrandaki perforasyon üzerine yerleştirilmiştir.Üçüncü grupta, 10 mikrolitre (100 mg/ml) L-NAME emdirilmiş gelfoam miringotomiden hemen sonra, miringotomi sonrası 12. saatte ve 24. saatte her iki timpanik membrandaki perforasyon üzerine yerleştirilerek uygulanmıştır. Dördüncü grupta bulunan beş rata ise 10 mg/kg (5 mg/ml) dozundaki L-NAME miringotomiden hemen sonra, miringotomi sonrası 12. saatte ve 24. saatte intraperitoneal olarak uygulanmıştır.Ondört günlük iyileşme periyodu sonrasında yapılan otomikroskopik miringoskleroz değerlendirmesinin ardından, hayvanlar sakrifiye edilerek histopatolojik inceleme amacıyla timpanik membranları çıkarılmıştır. Yapılan histopatolojik değerlendirmede Hematoksilen-Eozin ve Von Gieson ile boyanan kesitler ışık mikroskopu altında incelenerek inflamasyon skorlaması, total timpanik membran kalınlığı ölçümü ve miringoskleroz skorlaması yapılmıştır.Çalışma sonunda hem topikal hem de intraperitoneal olarak uygulanan L-NAME'nin, tedavisiz bırakılan ve topikal serum fizyolojik uygulanan gruplarla karşılaştırıldığında inflamasyonu baskıladığı, fibroblastik proliferasyonu azalttığı ve miringoskleroz gelişimini önlediği görülmüştür.Anahtar kelimeler: N-Nitro L-Arjinin Metil Ester, Miringoskleroz, Nitrik oksit, Timpanik membran, Miringotomi
Aktive protein C'nin rat intraabdominal sepsis modelinde epiteliyal apoptozis üzerine etkisi
Amaç: Son yıllarda apoptozisin sepsis sendromunun sonuçlarında belirleyici rolüne, sepsis ve endotoksemik süreçte en önemli hücre ölüm mekanizması olduğuna dair kanıtlar vardır. Septik süreçte antiapoptotik tedavi denemeleri yaşam sürecini arttırma açısından önem kazanmaktadır. Bu deneysel çalışmada, aktive protein C'nin (APC) epiteliyal apoptozis ve organ hasarı üzerine etkilerinin rat sepsis modelinde incelenmesi amaçlanmıştır.Yöntem: Deney Hayvanları Etik Kurulu onamı alındıktan sonra 21 adet erişkin erkek Wistar Albino tipi rat randomize olarak 3 gruba ayrıldı, Sham grubu (n=7), Sepsis grubu (n=7), Sepsis+APC grubu (n=7); sham grubuna sadece laparatomi yapıldı. Sepsis grubuna asendan kolon stent peritoniti cerrahisi (colon ascendens stent peritonitis: CASP) cerrahisi uygulanarak, intravenöz serum fizyolojik infüzyonu yapıldı. Sepsis+APC grubuna CASP cerrahisi uygulanarak, intravenöz APC infüzyonu yapıldı. Çalışma bitiminde ratlar anestetize edilerek mediyan sternotomi ile sol ventrikülden kan aspirasyonu ile sakrifiye edildi; akciğer ve jejenum örnekleri alındı. Biyokimyasal olarak serumdaki solubl CK18 (sitokeratin 18) neoepitop M30 düzeyi ELISA yöntemiyle saptandı. Histopatolojik olarak alveoler makrofaj sayısı ve intestinal mukozal hasar (Chiu Skorlaması) değerlendirildi. Nominal değerler için üç grubun karşılaştırmasında tek?yönlü varyans analizi (ANOVA), ikili grup karşılaştırılmalarında ise Mann-Whitney U testleri kullanıldı. p < 0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Bulgular: Sepsis grubundaki serum M3O düzeyi sham grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p:0.02). Sepsis+APC grubundaki serum M30 düzeyinde sham grubuna göre anlamlı yükselme (p:0.23); Sepsis grubuna göre anlamlı düşme saptanmadı ( p:0,09)Sepsis grubunda jejenum Chiu skorlaması sham grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p:0,001). Sepsis+APC grubunda barsak Chiu skorlaması Sepsis grubuna göre anlamlı derecede düşük saptandı (p:0,002);sham grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p: 0,002).Sepsis grubunda sham grubuna göre alveoler makrofaj sayılarında anlamlı derecede artış saptandı (p:0,002). Sepsis+APC grubunda alveoler makrofaj sayılarında Sepsis grubuna göre anlamlı derecede azalma saptandı (p:0,001). Sepsis+APC grubunda alveoler makrofaj sayılarında sham grubuna göre anlamlı derecede artma saptandı (p:0,001).Sonuç: Çalışmamızda serum M30 düzeyinin APC uygulanan grupta sepsis grubundaki kadar yükselmemesi, APC uygulanan grupta Chiu skorunda ve alveoler makrofaj sayılarında sepsis grubuna göre anlamlı azalma saptanması, APC'nin sepsisteki epiteliyal apoptozis üzerine olumlu etkileri olduğunu ve ayrıntılı çalışmalar ile desteklenmesi gerektiği kanaatini oluşturmuştur.
Ratlarda torakotomi sonrası polietilenglikol içeren membran kullanarak intraplevral yapışıklık engelleme modeli
Tıbbi teknolojideki gelişmeler sayesinde maligniteler erkenden saptanabilmekte ve hastaların cerrahi tedaviden faydalanmaları artmaktadır. Dünyada ve kliniğimizde bir hasta için herhangi bir nedenden dolayı üçten fazla tekrarlayan torakotomi uygulaması nadir değildir. Her cerrahi girişim az ya da çok yapışıklıkla sonuçlanır. Ancak batın cerrahisinin aksine göğüs cerrahisindeki yapışıklıklar erken dönem ciddi komplikasyonlara yol açmazken, tekrarlayan torakotomi uygulamalarında morbidite ve mortaliteyi artırmakta, cerrahları oldukça zorlamakta ve ameliyat süresini artırmaktadır. Bu çalışmamızdaki amacımız, yapışıklık engelleyici bir ajan olan Prevadh®'ın rat modelinde etkinliğinin araştırmaktı.Çalışmamızda aynı koloniden 20 adet yetişkin, erkek ve ortalama 250?300 gr ağırlığında Wistar Albino ratlar kullanılmıştır. Ratlar rasgele olarak üç gruba bölünmüştür; Sham, kontrol ve çalışma grubu (sırasıyla grup A, B ve C). Grup A'ya sadece sol torakotomi yapılmıştır. Grup B'ye sol torakotomi yapılıp yapışıklık modeli oluşturulmuş, Grup C'ye sol torakotomi yapıldıktan sonra yapışıklık modeli oluşturulmuş, plevra ile akciğer arasına Prevadh® yerleştirilmiştir. Yirmi birinci günde ratlar sakrifiye edilmiş ve yapışıklıklar makroskopik ve histopatolojik olarak değerlendirilmiştir.Sham, kontrol ve çalışma grubunda yapışıklık uzunluk ortalaması sırasıyla 3.0 ± 2.2, 10.0 ± 2.0 ve 0.0 cm bulundu. Yapışıklık şiddeti skoru ortalaması sham, kontrol ve çalışma grubunda sırasıyla 1.5 ± 1.0, 3.4 ± 0.7 ve 1.0 ± 0.0 olarak bulundu. Yapışıklık uzunluk ortalaması bakımından her üç grup arasında istatistiksel anlamlılık saptanırken, yapışıklık şiddeti ortalaması açısından sham-kontrol grubu ve çalışma ?kontrol grubu arasında istatistiksel anlamlılık saptanmıştır (p<0.05). Mezotel prolifersayon skoru, sham-çalışma grubu arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmıştır (p<0.05). Plevral kalınlık, makrofaj ve mononüklear hücre infiltrasyon skoru açısından her üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmamıştır (p>0.05).Bu sonuçlara göre, makroskopik olarak sham ve kontrol grubunda yapışıklık tespit edilirken, Prevadh® uygulanan çalışma grubunda yapışıklık saptanmamıştır. Kontrol grubunda mezotel çoğalması azalırken, sham ve çalışma grubunda mezotel çoğalması belli bir düzeye ulaşabilmiştir.Sonuç olarak batın cerrahisinde klinik çalışmalarda kullanılan Prevadh®'ın, torakotomi sonrası yapışıklıkları da etkin bir şekilde önlediği rat modellinde gösterilmiştir. Ancak bunun klinik çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir.
Berrak hücreli renal hücreli karsinomlarda ortalama nükleol hacminin prognostik önemi
Amaç ve hipotez: Renal hücreli karsinomlarda (RHK) bugüne kadar prognozu belirlemede birçok parametre önerilmiş, bunların birçoğu sağkalım süresi ile ilişkili bulunmuştur. Bu parametrelerden biri olan Fuhrman nükleer derecelendirme sistemi yaygın olarak kullanılmasına rağmen subjektif bir yöntem olması nedeniyle prognozu belirlemede daha objektif kriterlere dayalı sistemler geliştirilmesine ihtiyaç duyulmuştur. Bu çalışmanın amacı berrak hücreli RHK'da nükleer morfometrik bir yöntem olan ortalama nükleol hacminin prognostik önemi olduğu bilinen tümör evresi, derecesi ve diğer klinikopatolojik parametreler ile ilişkisini ortaya koymak, ayrıca yaşam süresi ile nüks-metastaz gelişim riskini öngörmede belirleyici olup olmadığını saptamaktır.Yöntem: 1990-2003 yılları arasında üniversitemiz hastanesinde nefrektomi uygulanan 64 berrak hücreli RHK olgusunun tümörlü bloklarından hazırlanmış olan 5µm kalınlıkta kesitlerden ışık mikroskopunda 400X'lük büyütmede elde edilen görüntü monitöre yansıtılarak toplam 2320X büyütmede bir görüntü elde edilmiş ve Gundersen ve ark. tanımladığı yönteme göre ortalama nükleol hacmi (MnV) hesaplanmıştır. İstatistiksel yöntem olarak tek değişkenli Mann-Whitney U testi ve Pearson ki-kare testi, sağkalım analizleri için Kaplan-Meier metodu ve log-rank testi uygulanmıştır. Anlamlı bulunan parametreler çok değişkenli Cox regresyon analizi ile değerlendirilmiştir.Bulgular: Olguların 48'i (%75) erkek, 16'sı (%25) kadındır ve yaş ortalaması 58.2 yıldır. Olguların ortalama takip süresi 53.7 aydır. Olguların 5 yıllık sağkalımı %54.8, genel sağkalımı ise %48.4'tür. Tek değişkenli analizde tanı anındaki yaş, cinsiyet, Fuhrman derecesi, evre, MnV ve tümör boyutu değişkenlerinden evre, MnV ve tümör boyutunun nüks-metastaz ile; cinsiyet, evre, MnV ve tümör boyutunun ise sağkalım ile istatistiksel olarak anlamlı ilişkisi olduğu saptanmıştır. MnV ile Fuhrman derecesi ve evre arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Sağkalım süreleri göz önüne alındığında kadınlarla erkeklerin, erken evre ile ileri evredekilerin, 60 yaş altı ve üstündekilerin, tümör boyutu 5 cm'den küçük ve büyük olanların ve MnV ? 18 µm3 ve > 18 µm3 olanların yaşam süreleri arasındaki fark anlamlı bulunmuştur.Sonuç: MnV ile Fuhrman derecesi ve evre arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. MnV ? 18 µm3 olan gruptaki hastaların tümörleri daha düşük dereceli ve daha erken evrededir. Ayrıca bu hastalarda ölüm oranı ve nüks-metastaz gelişme riski daha düşüktür. Ortalama nükleol hacmi hesaplanması tümörün prognozu, derecelendirmesi ve evrelemesine dair önemli bilgiler verebilmektedir. Sadece yaş ve tümör evresi bağımsız prognostik faktör olarak görülmektedir.
Ratlarda cerulein ile oluşturulan deneysel pankreatit modelinde, Farklı intraabdominal basınç değerlerinin pankreatit şiddeti üzerine olan etkiler
AMAÇ:Akut pankreatitli ratlarda farklı basınçlarda pnömoperitonun, akut ödematöz pankreatit üzerine etkilerini araştırdık.MATERYAL-METOD:Wistar-Albino cinsi 35 adet rat 7' şerli 5 gruba ayrılmıştır. Gruplara cerulein'in intraperitoneal olarak enjeksiyonu ile deneysel pankreatit oluşturulmuş, 1. gruba açık laparotomi, 2- 3- 4- 5. gruplara ise sırası ile 5- 10- 15 ve 20 mmHg basınç uygulanarak pnömoperiton sağlandı ve 60 dakika beklendi. Bekleme süresi ardından ratların hepsine laparatomi yapılarak pankreas doku örnekleri ve intrakardiak ponksiyon ile kan örnekleri alınarak sakrifiye edildi. Serumda GSH ve MDA değerleri ortaya konuldu. Doku örneklerinde ise ödem, mononükleer hücre, PMNL, granulasyon skorlama sistemine göre sınıflandı.BULGULAR:Çalışmamızda pankreatit indüksiyonu yapılan tüm gruplarda MDA ve GSH değerlerinde yükselme görülmüş, grup 2- 3- 4- 5'de, açık laparatomi grubuna göre anlamlı yükselmeler tespit edildi (p<0.005). Histopatolojik incelemede ise yine grup 2- 3- 4- 5'de açık laparatomi grubuna göre daha fazla inflamatuar hücre infiltrasyonu, ödem ve granulasyon dokusu artışı görüldü (p<0.005).SONUÇLAR:Eskiden olduğu gibi pankreatit tedavisinin medikal olduğunun hatırlanmasında yarar olduğunu, cerrahi tedavi kararı verirken minimal invaziv girişim olarak düşünülen laparoskopi dahi olsa her türlü cerrahi işlemin pankreatit olgularında uygulanmaması gerektiğini düşünüyoruz.